Uygur Kağanlığı: Revizyonlar arasındaki fark
Daha fazla eylem
| 64. satır: | 64. satır: | ||
Türk boy beyleri de topluca Çin İmparatoru'na bağlılıklarını bildirerek, onun yönetimi altında yaşamayı kabul ettiklerini ifade ettiler. Bunun üzerine Çin yönetimi, çölün güneyinde çok sayıda posta istasyonu kurulmasını emretti. Bu istasyonlar hem elçilerin ve kervanların güvenliğini sağlıyor hem de Çin'in bozkırdaki gelişmeleri yakından takip etmesine imkân veriyordu. Böylece ticaret yolları güçlendirilirken Çin'in askerî ve siyasi denetimi de önemli ölçüde genişletilmiş oldu. | Türk boy beyleri de topluca Çin İmparatoru'na bağlılıklarını bildirerek, onun yönetimi altında yaşamayı kabul ettiklerini ifade ettiler. Bunun üzerine Çin yönetimi, çölün güneyinde çok sayıda posta istasyonu kurulmasını emretti. Bu istasyonlar hem elçilerin ve kervanların güvenliğini sağlıyor hem de Çin'in bozkırdaki gelişmeleri yakından takip etmesine imkân veriyordu. Böylece ticaret yolları güçlendirilirken Çin'in askerî ve siyasi denetimi de önemli ölçüde genişletilmiş oldu. | ||
== Tumidu'nun Kağanlık Girişimi ve Çin ile İlişkiler == | === Tumidu'nun Kağanlık Girişimi ve Çin ile İlişkiler === | ||
Çin tarafından resmî olarak Hanhai Askerî Valisi olarak tanınmasına rağmen Tumidu, bozkırdaki siyasi otoritesini güçlendirmek amacıyla bir süre sonra gizlice '''kağan''' unvanını kullanmaya başladı. Bununla birlikte Göktürk devlet teşkilatını örnek alarak yeni bir idari yapı oluşturdu. Devlet teşkilatında dış işlerinden sorumlu altı, iç işlerinden sorumlu ise üç buyruk başı görevlendirildi. Ayrıca askerî vali, general ve yaver gibi çeşitli idarî ve askerî makamlar ihdas edildi. | Çin tarafından resmî olarak Hanhai Askerî Valisi olarak tanınmasına rağmen Tumidu, bozkırdaki siyasi otoritesini güçlendirmek amacıyla bir süre sonra gizlice '''kağan''' unvanını kullanmaya başladı. Bununla birlikte Göktürk devlet teşkilatını örnek alarak yeni bir idari yapı oluşturdu. Devlet teşkilatında dış işlerinden sorumlu altı, iç işlerinden sorumlu ise üç buyruk başı görevlendirildi. Ayrıca askerî vali, general ve yaver gibi çeşitli idarî ve askerî makamlar ihdas edildi. | ||
| 75. satır: | 75. satır: | ||
İmparator Taizong, Tumidu'nun ölümünün Uygurlar arasında huzursuzluk doğurmasından ve bunun Çin'e karşı bir ayaklanmaya dönüşmesinden endişe etti. Bu nedenle aynı yıl saray görevlisi Cui Dunli'yi Uygurları yatıştırmak üzere bozkıra gönderdi. Tumidu'ya ölümünden sonra '''Sol Muhafız Büyük Generali''' unvanı verildi; ailesine değerli hediyeler gönderildi ve onun adına resmî törenler düzenlendi. | İmparator Taizong, Tumidu'nun ölümünün Uygurlar arasında huzursuzluk doğurmasından ve bunun Çin'e karşı bir ayaklanmaya dönüşmesinden endişe etti. Bu nedenle aynı yıl saray görevlisi Cui Dunli'yi Uygurları yatıştırmak üzere bozkıra gönderdi. Tumidu'ya ölümünden sonra '''Sol Muhafız Büyük Generali''' unvanı verildi; ailesine değerli hediyeler gönderildi ve onun adına resmî törenler düzenlendi. | ||
== Porun Dönemi == | |||
Tumidu'nun yerine oğlu '''Porun''' getirildi. Çin sarayı tarafından Ön Sol Muhafız Büyük Generali, Sol Komutan Büyük Generali ve '''Büyük İlteber''' unvanları verilen Porun, aynı zamanda Hanhai Askerî Valisi olarak görevlendirildi. Böylece Uygur yönetimindeki iktidar değişikliği Çin'in doğrudan desteğiyle gerçekleşmiş oldu. | Tumidu'nun yerine oğlu '''Porun''' getirildi. Çin sarayı tarafından Ön Sol Muhafız Büyük Generali, Sol Komutan Büyük Generali ve '''Büyük İlteber''' unvanları verilen Porun, aynı zamanda Hanhai Askerî Valisi olarak görevlendirildi. Böylece Uygur yönetimindeki iktidar değişikliği Çin'in doğrudan desteğiyle gerçekleşmiş oldu. | ||
Bu dönemde Çin yönetimi, Batı Göktürk Kağanlığı üzerinde de etkisini artırmaya çalışıyordu. Batı Göktürk hükümdarı Aşina Helu'nun idaresindeki boylar yeniden düzenlenirken, Uygurların batıdaki Göktürk hâkimiyetine bağlanmasına izin verilmedi. Böylece Çin, hem doğu hem de batı bozkırlarında güç dengesini kendi lehine şekillendirmeyi sürdürdü. Bu gelişmeler sonucunda Uygurlar, Çin'in kuzey siyasetinde en önemli müttefiklerinden biri hâline geldi ve bozkırdaki siyasi dengelerde belirleyici bir rol üstlenmeye başladı. | Bu dönemde Çin yönetimi, Batı Göktürk Kağanlığı üzerinde de etkisini artırmaya çalışıyordu. Batı Göktürk hükümdarı Aşina Helu'nun idaresindeki boylar yeniden düzenlenirken, Uygurların batıdaki Göktürk hâkimiyetine bağlanmasına izin verilmedi. Böylece Çin, hem doğu hem de batı bozkırlarında güç dengesini kendi lehine şekillendirmeyi sürdürdü. Bu gelişmeler sonucunda Uygurlar, Çin'in kuzey siyasetinde en önemli müttefiklerinden biri hâline geldi ve bozkırdaki siyasi dengelerde belirleyici bir rol üstlenmeye başladı. | ||
Porun döneminde Uygurlar, Çin'in kuzey ve batı siyasetinde önemli bir askerî müttefik hâline geldi. Bu dönemde Batı Göktürk Kağanı '''Aşina Helu''', dağılmış bulunan Göktürk siyasi birliğini yeniden kurmaya çalışarak Çin hâkimiyetindeki bölgelere karşı harekete geçti. | Porun döneminde Uygurlar, Çin'in kuzey ve batı siyasetinde önemli bir askerî müttefik hâline geldi. Bu dönemde Batı Göktürk Kağanı '''Aşina Helu''', dağılmış bulunan Göktürk siyasi birliğini yeniden kurmaya çalışarak Çin hâkimiyetindeki bölgelere karşı harekete geçti. | ||
10.50, 3 Ağustos 2026 itibarı ile sayfanın şu anki hâli
Uygurlar, Orta Asya bozkırlarında tarih sahnesine çıkan ve özellikle VIII. yüzyılda kurdukları Uygur Kağanlığı ile siyasî, kültürel ve ekonomik bakımdan önemli bir güç hâline gelen Türk topluluklarından biridir. Kökenleri daha eski bozkır boy birliklerine dayanan Uygurlar, yerleşik hayata geçiş, şehirleşme, ticaret ve dinî çeşitlilik bakımından diğer bozkır devletlerinden ayrılmış; Maniheizm ve Budizm gibi inançları benimseyerek kendilerine özgü bir kültür geliştirmişlerdir. Bu yönleriyle Uygurlar, Türk tarihinin göçebe gelenekten yerleşik medeniyete geçiş sürecinde belirleyici bir rol oynamıştır.
Uygurların Tarih Sahnesine Çıkışı ve İlk Uygur Birliği

Uygurlar, kendi adlarıyla ilk kez V. yüzyıl dolaylarında Çin kaynaklarının Gaoche, yani “Yüksek Arabalılar” adıyla kaydettiği Türk boyları arasında görülür. Göktürklerin tarih sahnesine çıktığı döneme doğru Töles toplulukları içerisinde anılan Uygurların adı Çin kaynaklarında başlangıçta Yuanhe, Wuhu ve Wuhe biçimlerinde yazılmış, VI. yüzyılın son çeyreğinde ise Weihe şekli kullanılmaya başlanmıştır.
Göktürkler VI. yüzyılın ortalarında kağanlıklarını kurarken Töles boylarını ve bunların arasında yer alan Uygurları da hâkimiyetleri altına aldılar. Uygurlar bir süre Göktürk Kağanlığı’na bağlı olarak yaşadılar. Bununla birlikte kağanlığın merkezî otoritesinin zayıflaması, bağlı boyların bağımsız hareket etmeye başlamasına zemin hazırladı.
Bozkır devletleri, şehirler veya belirli toprak parçaları etrafında teşkilatlanmış yerleşik devletlerden farklı olarak, askerî güce sahip konargöçer boyların meydana getirdiği siyasi birliklerdi. Devleti kurma ve yönetme yetkisinin Tanrı tarafından kut verildiğine inanılan bir hanedana ait olduğu kabul edilirdi. Göktürklerde bu yetki Aşina ailesinin elindeydi. Ancak merkezî yönetim zayıfladığında ve uzak bölgelerdeki boylar üzerindeki denetim azaldığında, siyasi birliğe bağlı toplulukların isyan etmeleri veya birlikten ayrılmaları mümkün hâle geliyordu.
Töles boylarının ve Uygurların Göktürk hâkimiyetinden uzaklaşma süreci, Çin’de hüküm süren Sui Hanedanlığı’nın Göktürklere yönelik faaliyetleri sırasında hızlandı. Sui veliahdı Yang Guang’ın 600 yılında kuzeye düzenlediği seferde Tardu Kağan’ın ağır bir yenilgiye uğramasının ardından Töles boyları Göktürk birliğinden ayrılmaya başladılar. Bu gelişme, Göktürk Kağanlığı’nın çözülme sürecini hızlandırdı.
Göktürk hükümdarı Çulo Kağan, ayrılan boyları yeniden denetim altına almak amacıyla 605 yılında Töles toplulukları üzerine yürüdü ve onların mallarına el koydu. Çulo Kağan, özellikle giderek güçlenen Sir Tarduşların kağanlığa karşı harekete geçmesinden endişe ediyordu. Ayrıca baskı altına alınan diğer boyların da isyan etmesinden çekiniyordu. Bu tehlikeyi ortadan kaldırmak amacıyla boy beyleri ve komutanları arasından yüzlerce kişiyi öldürttü.
Bu sert uygulama üzerine Uygurlar; Pugu, Tongra, Bayırku ve Fuluo boylarıyla birlikte ayaklanarak Göktürk hâkimiyetinden ayrıldılar. Oluşan birliğin başındaki hükümdar erkin unvanını taşıyordu. Kaynaklarda bu dönemde ayrılan toplulukların tamamı Uygur adıyla anılmaktadır. Yağlakar ailesinin yönetimindeki Uygurların başkaldırması, diğer Töles boylarını da cesaretlendirdi ve bölgede peş peşe isyanlar meydana geldi.
Uygurlar bu dönemde Sir Tarduşların kuzey sınırında, Selenga Irmağı çevresinde yaşıyorlardı. Yerleşim sahalarıyla Çin’in başkenti Chang’an arasındaki mesafe Çin kaynaklarında yaklaşık 3.500 kilometre olarak gösterilmektedir.
Erkin Tejian ve Pusa İlteber
Uygur boy birliğinin bilinen ilk yöneticisi, kaynaklarda Erkin Tejian adıyla geçen hükümdardır. Yeni Tang Tarihi’nde adı Shijian biçiminde kaydedilen Tejian, Uygur topluluklarını bir araya getirerek siyasi bir birlik oluşturan ve liderlik yeteneğiyle öne çıkan bir kişi olarak tanıtılır. Bununla birlikte hayatı ve faaliyetleri hakkında kaynaklarda ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.
Tejian’ın ölümünün ardından Uygurların başına oğlu Pusa geçti. Kaynaklarda cesur, planlı hareket eden ve yönetim işlerinde yetenekli bir bey olarak tasvir edilen Pusa’nın savaşlarda ordunun önünde yer aldığı belirtilir. Bu özellikleri sayesinde henüz babası hayattayken veliaht olarak kabul edilmiş, Tejian’ın ölümünden sonra da boylar tarafından herhangi bir anlaşmazlık yaşanmadan yönetici seçilmiştir.
Pusa’nın annesi, kaynaklarda doğuda yaşayan proto-Moğol topluluklarından biri olarak gösterilen Wuluohun halkına mensuptu. Sert bir mizaca sahip olduğu belirtilen Pusa, buna rağmen boylar arasındaki meselelerde ölçülü ve akılcı davranarak Uygurların siyasi gücünü artırdı. Onun yönetiminde Uygur birliği genişlemeye ve çevredeki topluluklar üzerinde daha etkili hâle gelmeye başladı.
627 yılında Pusa’nın komutasındaki Uygurlar, Sir Tarduşlarla birlikte Göktürklerin kuzey sınırındaki bölgelere yöneldiler. Bunun üzerine Göktürk Kağanı İl Kağan, oğlu Yugu Şad komutasında yüz bin atlıdan oluşan bir ordu gönderdi. Pusa ise yalnızca beş bin atlıyla bu kuvvetin karşısına çıktı ve Göktürk ordusunu kaynaklarda Malie Dağıolarak geçen, bugünkü Hangay Dağları çevresiyle ilişkilendirilen bölgede mağlup etti.
Yenilginin ardından geri çekilen Göktürk kuvvetleri kuzeye doğru takip edildi. Pusa, onları Hangay Dağları’nın yüksek kesimlerinde yeniden sıkıştırarak ikinci kez yenilgiye uğrattı. Bu başarıların ardından Uygurlar, Göktürklere bağlı bazı boyları ve toplulukları kendi hâkimiyetleri altına aldılar.
Bu zaferler Uygurların bozkırdaki konumunu önemli ölçüde güçlendirdi. Bununla birlikte Uygurlar bir süre sonra Sir Tarduşlara bağlandılar. Pusa ise kazandığı askerî ve siyasi başarıların ardından Huo İlteber unvanını aldı. Böylece Uygur birliğinin başındaki yöneticiler, daha önce kullanılan erkin unvanından daha yüksek bir siyasi makamı ifade eden ilteber unvanını kullanmaya başladılar.
Pusa, yönetim merkezini Tula Irmağı kıyısında kurdu. Bu sırada eski Göktürk topraklarında bağımsız bir Sir Tarduş Kağanlığı bulunuyor ve bu siyasi birliğin hükümdarı kağan unvanı taşıyordu. Pusa ise 629 yılında Çin sarayına bir elçilik heyeti göndererek bölgesel ürünlerden oluşan hediyeler sundu. Bu ziyaret, Uygurların Çin ile doğrudan kurdukları ilk önemli siyasi ilişkilerden biri oldu.
Göktürk Kağanlığı’nın giderek güç kaybetmesi ve İl Kağan ile önde gelen Göktürk yöneticilerinin Çin’e bağlanmaları veya ele geçirilmeleri sonucunda kuzey bozkırlarında başlıca iki siyasi güç kaldı: Sir Tarduşlar ve Pusa’nın idaresindeki Uygurlar. Bu dönemde Uygurların gücü Çin’in desteğiyle artarken Sir Tarduşlar da geniş bir bozkır sahasında hâkimiyet kuruyordu.
Kaynaklarda Sir Tarduş ülkesinin doğuda Mohe topluluklarına, batıda Batı Göktürklere, güneyde Gobi Çölü’ne ve kuzeyde Kerulen Irmağı’na kadar uzandığı belirtilir. Bazı tarihçiler, 628 yılından sonra Göktürk Kağanlığı’nın bozkırdaki yerini büyük ölçüde Sir Tarduş Kağanlığı’nın aldığını kabul etmektedir. Ancak Çin yönetimi, kuzey sınırlarında güçlenen bu yeni siyasi yapıya karşı kısa süre içinde kendi müdahale siyasetini uygulamaya başladı.
Ulu İlteber Tumidu
Pusa İlteber'in ölümünün ardından Uygurların başına Ulu (Hulu) İlteber Tumidu geçti. Onun döneminde Uygurlar, artık Sir Tarduşların hâkimiyeti altında kalmak istemiyor ve bozkırda bağımsız bir güç olarak hareket etmeyi hedefliyordu.
Tumidu, kendisine bağlı boyların desteğini alarak Sir Tarduş Kağanı Duomi Kağan üzerine yürüdü ve onu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu zaferin ardından Sir Tarduşlara bağlı birçok boy Uygur hâkimiyetini kabul etti. Böylece Uygurlar yalnızca rakiplerinin siyasi üstünlüğünü sona erdirmekle kalmadılar, aynı zamanda onların geniş bozkır sahasını da denetimleri altına aldılar.
646 yılında Uygur kuvvetleri güneye yönelerek Alaşan Dağları'nı aştı ve Sarı Irmak kıyılarına ulaştı. Ardından Çin sarayına bir elçilik heyeti gönderilerek bağlılık gösterisi niteliğinde hediyeler sunuldu. Sir Tarduşların mağlup edilmesinden memnuniyet duyan Çin İmparatoru, Uygur elçilerini törenle kabul etti; kendilerine değerli hediyeler verdi ve onurlarına şölenler düzenletti.
Çin'in Bozkır Siyaseti
Bozkır siyasi geleneğinde güçlü olan boy birliği, zayıflayan rakip toplulukları kendi hâkimiyeti altına alarak büyümek zorundaydı. Bu dengeyi koruyamayan siyasi yapılar ise başka güçlere bağlanıyor veya zamanla tarih sahnesinden çekiliyordu. Çin yönetimi bu sistemi iyi bildiğinden, kuzey bozkırlarındaki güç dengelerini kendi lehine yönlendirmeye çalışıyor; Türk boyları arasındaki rekabetten yararlanarak hiçbir bozkır devletinin aşırı güçlenmesine izin vermemeye özen gösteriyordu.
Bu gelişmelerin ardından Uygurlar, bozkırın en güçlü siyasi topluluklarından biri hâline geldi. Ancak Göktürk Kağanlığı'nın çözülmesiyle oluşan siyasi boşluk, Çin'in bölgeye doğrudan müdahale etmesini de kolaylaştırdı. Çin yönetimi, askerî ve idari düzenlemeler yoluyla Türk boylarını kendi yönetim sistemi içine dâhil etmeye başladı ve bozkır siyasetinde yeni bir dönem açıldı.
Göktürk Kağanlığı'nın çözülmesiyle birlikte Türk bozkırlarında yeni bir siyasi dönem başladı. Kağanlığa bağlı birçok boy, Çin'in uyguladığı siyaset sonucunda doğrudan imparatorluğun nüfuz alanına girdi. Bu süreçte Çin yönetimi, Türk topluluklarının yaşadığı bölgelerde kendi idari teşkilatını kurarak bozkırı askerî ve idari bakımdan denetim altına almaya çalıştı. Bazı Türk beyleri Çin idaresinde resmî görevler üstlenirken, bir kısmı da Çin sarayına giderek imparatorluk hizmetine girdi. Bu gelişmeler, bozkırdaki geleneksel siyasi yapının önemli ölçüde değişmesine yol açtı.
Göktürk Yazıtları'nda Bilge Kağan'ın, Çin hâkimiyeti dönemini anlatırken "Türk beyleri Türk adını bıraktı." sözleriyle ifade ettiği durum, bu dönemde yaşanan siyasi ve kültürel dönüşümün en dikkat çekici yansımalarından biri olarak kabul edilir.
Uygurlar da bu süreçte Çin ile ilişkilerini güçlendirmeyi tercih etti. Çok geçmeden Çin İmparatoru Taizong, Uygurların bağlılık teklifini kabul etti ve Uygur boyları Çin'in kuzey sınırına yerleştirildi. Ardından Töles topluluklarının on bir boyu da Çin yönetimine katılmak istediklerini bildirerek, yaşadıkları bölgelerde Çin idari sisteminin kurulmasını talep etti.
Bu başvurunun ardından Çin yönetimi kapsamlı bir idari düzenlemeye girişti. İmparator Taizong'un emriyle bozkırda altı askerî valilik (fu) ile yedi idarî bölge (zhou) oluşturuldu. Her askerî valiliğe ve bölgeye Çin idare sistemine uygun görevliler tayin edildi.
Bu düzenleme kapsamında Uygurların yaşadığı saha Hanhai Askerî Valiliği hâline getirildi. Uygur hükümdarı Tumidu, "Huaihua Büyük Generali" unvanıyla birlikte Hanhai Askerî Valiliği görevine getirildi. Diğer Töles boylarının yaşadığı bölgelerde de Yanran, Jinwei, Youling, Guilin ve Lushan gibi askerî valilikler kuruldu. Hun, Ediz, Kırgız ve diğer bazı Türk topluluklarının yaşadığı sahalar ise Çin idari sistemine göre çeşitli bölgelere ayrıldı.
Bütün bu askerî valilikler, eski Hun kağanlarının merkezinin bulunduğu bölgede oluşturulan Yanran Genel Valiliği'ne bağlandı. Böylece Çin yönetimi, Türk bozkırlarını doğrudan yönetmek yerine, yerli boy beylerini kendi idari sistemi içine dâhil ederek bölge üzerindeki nüfuzunu artırmayı amaçladı.
İmparator Taizong, düzenlenen törende Türk beyleri ve komutanlarına Çin devlet hiyerarşisine uygun unvanlar verdi; altın mühürler, değerli kaftanlar, silahlar ve çeşitli hediyeler dağıttı. Kaynaklara göre törenin ardından büyük bir şölen düzenlendi ve bozkırdan gelen temsilciler Çin sarayında görkemli biçimde ağırlandı.
Türk boy beyleri de topluca Çin İmparatoru'na bağlılıklarını bildirerek, onun yönetimi altında yaşamayı kabul ettiklerini ifade ettiler. Bunun üzerine Çin yönetimi, çölün güneyinde çok sayıda posta istasyonu kurulmasını emretti. Bu istasyonlar hem elçilerin ve kervanların güvenliğini sağlıyor hem de Çin'in bozkırdaki gelişmeleri yakından takip etmesine imkân veriyordu. Böylece ticaret yolları güçlendirilirken Çin'in askerî ve siyasi denetimi de önemli ölçüde genişletilmiş oldu.
Tumidu'nun Kağanlık Girişimi ve Çin ile İlişkiler
Çin tarafından resmî olarak Hanhai Askerî Valisi olarak tanınmasına rağmen Tumidu, bozkırdaki siyasi otoritesini güçlendirmek amacıyla bir süre sonra gizlice kağan unvanını kullanmaya başladı. Bununla birlikte Göktürk devlet teşkilatını örnek alarak yeni bir idari yapı oluşturdu. Devlet teşkilatında dış işlerinden sorumlu altı, iç işlerinden sorumlu ise üç buyruk başı görevlendirildi. Ayrıca askerî vali, general ve yaver gibi çeşitli idarî ve askerî makamlar ihdas edildi.
Bu sırada Çin yönetimi de bozkırdaki idari yapılanmasını genişletmeyi sürdürdü. Tejian Erkin'in soyuna bağlı başka bir Uygur topluluğunun yaşadığı bölgede Qilian adlı yeni bir idarî bölge oluşturulurken, Baixi boyunun yerleştiği sahada Juyan bölgesi kuruldu.
Tumidu'nun kağanlık iddiası uzun sürmedi. 648 yılında yeğeni Wuhe tarafından öldürüldü. Kaynaklarda bu olayın arka planında hem hanedan içi rekabetin hem de Tumidu'nun bağımsız bir kağan olarak hareket etme girişiminin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Wuhe'nin, Tumidu'nun eşiyle gizli ilişki kurduğu ve Chebi Kağan çevresiyle bağlantı kurarak yeni bir siyasi ittifak oluşturmayı planladığı da aktarılmaktadır.
