Menüyü aç / kapat
Tercihler menüsünü aç / kapat
Kişisel menüyü aç / kapat
Oturum açık değil
Herhangi bir düzenleme yaparsanız IP adresiniz herkese açık olarak görünecektir.

Moğol İmparatorluğu: Revizyonlar arasındaki fark

Ansiklo sitesinden
Değişiklik özeti yok
636. satır: 636. satır:


== 1206 Kurultayı ==
== 1206 Kurultayı ==
[[Dosya:Temucinin Cengiz Han Ilan Edilisi 1206 Camiut Tevarih.jpg|küçükresim|'''Temuçin'in 1206 yılında düzenlenen kurultayda Cengiz Han ilan edilişi, 15. yüzyıla ait ''Câmiʿu't-Tevârîh''yazmasında yer alan bir minyatürde tasvir edilmiştir.''']]
[[Dosya:Temucinin Cengiz Han Ilan Edilisi 1206 Camiut Tevarih.jpg|küçükresim|'''Temuçin'in 1206 yılında düzenlenen kurultayda Cengiz Han ilan edilişi, 15. yüzyıla ait ''Câmiʿu't-Tevârîh'' yazmasında yer alan bir minyatürde tasvir edilmiştir.''']]
Moğolistan’daki başlıca rakiplerini ortadan kaldıran Timuçin’in, hâkimiyetine yasal bir temel kazandırması gerekiyordu. Bu amaçla 1206 ilkbaharında Onon Irmağı kıyısında büyük bir kurultay toplandı. Timuçin’in yakınları ile üstünlüğünü kabul eden boy ve klanların önderleri toplantıya katıldı.
Moğolistan’daki başlıca rakiplerini ortadan kaldıran Timuçin’in, hâkimiyetine yasal bir temel kazandırması gerekiyordu. Bu amaçla 1206 ilkbaharında Onon Irmağı kıyısında büyük bir kurultay toplandı. Timuçin’in yakınları ile üstünlüğünü kabul eden boy ve klanların önderleri toplantıya katıldı.



20.49, 21 Temmuz 2026 tarihindeki hâli

Moğol İmparatorluğu, XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han tarafından kurulmuş ve kısa sürede Asya ile Avrupa’nın geniş bir bölümüne yayılmış büyük bir kara imparatorluğuydu. Moğol boylarının tek yönetim altında birleşmesiyle ortaya çıkan devlet, askerî fetihlerin yanı sıra ticaret yollarının güvenliği, haberleşme ağları ve kültürel etkileşim üzerinde de etkili oldu. Cengiz Han’ın ölümünden sonra farklı hanlıklara ayrılan imparatorluğun siyasi ve kültürel mirası, Avrasya’nın birçok bölgesinde yüzyıllar boyunca varlığını sürdürdü.

Cengiz Han'ın Çocukluğu

Moğol İmparatorluğu'nun kurucusu Cengiz Han'ın asıl adı Timuçin'dir. XII. yüzyılın ortalarında, Onon ve Kerülen ırmakları arasındaki bölgede doğdu. Babası, Moğol boyları arasında nüfuz sahibi bir lider olan Yesügey Bahadır, annesi ise Höelün'dü.

Yaklaşık dokuz yaşına geldiğinde Timuçin, dönemin bozkır geleneğine uygun olarak Kongirat boyunun önderi Dey Seçen'in kızı Börte ile nişanlandı. Boylar arasında yapılan bu tür evlilikler, yalnızca aile bağlarını değil, siyasi ittifakları da güçlendirmeyi amaçlıyordu. Nişanın ardından Timuçin, gelenek gereği bir süre müstakbel eşinin ailesinin yanında kaldı.

Yesügey, oğlunu Kongiratların yanında bıraktıktan sonra dönüş yolunda hastalanarak öldü. Babasının ölümü, Timuçin'in çocuk yaşta koruyucusuz kalmasına ve ailesinin bağlı bulunduğu topluluğun dağılmasına yol açtı. Bu gelişmeler, onun ilerleyen yıllarda vereceği iktidar mücadelesinin başlangıcını oluşturdu.

Moğollar

Moğollar, XII. yüzyılda başta Onon ve Kerülen ırmakları çevresi olmak üzere günümüz Doğu Moğolistanı'nda yaşayan, Moğolca konuşan göçebe topluluklardan oluşuyordu. Çin kaynaklarında Moğolların adına VIII ve IX. yüzyıllardan itibaren Mong-wa veya Mong-vu biçimlerinde rastlanmaktadır. Bu toplulukların X ve XI. yüzyıllarda güneye ve batıya yönelerek Onon ile Kerülen havzasına yerleştikleri anlaşılmaktadır.

Moğolların temel geçim kaynağı konargöçer hayvancılıktı. Toplumsal yapı boy esasına dayanıyor, siyasal ilişkiler ise akrabalık bağları ve boylar arasında kurulan ittifaklarla şekilleniyordu. Evlilikler de yalnızca aile kurma amacı taşımıyor, farklı boylar arasındaki ilişkileri güçlendiren önemli bir unsur olarak görülüyordu.

Türk topluluklarıyla yüzyıllar boyunca aynı coğrafyayı paylaşan Moğollar, onlarla yoğun kültürel etkileşim içerisinde yaşadı. Bozkır hayatı, atlı savaş geleneği, hayvancılığa dayalı ekonomi ve birçok sosyal kurum iki topluluk arasında ortak özellikler oluşturdu. Buna karşılık Moğollar, XII. yüzyılın sonlarına kadar yazıyı yaygın biçimde kullanmıyor; sözlü gelenek, destanlar ve kabile hafızası kültürel aktarımın temelini oluşturuyordu.

XII. yüzyılın sonlarında Moğollar, birbirleriyle rekabet hâlindeki çok sayıda boya ayrılmış durumdaydı. Merkezi bir otoritenin bulunmaması, kabile mücadelelerini artırıyor ve bozkırdaki siyasi dengeleri sürekli değiştiriyordu. Timuçin'in yükselişiyle birlikte bu dağınık yapı kısa sürede birleşecek ve 1206 yılında Moğol İmparatorluğu'nun kurulmasına zemin hazırlayacaktı.

Moğollardan Önce Moğolistan

Moğol İmparatorluğu'nun kurulduğu coğrafya, tarih boyunca Orta Asya bozkırlarının en önemli siyasi merkezlerinden biri olmuştur. Özellikle Orhon, Onon ve Kerülen nehirleri ile Kangay Dağları çevresi, göçebe devletlerin hâkimiyet kurduğu ve bozkır siyasetinin şekillendiği başlıca bölgeydi. Zengin otlaklar ve su kaynakları sayesinde bu sahada büyük at sürüleri beslenebiliyor, bu durum güçlü süvari ordularının oluşturulmasına imkân sağlıyordu.

Bölgenin bilinen ilk büyük siyasi gücü Hun İmparatorluğu'ydu. Hun hükümdarlarının merkezî hâkimiyet sahası Orhon havzasında bulunuyor, bozkırın ekonomik ve askerî kaynakları bu bölgeden yönetiliyordu. Hun dönemine ait Noin Ula kurganlarında ortaya çıkarılan ipek, lake eşya, halı, koşum takımları ve bronz aynalar, bozkır kültürünün ulaştığı gelişmişliği göstermektedir.

Hunlardan sonra Moğolistan'da sırasıyla Juan-Juan (Avar) Kağanlığı ve ardından I. Göktürk Kağanlığı hâkimiyet kurdu. Göktürkler, siyasi merkezlerini Ötüken'e taşıyarak burayı kutsal devlet merkezi hâline getirdiler. VIII. yüzyılda Orhon Yazıtları'nın dikilmesiyle birlikte bölge, Türk tarihinin en önemli kültür merkezlerinden biri hâline geldi. Yazı, anıt geleneği ve devlet anlayışı bu dönemde önemli ölçüde gelişti.

744 yılında Göktürk Kağanlığı'nın yerini alan Uygur Kağanlığı da başkentini Orhon vadisindeki Ordu Balık'ta kurdu. Uygurlar, Maniheizm'i kabul etmelerinin ardından şehirleşme, ticaret, tarım, madencilik ve yazılı kültür alanlarında önceki bozkır devletlerinden farklı bir gelişim gösterdiler. Böylece Orhon havzası yalnızca askerî ve siyasi değil, kültürel açıdan da Orta Asya'nın önemli merkezlerinden biri hâline geldi.

840 yılında Kırgızların Uygur Kağanlığı'nı yıkmasının ardından Moğolistan'da uzun süre kalıcı ve güçlü bir siyasi otorite kurulamadı. Daha sonra bölge Kitanların nüfuz alanına girmiş olsa da Moğol boyları uzun süre birbirinden bağımsız yaşamayı sürdürdü. XII. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Moğolistan, birbirleriyle mücadele eden çok sayıda boy ve kabileye bölünmüş durumdaydı. Bu siyasi parçalanmışlık, Timuçin'in bozkırdaki rakiplerini birleştirerek Moğol İmparatorluğu'nu kurmasına zemin hazırlayan başlıca unsurlardan biri oldu.

XII. Yüzyılda Moğolistan

XII. yüzyılın sonlarında Moğolistan, birbirleriyle rekabet hâlindeki çok sayıda boy ve kabileden oluşan parçalı bir siyasi yapıya sahipti. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar gibi önceki bozkır imparatorluklarının yıkılmasının ardından bölgede uzun süre merkezi bir otorite kurulamadı. Bu durum, çeşitli boylar arasında sürekli değişen ittifaklar ve mücadelelere yol açtı.

Moğolların yaşadığı çekirdek bölge Onon ve Kerülen nehirleri çevresi ile bu havzanın kuzey kesimleriydi. Burada Borcigin, Kongirat, Cacirat, Celayir, Barlas, Dörben ve Salciut gibi Moğol boyları bulunuyordu. Daha kuzeyde Baykal Gölü çevresinde ise Oyratlar ve Buryatlar gibi Moğolca konuşan topluluklar yaşamaktaydı.

Moğolların doğusunda Kerülen havzasının önemli bir bölümünü Tatarlar kontrol ediyordu. Uzun zamandır Çin ve Türk kaynaklarında adı geçen Tatarlar, bozkırın güçlü topluluklarından biri olarak kabul ediliyordu. Daha sonraki dönemlerde "Tatar" adı, Avrupa ve Yakın Doğu kaynaklarında çoğu zaman bütün Moğolları, hatta genel olarak doğu bozkırlarının göçebe halklarını ifade etmek için de kullanıldı.

Moğolların güneybatısında Orhon, Tola ve Selenga havzalarını elinde tutan Karayitler bulunuyordu. Bozkırın tarihî merkezlerine hâkim olmaları, onları dönemin en güçlü siyasi topluluklarından biri hâline getiriyordu. Batılarında ise Altaylar ile İrtiş havzasına kadar uzanan geniş bölgede Naymanlar yaşıyordu. Kuzeyde Merkitler ve Tayciutlar, doğuda ise Öngütler bölgenin diğer önemli güçleri arasında yer alıyordu. Daha kuzeyde Sibirya ormanlarında Oyratlar, Tümetler, Kırgızlar ve çeşitli Türk ile Moğol toplulukları yaşamaktaydı.

Bu dönemde Moğolistan'da hiçbir boy tek başına bozkıra hâkim olabilecek güçte değildi. Siyasi dengeler sürekli değişiyor, boylar arasında ittifaklar kurulup kısa süre sonra bozuluyordu. Merkezi bir otoritenin bulunmaması, kabile mücadelelerini daha da artırıyordu. Buna karşılık bozkırın ortak kültürü, akrabalık bağları ve askerî gelenekleri, güçlü bir lider ortaya çıktığında bu toplulukların tek bir siyasi yapı altında birleşebilmesine de imkân tanıyordu.

İşte Timuçin, böyle bir ortamda yükselerek önce rakip Moğol boylarını, ardından bozkırın diğer büyük topluluklarını hâkimiyeti altına alacak ve 1206 yılında Moğol İmparatorluğu'nun kuruluşunu gerçekleştirecekti.

XII. Yüzyılda Çin ve Komşu Devletler

XII. yüzyılın sonlarında Doğu Asya tek bir Çin devleti tarafından yönetilmiyordu. Kuzey Çin, Cürcen kökenli Kin (Jin) Hanedanı'nın hâkimiyeti altındayken, Güney Çin'de Song Hanedanı hüküm sürüyordu. Çin'in kuzeybatısında ise Tangutların kurduğu Batı Xia (Xi Xia) Devleti bulunuyordu. Böylece Moğol boylarının güneyinde birbirleriyle rekabet eden üç büyük siyasi güç yer alıyordu.

Kin Hanedanı, 1125 yılında Kitanların Liao Hanedanı'nı ortadan kaldırarak Kuzey Çin'e hâkim olmuştu. Mançurya kökenli Cürcenler tarafından kurulan bu devlet, bozkırdaki gelişmeleri yakından izliyor ve kuzey sınırlarının güvenliğini korumaya çalışıyordu. Bu amaçla zaman zaman Moğol, Tatar ve Karayit gibi bozkır toplulukları arasındaki rekabetten yararlanarak denge siyaseti izliyor, bir grubun aşırı güçlenmesini engellemeye çalışıyordu.

Güneydeki Song Hanedanı ise Çin'in ekonomik ve kültürel bakımdan en gelişmiş bölgesini yönetmekle birlikte Kuzey Çin üzerindeki hâkimiyetini yeniden kurmayı hedefliyordu. Ancak Kin Hanedanı'nın varlığı nedeniyle bu amacını gerçekleştiremedi ve iki devlet arasındaki sınır uzun süre değişmeden kaldı.

Çin'in kuzeybatısında yer alan Batı Xia Devleti, Tangutlar tarafından kurulmuştu. Gansu Koridoru ile Ordos çevresini kontrol eden bu devlet, Çin ile Orta Asya arasındaki yollar üzerinde önemli bir konuma sahipti. Hem Kin Hanedanı hem de bozkırdaki topluluklarla siyasi ve askerî ilişkiler yürütüyor, bölgesel güç dengelerinde etkili bir rol oynuyordu.

Timuçin'in yükselişe geçtiği dönemde Moğol boyları, güneylerinde birbirleriyle rekabet eden bu üç devletle çevriliydi. Moğol İmparatorluğu'nun kuruluşundan sonra gerçekleştirilen fetihler, kısa süre içinde bu siyasi dengeyi tamamen değiştirecekti.

Moğol Birliğini Sağlamaya Yönelik İlk Girişimler

XII. yüzyıldan önce Moğol boyları arasında merkezi bir otorite kurma yönünde çeşitli girişimler bulunduğu anlaşılmaktadır. Moğol geleneğinde Borcigin soyundan Kaydu'nun birçok Moğol boyunu bir araya getirdiği anlatılır. Ancak bu döneme ilişkin bilgiler büyük ölçüde daha sonraki kaynaklara dayandığından, Kaydu'nun hâkimiyetinin kapsamı kesin olarak bilinmemektedir.

Moğol birliğini sağlamaya yönelik ilk tarihî teşebbüs ise Kaydu'nun torunu olarak gösterilen Kabul Han döneminde görülür. XII. yüzyılın ilk yarısında öne çıkan Kabul Han, çeşitli Moğol boylarını kendi otoritesi altında toplamayı başardı ve Çin kaynaklarında da adı geçen ilk önemli Moğol hükümdarlarından biri oldu. Onun döneminde Moğolların siyasi gücü belirgin biçimde arttı ve Kin (Jin) Hanedanı ile ilişkiler önem kazandı.

Kabul Han'ın güçlenmesi, Kuzey Çin'i yöneten Kin Hanedanı'nı tedirgin etti. Bozkırdaki güç dengesini korumaya çalışan Kin yönetimi, Tatarlarla iş birliği yaparak Moğol boylarını dengelemeye çalıştı. Kabul Han döneminde Kin Devleti ile yaşanan çatışmalar, Moğolların kalıcı bir siyasi birlik kurmasını engelledi.

Kabul Han'ın ölümünden sonra Moğol boylarının başına Ambakay Han geçti. Ancak Ambakay, Tatarlar tarafından ele geçirilerek Kin Hanedanı'na teslim edildi ve idam edildi. Bu olay, Moğollar arasında Tatarlara ve Kin Devleti'ne karşı uzun süre devam edecek güçlü bir düşmanlık duygusunun doğmasına yol açtı.

Ambakay'ın ardından Kutula Han, Moğol boylarının önderi oldu. Onun döneminde Tatarlar ve Kin Hanedanı'na karşı birçok sefer düzenlendi. Ancak bu mücadeleler Moğolların kesin üstünlük sağlamasıyla sonuçlanmadı. Aksine, Kin-Tatar ittifakı karşısında Moğol birliği yeniden zayıfladı ve boylar arasındaki eski rekabetler yeniden ortaya çıktı.

Bu mücadeleler sırasında Borcigin boyunun önde gelen isimlerinden Yesügey Bahadır da önemli bir savaşçı olarak öne çıktı. Rivayete göre, oğlu Timuçin'in doğduğu sırada esir aldığı bir Tatar komutanının adını oğluna vermiştir. İleride Cengiz Han adını alacak olan Timuçin, işte bu siyasi parçalanmışlık ve sürekli savaş ortamında yetişti.

Moğolların XII. yüzyıl boyunca gerçekleştirdiği ilk birleşme girişimleri kalıcı başarı sağlayamadı. Bununla birlikte bu deneyimler, ortak düşman algısının güçlenmesine, boylar arasında siyasi birlik fikrinin olgunlaşmasına ve Timuçin'in daha sonra gerçekleştireceği büyük birleşmenin tarihî zeminini hazırladı.

Moğol Toprağı

Moğol İmparatorluğu'nun doğduğu coğrafya, ortalama 1.500-1.600 metre yükseltiye sahip geniş bozkırlardan, yüksek dağ sıralarından ve kurak çöl alanlarından oluşuyordu. Ülkenin batısında Moğol Altayları, merkezinde Kangay Dağları, kuzeydoğusunda ise Kentey Dağları uzanırken, güney kesimini Gobi Çölü kaplıyordu. Buna karşılık kuzey ve doğu bölgeleri geniş otlakları, nehirleri ve gölleriyle göçebe hayvancılık için elverişli şartlar sunuyordu.

Moğolistan'ın siyasi ve ekonomik merkezi, Onon, Kerülen, Tola ve Orhon nehirlerinin oluşturduğu havzaydı. Hunlardan başlayarak Göktürkler ve Uygurlar da devlet merkezlerini bu bölgede kurmuştu. Zengin otlaklar ile bol su kaynakları, büyük at sürülerinin yetiştirilmesine ve güçlü süvari ordularının oluşturulmasına imkân sağlıyordu.

Moğolistan, deniz etkisinden uzak olması nedeniyle sert karasal iklime sahipti. Kış aylarında sıcaklık -40 °C'nin altına kadar düşebilirken, yaz aylarında 40 °C'ye yaklaşabiliyordu. Günlük ve mevsimlik sıcaklık farkları oldukça yüksekti. Yağışlar sınırlı olup büyük ölçüde yaz aylarında gerçekleşiyordu. Uzun ve sert kışlar ile kısa yaz mevsimi, göçebe yaşamın yıllık düzenini belirleyen temel unsurlardı.

Bozkırlar, Moğol ekonomisinin temelini oluşturan hayvancılık için son derece elverişliydi. Geniş otlaklar sayesinde at, koyun, keçi, sığır ve deve sürüleri yetiştiriliyor; göç yolları mevsimlere göre düzenleniyordu. Buna karşılık Gobi Çölü ve yarı çöl alanları seyrek bitki örtüsüne sahip olup yerleşim ve hayvancılık açısından daha sınırlı imkânlar sunuyordu.

Moğolların inanç dünyasında dağlar, nehirler, kaynaklar ve bazı kutsal bölgeler önemli bir yere sahipti. Özellikle Ötüken ve çevresi yalnızca siyasi değil, aynı zamanda kutsal bir merkez olarak kabul ediliyordu. Doğal çevre, göçebe yaşam tarzını, askerî teşkilatı ve siyasi yapıyı doğrudan şekillendiren temel unsurlardan biri hâline gelmişti.

Sert iklim koşulları ve geniş bozkırlar, Moğolların yüksek hareket kabiliyetine sahip süvari birlikleri geliştirmelerinde önemli rol oynadı. Bu coğrafyada oluşan göçebe yaşam biçimi, daha sonra Moğol İmparatorluğu'nun askerî başarısının temelini oluşturdu.

Hayvancılık

Moğolların ekonomik hayatının temelini göçebe hayvancılık oluşturuyordu. Bozkırın iklimi ve geniş otlakları, tarımdan çok sürü yetiştiriciliğine elverişliydi. Bu nedenle Moğol toplulukları, mevsimlere göre belirlenmiş yaylak ve kışlaklar arasında düzenli olarak göç ediyor, her boy kendi otlaklarını kullanıyordu. Göçler rastgele değil, geleneklerle belirlenmiş güzergâhlar boyunca gerçekleştiriliyordu. Yeni otlakların elde edilmesi ise çoğu zaman askerî mücadelelere bağlıydı.

Sürülerin yapısı coğrafi şartlara göre değişiklik gösteriyordu. At, koyun ve keçi bozkırların temel hayvanlarıydı. Dağlık bölgelerde sığır ve yak yetiştirilirken, yarı çöl alanlarında iki hörgüçlü develerden yararlanılıyordu. Develer özellikle uzun mesafeli taşımacılıkta kullanılıyor, ancak Moğol ekonomisinde at kadar önemli bir yer tutmuyordu.

At, Moğol toplumunun en değerli hayvanıydı. Ulaşım, haberleşme, avcılık ve savaş büyük ölçüde at sayesinde yürütülüyordu. Küçük yapılı ancak dayanıklı Moğol atları uzun mesafeleri az yem ve suyla kat edebiliyor, sert iklim koşullarına kolayca uyum sağlayabiliyordu. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren ata binmeyi öğreniyor, kadınlar da günlük yaşamda ve gerektiğinde askerî faaliyetlerde atı etkin biçimde kullanıyordu.

Koyun ve keçiler et, süt ve yünün başlıca kaynağını oluştururken, sığırlar ve yaklar süt üretimi ile yük taşımacılığında önemli rol oynuyordu. Kısrak sütünden kımız hazırlanıyor, yün ve keçeden çadırlar ile giysiler üretiliyor, deriler günlük yaşamın birçok alanında değerlendiriliyordu. Hayvan gübresi ise yakacak olarak kullanılıyordu.

Göçebe ekonomi büyük ölçüde sürülerin varlığına bağlıydı. Bu nedenle sert kışlar, kuraklıklar ve hayvan salgınları Moğol toplulukları için en büyük doğal tehditler arasında yer alıyordu. Buna karşılık zengin sürülere sahip olmak, hem ekonomik refahın hem de askerî gücün temel göstergesi kabul ediliyordu. At yetiştiriciliğinin ulaştığı seviye, Moğol ordularının yüksek hareket kabiliyeti kazanmasında belirleyici rol oynadı.

Diğer Ekonomik Faaliyetler

Hayvancılık Moğol ekonomisinin temelini oluşturmakla birlikte, avcılık, toplayıcılık ve ticaret de günlük yaşamın önemli unsurları arasındaydı. Orman ve bozkır bölgelerinde yabani meyveler, kök bitkileri, soğan ve sarımsak gibi doğal ürünler toplanıyor; bunlar et ağırlıklı beslenmeyi tamamlayan gıda kaynakları olarak değerlendiriliyordu.

Avcılık hem beslenme hem de kürk temini açısından önemliydi. Geyik, ceylan, yaban domuzu, tavşan, tilki, kurt ve çeşitli kuş türleri avlanıyor, elde edilen et ve postlar günlük ihtiyaçların karşılanmasında kullanılıyordu. Av aynı zamanda gençlerin savaşa hazırlanmasında ve askerî becerilerin geliştirilmesinde de önemli bir eğitim aracıydı.

Moğollar, komşu yerleşik devletlerle düzenli ticaret ilişkileri yürütüyordu. En önemli ihraç ürünleri atlar ile hayvansal ürünlerdi. Buna karşılık tahıl, çay, şarap, metal eşya ve çeşitli işlenmiş ürünler satın alıyorlardı. Bu ticaret, özellikle Çin ve Orta Asya ile kurulan ilişkiler sayesinde bozkır ekonomisinin önemli bir tamamlayıcısı hâline gelmişti.