Cinayetin ardından Çin'in Yanran Genel Valiliği'nde görev yapan Yuan Lichen, Wuhe'yi yeni askerî vali olarak atanacağı vaadiyle yanına çağırdı. Bu davete güvenerek gelen Wuhe yakalanarak idam edildi ve olay derhâl Çin İmparatoru Taizong'a bildirildi.
İmparator Taizong, Tumidu'nun ölümünün Uygurlar arasında huzursuzluk doğurmasından ve bunun Çin'e karşı bir ayaklanmaya dönüşmesinden endişe etti. Bu nedenle aynı yıl saray görevlisi Cui Dunli'yi Uygurları yatıştırmak üzere bozkıra gönderdi. Tumidu'ya ölümünden sonra Sol Muhafız Büyük Generali unvanı verildi; ailesine değerli hediyeler gönderildi ve onun adına resmî törenler düzenlendi.
Porun Dönemi
Tumidu'nun yerine oğlu Porun getirildi. Çin sarayı tarafından Ön Sol Muhafız Büyük Generali, Sol Komutan Büyük Generali ve Büyük İlteber unvanları verilen Porun, aynı zamanda Hanhai Askerî Valisi olarak görevlendirildi. Böylece Uygur yönetimindeki iktidar değişikliği Çin'in doğrudan desteğiyle gerçekleşmiş oldu.
Bu dönemde Çin yönetimi, Batı Göktürk Kağanlığı üzerinde de etkisini artırmaya çalışıyordu. Batı Göktürk hükümdarı Aşina Helu'nun idaresindeki boylar yeniden düzenlenirken, Uygurların batıdaki Göktürk hâkimiyetine bağlanmasına izin verilmedi. Böylece Çin, hem doğu hem de batı bozkırlarında güç dengesini kendi lehine şekillendirmeyi sürdürdü. Bu gelişmeler sonucunda Uygurlar, Çin'in kuzey siyasetinde en önemli müttefiklerinden biri hâline geldi ve bozkırdaki siyasi dengelerde belirleyici bir rol üstlenmeye başladı.
Porun döneminde Uygurlar, Çin'in kuzey ve batı siyasetinde önemli bir askerî müttefik hâline geldi. Bu dönemde Batı Göktürk Kağanı Aşina Helu, dağılmış bulunan Göktürk siyasi birliğini yeniden kurmaya çalışarak Çin hâkimiyetindeki bölgelere karşı harekete geçti.
651 yılında Helu Kağan, Beşbalık üzerine düzenlediği seferle şehri ele geçirdi. Bunun üzerine Çin İmparatorluğu, General Liang Jianfang ile Qibi boyunun beyi Heli komutasında yaklaşık yirmi bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu orduya Porun'un idaresindeki elli bin kişilik Uygur süvari birliği de katıldı. Ortak harekât sonucunda Helu Kağan mağlup edildi ve Beşbalık yeniden Çin nüfuzu altına girdi.
Helu Kağan'ın Çin sınırlarına yönelik saldırıları bununla sona ermedi. 656 yılında yeniden akınlar düzenlemesi üzerine Çin, Cheng Zhijie, Su Dingfang, Ren Yaxiang ve Xiao Siye komutasındaki kuvvetleri Uygur birlikleriyle birlikte bozkıra sevk etti. Yapılan seferlerde Helu Kağan önce Çogay Dağı çevresinde ağır bir yenilgiye uğratıldı. Ardından Uygur birliklerinin de katıldığı ikinci harekâtta Jinya Dağı civarında bir kez daha mağlup edildi.
Bu başarıların ardından Çin orduları Batı Göktürklerin hâkimiyetindeki geniş sahaları ele geçirerek batıda Yeluochuan'a kadar ilerledi. Helu Kağan ise batıya çekilerek Shiguo Devleti'ne sığındı. Porun, Çin ordusunun takibini sürdürerek Shiguo'nun kuzeybatısındaki Suduo şehrine kadar ilerledi. Burada bulunan Yinie Tarkan, Helu Kağan'ı yakalayarak Çin başkenti Luoyang'a gönderdi.
Helu Kağan'ın yenilgisinden sonra Çin yönetimi Batı Göktürk ülkesinde de yeni bir idarî düzen kurdu. Mengchi ve Kunling adlarıyla iki askerî valilik oluşturuldu; Aşina Mişe ile Aşina Buzhen bu bölgelerin askerî valileri olarak görevlendirildi. Sağ kanatta Nuşibi, sol kanatta ise Duolu boyları teşkilatlandırılarak Batı Göktürk sahası Çin idari sistemine bağlandı.
Bu gelişmeler sırasında Porun'un Çin sarayındaki itibarı daha da arttı. Kendisine Hanhai Askerî Valiliği görevine ek olarak Sağ Muhafız Büyük Generali unvanı verildi. Uygur kuvvetleri yalnızca batıdaki seferlere değil, Çin'in doğudaki askerî harekâtlarına da katıldı. Nitekim 655 yılında Uygur birlikleri, General Xiao Siye komutasındaki Çin ordusuyla birlikte Koguryo (Kore) üzerine düzenlenen sefere iştirak etti.
Porun dönemindeki bu gelişmeler, Uygurların Çin'in askerî ve diplomatik politikalarında önemli bir ortak hâline geldiğini göstermektedir. Ancak Çin ile kurulan bu yakın ilişki, Uygurların bozkırdaki bağımsız hareket alanını zaman zaman sınırlandırırken, diğer Türk topluluklarıyla olan siyasi ilişkilerini de doğrudan etkiledi.
Bisu İlteber Dönemi
Porun'un 661-663 yılları arasında öldüğü kabul edilmektedir. Onun ölümünün ardından Uygurların başına oğlu Bisu İlteber geçti. Yeni hükümdarın iktidarının ilk yıllarında Uygurlar, Pugu ve Tongra boylarıyla birlikte Çin sınırlarına akınlar düzenleyerek çeşitli yağmalarda bulundular. Bu gelişme, Uygurların önceki dönemde Çin ile kurdukları yakın iş birliğinin zayıflamaya başladığını göstermektedir.
Çin yönetimi bu saldırılara karşı bozkırdaki idari teşkilatını yeniden düzenledi. Daha önce Yanran Genel Valiliği adıyla anılan teşkilat Hanhai Genel Valiliği adıyla yeniden organize edildi ve kuzey bozkırındaki Türk boylarının tamamı bu idari yapıya bağlandı. Böylece Gobi Çölü, Çin'in kuzey sınırını belirleyen başlıca hat hâline geldi.
Çin İmparatoru'nun görevlendirdiği Zheng Rentai, Pugu başta olmak üzere Çin'e karşı harekete geçen boylar üzerine sefer düzenledi. Bu gelişmeler sırasında Bisu İlteber Çin kuvvetlerinin baskısından uzaklaşmak zorunda kaldı. Ardından Çin yönetimi, Töles boylarının yaşadığı bölgede Tanrı Dağı İli adı verilen yeni bir idari birim oluşturdu.
Bu idari düzenlemeler, bozkırın geleneksel siyasi yapısından farklı olarak Çin yönetim sistemine göre teşkil edilmiş sembolik idari birimlerdi. Amaç, Türk boylarını doğrudan Çin eyalet sistemi içine katmaktan ziyade, onların Çin İmparatorluğu'na bağlılığını hukuken ve siyaseten göstermekti.
Bununla birlikte Çin'in bozkırda kurduğu haberleşme ağı ve askerî-idari teşkilat, kuzeydeki gelişmelerin yakından takip edilmesini sağladı. Posta yolları ve valilikler aracılığıyla Türk boyları arasındaki ilişkiler izleniyor, gerektiğinde farklı topluluklar birbirlerine karşı desteklenerek bozkırdaki güç dengesi Çin lehine yönlendiriliyordu.
Bu süreçte Çin'den unvan ve ayrıcalık alan bazı boy beyleri, zamanla kendi siyasi çıkarlarını Çin yönetimiyle uyumlu hâle getirmeye başladı. Böylece Göktürk Kağanlığı'nın yıkılmasının ardından bozkırda oluşan siyasi parçalanmışlık uzun süre devam etti. Ancak VIII. yüzyılın ilk yarısında II. Göktürk Kağanlığı'nın yeniden güç kazanması ve ardından bu devletin yıkılması, Uygurların bağımsız bir kağanlık kurmalarına zemin hazırlayacak yeni bir dönemin başlangıcını oluşturdu.
II. Göktürk Kağanlığı Döneminde Uygurlar
Bisu İlteber'in ölümünün ardından Uygurların başına oğlu Dujiezhi geçti. Kaynaklara göre Dujiezhi 680-681 yıllarında yönetimde bulundu. Onu sırasıyla Fudifu, Chengzong (713-726) ve Fudinan takip etti. Bu dönemde Uygur hükümdarları, Çin tarafından verilen askerî vali sıfatıyla bozkırdaki boyları idare ediyor; yönetimde sol ve sağ şad teşkilatından yararlanıyorlardı.
682 yılında İlteriş Kağan'ın önderliğinde II. Göktürk Kağanlığı'nın yeniden kurulması, bozkırdaki siyasi dengeleri değiştirdi. Göktürklerin bağımsızlığını yeniden kazanmasıyla birlikte daha önce Çin nüfuzu altına giren birçok Türk boyu yeniden Göktürk hâkimiyetini kabul etti.
Kapgan Kağan döneminde (694-716) II. Göktürk Kağanlığı eski gücüne kavuşarak Töles boylarının yaşadığı sahaların büyük bölümünü yeniden denetimi altına aldı. Bunun üzerine Uygurların önemli bir kısmı, Qibi, Sije ve Hun boylarıyla birlikte Gobi Çölü'nü aşarak bugünkü Gansu bölgesindeki Ganzhou ile Liangzhou arasına göç etti. Çin yönetimi, Uygurların seçkin süvari birliklerini Wuwei'de bulunan Chishui Ordusu'nun hizmetine vererek kuzeybatı sınırlarının savunmasında kullandı.
716 yılında Kapgan Kağan'ın öldürülmesi sırasında Uygurların Çin tarafını desteklediği anlaşılmaktadır. Bu olayın ardından Uygur ileri gelenleri ile Tongra ve Xi boylarının temsilcileri Çin sarayına giderek imparator tarafından Taiwu Ordusu'nun kuzeyindeki bölgelere yerleştirildi.
Chengzong döneminde Uygurlar askerî bakımdan daha da güçlendiler. Bir süre sonra Çin yönetimiyle de çatışmaya girerek Liangzhou askerî valisi Wang Junshan'ı öldürdüler. Ayrıca Kuça merkezli Anxi Genel Valiliği'ne bağlı şehir devletlerinin Çin ile bağlantısını keserek İpek Yolu üzerindeki ticaret güzergâhları üzerinde etkili olmaya çalıştılar.
Daha sonra Uygur hükümdarı Chengzong, II. Göktürk Kağanlığı'na sığındı ve burada hayatını kaybetti. II. Göktürk Devleti'nin yeniden kurulmasıyla birlikte Çin'in Türk bozkırlarında oluşturduğu idari düzen büyük ölçüde ortadan kalktı. Uzun yıllar Çin'in kuzey siyasetinde önemli bir müttefik olarak yer alan Uygurların önemli bir kısmı Gansu bölgesine çekilirken, bozkırdaki güç dengeleri yeniden Göktürkler lehine değişti. Ancak II. Göktürk Kağanlığı'nın zayıflamasıyla birlikte Uygurlar kısa süre içinde yeniden bağımsız hareket edecek siyasî güce ulaştılar.
Uygur Kağanlığı'nın Kuruluşu
Bilge Kağan'ın ölümünden sonra II. Göktürk Kağanlığı, art arda yaşanan taht mücadeleleri ve iç karışıklıklar nedeniyle eski siyasi gücünü kaybetmeye başladı. Merkezî otoritenin zayıflaması, bozkırdaki boyların birer birer kağanlıktan ayrılmasına yol açtı. Böylece Göktürk hâkimiyetinin çözülme sürecinden en fazla yararlanan topluluklar Basmıllar, Karluklar ve Uygurlar oldu.
Bu sırada Uygurların başında kaynaklarda Guli Peiluo adıyla geçen hükümdar bulunuyordu. II. Göktürk Kağanlığı'nın çözülme sürecinde Uygurlar ile Karluklar, 742 yılında sırasıyla Sol Yabguluk ve Sağ Yabguluk unvanlarını benimsediler. Böylece daha önce ilteber unvanını taşıyan Guli Peiluo, yabgu seviyesine yükseldi.
Uygurlar ve Karluklar, Basmıllarla birlikte hareket ederek II. Göktürk Kağanı Ozmış Kağan üzerine yürüdüler ve onu mağlup ederek hâkimiyetini sona erdirdiler. Bu gelişmenin ardından Çin İmparatoru, Guli Peiluo'yu Fengyi Beyiunvanıyla taltif etti. Ancak bu unvan, Uygurların Çin'e bağlılığını ifade etmekten ziyade, Göktürkler karşısında elde ettikleri başarı dolayısıyla verilen sembolik bir payeydi.
742 yılı itibarıyla bozkırdaki güç dengesi tamamen değişmişti. Uygurlar doğuda, Karluklar batıda etkili olurken Basmıllar kağanlık makamını ellerinde bulunduruyordu. Ancak bu siyasi denge uzun sürmedi. Uygurlar kısa süre içinde rakiplerini geride bırakarak Göktürk mirası üzerinde bağımsız ve güçlü bir devlet kurdular. Böylece VIII. yüzyılın ortalarında Uygur Kağanlığı tarih sahnesine çıktı.
Uygur Kağanlığı'nın Boy ve Hanedan Yapısı
Uygur Kağanlığı'nın kurulmasının ardından devletin merkezi, Göktürklerden devralınan kutsal hükümdarlık sahası olan Ötüken çevresine taşındı. Kağanlık merkezi, Ötüken Dağı ile Orhun Irmağı arasında yer alıyordu. Bu bölge, Uygurların siyasi hâkimiyetinin merkezi olduğu gibi Dokuz Oğuz birliğinin de temel yerleşim alanını oluşturuyordu.
Uygur Kağanlığı'nın yönetici zümresi, Çin kaynaklarında Dokuz Oğuz olarak geçen dokuz hanedan veya uruğa dayanıyordu. Bu hanedanlar şunlardı:
- Yaglakar (Yaoluoge)
- Huduoge
- Duoluowu
- Mogexiqi
- Awudi
- Gesa
- Huwasu
- Yaowuge
- Xiyewu
Bu aileler arasında Yaglakar hanedanı kağan soyunu meydana getiriyor ve devlet yönetimindeki en üst meşruiyet hakkını elinde bulunduruyordu.
Bunun yanında Uygurların öncülüğündeki Dokuz Oğuz boy birliği, yalnızca bu hanedanlardan ibaret değildi. Birliğe Uygurlarla birlikte Pugu (Buqut), Hun (Kun), Bayırku, Tongra, Sije, Qibi ve Ediz gibi çeşitli Türk boyları da dâhildi. Bozkırdaki siyasi şartlara bağlı olarak bazı boylar zaman zaman bu birliğe katılıyor veya ayrılıyordu.
Uygur Kağanlığı'nın kuruluşundan sonra Basmıllar ile Karluklar da mağlup edilerek devlet teşkilatına katıldı. Böylece başlangıçta dokuz boydan oluşan siyasi birlik on bir boya ulaştı ve her boy için bir askerî valilik (tutuq) teşkil edildi. Kaynaklarda bu yapı On Bir Boy teşkilatı olarak da anılmaktadır. Savaşlarda sonradan katılan Basmıl ve Karluk birliklerinin ön saflarda görevlendirildiği belirtilmektedir.
Kaynaklar, Dokuz Oğuz ile On Uygur adlarının farklı yapıları ifade ettiğini göstermektedir. Dokuz Oğuz, Uygur Kağanlığı'nın siyasi çatısı altında bulunan boylar birliğini belirtirken; On Uygur, kağanlığın yönetici sınıfını meydana getiren hanedan ve uruğları ifade etmektedir. Bu nedenle "boy" ve "aile" kavramları aynı anlamda kullanılmamalıdır. Boylar, devleti meydana getiren daha geniş siyasi toplulukları; hanedanlar ise yönetici aristokrat zümreyi temsil etmektedir.
Nitekim Çin'in VII. yüzyıl ortalarında bozkırda kurduğu idarî teşkilata ilişkin kayıtlarda da Uygur, Pugu, Bayırku, Tongra, Sije, Hun, Ediz ve Qibi gibi Dokuz Oğuz boylarının ayrı idarî birimler hâlinde teşkilatlandırıldığı görülmektedir. Bu durum, Uygur Kağanlığı kurulmadan önce de Dokuz Oğuz boylarının bozkır siyasetinde belirgin bir yer tuttuğunu göstermektedir.
Kutluk Bilge Kül Kağan Dönemi (744-747)
744 yılında Uygur Yabgusu Guli Peiluo, Basmıllar üzerine düzenlediği seferde Basmıl Kağanı Jiedieyi'yi mağlup ederek öldürdü. Bu zaferin ardından kendisini Kutluk Bilge Kül Kağan ilan etti ve tahta çıktığını bildirmek üzere Çin sarayına bir elçi gönderdi.
Çin İmparatoru, Uygur hükümdarını Huairen Kağan unvanıyla tanıdı. Kaynaklara göre Uygur elçisi Çin sarayında resmî bir törenle kabul edildi. İmparatorluk Sekreteri tarafından kağanlık unvanını bildiren belge kendisine takdim edildi; ardından elçi, imparatorluk arabasıyla şehir kapısına kadar götürüldü ve sancaklar eşliğinde uğurlandı. Bu tören, Çin ile yeni kurulan Uygur Kağanlığı arasında gerçekleştirilen ilk resmî diplomatik temaslardan biri olarak dikkat çekmektedir.
Kutluk Bilge Kül Kağan, hükümdarlığının ilk yıllarında II. Göktürk Kağanlığı'nın kalıntılarını tamamen ortadan kaldırmaya yöneldi. 745 yılında düzenlediği seferde Göktürk hükümdarı Baimei Kağanı mağlup ederek öldürdü. Ardından komutanı Dun Chuluo Tarkanı Çin sarayına göndererek kazanılan zaferi resmen bildirdi.
Bu başarıyla birlikte Uygur Kağanlığı, eski Göktürk ülkesinin büyük bölümünü hâkimiyeti altına aldı. Kaynaklarda kağanlığın sınırlarının doğuda Shiwei topluluklarına, batıda Altay Dağları'na, güneyde ise Gobi Çölü'ne kadar ulaştığı belirtilmektedir. Böylece daha önce Hunlar ve Göktürkler tarafından yönetilen bozkır coğrafyasının önemli bir kısmı Uygur egemenliği altında birleşti.
Kutluk Bilge Kül Kağan döneminde kurulan devlet, siyasi ve idarî bakımdan Göktürk Kağanlığı'nın devamı niteliğindeydi. Bozkır hâkimiyeti anlayışı, devlet teşkilatı, askerî yapı, gelenekler ve yönetim sistemi büyük ölçüde korunmuş; değişen temel unsur ise hükümdar hanedanı olmuştur. Göktürk Kağanlığı'nı yöneten Aşina hanedanının yerini bu defa Yaglakar hanedanı almıştır.
Çin kaynaklarında Uygur kağanına verilen unvanlar, esasen Türk hükümdarlık unvanlarının Çince karşılıkları ve bunlara eklenen bazı onursal ifadelerden oluşmaktadır. Bunlar, Uygur Kağanlığı'nın Çin'e bağlı olduğunu değil, iki devlet arasındaki diplomatik ilişkilerin bir parçasını yansıtmaktadır. Nitekim Uygur Kağanlığı kısa süre içinde Orta Asya'nın en güçlü bozkır devletlerinden biri hâline gelmiş, ilerleyen yıllarda Çin'in iç karışıklıklar sırasında askerî destek aldığı başlıca müttefiklerden biri olmuştur.
Tengride Bolmış İl Etmiş Bilge Kağan (Moyan Çor Kağan) Dönemi (747-759)
Kutluk Bilge Kül Kağan'ın ölümünün ardından Uygur tahtına oğlu Moyan Çor geçti. Çin kaynaklarında Gele Kağanolarak da anılan hükümdarın resmî unvanı, Uygur yazıtlarında Tengride Bolmış İl Etmiş Bilge Kağan şeklinde geçmektedir. Bu unvan, "Tanrı'nın lütfuyla kağan olmuş, devleti düzenlemiş bilge kağan" anlamını taşımaktadır.
Moyan Çor, Uygur Kağanlığı'nın kuruluş sürecinde henüz babası hayattayken önemli bir rol üstlenmişti. Şine Us ve Taryat yazıtlarına göre genç yaşlardan itibaren askerî seferlere katılmış, Dokuz Oğuz boylarının yeniden teşkilatlanmasında görev almış ve Uygur siyasi birliğinin oluşmasına katkı sağlamıştır. Yazıtlarda, 739 yılından itibaren ordu içerisinde aktif görev aldığı, 741 yılında ise Türk yurduna düzenlenen seferlerde önemli başarılar kazandığı belirtilmektedir.
744 yılına gelindiğinde Uygurlar, Basmıllar ve Karluklarla birlikte II. Göktürk Kağanlığı'na karşı yürüttükleri mücadeleyi sürdürdüler. Yazıtlarda Moyan Çor, Ozmış Kağan üzerine düzenlenen seferlere bizzat katıldığını ve Göktürk ordusunun dağıtılmasında önemli rol oynadığını ifade etmektedir. Çin kaynakları ise Ozmış Kağan'ın Basmıllar ve müttefikleri tarafından mağlup edildiğini kaydeder. Her iki kaynak da II. Göktürk Kağanlığı'nın bu dönemde fiilen sona erdiği konusunda birleşmektedir.
745 yılında Uygurlar, eski müttefiklerinden Basmılları da saf dışı bırakarak bozkırdaki üstünlüğü tamamen ele geçirdiler. Karluklar ise batıya çekilerek On Ok sahasına yöneldiler. Böylece Göktürk Kağanlığı'nın yıkılmasının ardından Orta Asya bozkırlarında tek hâkim güç Uygurlar oldu.
Kutluk Bilge Kül Kağan'ın ölümünden sonra taht meselesi kısa süreli bir mücadeleye sahne oldu. Yazıtlardan anlaşıldığına göre hükümdar, yerine Tay Bilge Tutuk'u bırakmayı düşünmüş; ancak bu tercih Uygur ileri gelenleri arasında kabul görmemiştir. Moyan Çor, kendisini destekleyen gruplarla birlikte harekete geçerek Tay Bilge Tutuk'u ve onu destekleyen Sekiz Oğuz ile Dokuz Tatar topluluklarını mağlup etmiş, böylece kağanlık makamını ele geçirmiştir.
Taryat ve Şine Us yazıtlarında Moyan Çor'un iktidara gelişi, Tanrı'nın kut vermesi ve halkın kendisini kağan seçmesiyle meşrulaştırılmaktadır. Yazıtlarda, devlet düzeninin yeniden kurulduğu, dört yöndeki toplulukların Uygur hâkimiyetini kabul ettiği ve kağanlığın sınırlarının Selenge, Orhun, Tola, Sebin, Teledü, Karaga ve Burgu ırmaklarını kapsayan geniş bozkır sahasına yayıldığı ifade edilmektedir.
Çin kaynakları ile Uygur yazıtları arasında Moyan Çor'un tahta çıkış tarihi konusunda bazı farklılıklar bulunmaktadır. Çin yıllıkları hükümdarın 747 yılında Kutluk Bilge Kül Kağan'ın yerine geçtiğini bildirirken, Uygur yazıtları iktidar mücadelesinin birkaç yıl sürdüğünü ve kağanlığının kesin olarak 748 yılında pekiştiğini göstermektedir. Bununla birlikte her iki kaynak da Moyan Çor döneminin, Uygur Kağanlığı'nın siyasi bakımdan güçlenerek bozkırın en etkili devleti hâline geldiği bir dönem olduğu konusunda görüş birliği içindedir.
Moyan Çor devrinde Uygur Kağanlığı yalnızca II. Göktürk Kağanlığı'nın mirasını devralmakla kalmamış, aynı zamanda Orta Asya'nın en güçlü siyasi teşkilatlarından biri hâline gelmiştir. Bu dönemde devletin askerî gücü pekiştirilmiş, boylar arasındaki birlik yeniden sağlanmış ve Çin ile yürütülen diplomatik ilişkiler düzenli bir çerçeveye oturtulmuştur.
Moyan Çor Kağan'ın Devlette Düzeni Sağlaması
Moyan Çor, kağan olduktan sonra Uygur Kağanlığı üzerinde tam bir hâkimiyet kurabilmek için uzun süre mücadele etmek zorunda kaldı. Tahta çıkmasına rağmen Tay Bilge Tutuk'u destekleyen gruplar ile Sekiz Oğuz, Dokuz Tatar ve bazı diğer boylar merkezi otoriteyi tanımadı. Çin kaynakları bu iç mücadelelere değinmezken, olaylar kağanın diktirdiği Tes, Taryat ve Şine Us yazıtlarında ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır.
Yazıtlara göre Moyan Çor, farklı bölgelerde art arda düzenlediği seferlerle kendisine karşı çıkan toplulukları mağlup etti. Bazı boyları askerî güç kullanarak itaat altına alırken, teslim olan toplulukları yeniden kağanlığın bünyesine kabul etti. Özellikle Sekiz Oğuz ve Dokuz Tatarlara karşı yürütülen mücadeleler sonunda Selenge havzasındaki direniş büyük ölçüde kırıldı ve bozkırdaki siyasî birlik yeniden sağlandı.
Moyan Çor, yalnızca askerî başarılarla yetinmeyerek devlet teşkilatını da yeniden düzenledi. Oğullarından birine Yabgu, diğerine ise Şad unvanı vererek Tarduş ve Tölis boylarının idaresini onlara bıraktı. Böylece eski Türk devlet geleneğinde görülen ikili yönetim anlayışını sürdürdü. Yazıtlarda ayrıca kağanın yaylak ve kışlak merkezlerini belirlediği, otağını çeşitli dönemlerde Tes Başı, Kasar çevresi ile Orhun ve Balıklı ırmaklarının birleştiği bölgelerde kurduğu belirtilmektedir. Devletin damgası ile yazıtlarını da bu merkezlerde diktirerek hâkimiyetini sembolik olarak pekiştirmiştir.
Merkezî idarenin güçlenmesinin ardından Uygur Kağanlığı, dış tehditlerle karşı karşıya kaldı. Yazıtlara göre Dokuz Oğuz ileri gelenleri Kırgızları ve Çikleri Uygurlara karşı harekete geçirmeye çalıştı. Bunun üzerine Moyan Çor, Kırgızlar, Çikler, Basmıllar ve Karluklar üzerine ardı ardına askerî seferler düzenledi. Bolçu Irmağı çevresinde Karluk kuvvetlerini mağlup etti; Çikler üzerinde yeniden hâkimiyet kurarak bölgeye kendi adına görev yapacak bir tutuk tayin etti ve geleneksel Türk unvanları olan İşbara ile Tarkan rütbelerini dağıttı.
Basmıllar da bu dönemde Uygur hâkimiyetine karşı yeniden ayaklandı. Moyan Çor, çeşitli askerî harekâtlar sonucunda onların direnişini kırarak bozkırdaki üstünlüğünü korudu. Yazıtlarda ayrıca Çin sınırlarında yaşayan bazı Oğuz ve Türk topluluklarının da Uygurlara karşı hareket ettiği belirtilmekte, buna rağmen kağanın devlet merkezini Orhun ile Balıklı ırmaklarının birleştiği bölgede yeniden düzenlediği ifade edilmektedir.
Moyan Çor'un yürüttüğü bu askerî ve idarî faaliyetler sonucunda Uygur Kağanlığı, kuruluş yıllarındaki iç mücadeleleri büyük ölçüde geride bıraktı. Boylar yeniden merkezî otorite etrafında toplandı, idarî yapı güçlendirildi ve devlet kısa süre içinde Orta Asya'nın en güçlü siyasî teşkilatlarından biri hâline geldi.
Tam bu dönemde Çin'de patlak veren An Luşan İsyanı, Uygur Kağanlığı'nın dış politikasında yeni bir safhanın başlamasına yol açtı. Tang Hanedanı'nın yardım talebi üzerine Uygurlar, Çin siyasetinde belirleyici bir askerî güç olarak öne çıkacak ve iki devlet arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazanacaktır.Bu uzun kısmı tek başlık altında vermek yerine, Moyan Çor döneminin Çin siyasetine müdahalesini birkaç alt başlığa ayırmak daha okunaklı olur.
An Luşan İsyanı ve Uygurların Çin'e Yardımı
Çin'de 755 yılında başlayan An Luşan İsyanı, Tang Hanedanı'nı ağır bir siyasi ve askerî krize sürükledi. Türk ve Soğd kökenli bir general olan An Luşan, isyanın ardından Yan Devleti'ni kurduğunu ilan etmiş; Tang başkentlerinden Luoyang ile Chang'an isyancıların eline geçmişti. İmparator Suzong, 756 yılının Ağustos ayında Lingwu'da tahta çıktıktan sonra isyanı bastırabilmek için Uygur Kağanlığı'ndan yardım istedi.
Moyan Çor Kağan bu talebe olumlu karşılık verdi. Uygurların müdahalesi yalnızca Tang Hanedanı'na yardım amacı taşımıyor, aynı zamanda Çin üzerindeki Uygur nüfuzunu artırma fırsatı sunuyordu. Görüşmeler sırasında Çin sarayı ile Uygur Kağanlığı arasında elçiler gönderildi ve askerî iş birliği evlilik yoluyla kurulan akrabalıkla güçlendirildi.
Çin elçisi Cheng Cai ile General Shi Dingfan, Uygur ülkesine gönderildi. Türk kökenli Çinli komutan Pugu Huai'en de heyetin çalışmalarını desteklemekle görevlendirildi. Moyan Çor, katununun kız kardeşini kendi kızı olarak kabul ederek Cheng Cai ile evlendirdi. Çin İmparatoru bu Uygur prensesine Bilge Prenses unvanını verdi. Böylece iki devlet arasındaki askerî ittifak, sembolik bir evlilik bağıyla da pekiştirildi.
Moyan Çor daha sonra ordusuyla güneye ilerledi. Uygur kuvvetleri, Çin'in Shuofang askerî birliklerinin komutanı Guo Ziyi ile birleşerek Sarı Irmak çevresindeki Tongra ve bazı diğer toplulukları mağlup etti. Huyan Vadisi'nde düzenlenen askerî geçit sırasında Guo Ziyi'nin Uygurların kurt başlı sancağını selamlaması, Uygur Kağanlığı'nın bu dönemde ulaştığı askerî ve diplomatik üstünlüğün sembolik bir göstergesi oldu.
Çin yönetiminin içinde bulunduğu zor durum, Uygur elçilerine gösterilen olağanüstü ilgide de açıkça görülüyordu. Düşük rütbeli bir Uygur elçisi olan Geluozhi bile İmparator Suzong tarafından doğrudan kabul edilerek ağırlandı. Bu davranış, başkentlerini kaybeden Tang yönetiminin Uygur yardımına verdiği önemi ortaya koymaktadır.
Chang'an ve Luoyang'ın Geri Alınması
757 yılında Uygur Kağanlığı, isyanın bastırılması için Çin'e yeni birlikler gönderdi. Kağanın veliahtı olan Yabgu, General Dide ve diğer komutanlarla birlikte dört veya beş bin kişilik bir süvari kuvvetinin başında Çin'e ulaştı. Bu Yabgu'nun, Taryat Yazıtı'nda adı geçen Ulug Bilge Yabgu olması muhtemeldir.
Çin İmparatoru, gelen Uygur heyetlerini törenlerle karşıladı ve şereflerine ziyafetler verdi. Başkomutan Guangping Beyi ile Uygur Yabgusu arasında kardeşlik antlaşması yapıldı. Çinli elçi Cheng Cai'ya da Moyan Çor tarafından Yabgu unvanı verilerek Uygur veliahtıyla birlikte hareket etmesi istendi.
Uygur birlikleri, Çin ordusuyla birleşerek isyancılara karşı harekete geçti. Çin kuvvetlerinin Xiangji Manastırı yakınlarında isyancı süvarilerin arkadan saldırısına uğraması üzerine Uygur atlıları müdahale etti ve saldırıyı etkisiz hâle getirdi. Bu başarı, Çin birliklerinin ilerlemesini sağlayarak Chang'an'ın isyancıların elinden geri alınmasında belirleyici oldu.
Chang'an'ın kaybedilmesinin ardından isyancı kuvvetler Luoyang'ı boşaltarak kuzeye çekildi. Uygur Yabgusu, Guangping Beyi ve Guo Ziyi ile birlikte şehre girdi. Uygur askerleri Luoyang'ı ve çevresindeki yerleşimleri üç gün boyunca yağmaladı. Çin yönetimi, yağmayı durdurabilmek için Uygur ileri gelenlerine büyük miktarda ipek, değerli eşya ve mücevher dağıtmak zorunda kaldı.
Çin kaynakları zaferde Çinli generalleri ön plana çıkarmakla birlikte, Uygur kuvvetlerinin özellikle süvari harekâtındaki etkisi ve iki başkentin geri alınmasındaki rolü açıkça görülmektedir. İmparator Suzong'un Uygur Yabgusu için yayımladığı övgü dolu buyruk da Tang yönetiminin Uygurların askerî yardımına ne ölçüde bağımlı olduğunu göstermektedir.
Uygur Yabgusunun Çin Sarayında Karşılanması
İmparator Suzong, 14 Aralık 757'de yeniden Chang'an'a döndü. Uygur Yabgusu da Luoyang'dan başkente gelerek devlet görevlileri tarafından Changle'da karşılandı. İmparator, Yabgu'yu Xuanzheng Salonu'nda bizzat kabul etti ve şerefine büyük bir ziyafet düzenledi.
Tören sırasında Yabgu salonun üst bölümüne çıkarılırken Uygur beyleri ve komutanları merdivenlerde sıralandı. Kendisine ve maiyetine işlemeli ipekler, altın ve gümüş eşyalar ile çeşitli hediyeler sunuldu. İmparator, Uygur desteği olmadan devletinin bu başarıyı elde edemeyeceğini açıkça dile getirdi.
30 Aralık 757 tarihinde yayımlanan imparatorluk buyruğunda Uygur Yabgusunun cesareti, askerî yeteneği ve sadakati uzun ifadelerle övüldü. Yabguya sembolik Çin unvanları verilmesinin yanı sıra her yıl yirmi bin top ipek ödenmesi kararlaştırıldı. Bunun dışında Uygur Kağanlığı'na ticari ayrıcalıklar ve başka maddi imkânlar da tanındı.
Bu kabul törenleri sırasında Uygur Yabgusu, Çin İmparatoru'na yakın bir protokol seviyesine yükseltildi. Çin'in askerî felaketten kurtulmasında oynadığı rol, ona yalnızca maddi kazanç değil, Çin sarayı karşısında son derece yüksek bir siyasi itibar da kazandırdı.
Moyan Çor'un Ningguo Prenses ile Evlenmesi
Tang yönetimi ile Uygur Kağanlığı arasındaki ittifak, 758 yılında hanedan evliliğiyle daha da güçlendirildi. Çin İmparatoru, Uygur Kağanı ile evlendirilmek üzere öz kızlarından birini göndermeyi kabul etti. Prensese Ningguo Prenses unvanı verildi.
İmparatorun kardeşi Yu, evlilik işlemlerini gerçekleştirmek ve Moyan Çor'a Yingwu Weiyuan Bilge Kağan unvanını bildiren mektubu ulaştırmakla görevlendirildi. Prenses, 1 Eylül 758'de Çin sarayından ayrıldı. Kaynaklarda onun devletin geleceği uğruna bu evliliği kabul ettiği ve ayrılışı sırasında hem kendisinin hem de babasının gözyaşı döktüğü anlatılmaktadır.
Çin heyeti Uygur merkezine ulaştığında Moyan Çor, tahtında koyu sarı bir kaftan ve Türkistan tarzında bir başlıkla oturuyordu. Otağındaki ihtişam ve muhafızların düzeni, Uygur hükümdarlığının gücünü yansıtıyordu. Çin elçileri başlangıçta otağın dışında bekletildi.
Moyan Çor, İmparatorun kardeşi Yu ile beraberindeki haremağasının protokoldeki yerini sorguladı. Bir köle durumundaki haremağasının hanedan mensubundan daha yüksek bir yerde duramayacağını söyleyerek Çin heyetinin kendi saray kurallarına göre davranmasını sağladı. Yu'nun kağan karşısında eğilmeyi reddetmesi üzerine iki taraf arasında hükümdarlık protokolü konusunda tartışma yaşandı. Sonunda Moyan Çor ayağa kalkarak imparatorluk mektubunu kabul etti.
Ertesi gün Ningguo Prenses'e Katun unvanı verildi. Çin heyetinin getirdiği ipek, giysi, altın ve gümüş eşyalar Moyan Çor tarafından Uygur beyleriyle görevlileri arasında paylaştırıldı. Çin heyeti ülkesine dönerken kağan tarafından beş yüz at, samur kürkleri ve yünlü giysilerle ödüllendirildi.
Bu evlilik, Tang Hanedanı'nın Uygur Kağanlığı'na duyduğu ihtiyacın açık bir göstergesiydi. Uygur Kağanı, Çin İmparatoru'nun damadı hâline gelirken iki devlet arasındaki güç dengesi büyük ölçüde Uygurların lehine gelişti.
Uygurların Çin'e İkinci Askerî Yardımı
Çin'deki karışıklıkların sona ermemesi üzerine Tang yönetimi bir kez daha Uygurlardan askerî yardım istedi. 758 yılının sonbaharında Moyan Çor'un oğlu Gu Çor Tegin ile Buyruk Başı Dide komutasındaki üç bin Uygur süvarisi Çin'e gönderildi.
İmparator Suzong, Uygur birliklerini övgü ve hediyelerle karşıladı. Birlikler Shuofang ordusuna katıldı ve Pugu Huai'en onlara eşlik etmekle görevlendirildi. Aynı dönemde Çin sarayına gelen Uygur heyeti, Ningguo Prenses için teşekkürlerini sunarken Uygurların elli bin kişilik bir Kırgız ordusunu mağlup ettiği haberini de imparatora bildirdi.
Uygur kuvvetleri daha sonra Guo Ziyi'nin öncülüğündeki Çin ordularıyla birlikte Xiangzhou çevresindeki isyancılara karşı savaştı. Ancak Çin ordularının başarısız olması üzerine Gu Çor Tegin ve beraberindeki bazı Uygur ileri gelenleri Chang'an'a çekildi.
İmparator, geri dönen Uygur komutanlarını yeniden sarayda kabul ederek kendilerine ziyafet ve hediyeler verdi. Gu Çor Tegin'e Çin ordusuna ait yüksek askerî rütbeler ve onursal unvanlar verildi. Böylece Uygurlar, yalnızca Tang Hanedanı'nın dış müttefiki değil, Çin'deki askerî mücadelelerin sonucunu belirleyen başlıca kuvvetlerden biri hâline geldi.
Bu bölümden sonra Moyan Çor'un son yılları, Uygur Yabgusunun akıbeti ve 759'da Moyan Çor'un ölümü ele alınırsa hükümdarın dönemi tamamlanmış olur.
Tengride Bolmuş El Etmiş Bilge Kağan (Bögü Kağan) (759–779)
Moyan Çor Kağan, Uygur Kağanlığı’nı askerî ve diplomatik bakımdan güçlü bir konuma getirdikten sonra Mayıs 759’da öldü. Onun hükümdarlığı sırasında Uygurlar, Tang Hanedanı’nı An Luşan İsyanı’nın yol açtığı yıkımdan kurtarmış ve Çin üzerinde geniş bir nüfuz kurmuşlardı. Karabalgasun Yazıtı’nın Çince yüzünde Moyan Çor’un kahramanlığı, kararlılığı ve siyasî yeteneği övgüyle anılmaktadır.
Moyan Çor’un büyük oğlu ve daha önce Çin seferlerine katılan Yabgu, babasından önce hayatını kaybetmişti. Bunun üzerine küçük oğlu tahta çıktı. Çin kaynaklarında Dengli veya Jidijian adlarıyla kaydedilen yeni hükümdar, Bögü Kağan unvanını aldı. Karabalgasun Yazıtı’nda yer alan unvanı Türkçe olarak Tengride Bolmuş El Etmiş Bilge Kağanbiçiminde karşılanmaktadır.
Bögü Kağan’ın eşi, Tang hizmetindeki Türk kökenli komutan Pugu Huai’en’in kızıydı. Daha önce Uygur hanedanıyla evlendirilmek üzere gönderilen bu kadın, Bögü Kağan’ın tahta çıkmasından sonra katun oldu. Böylece Uygur hanedanı ile Çin’in önde gelen askerî ailelerinden biri arasındaki akrabalık devam etti.
Moyan Çor’un ölümünden sonra Çinli Ningguo Prenses’in durumu da gündeme geldi. Çin kaynaklarında Uygur ileri gelenlerinin prensesi ölen kağanla birlikte gömmek istedikleri ileri sürülmektedir. Ancak Türk devlet geleneğinde insan kurban edildiğini gösteren güvenilir bir uygulama bulunmadığından bu kayıt ihtiyatla değerlendirilmelidir. Prensesin yüzünü keserek yas tuttuğu, çocuğu olmadığı için de 760 yılında Çin’e dönmesine izin verildiği kaydedilmektedir.
Ningguo Prenses’in dönüşünden sonra Uygur elçileri Çin sarayına giderek iki devlet arasındaki ilişkilerin geleceğini görüştüler. 760 ve 761 yıllarında arka arkaya gönderilen heyetler imparator tarafından kabul edilip hediyelerle ağırlandı. Bununla birlikte bazı Uygur taleplerinin karşılanmadığı ve iki devlet arasındaki ilişkilerde geçici bir gerginlik meydana geldiği anlaşılmaktadır.
Uygurların Çin’e Yönelmesi
762 yılında Tang tahtına İmparator Daizong çıktı. Bu sırada An Luşan İsyanı’nın devamı niteliğindeki Yan Devleti henüz tamamen ortadan kaldırılamamıştı. Yan hükümdarı Shi Chaoyi, Uygurlara Çin’in başsız kaldığını ve Tang hazinelerinin kolaylıkla ele geçirilebileceğini bildirerek onları kendi tarafına çekmeye çalıştı.
Tang yönetimi ise Uygurlarla eski ittifakı yenilemek amacıyla Liu Qingtan’ı elçi olarak gönderdi. Uygur merkezine ulaşan elçi, Bögü Kağan’a yeni imparatorun mektubunu sundu. Ancak kağan, Tang hükümdarının öldüğü ve Çin’in siyasî otoritesini kaybettiği yönündeki haberlerden etkilenmişti. Bu nedenle imparatorluk mektubunun geçerliliğini sorguladı.
Çin elçisi, yeni hükümdarın daha önce Uygurlarla birlikte savaşmış olan Guangping Beyi olduğunu, Tang Hanedanı’nın devam ettiğini ve Uygurlara yapılan yıllık ipek ödemelerinin sürdüğünü hatırlattı. Buna rağmen Uygur ordusu güneye ilerledi. Çin sınırındaki bazı kalelerin boşaltılmış ve bölgelerin savunmasız bırakılmış olması, Tang Devleti’nin içine düştüğü zayıflığı açıkça gösteriyordu.
Çin kaynaklarında Uygur ordusunun kağanın komutasında, çok sayıda savaşçı, at, koyun ve sığırla birlikte Çin’e yöneldiği belirtilmektedir. Başlangıçta Tang ülkesini ele geçirmeyi düşünen Bögü Kağan’ın ilerleyişi Çin sarayında büyük bir korkuya yol açtı.
Tang Hanedanı ile Yeni İttifak
Çin İmparatoru, Uygurların ilerleyişini durdurmak amacıyla Bögü Kağan’ın kayınpederi Pugu Huai’en’i arabulucu olarak görevlendirdi. Pugu Huai’en, Uygur hükümdarına Tang Hanedanı’yla daha önce yapılan ittifakı ve Çin’in Uygurlara sağladığı imkânları hatırlattı.
Görüşmelerin ayrıntıları kaynaklarda açıklanmamakla birlikte, Bögü Kağan’ın Çin’i işgal etmekten vazgeçerek Tang yönetimiyle anlaşmaya vardığı anlaşılmaktadır. Uygurların daha sonraki yıllarda elde ettiği yüksek miktardaki ipek ödemeleri ve ticari ayrıcalıklar, yapılan antlaşmanın Uygurlar lehine ağır şartlar içerdiğini göstermektedir.
Anlaşmanın ardından Uygur ordusu, Yan kuvvetlerine karşı yeniden Tang Hanedanı’nın yanında savaşa katıldı. Çinli görevliler Uygur ordusunun izleyeceği güzergâh konusunda çeşitli önerilerde bulundu. Bunun temel nedenlerinden biri, Uygurların Çin’in merkezî bölgelerine yaklaşmasını engelleme isteğiydi. Sonunda Bögü Kağan, ordusunu Shanzhou üzerinden isyancıların bulunduğu bölgelere yöneltmeyi kabul etti.
Çin kuvvetleri, Uygur ordusuyla Sarı Irmak’ın kuzeyinde birleşti. Bu harekât, Tang Hanedanı’nın isyancılara karşı gerçekleştirdiği son büyük askerî girişimlerden biri oldu.
Çinli Komutanlarla Yaşanan Protokol Krizi
Sefer hazırlıkları sırasında Bögü Kağan ile Çinli komutanlar arasında ciddi bir protokol anlaşmazlığı yaşandı. Çin ordularının başkomutanı ve tahtın veliahdı olan Yong Beyi, kağanın otağı önünde yapılması gereken törensel dansı yerine getirmedi.
Uygur ileri gelenleri, Tang İmparatoru ile Bögü Kağan arasında kardeşlik bağı bulunduğunu ve bu nedenle veliahdın kağana karşı yeğen konumunda olduğunu savundular. Çinli görevliler ise devletin yas içinde bulunduğunu ve bir Çin veliahdının yabancı bir hükümdarın önünde dans etmesinin uygun olmadığını ileri sürdüler.
Tartışmanın sonunda Çinli görevliler Yao Ziang, Li Jin, Wei Shaohua ve Wei Ju’ya yüz kırbaç vuruldu. Wei Shaohua ile Wei Ju aldıkları darbeler nedeniyle ertesi gün öldüler. Veliaht ise güvenli bir bölgeye gönderildi.
Bu olay, Uygurların Tang Hanedanı karşısında ulaştığı siyasî üstünlüğü açık biçimde göstermektedir. Çin yönetimi, isyan sona ermeden Uygurlarla çatışmayı göze alamadığı için yaşananlara karşılık veremedi.
Yan İsyanı’nın Bastırılması
Protokol krizine rağmen Uygur ve Çin orduları ortak harekâtı sürdürdü. Pugu Huai’en ile Uygurların Sağ Şadı öncü kuvvetleri oluşturdu. Heng Irmağı çevresinde yapılan savaşta Uygur-Çin ittifakı üstünlük sağladı.
Bögü Kağan daha sonra Luoyang’a ilerledi ve Heyang bölgesinde uzun süre kaldı. Uygur ordusunun kurduğu karargâhın çevresindeki geniş alan tamamen Uygur denetimine girdi. Tang yönetimi bu durumdan rahatsız olsa da Uygur desteğine olan ihtiyacı nedeniyle doğrudan müdahalede bulunamadı.
Uygur ve Çin birlikleri isyancı kuvvetleri uzun bir mesafe boyunca takip etti. Yan hükümdarı Shi Chaoyi mağlup edilerek öldürüldü ve başı Tang sarayına gönderildi. Böylece An Luşan İsyanı’nın devamı niteliğindeki Yan hâkimiyeti sona erdi ve Hebei bölgesi büyük ölçüde yeniden Tang yönetimine bağlandı.
Karabalgasun Yazıtı’nda Bögü Kağan’ın Çin ordusuyla birleşerek Luoyang’ı geri aldığı ve bunun sonucunda Tang İmparatoru’nun Uygurları ebedî müttefik ve akraba olarak tanıdığı belirtilmektedir.