Tarım, Moğolistan'ın iklim şartları nedeniyle sınırlı ölçüde uygulanıyordu. Bazı bölgelerde küçük çaplı üretim yapılmakla birlikte, tarım göçebe ekonomisinin temel unsuru hâline gelmedi. Benzer şekilde, önceki bozkır devletlerinde görülen gelişmiş madencilik ve metal işçiliği XII. yüzyılda eski önemini büyük ölçüde kaybetmişti. Buna rağmen demircilik, silah ve at koşum takımlarının üretimi bakımından stratejik önemini koruyordu.

Göçebe hayvancılık, avcılık ve ticaretin birlikte oluşturduğu bu ekonomik yapı, Moğol toplumuna yüksek hareket kabiliyeti kazandırdı. Aynı ekonomik düzen, Moğol ordularının uzun seferler sırasında dış kaynaklara sınırlı ölçüde ihtiyaç duymasını sağlayan temel unsurlardan biri oldu.

Toplumsal Yaşam

Moğollar, sert iklim koşullarına uyum sağlamış göçebe bir yaşam sürdürüyordu. Ekonomik hayatın merkezinde hayvancılık yer almakla birlikte, günlük yaşam sürülerin bakımı, mevsimlik göçler, avcılık ve askerî hazırlıklar etrafında şekilleniyordu. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren ata binmeyi öğreniyor; erkekler kadar kadınlar da göçebe yaşamın gerektirdiği becerileri kazanıyordu.

Boş zamanlarda avcılık, at yarışları, okçuluk, güreş ve çeşitli oyunlar düzenleniyordu. Av yalnızca besin temini için değil, aynı zamanda savaş eğitiminin bir parçası olarak görülüyordu. Destan anlatıcılığı, müzik ve sözlü gelenek de toplumsal hayatın önemli unsurları arasında yer alıyordu.

Moğolların inanç dünyasında aile ocağı, atalar kültü ve tabiat unsurları önemli bir yere sahipti. Dağlar, nehirler ve kutsal kabul edilen bölgeler saygı görüyor; şamanlar hastalıkların tedavisi, dinî törenler ve ruhlarla iletişim gibi görevler üstleniyordu.

Şehir hayatı Moğol toplumunda yaygın değildi. Nüfusun büyük bölümü göçebe yaşamını sürdürürken, yerleşik hayat bozkır kültürünün dışında kabul ediliyordu. Bu nedenle toplumun sosyal ve ekonomik düzeni tamamen hareketli yaşam biçimine göre şekillenmişti.

Yurt (Ger)

Moğolların temel barınağı, ger adı verilen keçe çadırlardı. Ahşap kafes iskelet üzerine kurulan bu yapılar keçeyle kaplanıyor, kısa sürede sökülüp yeniden kurulabiliyordu. Taşınabilir olmaları sayesinde mevsimlik göçlere uygun bir yaşam alanı sağlıyor ve sert bozkır iklimine karşı etkili koruma sunuyordu.

Yurdun iç düzeni belirli geleneklere göre oluşturuluyordu. Ortadaki ocak hem günlük yaşamın hem de aile hayatının merkezi kabul edilirken, çadırın farklı bölümleri aile bireyleri, misafirler ve günlük kullanım eşyaları için ayrılmıştı. Kapının genellikle güneye bakması ve ocağın kutsal sayılması, Moğol toplumsal ve dinî anlayışının önemli özellikleri arasında yer alıyordu.

Göç sırasında yurtlar sökülerek deve veya öküzlerin çektiği büyük arabalarda taşınıyor, yeni konaklama yerlerinde kısa sürede yeniden kuruluyordu. Bu taşınabilir konut sistemi, Moğolların geniş bozkırlarda sürekli hareket hâlindeki yaşam tarzının temel unsurlarından birini oluşturuyordu.

Dünya Görüşü ve Siyasi Anlayış

Moğolların dünya görüşü, göçebe yaşamın şekillendirdiği tabiat anlayışı ile Tengrici inanç sistemine dayanıyordu. İnsan, hayvan ve tabiat unsurları birbirinden bağımsız değil, aynı düzenin parçaları olarak görülüyor; dağlar, nehirler, kaynaklar ve kutsal kabul edilen bölgeler dinî hayat içinde önemli bir yer tutuyordu.

Toplum düzeninde bireyden çok boy ve topluluğun çıkarları ön plandaydı. Bozkır şartlarında yaşamın sürdürülebilmesi, ortak hareket etmeye ve otoriteye bağlılığa dayanıyordu. Bu nedenle disiplin, sadakat ve verilen söze bağlılık, Moğol siyasi kültürünün temel değerleri arasında yer alıyordu.

Moğol siyasi düşüncesinde en yüksek meşruiyet kaynağı Tengri idi. Hükümdarın iktidarının, Gök Tengri'nin verdiği kut ve iradeye dayandığı kabul ediliyordu. Bu anlayış, hükümdarın yalnızca askerî bir önder değil, aynı zamanda ilahî iradeyi yeryüzünde temsil eden kişi olarak görülmesini sağlıyordu.

Bozkır tarihinde görülen siyasi birlik ve parçalanma dönemleri, Moğolların devlet anlayışını da etkiledi. Güçlü bir kağanın önderliğinde farklı boyların tek bir otorite altında birleşmesi ideal kabul edilirken, merkezi otoritenin zayıflamasıyla boylar yeniden bağımsız hareket etmeye başlıyordu. Timuçin'in gerçekleştirdiği siyasi birlik de bu tarihî geleneğin devamı niteliğindeydi.

Moğol geleneğinde hükümdarlık belirli soylarla ilişkilendiriliyor, ortak atalar ve soy anlatıları siyasi meşruiyetin önemli unsurları arasında yer alıyordu. Cengiz Han döneminde Borcigin soyunun kökenine ilişkin anlatılar da bu meşruiyet anlayışının bir parçası hâline geldi.

Yesügey ve Ailesi

Moğol Hanedanı Soyağacı
Moğol Hanedanı Soyağacı

Timuçin'in babası Yesügey Bahadır, Borcigin boyuna bağlı Kıyat kolunun önde gelen beylerinden biriydi. Moğol geleneğinde başarılı bir savaşçı ve nüfuz sahibi bir lider olarak anılan Yesügey, XII. yüzyılın ikinci yarısında Onon ve Kerülen çevresindeki siyasi mücadelelerde etkili rol oynadı.

Yesügey'in en önemli siyasi başarılarından biri, Karayit hükümdarı Tuğrul ile kurduğu ittifaktı. Taht mücadelesi sırasında Tuğrul'a askerî destek sağlayarak yeniden iktidara gelmesine yardımcı oldu. Bu iş birliği, iki lider arasında anda (yemin kardeşliği) bağı kurulmasıyla pekiştirildi. Moğol siyasi kültüründe anda ilişkisi, kan bağı kadar güçlü kabul edilen ve karşılıklı sadakat yükümlülüğü doğuran önemli bir kurumdu.

Moğol geleneğine göre Yesügey, Merkit boyundan Höelün'ü kaçırarak onunla evlendi. Bozkır toplumlarında kadın kaçırma yoluyla evlilik görülebilmekle birlikte, bu tür olaylar boylar arasında uzun süre devam eden düşmanlıklara da neden olabiliyordu. Merkitlerle Borciginler arasındaki husumetin kökeni de bu olaya dayandırılır.

Yesügey ile Höelün'ün çocukları arasında ileride Cengiz Han adını alacak olan Timuçin'in yanı sıra Kasar, Kaçiun, Temüge ve Temülün bulunuyordu. Yesügey'in ayrıca başka bir eşinden Bekter ve Belgütey adlı iki oğlu daha vardı. Yesügey'in ölümünün ardından aile, siyasi korumasını büyük ölçüde kaybetti ve Timuçin çocukluk yıllarını güç şartlar altında geçirmek zorunda kaldı.

Timuçin'in Doğumu

Moğol geleneğine göre Timuçin, Onon Nehri yakınlarındaki Deliün-Boldok'ta dünyaya geldi. Doğumu sırasında babası Yesügey Bahadır ile Kutula Han, Tatarlara karşı düzenlenen bir seferde bulunuyor ve Tatar beylerinden Timuçin-Üge'yi esir alıyordu. Rivayete göre Yesügey, oğluna bu esirin adını verdi.

Timuçin'in doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. İran kaynakları onun Çin takvimindeki Domuz Yılı'nda, miladi 1155 yılında doğduğunu bildirirken; bazı Çin kaynakları 1162, bazıları ise 1167 tarihini vermektedir. Bu nedenle doğum yılı konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, modern araştırmalarda en çok kabul gören tarihler 1155 ve 1162 yıllarıdır.

Moğol rivayetlerinde Timuçin'in doğumu olağanüstü işaretlerle ilişkilendirilmiştir. En yaygın anlatıya göre doğduğunda sağ avucunda pıhtılaşmış bir kan parçası bulunuyordu. Moğol geleneğinde bu durum, ileride büyük bir hükümdar ve savaşçı olacağının işareti olarak yorumlanmıştır. Benzer doğum motifleri, Türk ve Moğol destanlarında başka hükümdarlar için de görülmektedir.

Timuçin'in doğumuna ilişkin bu anlatılar, tarihî olaylardan çok hükümdarın ilahî meşruiyetini ve gelecekteki büyük başarısını vurgulayan geleneksel hükümdarlık efsanelerinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Timuçin Adının Anlamı

Timuçin adının, Moğolca temür (Türkçe demir) kelimesiyle bağlantılı olduğu ve "demirci" anlamı taşıdığı genel olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte Moğol geleneğine göre Timuçin bu adı, babası Yesügey Bahadır'ın Tatarlara karşı düzenlediği bir sefer sırasında esir aldığı Timuçin-Üge adlı Tatar beyinden almıştır. Bu nedenle adının doğrudan mesleğini ifade ettiği yönündeki görüş tarihî kaynaklarla doğrulanmamaktadır.

Orta Çağ'dan itibaren Cengiz Han'ın gençliğinde demircilik yaptığına dair çeşitli rivayetler ortaya çıkmıştır. Guillaume de Rubrouck, Hethum, Nüveyrî, Pachymeres ve İbn Battûta gibi farklı çevrelere mensup yazarlar bu geleneği aktarmışlardır. Ancak çağdaş Moğol kaynakları, Cengiz Han'ın demircilikle uğraştığını doğrulamaz. Araştırmacılar bu rivayetin, Türk ve Moğol dünyasında demirciliğe atfedilen kutsallık ile Ergenekon geleneği gibi eski anlatılardan etkilenerek ortaya çıktığını değerlendirmektedir.

Bazı İslam kaynaklarında Timuçin'in gençliğinde şamanlarla ilişki kurduğu veya olağanüstü güçlere sahip olduğu yönünde rivayetler de yer almaktadır. Buna karşılık Moğol kaynakları, Cengiz Han'ın siyasi meşruiyetini şamanlıktan değil, doğrudan Tengri'nin verdiği kut ve iradeden aldığını vurgular. Cengiz Han da hükümdarlığını Gök Tengri'nin buyruğuna dayandırmış ve kendisini onun iradesini yeryüzünde uygulayan hükümdar olarak görmüştür.

Köken Efsaneleri

Moğolların kökenine ilişkin en önemli anlatılar arasında Ergenekon Efsanesi ile Bozkurt (Börte Çine) Efsanesi yer alır. Bu anlatılar tarihî olaylardan çok, Moğol topluluklarının ortak kökenini ve Cengiz Han soyunun meşruiyetini açıklamayı amaçlayan geleneksel rivayetlerdir.

Ergenekon Efsanesi'ne göre Moğollar, büyük bir yenilgiden sonra yalnızca iki aile olarak kurtulmuş ve dağlarla çevrili Ergenekon Vadisi'ne sığınmıştır. Nüfusun artması üzerine demir cevherini eriterek dağda bir geçit açmış, ardından bozkurdun rehberliğinde vadiden çıkarak yeniden bozkırlara yayılmıştır. Bu anlatı, Türk ve Moğol dünyasında yaygın olan Ergenekon geleneğinin Moğol varyantı olarak kabul edilmektedir.

Moğol geleneğinde Cengiz Han'ın mensup olduğu Borcigin soyunun atası ise Börte Çine (Bozkurt) ile Koa Maral (Dişi Geyik) olarak gösterilir. Moğolların Gizli Tarihi'nde yer alan bu rivayete göre, göksel iradeyle dünyaya gelen Börte Çine ve Koa Maral denizi aşarak Burhan Haldun çevresine ulaşmış, Borcigin soyu da bu kutsal atalardan türemiştir.

Bozkurt motifi, yalnızca Moğol geleneğinde değil, Göktürkler başta olmak üzere birçok Türk topluluğunun köken anlatılarında da önemli bir yer tutar. Bu nedenle araştırmacılar, Moğol köken efsanelerinin eski bozkır kültürünün ortak mitolojik mirasının bir parçası olduğunu kabul etmektedir.

Alan Koa Efsanesi

Moğol geleneğinde Borcigin soyunun kökeni, Alan Koa adlı kadın etrafında şekillenen bir efsaneyle açıklanır. Moğolların Gizli Tarihi'ne göre Alan Koa, eşi Dobun Mergen'in ölümünden sonra üç oğul daha dünyaya getirmiştir. Rivayete göre bu çocuklar, geceleri çadırın duman deliğinden giren ilahî bir ışığın etkisiyle doğmuştur. Alan Koa da oğullarının sıradan insanlar değil, Gök'ün iradesiyle dünyaya gelen çocuklar olduğunu söylemiştir.

Bu üç oğuldan türediğine inanılan boylar Nirun adıyla anılmıştır. Borciginler başta olmak üzere Tayciut, Barlas, Salciut ve bazı diğer Moğol boyları soylarını Alan Koa'ya dayandırmıştır. Cengiz Han'ın mensup olduğu Borcigin hanedanı da meşruiyetini bu gelenek üzerinden temellendirmiştir.

Alan Koa efsanesi, Moğol, Çin, İran, Ermeni ve Türk kaynaklarında farklı biçimlerde aktarılmıştır. Anlatılarda ayrıntılar değişmekle birlikte, ilahî ışık motifi ve hükümdar soyunun göksel kökeni ortak unsur olarak korunmuştur. Bu nedenle araştırmacılar, efsaneyi tarihî bir olaydan ziyade Cengiz Han hanedanının kutsal kökenini açıklayan geleneksel bir meşruiyet anlatısı olarak değerlendirmektedir.

Borcigin Soyunun İlk Ataları

Moğol geleneğine göre Alan Koa'nın soyundan gelen Bodonçar, Borcigin hanedanının atası kabul edilir. Rivayetlerde kardeşleri tarafından dışlanan Bodonçar'ın uzun yıllar yoksulluk içinde yaşadığı, daha sonra kendi soyunu devam ettirdiği anlatılır. Aradan geçen birkaç kuşak sonra bu soydan Kabul Han doğmuş, onun torunlarından biri de Cengiz Han olmuştur.

Bu anlatılar, Borcigin hanedanının kökenini açıklayan geleneksel şecerenin bir parçasıdır. Tarihî ayrıntıları kesin olarak doğrulanamasa da Moğol hükümdarlarının meşruiyet anlayışında önemli bir yer tutmuştur.

Yesügey'in Ölümü

Timuçin yaklaşık dokuz yaşındayken babası Yesügey, oğlunu Kongirat boyundan Börte ile nişanladıktan sonra dönüş yolunda Tatarlarla karşılaştı. Moğol geleneğine göre Tatarlar onu misafir gibi karşılamış, ancak kimliğini öğrendikten sonra içkisine zehir katarak öldürmüşlerdir.

Kampına güçlükle dönebilen Yesügey, ölümünden önce çocuklarının korunmasını istedi ve özellikle Timuçin'in geri getirilmesini vasiyet etti. Bunun üzerine Mönglik, Kongiratların yanına giderek Timuçin'i ailesinin yanına döndürdü.

Yesügey'in ölümü, Timuçin'in hayatındaki en önemli kırılma noktalarından biri oldu. Babasının desteğini kaybeden aile, kısa süre sonra siyasi korumasını da yitirdi ve bozkırdaki güç mücadelesi içinde kendi başına ayakta kalmak zorunda kaldı.Bu metin, Terk Ediliş, Yoksulluk Yılları ve Bekter’in Öldürülmesi olarak üç başlıkta düzenlenebilir:

Ailenin Terk Edilişi

Yesügey’in ölümünden sonra onun etrafında oluşan siyasi birlik kısa sürede dağıldı. Bu birliğin önemli unsurlarından olan Tayciutlar, Yesügey’in ailesine bağlı kalmak istemedi. Bağlılıkların büyük ölçüde önderlerin kişisel nüfuzuna dayandığı bu dönemde, onun ölümüyle birlikte Höelün ve çocukları korumasız kaldı.

İlkbaharda düzenlenen bir anma töreni sırasında Höelün’e törensel yemekten pay verilmedi. Bu davranış, onun eski konumunun tanınmadığını ve yönetici çevrenin dışında bırakıldığını gösteriyordu. Höelün duruma tepki gösterince Tayciut ileri gelenleri onunla çocuklarının konaklama yerinde bırakılmasına karar verdi. Ertesi sabah topluluk kampı kaldırarak Onon boyunca uzaklaştı.

Ailenin eski dostlarından Çaraka Ebügen, ayrılmak isteyenleri durdurmaya çalıştıysa da başarılı olamadı ve çıkan çatışmada yaralandı. Höelün de sancakla birlikte atına binerek ayrılanların peşinden gitti, ancak onları geri çeviremedi. Böylece Yesügey’in ailesi, siyasi desteğini ve kendisine bağlı topluluğu bütünüyle kaybetti.

Höelün’ün yanında Timuçin ve kardeşleri ile Yesügey’in diğer eşinden doğan Bekter ve Belgütey kaldı. Ailenin birkaç atı ve bir kadın hizmetkârı bulunuyordu; ancak eski nüfuz ve ekonomik imkânlar ortadan kalkmıştı.

Yoksulluk Yılları

Terk edilişin ardından aile, uzun bir yoksulluk dönemine girdi. Geçimlerini sağlayacak sürülerden ve düzenli destekten yoksun oldukları için kendi imkânlarıyla hayatta kalmak zorunda kaldılar. Höelün, çocuklarını besleyebilmek için yabani meyveler, kökler, soğanlar ve çeşitli bitkiler topladı. Küçük hayvanlar avlandı, balık tutuldu ve elde edilen sınırlı yiyecekler aile arasında paylaşıldı.

Çocuklar küçük yaşta aile geçimine katkıda bulunmaya başladı. Atların bakımını üstlendiler, yay ve okla kuş avladılar ve balık tutmaya çalıştılar. Bozkır şartlarında sürdürülen bu hayat, fiziksel dayanıklılık, sabır, dikkat ve beceri gerektiriyordu.

Bu dönemde aile bütünüyle çevreden kopmuş değildi. Bozkırdaki diğer insanlarla zaman zaman karşılaşmış olmaları ve sınırlı yardım görmeleri mümkündü. Bununla birlikte Yesügey’in karısı ve çocukları, genel olarak kendi başlarının çaresine bakmak zorundaydı. Timuçin’in çocukluk ve gençlik yılları, siyasi yalnızlık ve geçim sıkıntısı içinde geçti.

Bekter’in Öldürülmesi

Ailenin yaşadığı yoksulluk, kardeşler arasındaki ilişkileri de gerginleştirdi. Bir gün Timuçin ile kardeşi Kasar’ın avladığı bir kuş, üvey kardeşleri tarafından alındı. Daha sonra tuttukları bir balığın da ellerinden alınması üzerine Timuçin ve Kasar durumu annelerine bildirdi.

Höelün, kardeşlerin birbirlerine düşmemeleri gerektiğini söyleyerek aile birliğini korumaya çalıştı. Ancak Timuçin ile Kasar, annelerinin kendilerini desteklemediğini düşünerek öfkelendi. Bunun üzerine üvey kardeşleri Bekter’i öldürmeye karar verdiler.

Bekter, küçük sürüyü gözetlediği sırada Timuçin ile Kasar ona iki yönden yaklaştı. Niyetlerini anlayan Bekter, asıl düşmanlarının Tayciutlar olduğunu hatırlattı ve kardeşi Belgütey’in öldürülmemesini istedi. Buna rağmen Timuçin ile Kasar ok atarak Bekter’i öldürdü.

Höelün, oğullarının yaptığını öğrenince onları sert biçimde azarladı. Ailenin dış tehditler karşısında yalnız kaldığı bir dönemde kardeşlerin birbirlerine yönelmesini ağır biçimde eleştirdi. Bununla birlikte aile dağılmadı. Bekter’in kardeşi Belgütey de daha sonraki yıllarda Timuçin’in yanında yer aldı ve onun en sadık adamlarından biri oldu.Metin, kronolojik olarak Timuçin’in Tayciutlara Esir Düşmesi ve Boorçu ile Dostluğu başlıkları altında düzenlenebilir:

Tayciutlara Esir Düşmesi

Timuçin ergenlik çağına ulaştığında Tayciutlar, Höelün’ün ailesini yeniden tehdit etmeye başladı. Tayciut önderlerinden biri küçük bir birlikle ailenin konakladığı yere gelince Höelün ve çocukları ormana sığındı. Belgütey ağaçlardan bir barikat kurarken Kaçiun, Temüge ve Temülün daha güvenli bir yere saklandı. Kasar ise yaklaşan Tayciutlara ok atarak karşılık verdi.

Tayciutlar yalnızca Timuçin’i istediklerini bildirince Timuçin ata binerek kaçtı. Sık ağaçların arasında izini kaybettirmeyi başardıysa da Tayciutlar ormanın çevresinde nöbet tutarak çıkmasını bekledi. Timuçin birkaç gün boyunca aç ve hareketsiz biçimde saklandı. Ormandan ayrılmayı birkaç kez denedi, ancak karşılaştığı engelleri göksel bir uyarı olarak yorumlayarak geri döndü.

Yaklaşık dokuz gün sonra gücü tükenmeye başlayınca bulunduğu yerden çıktı. Çıkardığı sesler üzerine Tayciutlar onu fark ederek yakaladı. Boynuna ve bileklerine ağır bir tahta boyunduruk takıldı. Göçebe hayatı nedeniyle belirli bir yerde hapsedilmedi; kamptan kampa götürülerek farklı ailelerin gözetimine verildi.

Timuçin, Tayciutların Onon kıyısında düzenlediği bir bayram sırasında kaçma fırsatı buldu. Gece nöbetini tutan genç muhafıza tahta boyundurukla vurarak nehir kıyısına kaçtı. Ardından suya girerek yüzü su yüzeyinde kalacak biçimde saklandı.

Aramaya katılan Süldüs boyundan Sorkan Şira, Timuçin’i gördüğü hâlde yerini açıklamadı. Ona saklandığı yerde kalmasını ve arama sona erince ailesinin yanına gitmesini söyledi. Tayciutların aramayı bırakmasının ardından Timuçin sudan çıktı.

Boyunduruğu nedeniyle uzaklaşamayacağını anlayan Timuçin, daha önce kendisine yakınlık gösteren Sorkan Şira’nın oğullarının evine gitti. Sorkan Şira başlangıçta onun burada bulunmasına karşı çıktıysa da oğulları Timuçin’i korudu. Boyunduruğu çıkarılıp yakıldı ve Timuçin yün yüklü bir arabanın içine saklandı.

Tayciutlar çevredeki çadırları ararken Sorkan Şira’nın evine de geldi. Arabadaki yünün bir kısmını indirdiler, ancak sıcak havada bir insanın yünün altında saklanamayacağını düşünerek aramayı tamamlamadan ayrıldılar.

Tehlike geçince Sorkan Şira, Timuçin’e bir kısrak, yiyecek, yay ve ok vererek onu gönderdi. Timuçin önce ailesinin eski konaklama yerine gitti. Ailesini burada bulamayınca izlerini takip etti ve Kimurka Irmağı kıyısında onlara ulaştı.

Atların Çalınması ve Boorçu ile Dostluğu

Aile daha sonra Burhan Haldun çevresinde kendilerine yeni bir barınak aradı. Bir gün Belgütey avdayken, bir grup at hırsızı ailenin sekiz iğdiş edilmiş atını kaçırdı. Atlar ailenin başlıca varlığını oluşturduğu için kaybedilmeleri geçim imkânlarının büyük ölçüde ortadan kalkması anlamına geliyordu.

Belgütey’in avdan bir atla dönmesi üzerine kardeşler hırsızların peşine kimin gideceğini tartıştı. Timuçin bu görevi kendisinin üstlenmesi gerektiğini söyleyerek yola çıktı. Otların üzerindeki izleri takip ederek üç gün boyunca ilerledi.