Luoyang’ın Yağmalanması
Luoyang’ın geri alınmasının ardından Uygur kuvvetleri şehirde geniş çaplı yağma faaliyetlerinde bulundu. Şehir halkının bir bölümü tapınaklara sığındı; ancak bazı tapınaklar ve yerleşim alanları ateşe verildi. Kaynaklarda şehirde büyük can ve mal kaybı meydana geldiği ve yangınların uzun süre devam ettiği anlatılmaktadır.
İsyancılar, Çin birlikleri ve Uygur askerlerinin neden olduğu karışıklık sonucunda Luoyang ve çevresi ağır bir yıkıma uğradı. Tang yönetimi şehirde düzeni sağlamakta güçlük çekti. Buna rağmen isyanın bastırılmasında belirleyici rol oynayan Uygurlara karşı ciddi bir yaptırım uygulanmadı.
Çin kaynakları özellikle yağma olaylarını öne çıkarmakla birlikte, Uygur ordusunun Tang Hanedanı’nın yeniden ayakta kalmasındaki askerî rolünü bütünüyle göz ardı edememektedir.
Uygurlara Verilen İmtiyazlar
Yan İsyanı’nın sona ermesinden sonra İmparator Daizong, Bögü Kağan’ın ve katunun unvanlarını yükseltti. Kağan, katun, sağ ve sol şadlar, askerî valiler ve yüksek dereceli Uygur görevlilerine Çin tarafından çeşitli unvanlar ve gelirler verildi.
Uygur ileri gelenlerine Çin soyluluk unvanlarının verilmesi, Tang yönetiminin Uygurlarla ilişkileri sürdürme isteğinin bir göstergesiydi. Bunun yanı sıra Uygurların aldığı yıllık ipek ödemeleri artırıldı ve ticarette geniş imtiyazlar tanındı.
Bu dönemde Uygurlar, Çin’e gönderdikleri atlar karşılığında çok miktarda ipek elde ettiler. At ticareti, iki devlet arasındaki ekonomik ilişkilerin temel unsurlarından biri hâline geldi. Ancak Çin kaynaklarına göre Uygurların getirdiği atların bir bölümü düşük nitelikliydi ve karşılığında ödenen ipek miktarı Tang hazinesine ağır bir yük oluşturuyordu.
Uygur elçilik heyetlerinin barınma, yiyecek ve diğer masrafları da Çin yönetimi tarafından karşılanıyordu. Zamanla bu ödemeler o kadar arttı ki saray görevlilerinin maaşlarından kesinti yapılarak Uygurlara sunulacak hediyeler için kaynak oluşturuldu.
Maniheizmin Kabulü
Bögü Kağan, Çin seferleri sırasında Maniheist din adamlarıyla karşılaştı. Luoyang’da bulunduğu dönemde bu rahiplerin düşüncelerinden etkilendi ve onları Uygur ülkesine götürdü.
Karabalgasun Yazıtı’na göre Uygur ülkesine gelen Maniheist rahipler, dinî öğretilerini saray çevresinde ve halk arasında yaymaya başladılar. Yazıtta bu rahiplerin dinî bilgileri ve hitabet yetenekleri övülmekte, Bögü Kağan’ın yeni dinin yayılması yönünde buyruk verdiği belirtilmektedir.
Maniheizm; hayvansal gıdaların tüketilmemesi, içkiden uzak durulması ve eski inançlara ait bazı uygulamaların terk edilmesi gibi kurallar içeriyordu. Kağan, eski dinî tasvirlerin ortadan kaldırılmasını ve “ışık dini” olarak adlandırılan Maniheizmin benimsenmesini istedi.
Böylece Maniheizm, Bögü Kağan döneminde Uygur sarayının desteklediği bir din hâline geldi. Bu gelişme, Uygur Kağanlığı’nın kültürel ve siyasî tarihinde önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Maniheist rahipler zamanla devlet yönetimi ve dış ticaret üzerinde de etkili olmaya başladılar.
Pugu Huai’en İsyanı ve Uygur-Çin İttifakının Yenilenmesi
Tang Hanedanı’nın isyanlardan kurtulmasında önemli rol oynayan Pugu Huai’en, Çin sarayındaki rakiplerinin kendisi hakkında oluşturduğu şüpheler sonucunda 764 yılında ayaklandı. Oğlunun Çinli görevliler tarafından öldürülmesi, onu açık isyana yönelten gelişmelerden biri oldu.
Pugu Huai’en, Uygurların yanı sıra Tibetliler, Tuyuhunlar, Tangutlar ve bazı başka topluluklardan destek aldı. Kurduğu büyük orduyla Tang topraklarına yöneldi. Ancak 765 yılında onun beklenmedik biçimde ölmesi üzerine isyan dağıldı.
Pugu Huai’en’in ölümünden sonra Uygurlar Çin tarafına geçerek Tang komutanı Guo Ziyi ile yeni bir ittifak kurdular. Taraflar karşılıklı olarak silahlarını bırakarak görüştüler ve iki devletin dostluğunu sürdüreceklerine dair yemin ettiler.
Uygurlar, Pugu Huai’en tarafından Tang İmparatoru’nun ülkeyi terk ettiği ve Guo Ziyi’nin artık ordunun başında bulunmadığı söylenerek yanıltıldıklarını ifade ettiler. Daha sonra Tibetlilere karşı Çin kuvvetleriyle birlikte savaşmayı kabul ettiler.
Uygur ve Çin birlikleri Tibet ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Kaynaklarda çok sayıda Tibet askerinin öldürüldüğü, esir alındığı ve büyük miktarda hayvanın ganimet olarak ele geçirildiği belirtilmektedir. Ayrıca Tibetlilerin elindeki binlerce esir kurtarıldı.
Bu başarıdan sonra Uygur heyetleri Çin sarayında büyük törenlerle ağırlandı. Tang yönetimi Uygurlara yüz bin top ipek verdi. Ancak bu ödemeler Çin hazinesini ciddi biçimde zorladı ve devlet memurlarının maaşlarının aksamasına yol açtı.
Çin ile Evlilik Bağlarının Sürdürülmesi
768 yılında Bögü Kağan’ın Çinli eşi Guangqin Katun öldü. Bunun üzerine Tang sarayı yas törenlerini yürütmek amacıyla Uygur ülkesine bir elçi gönderdi.
769 yılında Pugu Huai’en’in küçük kızı Chonghui Prenses, Bögü Kağan’la evlendirilmek üzere gönderildi. Çin yönetimi prensese yirmi bin top ipekten oluşan büyük bir çeyiz hazırladı. Böylece Uygur hanedanıyla Tang yönetimi arasındaki akrabalık ilişkisi devam ettirildi.
Bu evlilikler, iki devlet arasındaki diplomatik ilişkinin yalnızca askerî ittifaka değil, hanedanlar arası akrabalığa da dayandırıldığını göstermektedir.
Çin’deki Uygurların Faaliyetleri
Uygurların Çin’de elde ettiği geniş ayrıcalıklar zamanla çeşitli sorunlara yol açtı. Çin başkentinde yaşayan Uygur tüccarları ve askerleri yerel yöneticilerin müdahalesinden büyük ölçüde muaftı.
771 ve 772 yıllarında Uygur grupları Chang’an sokaklarında olaylar çıkardı, halkın mallarını aldı ve kendilerine müdahale eden görevlilere saldırdı. Bazı şehir kapıları tahrip edildi ve bir Çin valisinin atına el konuldu. Çin makamları bu olaylara karşı etkili bir karşılık veremedi.
775 yılında bir Uygur’un Chang’an’da bir kişiyi öldürmesine rağmen imparatorluk buyruğuyla serbest bırakılması, Uygurların sahip olduğu dokunulmazlığı açık biçimde göstermektedir. Başka bir olayda Uygur ileri geleni Chixin, tutuklanan bir kişiyi hapishaneden zorla çıkararak görevlileri yaraladı. Buna rağmen cezalandırılmadı.
Bu gelişmeler, Bögü Kağan döneminde Uygurların Çin merkezinde dahi önemli bir siyasî ve ekonomik üstünlük kurduğunu göstermektedir.
778 Yılındaki Uygur Saldırısı
778 yılında Uygurlar beklenmedik biçimde Çin sınırlarına saldırdı. Zhenwu ve Dongxing üzerinden ilerleyen Uygur birlikleri Taiyuan çevresini yağmaladı.
Yangqu’da yapılan savaşta Çin ordusu ağır bir yenilgiye uğradı ve çok sayıda asker kaybetti. Daha sonra Çinli komutan Zhang Guangsheng’in karşı saldırısı üzerine Uygurlar geri çekilmek zorunda kaldı.
Bu sefer, Uygur-Çin ilişkilerinin yalnızca ittifak ve ticaretten ibaret olmadığını, iki devlet arasında zaman zaman açık askerî çatışmaların da yaşandığını göstermektedir.
Bögü Kağan’ın Öldürülmesi
779 yılında Çin’de İmparator Dezong’un tahta çıkması, Uygur sarayında yeni bir Çin seferi fikrini gündeme getirdi. Bögü Kağan’ın çevresindeki Soğd tüccarları ve Maniheist din adamları, Çin’in siyasî bakımdan zayıf olduğunu ileri sürerek kağanı sefere teşvik ettiler.
Buyruk Başı Dun Baga Tarkan ise Çin’in büyük ve güçlü bir devlet olduğunu, önceki seferlerde Uygurların önemli kayıplar verdiğini ve yeni bir seferin başarısız olabileceğini belirterek kağanı uyardı. Ancak Bögü Kağan bu uyarıları dikkate almadı.
Kağanın Soğd ve Maniheist çevrelerin etkisi altında Çin’e saldırmaya hazırlanması, Uygur devlet adamları ile hükümdar arasındaki anlaşmazlığı derinleştirdi. Dun Baga Tarkan, devlet ileri gelenleri ve halkın desteğini alarak darbe yaptı.
Bögü Kağan, yakınları ve onu destekleyen bazı Soğdlar öldürüldü. Böylece yirmi yıl süren hükümdarlığı 779 yılında sona erdi. Dun Baga Tarkan tahta çıkarak Alp Kutluk Bilge Kağan unvanını aldı.
Tengride Bolmuş Külüg Bilge Kağan (Panguan Tegin / Duoluosi Kağan) (789–790)
Alp Kutluk Bilge Kağan'ın (Dun Baga Tarkan) Aralık 789'da ölümü üzerine yerine oğlu geçti. Çin kaynaklarında Duoluosi, Uygur kaynaklarında ise Panguan Tegin olarak anılan yeni hükümdar, tahta çıktıktan sonra Tengride Bolmuş Külüg Bilge Kağan unvanını aldı. Karabalgasun Yazıtı'nda da bu unvanla anılmaktadır.
Tang İmparatoru, hükümdar değişikliğini öğrenince üç gün süreyle yas tuttu ve Uygur elçilerine taziyelerini bildirdi. Ardından Devlet Töreni İdaresi Başkanı Guo Feng'i yeni kağana hükümdarlığını tanıyan imparatorluk fermanını ulaştırmakla görevlendirdi. Böylece Tang Hanedanı, yeni Uygur hükümdarını resmen tanımış oldu.
Tengride Bolmuş Külüg Bilge Kağan'ın hükümdarlığı oldukça kısa sürdü. Kaynaklarda bu döneme ilişkin siyasî gelişmeler sınırlı olmakla birlikte, Çin ile ticari ilişkilerin devam ettiği anlaşılmaktadır. 790 yılında Uygur elçisi Yizhijia Tarkan'ın ülkesine dönüşü sırasında getirdiği atların karşılığı olarak Tang sarayı tarafından otuz dört bin top ipek verilmesi, iki devlet arasındaki at ticaretinin önemini koruduğunu göstermektedir.
Kutluk Bilge Kağan (Achuo Kağan) (790–795)
790 yılının ilk yarısında Tengride Bolmuş Külüg Bilge Kağan kardeşi tarafından öldürüldü. Karabalgasun Yazıtı, onun ülke düzenini sağlamaya çalışan bir hükümdar olduğunu belirtmektedir. Ancak ani ölümü, Uygur Kağanlığı'nda yeni bir taht mücadelesini başlattı.
Bu sırada Uygur ordusunun başındaki Büyük General İl Ögesi, Tibet'e karşı yürütülen sefer nedeniyle batıda bulunuyordu. Onun yokluğundan yararlanan Buyruk Başı yardımcısı, darbeciyi ortadan kaldırarak ölen kağanın henüz on altı-on yedi yaşlarındaki küçük oğlunu Achuo Kağan adıyla tahta çıkardı. Karabalgasun Yazıtı'nda bu hükümdar Kutluk Bilge Kağan olarak anılmaktadır.
İl Ögesi batı seferinden döndüğünde yeni yönetim büyük bir endişe yaşadı. Tahta çıkarılan genç hükümdar ve devlet ileri gelenleri, yaşanan gelişmeleri generale ayrıntılı biçimde anlatarak bağlılıklarını bildirdiler. Kağan, yaşının küçüklüğünü ve istemeden tahta çıktığını dile getirirken İl Ögesi de ülke içindeki karışıklığın büyümemesi için mevcut yönetimi destekledi. Kendisine sunulan hediyeleri kabul etmeyerek bunları sefere katılan komutanlar arasında dağıttı. Böylece Uygur Kağanlığı'nda yeniden istikrar sağlandı.
Yeni hükümdar daha sonra Çin'e elçi göndererek önceki kağanın ölümünü resmen bildirdi. Tang İmparatoru yine üç gün yas ilan etti ve yüksek dereceli devlet görevlilerinin Uygur heyetine taziyede bulunmasını emretti. Aynı dönemde Tibetlilerin Beşbalık bölgesini ele geçirmesi, Doğu Türkistan'daki güç dengesini Uygurlar aleyhine değiştiren önemli bir gelişme oldu.
Çin'in Batı Bölgeleriyle Uygurlar Üzerinden Bağlantı Kurması
VIII. yüzyılın ikinci yarısında Tibet'in Doğu Türkistan'da ilerlemesi, Tang Hanedanı'nın batı eyaletleriyle doğrudan bağlantısını büyük ölçüde kesti. Kuça ve Beşbalık'taki Çinli yöneticilerin gönderdikleri haberler uzun süre başkente ulaşamadı.
781 yılından itibaren Çin elçileri ancak Uygur topraklarından geçerek Chang'an'a ulaşabildi. Bunun sonucunda Uygur Kağanlığı, Çin ile Batı Türkistan arasındaki ulaşım ve haberleşme yollarını denetleyen başlıca güç hâline geldi. Tang yönetimi batıdaki valilikleriyle irtibat kurabilmek için Uygurların iznine ve desteğine ihtiyaç duyarken, Uygurlar da bu durumdan önemli siyasi ve ekonomik kazanç elde ettiler.
Tibet ve Karluk Baskısı
Tibet İmparatorluğu, Karluklar ve bazı Türk topluluklarını kendi tarafına çekerek Beşbalık üzerine harekete geçti. Uygur ordusunun başındaki İl Ögesi bölgeyi savunmak amacıyla sefere çıktıysa da art arda yenilgiler aldı. Tibet kuvvetleri Beşbalık'ı ele geçirirken, bölgedeki bazı yerleşimler de Tibet egemenliğini kabul etti.
İl Ögesi daha sonra elli bin kişilik yeni bir orduyla karşı saldırıya geçti. Ancak bu girişim de başarısızlıkla sonuçlandı ve ordusunun önemli bir bölümü savaşta kaybedildi. Geri çekilen Uygur kuvvetleri merkez bölgelere dönerken Turfan'daki Çinli komutan Yang Xigu da Uygur merkezine götürülerek öldürüldü.
Bu gelişmeler sonucunda Çin'in Kuça ile doğrudan bağlantısı tamamen kesildi. Tibet'in batıda güç kazanması hem Uygur Kağanlığı hem de Tang Hanedanı açısından ciddi bir tehdit oluşturdu.
Kutluk Bilge Kağan'ın Çin Tarafından Tanınması
791 yılında Tang sarayı Kutluk Bilge Kağan'ı resmen tanıdı. Devlet görevlisi Yu Chan, yeni hükümdara imparatorluk fermanını ulaştırmak üzere Uygur ülkesine gönderildi.
Aynı yıl Uygurlar da Çin'e elçiler göndererek Moyan Çor ve Bögü Kağan dönemlerinde katunluk yapan Küçük Ningguo Prenses'in ölümünü bildirdiler. Bunun üzerine Tang İmparatoru üç günlük yas ilan etti. Böylece iki devlet arasındaki hanedan bağlarının sembolik önemi bir kez daha vurgulanmış oldu.
Tibet'e Karşı Başarılar
791 yılında Uygurlar, Tibet ve Karluk kuvvetlerine karşı Beşbalık çevresinde yeniden harekete geçerek önemli başarılar kazandılar. Esir alınan Tibetli ve Karluk savaşçılar ile ele geçirilen ganimetlerin bir bölümü Çin sarayına gönderildi.
Ertesi yıl Tibet başkomutanlarından Jiexin de esir edilerek Tang İmparatoru'na teslim edildi. Bu gelişme, Uygur-Çin ittifakının Tibet'e karşı yeniden güç kazandığını göstermektedir.
Yaglakar Ling ve Çin-Uygur Ticareti
792 yılında Çin sarayına gelen Yaglakar Ling dikkat çekici bir şahsiyet olarak öne çıkmaktadır. Aslen Çinli olmasına rağmen Uygur Kağanı tarafından evlat edinilmiş, Yaglakar soyadını almış ve Uygur devlet hizmetine girmişti.
Tang sarayında büyük ilgi gören Yaglakar Ling'e yüksek bir görev verildi. Getirdiği atlar karşılığında yetmiş bin top ipek alması, Uygurların Çin ile yürüttüğü at ticaretinin bu dönemde de büyük ekonomik önem taşıdığını göstermektedir.
793 yılında da Uygur elçilik heyetleri Çin sarayına giderek diplomatik ilişkileri ve ticari alışverişi sürdürdüler. Böylece Tibet tehdidinin devam ettiği yıllarda Uygur Kağanlığı ile Tang Hanedanı arasındaki ittifak korunmuş oldu.
Tengride Ülüg Bulmuş Alp Kutluk Uluğ Bilge Kağan (795–805)
Kutluk Bilge Kağan’ın 795 yılında, yaklaşık yirmi bir veya yirmi iki yaşındayken ölmesi üzerine Uygur Kağanlığı’nda hanedan değişikliği yaşandı. Genç yaşta tahta çıkan önceki hükümdarın beş yıllık saltanatı boyunca yönetimde belirleyici bir güç hâline gelemediği anlaşılmaktadır. Ölüm nedeni ise kaynaklarda açıklanmamaktadır. Karabalgasun Yazıtı’nın Çince yüzünde Kutluk Bilge Kağan, cömert ve neşeli yaradılışa sahip bir hükümdar olarak tanıtılmaktadır.
Ölen kağanın oğlunun bulunmaması üzerine devlet ileri gelenleri, Buyruk Başı Kutluk’u hükümdar seçtiler. Yeni kağan, Uygurların Yaglakar hanedanından değil, Töles toplulukları içindeki Ediz boyundandı. Küçük yaşta yetim kalmış ve başkomutan tarafından evlat edinilmişti. Kaynaklarda hızlı karar veren, savaşta yetenekli ve tecrübeli bir komutan olarak tanıtılmaktadır. Dun Baga Tarkan döneminde birçok kez orduya komuta etmiş, beyler ve askerî yöneticiler arasında saygınlık kazanmıştı.
Tahta çıktıktan sonra Tengride Ülüg Bulmuş Alp Kutluk Uluğ Bilge Kağan unvanını aldı. Böylece Uygur Kağanlığı’nda kuruluşundan beri hüküm süren Yaglakar hanedanının yerini Ediz boyundan gelen yeni bir hükümdar ailesi aldı.
Karabalgasun Yazıtı’nda yeni kağanın, henüz hükümdar olmadan önce devlet adamlarının en tecrübelilerinden biri olduğu belirtilmektedir. Askerî planlama yeteneği, halkı koruması ve devlet düzenini sağlamaya yönelik çalışmaları övülmektedir. Yazıta göre kağan, devletin iç ve dış meseleleri için kanunlar ve uzun vadeli planlar hazırlayan güçlü bir yönetici olarak görülmüştür.
Kırgız, Karluk ve Tibetlilerle Mücadele
Tengride Ülüg Bulmuş Alp Kutluk Uluğ Bilge Kağan’ın 795–805 yılları arasındaki faaliyetleri kaynaklarda ayrıntılı biçimde izlenememektedir. Bununla birlikte Çin ile iyi ilişkileri koruduğu, Tibetlilerle savaştığı ve kuzey ile batıdaki toplulukları denetim altında tutmaya çalıştığı anlaşılmaktadır.
Karabalgasun Yazıtı, kağanın Kırgızlara karşı büyük bir sefer düzenlediğini ve Kırgız hükümdarını mağlup ettiğini bildirmektedir. Savaş sonunda çok sayıda hayvan ve silah ele geçirildiği, Kırgız siyasî gücünün ağır bir yenilgiye uğratıldığı belirtilmektedir.
Aynı dönemde Karluklar ve Tibetliler de Uygur hâkimiyetine karşı harekete geçti. Beşbalık çevresinde meydana gelen mücadelelerde bazı bölgeler kuşatıldı veya el değiştirdi. Yazıta göre Uygur kağanı ordunun başına geçerek karşı saldırı düzenledi, düşman kuvvetlerini yenilgiye uğrattı ve ele geçirilen şehirleri geri aldı. Teslim olan topluluklar bağışlanırken direnişi sürdürenler cezalandırıldı.
Bu mücadeleler, Uygur Kağanlığı’nın VIII. yüzyılın sonu ile IX. yüzyılın başında kuzeyde Kırgızlar, batıda Karluklar ve güneybatıda Tibetlilerle aynı anda rekabet etmek zorunda kaldığını göstermektedir.
Tengriye Alp Külüg Bilge Kağan (805–808)
Tengride Ülüg Bulmuş Alp Kutluk Uluğ Bilge Kağan’ın 805 yılında ölmesinden sonra yerine Tengriye Alp Külüg Bilge Kağan geçti. Tang İmparatoru, Devlet Töreni İdaresi Başkan Yardımcısı Sun Gao’yu Uygur ülkesine göndererek önceki hükümdarın ölümü dolayısıyla taziyelerini bildirdi ve yeni kağanın hükümdarlığını resmen tanıdı.
Bu dönemde Uygur elçilik heyetleri Çin sarayına gitmeye devam etti. 806 yılından sonra gönderilen heyetlerde Maniheist din adamlarının da yer aldığı görülmektedir. Bu rahipler için düzenlenen yemeklerde Maniheist kurallara uygun biçimde yalnızca su ve sebze sunulmuş, kımız verilmemiştir.
Kaynaklar, kağanın Maniheist din adamlarını devlet işlerine dâhil ettiğini belirtmektedir. Çin başkentine gelen Maniheistlerin Chang’an’daki Batı Pazarı’nda tüccarlarla ticari faaliyetlerde bulundukları da kaydedilmektedir. Bu durum, Maniheist çevrelerin Uygur sarayındaki dinî etkilerinin yanında diplomasi ve ticarette de rol üstlendiklerini göstermektedir.
Kuça Seferi
Tengriye Alp Külüg Bilge Kağan döneminin başlıca askerî gelişmesi, Tibetlilerin Kuça’yı kuşatması üzerine düzenlenen seferdi. Karabalgasun Yazıtı’na göre kağan bir orduyla bölgeye ilerledi ve Tibet kuvvetlerini kuşatarak ağır bir yenilgiye uğrattı.
Bu zafer, Uygurların Doğu Türkistan’daki nüfuzlarını korumaları ve Tibet ilerleyişini sınırlamaları bakımından önem taşıyordu.
808 yılında Uygur elçileri Çin’e giderek Xian’an Prenses’in öldüğünü bildirdiler. Prenses, Uygur ülkesinde yirmi bir yıl yaşamış ve dört kağanın saltanatına tanıklık etmişti. Kısa süre sonra Tengriye Alp Külüg Bilge Kağan da öldü.
Tengride Kut Bulmuş Alp Bilge Kağan (808–821)
Tengriye Alp Külüg Bilge Kağan’ın 808 yılında ölmesinin ardından Tengride Kut Bulmuş Alp Bilge Kağan tahta çıktı. Tang İmparatoru Xianzong, Li Xiaocheng’i Uygur ülkesine göndererek yeni hükümdarı resmen tanıdı. Çin kaynaklarında kağanın unvanına ayrıca “Baoyi”, yani erdemi koruyan anlamındaki bir sıfat eklendi.
Tibet ve Shatuolarla Mücadele
Yeni kağanın tahta çıkmasının ardından Uygur kuvvetleri Gansu’daki Liangzhou şehrini ele geçirdi. Bunun üzerine Tibetliler, sınır bölgelerinde kullandıkları Shatuo Türklerini başka bir bölgeye nakletmek istedi. Shatuoların bir bölümü Tibetlilere karşı ayaklanarak kuzeye kaçarken bir kısmı da Çin’e sığındı.
Karabalgasun Yazıtı, bu dönemde bazı toplulukların çöl bölgelerindeki gruplarla birleşerek vergi vermeyi reddettiklerini bildirmektedir. Kağan ordusunun başına geçerek bu kuvvetlere karşı sefere çıktı ve onları Seyhun Irmağı’na kadar takip etti. Yazıtta çok sayıda esir, hayvan ve ganimet ele geçirildiği belirtilmektedir.
Yenilgiye uğrayan toplulukların daha sonra teslim olup bağışlanma talebinde bulunduğu, kağanın da bağlılıklarını kabul ederek onların yurtlarına dönmelerine izin verdiği kaydedilmektedir.
Çin’den Evlilik Antlaşması Talebi
810 yılında Uygur elçisi Inançu Çin sarayına gönderildi. Kağan, Tang hanedanından bir prensesle evlenmek ve bu yolla iki devlet arasındaki barışı güçlendirmek istedi. Ancak Çin yönetimi bu teklifi başlangıçta kabul etmedi.
Aynı dönemde kağanın üç bin atlıyla Çin sınırındaki Piti Bulak’a gelmesi, Tang yönetiminde endişeye yol açtı. Çin kuvvetleri sınır şehirlerinde savunma tedbirleri aldı.
Çinli devlet adamı Li Jiang, imparatora sunduğu raporda Uygurların askerî gücüne ve kuzey sınırlarının savunmasızlığına dikkat çekti. Uygurların Çin savunma sistemi, yolları ve sınır kaleleri hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olduğunu belirtti. Ayrıca Uygurların Tibetlilerle anlaşması hâlinde Çin’in iki yönden tehdit altında kalabileceğini savundu.
Li Jiang’a göre evlilik antlaşmasının kabul edilmesi üç temel yarar sağlayacaktı: kuzey sınırında barış sağlanacak, Çin ordusu ve kaleleri yeniden düzenlenebilecek, Uygurların Çin’e bağlanmasıyla Tibet üzerindeki baskı artırılabilecekti. Bununla birlikte İmparator Xianzong bu öneriyi kabul etmedi.
Uygurların Evlilik Girişimlerini Sürdürmesi
Uygurlar 813 yılında evlilik yoluyla barış kurulması yönündeki taleplerini yeniden ilettiler. Çin yönetimi kesin bir cevap vermemekle birlikte Uygur elçisi Inançu’yu ülkesine dönmeden önce ağırladı ve ona gümüş eşyalar ile ipek kumaşlar verdi.
Aynı yılın sonunda Çin sarayında sekiz Uygur Maniheisti için de bir ziyafet düzenlendi. Çin yönetiminin Maniheist din adamları aracılığıyla Uygur sarayıyla temas kurmaya çalıştığı anlaşılmaktadır.
Tang sarayı evlilik antlaşmasının maliyetini hesapladığında masrafların yaklaşık beş milyon guana ulaşacağı sonucuna vardı. Çin’in bu sırada iç isyanlarla mücadele etmesi ve mali güçlük yaşaması, Uygur teklifinin uzun süre ertelenmesinde etkili oldu.
Buna rağmen Uygurlar, Xian’an Prenses’in ölümünden sonra iki devlet arasındaki hanedan bağının yenilenmesini defalarca talep ettiler. Uygur elçileri ve Maniheist din adamları Çin sarayı nezdinde girişimlerini sürdürdü.
820 yılında Çin tahtında meydana gelen hükümdar değişikliğinin ardından Uygurlar taleplerini yeniden gündeme getirdi. Uygur elçisi Alp Tarkan’ın teklifi üzerine Tang İmparatoru, Uygurların geçmişte Çin’e yaptığı askerî yardımları ve Tibet tehdidini dikkate alarak bir prenses göndermeyi kabul etti.
Çin’in bu kararı almasında, ülkedeki iç karışıklıkların yanı sıra Tibet baskısı da etkili oldu. Böylece Uygurların uzun süren diplomatik girişimleri sonuç verdi ve yeni bir evlilik antlaşmasının yolu açıldı.
Tengride Kut Bulmuş Küçlüg Bilge Kağan (821–824)
Tengride Kut Bulmuş Alp Bilge Kağan’ın 821 yılında ölmesinin ardından yerine Tengride Kut Bulmuş Küçlüg Bilge Kağan geçti. Tang İmparatoru, önceki hükümdarın ölümü üzerine üç gün süreyle yas tuttu ve yüksek dereceli devlet görevlilerinin Uygur elçilerine taziyelerini bildirmesini emretti.
Çin sarayı, 821 yılının Mayıs veya Haziran ayında yayımlanan bir fermanla yeni hükümdarı resmen tanıdı. İmparatorluk görevlisi Pei Tong, hükümdarlık belgesini Uygur kağanına ulaştırmak, yas törenlerini yürütmek ve kurban merasimlerine katılmak üzere görevlendirildi.
Taihe Prenses ile Evlilik
Yeni kağan tahta çıktıktan kısa süre sonra, Çin ile daha önce kararlaştırılan evlilik antlaşmasının uygulanması için harekete geçti. Inançu, Külüg Tutuq ve bazı Maniheist din adamlarının da bulunduğu kalabalık bir heyet, Taihe Prenses’i karşılamak üzere Çin’e gönderildi.
Yaklaşık iki bin kişiden oluşan elçilik heyetinin yanında atlar ve çok sayıda deve bulunuyordu. Tang yönetimi bu kadar büyük bir topluluğun başkente girmesine izin vermedi; heyetin yalnızca beş yüz kişilik bölümü Chang’an’a kabul edilirken diğerleri Taiyuan’da bekletildi.
Taihe Prenses, önceki Tang İmparatoru Xianzong’un kızıydı. İmparatorluk buyruğuyla Uygur kağanıyla evlendirilerek katun olması kararlaştırıldı. Prensese yeni bir unvan verildi ve onu Uygur ülkesine götürmek üzere yüksek dereceli devlet görevlilerinden oluşan bir heyet hazırlandı. Tang İmparatoru, prensesi Chang’an’daki Tonghua Kapısı’ndan bizzat uğurladı.
Bu evlilik, Uygur Kağanlığı ile Tang Hanedanı arasındaki hanedan bağını yeniden kurarken Tibetlilerin tepkisini de beraberinde getirdi.
Tibet ve Karluklara Karşı Seferler
Tang Hanedanı’nın Uygurlarla evlilik antlaşması yapması üzerine Tibet kuvvetleri Qingsai Kalesi’ne saldırdı. Kale tahrip edilmekle birlikte Tibetliler, Çin ordusunun karşı harekâtı sonucunda geri çekildi.
Uygurlar, Taihe Prenses’in güvenli biçimde Uygur ülkesine ulaşmasını sağlamak amacıyla Beşbalık ve Kuça yönlerine onar bin kişilik süvari birlikleri gönderdiklerini Çin sarayına bildirdiler.
Tengride Kut Bulmuş Küçlüg Bilge Kağan’ın ilk askerî faaliyetleri de Tibetliler ve Karluklar üzerine yöneldi. Karabalgasun Yazıtı’na göre Uygur kuvvetleri düşman birliklerini ağır bir yenilgiye uğrattı ve kaçanları Fergana’ya kadar takip etti. Karlukların bir bölümünün Uygur hâkimiyetini kabul etmesi üzerine bunların başına bir yabgu tayin edildi.
821, 822 ve 823 yıllarında Tibet, Çin ve Uygur güçleri arasında yapılan anlaşmalar sonucunda bölgedeki çatışmalar geçici olarak sona erdi. Bununla birlikte Tibet tehdidinin zayıflaması, Uygurların Çin karşısında kullandığı başlıca siyasî baskı araçlarından birini kaybetmesine yol açtı.
Çin’in Uygur Yardımını Reddetmesi
822 yılında Tang sarayı, Uygurların getirdiği atların karşılığında iki ayrı ödeme yaptı. İlkinde elli bin, ikincisinde yetmiş bin top ipek verildi. Bu ödemeler, at ticaretinin iki devlet arasındaki ekonomik ilişkilerde önemini koruduğunu göstermektedir.
Aynı yıl Çin’deki iç isyanlara karşı harekete geçen Tang komutanı Pei Du’ya yardım etmek isteyen Uygurlar, ordularıyla Çin topraklarına yöneldi. Tang devlet adamları ise 762’deki ortak seferler sırasında Uygur kuvvetlerinin Çin başkentlerinde gerçekleştirdiği yağmaları hatırlatarak bu yardıma karşı çıktılar.
İmparator, Uygurların ilerleyişini durdurmak için bir görevli gönderdiyse de Uygur birlikleri kuzey sınırlarına kadar ulaştı. Bunun üzerine Tang yönetimi, sefer masraflarının karşılığı olarak Uygurlara yetmiş bin top ipek verdi. Hediyeleri alan Uygur kuvvetleri ülkelerine döndü.
Çin sarayı daha sonra yeni bir belge yayımlayarak Uygur kağanını farklı bir şeref unvanıyla yeniden tanıdı. Kağan ile Taihe Prenses’e on iki araba dolusu hediye gönderildi.
Taihe Prenses’in Katunluk Töreni
Taihe Prenses, 822 yılının sonlarında Uygur elçileri eşliğinde kağanın merkezine ulaştı. Prensesin Uygur otağına girişi ve katun ilan edilmesi için özel bir tören düzenlendi.
Tören sırasında kağan yüksek bir yapıya çıkarak doğuya dönük biçimde oturdu. Prenses için yapının önüne keçe bir çadır kuruldu. Uygur hanedanına mensup kadınlar, prensese Uygur tören kurallarını öğrettiler. Prenses önce Çin kıyafetlerini çıkararak Uygur elbiseleri giydi ve kağanın huzurunda eğilerek selam verdi. Ardından koyu kırmızı renkli, altın işlemeli başlık ve büyük bir ceketten oluşan katun kıyafetini giydi.
Prenses daha sonra perdeli büyük bir tahta oturtuldu. Dokuz Oğuz ileri gelenleri tahtı omuzlayarak otağın çevresinde dokuz kez dolaştırdı. Törenin sonunda prenses kağanın yanına çıktı ve onunla birlikte doğuya dönük biçimde oturdu. Huzura kabul edilenler hem kağanı hem de yeni katunu selamladılar.
Çin heyetinin dönüşünden önce Taihe Prenses’in otağında bir ziyafet verildi. Kaynakta prensesin gün boyunca ağladığı ve kağanın Çinli elçilere çeşitli hediyeler sunduğu belirtilmektedir.
Ay Tengride Kut Bulmuş Alp Bilge Kağan (824–832)
Tengride Kut Bulmuş Küçlüg Bilge Kağan’ın 824 yılında ölmesi üzerine kardeşi Hesa Tegin tahta çıktı. Yeni hükümdar Ay Tengride Kut Bulmuş Alp Bilge Kağan unvanını aldı.
Tang İmparatoru, 825 yılında gönderdiği bir elçi aracılığıyla yeni hükümdarı resmen tanıdı ve ona on iki araba dolusu ipek hediye etti. 827 yılında ise Uygurların Çin’e getirdiği atların karşılığı olarak beş yüz bin top ipek ödenmesi emredildi.
Bu dönemde Taihe Prenses ile yapılan evlilik sayesinde Uygur-Çin ilişkileri barışçı bir çizgide ilerledi. Uygurların ve Tang Hanedanı’nın Tibet ile anlaşmaya varması, bölgedeki askerî baskıyı azaltırken ticaret yollarının yeniden canlanmasını sağladı. Kervanların iki ülke arasında düzenli biçimde hareket etmeye başladığı anlaşılmaktadır.
Bununla birlikte Uygur Kağanlığı’nın iç siyasetinde kaynaklara ayrıntılı biçimde yansımayan sorunların devam ettiği görülmektedir.
Ay Tengride Kut Bulmuş Alp Külüg Bilge Kağan (832–839)
Ay Tengride Kut Bulmuş Alp Bilge Kağan, 832 yılında kendi devlet adamları tarafından öldürüldü. Bunun üzerine yeğeni Hu Tegin, Ay Tengride Kut Bulmuş Alp Külüg Bilge Kağan unvanıyla tahta çıkarıldı.
833 yılında Uygur elçileri Çin sarayına giderek önceki kağanın öldüğünü ve Hu Tegin’in hükümdar olduğunu bildirdiler. Tang İmparatoru üç gün süreyle yas tuttu ve saray görevlilerine Uygur heyetine taziyelerini sunmalarını emretti.
İmparatorluk görevlisi Tang Hongshi, yas ve kurban törenlerini yürütmek ve yeni hükümdarın tanındığını bildiren belgeyi ulaştırmak üzere Uygur ülkesine gönderildi. Çin sarayı, yeni kağana ayrıca “itibarı aydınlatan” anlamına gelen bir şeref unvanı verdi.
835 yılında Uygur elçileri yeniden Çin sarayına geldi. Taihe Prenses adına, at üzerinde ok atabilen yedi kız çocuğu ile Shatuo Türklerinden iki erkek çocuk hediye edildi.
Hesa Tegin Kağan (839–840)
IX. yüzyılın ilk yarısında Uygur Kağanlığı’nda meydana gelen darbeler, devlet yönetimindeki istikrarı giderek ortadan kaldırdı. 839 yılına doğru Buyruk Başı An Yunhe ile Tegin Chaicao, Hu Tegin Kağan’ı tahttan indirmeyi planladı.
Hu Tegin, bu girişimi öğrenerek iki devlet adamını öldürttü. Ancak ordunun denetimini elinde bulunduran Buyruk Başı Jueluowu, öldürülen yöneticilerin intikamını almak amacıyla ayaklandı ve 839 yılında Hu Tegin Kağan’ı öldürdü. Onun yerine Hesa Tegin kağan ilan edildi.
Bu siyasî karışıklık döneminde ülke ağır doğal afetlerle de karşı karşıya kaldı. Kıtlığı salgın hastalıklar ve düzensiz kar yağışları izledi. Çok sayıda koyun ve atın ölmesi, hayvancılığa dayalı ekonomiyi ciddi biçimde sarstı.
Çin sarayı, Uygur ülkesindeki hızlı hükümdar değişiklikleri hakkında başlangıçta yeterli bilgiye sahip değildi. 840 yılında Tang tahtına çıkan İmparator Wuzong, gönderdiği elçiler aracılığıyla Uygur Kağanlığı’ndaki karışıklığı öğrendi.
Uygur Kağanlığı’nın Yıkılması
Uygur komutanı Külüg Baga, Hesa Tegin Kağan ile yaşadığı anlaşmazlığın ardından Kırgızlara sığındı. Uygur Kağanlığı’nın iç siyasî ve ekonomik bakımdan zayıfladığını gören Külüg Baga, Kırgızlarla birleşerek Uygur merkezine karşı harekete geçti.
Yaklaşık yüz bin süvariden oluşan Kırgız ordusu Uygur başkentine saldırdı. Hesa Tegin Kağan öldürüldü; Buyruk Başı Jueluowu da ele geçirilerek öldürüldü. Kağan otağı ve başkentin büyük bölümü yakılıp yıkıldı.
Bu saldırının ardından merkezî yönetim tamamen çöktü ve Uygur toplulukları farklı yönlere dağıldı. Buyruk Başı Sazhi, Pang Tegin ve diğer bazı hanedan mensupları on beş boyla birlikte batıya, Karlukların bulunduğu bölgeye kaçtı. Uygurların bir bölümü Tibet topraklarına, başka bir bölümü ise Kuça çevresine yöneldi.
Kağanlık merkezinden ayrılan on üç boy veya urug, Wujie Tegin’i kağan seçti. Yeni hükümdar otağını güneye taşıyarak İç Moğolistan’daki Cuozi Dağı çevresine kurdu. Bununla birlikte bu oluşum, eski Uygur Kağanlığı’nın siyasî ve askerî gücünü yeniden kuramadı.
Kırgızlar, Uygur merkezini ele geçirdikleri sırada Taihe Prenses’i de esir aldılar. Ardından prensesi Çin’e geri göndermek üzere bir heyet görevlendirdiler.
Çin kaynaklarında Kırgızların Çinli komutan Li Ling’in soyundan geldiklerini ileri sürdükleri ve bu nedenle Tang Hanedanı’yla akrabalık bağı kurmaya çalıştıkları aktarılmaktadır.
Dağılan Uygurların Toparlanma Mücadelesi
Üge Kağan (841–846)
Uygur Kağanlığı’nın 840 yılında yıkılmasının ardından dağılan toplulukların bir bölümü, Wujie adıyla da bilinen Üge Tegin’i kağan seçti. Ötüken’in kaybedilmesi ve merkezî yönetimin ortadan kalkmasına rağmen bozkırda kalan Uygurlar siyasî varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.
Üge Kağan, Taihe Prenses’i Çin’e götürmekte olan Kırgız heyetiyle karşılaşınca elçilere saldırarak onları öldürttü. Prensesi kendi yanına almak istedi; ancak Taihe Prenses bunu kabul etmedi. Bunun üzerine prenses Uygurlar tarafından alıkonuldu. Üge Kağan ve beraberindeki topluluklar Gobi Çölü’nü aşarak güneye, Tiande sınırlarına ilerlediler.
Kağan, Tang İmparatoru’na gönderdiği mektupta Taihe Prenses ile birlikte Tiande’de yerleşmek istediğini bildirdi. Ancak dağılmış Uygur toplulukları arasındaki görüş ayrılıkları devam ediyordu.
Uygur Beyleri Arasındaki Mücadele
Buyruk Başı Chixin ve onunla birlikte hareket eden Pugu boyuna mensup devlet adamları, Üge Kağan’ın izlediği siyasete karşı çıkıyordu. Chixin, Uygurların Çin sınırlarına saldırmasını savunurken kağan başlangıçta Tang yönetimiyle uzlaşmaya çalışıyordu.
Üge Kağan, Tiande’deki Çinli komutan Tian Mou ile temas kurmak üzere Wamosi’yi gönderdi. Ardından Chixin’in yakınındaki bir görevliyi kendi tarafına çekerek Buyruk Başı’nı ve iki Pugu beyini otağının yakınında öldürttü.
Bu gelişme üzerine Tegin Najie Çor, Chixin’e bağlı yaklaşık yedi bin çadırlık topluluğu kendi yönetimi altında topladı. Bu grup doğuya ilerleyerek Zhenwu ve Datong çevresine yöneldi; Shiwei, Heisha ve Yulin bölgelerinde etkili oldu.
Youzhou Askerî Valisi Zhang Zhongwu’nun gönderdiği Çin ordusu, Najie Çor’un kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğrattı. Yedi bin çadırlık halk dağıtıldı; çok sayıda kişi öldürüldü veya esir alındı. Najie Çor savaş alanından kurtulsa da daha sonra Üge Kağan tarafından yakalanarak öldürüldü.
İç mücadelelerin ardından Üge Kağan, Tang yönetimiyle uzlaşma siyasetinden uzaklaşarak Çin sınırlarına saldırmaya başladı.
Çin Sınırlarına Düzenlenen Akınlar
Üge Kağan’ın çevresinde yeniden toplanan Uygurların sayısı yaklaşık yüz bine ulaştı. Kağan otağını Datong’un kuzeyindeki Lümen Dağı çevresine kurdu.
842 yılının sonbaharından itibaren Uygur kuvvetleri Xia, Tiande, Zhenwu, Yun ve Shuo bölgelerine akınlar düzenlediler. Sınır yerleşimleri yağmalandı, bölge halkının bir bölümü öldürüldü veya esir edildi.
Tang İmparatoru, Uygur saldırılarının genişlemesi üzerine kuzey ordularını harekete geçirdi. Hedong Askerî Valisi Liu Mian, Uygurlara karşı güney cephesinin; Youzhou Askerî Valisi Zhang Zhongwu ise doğu cephesinin idaresiyle görevlendirildi.
Uygur Boylarının Çin’e Sığınması
842 yılının sonu ile 843 yılının ilk aylarında Uygur hanedanına, devlet yönetimine ve orduya mensup çok sayıda kişi Tang topraklarına sığınmaya başladı.
Tegin Pangjuzhe ve Adunning’e bağlı iki boy, Prenses Mijie’ye bağlı bir boy, Dış Buyruk Başı Zhuluogu’nun Ediz boyu ve Kağan Otağı Generali Caomoni’ye bağlı yedi boydan oluşan yaklaşık otuz bin kişi Youzhou’da Çin yönetimine teslim oldu.
Başka bir grup ise Wamosi, Alizhi, Xiwuchuai, Buyruk Başı Aiyewu ve Devlet Sekreteri Lüheng’in idaresinde Zhenwu ordusuna sığındı. Tang İmparatoru, teslim olan Uygur beylerini Çin yönetimine bağlamak amacıyla onlara unvanlar, makamlar ve Çin adları verdi.
Wamosi’ye Çin hanedanının “Li” soyadı ile Sizhong adı verildi. Diğer yöneticiler de Çin unvanları ve soyluluk dereceleriyle ödüllendirildiler. Wamosi, Sağ İmparatorluk Nişanı Büyük Generali ve Huaihua İli Beyi yapıldı. Diğer Uygur beylerine de askerî görevler ve bölgesel unvanlar verildi.
Tiande Ordusu’nun adı Guiyi, yani “doğruluğa dönen ordu” olarak değiştirildi. Wamosi’ye otağ sancağı, silah, resmî kıyafet ve çeşitli hediyeler sunuldu.
Wamosi, halkıyla birlikte Taiyuan çevresine yerleşerek Tang sınırlarını korumayı teklif etti. İmparator ise bu topluluğun Yunzhou ile Shuozhou arasına yerleştirilmesini emretti.
Dağılan diğer Uygur grupları farklı yönlere göç etti. Yebeihuxiongli iki boyla Tibetlilere, Kezhili iki boyla Shiweilara sığındı. Hewuchuai ise Kıtanlara saldırdığı sırada öldü.
843 yılında Pugu boyundan Uygur Devlet Sekreteri Yi, Youzhou’ya ulaştı. Yapılan görüşmeler sonucunda Taihe Prenses Tang yönetimine teslim edildi. Üge Kağan ise Youzhou sınırına yakın bir bölgede kışlak kurdu.
Üge Kağan’ın Gücünü Kaybetmesi
Üge Kağan’ın çevresindeki devlet adamları ve boylar birbiri ardınca Tang yönetimine sığındı. Kağanın en yakınındaki dört yöneticinin de taraf değiştirmesinden sonra Hedong Askerî Valisi Liu Mian, Uygur kışlağını kuşattı.
Üge Kağan, kuşatmadan kurtularak Çin sınırının yaklaşık iki yüz kilometre kuzeydoğusuna çekildi. Halkının büyük bölümü daha sonra Youzhou’ya giderek Tang yönetimine teslim oldu. Geriye kalanlar ise açlık ve ağır kış şartlarıyla karşılaştı. Önceleri yaklaşık yüz bin kişiden oluşan topluluğun sayısı üç binin altına düştü.
Üge Kağan, siyasî destek sağlamak amacıyla Shiwei beyinin kardeşiyle evlendi ve Shiweilara bağlandı. Bununla birlikte artık bağımsız bir askerî güç olmaktan büyük ölçüde çıkmıştı.