Dördüncü gün büyük bir sürüyü güden genç bir adamla karşılaştı. Timuçin, atları götürenlerin ne zaman geçtiğini sorunca genç adam onların aynı sabah oradan geçtiğini söyledi. Timuçin’e dinlenmiş bir at verdi ve ailesine haber vermeden ona katıldı. Kendisini, Naku Bayan’ın tek oğlu Boorçu olarak tanıttı ve Timuçin’in sıkıntısını paylaşarak onun dostu olacağını bildirdi.

Timuçin ile Boorçu üç gün daha iz sürdükten sonra çalınan atları bir kampın yakınında buldu. Birlikte çiti açarak atları önlerine kattılar. Kamptakilerin peşlerine düşmesine rağmen kaçmayı başardılar ve üç gün üç gece yol alarak Naku Bayan’ın bulunduğu yere ulaştılar.

Timuçin, Boorçu’nun yardımı olmadan atlarını geri alamayacağını söyleyerek atların bir kısmını ona vermek istedi. Boorçu ise dostluğun karşılık beklemeden yardım etmeyi gerektirdiğini belirterek bu teklifi kabul etmedi.

Boorçu’nun babası, oğlunun haber vermeden ayrılmasına başlangıçta tepki gösterdi. Olayı öğrendikten sonra Timuçin’i ağırladı ve ona yol için yiyecek verdi. Timuçin daha sonra atlarla birlikte ailesinin yanına döndü.

Bu karşılaşma, Timuçin ile Boorçu arasında ömür boyu sürecek bir dostluğun başlangıcı oldu. Boorçu daha sonraki yıllarda Timuçin’in yanında yer alan en sadık kişilerden biri hâline geldi.Metin, kronolojik olarak Börte ile Evlilik, Tuğrul Han’la İttifak, Celme’nin Timuçin’e Katılması ve Börte’nin Kaçırılması başlıklarında düzenlenebilir:

Börte ile Evlilik

Timuçin, çocukluk yıllarında Kongirat önderi Dey Seçen’in kızı Börte ile nişanlanmıştı. Yetişkinliğe eriştikten sonra üvey kardeşi Belgütey ile birlikte Kongiratların bulunduğu bölgeye giderek daha önce yapılan evlilik anlaşmasının yerine getirilmesini istedi.

Dey Seçen, Timuçin’i gördüğünde memnuniyetle karşıladı ve verdiği sözden dönmedi. Böylece Timuçin ile Börte evlendi. Düğün hediyesi olarak Timuçin’e değerli bir siyah samur kürk verildi. Dey Seçen genç çifte yolun bir bölümünde, Börte’nin annesi ise Timuçin’in konakladığı yere kadar eşlik etti.

Evlilik, Timuçin’in toplumsal konumunu güçlendirdi. Timuçin daha sonra Belgütey’i göndererek Boorçu’yu yanına çağırdı. Boorçu da çağrıya uyarak Timuçin’in hizmetine girdi ve onun yakın çevresinde yer aldı.

Tuğrul Han’la İttifak

Börte ile evlendikten sonra Timuçin, babası Yesügey’in eski dostu Kerait hükümdarı Tuğrul’la ilişki kurmaya yöneldi. Yesügey daha önce Tuğrul’un Keraitlerin başına yeniden geçmesine yardım etmiş ve onunla anda olmuştu.

Timuçin, Belgütey ve Kasar’la birlikte Tola Irmağı kıyısında Tuğrul’un yanına gitti. Babasıyla Tuğrul arasındaki bağı hatırlatarak onu kendi babası gibi gördüğünü söyledi ve düğün hediyesi olarak aldığı siyah samur kürkü ona sundu.

Tuğrul hediyeyi kabul etti ve Yesügey’le olan eski dostluğunu hatırladı. Bunun karşılığında Timuçin’in dağılmış halkını yeniden bir araya getirmesine yardım edeceğini bildirdi. Bu görüşme, Timuçin ile Tuğrul arasında kurulacak siyasi ittifakın başlangıcı oldu.

Celme’nin Timuçin’e Katılması

Timuçin’in Tuğrul’un yanından dönmesinden sonra Uryanghay boyundan bir demirci, oğlu Celme ile birlikte onun konakladığı yere geldi. Demirci, Timuçin’in doğduğu sırada oğlunu ona verdiğini, ancak Celme henüz küçük olduğu için daha sonra yanına geri aldığını söyledi.

Celme artık yetiştiği için babası onu yeniden Timuçin’e teslim etti. Böylece Celme, Boorçu gibi Timuçin’in yakın çevresine katıldı ve onun sadık adamlarından biri oldu.

Börte’nin Kaçırılması

Timuçin, ailesi ve yakın adamlarıyla birlikte Kerülen Irmağı’nın kaynağı yakınlarında konakladığı sırada Merkitlerin baskınına uğradı. Sabahın erken saatlerinde yaklaşan kalabalık atlı birliğinin çıkardığı gürültü fark edilince Höelün, çocukları ve Timuçin’in adamları hızla hazırlanmaya başladı.

Merkitlerin saldırısının nedeni, yıllar önce Yesügey’in Höelün’ü bir Merkit erkeğinden kaçırmış olmasıydı. Merkitler bu olayın intikamını almak için Timuçin’in karısı Börte’yi ele geçirmeyi amaçlıyordu.

Timuçin, Höelün, Kasar, Kaçiun, Temüge, Boorçu ve Celme mevcut atlara binerek bölgeden uzaklaştı. Höelün küçük kızı Temülün’ü yanına aldı. Börte için at kalmadığından, Höelün’ün hizmetkârı onu öküzlerin çektiği bir arabaya bindirerek kaçırmaya çalıştı.

Merkitler arabaya rastladıklarında hizmetkâr, Timuçin’in kampından ayrılan sıradan bir görevli olduğunu söyleyerek onları yanıltmaya çalıştı. Merkitler önce uzaklaştıysa da arabanın dingili kırılınca yeniden geri döndüler. Arabayı aradıklarında Börte’yi buldular ve onu, kampta kalan Belgütey’in annesiyle birlikte götürdüler.

Börte’nin kaçırılması, Timuçin’in hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri oldu. Onu kurtarabilmek için daha önce ilişki kurduğu Tuğrul’un desteğine başvurması gerekecekti.

Burkan Kaldun’a Sığınış

Merkit baskını sırasında Timuçin ve yanındakiler Burkan Kaldun Dağı’na sığındı. Börte’yi ele geçiren Merkitler, kan davasının sürmesini önlemek amacıyla Timuçin’i de yakalamak istiyordu. Dayır Usun, Kaatay Darmala ve Toktoa’nın da aralarında bulunduğu Merkitler dağın çevresinde arama yaptıysa da sarp araziye girmedi. Sonunda Börte’yi kaçırarak öçlerini aldıklarını düşünüp geri döndüler.

Timuçin, Merkitlerin gerçekten uzaklaşıp uzaklaşmadığını öğrenmek için Belgütey, Boorçu ve Celme’yi keşfe gönderdi. Onların dönüşünü bekledikten sonra dağdan indi. Çevrede düşman bulunmadığını görünce kendisini koruyan Burkan Kaldun’a şükranlarını sundu.

Moğol geleneğine göre Timuçin, hayatını kurtaran dağa her sabah kurban sunacağını ve her gece dua edeceğini söyledi. Soyundan gelenlerin de bu geleneği sürdürmesini istedi. Ardından yüzünü güneşe çevirdi; kemerini boynuna geçirdi, başlığını çıkardı ve göğsüne vurarak dokuz kez secde etti.

Bu anlatıda Burkan Kaldun, Timuçin’in sığındığı bir dağ olmanın yanında kutsal ve koruyucu bir mekân olarak görülmektedir. Kemerin çözülmesi ve başlığın çıkarılması ise kişinin kendisini ilahî kudret karşısında bağlı ve korunmaya muhtaç kabul ettiğini gösteren törensel davranışlardı.

Tuğrul ve Camuka’dan Yardım İstenmesi

Timuçin, Börte’yi kendi kuvvetleriyle kurtaramayacağını anlayınca babası Yesügey’in andası olan Kerait hükümdarı Tuğrul’dan yardım istedi. Kasar ve Belgütey’le birlikte Tuğrul’un yanına giderek Merkitlerin kampına saldırdığını ve karısını kaçırdığını anlattı.

Tuğrul, daha önce Timuçin’in dağılmış halkını yeniden bir araya getirmesine yardım edeceğine dair verdiği sözü hatırladı. Börte’yi kurtarmak için harekete geçeceğini ve yirmi bin kişilik kuvvetle ordunun sağ kanadını oluşturacağını bildirdi. Sol kanadın ise Timuçin’in eski dostu ve andası Camuka tarafından oluşturulmasını istedi.

Camuka, Cacirat boyuna mensup bir Moğoldu. Timuçin’le çocukluk yıllarında yakınlık kurmuş ve onunla anda olmuştu. Rivayete göre ilk kardeşlik yeminlerini yaklaşık on bir yaşlarındayken aşık kemiklerini değiş tokuş ederek gerçekleştirmişlerdi. Daha sonra birlikte avlandıkları sırada oklarını değiştirerek bu bağı yeniden doğruladılar.

Anda ilişkisi, karşılıklı bağlılık ve yardımlaşma yükümlülüğü doğuruyordu. Timuçin, Börte’nin kurtarılması için hem babasından kalan Tuğrul ittifakına hem de Camuka’yla kurduğu kardeşlik bağına başvurdu. Böylece Merkitlere karşı düzenlenecek seferin siyasi ve askerî temeli oluşturuldu.

Hazırlıklar

Tuğrul’un tavsiyesi üzerine Timuçin, andaşı Camuka’dan da yardım istemeye karar verdi. Belgütey ile Kasar’ı haberci olarak göndererek Merkitlere karşı düzenlenecek sefere katılmasını istedi.

Camuka bu çağrıyı kabul etti. Anda bağına bağlı kalarak Börte’yi kurtarmaya ve Merkitlerden öç almaya söz verdi. Merkit önderleri Toktoa, Dayır Usun ve Kaatay Darmala’yı sert sözlerle suçladı; onların boylarını ortadan kaldıracağını ve uluslarını dağıtacağını ilan etti.

Ardından sefer hazırlıklarını tamamladığını bildirdi. Savaş sancağı için kurban sunduğunu, davulunu çaldırdığını, zırhını kuşandığını, silahlarını aldığını ve ordusunu toplamaya başladığını açıkladı. Buluşma yeri olarak Onon Irmağı’nın kaynakları yakınındaki Botokan Borci bölgesini belirledi.

Böylece Timuçin, Tuğrul ve Camuka arasında Merkitlere karşı ortak bir askerî ittifak kuruldu. Bu sefer, Timuçin’in katıldığı ilk büyük askerî harekât olmasının yanı sıra onun bozkır siyasetindeki yükselişinin de başlangıcını oluşturdu.

Merkit Seferi

Tuğrul, Camuka ve Timuçin arasında kurulan ittifakın ilk hedefi Merkitler oldu. Sefer, yalnızca Timuçin'in eşini kurtarmaya yönelik bir girişim değil, aynı zamanda Merkitlere karşı düzenlenen ortak bir askerî harekâttı. Kaynaklarda müttefik kuvvetlerin dört tümen hâlinde toplandığı belirtilmektedir.

Ordular, Camuka'nın belirlediği buluşma noktasında bir araya geldi. Camuka, Tuğrul ve Timuçin'in gecikmesine tepki gösterse de yapılan görüşmenin ardından sefer başlatıldı. Birlikler Kilko Irmağı'nı geçerek Merkit önderi Toktoa'nın üzerine yürüdü. Ancak Toktoa'nın adamları yaklaşan orduyu önceden haber verdiği için Toktoa, Dayır Usun'la birleşmek amacıyla geri çekildi.

Müttefik kuvvetler Merkit kampını ele geçirerek yağmaladı ve yerleşmeleri tahrip etti. Timuçin burada Börte'yi buldu ve onu yeniden yanına aldı. Kaynakların bir kısmı Börte'nin doğrudan Timuçin tarafından kurtarıldığını, bazıları ise Tuğrul'un yürüttüğü görüşmeler sonucunda teslim edildiğini aktarır.

Börte, Merkitler tarafından kaçırıldığı süre içinde Çilger Böke'nin yanında bulunmuştu. Kurtarıldıktan kısa süre sonra Cuci doğdu. Cuci'nin Timuçin'den mi yoksa Çilger Böke'den mi olduğu konusu kesin olarak açıklığa kavuşmadı. Bununla birlikte Timuçin, Cuci'yi kendi oğlu olarak kabul etti. Buna rağmen bu mesele, ilerleyen yıllarda hanedan içinde tartışmalara yol açtı.

Sefer sırasında Merkit önderlerinden Kaatay Darmala esir alındı. Onun verdiği bilgiler üzerine Belgütey'in daha önce Merkitler tarafından kaçırılan annesi arandı. Ancak kadın oğlunun yanına dönmeyi reddederek ormana kaçtı ve bir daha kendisinden haber alınamadı.

Merkitlere karşı kazanılan zaferden sonra çok sayıda esir ele geçirildi. Bunların arasında bulunan Küçü adlı küçük bir çocuk Höelün'e verildi ve onun tarafından evlat edinildi.

Seferin ardından müttefikler dağıldı. Tuğrul kendi ülkesine dönerken Timuçin ile Camuka bir süre birlikte hareket etti. Merkit Seferi, Timuçin'in ilk önemli askerî başarısı olmasının yanı sıra Tuğrul ve Camuka ile kurduğu ittifakın fiilen sonuç verdiği ilk harekât oldu.Metin, kronolojik olarak Cengiz Han’ın Çocukları, Timuçin ile Camuka’nın Ayrılması, Timuçin’in Etrafında Toplananlar, Han Seçilmesi ve İlk Teşkilatlanma başlıkları altında düzenlenebilir:

Cengiz Han’ın Çocukları

Börte, Cuci’den sonra Timuçin’e Ögedey, Çağatay ve Tuluy adlı üç oğul ile iki kız çocuğu daha dünyaya getirdi. Hanedanın meşru çocukları Börte’den doğan bu çocuklardı. Timuçin’in diğer eşlerinden ve kumalarından doğan çocuklar aynı konumda kabul edilmiyordu.

Çocukların doğum tarihlerini kesin biçimde belirlemek güçtür. Ögedey’in 1186 civarında doğduğu kabul edilmektedir. Çağatay’ın doğumunun bundan önce, Cuci’nin doğumunun ise daha erken bir tarihte gerçekleşmiş olması gerekir. Tuluy’un doğum tarihi için 1190 ile 1193 arasında değişen tarihler ileri sürülmüştür.

Timuçin ile Camuka’nın Ayrılması

Merkit Seferi’nin ardından Timuçin ile Camuka, Korkonuk Cubur’a giderek anda bağlarını yeniden doğruladı. Timuçin, Toktoa’dan alınan altın kemeri Camuka’ya taktı ve ona bir at verdi. Camuka da Dayır Usun’dan alınan altın kemeri Timuçin’e takarak karşılığında bir at sundu. Bu armağan değişimiyle kardeşlik bağları bir kez daha yenilendi.

İki önder yaklaşık on sekiz ay boyunca birlikte hareket etti. Ancak yaylaya çıktıkları bir sırada Camuka’nın konaklama yönündeki önerisi Timuçin’in kuşkulanmasına yol açtı. Timuçin durumu ailesiyle görüştü. Börte, Camuka’nın düşüncelerinin değişmiş olabileceğini belirterek ondan ayrılmalarını ve gece boyunca ilerleyerek araya mesafe koymalarını önerdi. Bunun üzerine Timuçin ve yanındakiler Camuka’dan ayrıldı.

Bu ayrılık, Moğol toplulukları arasında yeni bir bölünmenin ortaya çıkmasına yol açtı. Bazı boy ve gruplar Camuka’nın, bazıları ise Timuçin’in yanında yer aldı. Tayciutlar Camuka’ya katılırken Timuçin’in çevresinde farklı boylardan çok sayıda kişi toplandı.

Timuçin’in Etrafında Toplananlar

Timuçin’in tarafına Celayir, Tarkut, Barlas, Mengüt, Uryanghay, Besüt, Süldüs, Dörben ve Baarin topluluklarından kişiler katıldı. Bunların her zaman boylarının tamamını temsil etmediği, çoğu zaman kendi kararlarıyla Timuçin’e bağlanan gruplar olduğu anlaşılmaktadır.

Timuçin’e katılanlar arasında Celme’nin kardeşi Sübötey de bulunuyordu. Baarinlerden Korçi ise göksel işaretlere dayanarak Timuçin’in ulusun hükümdarı olacağını öne sürdü. Timuçin, bu öngörünün doğru çıkması hâlinde ona bir tümen vereceğini söyledi. Korçi ise askerî birliğin yanı sıra hükümdara öğüt verme hakkı ve otuz kadın seçme izni istedi. Timuçin bu isteği kabul etti.

Cürkinlerden Seçe Beki, Kuçar Beki, Dantay ve Kutula Han’ın oğlu Altan da Timuçin’in yanına geçti. Eski hükümdar ailelerine mensup bu kişilerin katılması, Timuçin’in Borcigin soyundan gelen siyasi meşruiyetini güçlendirdi.

Bu dönemde Höelün’e savaş ganimeti olarak getirilen Kököçü adlı bir çocuk da aileye alındı. Höelün, daha önce evlat edindiği Küçü gibi Kököçü’yü de kendi çocuklarıyla birlikte büyüttü.

Han Seçilmesi

Timuçin’in çevresinde toplanan toplulukların sayısı arttıkça Moğollar arasında merkezi bir önder seçme düşüncesi güçlendi. Altan, Seçe Beki ve Kuçar Beki başta olmak üzere önde gelen soylular, hükümdar seçmek ve topluluğu ilgilendiren kararları almakla yetkili kurultayı topladı.

Kurultaya katılanlar, Timuçin’i han seçmeleri hâlinde savaşta ve barışta ona bağlı kalacaklarını, ele geçirilen ganimetleri ve atları kendisine sunacaklarını bildirdi. Sadakatlerini bozdukları takdirde cezalandırılmayı kabul ettiklerini açıkladılar.

Bunun üzerine Timuçin han seçildi. Moğolların Gizli Tarihi, kendisine bu sırada Çinggis Kağan adının verildiğini bildirir. Bununla birlikte unvanın ve Çinggis adının tam olarak hangi tarihte kullanılmaya başlandığı kesin değildir.

Bu ilk hanlık seçiminin tarihi de açık biçimde belirlenememektedir. Olayın Timuçin ile Camuka’nın ayrılmasından hemen sonra gerçekleşmediği, arada belirli bir hazırlık ve taraftar toplama sürecinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

İlk Teşkilatlanma

Han seçilmesinin ardından Timuçin, kendisine bağlı toplulukları merkezî bir yapı altında örgütlemeye başladı. Görevleri dağıttı, yakın adamlarına belirli sorumluluklar verdi ve hükümdarın çevresinde yeni bir idare düzeni kurdu.

Belgütey, atlardan sorumlu büyük seyislik görevine getirildi. Bunun yanında saki, arabaların yöneticisi ve koyun sürülerinin başçobanı gibi görevler oluşturuldu. En iyi okçular arasından seçilen kişilerden hükümdarın güvenliğini sağlamak üzere özel bir muhafız birliği kuruldu.

Timuçin, kendisine bağlı kalan kişileri yükseltti ve ilk destekçilerini ödüllendirdi. Boorçu ile Celme’ye, zor dönemlerinde yanında yer aldıklarını hatırlatarak diğerlerinin üzerinde bir konum verdi.

Bu düzenlemelerle birlikte Timuçin, kendisine bağlı boyları yalnızca askerî bir birlik olarak değil, görevleri ve sorumlulukları belirlenmiş merkezî bir siyasi yapı hâlinde örgütlemeye başladı.

Camuka ile İlk Savaş

Han seçilmesinin ardından Timuçin, durumu önce Kerait hükümdarı Tuğrul’a bildirdi. Tuğrul, Moğolların bir hükümdar etrafında birleşmesini olumlu karşıladı. Camuka ise kendisinin katılmadığı bu seçimi tanımadı ve Timuçin’in han olmasında etkili olan Altan ile Kuçar’ı iki anda arasındaki ayrılıktan sorumlu tuttu.

Gerginlik kısa süre sonra silahlı çatışmaya dönüştü. Camuka’nın kardeşi, Timuçin’e bağlı bir Moğolun atlarını çaldı. Atların sahibi hırsızların peşine düşerek sürüsünü geri aldı ve Camuka’nın kardeşini öldürdü. Bu olay, bozkırdaki kan davası anlayışı uyarınca Camuka’nın karşılık vermesini zorunlu hâle getirdi.

Camuka, çevredeki on üç boyla ittifak kurarak yaklaşık otuz bin kişilik bir kuvvet topladı. Durumdan haberdar edilen Timuçin de benzer büyüklükte bir ordu meydana getirerek rakibinin üzerine yürüdü.

Savaşın sonucu kaynaklarda farklı biçimde aktarılmaktadır. Reşidüddin Timuçin’in, Moğolların Gizli Tarihi ise Camuka’nın galip geldiğini bildirir. Camuka’nın üstün geldiğini kabul eden anlatıya göre Timuçin, savaşın ardından Onon yakınlarındaki dağlık bölgeye çekildi.

Camuka’dan Ayrılanların Timuçin’e Katılması

Savaş sırasında Camuka’nın ele geçirdiği Çinos topluluğunun önderlerini kazanlarda öldürttüğüne ilişkin bir anlatı bulunmaktadır. Bu olayın ayrıntıları ve niteliği kesin değildir. Bununla birlikte Camuka’nın sert davranışlarının ve anda bağını bozmasının, çevresindeki bazı grupların ondan uzaklaşmasına yol açtığı aktarılmaktadır.

Camuka’nın yanında bulunan bazı topluluklar savaşın ardından Timuçin’e geçti. Kongkatay boyundan Mönglik de yedi oğluyla birlikte Timuçin’in tarafına katıldı. Mönglik, Yesügey’in ölümünden önce Timuçin’i korumakla görevlendirdiği kişilerden biriydi. Onun katılması, Timuçin’in siyasi konumunu güçlendirdi.

Timuçin, yeni katılımları “ülkenin kendisine gelmesi” şeklinde değerlendirdi. Kaynaklarda onun cömertliği, adamlarına karşı koruyucu davranması ve ulusun düzenini sağlayabilecek bir önder olarak görülmesi, çevresinde taraftar toplanmasının başlıca nedenleri arasında gösterilmektedir.

İç Düzenin Sağlanması

Timuçin’in han seçilmesi, kendisine bağlanan topluluklar arasındaki anlaşmazlıkları hemen sona erdirmedi. Eski soylular ve boy önderleri, kendi konumlarına ve geleneksel ayrıcalıklarına önem veriyor, yalnızca hanın üstünlüğünü kabul etmek istiyordu. Yeni görev ve sıralamaların geleneksel mevkilere uymaması zaman zaman gerginliklere yol açıyordu.

Mönglik ve beraberindekilerin katılımını kutlamak amacıyla Onon ormanlarında düzenlenen bir ziyafette, kımız belirli bir protokol sırasına göre sunuldu. Seçe Beki’nin eşleri, kendilerine yeterli saygının gösterilmediğini düşünerek içki sunan görevliye saldırdı. Olay, Timuçin’in otoritesinin henüz bütün çevresi üzerinde tam olarak yerleşmediğini gösteriyordu.

Aynı ziyafet sırasında Belgütey, at çalan bir kişiyi yakaladı. Kutula Han’ın yeğeni Büri Bökö hırsızı koruyunca ikisi arasında kavga çıktı. Büri Bökö kılıcıyla Belgütey’i omzundan yaraladı. Belgütey olayın büyümemesi için konunun kapatılmasını istediyse de Timuçin suçlunun cezalandırılmasında ısrar etti.

Bu olaylar, Timuçin’in yalnızca dış rakiplerle değil, kendi çevresindeki boy önderleri ve soylularla da mücadele etmek zorunda kaldığını göstermektedir. Merkezî otoritenin kurulması, yerel anlaşmazlıkların bastırılmasını, görev ve mevki düzeninin kabul ettirilmesini ve farklı toplulukların ortak bir yönetim altında tutulmasını gerektiriyordu.