Enian Tegin Kağan (846–848)
Üge Kağan’ın siyaseti, hem Tang yönetimi hem de bazı Uygur ileri gelenleri tarafından kabul edilmiyordu. Buyruk Başı Yiyin Çor’un girişimiyle Üge Kağan Altay Dağları çevresinde öldürüldü. Yerine kardeşi Enian Tegin kağan seçildi.
Yeni hükümdar kısa sürede beş binden fazla kişiyi etrafında topladı. Enian Kağan ve beraberindekilerin temel ihtiyaçları, Kumoxi beyi Shuoshelang tarafından karşılanıyordu.
Tang yönetimi, bozkırda bir Uygur kağanının varlığını gelecekte yeniden ortaya çıkabilecek bir tehdit olarak görüyordu. Bu nedenle 847 yılının ilkbaharında Çin ordusu Kumoxilere saldırarak onları mağlup etti. Böylece Uygurların destek ve ikmal kaynakları kesildi.
Kaynakların azalması üzerine Enian Kağan’ın çevresindeki topluluk giderek küçüldü. 848 yılının ilkbaharında kağan ailesi, soylular, devlet adamları ve halktan oluşan grubun toplam sayısı beş yüzün altına düşmüştü. Bu topluluk sonunda Shiweilara sığındı.
Tang yönetimi, Uygurların yeniden güçlenmesini engellemek amacıyla Shiwei beyleriyle temas kurdu. Youzhou Askerî Valisi Zhang Zhongwu, Shiweilara hediyeler vererek başka Uygurların bu topluluğa katılmasını önlemeye çalıştı.
Enian Kağan, Tang yönetiminin baskısını fark ederek eşi Gelu ve oğlu Tegin Dusi ile batıya kaçtı. Kağanın ayrılmasından sonra Shiweilar, geride kalan Uygurları kendi aralarında paylaştılar.
Kısa süre sonra Kırgız Buyruk Başı Abo, yaklaşık yetmiş bin kişilik bir kuvveti güneybatıya gönderdi. Kırgız ordusu, Shiweiları ağır bir yenilgiye uğrattı ve onların arasına sığınmış Uygurları ele geçirerek çölün kuzeyine götürdü.
Bu olaylardan sonra bozkırda kalan Uygurların bir bölümü dağlara ve ormanlara sığındı. Başka gruplar ise batıya yönelerek Kuça’daki Uygur hükümdarı Panglei’ye katıldı. Panglei, kendisini kağan ilan etmiş ve çölün batısındaki bazı şehirlere hâkim olmuştu.
Bozkır Uygurlarının Siyasî Varlığının Sona Ermesi
848 yılına gelindiğinde Ötüken merkezli Uygur siyasî varlığını yeniden kurma girişimleri tamamen başarısız olmuştu. Kağanlık ailesi ve ona bağlı gruplar dağılmış; hayatta kalan Uygurlar Kırgız, Shiwei, Tibet, Karluk ve diğer bölgesel güçlerin topraklarına sığınmıştı.
Gansu’ya yerleşen Uygurlar eski askerî ve siyasî güçlerini yeniden kazanamadılar. Bununla birlikte X. yüzyılda Çin sarayına elçiler göndererek at ve yeşim taşı gibi ürünlerle ticaret yapmayı sürdürdüler.
Dağılan Uygur toplulukları daha sonraki dönemlerde Dunhuang, Turfan, Kuça ve Doğu Türkistan’ın batı bölgelerinde yeniden siyasî ve kültürel oluşumlar meydana getirdiler. Ancak bu topluluklar artık Ötüken merkezli Uygur Kağanlığı’nın bütün bozkır toplulukları üzerinde hâkimiyet iddiasında bulunan siyasî yapısını devam ettiremiyordu.
Uygurların Kökeni
Uygurların kökenine ilişkin en açık bilgiler, Uygur döneminde kaleme alınan kaynaklarda yer almaktadır. Bu metinlerde Uygurların atalarının Hunlar olduğu belirtilir. Bununla birlikte Hunların tarih sahnesinden çekilmesiyle Uygurların belirgin bir siyasî topluluk olarak ortaya çıkması arasında birkaç yüzyıllık bir zaman dilimi bulunmaktadır. Bu dönemde Uygurların, farklı adlarla anılan geniş Türk boy birlikleri içinde geliştiği anlaşılmaktadır.
Yüksek Arabalılar ve Töles Boyları
Uygurlar, kendi adlarıyla ilk kez Çin kaynaklarında Gaoche, yani “Yüksek Arabalılar” olarak adlandırılan topluluklar arasında görülür. Bu adlandırmanın, söz konusu boyların yüksek tekerlekli arabalar kullanmalarıyla ilişkili olduğu belirtilmektedir.
Asya Hun Devleti’nin dağılmasından sonra onun bünyesindeki boylar geniş bir coğrafyaya yayıldı. Çin kaynakları, MS V. yüzyıldan itibaren İdil Irmağı çevresinden Çin sınırlarına kadar uzanan sahada yaşayan bu toplulukları önce Gaoche, daha sonra ise Tiele veya Chele adıyla kaydetti. Bazı görüşlere göre Tiele adı, Türk adının Çincedeki bir karşılığıydı. Bununla birlikte kaynaklarda bu ad, tek bir boydan çok geniş bir topluluklar birliğini ifade etmektedir.
Çin kaynaklarında Tiele olarak geçen boyların Türkçe adlarının Töles, Tölis veya Tegrek biçimlerinde karşılanabileceği düşünülmektedir. Göktürk Kağanlığı kurulurken bu toplulukların önemli bir bölümü yeni devlete bağlandı. Kaynaklara göre yaklaşık elli bin aile, Göktürk Kağanlığı’nın kurucusu Bumın Kağan’ın hâkimiyetini kabul etti. Daha sonra başka boyların da katılmasıyla Göktürklerin askerî ve siyasî gücü arttı.
Uygurlar da bu Töles toplulukları arasında yer alıyordu. Göktürk Kağanlığı’nın kuruluşundan itibaren askerî ve ekonomik kaynaklarını merkezî yönetime sunarak kağanlığın bünyesine katıldılar. Böylece daha önce birbirinden bağımsız yaşayan bozkır boyları, tek bir kağanın idaresi altında toplanmış oldu.
İlk Uygur Boyları ve Yaşadıkları Bölgeler
Çin kaynaklarında Uygur adı ilk dönemlerde Yuanhe biçiminde kaydedildi. Bunun yanında Wuhu, Wuhe ve VI. yüzyılın sonlarına doğru ağırlıklı olarak Weihe adları da kullanıldı.
Uygurlar; Sir Tarduş, Qibiyu, Dubo, Kurıkan, Duolange, Pugu, Bayırku, Tongra, Hun, Sijie, Huxue, Ediz ve Baixi gibi çeşitli Töles boylarıyla birlikte Gobi Çölü’nün kuzeyinde yaşıyorlardı. Bu toplulukların yerleşim sahası büyük ölçüde bugünkü Moğolistan ve Güney Sibirya topraklarını kapsıyordu.
Töles boyları tek bir hükümdarın idaresinde birleşmiş değildi. Her boy kendi bölgesinde ve kendi yöneticilerinin denetiminde yaşıyordu. Uygurlar da diğer bozkır toplulukları gibi su ve otlaklara bağlı olarak hareket eden konargöçer bir hayat sürüyordu.
Kaynaklarda Uygurların dayanıklı, savaşçı ve hareketli bir topluluk oldukları belirtilmektedir. At binme ve ok kullanma konusundaki becerileri, bozkır hayatının temel unsurları arasındaydı. Gerektiğinde askerî seferlere katılıyor, insan ve hayvan gücüyle bağlı bulundukları siyasî yapıya katkıda bulunuyorlardı.
Bu bilgiler, Uygurların tarih sahnesine başlangıçta bağımsız bir devlet olarak değil, Töles adı altında toplanan Türk boylarından biri olarak çıktığını göstermektedir.
Türk Yazıtlarında Uygurların Kökeni
Uygurların geçmişine ilişkin bilgiler Türkçe yazıtlarda da bulunmaktadır. Tes Yazıtı’nda, dünyanın yaratılmasının ardından bir Uygur kağanının tahta oturduğu, onun devletinin üç yüz yıl devam ettiği ve sonraki bir dönemde Uygur kağanlarının yetmiş yıl boyunca Çin’e bağlı kaldığı anlatılmaktadır.
Yazıtta verilen üç yüz ve yetmiş yıllık sürelerin kesin tarihî olaylarla eşleştirilmesi güçtür. Bununla birlikte Uygurların VII. yüzyılın ilk yarısında güçlenmeleri ve Çin ile doğrudan ilişki kurmaları, anlatının belirli tarihî gelişmelerle bağlantılı olabileceğini düşündürmektedir.
Uygur yöneticisi Pusa, 629 yılında Çin sarayına bir elçi göndererek yöresel ürünler sundu. Bu olay, Uygurların Çin ile doğrudan diplomatik ilişki kurmalarının ilk önemli örneklerinden biriydi. Daha sonra Uygurlar, Göktürk Kağanlığı’na karşı Çin tarafında yer aldılar ve 648 yılında Tang yönetimine bağlandılar.
Tes Yazıtı’nda sözü edilen yetmiş yıllık Çin’e bağlılık döneminin 629 yılından başlatılması hâlinde bu sürenin sonu yaklaşık 699 yılına denk gelmektedir. Kutluk Kağan’ın 682 yılında İkinci Göktürk Kağanlığı’nı kurmasının ardından Uygurların hangi tarihte yeniden Göktürk hâkimiyetine girdikleri kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Kapgan Kağan döneminde Töles boylarının Göktürklere bağlandığı dikkate alındığında, yazıttaki sürenin genel tarihî çerçeveyle yaklaşık olarak örtüştüğü ileri sürülebilir.
Aynı hesaplama yöntemiyle 629 yılından üç yüz yıl geriye gidildiğinde IV. yüzyılın ilk yarısına ulaşılmaktadır. Bu dönem, Uygurların Gaoche toplulukları içinde görülmeye başladığı tarihlere yakındır. Bununla birlikte Tes Yazıtı’ndaki “dünyanın yaratılması” ve “kağanın tahta oturması” ifadeleri gerçek bir devletin kuruluş tarihinden çok, hükümdarlığı kutsal bir başlangıca bağlayan yazıt geleneğinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Tes Yazıtı, Moyan Çor Kağan döneminde hazırlanmıştır. Yazıttaki anlatımın Orhun Yazıtları’nın hükümdarlık ve yaratılış üslubundan etkilenmiş olması mümkündür. Çünkü IV. yüzyılda Uygur veya Töles adıyla teşkilatlanmış bağımsız bir kağanlığın varlığını gösteren açık bir kayıt bulunmamaktadır.
On Uygur ve Dokuz Oğuz Birliği
Uygurca Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Kağan kendisini Uygurların ve yeryüzünün dört yönünün hükümdarı olarak tanıtır. Bunun yanında Türk yazıtlarında geçen On Uygur adı, Uygur boylarının oluşturduğu bir siyasî birliğe işaret etmektedir.
Şine Us Yazıtı’nda On Uygur ve Dokuz Oğuzların yüz yıl boyunca yönetildiği belirtilir. Yazıtın Moyan Çor Kağan döneminde dikildiği dikkate alındığında, bu birlikteliğin VII. yüzyılın ortalarına kadar uzandığı düşünülebilir.
Çin kaynaklarında Dokuz Oğuz anlamında kullanılan Jiu Xing adı da aynı dönemlerde görülmeye başlamaktadır. 629 yılında Göktürk Kağanı İlig’in yenilmesi sırasında, kuzeye çekilmesi hâlinde Dokuz Oğuzlar arasına sığınabileceğinin belirtilmesi, bu toplulukların o tarihte siyasî ve askerî bir güç oluşturduğunu göstermektedir.
On Uygur ve Dokuz Oğuz adları, birbirinden farklı fakat yakın ilişki içindeki boy birliklerini ifade etmektedir. Bu oluşumlar, ilerleyen dönemde Uygur Kağanlığı’nın kuruluşunda etkili olan toplumsal ve siyasî yapının temelini oluşturdu.
İslam Kaynaklarında Uygurlar
Uygurların Töles boyları arasında ortaya çıktığına ilişkin anlayış, erken dönem İslam kaynaklarında da görülmektedir. Mervezî, Türklerin çok sayıda boy ve urugdan meydana gelen geniş bir topluluk olduğunu belirtir. Bu toplulukların bir bölümünün şehir ve köylerde, bir bölümünün ise bozkırlarda ve çöllerde yaşadığını kaydeder.
Mervezî’nin eserinde Oğuzlar, Dokuz Oğuzlar, Uygurlar ve Üç Oğuzlar veya Üç Oklar, Türk toplulukları arasında sayılmaktadır. Bu kayıt, Uygurların geniş Türk boylar topluluğunun bir parçası olarak kabul edildiğini göstermektedir.
Uygurların Türeyiş Efsanesi
Uygurların kökenine ilişkin tarihî kayıtların yanında çeşitli türeyiş efsaneleri de bulunmaktadır. Bu anlatıların en ayrıntılı örneklerinden biri, Cüveynî’nin 1260 yılında tamamladığı Tarih-i Cihan Güşa adlı Farsça eserinde yer alır.
Cüveynî’nin aktardığı rivayete göre Uygurların ana yurdu, Karakurum Dağı’ndan doğan Orhun Irmağı çevresiydi. Karakurum’dan çıkan çok sayıdaki ırmağın her birinin kıyısında farklı boylar yaşıyordu. Orhun kıyısında yaşayan iki Uygur boyu zamanla çoğalmış, ardından kendilerine bir yönetici seçerek onun idaresi altında birleşmişti.
Bu düzenin Buku Han’ın ortaya çıkışına kadar beş yüz yıl devam ettiği anlatılır. Halkın Buku Han’ı, İran destan geleneğinde Afrasiyab olarak tanınan hükümdarla özdeşleştirdiği belirtilir. Ordu Balık ve buradaki kağan otağı çevresinde bulunan yazılı taşlarla ilgili hatıralar da bu rivayetler arasında yer alır.
Işıktan Doğan Beş Çocuk
Efsaneye göre Tula ve Selenge ırmakları Kamlancu adı verilen yerde birleşiyordu. İki ırmağın arasında birbirine yakın iki ağaç bulunuyordu. Bunlardan biri kışın yapraklarını dökmeyen fesuk, diğeri ise tur ağacıydı.
Bir süre sonra iki ağacın arasında bir yükselti meydana geldi ve gökten bu tepenin üzerine ışık inmeye başladı. Işığın şiddeti ve tepenin büyüklüğü zamanla arttı. Uygurlar buraya yaklaştıklarında içeriden güzel sesler geldiğini duydular.
Daha sonra yükseltide bir kapı açıldı. İçeride çadır biçiminde düzenlenmiş beş ayrı bölüm ve her bölümde birer erkek çocuk bulunuyordu. Çocukların yanında sütle beslenmelerini sağlayan emzikler, yapıların üzerinde ise gümüş renkli bir örtü vardı.
Boy beyleri çocukları gördüklerinde onlara saygı gösterdiler. Çocuklar büyüyüp konuşmaya başladıklarında anne ve babalarını sordular. Kendilerine iki ağaç gösterildi. Bunun üzerine çocuklar ağaçların önünde, evlatların anne ve babalarına gösterdiği biçimde saygıyla eğildiler. Ağaçların da çocuklara hayır duasında bulunduğu anlatılmaktadır.
Uygur boyları bundan sonra bu çocuklara hükümdar ailesinin üyeleri gibi davrandılar. Beş çocuktan birinin daha sonra Buku Han olduğu kabul edildi.
Bu anlatıda Uygur boylarının farklı ırmaklar çevresinde dağınık hâlde yaşarken, Tanrı tarafından kut verildiğine inanılan olağanüstü bir hükümdarın çevresinde birleşmesi öne çıkmaktadır.
Ağaçtan Türeme Motifi
Uygur türeyiş efsanesinin merkezinde yer alan ağaçtan doğma motifi, Türk toplulukları arasında görülen eski köken anlatılarından biridir. Uygur hükümdarlarının kutsal bir ışığın ulaştığı ağaçtan doğması, onların yönetme yetkisinin ilahî bir kaynağa dayandığını ifade etmektedir.
Benzer bir anlatı, Yuan Hanedanı’nın resmî tarihi olan Yuan Shi içindeki Barçuk Art Tegin biyografisinde de yer almaktadır. Burada Uygurların atalarının Karakurum bölgesinde, Tula ve Selenge ırmakları arasında yaşadığı belirtilir.
Rivayete göre bir gece kutsal bir ışık iki ırmak arasındaki bir ağacın üzerine düştü. Ağaç hamile bir kadın gibi şişmeye başladı ve ışık uzun süre görünmeye devam etti. Dokuz ay on gün sonra ağaç yarıldı ve içinden beş çocuk doğdu.
Ağaçtan türeme motifi, Uygurca Oğuz Kağan Destanı’nda da görülür. Destanda Oğuz Kağan’ın eşlerinden biri, gölün ortasında bulunan bir ağacın kovuğunda ortaya çıkar.
Kurtla İlgili Türeyiş Efsanesi
Uygurların mensup olduğu kabul edilen Töles veya Gaoche topluluklarıyla ilgili başka bir köken efsanesi de kurt motifi üzerine kuruludur. Çin kaynağı Tong Dian’da, Yüksek Arabalıların Kızıl Di halkından geldiği ve Gaoche ile Dingling adlarıyla da anıldıkları belirtilmektedir.
Bu toplulukların dili, kaynakta Hunların diliyle temelde aynı kabul edilmekte, zamanla aralarında küçük farklılıkların ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Gaoche boylarının Hunların akrabaları olduğu ve bu boylardan birinin Yuanhe, yani Uygurlar olduğu aktarılmaktadır.
Efsaneye göre Hun hükümdarının çok güzel iki kızı vardı. Hükümdar, kızlarının sıradan insanlarla evlenmeye uygun olmadığını düşünerek onları Gök Tanrı’ya sunmak istedi. Bu amaçla ülkenin kuzeyindeki ıssız bir yerde yüksek bir kule yaptırdı ve kızlarını buraya yerleştirdi.
Bir süre sonra yaşlı bir erkek kurt kulenin çevresinde görünmeye başladı. Kurt gece gündüz kulenin dibinde uluyor ve buradan ayrılmıyordu. Küçük kız, kurdun Gök tarafından gönderildiğine inandı. Kuleden inerek kurtla evlendi ve bu birliktelikten doğan çocukların zamanla çoğalıp bir topluluk meydana getirdiği anlatıldı.
Bu efsane, Gaoche ve Uygur boylarının soyunu kurtla ilişkilendirmektedir. Göktürk türeyiş anlatılarından farklı olarak burada kurt erkek olarak tasvir edilmiştir.
Uygur harfli Oğuz Kağan Destanı’nda da gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurt, Oğuz Kağan’ın ordusuna yol gösteren kutsal bir varlık olarak yer almaktadır.
Köken Anlatılarının Genel Özellikleri
Uygurların kökenine ilişkin tarihî kayıtlar ve efsaneler birkaç ortak unsur etrafında şekillenmektedir. Tarihî kaynaklar, Uygurları Hunlarla ilişkilendirmekte ve onların Gaoche-Töles boyları arasından çıktığını göstermektedir. Uygurlar, başlangıçta bağımsız bir devlet değil, geniş Türk boy birliklerinden biri olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
Türeyiş anlatılarında ise ağaç, kutsal ışık, kurt ve ilahî kut gibi unsurlar öne çıkmaktadır. Bu motifler, hükümdar soyunun olağanüstü bir kaynağa dayandığını ve yönetme hakkının Tanrı tarafından verildiğini açıklamaya yöneliktir.
Bununla birlikte efsaneler doğrudan tarihî olayların kaydı olarak değil, Uygurların kendi kökenlerini, siyasî birliklerini ve hükümdarlık anlayışlarını açıklayan kültürel anlatılar olarak değerlendirilmelidir.
Uygur Adı
Uygur adı, Türkçe yazılı kaynaklarda ilk kez VIII. yüzyılın başlarında görülür. Adın geçtiği en erken örneklerden biri, Bilge Kağan’ın 716 yılında çeşitli Türk boylarına karşı düzenlediği seferlerle ilgili kayıtlardır.
Moğolistan’daki Uygur Kağanlığı yazıtlarında da bu ada farklı biçimlerde rastlanır. Tes, Tariat ve Şine Us yazıtlarında Uygur, Uygur Kağan, On Uygur ve Uygur bodunu gibi ifadeler yer almaktadır. Hemçik Irmağı kıyısında bulunan İyme Yazıtı’nda ise Uygur Han sözü geçer.
Uygur adı yalnızca taş yazıtlarda değil, kâğıda yazılmış metinlerde de kullanılmıştır. Turfan bölgesinde bulunan ve X. yüzyıla tarihlenen Maniheist bir metindeki “İduk On Uygur İlinde” ifadesi, adın daha sonraki dönemlerde de siyasî ve coğrafi bir anlam taşıdığını göstermektedir.
Uygur adı ilerleyen yüzyıllarda özellikle İslam kaynaklarında yaygınlaşmış ve çoğu zaman Oğuzlarla birlikte anılmıştır.
Çin Kaynaklarında Uygur Adı
Uygur adı Çin kaynaklarında çeşitli işaretlerle yazılmıştır. 788 ve 809 yıllarında Uygur kağanları, Çin sarayına elçiler göndererek adlarının Çince yazılışının Huihe biçiminden Huigu biçimine çevrilmesini istemişlerdir.
Kaynakta Huigu yazılışına “şahin gibi çevik ve hareketli” anlamı verilmektedir. Ancak bu açıklama, Uygur kelimesinin Türkçedeki yapısından değil, kullanılan Çince işaretlerin sözlük anlamlarından hareketle yapılmıştır. Bu nedenle söz konusu anlam, Uygur adının gerçek etimolojisini açıklayan kesin bir kanıt olarak kabul edilemez.
Uygur kelimesinin Türkçede doğrudan “şahin gibi çevik” anlamına geldiğini gösterecek başka bir belge bulunmadıkça, Çin kaynaklarındaki bu açıklamaya ihtiyatla yaklaşmak gerekir.
Dîvânu Lugâti’t-Türk’te Uygur
Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk adlı eserinde Uygur, beş şehirden oluşan bir ülkenin veya vilayetin adı olarak tanıtılır.
Eserde Uygur adının kökeni, İskender’le ilişkilendirilen bir rivayet aracılığıyla açıklanır. Buna göre İskender, Uygur ülkesine yaklaştığında Türk hükümdarı ona dört bin savaşçı gönderir. Bu askerlerin miğferlerindeki kanatlar şahin kanadına benzemekte ve savaşçılar oklarını hem ileriye hem de geriye atabilmektedir.
Rivayete göre İskender, onların savaşçılıklarını görünce Farsça bir söz söylemiş ve ülke bu sözden hareketle adlandırılmıştır. Zamanla bu adın ses değişmesine uğrayarak Uygur biçimine dönüştüğü ileri sürülür.
Ancak anlatıdaki Farsça ifade ile Uygur adı arasında düzenli bir dil bilgisi ve ses ilişkisi kurulamadığından, bu açıklama tarihî bir etimolojiden çok sonradan oluşturulmuş bir yakıştırma niteliğindedir.
Oğuz Anlatılarında Uygur Adı
Uygur adının anlamına ilişkin başka bir açıklama, Câmiü’t-Tevârîh içinde yer alan Oğuz anlatısında bulunmaktadır.
Rivayete göre Oğuz, babası ve amcalarıyla mücadele ederken bazı akrabaları onun yanında yer aldı. Oğuz da kendisine katılan ve yardım eden bu topluluğa Uygur adını verdi.
Bu anlatıda Uygur adına şu anlamlar yüklenmektedir:
- birleşen,
- yardım eden,
- destek veren,
- izinden giden,
- uyan veya itaat eden.
Câmiü’t-Tevârîh’in farklı bölümlerinde adın anlamı hem “birlik olup yardım eden” hem de “izinden giden ve uyan” biçiminde açıklanmıştır. Bu yorumlarda Uygur adı, Oğuz’un çevresinde oluşan bir siyasî ittifakı ifade etmektedir.