Tuğrul’un Tahtını Yeniden Kazanması

Han seçilmesinden sonra Timuçin’in en önemli müttefiki Kerait hükümdarı Tuğrul’du. Ancak bu dönemde Tuğrul, Naymanların desteğini alan kardeşi Erke Kara karşısında tahtını kaybetti ve ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı.

Tuğrul önce Kara Hıtay hükümdarına sığınmaya çalıştıysa da burada tutunamadı. Daha sonra Uygur ve Tangut sınırlarında uzun süre yoksulluk içinde dolaştı. Sonunda Kerülen Irmağı’nın kaynaklarında bulunan Timuçin’in yanına geldi.

Timuçin, Tuğrul’u saygıyla karşıladı ve bir yıl boyunca kendi topraklarında ağırladı. Kaynaklara göre bu dönemde iki hükümdar arasındaki bağ daha da güçlendi ve baba ile oğul arasındaki ilişkiye benzetildi.

Reşîdüddin’in aktardığına göre Timuçin, Merkitlerden elde ettiği ganimetleri Tuğrul’a verdi. Ardından Tuğrul yeniden Kerait tahtını ele geçirdi. Böylece Timuçin, kendisini daha önce destekleyen müttefikinin iktidarını yeniden kazanmasında belirleyici rol oynadı.

Tatarlara Karşı Sefer

Timuçin’in ilk büyük dış seferlerinden biri Tatarlara karşı düzenlendi. Tatarlar, geçmişte Moğol hükümdarlarını Kin Hanedanı’na teslim etmiş, ayrıca Timuçin’in babası Yesügey’in ölümüne sebep olmuştu. Bu nedenle sefer hem Moğolların hem de Timuçin’in kişisel intikamını alma amacı taşıyordu.

Bu sırada Tatarlar, daha önce ittifak hâlinde bulundukları Kin Hanedanı’nın sınırlarını yağmalamaya başlamıştı. Bunun üzerine Kin yönetimi, Tatarlara karşı Timuçin ve Tuğrul ile iş birliği yaptı. Böylece Keraitler, Moğollar ve Kin kuvvetleri arasında ortak bir harekât düzenlendi.

Timuçin, Tatarlara karşı eski düşmanlığını hatırlatarak sefer çağrısında bulundu. Moğol boylarının büyük bölümü bu çağrıya katıldı. Ancak Cürkin önderleri Seçe Beki ile Taycu sefere iştirak etmedi.

Müttefik kuvvetler Tatarları yenilgiye uğrattı. Tatar önderleri öldürüldü, kampları ele geçirildi ve ülkeleri yağmalandı. Sefer sırasında Şiki Kutuku adlı genç bir Tatar esir alındı ve Höelün’e verildi. Höelün onu evlat edinerek büyüttü. Şiki Kutuku daha sonra Timuçin’in yakın çevresinde önemli bir yer edindi.

Zaferin ardından Çin tarafından Tuğrul’a Wang (kral) unvanı verildi. Bundan sonra Tuğrul, kaynaklarda Ong Hanadıyla anılmaya başladı. Timuçin de bu sefer sonunda Çin tarafından daha düşük dereceli bir unvan aldı.

Sefer sırasında meydana gelen bir olay da kaynaklarda yer almaktadır. Sadaka isteme bahanesiyle Timuçin’in çadırına giren bir Tatar, küçük yaştaki Tuluy’u kaçırmaya çalıştı. Höelün’ün yardım istemesi üzerine Borçu’nun eşi saldırganı etkisiz hâle getirdi; ardından olay yerine gelen iki kişi Tatarı öldürerek Tuluy’u kurtardı.

Cürkinlerin Ortadan Kaldırılması

Cürkin önderleri Seçe Beki ile Taycu’nun Tatar seferine katılmaması, Timuçin’le aralarındaki gerginliği artırdı. Kısa süre sonra çıkan çatışmalarda Timuçin’e bağlı yaklaşık on kişi öldürüldü. Bunun üzerine Timuçin Cürkinlerin üzerine yürüdü ve onları Kerülen yakınlarında yenilgiye uğrattı.

Seçe Beki ile Taycu savaş alanından kaçmayı başardıysa da takip edilerek yakalandı. Timuçin, daha önce verdikleri bağlılık sözünü hatırlattı ve bu sözü bozduklarını kabul ettirdi. Ardından iki önder öldürüldü. Cürkinler bağımsız bir boy olarak dağıtıldı ve diğer Moğol toplulukları arasına katıldı. Cürkinlere bağlı Celayirler de Timuçin’e itaatlerini bildirdi.

Cürkin kampında bulunan Borokul adlı genç çocuk Höelün’e verildi. Höelün, daha önce yanına aldığı Küçü, Kököçü ve Şiki Kutuku gibi Borokul’u da kendi çocuklarıyla birlikte büyüttü.

Büri Bökö’nün Öldürülmesi

Timuçin, daha önce bir kavga sırasında Belgütey’i omzundan yaralayan Büri Bökö’yü unutmamıştı. Düzenlenen bir güreş karşılaşmasında Belgütey ile Büri Bökö karşı karşıya getirildi.

Yenilmezliğiyle tanınan Büri Bökö mücadele sırasında yere düştü. Belgütey onun üzerine çıkarak Timuçin’den işaret bekledi. Timuçin’in onayı üzerine Belgütey rakibinin belini kırarak onu öldürdü. Böylece Timuçin, kendi ailesi içindeki güçlü bir rakibi de ortadan kaldırdı.

Camuka’nın Gur Han Seçilmesi

1201 yılında Salciut, Kadagin, Dörben, Kongirat, Merkit, Oyrat, Tayciut, Nayman ve Tatar topluluklarından bazı gruplar Timuçin’e karşı bir araya geldi. Toplanan kurultayda Camuka’yı hükümdar seçmeye karar verdiler.

Bağlılık yeminleri, bir aygır ile kısrağın kurban edilmesiyle doğrulandı. Ardından Kem ve Argun ırmaklarının birleştiği bölgede Camuka hükümdarlık makamına çıkarıldı ve kendisine “evrensel han” anlamındaki Gur Han unvanı verildi.

Camuka’nın seçilmesiyle Moğolistan’da Timuçin’in karşısında ikinci bir siyasi merkez ortaya çıktı. Timuçin ile müttefiki Tuğrul, gelişmeleri haber aldıktan sonra güçlerini birleştirerek Camuka’nın üzerine yürüdü.

Camuka’ya Karşı Sefer

Timuçin ve Tuğrul’un kuvvetleri Camuka’nın ordusuna yaklaştığında hava kararmıştı. İki taraf da savaşı ertesi güne bırakarak geceyi bulundukları yerde geçirdi.

Ertesi gün Camuka’nın yanında bulunan yadacılar, yağmur taşı aracılığıyla fırtına çıkarmaya çalıştı. Ancak başlayan şiddetli kar ve fırtına Camuka’nın ordusunu etkiledi. Askerler ve atlar uçurumlara düştü, bazı kişiler donarak öldü ve birliklerin düzeni bozuldu. Camuka’nın askerleri bunu göğün kendilerini desteklemediğinin işareti olarak yorumladı.

Camuka’nın kuvvetleri dağıldı. Tuğrul Camuka’nın peşine düşerken Timuçin, Tayciutları takip etti. Tayciutlar Onon Irmağı yakınında yeniden toplanarak karşı koydu. Savaş bütün gün sürdü ve gece olduğunda iki taraf da savaş alanında kaldı.

Timuçin’in Yaralanması

Çarpışma sırasında Timuçin boynundan yaralandı ve ağır kan kaybetti. Celme, yaranın kanını emerek akışı durdurmaya çalıştı ve gece boyunca onun yanında kaldı.

Timuçin kendine geldiğinde susadığını söyledi. Celme, düşman kampına gizlice girerek içinde kaymak bağlamış süt bulunan bir kap aldı. Ardından sütü suyla karıştırarak Timuçin’e içirdi. Timuçin, Celme’nin hem yarasını temizleyerek hem de düşman kampından içecek getirerek hayatını kurtardığını belirtti ve onun daha önce de zor zamanlarında yanında bulunduğunu hatırlattı.

Sorkan Şira’nın Katılması

Sabah olduğunda Tayciutların gece karanlığından yararlanarak geri çekildiği görüldü. Timuçin yaralı olmasına rağmen atına bindi. Bu sırada geçmişte Tayciut esaretinden kaçmasına yardım eden Sorkan Şira’nın ailesinden bir kadın, kocasının öldürülmesinden endişe ederek Timuçin’den yardım istedi.

Ertesi gün Sorkan Şira Timuçin’in huzuruna çıktı. Timuçin, kendisine daha önce yardım ettiği hâlde neden daha erken katılmadığını sordu. Sorkan Şira, ailesini ve malını geride bırakmak istemediği için gelemediğini söyledi. Timuçin onun açıklamasını kabul etti.

Cebe’nin Timuçin’e Katılması

Timuçin, savaş sırasında atını yaralayan oku kimin attığını öğrenmek istedi. Sorkan Şira’nın yanında bulunan Cirkoaday adlı savaşçı, oku kendisinin attığını açıkça söyledi. Öldürülmesi hâlinde buna razı olduğunu, bağışlanırsa sadakatle hizmet edeceğini bildirdi.

Timuçin, düşmanken yaptığını saklamayan kişinin güvenilir olabileceğini belirterek onu bağışladı. Cirkoaday’a “ok ucu” anlamındaki Cebe adını verdi ve başlangıçta emrine on kişi verdi. Daha sonra komuta ettiği birliklerin sayısı yüz, bin ve on bine kadar yükseldi.

Tayciut Meselesinin Sona Ermesi

Tayciut önderi Tarkutay savaşta yaralanarak ormana kaçtı. Kendi boyundan iki kişi onu yakalayarak Timuçin’e teslim etmeyi düşündü. Ancak kendi önderlerini ele veren kişiler olarak güvenilmeyeceklerinden korkup Tarkutay’ı serbest bıraktılar ve Timuçin’e yalnız gittiler.

Timuçin, yasal önderlerini öldürmedikleri için onları takdir etti. Tarkutay’ı öldürerek getirmiş olsalardı kendilerine güvenmeyeceğini bildirdi ve bağlılıklarını kabul etti.

Bu gelişmelerle birlikte Timuçin’in Tayciutlarla uzun süredir devam eden mücadelesi sona erdi. Camuka’nın oluşturduğu ittifak dağıtılmış, Tayciutların direnci kırılmış ve Timuçin’in çevresine Sorkan Şira ile Cebe gibi yeni isimler katılmıştı.

Tatarların Ortadan Kaldırılması

Tatarlara karşı düzenlenen ilk sefer kesin bir sonuç vermemişti. Moğollar, eski düşmanlarından yeterince öç aldıklarını düşünmüyor ve Tatarların yeniden ayaklanmasından endişe ediyordu. Bunun üzerine 1202 sonbaharında Tatarlara karşı yeni ve kapsamlı bir sefer düzenlendi.

Sefer öncesinde Timuçin, ordunun savaş düzenini koruması için bir buyruk yayımladı. Buna göre düşman bütünüyle yenilmeden askerlerin ganimet toplamak amacıyla saflarını terk etmeleri yasaklandı. Ganimet, savaş tamamlandıktan sonra toplanacak ve ortak biçimde paylaştırılacaktı. Birliklerinden ayrılanların ise başlangıçtaki yerlerine geri dönmeleri gerekiyordu.

Tatarların yenilmesinden sonra Altan, Kuçar ve Darıtay’ın savaş sürerken ganimet topladıkları belirlendi. Timuçin, emrine uymadıkları için ele geçirdikleri malları geri aldırdı. Böylece savaş sırasında koyduğu kuralları yakın akrabalarına ve önde gelen beylere de uyguladı.

Sefer, Tatarların kesin yenilgisiyle sonuçlandı. Tatarlar bağımsız bir siyasi topluluk olma durumunu kaybetti; halkın önemli bir bölümü öldürüldü, esir alındı veya Moğol toplulukları arasına dağıtıldı.

Esirlerin durumu bir aile toplantısında görüşüldü. Belgütey, toplantıda alınan kararları Tatar önderlerinden Yeke Çaran’a açıkladı. Bunun üzerine Tatar esirleri giysilerinin içine bıçaklar saklayarak öldürülmeden önce karşılarındaki Moğollara saldırdı. Çatışma sırasında Moğollar da kayıp verdi.

Timuçin, gizli tutulan kararı açıkladığı için Belgütey’i cezalandırdı ve bir süre aile toplantılarına katılmasını yasakladı. Bunun yerine dışarıdaki anlaşmazlıklar, hırsızlıklar ve yalanla ilgili davalarla ilgilenmekle görevlendirildi.

Hayatta kalan Tatarların bir bölümü Timuçin’in ordusuna katıldı. Böylece Tatar topluluğu bağımsızlığını kaybetmesine rağmen Moğol askerî yapısı içinde varlığını sürdürdü.

Yesügen ve Yesüy

Tatar seferi sırasında Timuçin, Tatar önderlerinden Yeke Çaran’ın kızı Yesügen’i kendisine eş olarak aldı. Yesügen, Timuçin’e ablası Yesüy’ün kendisinden daha güzel ve bir hana daha uygun olduğunu söyledi.

Yesüy bu sırada eşiyle birlikte ormanda saklanıyordu. Kocası kaçmayı başardı, ancak Yesüy yakalanarak Timuçin’in huzuruna getirildi. Yesügen ablasına kendi yerini verdi ve daha aşağıda oturdu. Timuçin de Yesüy’ü eşleri arasına aldı.

Bir süre sonra Timuçin, Yesüy’ün iç çekmesinden eski kocasının yakınlarda olabileceğinden kuşkulandı. Tatar erkeklerini toplatıp boylarına göre sıralattı. Yesüy’ün eski eşi kalabalığın dışında tek başına kalınca kimliği ortaya çıktı. Adam, Yesüy’ü görmek için kampa geri geldiğini söyledi. Timuçin onu düşman, kaçak ve casus olarak değerlendirerek öldürttü.

Naymanlara Karşı Yardım Seferi

Tuğrul, Naymanların saldırısına uğrayarak ağır kayıplar verdi ve halkının önemli bir bölümünü kaybetti. Bunun üzerine Timuçin’den yardım istedi.

Timuçin, Tuğrul’un yardımına giderek Naymanlara karşı savaştı ve Keraitlerin kaybettikleri halk ile malların geri alınmasını sağladı. Tuğrul, Timuçin’in bu yardımını, geçmişte Yesügey’in kendisine verdiği destekle karşılaştırdı.

Tuğrul ile Baba-Oğul İttifakı

Nayman seferinden sonra Tuğrul, yaşlandığını ve yalnızca Senggün adlı bir oğlu bulunduğunu belirterek Timuçin’i de oğlu olarak kabul etmek istedi. İki hükümdar Tola Irmağı çevresindeki ormanlık bölgede bir araya gelerek birbirlerini baba ve oğul ilan etti. Aralarına kimsenin girmesine izin vermeyeceklerine dair yemin ettiler.

Timuçin, bu ittifakı evlilik bağlarıyla daha da güçlendirmeyi tasarladı. Kardeşi Cuci Kasar ile Senggün’ün kız kardeşinin evlenmesini, buna karşılık kendi kızlarından birinin Senggün’ün oğluna verilmesini teklif etti.

Bu evlilik düzenlemesiyle Timuçin, Keraitlerle arasındaki siyasi ve ailevi bağları kalıcı hâle getirmeyi amaçladı.

Keraitlerle İlişkilerin Bozulması

Timuçin ile Tuğrul arasındaki ilişkiler, Senggün’ün önerilen evlilik düzenlemesini reddetmesiyle bozulmaya başladı. Timuçin, kardeşi Cuci Kasar’ı Senggün’ün kız kardeşiyle evlendirmek, kendi kızlarından birini de Senggün’ün oğluna vermek istemişti. Senggün bu teklifi küçümseyerek geri çevirdi.

Bu sırada Altan ile Kuçar, Tatarlara karşı yapılan seferde ganimetlerinin alınmasından dolayı Timuçin’e karşı duydukları hoşnutsuzluk nedeniyle Camuka’nın yanına geçti. Camuka da Keraitlerle Timuçin arasındaki güvensizliği artırmaya çalıştı. Tuğrul’a Timuçin’in Naymanlarla ilişki kurduğunu söyledi ve Keraitlerin yeniden saldırıya uğraması hâlinde kendilerine yardım edeceğini bildirdi.

Tuğrul başlangıçta Timuçin’e karşı harekete geçmeye yanaşmadı. Onu uzun zamandır destek aldığı oğlu olarak görüyor ve aralarındaki bağı bozmanın Gök’ün desteğini kaybetmelerine yol açabileceğini düşünüyordu. Camuka bunun üzerine Senggün’e yöneldi ve Tuğrul’un Timuçin’i evlat edinmesinin onu mirastan uzaklaştırmayı amaçladığını ileri sürdü. Senggün babasını ikna etti ve Tuğrul sonunda karşı koymaktan vazgeçti.

Keraitlerin Kurduğu Tuzak

1203 ilkbaharında Keraitler, evlilik teklifini kabul etmiş gibi davranarak Timuçin’i bir şölene davet etti. Timuçin yol üzerinde Mönglik’in yanına uğradı. Mönglik, davetin bir tuzak olabileceğini belirterek gitmemesini ve ziyaretini ertelemesini önerdi. Timuçin bu uyarıyı dikkate aldı.

Planlarının açığa çıktığını anlayan Keraitler, Timuçin’i ani bir baskınla ele geçirmeye karar verdi. Hazırlıkları duyan iki at bakıcısı geceleyin Timuçin’in kampına ulaşarak yaklaşan saldırıyı haber verdi. Timuçin adamlarını uyandırdı, Celme’yi artçı olarak bıraktı ve kamptan ayrıldı.

Kerait ordusu kısa süre sonra Moğollara yetişti. Tuğrul kuvvetlerin yönetimini Camuka’ya vermişti. Ancak Camuka, anda bağı nedeniyle Timuçin’e karşı savaşmakta tereddüt etti ve ona saldırının yaklaşmakta olduğunu bildiren bir haberci gönderdi.

1203 Çatışması

İki taraf arasında başlayan savaş uzun sürdü ve kesin bir sonuç vermedi. Her iki ordu da ağır kayıplar verdi. Timuçin’in kuvvetlerinde kanatlardan birini yöneten Kuyıldar ağır yaralanırken Kerait tarafında Senggün yaralandı.

Savaşın ertesi sabahında Ögedey, Boorçu ve Borokul’un bulunmadığı fark edildi. Boorçu daha sonra tek başına geri döndü. Atı öldürüldüğü için bir yük atına binerek savaş alanından uzaklaşmıştı.

Ögedey boynundan yaralanmıştı. Borokul onun kanını emerek yarasına müdahale etmiş ve onu kendi atıyla geri getirmişti. Timuçin oğlunun yarasını dağlattı ve ona içecek getirtti.

İki tarafın da yıpranması üzerine Timuçin, kuvvetlerini Doğu Moğolistan’daki Buir Gölü ve Dalay Gölü yönüne çekti. Geri çekilme sırasında yaraları henüz iyileşmemiş olan Kuyıldar öldü ve bir dağa gömüldü.

Balçuna’ya Çekiliş

Timuçin’in yanında yaklaşık 2.600 kişi kalmıştı. Kongiratların bölgesinden geçerken onlara kendisine katılmaları teklif edildi ve bu teklif kabul edildi. Timuçin daha sonra atların dinlenebileceği ve otlakların elverişli olduğu bir su kaynağı çevresine yerleşti.

Buradan Tuğrul’a elçiler göndererek uzun bir mesaj iletti. Aralarındaki eski bağları, Yesügey döneminden beri iki aile arasında süren ilişkileri ve daha önce birbirlerini terk etmeyeceklerine dair verdikleri sözleri hatırlattı. Tuğrul’un kendisine neden düşman olduğunu sordu ve geçmişte ona yaptığı yardımları anımsattı.

Tuğrul bu mesajdan etkilendi. Timuçin’den ayrılmakla görevini yerine getirmediğini kabul etti ve ona karşı kötü bir düşünce taşıması hâlinde kanının akıtılmasını dileyerek yemin etti. Parmağını kesip kanını kayın kabuğundan yapılmış küçük bir kaba doldurarak Timuçin’e gönderdi.

Timuçin aynı dönemde Camuka, Senggün, Altan ve Kuçar’a da haber yolladı. Altan ile Kuçar’a, kendileri han seçilmiş olsaydı onlara bağlılık göstereceğini hatırlattı. Ardından bir Kerait hükümdarına hizmet etmelerinin Moğol soyluları olarak taşıdıkları konumla bağdaşmadığını ima etti.

Balçuna’daki Bekleyiş

Senggün, Timuçin’in mesajlarını uzlaşma çağrısı olarak değil, savaş ilanı olarak değerlendirdi ve hazırlık yapılmasını emretti. Bunun üzerine Timuçin, bulunduğu yerin yeterince güvenli olmadığını düşünerek Balçuna Gölü çevresindeki verimsiz bölgeye çekildi.

Balçuna’da sular bulanık, otlaklar yetersizdi. Timuçin 1203 yazını burada geçirdi. Bu sırada kendisine bağlı kalan kişiler ve sonradan katılan topluluklar onun çevresinde toplanmaya devam etti.

Keraitlerin yanında bulunan Moğol önderleri de Tuğrul’un üstünlüğünden hoşnut değildi. Camuka, Altan, Kuçar ve diğer bazı kişiler Keraitlere karşı bir komplo kurdu. Komplo ortaya çıkınca Camuka, Altan ve Kuçar Naymanlara sığındı; Darıtay ise Timuçin’e katıldı.

Keraitlere Karşı Son Sefer

Timuçin, koşulların değiştiğini görünce Balçuna’dan ayrılarak Onon bölgesine doğru ilerledi. Bu sırada kardeşi Cuci Kasar da ona katıldı. Kasar’ın ailesi Kerait kampında kalmıştı.

Timuçin, Cuci Kasar’ın kendisini bulamadığı ve Keraitlere geri dönmek istediği izlenimini yaratmak için Tuğrul’a bir haberci gönderdi. Tuğrul bu mesaja inandı ve Kasar’ı beklediğini bildiren bir elçi yolladı. Kerait elçisi Timuçin’in kampına getirildi ve öldürüldü.

Timuçin’in habercisi, Tuğrul’un herhangi bir saldırı beklemediğini ve büyük altın çadırını kurdurarak kutlama yaptığını bildirdi. Bunun üzerine Moğollar gece gündüz ilerleyerek Kerait kampını kuşattı.

Savaş üç gün üç gece sürdü. Sonunda Keraitler silahlarını bıraktı. Tuğrul ile Senggün kaçmayı başardı. Sayıca daha az olan Timuçin’in kuvvetleri kesin bir zafer kazandı ve Keraitler bağımsız siyasi varlıklarını kaybetti.

Keraitlerin Moğol Birliğine Katılması

Tuğrul ile Senggün’ün kaçmasını sağlayan Kerait subayı daha sonra Timuçin’in huzuruna çıktı. Eski hükümdarına hizmet ederken görevini yerine getirdiğini açıkça söyledi ve bağışlanırsa Timuçin’e hizmet edeceğini bildirdi. Timuçin, bağlılığını gizlemediği için onu bağışladı ve ödüllendirdi.

Kerait halkına genel olarak iyi davranıldı. Bununla birlikte boy ve klanları parçalanarak Moğol komutanların yönetimindeki farklı birliklere dağıtıldı.

Tuğrul’un erkek kardeşinin kızlarından biriyle Timuçin evlendi. Diğer kız Sorgaktani ise Tuluy’a verildi. Timuçin daha sonra gördüğü bir rüyanın ardından kendi eşini nöbet tutan bir noyona verdi.

Tuğrul’un Ölümü

Tuğrul, Nayman ülkesine kaçarken bir su kaynağının yanında öldürüldü. Başı Nayman hükümdarı Tayang Han’a götürüldü. Tayang, başlangıçta Tuğrul’un ölümünden üzüntü duydu ve başına saygı gösterilmesini emretti.

Tuğrul’un başına kurban sunuldu ve müzik çalındı. Anlatıya göre başın gülümsediği veya dilini çıkardığı görüldü. Tayang bunu kötüye yorarak başı yere attı ve çiğnedi. Ardından köpeklerin uluması yaklaşan bir felaketin işareti olarak değerlendirildi.

Naymanlara Karşı Sefer

Keraitlerin Timuçin’e bağlanmasıyla Doğu ve Kuzey Moğolistan onun hâkimiyetine girdi. Camuka da başlıca dayanağını kaybetti. Buna karşılık Batı Moğolistan’daki Nayman ülkesi henüz Timuçin’in denetimi dışında bulunuyordu.