Benzer bir açıklama Şecere-i Türk’te de yer alır. Burada Oğuz Han’a bağlılığını bildiren toplulukların onun eteğine sıkıca yapıştıkları ve bu nedenle Uygur adıyla anıldıkları anlatılır. Adın anlamı “yapışan” veya “uyan” şeklinde verilir.
Bu rivayetlerin ortak noktası, Uygur adını bir hükümdara katılma, onunla birleşme ve ona bağlılık gösterme düşüncesiyle açıklamalarıdır.
Tibetçe Metinlerde Uygur Adı
Bir Uygur kağanı tarafından kuzeydeki toplulukları incelemek amacıyla gönderilen beş kişilik bir heyetin hazırladığı raporun Tibetçe özetinde de Uygur adına rastlanmaktadır.
1283 numaralı Tibetçe Pelliot yazmasında ad şu biçimlerde kaydedilmiştir:
- Ho-yo-hor,
- Ho-yo-hor-če,
- Ho-yo-’or,
- ’U-yi-kor.
Bu yazılışlar, Uygur adının farklı dillerde o dilin ses ve yazı sistemine göre değişik biçimlerde aktarıldığını göstermektedir.
On Uygur ve On Ogur Görüşü
J. R. Hamilton, Bizans kaynaklarında Karadeniz ve Kafkasya’nın kuzeyinde yaşayan On-Ogur toplulukları arasında anılan Uturgurlarla, Çin kaynaklarında Dokuz Oğuzlar arasında gösterilen Huduoge grubunun bağlantılı olabileceğini ileri sürmüştür.
Bu görüşe göre Huduoge adı Uturkar biçimiyle ilişkilendirilebilir. Aynı yaklaşımla batıdaki On-Ogurlar ile doğudaki On Uygurlar arasında da ad ve teşkilat bakımından bir bağlantı kurulmaktadır.
Bununla birlikte bu eşleştirmeler, farklı kaynaklardaki adların ses benzerliğine ve boy birliklerinin sayılarına dayanan bir görüştür. Bu nedenle kesinleşmiş bir sonuçtan çok, karşılaştırmalı bir açıklama olarak değerlendirilmelidir.
Uygur Adının Etimolojisi
Uygur adının kökeni konusunda modern dil bilimi çalışmalarında farklı görüşler ileri sürülmüştür.
En yaygın ve güçlü kabul gören açıklamalardan birine göre Uygur adı, Türkçedeki uy- fiilinden türemiştir. Bu fiile “birleşmek”, “birbirine uymak” veya “ittifak kurmak” anlamları verilmektedir. Fiile geniş zaman veya isim yapma işlevi taşıdığı düşünülen -gur ekinin eklenmesiyle Uygur adı ortaya çıkmıştır.
Bu açıklamaya göre kelimenin ilk anlamı şu biçimlerde ifade edilebilir:
- birleşen,
- bağlaşan,
- ittifak kuran,
- müttefik,
- bağlı topluluk.
Bu etimoloji, Câmiü’t-Tevârîh ve Şecere-i Türk’teki “birleşen”, “yardım eden” ve “uyan” biçimindeki geleneksel açıklamalarla da anlam bakımından benzerlik göstermektedir.
Buna karşılık bazı araştırmacılar Uygur adının bir fiilden türemiş olamayacağını savunmuşlardır. Bu görüşe göre adın kökü, “çukur” veya “orman” anlamlarıyla ilişkilendirilen oy sözü olabilir.
Ancak gönderilen kaynakta bu ikinci görüşü destekleyen ayrıntılı bir dil bilgisi açıklaması verilmemektedir. Bu nedenle Uygur adının kökeni konusunda kesin bir sonuca varılamamakla birlikte, adın uy-, yani “birleşmek ve bağlaşmak” fiiliyle ilişkilendirilmesi daha makul bir açıklama olarak öne çıkmaktadır.
Adın Tarih İçindeki Kullanımı
Uygur adı tarih boyunca farklı anlam düzeylerinde kullanılmıştır. İlk dönemlerde Töles boyları içindeki belirli bir topluluğu ifade ederken, zamanla On Uygur birliğinin ve ardından Uygur Kağanlığı’nın siyasî adı hâline gelmiştir.
Kağanlığın yıkılmasından sonra da ad ortadan kalkmamış; Turfan, Gansu ve Doğu Türkistan’daki Uygur topluluklarının kimliğini ifade etmeyi sürdürmüştür. İslam kaynaklarında ise Uygurlar, Türk dünyasının başlıca boy ve topluluklarından biri olarak kaydedilmiştir.
Dolayısıyla Uygur adı, başlangıçta bir boy veya boy birliğinin adı iken zamanla siyasî, coğrafi ve etnik bir kimlik bildiren daha geniş bir kavrama dönüşmüştür.
Dokuz Oğuz Urukları
Uygur Kağanlığı’nın kurulmasından sonra devletin siyasî ve toplumsal temelini Dokuz Oğuz birliği oluşturdu. Çin kaynaklarında bu birliğe mensup dokuz aile veya uruk şu adlarla kaydedilmektedir:
Yaglakar, Huduoge, Duoluowu, Mogexiqi, Awudi, Gesa, Huwasu, Yaowuge ve Xiyewu.
Bu uruklar arasında Yaglakar, Uygur kağanlarının mensup olduğu hanedan ailesiydi. Bunun yanında Uygurların öncülük ettiği Dokuz Oğuz birliği içinde Pugu, Hun, Bayırku, Tongra, Sijie, Qibi ve Ediz gibi boylar da bulunuyordu. Basmıllar ile Karluklar ise yenilgiye uğratılmalarının ardından bu siyasî yapıya katıldılar.
Uruk, belirli bir aile veya soy topluluğunu; boy ise birden fazla uruk ve aileyi kapsayan daha geniş bir sosyal yapıyı ifade ediyordu. Boyların Ötüken’deki merkezî otoriteye bağlanması, Uygur Kağanlığı’nın siyasî teşkilatını meydana getirdi. Dokuz Oğuz urukları da kağanlığın yönetiminde ve askerî yapısında etkili oldu.
Çin kaynaklarında kaydedilen uruk adlarının Türkçe karşılıklarını belirlemek amacıyla çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Ancak bazı adların Türkçe biçimleri doğrudan yazıtlarda bulunurken bazıları yalnızca Çince yazılışların ses bakımından yeniden kurulmasına dayanmaktadır.
1. Yaglakar
Yaglakar, Uygur Kağanlığı’nın hükümdar ailesiydi. Ad, Çin kaynaklarında Yaoluoge ve daha geç bir kaynakta Yeluohebiçimlerinde kaydedilmiştir.
Yaglakar adına Türkçe yazıtlarda da rastlanmaktadır. Tariat Yazıtı’nda Yaglakar ailesine mensup bir askerî yöneticiden söz edilir. Suci Yazıtı’nda ise “Yaglakar Hanı” ve Yaglakar soyuna mensubiyeti bildiren ifadeler yer alır.
Bir Uygur heyetinin hazırladığı raporun Tibetçe özetinde de Uygur kağanının ailesinin Yaglakar olduğu belirtilmiştir. Çin kaynaklarından Jiu Tang Shu’da ise Yaoluoge’nin kağan ailesi olduğu açıkça kaydedilir. Song Shu’da Ganzhou ve Shazhou Uygurlarının hükümdarlarından Yeluohe Mili’e’nin adı geçmektedir.
Yaglakar adının Türkçe yazıtlarda doğrudan bulunması, Çin kaynaklarındaki farklı yazılışların bu adla eşleştirilmesini mümkün kılmıştır. Suci Yazıtı bulunmadan önce Çince işaretlerden hareketle Yarakar, Yarkar veya benzeri farklı okuyuşlar önerilmişti.
2. Huduoge
Huduoge adı Türkçe yazıtlarda doğrudan görülmez. Bu nedenle adın Türkçe biçimi, Çin kaynaklarındaki işaretlerin ses değerlerinden hareketle yeniden kurulmaya çalışılmıştır.
Araştırmacılar tarafından Ututkat, Ututkot, Uturkar ve Uturkar gibi çeşitli biçimler önerilmiştir. Hamilton, adın Türkçedeki ut-, yani “kazanmak” ve “yenmek” fiilinden türemiş olabileceğini ileri sürmüştür. Buna göre ad, “kazanan” veya “yenen” anlamına gelebilir.
Huduoge adının, Reşidüddin’in On Uygurlara bağladığı ırmak adlarından biriyle ilişkili olabileceği de düşünülmüştür. Ayrıca VI. yüzyılda Karadeniz ve Kafkasya’nın kuzeyinde görülen Uturgur, Utrigur, Utigur veya Utiger topluluklarıyla aynı adın farklı biçimleri olduğu ileri sürülmüştür.
Bu görüşten hareketle batıdaki On Ogurlar ile doğudaki On Uygurlar arasında bağlantı kurulmuştur. Ancak bu eşleştirme ses benzerliği ve adların yeniden kurulmasına dayandığından kesin kabul edilmemelidir.
3. Duoluowu
Duoluowu adının Türkçe karşılığı kesin olarak bilinmemektedir. İlk araştırmacılar adı Kulmukar veya Hutlomat gibi farklı biçimlerde okumaya çalışmışlardır.
Hamilton, adı Külabır biçiminde yeniden kurmuş ve Türk yazıtlarında geçen Küräbir veya Kürävir adıyla ilişkilendirmiştir. Bu görüşe göre ad, “kaçmak” veya “tüymek” anlamındaki kürä- fiilinden türemiş olabilir.
Bununla birlikte söz konusu eşleştirme, doğrudan bir Türkçe yazılışla değil, Çince ses değerlerinin yorumlanmasıyla elde edilmiştir.
4. Mogexiqi
Mogexiqi adının Türkçe karşılığı belirlenememiştir. Çin kaynaklarındaki işaretler Mak-kosik-kat veya Mak-kasit-git gibi farklı biçimlerde okunmuştur.
Müller, adı Buğasıgır olarak yeniden kurmuştur. Bu yorumda adın ilk bölümünün Türkçedeki “boğa”, ikinci bölümünün ise “sığır” kelimesiyle bağlantılı olduğu kabul edilmiştir.
Hamilton ise adı önce farklı bir ses yapısıyla değerlendirmiş, daha sonra Bakasıkır biçiminde yeniden kurmuştur. Bu nedenle adın asıl Türkçe biçimi ve anlamı kesin değildir.
5. Awudi
Awudi adı da farklı araştırmacılar tarafından çeşitli biçimlerde okunmuştur. Çince işaretlerden hareketle Amatçak, Abutik veya Amutik gibi şekiller önerilmiştir.
Müller, adı Amurtsak veya Aburçık biçimlerinde yeniden kurmuş ve kelimenin Abur ile -çık unsurlarından oluşabileceğini ileri sürmüştür.
Hamilton ise Avirçag veya Ävüçäk gibi biçimler önermiş, ancak adın anlamı konusunda kesin bir açıklama yapmamıştır. Bu nedenle Awudi uruk adının Türkçe karşılığı belirsizliğini korumaktadır.
6. Gesa
Gesa adı, araştırmacılar tarafından Karsar, Khazar, Kazar veya Kasar gibi biçimlerle ilişkilendirilmiştir.
Hamilton, Çin kaynaklarının farklı dönemlerde kullandığı Gesa, Hesa ve Kesa yazılışlarından hareketle adın Kazar, Hazar veya Kasar biçimlerinde yeniden kurulabileceğini ileri sürmüştür.
Hesa biçiminin, Maniheist bir metinde Hasar Tegin olarak geçen Uygur hükümdarının adıyla aynı olabileceği düşünülmüştür. Gesa adının VI ve VII. yüzyıllarda Kafkasya’nın kuzeyinde On Ogurlarla birlikte anılan Hazar adıyla bağlantılı olduğu da öne sürülmüştür.
Adın Türkçedeki kaz- veya kazı-, yani “kazmak” ve “eşmek” fiilinden türemiş olabileceği belirtilmiştir. Bu açıklamaya göre ad, “yerinde duramayan” veya “atılgan” gibi anlamlarla da ilişkilendirilebilir.
Ancak Gesa, Kasar ve Hazar biçimleri arasındaki bağlantı, farklı dönemlere ait ses karşılıklarının yorumlanmasına dayanan bir görüştür.
7. Huwasu
Huwasu adı, Çin kaynaklarındaki ses değerlerine göre Hukutsu, Hakutsu ve benzeri biçimlerde okunmuştur. Bazı araştırmacılar bu adın Huğuzu şeklinde yeniden kurulabileceğini ileri sürmüşlerdir.
Bununla birlikte adı Türkçe bir kelime veya bilinen bir boy adıyla kesin biçimde eşleştirecek yeterli bilgi bulunmamaktadır.
8. Yaowuge
Yaowuge adı ilk araştırmacılar tarafından Yéukmatkot, Yakbutkat veya Yamukar gibi farklı biçimlerde okunmuştur.
Daha sonraki çalışmalarda adın Yağmurkar biçiminde yeniden kurulabileceği ileri sürülmüştür. Ayrıca 925 yılına tarihlenen Hotence bir belgede, boy adları arasında yer alan Yabuttakara ile aynı ad olabileceği düşünülmüştür.
Bu eşleştirme de ses benzerliğine ve farklı dillerdeki yazılışların karşılaştırılmasına dayanmaktadır.
9. Xiyewu
Xiyewu adı ilk çalışmalarda Haisemat veya Heyabut gibi biçimlerde okunmuştur. Hamilton, adın IX ve X. yüzyıl Hotence belgelerinde görülen Ayavira veya Ayabira adıyla bağlantılı olabileceğini ileri sürmüştür.
Bu adın, yirmi dört Oğuz boyundan biri olan Aymur veya Eymür ile aynı kökten geldiği düşünülmektedir. Ayamur, Ayabır ve Ayavır biçimlerinde de görülen adın, Türkçedeki aya-, yani “saygı göstermek”, “ululamak” ve “onurlandırmak” fiilinden türemiş olabileceği belirtilmiştir.
Dokuz Oğuz Birliğinin Yapısı
Dokuz Oğuz, yalnızca dokuz bağımsız boydan oluşan basit bir topluluk değildi. Bu adlandırma, Uygur hanedan ailesiyle birlikte çeşitli uruk ve boyların bir merkez etrafında birleştiği siyasî ve askerî bir teşkilatı ifade ediyordu.
Yaglakar ailesi hükümdarlığı elinde tutarken diğer uruklar ve boylar devlet yönetimi, ordu ve bölgesel idare içinde görev alıyordu. Uygur Kağanlığı’nın genişlemesiyle Basmıl ve Karluk gibi başlangıçta rakip olan topluluklar da bu yapının içine alındı.
Bu nedenle Dokuz Oğuz birliği, sabit ve değişmez bir soy listesi olmaktan çok, Uygur Kağanlığı’nın gelişmesine paralel biçimde genişleyen siyasî bir birlik olarak değerlendirilmelidir.
Kağanlığın Coğrafyası
Fizikî Coğrafya
Uygur Kağanlığı, bugünkü Moğolistan topraklarında kurulmuştur. Moğolistan; doğuda Kingan Dağları ve Mançurya’dan, batıda ise Altay Dağları aracılığıyla Cungarya ve Orta Asya’dan ayrılan yüksek bir platodur. Doğudan batıya yaklaşık 2.575, kuzeyden güneye yaklaşık 1.287 kilometre uzanan ülkenin yüzölçümü 1.560.000 kilometrekare civarındadır.
Bölgenin deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1.463 metredir. En alçak noktası, Moğolistan, Sibirya ve Mançurya’nın birleştiği kuzeydoğu kesiminde 513 metre; en yüksek noktası ise Altay Dağları’nda 4.322 metredir. Arazi genel olarak batıdan doğuya doğru alçalır.
Moğolistan, yüzey şekilleri bakımından üç bölüme ayrılabilir: yüksek bir plato görünümündeki Kuzey Moğolistan, Gobi kuşağının bulunduğu Orta Moğolistan ve yine yüksek sahalardan oluşan Güney Moğolistan.
Kuzey Moğolistan’ın batısında Altay ve Hangay sıradağları kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda uzanır. Doğuda bulunan Hentiy Dağları ise güneybatıdan kuzeydoğuya yönelir. Bölgede çam ve karaçam ormanlarıyla çok sayıda göl, dere ve ırmak bulunur. Akarsu kıyılarındaki zengin otlaklar, sürülerin beslenmesi için elverişli alanlar oluşturur.
Kuzeye doğru gidildikçe ormanlar yoğunlaşır ve Güney Sibirya’nın orman kuşağı başlar.
Orhun ve Tula Havzaları
Orhun ve Tula ırmaklarının çevresi, eski dönemlerden itibaren Hun, Göktürk, Uygur ve Moğol devletlerinin merkez sahalarından biri olmuştur. Bu devletlerin hükümdarları otağlarını çoğunlukla söz konusu ırmakların yakınlarında kurmuşlardır.
1639 yılında kurulan ve geçmişte Urga ile İh Küre adlarıyla anılan Ulan Batur da Tula Irmağı vadisinde yer almaktadır. Moğolistan’ın doğusundaki Onon, Kerülen ve Tula ırmaklarının çevresi ise Moğolların tarihî yerleşim bölgeleri arasında gösterilir.
Kağanlığın Yayılma Sahaları
Uygur Kağanlığı’nın hâkimiyet ve yayılma alanları Türk yazıtları ile Çin kaynaklarından takip edilebilmektedir.
Tariat Yazıtı’nda Kağanlık Merkezi
Tariat Yazıtı’nda Moyan Çor Kağan, ülkesinin ve konargöçer olarak dolaştığı alanların başlıca akarsularını Selenge, Orhun, Tula, Sebin, Teledü, Karaga ve Burgu olarak sıralar. Yaylağının Ötüken’in kuzeybatısı ile Tes Irmağı’nın kaynakları arasında bulunduğunu; doğuda Hanuy ve Hünüy ırmaklarına, güneyde Altay Dağları’na, batıda ise Kögmen Dağları’na kadar uzandığını belirtir.
Bu kayıt, kağanlığın merkez sahasının Orhun, Selenge ve Ötüken çevresinde bulunduğunu göstermektedir.
Şine Us Yazıtı’nda Yaylak
Şine Us Yazıtı’nda kağanın tahtını Tes Irmağı’nın kaynakları ile Kasar’ın batısında kurdurduğu ve yaz mevsimini burada geçirdiği belirtilmektedir. Bu bölge, Moğolistan’ın kuzeybatısında, Tannu-Ola Dağları’nın güneyinde bulunan ve Ubsa Gölü’ne dökülen Tes Irmağı çevresidir.
Orhun Ovası ve Başkent
Karabalgasun Yazıtı’nın Çince bölümünde, kağanlık merkezinin dağlar ve ırmaklar arasında kurulduğu anlatılır. Kutluğ Boyla’nın babası döneminde askerî kuvvetlerin kuzeye taşındığı ve başkentin Orhun Ovası’nda kurulduğu belirtilmektedir.
Bu kayıt, Orhun Ovası’nın Uygur Kağanlığı’nın başlıca siyasî ve idarî merkezi olduğunu göstermektedir.
Yazıtlarda Geçen Sefer Alanları
Türkçe yazıtlarda Orhun-Selenge havzasındaki çok sayıda akarsu kolu ve yer adı zikredilmektedir. Burgu, Bükgük ve Yılun Kol bunlar arasındadır.
Yazıtlarda geçen en uzak sefer sahaları güneyde Cungarya ve Gobi Çölü’ne, kuzeyde Yenisey ile İrtiş arasındaki bölgelere ve Kırgız ülkesine, batıda ise Hangay Dağları ile Altayların batısındaki Karluk ve Basmıl topraklarına kadar uzanmaktadır.
Şine Us Yazıtı’ndaki İçüy Irmağı ile Yogra Yarış adları Cungarya çevresiyle; Tariat Yazıtı’ndaki Kara Kum, Kügür, Kömür Dağı ve Yar Irmağı ise Gobi sahasıyla ilişkilendirilmektedir.
Kuzey yönündeki seferlerle bağlantılı olarak Kem, Kargu ve İrtiş ırmaklarının adları geçmektedir. Batıda ise Çıgıltır Göl ve Taygan Gölü gibi yer adları zikredilir.
Karabalgasun Yazıtı’nın Çince bölümünde Uygurların Sır Derya ve Fergana’ya kadar sefer düzenledikleri de belirtilmektedir.
Çin Kaynaklarına Göre İlk Yerleşim Alanları
Xin Tang Shu’ya göre Birinci Göktürk Kağanlığı’na bağlı Uygurlar, Gobi Çölü’nün kuzeyinde ve Sir Tarduşların kuzeyindeki Selenge Irmağı kıyılarında yaşıyorlardı. Bu bölgenin Tang başkenti Chang’an’dan yaklaşık 3.500 kilometre uzakta olduğu kaydedilmektedir.
Bu dönemde Uygurların başında Erkin Tejian bulunuyordu. Onun ölümünden sonra yerine geçen oğlu Pusa, yaklaşık 630 yılında Sir Tarduşlarla birleşerek Göktürkleri Malie Dağı’nda mağlup etti ve kuzeydeki Hangay Dağları’na sürdü.
Bu gelişmenin ardından Uygurların Selenge ile Orhun arasındaki düzlüklere hâkim oldukları anlaşılmaktadır. Daha sonra İlteber unvanını kullanmaya başlayan Uygur yöneticileri otağlarını Tula Irmağı kıyısına taşıdılar.
Uygurlar güçlendikten sonra Sir Tarduşları güneye, Alaşan Dağları ile Gansu çevresine sürdüler ve onların topraklarını ele geçirdiler. Böylece yayılma alanları Gansu sınırlarına kadar ulaştı.
Tang Yönetimine Bağlanmaları
Uygurlar 646 yılında Alaşan Dağı’nı aşarak Sarı Irmak kıyılarına indiler ve Tang sarayına elçi gönderdiler. Sir Tarduşları mağlup etmelerinin ardından Uygur elçileri Çin sarayında kabul edildi. Böylece Uygurlar ve diğer Töles boyları Tang yönetimine bağlandı.
Tang Hanedanı, 647-648 yıllarında bozkırdaki bağlı toplulukları Yanran Valiliği adı altında kendi idarî sistemine dâhil etmeye çalıştı. Bu düzenlemede Uygurlar Hanhai, Duolangelar Yanran, Pugular Jinwei, Bayırkular Youling, Tongralar Guilin ve Sijieler Lushan adı verilen birimlerle ilişkilendirildi.
Hun, Huxue, Ediz, Qibiyu, Xijie, Baixi, Kırgız, Kurıkan ve başka topluluklara da farklı Çince idarî adlar verildi.
Bununla birlikte bu birimlerin bozkırda sınırları belirlenmiş gerçek idarî bölgeler olduğu söylenemez. Kaynakta bunların çoğunun büyük aile ve boy beylerine verilen Çin unvanları veya imtiyazları niteliğinde olduğu belirtilmektedir.
Uygur Kağanlığı’nın Hâkimiyet Alanı
Uygur Kağanlığı kurulduktan sonra ülkenin doğuda Shiwei topraklarına, batıda Altay Dağları’na ve güneyde Gobi Çölü’ne kadar uzandığı kaydedilmektedir. Kaynaklarda Uygurların Hunların eski topraklarının tamamını ele geçirdikleri de ifade edilir.
Kağanlığın merkezî sahası Orhun Irmağı ile Ötüken Dağı arasında bulunuyordu. Bununla birlikte Uygur askerî hareketleri Gansu, Doğu Türkistan, Cungarya, Yenisey, İrtiş, Sır Derya ve Fergana’ya kadar uzanan geniş bir alanda etkili oldu.
Göktürk Döneminde Uygurların Yer Değiştirmesi
Uygurlar 646-648 yıllarında Gansu ve Doğu Türkistan yönünde seferler düzenlediler. Göktürk hanedanından Aşina Helu Beşbalık’ı yağmaladığında Porun, Tang kuvvetlerine yardım ederek şehrin geri alınmasına katkıda bulundu.
Porun’dan sonra yönetimi devralan Bisu döneminde Uygurlar, kaynaklarda Yanran Valiliği olarak adlandırılan sahayı ellerinde tutmaya devam ettiler. Bu sırada Gobi Çölü Çin ile bozkır arasında sınır kabul ediliyor ve çölün kuzeyindeki boyların çoğu Uygurlara bağlı bulunuyordu.