Nayman toprakları, Timuçin’e karşı mücadelelerini sürdürmek isteyenlerin sığınağı hâline gelmişti. Camuka, Merkit önderi Toktoa ve başka birçok kişi buraya gitmişti. Naymanların Timuçin’in düşmanlarını koruması, iki taraf arasındaki savaşı kaçınılmaz duruma getirdi.

Naymanlar, Kin Hanedanı adına Çin sınırlarını koruyan Öngütlerle ittifak kurmaya çalıştı. Ancak Öngüt hükümdarı bu girişimi Timuçin’e bildirdi. Timuçin, Öngütlerin bu davranışını daha sonra ödüllendirilmek üzere dikkate aldı.

Nayman hükümdar ailesi kendi içinde birlik değildi. Tayang Han savaşa hazırlanmak isterken ana kraliçe Moğolları küçümsüyor ve çatışmadan kaçınıyordu. Tayang Han ise yeryüzünde yalnızca bir hakan bulunabileceğini söyleyerek savaşın gerekliliğini savunuyordu.

Savaş Hazırlıkları

1203-1204 kışının sonunda Timuçin, düzenlenen büyük bir sürek avının ardından savaş konusunu görüşmek üzere kurultayı topladı. Bazı komutanlar mevsimin uygun olmadığını, atların kış şartları nedeniyle zayıfladığını ve sonbahara kadar beklenmesi gerektiğini söyledi.

Belgütey, Darıtay ve Temüge ise Naymanların saldırısını beklemek yerine hemen harekete geçilmesini savundu. Naymanların nüfusları ve zenginlikleriyle övündüklerini, gecikmenin onlara hazırlık fırsatı vereceğini belirttiler. Bunun üzerine sefer kararı alındı.

Timuçin savaştan önce askerlerini saydı, silahları denetletti ve onluk, yüzlük ve binlik birliklere yeni komutanlar tayin etti. Muhafız birliğini de yeniden düzenleyerek gündüz muhafızlarının sayısını altmışa, gece muhafızlarının sayısını seksene çıkardı.

17 Mayıs 1204’te savaş sancağı açıldı ve ordunun koruyucu ruhu kabul edilen süldeye sunu yapıldı. Ardından Timuçin, öncü birliklerin başına Cebe ile Kubilay’ı geçirerek Kerülen Vadisi boyunca ilerlemeye başladı.

Nayman Ordusunun İlerlemesi

Tayang Han da Camuka’yla birlikte Timuçin’in üzerine yürüdü ve Kangay sınırlarında bir yerde ordugâh kurdu. Moğol komutanlarından biri, askerlerin az ve atların zayıf olduğunu belirterek her askerin beş ateş yakmasını önerdi. Böylece Naymanların Moğol ordusunu olduğundan daha kalabalık sanması amaçlandı.

Tayang Han bu hileye kandı ve Moğol kampındaki ateşlerin gökteki yıldızlar kadar çok olduğunu söyledi. Başlangıçta Moğolları peşinden sürükleyerek yormayı ve dar bir geçitte saldırmayı düşündü. Ancak oğlu Küçlüg ile bazı komutanların kendisini korkaklıkla suçlaması üzerine geri çekilmekten vazgeçti.

Tayang Han, Tamir Irmağı boyunca ilerleyip Yukarı Orhon’u geçerek bugünkü Ulan Batur bölgesine ulaştı. Burada Naymanlar Moğol öncü birlikleriyle karşılaştı.

Camuka’nın Naymanlardan Ayrılması

İlk çarpışmanın ardından Naymanlar dik yamaçlara çekildi. Timuçin’in ana kuvvetleri ortaya çıkınca Tayang Han, Camuka’dan karşılarındaki birliklerin kimlerden oluştuğunu sordu.

Camuka, Cebe, Kubilay, Celme ve Sübötey’i Timuçin’in dört köpeği olarak tanıttı. Ardından Cuci Kasar’ın gücünü ve Timuçin’in ordusunun savaşçılığını abartılı ifadelerle anlattı. Bu sözler Nayman hükümdarı ve askerleri üzerinde korku yarattı.

Tayang Han kuvvetlerini giderek daha yüksek mevkilere çekti. Camuka ise Naymanların karşı koyamayacağını düşünerek savaş alanından ayrıldı. Timuçin’e haber göndererek Tayang Han’ın korkuya kapıldığını ve dağa çekildiğini bildirdi.

Naymanların Yenilgisi

Gece olduğunda Naymanlar dağlık bölgeden kaçmaya çalıştı. Dar patikalarda oluşan karışıklık sırasında birçok asker yolunu kaybetti veya uçurumlardan düştü.

Sabah olduğunda Tayang Han ağır yaralanmıştı. Yanındaki nökerler onun çevresinde toplanarak savaşa devam etti. Timuçin onların gösterdiği direnişten etkilenerek hayatlarını bağışlamak istediyse de Nayman savaşçıları teslim olmayı reddetti. Son askerlerine kadar savaşarak öldürüldüler.

Tayang Han’ın ordusunun yenilmesiyle Nayman ülkesi teslim oldu. Tayang Han’ın oğlu Küçlüg ise savaşın son aşamasından önce kaçmayı başardı ve batıya çekilerek direnişini sürdürdü.

Merkitlerin Dağılması

Naymanların yenilgisinden sonra Moğolistan’ın büyük bölümü Timuçin’in hâkimiyetine girdi. Direnişi sürdüren başlıca önderler Merkit Toktoa ile Camuka’ydı.

Toktoa, 1204 sonbaharında Altay bölgesine çekildi. Yenilgiye uğramış ve adamlarının büyük bölümü tarafından terk edilmiş durumda Küçlüg’e katılmaya çalıştı. Uzun süren mücadeleden yorulan Merkitlerin çoğu ise Timuçin’in halkı arasına karıştı.

Timuçin, Merkitlerin önde gelen klanlarından birinin başında bulunan Dayırusun’la evlilik yoluyla ilişki kurdu ve onun kızı Kulan’ı eş olarak istedi.

Kulan’ın Getirilmesi

Kulan’ı Timuçin’e götürmekle bir subay görevlendirildi. Ülkenin yağmacılarla dolu olması nedeniyle yolculuk uzadı ve güzergâh birkaç kez değiştirildi.

Subay Timuçin’in huzuruna ulaştığında, gecikme nedeniyle Kulan’a zarar verdiğinden kuşkulanıldı. Subay suçlamayı reddetti ve her zaman hana sadakatle hizmet ettiğini söyledi. Yapılan incelemede Kulan’ın bakire olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Timuçin yanıldığını kabul ederek subayın güvenilir olduğunu ve kendisine önemli görevler verilebileceğini belirtti.

Toktoa’nın Ölümü ve Küçlüg’ün Kaçışı

Timuçin, Toktoa’yı takip ederek Altay bölgesine ilerledi. Ancak kışın yaklaşması ve dağlık arazinin bilinmemesi nedeniyle harekâtı erteledi.

Takip 1205 ilkbaharında yeniden başladı. Moğol kuvvetleri Toktoa ile Küçlüg’e Yukarı İrtiş’in kollarından biri üzerinde ulaştı. Yapılan savaşta Toktoa bir okla öldürüldü.

Toktoa’nın oğulları, cesedini yanlarında götüremeyeceklerini anlayınca başını keserek aldılar. Böylece hem babalarının başının düşman eline geçmesini önlemek hem de ona karşı son görevlerini yerine getirmek istediler.

Küçlüg ise Beşbalık ve Kuça yönüne kaçtı. Buradan Kara Hıtay ülkesine geçerek Çu Irmağı çevresine ulaştı.

Uygur Yazısının Benimsenmesi

Naymanlar, Uygur ülkesinin sınırlarında yaşamış ve Uygurlarla yakın ilişkiler kurmuştu. Uygur yazısını kullanmış, Uygur kökenli bazı yöneticileri de hizmetlerine almışlardı. Bunlardan biri, kaynaklarda Çinçe çevriyazısıyla Ta-ta Tonga adıyla geçen mühürdardı.

Naymanların yenilmesinden sonra esir alınan Ta-ta Tonga’nın yanında krallığın büyük altın mührü bulundu. Cengiz Han mührün ne işe yaradığını sorduğunda Ta-ta Tonga, hükümdarın emirlerinin gerçekliğini ve resmî niteliğini göstermek için kullanıldığını açıkladı.

Cengiz Han, Ta-ta Tonga’yı kendi emirlerini yazmakla görevlendirdi ve mührü koruması için ona teslim etti. Ayrıca oğullarına yazı öğretmesini ve yönetimde görev yapabilecek Uygurları hizmetine almasını istedi. Böylece Uygur yazısı Moğol dilinin yazıya geçirilmesinde kullanılmaya başlandı ve Uygurlar Moğol yönetiminin kuruluşunda görev aldı.

Merkit Direnişinin Sona Ermesi

Son Merkit topluluklarının Sübötey tarafından ne zaman ortadan kaldırıldığı kesin değildir. Gizli Tarih bu harekâtı Toktoa’nın ölümünden hemen sonraya yerleştirirken Reşîdüddin ve diğer bazı kaynaklar 1207 tarihini vermektedir.

Anlatıya göre Cengiz Han, Sübötey’e Merkitleri her yerde takip etmesini, ancak askerlerini gereksiz yere tehlikeye atmamasını ve gereksiz çatışmalardan kaçınmasını emretti. Merkitler takip edilerek sıkıştırıldı ve direnişleri sona erdirildi.

Toktoa’nın en küçük oğlu esir alınarak Cengiz Han’ın huzuruna getirildi. Cuci Kasar onun bağışlanmasını istediyse de bu talep kabul edilmedi ve genç öldürüldü.

Camuka’nın Yakalanması

Camuka, yanında kalan beş kişiyle birlikte Tanglu tepelerine sığınmıştı. Burada avlanarak ve çevreden elde ettikleriyle yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı.

Yanındaki adamlar ağır yaşam koşullarından dolayı Camuka’ya karşı çıktı ve onu yakalayarak Cengiz Han’a teslim etti. Bu davranışlarının ödüllendirileceğini düşünüyorlardı. Ancak Cengiz Han, kendi hükümdarlarına ihanet ettikleri gerekçesiyle bu kişileri ölüm cezasına çarptırdı.

Camuka’nın Ölümü

Cengiz Han, Camuka’ya geçmişte yaşananları unutmayı ve yeniden yanında yer almayı teklif etti. Camuka ise eski dostluklarının artık yeniden kurulamayacağını söyledi. Kendisinin hayatta kalmasının Cengiz Han’ın huzur içinde yaşamasına engel olacağını belirterek öldürülmesini istedi.

Camuka, kanı dökülmeden öldürülmeyi talep etti. Türk-Moğol geleneğinde hükümdar ailesine mensup kişilerin ve yüksek statülü kimselerin kanının dökülmeden öldürülmesi, onlara gösterilen bir saygı biçimi olarak kabul ediliyordu.

Gizli Tarih’e göre Camuka’nın isteği kabul edildi. Kanı dökülmeden öldürüldü ve ardından kendisi için cenaze töreni düzenlendi.

Reşîdüddin ise Camuka’nın ölümü hakkında farklı bir anlatı vermektedir. Buna göre Camuka’nın bedeni parçalara ayrılmıştır. Kaynaklar arasındaki bu farklılık nedeniyle ölüm biçimi kesin olarak belirlenememektedir.

Moğolistan’ın Birleşmesi

Toktoa ile Camuka’nın ölümleri, Cengiz Han’a karşı direnişi sürdüren başlıca önderleri ortadan kaldırdı. Naymanların yenilmesiyle Moğolistan’daki son bağımsız büyük siyasi güç de hâkimiyet altına alınmıştı.

Böylece Cengiz Han’a karşı koyabilecek bağımsız bir hükümdar, boy veya siyasi topluluk kalmadı. Doğu, Kuzey ve Batı Moğolistan’daki topluluklar onun yönetimi altında birleşti.

Cengiz Han’ın gençlik döneminden itibaren sürdürdüğü hayatta kalma ve üstünlük kurma mücadelesi bu gelişmelerle sona erdi. Kaynakta kabul edilen 1155 doğum tarihine göre bu sırada yaklaşık elli yaşındaydı.

1206 Kurultayı

Temuçin'in 1206 yılında düzenlenen kurultayda Cengiz Han ilan edilişi, 15. yüzyıla ait Câmiʿu't-Tevârîh yazmasında yer alan bir minyatürde tasvir edilmiştir.

Moğolistan’daki başlıca rakiplerini ortadan kaldıran Timuçin’in, hâkimiyetine yasal bir temel kazandırması gerekiyordu. Bu amaçla 1206 ilkbaharında Onon Irmağı kıyısında büyük bir kurultay toplandı. Timuçin’in yakınları ile üstünlüğünü kabul eden boy ve klanların önderleri toplantıya katıldı.

Kurultay sırasında dokuz yak veya at kuyruğuyla donatılmış beyaz tuğ göndere çekildi. Meng-hung’un aktardığına göre sancağın ortasında siyah bir ay resmi bulunuyordu.

Törenin ayrıntıları kesin olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte sonraki büyük han seçimlerinde görülen bazı uygulamaların bu kurultayda da gerçekleştirilmiş olması mümkündür. Seçilen hükümdarın kendisine sunulan makamı birkaç kez reddetmesi, ardından ileri gelenlerin başlıklarını çıkarıp kemerlerini omuzlarına asarak bağlılıklarını bildirmeleri bu uygulamalar arasındaydı.

İmparatorluk ailesinden veya önde gelenlerden bazıları seçilen kişinin ellerinden ve kemerinden tutarak onu tahta götürürdü. Kendisine sunulan kupadan önce hükümdar, ardından toplantıya katılanlar içerdi. Daha sonra katılımcılar bir dizlerini dokuz kez kırarak hükümdarın önünde eğilirdi.

Keçe Üzerinde Yükseltilme

Han seçimlerinde hükümdarın eşiyle birlikte beyaz bir keçe üzerine oturtulup havaya kaldırıldığı da aktarılmaktadır. Bu hareket, hükümdarın Gök’e sunulmasını simgeliyordu.

Bazı araştırmacılar bu uygulamanın XIII. yüzyıl başlarında bulunmadığını ileri sürmüştür. Ancak Simon de Saint-Quentin ile Ermeni tarihçi Hethum’un anlatıları, geleneğin Cengiz Han dönemine kadar götürüldüğünü göstermektedir.

Tören sırasında bir kılıç üzerine yemin edildiği de belirtilir. Ancak bu yeminin hükümdarın halka mı, yoksa halkın hükümdara mı bağlılığını ifade ettiği kesin değildir.

Tahta çıkış töreninden sonra birkaç gün süren şölenler düzenlenirdi. Bu kutlamalarda güreşler, at yarışları ve hayvan dövüşleri yapılır; katılımcılar bol miktarda yiyip içerdi.

Kurultayın Niteliği

1206 Kurultayı’nın Timuçin’in daha önce han seçildiği toplantıyla ilişkisi kesin olarak açıklanamamaktadır. Kurultayın ilk seçimi yalnızca onaylamış olması, Camuka’nın seçilmesiyle zayıflayan meşruiyeti yenilemesi veya Timuçin’e daha geniş yetkiler vermesi mümkündür.

İlk seçiminde Timuçin yalnızca kendisine bağlı Moğol topluluklarının hükümdarı olmuştu. 1206’da ise Moğolistan’daki bütün boy ve toplulukların hükümdarı konumuna gelmişti. Bu nedenle kurultayın onu daha yüksek bir hükümdarlık makamına çıkardığı düşünülebilir.

Bazı görüşlere göre Timuçin’e bu sırada kağan unvanı verilmiş olabilir. Buna karşılık Paul Pelliot ve başka araştırmacılar onun bu unvanı taşımadığı yönünde kanıtlar ileri sürmüştür. Timuçin’in gösterişli ve uzun hükümdarlık unvanlarına ilgi duymadığı da belirtilmektedir.

Yuan-şe’ye göre Timuçin’e “okyanus gibi” anlamıyla açıklanan Çingis adı bu kurultay sırasında verildi. Böylece Timuçin, Cengiz Han adıyla Moğolistan’ın hükümdarı olarak tanındı.

Hükümdarlığın Meşrulaştırılması

Bozkır toplumlarında hükümdarın kendisini kabul ettirmesi, iktidarın kurulmasındaki en zor aşamaydı. Önder ile ona bağlı topluluklar arasında edilen resmî yemin, iki tarafı birbirinden ayrılamayacak biçimde birleştiriyordu.

Bu bağlılığın hükümdarın şahsına mı, ailesine mi yoksa bütün hanedana mı yöneldiği şartlara göre değişebilirdi. Hükümdarın yenilmesi veya ölmesi, Gök’ün desteğini kaybettiği ve kendisine verilen yetkinin geri alındığı biçiminde yorumlanabilirdi.

Kurultayda yapılan seçim, Cengiz Han’ın büyükler tarafından kabul edildiğini gösteriyordu. Bununla birlikte bu önderlerin kendi topluluklarını temsil etmesi, hükümdarlığın yalnızca aristokratların kararına dayanmadığını düşündürmektedir.

İktidarın İlahi Kaynağı

Türk-Moğol siyasi anlayışında hükümdarlığın kaynağı Gök’e, yani Tengri’ye bağlanıyordu. Hükümdar, Gök tarafından seçilmiş, gönderilmiş ve onun adına hareket eden kişi olarak kabul edilebilirdi.

Eski Türk yazıtlarında hükümdarın Tengri tarafından kağan ilan edildiği belirtilir. Uygur hükümdarlarına da ilahi nitelikler taşıyan unvanlarla hitap edilirdi. Bu anlayışın Cengiz Han döneminde yeni ortaya çıkmadığı, daha eski geleneklerden devralındığı anlaşılmaktadır.

Cengiz Han, Keraitleri yenmesinden sonra yükselişini Ebedî Tengri’nin yardımına ve korumasına bağlamıştı. Bu ifade, siyasi başarılarının ilahi destek sayesinde gerçekleştiğine inandığını göstermektedir.

Cengiz Han’ın İlahi Kökeni

Cengiz Han’ın olağanüstü veya ilahi bir kökenden geldiğini ileri süren anlatıların bu dönemde ortaya çıkmaya başladığı anlaşılmaktadır. Kaynaklarda onun Tanrı’nın oğlu olarak kabul edildiğini belirten ifadeler bulunmaktadır.

Simon de Saint-Quentin, Cengiz Han’dan “Tanrı’nın oğlu” olarak söz eder. Kiragos, Cuci’nin oğullarının da aynı biçimde değerlendirildiğini aktarır. Yuan-şe’de Baarinli Bayan’a atfedilen açıklamalar da bu anlayışı yansıtmaktadır.

İlhanlı hükümdarı Hülagu’nun Fransa Kralı IX. Louis’ye gönderdiği bir mektupta Tengri’nin Cengiz Han’a kendi oğlu olarak seslendiği belirtilmektedir. Bu anlatılar, Cengiz Han ve hanedanının hükümdarlığının ilahi bir kaynağa dayandırıldığını göstermektedir.

Büyük Şaman Kököçü

1206 Kurultayı’nda, ilahî adı Teb-Tenggeri olan Büyük Şaman Kököçü önemli bir rol oynadı. “Teb” sözü, Tenggeri adına kuvvetlendirici bir anlam katıyor ve “çok ilahî” veya “çok göksel” biçiminde açıklanıyordu.

Kököçü, Mönglik-Eçige’nin yedi oğlundan dördüncüsüydü. Mönglik, Yesügey’in ölümünden sonra Timuçin’in emanet edildiği kişi olmuş, daha sonra yeniden onun yanına katılmış ve Keraitlerin hazırladığı tuzağa karşı kendisini uyarmıştı.

Kököçü yalnızca bir şaman değil, Büyük Şaman olarak tanınıyordu. Kaynaklarda en sert kışlarda çıplak dolaştığı, donmuş ırmakların ortasında oturduğu ve vücut ısısıyla buzları erittiği anlatılır. Bilinmeyen olaylar ve gelecek hakkında bilgi verdiğini ileri sürüyor, Tanrı’nın kendisiyle konuştuğunu ve kendisini göğe yükselttiğini söylüyordu. Reşîdüddin, onun beyaz bir at üzerinde bulutlara yükseldiğini aktarır.

Kököçü, Gök’ün Timuçin’in hükümdar olmasını istediğini ilan etti. Anlatımları değişen rivayetlere göre Gök, Timuçin’i ulusların ve krallıkların başına getirmiş, bütün yeryüzünün hükümdarı yapmış ve ona Çingis Han adını vermişti.

Böylece Büyük Şaman, hükümdarla Gök arasındaki ayrıcalıklı ilişkinin aracısı olarak ortaya çıkıyordu. Moğollar bundan sonra Ebedî Gök’ün gücü ve hükümdarın “su”su ile hareket ettiklerini söyleyebilecekti. “Su” sözü, ilahî kader veya hükümdarlık ruhu anlamında kullanılıyordu. Hanın emirleri de Gök’ün emirleri olarak kabul edilebiliyordu.

Cengiz Han’ın adının verilmesiyle ilgili başka anlatılar da bulunmaktadır. Sagan Seçen’e göre bir tarla kuşu üç sabah boyunca Timuçin’in kapısının önündeki bir taşa konmuş ve ona “Çingis” diye seslenmişti. Ermeni tarihçi Hethum ise beyaz bir ata binmiş silahlı bir süvarinin, Tanrı adına Moğollara özgürlüklerini kazandırmasını ve onların hükümdarı olmasını Timuçin’e emrettiğini aktarır.

Yasak

Yasak, Cengiz Han’ın yasalarını ifade ediyordu. Sözcük kimi zaman “yasa” biçiminde yazılmış, daha seyrek olarak “ferman” veya “emir” anlamındaki Türkçe yarlık sözüyle karşılanmıştır.

Cengiz Han yasalarının yeni sorunlarla birlikte zaman içinde genişlemiş olması mümkündür. Bununla birlikte temel yapısının, Cengiz Han’ın resmen hükümdar kabul edildiği 1206 yılında oluştuğu düşünülmektedir. En önemli yenilik, boy teşkilatının ve bu teşkilatın taşıdığı ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasıydı.

Yasak’ın tam metni günümüze ulaşmamıştır. Bazı hükümleri Reşîdüddin, Bar Hebraeus, Mirhond ve Batılı seyyahların eserlerinde korunmuştur. Makrîzî bütün yasaları aktardığını düşünmüşse de yalnızca bir bölümünü vermiştir.

Moğollar yasak’a büyük önem veriyor ve ona karşı gelmeyi ağır bir suç sayıyordu. Reşîdüddin’in aktardığı bir anlatıda Moğol önderlerinin, İslamiyet’i benimseyen Altın Orda hükümdarı Özbek Han’a verdikleri cevap yasak’ın kutsal bir metin gibi değerlendirildiğini göstermektedir.

Yasak; ahlakı, savaşı, barışı, aile hayatını, toplumsal ilişkileri, kutsal sayılan davranışları ve yasakları kapsıyordu. Bu nedenle insan yaşamının hemen her alanını düzenleyen temel bir başvuru kaynağıydı.

Yasaklar ve Ahlak Kuralları

Kaynaklarda yasak’ın su ve ateşle ilgili bazı hükümleri aktarılır. Suya idrar yapılması, gündüz suya girilmesi, dalgalı suda giysi yıkanması ve altın veya gümüş kapların üzerine su dökülmesi yasaktı. Ateşin içine kılıç sokulmaması, yıkanmış çamaşırların ovada serilmemesi, kamçıya dayanılmaması ve ata dizginle vurulmaması da belirtilen hükümler arasındaydı.

Cinayet işleyenler, at hırsızları, bakire bir kıza tecavüz edenler ve zina yapanlar ağır biçimde cezalandırılıyordu. Evlilik düzeni çokeşlilik ve kuma uygulamasına dayanmakla birlikte yasal bakımdan ilk eş, yani hatun ile onun çocukları öncelikli kabul ediliyordu.

Askerî kurallar son derece katıydı. Dikkatsiz davranan bir nöbetçinin cezası ölüm olabiliyordu. Birliğin komutanına kayıtsız şartsız itaat edilmesi ve verilen emirlerin tartışılmadan uygulanması isteniyordu.

Yasak’ın bir başka yönü şehir hayatının küçümsenmesi ve göçebe yaşama bağlılığın korunmasıydı. Buna karşılık dinî hoşgörünün yazılı bir hüküm olarak yasak’ta bulunup bulunmadığı belli değildir.

Kurultay Sonrası Övgüler ve Atamalar

Kurultay sırasında Cengiz Han, geçmişte kendisine yardım edenleri ve zor zamanlarında yanında kalanları andı. Kunan’ın uyanıklığını, Borokul, Mukali, Borçu ve Çilaun Batur’un hizmetlerini, Sorkan Şira’nın kendisini saklayıp kurtarmasını övdü.

Höelün’ün evlat edindiği Şigi Kutuku, Borokul, Küçü ve Kököçü’ye annesinin gösterdiği ilginin karşılığını verdiklerini söyledi. Korçi’ye ise boyun eğen topluluklar arasından otuz kadın seçme hakkı tanıdı.

Cengiz Han, çeşitli görevler ve ayrıcalıklar dağıttı. Çok sayıda kişiyi tarkan ilan etti. Yeterince ödüllendirilmediğinden yakınan Şigi Kutuku’yu büyük yargıçlığa getirdi. Ona hükümdarın gözü ve kulağı olmasını, hırsızlık ve aldatma davalarını incelemesini, suçluları cezalandırmasını ve bağışlanması gerekenleri affetmesini emretti. Verdiği kararların mavi defterlere yazılması istendi.

Geç tarihli bir anlatıya göre Cengiz Han, atamalar sırasında Borçu’yu unutmuş gibi davrandı. Borçu ise ödül için hizmet etmediğini ve kendisi açlıktan ölse bile hana bağlı kalacağını söyledi. Bunun üzerine Cengiz Han, onu herkesten daha yüksek bir konuma getirdiğini açıkladı.

Ordunun Yeniden Düzenlenmesi

Cengiz Han, ordunun onlu, yüzlü, binli ve on binli birliklerden oluşan yapısını korudu. Bununla birlikte bu birliklere farklı boylardan ve Moğol olmayan müttefik topluluklardan askerler yerleştirdi.

Tümenleri yönetmek üzere doksan üç komutan atandı. Bunların arasında Mukali, Mönglik, Borçu, Korçi, Celme, Borokul, Sorkan Şira, Cebe ve Sübötey bulunuyordu. Ordu sağ kanat, sol kanat ve merkez olmak üzere üç bölüme ayrıldı.

Hükümdarın özel muhafız birliği de yeniden düzenlendi. Cengiz Han, daha önce yetmiş gündüz ve seksen gece muhafızı bulunduğunu, artık bütün ulusları yönetmekle görevlendirildiği için muhafızlarının sayısının on bine çıkarılması gerektiğini bildirdi.

Muhafızlar noyan ve tarkanların oğulları arasından seçilecek; çevik, güçlü ve cesur kişilerden oluşacaktı. Seçimleri doğrudan Cengiz Han yapacak, cezalandırılmaları da yalnızca onun yetkisinde olacaktı.

Muhafızlar, her biri üç gün ve üç gece görev yapan dört bölüme ayrıldı. Gece nöbetleri sıkı kurallara bağlandı. Tan vaktinden önce hana yaklaşan herkes durdurulacak ve kimse yanında bir muhafız bulunmadan hükümdarın çadırına giremeyecekti.

Nöbet değişiminde bulunmayan bir muhafız ilk seferinde otuz, ikinci seferinde yetmiş kırbaçla cezalandırılıyor, üçüncü tekrarında birlikten çıkarılıyordu.

Muhafızlara geniş ayrıcalıklar tanındı. Savaşçı sınıftan olan bir muhafız, binlik birlik komutanıyla; savaşçı olmayan sınıftan olan ise yüzlük birlik komutanıyla eşit kabul ediliyordu. Muhafız birliği aynı zamanda geleceğin komutanlarının yetiştiği bir kurum hâline geldi.

Gece muhafızlarının seferlerden muaf tutulması eleştirilince Cengiz Han, onların kendi hayatını koruduklarını, avlarda kendisine eşlik ettiklerini, ordugâhın ve yük arabalarının düzeniyle ilgilendiklerini belirterek bu kararı savundu.

Noyanlar ve Tarkanlar

Prensler ve noyanlar yüksek aristokrasiyi oluşturuyordu. Bu zümrede hükümdar ailesinin üyeleri, kardeşlerinin çocukları ve çeşitli seçkin kişiler bulunuyordu.

Tarkanlar ise doğuştan değil, hizmet ve başarı yoluyla kazanılan daha alt bir soylu sınıf meydana getiriyordu. Vergiden muaf tutuluyor, ele geçirdikleri ganimetleri kendilerine saklayabiliyor ve günün her saatinde Cengiz Han’ın huzuruna çıkabiliyorlardı.

Dokuz suç işleyinceye kadar sorumlu tutulmamaları, kutlamalarda seçkin yerlere oturmaları ve kendilerine özel olarak şarap sunulması da tarkanların ayrıcalıkları arasındaydı.

Moğol Kimliğinin Oluşması

1206’daki atamalar ve askerî düzenlemeler, Moğolistan’ın askerî, siyasi ve toplumsal bakımdan birleşmesine zemin hazırladı.

“Moğol” adı daha önce de biliniyordu ve Kutula Han döneminde siyasi bir anlam kazanmıştı. Ancak daha sonra kullanımını kaybetmiş, 1206 Kurultayı ile yeniden resmî bir ad durumuna gelmişti.

Bu adın yalnızca Moğolca konuşanları mı, yoksa Türkçe konuşanlar dâhil Moğolistan’daki bütün toplulukları mı kapsadığı kesin değildir. Bununla birlikte “Moğol” adını taşımak saygınlık ve ayrıcalık ifade etmeye başladı.

Moğollar kendilerini “mavi Moğol” veya “göksel Moğol” olarak tanımladı. Kurulan siyasi birlik, “Büyük Moğolların Ulusu” anlamında yorumlanan Yeke Moğol Ulus adıyla anıldı.

Güney Sibirya Seferi

1207 yılında Cengiz Han, kuzeyde yaşayan orman halklarını hâkimiyet altına almak için ordunun sağ kanadını büyük oğlu Cuci’nin emrine verdi.

Seferin amacı kesin olarak bilinmemektedir. Kuzey topluluklarından gelebilecek saldırıları önlemek, bölgede bulunan değerli kürkleri elde etmek, bazı boylar arasındaki anlaşmazlıklara müdahale etmek veya Şamanizmin güçlü olduğu bu bölgeyle ilişki kurmak amaçlanmış olabilir.

Güney Sibirya’nın sık ormanları, nehirleri ve dağları ilerlemeyi güçleştiriyordu. Bölgede yaşayan topluluklar avcılıkla geçiniyor, kayın kabuğundan yapılmış kulübelerde yaşıyor ve eşyalarını rengeyiklerinin sırtında taşıyordu. Kış aylarında avlanmak için kar kayakları kullanıyorlardı.

Az sayıda ve dağınık yaşayan bu topluluklar, ormanlara çekilerek takipten kolayca kurtulabiliyordu.

Oyratların Teslim Olması

Cuci’nin ilerleyişi sırasında, Baykal Gölü’nün batısında ve Lena Irmağı’nın yukarı kesimlerinde yaşayan Oyratların Şaman hükümdarı Kutuka Beki Moğollara katıldı.

Oyrat ülkesi savaşılmadan teslim oldu. Daha sonraki dönemde Cengiz Han hanedanının hâkimiyetinde kalmasına rağmen imparatorluğa az sayıda asker sağladığı anlaşılmaktadır.

Kutuka Beki, Moğol ordusuna rehberlik ederek onları Kırgız ülkesine götürdü. Kırgızlar, Yenisey’in yukarı kesimlerinde bulunan Kem bölgesinde yaşıyor ve savaşçı özellikleriyle tanınıyordu. Buna rağmen ülkelerine bağlılıkları nedeniyle dışarıya doğru yayılmamışlardı.

Kırgızlar da Moğollara teslim oldu.

Tümetler ve Diğer Orman Boyları

Kırgızların teslim olmasından sonra Moğol ordusu, bugünkü Krasnoyarsk’ın kuzeybatısındaki Uda Vadisi çevresinde yaşadığı belirtilen Tümetlerin ülkesine girdi.

Orman içindeki dar bir yolda öncü birliği yöneten Borokul pusuya düşürülerek öldürüldü. Ölüm haberi Cengiz Han’a ulaştığında büyük üzüntü ve öfke duydu. Höelün’ün evlat edindiği çocuklardan biri olan Borokul, uzun yıllar boyunca onun yakınında bulunmuştu.

Tümetlerin kısa süre sonra mı, yoksa Reşîdüddin’in belirttiği gibi 1217 yılında mı teslim olduğu kesin değildir. Teslimiyetlerinden sonra kadınları ve kızları Moğol subaylarına, Oyratlara ve Kırgızlara dağıtıldı.

Gizli Tarih, Barkun, Ursut, Kapkana ve Tuba gibi başka toplulukların da boyun eğdiğini aktarır. Ancak bu boyların tamamının kimliği ve Moğolların kuzey yönündeki ilerleyişinin kesin sınırları belirlenememektedir.

Oyratların sağladığı yardım evlilik bağlarıyla karşılık buldu. Cengiz Han, kızlarından Çaçayigan’ı Kutuka Beki’nin büyük oğluna verdi. Cuci de kendi kızını aynı ailenin daha genç bir üyesiyle evlendirdi.

Şamanların Toplumdaki Konumu

Şamanlar, toplum içinde saygı duyulan ve aynı zamanda korkulan kişilerdi. Kehanetle uğraşan diğer büyücülerden farklı olarak uygulamalarını çeşitli nesnelere değil, mistik deneyime dayandırıyorlardı. Uzun bir eğitimden geçen şamanların yetenekleri babadan oğula aktarılabilir veya ruhlar tarafından seçildiklerine inanılmasıyla kazanılabilirdi.

Şamanlar trans hâline girerek kozmik yolculuk yaptıklarını ileri sürüyorlardı. Hayvan biçiminde tasarlanan yardımcı ruhların desteğiyle göğe çıktıkları ve varlığı kabul edildiği ölçüde yer altı dünyasına indikleri düşünülüyordu. Bu yolculuklar sırasında geleceği sorguladıklarına ve hastaların bedenlerinden ayrıldığına inanılan ruhları geri getirerek onları iyileştirdiklerine inanılıyordu.

Şamanların şifa verme ve geleceği bildirme yeteneklerine başka güçler de ekleniyordu. Bu yeteneklerin sağladığı nüfuz, bazı şamanların siyasi önderliğe yönelmesine yol açmıştı. XII. yüzyıldan itibaren veya daha önceki bir dönemde, özellikle orman topluluklarında ve bozkırın hayvancı toplumlarında bazı şamanların beki unvanıyla siyasi güç kazandıkları görülüyordu.

Siyasi yetki taşımadıklarında bile şamanlar etkili ve kısmen kutsal kabul edilen kişilerdi. Hem hükümdarlar hem de halk üzerinde söz sahibiydiler. Ruhlar, tanrılar ve özellikle Tengri ile ilişki içinde olduklarına inanılması, onlara karşı çıkılmasını güçleştiriyordu.

Bir şamanı öldürmek, yalnızca halkın tepkisini çekme tehlikesi taşımıyordu. Şamanın koruyucu ruhlarının, tanrıların ve Tengri’nin öcüne uğrama korkusu da bulunuyordu. Şamanın ölümünden sonra bile güçlerini koruyabileceğine inanılıyordu.

Cengiz Han daha önce Toktoa ve Seçe gibi beki unvanlı önderlere karşı çıkmış ve onları öldürtmüştü. Ancak bu kişiler siyasi önderlik üstlendikleri için kutsal konumlarının bir bölümünü kaybetmiş ve diğer hükümdarlar gibi değerlendirilmeye başlamışlardı.

Mönglik Ailesinin Yükselişi

1206 Kurultayı’nı izleyen dönemde Mönglik’in ailesi daha güçlü bir konuma ulaşmaya çalıştı. Ailenin geçmişinde şaman hükümdarlığı geleneği bulunuyordu ve Cengiz Han’ın yükselişinde oynadıkları rolün kendilerine siyasi güç sağlayacağını düşünüyorlardı.

Mönglik yaşlıydı ve Cengiz Han’a bağlı görünüyordu. Ancak ailenin hareketlerini artık kendisi değil, Büyük Şaman Kököçü yönlendiriyordu. Teb-Tenggeri adıyla tanınan Kököçü, Gök adına konuştuğunu ileri sürmesi sayesinde önemli bir nüfuz kazanmıştı.

Kököçü, babası ve altı kardeşiyle birlikte sürekli olarak Cengiz Han’ın yurdunda bulunuyordu. Hükümdara öğüt vermeyi ve önerilerde bulunmayı kendisine hak görüyor, onunla kibirli bir biçimde konuşuyordu. Halk arasındaki etkisi giderek artıyor ve çevresinde her gün daha fazla taraftar toplanıyordu.

Cengiz Han sonunda Kököçü ve ailesinin kendilerini hükümdarla eşit görmeye başladığını söyledi. Böylece Büyük Şaman ile imparatorluk ailesi arasındaki çatışma açık hâle geldi.

Cuci Kasar’a Yönelik Suçlama

Kököçü’nün kardeşleri Cuci Kasar’la kavga ederek onu dövdü. Kasar, durumu Cengiz Han’a bildirdi ancak şikâyeti kabul edilmedi.

Bunun ardından Kököçü yeni bir kehanette bulundu. Daha önce Ebedî Gök’ün imparatorluğu Timuçin’e verdiğini söylediğini, şimdi ise hükümdarlığın Kasar’a geçmesi gerektiğini bildirdiğini ileri sürdü. Cengiz Han’ın Kasar’dan önce davranmaması hâlinde geleceğinin belirsiz olacağını söyledi.

Cengiz Han bu sözlere inandı. Kardeşinin kendisini devirmeye çalışabileceğinden kuşkulanarak ertesi gece onu tutuklattı. Kasar’ın elleri bağlandı, başlığı ve kemeri çıkarıldı. Cengiz Han onu hazırladığı ileri sürülen komplo hakkında sorgulamaya başladı.

Höelün’ün Müdahalesi

Cuci Kasar’ın tutuklandığı haberi Höelün’e ulaştırıldı. Höelün arabasına hayvan koşturarak gün doğmadan Cengiz Han’ın yurduna geldi.

Kasar’ın yanına giderek bağlarını çözdü, başlığını başına, kemerini beline taktı. Ardından göğüslerini açarak oğullarını kendisinin beslediğini hatırlattı. Timuçin, Kaçiun ve Temüge’nin birer göğsünü emdiğini, Kasar’ın ise iki göğsünü de emecek kadar güçlü olduğunu söyledi.

Höelün, Timuçin’in üstün bir zekâya, Kasar’ın ise beden gücü ve okçuluk yeteneğine sahip olduğunu belirtti. Düşmanların Kasar’ın yayı ve okları sayesinde yenildiğini, bütün düşmanlar ortadan kalktıktan sonra artık ona ihtiyaç duyulmadığının mı düşünüldüğünü sordu.

Kasar’ın olağanüstü gücü ve okçuluğu kaynaklarda başka örneklerle de anlatılır. Reşîdüddin, onun bir insanı bir ok kırar gibi ikiye ayırabildiğini aktarır. Bir anlatıya göre Cengiz Han’ın isteği üzerine uçmakta olan bir akbabayı belirlenen noktadan vurmuştu.

Höelün’ün öfkesi karşısında Cengiz Han direnemedi. Yurdu terk etti ve Kasar’ı bağışladı.

Bu olay, Cengiz Han’ın Büyük Şaman’ın etkisine karşı kazandığı ilk başarıydı. Ancak kardeşler arasındaki ilişki eski yakınlığına dönmedi. Cengiz Han’ın Kasar’a karşı içinde bir kuşku taşımaya devam ettiği anlaşılmaktadır. Daha sonraki anlatılarda Kasar’ın birkaç kez hükümdara karşı ayaklanmaya çalıştığı ileri sürülse de bu söylentilerin Kököçü’nün taraftarları tarafından yayılmış olması mümkündür.

Temüge’nin Küçük Düşürülmesi

Kököçü, imparatorluk ailesini parçalamayı başaramamış olsa da kardeşler arasında güvensizlik yaratmıştı. Bundan sonra hedef olarak Cengiz Han’ın en küçük kardeşi Temüge’yi seçti.

Kököçü, sözler ve tehditlerle Temüge’nin çevresindeki kişilerin ondan uzaklaşmasını sağladı. Daha sonra altı kardeşiyle birlikte Temüge’yi halkın önünde suçladı. Baskı o kadar arttı ki Temüge, işlemediği suçlar nedeniyle Kököçü’nün önünde diz çökerek af dilemek zorunda kaldı.

Ertesi gün Temüge, Cengiz Han’a giderek yaşananları anlattı. Cengiz Han şaşkın ve bitkin görünmesine rağmen hemen tepki göstermedi. Bu davranışı, Kököçü’nün gücünden ne kadar kaygılandığını gösteriyordu.

Börte’nin Uyarısı

Bu kez Cengiz Han’a Börte müdahale etti. Gözyaşları içinde, Kököçü ve kardeşlerinin Kasar’ı dövdüğünü ve Temüge’yi küçük düşürdüğünü hatırlattı.

Börte, Cengiz Han hayattayken kardeşlerine bu şekilde davranabilen kişilerin, onun ölümünden sonra halkın yönetimini ele geçirmeye çalışabileceklerini söyledi. Kardeşlerine gizlice zarar veren bu insanların ileride Cengiz Han’ın oğullarının hüküm sürmesine izin vermeyeceklerini belirterek kocasını harekete geçmeye çağırdı.

Teb-Tenggeri’nin Ortadan Kaldırılması

Kököçü’nün gücü, Cengiz Han’ın iktidarı için ciddi bir tehdit hâline gelmişti. Cengiz Han, savaşlarda kazandığı üstünlüğü Büyük Şaman karşısında kaybedebilirdi. Şamanlık gücüne karşı çıkmanın doğurabileceği tehlikeye ve Mönglik ailesine duyduğu minnete rağmen müdahale etmeye karar verdi. Kardeşi Temüge’ye, Teb-Tenggeri geldiğinde ona dilediğini yapabileceğini söyledi.

Temüge üç tanınmış güreşçi buldu. Mönglik ve yedi oğlu her zamanki gibi Cengiz Han’ın yurduna geldiklerinde Temüge, Kököçü’yü yakasından tuttu. Bir gün önce kendisini küçük düşürmeye zorladığını söyleyerek onu dövüşmeye çağırdı ve dışarı çıkarmaya çalıştı. Bu sırada Kököçü’nün başlığı düştü. Bu durum kötüye işaret sayıldı.

Cengiz Han ikisinin dışarı çıkmasını emretti. Kököçü dışarı çıkar çıkmaz üç güreşçi üzerine atıldı ve belkemiğini kırdı. Cesedi, sıralanmış yük arabalarının önüne bırakıldı.

Temüge çadıra dönerek olayı doğrudan ölüm sözünü kullanmadan anlattı. Dövüş başlamadan Kököçü’nün yere yattığını ve artık kalkmak istemediğini söyledi. Mönglik oğlunun öldürüldüğünü anladı ve ağladı. Ardından Cengiz Han’a, onun hükümdar olmasından çok önce de dostu olduğunu ve dostu olarak kalacağını bildirdi.

Kököçü’nün altı kardeşi ise kapıyı sürgüleyerek ocağın çevresinde toplandı. Kollarını sıvamaları üzerine Cengiz Han korktu ve dışarı çıkmak için yol verilmesini istedi. Kardeşler ona saldırmadı. Cengiz Han dışarı çıktığında muhafızları çadırı kuşattı.

Teb-Tenggeri’nin Kayboluşu

Kököçü’nün cesedinin üzerine büyük bir cenaze çadırı kuruldu. Ceset, kapısı kilitlenen ve duman deliği kapatılan yurtta üç gün bırakıldı. Kapının önüne bir muhafız yerleştirildi.

Cesedin üç veya yedi gün boyunca çadırda bırakılması, göksel ruhun bedeni terk etmesi için belirli bir süre gerektiği inancıyla bağlantılıydı. Bu süre aynı zamanda cenaze töreninin hazırlanmasına ve ölen kişinin kendisiyle birlikte gömülemeyen eşyalarının düzenlenmesine imkân veriyordu. Kaynakta bu cenaze çadırının daha sonra ata kültünde kullanılan çadırlarla bağlantılı olabileceği ileri sürülmektedir.

Üçüncü gün güneş batarken muhafız, Teb-Tenggeri’nin çadırın üst açıklığından çıkarak havada kaybolduğunu bildirdi. Bunun üzerine Cengiz Han halka, Kököçü’nün çadırın üst açıklığını açarak bedeniyle birlikte dışarı çıktığının anlaşıldığını söyledi.

Cengiz Han, Teb-Tenggeri’nin kardeşlerine saldırması ve aralarında anlaşmazlık çıkarmak amacıyla asılsız suçlamalar yayması nedeniyle Gök’ün sevgisini kaybettiğini açıkladı. Bu sebeple hayatının bedeniyle birlikte alındığını belirtti.

Ardından Mönglik’i, oğullarının davranışlarını engellememek ve ailesini hükümdar ailesiyle eşit tutmaya çalışmakla suçladı. Bu niyeti daha önce fark etmiş olsaydı Mönglik ailesine Camuka, Altan, Kuçar ve diğerlerine yapılan muamelenin uygulanacağını söyledi. Son olarak konunun artık kapatılmasını istedi.

Bu olaydan sonra Mönglik ailesinin hükümdar karşısındaki iddialı tutumu sona erdi.

Usun’un Beki Olarak Atanması

Cengiz Han, Kököçü’nün yerine Baarin boyunun en yaşlı üyesi Usun’u getirdi. Usun, efsanevi Bodonçar’ın soyundan geldiği kabul edilen eski bir aileye mensuptu. Yaşlı ve sakin bir kişi olarak tanımlanıyordu.

Cengiz Han, Usun’un beki olmasını emretti. Beyaz giysiler giyecek, beyaz bir ata binecek, kendisine en saygın yer ayrılacak ve hürmet gösterilecekti.

Reşîdüddin’e göre Usun, ordugâhta diğerlerinden daha yüksek bir yerde oturuyor, hükümdar ailesinin prensleri gibi sağ tarafta bulunuyor ve atı Cengiz Han’ın atının yanında ilerliyordu.

Şamanlık Gücünün Sınırlandırılması

Teb-Tenggeri’nin ortadan kaldırılması, Cengiz Han’ın karşılaştığı en ağır iktidar krizlerinden biriydi. Büyüsel ve dinî yetkeye karşı kendi hükümdarlık yetkisini öne çıkarabilmek için şamanlara karşı duyulan eski korkuyu aşması gerekiyordu. Bu süreçte annesi Höelün ile eşi Börte’nin müdahaleleri önemli rol oynadı.

Kököçü’nün öldürülmesinin doğrudan sorumluluğunu Temüge üstlenmişti. Olayın Cengiz Han’ın lehine sonuçlanması, onun Gök’e Şamandan daha yakın olduğu ve hükümdarlığının ilahî bir kaynağa dayandığı yönündeki inancını güçlendirmiş olmalıdır.

Bununla birlikte Şamanlık kurumu ortadan kaldırılmadı. Şamanlar siyasi hayattan uzaklaştırılarak önceki görev alanlarına döndürüldü. Denetim altında tutulabilmeleri için kendilerine saygı gösterilmeye devam edildi. İmparatorluk çevresinde ve hükümdar ailesi üzerinde etkili olmayı da sürdürdüler.

Mönglik ailesinin Kököçü’nün ölümünü unutması için çaba gösterildi. Kardeşlerinden Sögetü Çerbi ile Tolun Çerbi imparatorlukta komutanlık görevleri üstlendi. Tolun Çerbi daha sonra Çin’deki savaşlara, Gürgenç ve Nişabur kuşatmalarına ve Tangut seferine katıldı.

Kököçü’nün hatırası da bütünüyle silinmedi. Hülagu, Avrupa’ya gönderdiği bir mektupta Gök’ün emrinin Teb-Tenggeri’nin sesiyle duyurulduğunu belirtti. Bar Hebraeus, Şamana atfedilen olağanüstü güçlerin yanında onun, Tanrı’nın bütün dünyayı Timuçin ile oğullarına verdiğini ve Timuçin’e Cengiz adını koyduğunu söylediğini aktardı. Mirhond ve Ebülgazi Bahadır Han da eserlerinde Kököçü’den söz etti.