İkinci Göktürk Kağanlığı kurulduktan sonra Kapgan Kağan, Töleslerin eski topraklarını yeniden ele geçirdi. Bunun üzerine Qibi, Sijie ve Hun boyları Gobi’nin güneyine geçerek Ganzhou ile Liangzhou arasındaki Gansu bölgesine yerleştiler.
716 yılında Uygurlar, Kapgan Kağan’a karşı Çin tarafında yer aldılar. Daha sonra Bilge Kağan tarafından mağlup edilen Uygur İlteberi ile Tongra ve Xi boylarına mensup topluluklar doğuya kaçtı. Bilge Kağan Yazıtı’nda Uygur İlteberi’nin yaklaşık yüz askerle doğuya gittiği belirtilmektedir.
Ötüken Merkezli Kağanlık
742 yılından sonra Uygur lideri kağan unvanını aldı. Uygurlar, Göktürklerin güneydeki topraklarına yerleşerek otağlarını Ötüken Dağı ile Orhun Irmağı arasına taşıdılar. Böylece Dokuz Oğuzların topraklarını da denetimleri altına aldılar.
756 yılında Uygur Kağanı, Shuofang komutanıyla birlikte hareket ederek Tongra ve diğer bazı boyları Sarı Irmak kıyılarında mağlup etti. Kağan, Çinli komutanla Huyan Vadisi’nde buluştu ve yenilen boyların topraklarını ele geçirdi.
Kağanlığın Yıkılmasından Sonraki Dağılma
840 yılında Kırgızların Uygur başkentine saldırması ve kağanın öldürülmesi üzerine Uygur toplulukları dağıldı. On beş boy Karluklara sığındı. Diğer gruplar Tibet topraklarına ve Kuça’ya yöneldi.
Kağanlık merkezinde kalan on üç aile, Wujie Tegin’i kağan seçti. Yeni otağ, güneye taşınarak İç Moğolistan’daki Orta Urad Sancağı’nın kuzeyinde bulunan Cuozi Dağı çevresine kuruldu.
Uygurların Tarihî Yayılma Alanları
VII. yüzyılın başlarından IX. yüzyılın ortalarına kadar Uygurların yerleşim ve hâkimiyet sahaları siyasî gelişmelere bağlı olarak değişti.
Birinci Göktürk Kağanlığı döneminde Baykal Gölü’nün güneyi ile Selenge Irmağı çevresinde yaşadılar. Göktürk hâkimiyetinden ayrıldıklarında Selenge ile Orhun arasına ve Tula Irmağı kıyılarına yayıldılar.
İkinci Göktürk Kağanlığı döneminde Selenge çevresinin yanı sıra Gansu ve Shanxi bölgelerinde de Uygur toplulukları bulunuyordu. Uygur Kağanlığı döneminde siyasî merkez Orhun Irmağı ile Ötüken Dağı arasına taşındı.
Kağanlığın yıkılmasından sonra Uygurlar Doğu Türkistan’a, Karluk topraklarına, İç Moğolistan’a ve Gansu’ya dağıldılar. Böylece eski bozkır merkezlerinden ayrılarak batı ve güney yönünde ilerlediler. Bu coğrafi değişim, Uygur tarihinin sonraki dönemlerde farklı bir gelişme çizgisine girmesine yol açtı.
Toplum ve Ekonomi
Uygurlar, diğer Türk boyları gibi başlangıçta konargöçer bir toplumsal ve ekonomik düzene sahipti. Halk, sürülerini su ve ot kaynaklarının durumuna göre mevsimlik olarak farklı bölgelere götürüyordu. Çin kaynaklarına göre Göktürk Kağanlığı’nın kurulduğu dönemde Uygurlar yaklaşık elli bin asker çıkarabilecek güçteydi ve nüfusları yüz bin civarındaydı.
Hayvancılık
Uygurların yaşadığı toprakların önemli bir bölümü kumlu, taşlı ve tuzlu arazilerden oluşuyordu. Bu şartlar nedeniyle ekonominin temelini hayvancılık meydana getiriyordu. En çok yetiştirilen hayvanlardan biri iri ayaklı koyundu.
Koyun, Uygur hayatında çok yönlü bir işleve sahipti. Eti tüketiliyor, sütü içiliyor, derisinden giysi ve eşya hazırlanıyor, yününden ise keçe yapılıyordu. Et başlıca yiyecek, kımız ise temel içecekler arasındaydı.
Uygurların iyi atlar yetiştirdiği ve özellikle Çin’le yapılan at ticaretinden gelir sağladığı bilinmektedir. At, yalnızca ekonomik bakımdan değil, ulaşım ve askerî hayat açısından da büyük önem taşıyordu.
Sığır da bozkır ekonomisinin temel hayvanlarından biriydi. Uygurların erken dönemlerinde öküzlerin çektiği yüksek tekerlekli arabalar kullandıkları ve bu nedenle Çin kaynaklarında “Yüksek Arabalılar” adıyla anıldıkları belirtilmektedir.
Uygurlar deve de besliyorlardı. 821 yılında Çin sarayına giden Uygur heyetinin yanında develerin bulunması, bu hayvanın ulaşım ve ticarette kullanıldığını göstermektedir.
Beslenme ve Maniheist Etkiler
Geleneksel Uygur beslenmesi et ve süt ürünlerine dayanıyordu. Kımız, yaygın içeceklerden biriydi. Buna karşılık Uygurlar arasına yerleşen Maniheist din adamları, kendi yaşayışlarını anlatırken et yemediklerini ve kımız içmediklerini özellikle belirtmişlerdir.
Bu kayıt, Maniheist din adamlarının beslenme alışkanlıklarıyla geleneksel Uygur yaşayışı arasında belirgin bir fark bulunduğunu göstermektedir.
Çadır Hayatı
Uygur Kağanlığı’nda yalnızca halk değil, bürokratlar, boy beyleri, üst düzey yöneticiler ve kağan da çadırlarda yaşıyordu.
Tamîm bin Bahr, 821 yılında Karabalgasun’u ziyaret ettiğinde Uygur kağanına ait altın bir çadır gördüğünü belirtir. Bu çadırın yaklaşık yüz kişiyi alabilecek büyüklükte olduğu kaydedilmiştir.
Bu bilgi, çadırın Uygur toplumunda yalnızca barınma aracı olmadığını, aynı zamanda hükümdarlığın ve siyasî otoritenin de bir unsuru olduğunu göstermektedir.
Üretim ve Ticaret Ürünleri
Uygur Kağanlığı döneminde üretilen mallar ve yetiştirilen hayvanlar hakkında kaynaklarda ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte bazı kayıtlar dönemin üretim faaliyetleri hakkında fikir vermektedir.
Tang Hui Yao’ya göre 821 yılında Çin sarayına gelen Uygur heyetinin sunduğu hediyeler arasında şunlar bulunuyordu:
- deve yününden yapılmış kaba kumaş,
- samur kürkü,
- “ördek kafası” olarak adlandırılan ürün,
- yeşim taşından yapılmış bel kemerleri.
Bu ürünler, Uygurların hayvansal ham maddeleri işlediklerini, kürk ticareti yaptıklarını ve süs eşyaları ürettiklerini göstermektedir.
Uygurların daha sonraki dönemlerde Doğu Türkistan’da yaşadıkları sahalara ilişkin kayıtlar da ekonomik hayatın anlaşılmasına katkı sağlar. Hudûdü’l-Âlem’de Uygur bölgelerinden misk, çizgili tilki, gri sincap, samur, kakım, fenek ve başka kürklerin; ayrıca boynuz ve yak derilerinin geldiği belirtilmektedir.
Tarım
Bozkır iklimi ve coğrafi şartlar tarımın yaygınlaşmasını sınırlandırmış olmakla birlikte Uygurların tarımla da uğraştığı bilinmektedir.
Tamîm bin Bahr, Uygur ülkesinde yaklaşık yirmi gün boyunca birbirine yakın köyler ve ekili tarlalar arasından geçtiğini belirtir. Ayrıca Uygur başkentinin çevresinde geniş ölçüde tarım yapıldığını kaydeder.
Bu anlatım, hayvancılığın temel ekonomik faaliyet olmasına rağmen başkent ve yerleşim merkezlerinin çevresinde tarımsal üretimin de önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir.
Köyler ve Şehirler
Uygur toplumunda konargöçer hayat baskın olmakla birlikte köyler ve şehirler de bulunuyordu. Bunların en tanınmışları başkent Ordu Balık, diğer adıyla Karabalgasun ile Bay Balık’tı.
Tamîm bin Bahr’ın anlatımına göre Ordu Balık’ın on iki büyük demir kapısı vardı. Şehir kalabalık bir nüfusa, pazarlara ve çeşitli ticarethanelere sahipti.
Bu kayıtlar, Uygur Kağanlığı döneminde konargöçer hayatın yanında gelişmiş şehir merkezlerinin ve canlı bir ticaret ortamının da bulunduğunu göstermektedir.
Toplumsal Yapı
Uygur toplumu, genel özellikleri bakımından bir Türk bozkır toplumu görünümündeydi. Toplumda ataerkil aile düzeni ve çekirdek aile yapısı korunuyordu.
Uygur toplumunda keskin sınıf ayrımları bulunmuyordu. Ayrı bir köle sınıfından veya belirli bir toplumsal grubun diğerleri üzerinde kalıcı üstünlüğünden söz edilmemektedir.
Konargöçer ekonomik düzende kişilerin kendilerine ait malları ve yararlandıkları otlakları vardı. Bireylerin özgürlüğü ve mülkiyeti, töre çerçevesinde devletin koruması altında kabul ediliyordu.
Bu yapı içinde ekonomik hayat hayvancılık, sınırlı tarım, şehir ticareti, kürk ve hayvan ürünleri üretimi ile Çin başta olmak üzere çevre bölgelerle yürütülen alışverişe dayanıyordu.
Devlet Teşkilatı
Uygur Kağanlığı’nın devlet teşkilatı, Hunlardan itibaren gelişen klasik Türk bozkır devlet geleneğinin devamı niteliğindeydi. Devlet, çeşitli boyların bir araya gelmesiyle oluşan bir boylar konfederasyonu yapısına sahipti.
Teşkilat, doğu (sol) ve batı (sağ) olmak üzere iki ana kanattan meydana geliyordu. Geleneksel Türk devlet anlayışında olduğu gibi doğu kanadı daha üstün kabul ediliyordu. Her iki kanadın üzerinde ise devletin en yüksek yöneticisi olan kağan bulunuyordu.
Kağanın hâkimiyet hakkı, Tanrı tarafından verildiğine inanılan kut anlayışına dayanıyordu. Bu kut belirli bir hanedana aitti. Uygur Kağanlığı’nda hükümdar ailesini Yaglakar hanedanı oluşturuyordu.
Hükümdar ve Hanedan
Kağan, devletin en yüksek otoritesiydi. Devletin ve boyların yönetimi onun adına yürütülüyor, siyasî meşruiyeti ise kut anlayışıyla açıklanıyordu.
Kağandan sonra gelen başlıca idarî unvanlar hiyerarşik olarak şu şekilde sıralanmaktaydı:
- Yabgu
- İlteber
- Erkin
Kaynaklara göre Uygurların başındaki hükümdar, başlangıçta Erkin unvanını taşıyordu. Daha sonra İlteber, kağanlığın kurulmasından hemen önce ise Yabgu unvanına yükseldi.
Hanedan Mensupları
Kağanın oğulları ve yeğenleri Tegin veya Şad unvanlarını alıyordu. Veliaht durumundaki hanedan mensupları genellikle Yabguluk veya Şadlık görevine getiriliyordu.
Şadlar, Sol Şad ve Sağ Şad olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Türk devlet geleneğinde olduğu gibi Sol Şad, yani doğu kanadının yöneticisi daha yüksek bir konuma sahipti.
Şine Us Yazıtı'nda Moyan Çor Kağan, iki oğluna Yabgu ve Şad unvanlarını verdiğini belirtmektedir.
Yabgu ve Şadlar, merkez dışında bulunan boyların idaresinden sorumluydu ve kağan adına taşra yönetimini yürütüyorlardı.
Katun
Kağanın eşi Katun veya Hatun unvanını taşırdı. Katun, yalnızca hükümdarın eşi değil, devlet protokolünün de önemli bir unsuruydu.
Kaynaklara göre devlet adamları kağanın huzuruna çıktıklarında yalnızca kağanı değil, katunu da eğilerek selamlıyorlardı. Bu durum, katunun devlet teşkilatı içindeki yüksek konumunu göstermektedir.
Kağanlıktan Önceki İdarî Yapılanma
Kaynaklar, Uygurların kağanlık kurulmadan önce de teşkilatlı bir devlet yapısı oluşturmaya çalıştıklarını göstermektedir.
646 yılından sonra Çin'e bağlı bulunan Tumidu gizlice kağanlığını ilan etmiş; altı Dış Buyruk Başı, üç İç Buyruk Başı ile birlikte tutuk, general ve yaverler tayin etmiştir.
Türk yazıtlarında geçen Buyruk Başı unvanı, devlet teşkilatının en üst idarî görevlerinden biridir. Kaynakta bu makamın günümüzdeki başbakanlık görevine karşılık geldiği belirtilmektedir.
Boy beylerinin ise Tutuq unvanını taşıdığı anlaşılmaktadır.
Merkez Teşkilatı
821 yılında Uygur ülkesini ziyaret eden Tamîm bin Bahr, Uygur Kağanlığı'nda on yedi askerî valinin bulunduğunu kaydetmektedir. Bu valiliklerin, Dokuz Oğuz boyları ile bunlara bağlı urukların idarî düzenlenmesiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir.
Merkez teşkilatında bakanlar bulunuyor ve bunlara Buyruk adı veriliyordu.
Hükümdarlık ve askerî unvanlar Türk aristokrasısına ait olmakla birlikte bakanlık görevlerine zaman zaman yabancı kökenli kişiler de getirilebiliyordu. Özellikle Uygur başkentinde ekonomik bakımdan güç kazanan Soğd tüccarlarının bakanlık görevlerine yükseldikleri belirtilmektedir.
Katunların önemli bir kısmının ise Çin kökenli olduğu kaydedilmektedir.
Devlet Hiyerarşisi
Çin kaynaklarında yer alan bir hediye listesi, Uygur devlet teşkilatındaki resmî sıralamayı göstermesi bakımından önemlidir. Kaynakta bu görevlilerin tamamının belirli miktarda hane gelirine sahip olduğu belirtilmektedir. Bu gelirlerin, ikta benzeri bir tahsis sistemiyle sağlandığı ifade edilmektedir.
Bu kayda göre devlet hiyerarşisi şu sırayla düzenlenmiştir:
Diğer Devlet Görevlileri
Merkez teşkilatının dışında çeşitli idarî ve askerî unvanlar da bulunuyordu:
Ordu Teşkilatı
Uygur ordusunda belirli sayıda askerî birlikleri yöneten rütbeler bulunuyordu. Tariat Yazıtı'nda şu askerî rütbeler yer almaktadır:
Mani Dini Meselesi
Uygur Kağanlığı tarihinin en çok tartışılan konularından biri, Bögü Kağan'ın Mani dinini kabul ettiği meselesidir. Kaynakların sınırlı olması ve farklı dönemlere ait belgelerin değişik biçimlerde yorumlanması nedeniyle konu hakkında kesin sonuçlara ulaşmak güçtür.
Kaynakların Durumu
Çin kaynaklarında Bögü Kağan'ın Maniheizmi kabul ettiğini açık biçimde bildiren bir kayıt bulunmamaktadır. Bu nedenle konuya ilişkin değerlendirmelerin önemli bir bölümü, Uygur Kağanlığı döneminden daha sonraya ait Turfan Uygurları devrinde kaleme alınan Maniheist metinlere dayanmaktadır.
Bu metinlerden birinde Bögü Kağan'ın halkı teşkilatlandırdığı ve her on kişinin başına bir sorumlu tayin ederek onları iyi davranışlara yönlendirdiği anlatılmaktadır. Ancak Uygur Kağanlığı'nın idarî yapısında böyle bir teşkilatlanmayı doğrulayacak tarihî veriler bulunmamaktadır.
Çin kaynakları da Bögü Kağan'ın şahsî etkisi dışında Mani dininin devlet teşkilatı veya toplum yapısında köklü bir değişikliğe yol açtığını gösterecek yeterli bilgi sunmamaktadır.
Maniheizmin Yaygınlığı
Uygurların Çin sarayına sürekli Mani rahipleriyle birlikte gittikleri yönündeki görüş de kaynaklarla tam olarak doğrulanmamaktadır.
Çin kayıtlarına göre Uygurlar, Maniheist din adamlarıyla birlikte ilk defa 806 yılından sonra Çin sarayına gitmeye başlamışlardır. Bu durum, Mani dininin etkisinin özellikle Doğu Türkistan döneminde daha belirgin hâle geldiğini düşündürmektedir.
Bunun dışında, Uygur Kağanlığı döneminde toplumun geniş kesimlerinin Mani dinini benimsediğini kesin biçimde gösteren tarihî belgeler bulunmamaktadır. Bu konuda başlıca delil olarak gösterilen metin, Karabalgasun Yazıtı'nın Çince yüzündeki yoğun dinî unsurlar taşıyan bölümdür.
"Ay" Unvanı Tartışması
Bögü Kağan'dan sonraki hükümdarların unvanlarının başına "Ay" kelimesini eklemeleri de Mani diniyle ilişkilendirilen konular arasındadır.
Bahaeddin Ögel'e göre Mani dininde ay önemli bir semboldür. Bu nedenle Uygur kağanlarının Mani dinini kabul ettikten sonra meşruiyetlerini gökten değil, aydan aldıklarını göstermek amacıyla unvanlarının başına "Ay" kelimesini ekledikleri ileri sürülmüştür.
Ancak kaynakta bu görüşe ihtiyatla yaklaşılmaktadır. Buna göre "Ay" ibaresi kağanların kendi kullandıkları resmî unvanlarda değil, Çin imparatoru tarafından gönderilen unvan belgelerinde görülmektedir.
Ayrıca Maniheist özellikler taşıdığı kabul edilen Karabalgasun Yazıtı'nın Çince bölümünde yer alan kağan unvanlarında da "Ay" kelimesi bulunmamaktadır.
Kaynağın verdiği bilgilere göre Bögü Kağan'dan 848 yılına kadar tahta çıkan on üç hükümdardan yalnızca dördünün Çin tarafından verilen unvanlarında "Ay" yer almaktadır. Buna karşılık yazıtlarda ve Çin kaynaklarında kağanların kendi kullandıkları unvanlarda bu ibareye rastlanmamaktadır.
Mani Dininin Benimsenmesi
Mani dinini benimseyenlerin başında özellikle Çin ile ticaret yapan Uygurlar gelmektedir. Bununla birlikte Uygur toplumunun tamamının veya büyük çoğunluğunun bu dine geçtiğini söylemek mümkün değildir.
Bögü Kağan'ın Maniheizmi kabul etme sebepleri konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır.
Bazı araştırmacılar, bunun Çin'e karşı siyasî bağımsızlığı koruma düşüncesiyle bağlantılı olduğunu ileri sürmektedir. Çin yönetiminin Mani dinine olumsuz yaklaşması, bu yorumun dayanaklarından biri olarak gösterilmektedir.
Bir başka görüşe göre ise Bögü Kağan'ın kararında, dönemin güçlü tüccar topluluğu olan Soğdların ekonomik etkisi belirleyici olmuştur. Nitekim Bögü Kağan'ın Çin'de Mani dinini desteklediği ve iki başkentte Mani tapınaklarının kurulmasına katkı sağladığı belirtilmektedir.
Devlet ve Toplum Üzerindeki Etkisi
Bögü Kağan'ın çabalarına rağmen Uygurlar eski dinî geleneklerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Hatta Bögü'nün en güçlü olduğu dönemde bile devlet adamlarının Mani dinini benimsemedikleri ifade edilmektedir. Bu durumun Maniheist metinlerde dahi yer aldığı belirtilmektedir.
805 yılından sonra Tengriye Alp Külüg Bilge Kağan döneminde Maniheistlerin devlet işlerine karıştıkları açık biçimde kaydedilmiştir. Kaynak, bu gelişmenin Soğd tüccarlarının etkisiyle ilişkili olabileceğini belirtmektedir.
Bununla birlikte bu tarihten sonraki dönemde Mani dininin devlet ve toplum üzerindeki gerçek etkisi tartışmalıdır. Meselenin dinî yönünden çok Soğdlarla bağlantılı siyasî ve ekonomik boyutu ön plana çıkmaktadır.
Eski İnançların Devamı
Kaynakta, Maniheizmin toplumun tamamına yayıldığı yönündeki görüşü destekleyecek yeterli delil bulunmadığı ifade edilmektedir.
Eğer Mani dini devlet ve toplum hayatında hâkim konuma gelmiş olsaydı, devlet törenlerinde Mani rahiplerinin yer alması ve Mani ibadetlerinin uygulanması beklenirdi.
Ancak 822 yılında Çin'den gönderilen prensesin Uygur kağanının katunu olması dolayısıyla gerçekleştirilen töreni ayrıntılarıyla anlatan Çin kaynaklarında, eski Türk dinine ait uygulamalar yer almakta; buna karşılık Mani rahiplerinden veya Mani ayinlerinden söz edilmemektedir.
Benzer şekilde Bögü Kağan'dan sonraki dönemde şamanların toplum üzerindeki etkisini sürdürdüğü ve geleceğe ilişkin kehanetlerine itibar edildiği belirtilmektedir. Oysa Mani dini şamanlığı kabul etmemektedir. Ayrıca geniş bir Mani cemaati bulunduğunu gösterecek tarihî izlere de rastlanmamaktadır.
Bir başka görüşe göre Bögü Kağan, Mani dininin bireysel eğitim ve disiplin anlayışından yararlanarak Uygur devletinin gücünü korumayı amaçlamış olabilir. Sonuç olarak, Bögü Kağan'ın ve muhtemelen bazı devlet adamlarının Mani dinine ilgi göstermesinde, Çin ile yürütülen ticarette önemli bir rol oynayan Soğd tüccarlarının etkisinin dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir. Buna karşılık mevcut tarihî veriler, Uygur toplumunun bütünüyle Maniheizmi benimsediğini kesin biçimde ortaya koymamaktadır.
Uygur Kağanları
| Hükümdar | Saltanat | Kağanlık Unvanı | |
|---|---|---|---|
| 1 | Gül Peilo | 744–747 | Kutluk Bilge Kül Kağan |
| 2 | Moyan Çor | 747–759 | Tengride Bolmış El Etmiş Bilge Kağan |
| 3 | Bögü Kağan | 759–779 | Tengride Bolmuş El Etmiş Bilge Kağan |
| 4 | Dun Baga Tarkan | 779–789 | Alp Kutluk Bilge Kağan |
| 5 | Panguan Tegin | 789–790 | Tengride Bolmuş Külüg Bilge Kağan (Duoluosi Kağan) |
| 6 | Kutluk Bilge Kağan (Achuo) | 790–795 | Kutluk Bilge Kağan |
| 7 | Kutluk Kağan | 795–805 | Tengride Ülüg Bulmuş Alp Kutluk Uluğ Bilge Kağan |
| 8 | Tengriye Alp Külüg Bilge Kağan | 805–808 | — |
| 9 | Tengride Kut Bulmuş Alp Bilge Kağan | 808–821 | — |
| 10 | Tengride Kut Bulmuş Küçlüg Bilge Kağan | 821–824 | — |
| 11 | Hesa Tegin | 824–832 | Ay Tengride Kut Bulmuş Alp Bilge Kağan |
| 12 | Hu Tegin | 832–839 | Ay Tengride Kut Bulmuş Alp Külüg Bilge Kağan |
| 13 | Hesa (Kasar) Tegin | 839–840 | Hesa (Kasar) Tegin Kağan |
| 14 | Üge (Wujie) Kağan | 841–846 | Üge Kağan |
| 15 | E'nian Tegin | 846–848 | E'nian Tegin Kağan |