Eski Boy Düzeninin Dönüşümü

Cengiz Han İmparatorluğu’nun kuruluşu, Moğolistan’ın siyasi birleşmesinin yanında eski boy düzeninde de köklü bir değişim meydana getirdi. Boyların geniş ölçüde bağımsız hareket etmesine dayanan yapı zayıflatıldı; iç mücadeleler ve siyasi karışıklıklar sona erdirilmeye çalışıldı.

Kaynaklarda Tatarlar gibi bazı toplulukların yok edildiğinin belirtilmesi, her zaman bütün üyelerinin öldürüldüğü anlamına gelmiyordu. Aileler ve klanlar varlıklarını korurken siyasi ve toplumsal ayrıcalıklarının önemli bir bölümünü kaybettiler.

Boylara ait koruyucu tanrılar, imparatorluğun Büyük Tanrısı karşısında geri plana çekildi. Diğer tanrılar bu büyük ilahî gücün parçaları veya belirtileri olarak değerlendirildi. Hükümdar ailesinin totemi olan kurt da bütün halkın ortak atası konumuna yükseltildi; boyların ayrı totemleri önemini kaybetti.

Orduda farklı kökenlerden gelen kişiler aynı birliklere yerleştirildi. Moğol olmayan unsurlar da Moğol birliklerinin içine dağıtıldı. Böylece askerî teşkilatın boylara göre bölünmesi önlendi.

Boyları birbirinden ayıran totem anlayışı zayıflatılırken büyüsel ve dinî yetki sahipleri de imparatorun denetimine alındı. Tanrı adına konuşma bakımından hükümdarın Şamandan daha yetkili olduğu kabul edildi.

Türkler ile Moğolların Birleşmesi

Türkçe ile Moğolca birbirinden farklı dillerdi ve birini bilmek diğerini anlamaya yetmiyordu. Buna rağmen Türklerle Moğollar Moğolistan’da yan yana yaşıyor, yakın ilişkiler kuruyor ve aynı siyasi yapı içinde birleşiyordu.

Timuçin ile Kerait hükümdarı Tuğrul arasındaki konuşmaların bir tercüman aracılığıyla yürütülmüş görünmemesi, Keraitlerin Moğolca konuşmuş olabileceklerini düşündürmektedir. Aynı şekilde Timuçin ve çevresindekilerin Merkitler, Tatarlar veya Naymanlarla iletişim kurarken belirgin bir dil güçlüğü yaşadıklarına dair bilgi bulunmamaktadır.

Bu durum, yaygın bir iki dilliliğin veya ortak bir bölgesel dilin varlığıyla açıklanabilir. Ancak kaynaklar bu konuda kesin bir bilgi vermemektedir.

Türklerle Moğollar arasındaki yakınlaşma büyük göçebe imparatorluklarında daha önce de görülmüş, Cengiz Han döneminde ise daha güçlü bir hâl almıştı. Bu gelişme, sonraki bazı yazarların iki topluluğu aynı ulusun parçaları olarak değerlendirmelerine yol açtı.

Nasîrüddin Tûsî, Moğolları bir Türk boyu olarak tanımladı. Muhammed Haydar, Türklerle Moğolların aynı ulusu meydana getirdiğini belirtti. Reşîdüddin ise iki topluluğun birbirine benzediğini ve geçmişte ortak adlarla anıldığını, ancak aralarında çeşitli farklılıkların bulunduğunu yazdı.

Reşîdüddin’e göre kendi döneminde Moğol adıyla anılan topluluklar eski çağlarda bu adı taşımıyordu. Moğolların elde ettiği şan ve güç nedeniyle başka Türk boyları da Moğol adı altında anılmaya başlanmıştı. Daha önce Tatar adının geniş bir topluluk için kullanılması da benzer bir gelişmenin sonucuydu.

Ebülgazi Bahadır Han’ın aktardığı geç tarihli soy anlatısında Türkler Yafes’in oğlu, Moğollarla Tatarlar ise onun soyundan gelen topluluklar olarak gösterildi. Moğollarla Mısır Türk Memlükleri arasındaki savaşlar sırasında da Müslüman çevrelerde iki tarafın aynı kökten geldiği düşüncesi bulunuyordu.

Cengiz Han’ın ordusundaki Türk askerlerinin sayısı zamanla arttı. Bu gelişme, Moğol fetihlerinde Türk unsurların giderek daha geniş bir yer edinmesini sağladı.

İlk Dış Seferler

Moğolistan, Keraitlerin çöküşünden sonra büyük ölçüde iç barışa kavuşmuştu. Naymanlara karşı 1204’te yürütülen savaşın kısmen dış mesele sayılması hâlinde bu barış dönemi 1203’ten başlatılabilir. Ülkede kuraklık, salgın hastalık veya hayvan hastalığı görülmüyor; nüfus ve hayvan varlığı artıyordu. Çocuklar yetişiyor, silah kullanmayı öğreniyor, at, öküz ve koyun sıkıntısı çekilmiyordu. Boylar arasındaki sürekli çatışmaların sona ermesi de nüfus kaybını azaltmıştı.

Sekiz yıl boyunca anarşinin yaşanmaması Moğolistan için olağan dışıydı. Cengiz Han olgunluk çağına ulaşmış ve güçlü bir savaş teşkilatı kurmuştu. Ancak bu güç henüz geniş çaplı dış seferlerde kullanılmamıştı.

Moğolların Cengiz Han’a bağlanarak istedikleri barış, yalnızca iç barıştı. Savaş, avcılık gibi hayatlarının bir parçasıydı. Çinliler ve Tatarlar tarafından aşağılanmaktan ve güçlerini boy çatışmalarında tüketmekten bıkmışlardı. Birleşmenin kendilerine yarar sağlamasını ve geçmişte zarar gördükleri topluluklardan intikam almalarına imkân vermesini bekliyorlardı.

Cengiz Han’ın Sibirya seferi önceden hazırlanmıştı. Bununla birlikte kuzey ormanlarında geniş kuvvetler kullanılamadığı için bu harekât sınırlı kaldı. Cengiz Han, 1205 ve 1207 yıllarında Tangut veya Si-hia Krallığı’na karşı da bazı akınlar düzenledi. Moğolların şehir kuşatmaları konusundaki tecrübesizliği nedeniyle bu girişimlerden önemli bir sonuç alınamadı.

Tibet’in 1206 veya 1207 yılında Moğollar tarafından işgal edildiği yönündeki anlatılar ise Tibet kaynakları ile Sagan Seçen’in kayıtlarına dayanır. Kaynakta bunların, Moğolların daha sonraki dönemde Budizmi benimsemesinin geçmişe taşınmasıyla oluşturulmuş anlatılar olabileceği belirtilmektedir. Bununla birlikte 1206 Kurultayı’nın Tibet’te ilgi uyandırmış ve bazı temaslara yol açmış olması ihtimal dâhilindedir. Bu ilişkinin ileri bir aşamaya ulaşmadığı anlaşılmaktadır.

Öngütlerin Moğollara Bağlanması

1206 Kurultayı’nın etkisi, daha önce Cengiz Han’la ilişki kurmuş olan Öngütler ve Uygurlar üzerinde belirgin oldu.

Öngütler, Şansi sınırlarında Çin Seddi’nin kuzeyinde yaşayan Nestûrî Hristiyan Türklerdi. Moğollarla aralarındaki yakınlık, 1204’te Naymanlara karşı düzenlenen sefer sırasında başlamıştı. Öngüt hükümdarı, Tayang Han’ın Moğollara karşı kendisine katılma çağrısını reddetmiş ve Cengiz Han’ı yaklaşan tehlikeye karşı uyarmıştı.

Cengiz Han bunun karşılığında kızlarından Alagay Beki’yi Öngüt hükümdarına vermek istedi. Reşîdüddin’e göre yaşlı hükümdar, yaşını ileri sürerek bu evliliği kabul etmedi ve Alagay’ın yeğeni ve ardılı Şiku ile evlendirilmesini önerdi. Evliliğin ayrıntıları ve tarihi konusunda farklı anlatımlar bulunmakla birlikte Alagay Beki daha sonra Öngüt ülkesinde yönetimi üstlendi. Bu durum Öngütlerin Moğol İmparatorluğu’na bağlılığını güçlendirdi.

Bundan sonra iki hanedan arasında düzenli evlilik bağları kuruldu. Cengiz Han soyundan gelen erkekler Öngüt prensesleriyle evlenirken Öngüt prenslerine de hükümdar ailesinden kadınlar verildi.

Hristiyanlığı güçlü biçimde benimsemiş olan Öngütler, Moğol İmparatorluğu içinde bu dinin başlıca destekçilerinden biri oldu. Aynı zamanda Moğollara kendi kültürlerine yakın, ancak daha gelişmiş bazı unsurlar taşıdılar.

Öngütlerin bağlılığının ilk önemli sonucu, Cengiz Han’ın onların toprakları üzerinden Çin’le doğrudan temas kurmasıydı.

Uygurların Katılması

Ta-ta Tonga’nın Cengiz Han’ın hizmetine girmesi, imparatorluk mührünü taşıması ve hükümdarın oğullarına Uygur yazısıyla Türkçe okuma yazma öğretmesi, Moğollarla Uygurlar arasındaki yakınlığı artırdı.

Uygur ülkesi eski ve gelişmiş bir edebiyat, sanat, din ve ticaret geleneğine sahipti. Bununla birlikte askerî yönden güçlü değildi ve savaşçı bir siyasete yönelmiyordu. Ülke toprakları, Moğollardan kaçan Merkit ve Nayman grupları tarafından tehdit ediliyordu. Uygurlar bu topluluklardan Moğolların yardımıyla kurtulabileceklerini umuyordu.

Moğol İmparatorluğu’nun askerden çok yöneticiye ihtiyaç duyması da Uygurlar için yeni imkânlar oluşturdu. Böylece Uygurlar kademeli olarak Moğolların etki alanına ve koruması altına girdi.

İdi Kut unvanını taşıyan Uygur hükümdarı Barçuk, Cengiz Han’ı kutlamak için elçiler gönderdi. Cengiz Han da onu huzuruna çağırdı. Barçuk altın, mücevher ve değerli kumaşlarla geldi, görkemli biçimde karşılandı ve kendisine hükümdarın kızlarından biriyle evlenme sözü verildi.

1209 yılına gelindiğinde Uygur ülkesinin bütünüyle Cengiz Han’ın nüfuzu altına girdiği kabul edilebilir. Uygurlar daha sonraki dönemde de kendi hükümdarlarını koruma ayrıcalığına sahip olarak bu siyasi yapının içinde kaldılar.

Moğollar büyük yerleşik uygarlıkları fethetmeye başladıklarında Uygurların yönetim tecrübesi ve insan gücünden geniş ölçüde yararlanacaklardı.

Si-hia Krallığı

Tangut Krallığı veya Si-hia, çoğu zaman Minyak İmparatorluğu adıyla da anılıyordu. Tibet kökenli ve belirli ölçüde Çinlileşmiş bir halk tarafından kurulan bu devlet, XI. yüzyılda Kuzey Çin sınırlarında ortaya çıkmıştı.

Si-hia toprakları Sarı Irmak’ın Ordos kıvrımını ve nehrin yukarı kesimlerini kapsıyor, güneyde Tibet’e, batıda Uygur ülkesine kadar uzanıyordu. Yerleşik nüfusa, gelişmiş ticarete ve güçlü bir orduya sahipti. Başkenti bugünkü Ningşia çevresinde bulunuyor ve ülke çok sayıda gelişmiş şehri barındırıyordu.

Cengiz Han’ın Si-hia ile çatışmasının Uygurların çıkarlarıyla bağlantılı olduğu düşünülebilir. Uygurlar İpek Yolu’nun orta bölümünü ellerinde tutarken Tangutlar doğu kesimini ve yolun başlangıç bölgelerini denetliyordu. Bu durum Tangutlara ticaret yolunu açıp kapatma imkânı veriyor ve Uygurlar için önemli bir engel oluşturuyordu.

İlk Tangut Akınları

Moğolların Si-hia’ya karşı 1205 yılında düzenlediği ilk akın sınırlı kaldı ve birkaç esir alınmasıyla sonuçlandı. 1207’deki ikinci harekât da daha geniş bir başarı sağlamadı.

Bu akın sırasında Vulahay adlı bir şehrin ele geçirildiği ve yıkıldığı anlatılır. Rivayete göre surları aşamayan Moğollar, kuşatmayı kaldırmaları karşılığında şehrin bütün kedi ve kuşlarının kendilerine verilmesini istedi. Tangutlar bu isteği kabul etti. Moğollar hayvanların kuyruklarına ve ayaklarına kıtık bağlayarak bunları ateşe verdi. Yuvalarına dönen hayvanların ambarları ve mahzenleri tutuşturduğu anlatıldı.

Kaynakta bu anlatının güvenilir olmadığı, ancak gerçek bir askerî uygulamadan esinlenmiş olabileceği belirtilmektedir. Eski dönemlerden beri kuşların olağanüstü müdahalelerini anlatan rivayetler bulunuyordu. Ayrıca ateşe verilmiş nesneleri düşman saflarına taşıyan at, deve veya öküz sürülerinin kullanıldığı da biliniyordu.

1209 Si-hia Seferi

Si-hia’ya karşı asıl savaş 1209 yılında başladı. Bu mücadele, Moğolların en uzun ve en güç savaşlarından biri oldu. Kesintilerle birlikte yirmi dört yıl sürdü ve kesin bir barışla sonuçlanmadı. Cengiz Han da Tangutlara karşı çıktığı son sefer sırasında öldü.

1209’da büyük bir Moğol ordusu Si-hia topraklarına girdi. Tangut hükümdarı Li Anşuan, Moğollara karşı veliaht prensi gönderdi ancak prens yenildi. Vulahay yeniden ele geçirilerek yağmalandı.

Moğol ordusu daha sonra Gizli Tarih’te Erikaya adıyla geçen ve bugünkü Ningşia çevresinde bulunan başkenti kuşattı. Cengiz Han, Sarı Irmak’ın yatağını değiştirerek şehri su altında bırakmayı denedi. Esirlere yaptırılan bent ilk sonbahar yağmurlarına dayanamadı. Taşkın bendi yıktı ve Moğol ordugâhını su bastı. Bunun üzerine kuşatma kaldırıldı.

Tangutların Bağlılık Bildirmesi

Moğol kuvvetleri kırsal bölgeleri yağmalamaya devam edince Tangut hükümdarı barış istedi. Kızı Çaka’yı Cengiz Han’a eş olarak verdi ve onun sağ kolu olacağını açıkladı.

Bununla birlikte Tangutların teslimiyeti büyük ölçüde biçimsel kaldı. Develer, av şahinleri, yünlü ve ipekli kumaşlardan oluşan bir haraç vermekle yetindiler.

Li Anşuan, Moğolların ihtiyaç duyması hâlinde süvari birlikleri göndermeye de söz verdi. Ancak daha sonra bu sözünü yerine getirmedi. Bu davranış Cengiz Han’ı öfkelendirdi ve Tangut hükümdarını cezalandırmadan mücadeleyi sona erdirmemeye karar vermesine yol açtı.

Kuzey Çin’e Savaş İlanı

Cengiz Han, Mart 1211’de Kerülen kıyısında bir kurultay toplayarak Kuzey Çin’e savaş açtı. Kuzey Çin, yaklaşık bir yüzyıldır Çincede “altın” anlamına gelen Kin adını taşıyan Cürçenlerin yönetimindeydi. Moğollar Kin hükümdarını Altan Han, yani “Altın Han” olarak adlandırıyordu.

Tunguz kökenli olan Cürçenler, Kuzey Çin’i daha önce yöneten Kitanları bölgeden çıkarmıştı. Kitanların yönetici sınıfı daha sonra doğu İslam dünyasına çekilmiş ve burada Budist Kara Hitay Hanedanı’nı kurmuştu.

Cengiz Han, gençliğinde Tatarlara karşı Kinlerle iş birliği yaptığından onların bağlısı sayılıyor ve haraç ödüyordu. Kerait hükümdarı Tuğrul’a wang unvanı verilerek Ong Han diye tanınması sağlanırken Cengiz Han’a daha düşük bir unvan verilmişti. Yeni siyasi konumu, bu bağlılığı sürdürmesine uygun değildi. Bağlılık ilişkisini kurduğu Kin hükümdarının ölmesi ve sözleşmenin kişisel sayılması da kendisini bu yükümlülükten kurtulmuş kabul etmesini sağladı.

Yeni Kin hükümdarı tahta çıkışını bildirmek üzere Moğollara bir elçi gönderdi. Protokole göre Cengiz Han’ın elçi önünde diz çökmesi gerekiyordu. Ancak bunu reddetti ve Çin yönüne tükürerek yeni hükümdarın saygıyı hak etmediğini söyledi. Kinler bu davranışı görmezden gelse de bu açık bir meydan okumaydı.

Cengiz Han’ın amacı birkaç baskın düzenleyerek ganimet elde etmek değildi. Geniş kapsamlı bir sefer tasarladığı için kurultayı topladı. Toplantıya bağlı hükümdarlar da katıldı. Uygur idi kutunun yanı sıra Balkaş Gölü’nün güneyinde yaşayan Karluk Türklerinin hükümdarı Arslan Han da kurultayda hazır bulundu.

Karluklar esas olarak göçebe ve geleneksel inançlara bağlı bir topluluk olmakla birlikte yerleşik hayata geçmeye başlamıştı. Kayalık adlı bir şehirleri bulunuyordu. Guillaume de Rubrouck’un daha sonraki gözlemlerine göre burada Budistler, çevredeki köylerde Nestûrî Hristiyanlar ve çoğunluğu oluşturan Müslümanlar yaşıyordu. Şehrin hareketli pazarı yoğun bir ticari faaliyete işaret ediyordu.

Karlukların Moğollara katılması, iç barış döneminin yalnızca bekleyişle geçirilmediğini gösteriyordu.

Sefer Hazırlıkları

Reşîdüddin, Moğolların Çin seferini büyük bir dikkatle hazırladıklarını aktarır. Cengiz Han, önemli bir işe yeterince düşünmeden girişmiyordu. Si-hia seferleri sırasında yerleşik bir ülkeye karşı savaşmanın bozkır savaşlarından farklı olduğunu görmüştü.

Sefer, ganimet elde etmenin yanında geçmişte yaşanan aşağılanmaların karşılığını verme amacı taşıyordu. Cengiz Han, Kinlerin daha önce Kitanları yenerek küçük düşürmesini de sefer için kullandı. Kitanların Moğollara yakın bir topluluk olduklarını hatırlatarak adamları arasında ortak bir Moğol kimliği oluşturmaya çalıştı. Aynı zamanda Kin yönetimine karşı hoşnutsuz Kitanları kendi tarafına çekmeyi umuyordu.

Kurultay savaş kararını verdikten sonra Cengiz Han Tengri’ye dua etti. Başlığını çıkarıp kemerini çözerek yüksek bir dağa çıktı. Kin hükümdarlarının öldürdüğü akrabalarının öcünü almak için silaha sarıldığını bildirdi ve Tengri’den yardım istedi.

Sefere çıkmadan önce bir dağa tırmanarak dua etmek Moğol törenleri arasında yer alıyordu. Bu uygulama savaşa din yayma amacı kazandırmıyordu. Bununla birlikte Cengiz Han, hükümdarlığını Gök’ün iradesine dayandırıyor ve egemenliğini Gök’ün kubbesi altındaki insanlara yaymayı amaçlıyordu.

1211 İstilası

Moğol ordusu 1211 ilkbaharında Gobi Çölü’nü geçti. Kuvvetler, su kaynaklarından yararlanabilmek için muhtemelen farklı yollar izleyen daha küçük kollara ayrılmıştı. Öncü birlikler su noktalarını belirliyor, zor geçitleri denetliyor ve düşman tarafından tutulmuşsa ele geçiriyordu. Arkadan çadırları, yiyecekleri ve araçları taşıyan yük arabalarıyla büyük hayvan sürüleri geliyordu.

Moğollar Çin Seddi’ne ciddi bir engelle karşılaşmadan ulaştı. Kinlerin göçebe müttefikler, Öngütler, Kitanlar, Cürçen süvarileri ve çoğunluğu Çinli piyadelerden oluşan büyük bir ordusu vardı. Sayılarının yarım milyona ulaşmış olabileceği belirtilmektedir. Kin kuvvetleri, Moğolları güçlü savunma hatlarının gerisinde karşılamayı tasarlıyordu.

Öngütler ise Cengiz Han’ın yanında yer aldı. Onların desteği sayesinde bugünkü Pekin’in kuzeybatısındaki önemli geçit Moğolların eline geçti ve Kuzey Çin’e giriş yolu açıldı.

Kin ordusu, başkent ile Kalgan arasındaki Yaban Tilkisi Tepeleri’nde Moğol ordusuyla karşılaştı. Şubat veya Mart 1211’de meydana gelen savaşta Kin kuvvetleri ağır bir yenilgiye uğradı. Çarpışmanın son derece kanlı olduğu ve bölgenin uzun süre insan kemikleriyle kaplı kaldığı anlatılır.

Çin Seddi Önündeki Güçlükler

Moğollar kazandıkları zaferden hemen yararlanamadı. 1211 yazı ile 1211-1212 kışı boyunca Şuanhua ve Jehol çevresinde dolaşmalarına rağmen önemli bir ilerleme sağlayamadılar.

Çin Seddi, çift ve üçlü savunma hatları, kuleler, burçlar ve yüksek duvarlardan oluşan geniş bir sistemdi. Gözcüler ateş yakarak düşmanın gelişini haber veriyor, davul ve gonglarla takviye çağırıyordu. Kuşatma araçlarından yoksun Moğolların duvarlara ok atmak veya halat ve ahşap merdivenlerle tırmanmaya çalışmak dışında fazla seçeneği yoktu.

Cengiz Han, doğrudan saldırıyla aşamadığı savunma sistemini iş birliği ve ayaklanmalar yoluyla zayıflatmaya yöneldi.

Kitan Ayaklanması

1211-1212 kışının sonunda veya 1212 ilkbaharında, eski Kitan imparatorluk ailesinden Yelü Liuge, Jilin’de Kinlere karşı ayaklandı. Halkını etrafında topladı ve yaklaşık 100.000 kişiyle Moğolların tarafına geçtiği bildirildi.

Cengiz Han’ın Cebe’yi bu ayaklanmadan önce bir öncü birliğiyle kuzeye göndermiş olması mümkündür. Cebe’nin daha sonra Kitanlara destek vermek amacıyla bölgeye gitmiş olması da ihtimal dâhilindedir.

Mançurya’nın Fethi

Cebe, Çin Seddi’nin çevresinden dolaşarak Liaodong’a girdi. Donmuş Liao Irmağı’nı geçti ve Güney Mançurya’daki eski Kitan başkenti Dongjing’i kuşattı.

Şehri doğrudan ele geçiremeyince geri çekiliyormuş gibi yaptı. Ordugâhını ve eşyalarını bırakarak düzensiz biçimde kaçtı. Şehir halkı Moğol kampını yağmalamak için kapıları açıp dışarı çıktı. Cebe geri dönerek önce şehre girdi, ardından dışarı çıkanları yenilgiye uğrattı. Şehir 2 Şubat 1212’de ele geçirildi.

Bundan sonra Moğol kuvvetleri ovaya yayıldı ve denize kadar ulaştı. Yelü Liuge, Moğol koruması altında Liao hükümdarı ilan edildi. Böylece Kinlerin kuzeyinde, Cengiz Han’a bağlı bir prenslik kuruldu ve Kin Devleti’nin Mançurya ile bağlantısı zayıflatıldı.

Yeni yönetim kendi imkânlarıyla bölgeye tam olarak hâkim olamadı. Karışıklıklar 1213 boyunca sürdü. Yelü Liuge yeniden yardım isteyince Cengiz Han, 1214 sonunda kardeşi Cuci Kasar ile komutanı Mukali’nin yönettiği iki orduyu bölgeye gönderdi.

Cuci Kasar, geniş otlakları ve hayvancılığa elverişli ovaları bulunan Mançurya’da önemli bir dirençle karşılaşmadan ilerledi. Sungari Vadisi’ne ve ardından Amur Irmağı’na kadar ulaştı. Güneydeki Liaodong şehirleri ise daha güçlü biçimde direndi ve Mukali çok sayıda çatışmaya girmek zorunda kaldı.

Kinzhou’nun 1215’te düşmesinden sonra Liaodong Körfezi’ni kapatan yarımadanın alınması kaldı. Bu bölge de 1216 sonunda Lüshun’un ele geçirilmesiyle Moğol hâkimiyetine girdi.

Böylece yaklaşık bir milyon kilometrekarelik Mançurya bölgesi Moğolların yönetimi altına girdi.

Kore’nin Bağlılık Bildirmesi

Moğol kuvvetleri, bozulan düşman birliklerini takip ederken Yalu Irmağı’nı geçerek Kore’ye girdi. Seferin başlangıçta Kore’yi ele geçirme amacı taşıdığı anlaşılmamaktadır.

Bununla birlikte Moğollar, Kinlere bağlı Kore hükümdarlığından yalnızca sınır bölgelerini değil, bütün ülkenin bağlılığını talep etme fırsatı buldu. Moğol başarılarından etkilenen Kore hükümdarı haraç ödemeyi kabul etti.

Bu gelişme, Moğollar ile Kore arasında daha sonra uzun sürecek ve ciddi sorunlara yol açacak ilişkilerin başlangıcını oluşturdu.

Çin Seddi’nin Aşılması

Moğollar 1213’te iş birliği, ihanet ve savaş hileleri sayesinde Çin Seddi’ni birçok noktadan aşmayı başardı. Cebe bir Çin ordusunu geri çekilmeye zorlayarak iyi korunan dar bir geçide girdi. Bu sırada küçük bir Çin kasabası Cengiz Han’ın en genç oğlu Tuluy tarafından ele geçirildi.

Cebe, ordusunu savunulan geçide doğrudan sokmayı tehlikeli buldu. Bunun üzerine bir öncü birliğine ilk temasta kaçma emri verdi. Kazandıklarını sanan Kin askerleri savunma yerlerini terk ederek Moğolları takip etti ve hazırlanan pusuya düştü. Böylece geçit açıldı ve Moğollar Pekin’in yakınlarına kadar ilerledi.

Kin Sarayındaki Karışıklık

Yenilgiler Kin Devleti’nde büyük bir siyasi karışıklığa yol açtı. Halk sarayı, generaller bakanları suçladı. 1213 yazının sonunda meydana gelen saray darbesiyle hükümdar devrildi ve yerine Xuanzong geçirildi.

Cengiz Han bu karışıklıktan yararlanarak geniş çaplı bir saldırı başlattı. Ordusunu üç ana bölüme ayırdı. Merkez kuvvetlere kendisi komuta etti. Sağ kanadı oğulları Cuci, Çağatay ve Ögedey’e; sol kanadı ise kardeşleri Cuci Kasar ile Temüge’ye verdi.

Moğol kuvvetleri bir taraftan Şansi’ye girerken diğer taraftan Bohai Körfezi boyunca Mançurya yönünde ilerleyerek Hebei’ye yayıldı.

Kuzey Çin’in Yağmalanması

Moğol ilerleyişi sırasında halk, kaçak subaylar ve küçük memurlar bölgeden uzaklaşmaya çalıştı. Bu toplu kaçış büyük bir karışıklığa yol açtı.

Moğol süvarileri köyleri ve tarlaları yağmaladı, ganimet topladı ve insanları tutsak aldı. Bu aşamada amaçları toprakları doğrudan yönetmek veya bütün şehirleri sistemli biçimde yok etmek değildi. Şehirleri ele geçirmek için de çoğu zaman yoğun çaba göstermediler.

Buna rağmen kırsal bölgelerin tahrip edilmesi şehirleri açlık ve korku içinde bıraktı. Birçok şehir kapılarını açarak teslim oldu. Pingyang ve Taiyuan gibi büyük merkezler de Moğolların eline geçti.

Kuzey Çin’in çok kalabalık nüfusu, Moğollar için ciddi bir sorun oluşturuyordu. Bütün ülkeyi denetlemek, halkını öldürmek veya bütün şehirlerini yıkmak mümkün görünmüyordu. Moğollar yerel halktan asker toplamaya başladı; ancak bunların bağlılığından emin değillerdi.

Otlakların yetersizliği, iklim ve bitki örtüsünün bozkır şartlarından farklı olması da Moğol ordusunu zorluyordu. Atların uzun süre dinlendirilmesi gerekiyor ve süvari birlikleri ilerlemekte güçlük çekiyordu.

Pekin Kuşatması ve Barış

Moğol komutanları Pekin’in alınmasını istiyordu. Cengiz Han kuvvetlerini birleştirerek başkentin önüne geldi ve surların altında ordugâh kurdu.

Ancak büyük şehri ele geçirecek kuşatma araçlarına sahip olmadığını kısa sürede anladı. Şehrin teslim olmasını beklemesi hâlinde kendi ordusunun daha önce tükenmesi mümkündü. Yaz sıcağı, açlık ve hastalıkların insanlar ile atlar üzerinde ağır sonuçlar doğurmasından endişe etti.

Bu nedenle 1214 ilkbaharında Kinlere barış teklif etti. Kin yönetimi teklifi kabul etti. Cengiz Han’a altın, ipekli kumaşlar, 500 genç erkek, 500 genç kadın, 3.000 at ve hükümdar ailesinden bir prenses verildi.

Cengiz Han kuşatmayı kaldırarak Çin Seddi’nin kuzeyine çekildi.

Verilen haracın büyüklüğü bazı tarihçiler tarafından önemli görülmüş olsa da kaynakta bu miktarın Kuzey Çin’in zenginliğine göre sınırlı olduğu belirtilmektedir. Bu değerlendirmeye göre sefer, Moğollar açısından kesin bir zaferle sonuçlanmamış ve Cengiz Han uygun bir geri çekilme yolu bulduğu için barışı kabul etmişti.

İkinci Çin Seferi

1211-1214 arasındaki seferlerin en belirgin sonucu, Kuzey Çin’in siyasi ve askerî bakımdan sarsılmasıydı. Kin sarayı, Moğolların yeniden saldırmasından endişe ediyordu. Bu nedenle 1214 yazının başlarında kuzeydeki başkent Pekin’i terk ederek Sarı Irmak’ın güneyindeki Kaifeng’e taşınmaya karar verdi.

Başkent değişikliği, tehlike karşısında yapılmış bir geri çekilme olarak değerlendirildi ve hanedanın itibarına zarar verdi. İmparator güneye doğru ilerlerken ordudaki bazı Kitan ve muhtemelen Cürçen birlikleri onu terk ederek Pekin’e döndü. Bu birlikler şehre ulaştıklarında Cengiz Han’ın tarafına geçtiklerini açıkladı.

Bu haber üzerine Cengiz Han Ocak 1215’te yeniden Kuzey Çin’e yöneldi. Kinler, Moğolları durdurmak ve kuşatma altındaki başkente yiyecek ulaştırmak için yaklaşık 40.000 kişilik bir kuvvet gönderdi. Ağır ilerleyen bu ordu, kaynakta beceriksiz bir komutanın yönetiminde gösterilmektedir. Buna karşılık Moğol öncü kuvvetlerinin sayısı yaklaşık 3.000 kişiydi.

İki ordu Pekin’in güneyindeki Bazhou’da karşılaştı. Kin kuvvetleri ağır bir yenilgiye uğradı ve başkente yardım ulaştırma girişimi başarısız oldu.

Pekin’in Ele Geçirilmesi

Pekin’in savunmasını yöneten iki komutandan biri intihar etti, diğeri ise şehirden kaçtı. Daha sonra yeminini bozduğu gerekçesiyle idam edildi. Komutanlarını kaybeden savunma kuvvetlerinin mücadeleyi sürdürmek için fazla imkânı kalmadı.

Pekin, Mayıs veya Haziran 1215’te Moğolların eline geçti. Cengiz Han şehre girmedi ve kuzeydeki daha serin bölgelere çekildi. Pekin’in geniş surları, çok sayıdaki kapısı, sarayları, parkları, bahçeleri, atölyeleri ve değerli malların satıldığı dükkânları onun ilgisini çekmedi.

Cüzcânî, Moğolların eline düşmemek için çok sayıda kadının surlardan atladığını ve şehirde insanların birbirlerini yiyecek kadar ağır bir açlık yaşandığını aktarır. Moğolların yiyecek ve şarap bulmak için mahzenleri açtığı da anlatılır. Bununla birlikte yağma ve katliamların önemli bir bölümünde Moğolların Kitan ve Çinli yardımcılarının da rol oynadığı belirtilmektedir.

Şehirde dükkânlar yıkıldı; sanat eserleri, ipekli kumaşlar ve mücevherler yağmalandı. Cesetler, ölü sayısını belirlemek amacıyla meydanlarda toplandı. Sokakların temizlenmesi dışında şehir düzenini korumaya yönelik bir çalışma yapılmadı.

Pekin’de Salgın ve Yıkım

Yaz sıcaklarının başlamasıyla cesetler hızla çürümeye başladı. Başıboş hayvanlar şehri temizlemeye yetmedi. Aylar sonra bile yıkıntılar arasında cesetler bulunuyordu.

Evlerini kaybetmiş ve temiz suya erişemeyen kalabalık nüfus arasında tifo ve başka bulaşıcı hastalıklar yayıldı. Yangınlar da haftalar boyunca devam etti. Moğollar, hastalıkların kendi ordularına da bulaşabileceği endişesiyle şehirden uzaklaştı.

Cengiz Han’ın üvey kardeşi Şigi Kutuku ile muhafız birliğinden iki subay, ele geçirilen ganimetin dökümünü hazırlamakla görevlendirildi. Kin hazinedarı, Moğol görevlilere hediyeler vermeye çalıştı. İki subay bunları kabul ederken Şigi Kutuku karşı çıktı. Altın ve değerli kumaşların artık Cengiz Han’a ait olduğunu, onun izni olmadan bunlara dokunulamayacağını söyledi.

Pekin’in alınması, Cengiz Han’ın itibarı üzerinde daha önceki başarılarından daha büyük bir etki yarattı.

Kuzey Çin’de İç Karışıklık

Pekin’deki yıkım sürerken Sarı Irmak’ın güneyindeki bölgelerde de kıtlık başladı. Halk, açlıktan kurtulmak için topraklarını terk etti. Moğollardan kaçanlarla kıtlık nedeniyle göç edenlerin yolları birleşti ve çok büyük bir nüfus hareketi meydana geldi.

Evlerinden ayrılanların sayısı en az bir milyon kişi olarak tahmin edilmiştir. Mültecilerin yerleştirilmesi için topraklara el konulması, mülklerini kaybedenlerin tepkisine yol açtı. Rüşvet yaygınlaştı ve devlet düzeni daha da bozuldu.

Bu ortamda Kızıl Cübbeliler Ayaklanması başladı. Kin hükümeti isyanı bastırmak için ordusunu kullandı. Kaynakta yaklaşık 30.000 isyancının öldürüldüğü belirtilmekle birlikte düzen tam olarak sağlanamadı. İç savaş 1223’e kadar sürdü.

1215-1217 Harekâtları

Bu sırada Tangutlar, yalnızca Cengiz Han’ın çağrısına uymak için değil, kendi çıkarları doğrultusunda Kin topraklarına saldırdı. Kansu ve Şensi bölgelerinde yürütülen bu harekât, Kin Devleti üzerindeki baskıyı artırdı.

Eylül 1215’te Moğollarla iş birliği yapan Shi Tianni’nin kuvvetleri Pingzhou’yu ele geçirdi. Daha sonra Tolun Çerbi’nin yönettiği Moğol ordusuna katılarak Damingfu’yu aldı.

1216 sonbaharında Samuka’nın kuvvetleri Tongguan çevresine ulaştı. Şehir ele geçirilemedi ancak Moğolların güneye ilerlemesi de durdurulamadı. Ardından Şandong’a girildi ve bölge geniş ölçüde tahrip edildi. Moğol kuvvetleri iki ay içinde yaklaşık 1.200 kilometre ilerleyerek Aralık 1216 veya Ocak 1217’de Kaifeng önlerine ulaştı. Şehri kuşatmadan Pingyang yönüne çekildiler.

Kin Devleti birçok cepheden saldırıya uğruyordu. Büyük şehirlerin direnmesi devletin hemen çökmesini engelledi. Kin yönetimi genel seferberlik ilan etti. Ancak ortaya çıkan birlikler eğitimsiz, disiplinsiz ve kaçmayı önlemek amacıyla aileleriyle birlikte sefere çıkarılmış askerlerden oluşuyordu.

Kin Devleti’nin sonu yakın görünmesine rağmen Cengiz Han harekâtı sürdürmedi. Çin’de yeterli sonuç elde ettiğini düşünmüş, başka meselelerle ilgilenmek istemiş veya ordusunu dinlendirmeye karar vermiş olabilir. Eylül 1217’de seferlerin yönetimini Mukali’ye bırakarak Moğolistan’a döndü.

Mukali’nin emrine Moğol ordusunun yaklaşık yarısı verildi. Barthold bu kuvvetin 23.000 Moğol askeri ile aynı sayıda yardımcıdan oluştuğunu belirtir. Yardımcı birliklerin büyük bölümünü Kitanlar, Öngütler ve Çinliler meydana getiriyordu.

Yelü Çutsay’ın Cengiz Han’ın Hizmetine Girmesi

Moğollar, Pekin’in ele geçirilmesi sırasında Kin sarayında danışmanlık yapan Kitan aristokratı Yelü Çutsay’ı hizmetlerine aldı. Kitan kökenli olmasına rağmen Çin kültürünü benimsemiş, kendi geleneklerini de korumuştu.

Cengiz Han, Yelü Çutsay’a halkının intikamını aldığını söyledi. Yelü Çutsay ise kendisinin ve ailesinin üç kuşaktır Kinlere hizmet ettiğini, efendisi değiştiğinde sadakatini kolayca değiştirecek biri olmadığını belirtti. Bu cevap Cengiz Han’ın hoşuna gitti.

Yelü Çutsay, yüksek bir tepeye çıkarak bir at ve beyaz bir boğa kurban etti. Kuzeye dönüp bir ok kırarak Cengiz Han’a bağlılık yemini etti. Bundan sonra Moğolların Çin’le ilişkileri konusunda hükümdara danışmanlık yaptı.

Uygurların ardından Çinlileşmiş Kitanların da imparatorluk hizmetine girmesi, Moğol yönetiminin yalnızca Türk-Moğol unsurlara dayanan yapısını değiştirmeye başladı.

Çin’in Otlaklara Dönüştürülmesi Tasarısı

Cengiz Han, tarım bölgelerinde atlar için yeterli otlak bulmanın güçlüğünü görmüş ve Çin’i geniş bir otlak hâline getirmek için şehirleri ve tarım alanlarını ortadan kaldırmayı düşünmüştü. Bu düşünce, tarım ve şehir hayatını tanımayan bir hayvancılık toplumunun karşılaştığı soruna verdiği doğrudan bir çözüm olarak değerlendirilmiştir.

Yelü Çutsay, şehirlerin yıkılması yerine geliştirilmesi gerektiğini söyledi. Şehirlerden ve tarım alanlarından alınacak vergilerin, bunların yerini alacak otlaklardan daha fazla gelir sağlayacağını açıkladı.

Cengiz Han bu görüşü kabul etti. Böylece Çin’in bütünüyle yıkılarak otlaklara dönüştürülmesi düşüncesinden vazgeçildi. Bununla birlikte bu karar, Moğol kuvvetlerinin yıkıcı davranışlarını tamamen sona erdirmedi. Tarım alanları zaman zaman otlaklara dönüştürüldü ve şehirler tahrip edildi. Ancak yıkım, genel ve sürekli bir devlet amacı olmaktan çıktı; gerektiğinde kullanılan bir araç hâline geldi.

Yelü Çutsay ve Kehanet

Yelü Çutsay, kürek kemiği falındaki yeteneğiyle de tanınıyordu. Bu özelliği Moğollar arasında itibar kazanmasına katkıda bulundu. Moğollar, Şamanların yanında farklı kehanet yöntemlerinden yararlanan kişilere de başvuruyordu.

Şamanlar daha çok büyük meselelerde kullanılırken günlük kararlar için başka fal yöntemlerine başvurulabiliyordu. Şamanlık dışındaki kehanet uygulamalarına tölge, bunları uygulayanlara tölgeci deniliyordu.

Kaynaklarda söğüt ağacından yapılan araçlar, oklar, aşık kemiği, zar, rüya yorumları ve bağırsak falı gibi çeşitli kehanet yöntemlerinden söz edilir. Bunlar arasında kürek kemiği falı, hem güvenilir kabul edilmesi hem de sık kullanılması bakımından öne çıkıyordu.

Bu yöntem çok eski dönemlerden beri biliniyor ve Kitanlar tarafından özellikle savaş veya barış kararları alınırken kullanılıyordu. Yelü Çutsay’ın yüksek toplumsal konumu ve bu alandaki ünü, onu Moğol sarayında güçlü bir danışman hâline getirdi.

Küçlüg’ün Kara Hıtay Devleti’ni Ele Geçirmesi

Nayman hükümdarı Tayang Han’ın oğlu Küçlüg, babasının Cengiz Han’a yenilmesinden sonra uzun süre kaçak yaşadı. 1208’de Kara Hıtay hükümdarına sığınarak ülkesine kabul edildi.

Kara Hıtaylar, Çin’den çıkarılan Kitanlar tarafından kurulmuş Budist bir hanedanlıktı. Başlangıçta Isık Göl ve Çu bölgesine yerleşmiş, daha sonra Uygur ülkesi, Sirderya, Kaşgar ve Balkaş Gölü çevresine kadar yayılmışlardı.

Küçlüg, Kara Hıtay başkenti Balasagun’da iyi karşılandı ve Gur Han’ın kızlarından biriyle evlendi. Daha sonra çevresine kaçak Nayman ve Merkitleri topladı. Harezmşah Muhammed ile ilişki kurdu ve onun desteğinden yararlandı.

1211’de yaşlı Gur Han’a karşı ayaklandı. Hükümdarı tamamen ortadan kaldırmak yerine görünüşte saygı gösterilen bir kuklaya dönüştürdü ve yönetimi fiilen ele geçirdi.

Küçlüg’ün Din Siyaseti

Küçlüg göçebe geleneklerini koruyordu. Daha önce Hristiyan olarak tanınmasına rağmen Nestûrîlik onda derin bir etki bırakmamıştı. Daha sonra Budizmi benimsedi.

Müslümanların çoğunlukta olduğu ve şehir hayatının geliştiği Kara Hıtay ülkesini yönetmekte zorlandı. Özellikle Kaşgar bölgesinde kendisine karşı hoşnutsuzluk arttı ve açık isyanlar başladı.

Küçlüg, iki veya üç yıl boyunca bölgeyi askerî güç kullanarak bastırmaya çalıştı. Bu harekât sırasında Müslümanlara yönelik baskı ve kıyımlar uygulandı. Hoten müftüsü, Küçlüg’e karşı çıktığı için bir medresenin kapısında çarmıha gerildi.

Bu siyaset, Müslüman halkı Küçlüg’den uzaklaştırdı. İli bölgesindeki göçebeler de ona karşı Moğollara yaklaşmaya başladı.

Almalık Meselesi

Almalık hükümdarı Buzar, Cengiz Han’ın koruması altına girmiş ve Cuci ile evlilik yoluyla akrabalık kurmuştu veya kurmak üzereydi. Küçlüg bunu Moğolların kendi hâkimiyet alanına müdahalesi olarak değerlendirdi.

Buzar’ı bir av sırasında yakalatarak öldürttü ve ardından Almalık’ı kuşattı. O sırada Moğolistan’a dönmüş olan Cengiz Han, koruması altındaki şehre yardım etmek için Cebe’yi 20.000 kişilik bir kuvvetle gönderdi.

Cebe Almalık’a ulaştığında Küçlüg bölgeden ayrılmıştı. Moğol ordusu şehre girdi ve Kaşgar halkı da Cebe’ye teslim oldu.

Kara Hıtay Ülkesinin Moğollara Bağlanması

Cebe, Müslümanların açıkça ibadet etmelerine izin veren buyruklar yayımladı. Küçlüg döneminde yasaklanan dinî faaliyetler yeniden serbest bırakıldı. Moğol ordusu disiplinli davrandı; yağma ve katliam yapılmadı. Bu nedenle bölge halkı Moğolları kurtarıcı olarak karşıladı.

Bununla birlikte göçebe toplulukların mallarına el konuldu ve önemli miktarda ganimet alındı.

Küçlüg Pamir yönüne kaçtı. Moğol öncüleri tarafından Sarı Köl yakınlarında yakalandı ve öldürüldü. Yuan Şi’ye göre Cebe’nin emriyle Küçlüg’ü öldüren kişi, eski Nayman hükümdarının çevresinden İsmail adlı biriydi. Küçlüg’ün başı, eski Kara Hıtay ülkesinin çeşitli şehirlerinde dolaştırıldı.

Böylece Doğu Türkistan, Kaşgar, Isık Göl havzası ile Çu ve İli vadileri büyük ölçüde çatışma yaşanmadan Moğol İmparatorluğu’na bağlandı.

Reşîdüddin, Cengiz Han’ın Cebe’nin Kara Hıtay ülkesinde bağımsız bir yönetim kurmasından endişe ettiğini aktarır. Ancak kaynakta bu ihtimal inandırıcı bulunmamaktadır. Cebe, Cengiz Han’a bağlılığını daha önce birçok kez göstermişti.

Gençliğinde Cengiz Han’ın düşmanları arasında yer alırken onun beyaz ağızlı atını bir okla öldürmüştü. Bağışlandıktan sonra hayatını hükümdarın hizmetine adadı. Kara Hıtay ülkesinde aynı özelliklere sahip bin beyaz ağızlı at buldurarak Cengiz Han’a göndermesi de bağlılığının bir göstergesi olarak aktarılmıştır.

Harezm İmparatorluğu

Moğollar, Gürgenç, Semerkant, Buhara, Herat ve Gazne gibi şehirleriyle tanınan Harezm İmparatorluğu’yla komşu hâle gelmişti. Türk-İran karakterli bu devlet, eski ve gelişmiş bir uygarlık çevresine hükmediyordu. Bununla birlikte çok geniş, yeni kurulmuş ve henüz sağlam biçimde örgütlenmemiş bir imparatorluktu.

Harezm adı esas olarak Amuderya deltası için kullanılıyordu. Ancak imparatorluğun sınırları bu bölgenin çok ötesine uzanıyor; İran’ın büyük bölümünü, Maveraünnehir’i ve Afganistan’ı kapsıyordu. Devlet, Basra Körfezi’nden Sirderya kıyılarına, Hazar Denizi’nden Hindistan sınırlarına kadar geniş bir alana yayılmıştı.

Harezm İmparatorluğu, Amuderya deltasına yerleşerek bölgenin adını alan bir Türk hanedanı tarafından kurulmuştu. Bu hanedan, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun dağılmasından yararlanarak topraklarını genişletmişti.

Muhammed Şah, 1200-1220 yılları arasında hüküm sürdü. Semerkant’ı 1212’de, Afganistan’ı 1215’te ele geçirmiş ve 1217’de büyük derebeylerine hâkimiyetini kabul ettirmişti. Buna rağmen devletin kuruluşu çok yeniydi ve yönetim henüz sağlam temellere oturmamıştı. Kaynağa göre Muhammed Şah, topraklarının önemli bir bölümünü kendi yeteneklerinden çok siyasi boşluk ve güçlü rakiplerin yokluğu sayesinde elde etmişti.

İlk Diplomatik Temaslar

Pekin’in Moğolların eline geçtiği haberi Harezm’e ulaştı. Çin, uzun süredir Müslüman dünyasında ilgi uyandıran bir ülkeydi. Muhammed Şah, gelişmeleri öğrenmek ve Cengiz Han’ın gücü hakkında bilgi toplamak amacıyla bir elçi gönderdi.

Elçi, Cengiz Han’ın Uzak Doğu’da bulunduğu sırada huzura kabul edildi ve iyi karşılandı. Cengiz Han, Muhammed Şah’ı Batı’nın, kendisini ise Doğu’nun hükümdarı olarak gördüğünü söyledi. İki devlet arasında iyi ilişkiler kurulmasını ve tüccarların güven içinde gidip gelmesini istedi.

Bu dönemde uluslararası ticaretin önemli bir bölümü Uygurlar ile Müslüman tüccarların elindeydi. Müslüman tüccarlar Batı, Moğolistan ve Çin arasındaki ticarete katılıyordu. Bu nedenle iki hükümdarın ticari çıkarları ortak görünüyordu. Ancak Muhammed Şah, Cengiz Han’ı bir ticaret ortağından çok siyasi bir rakip olarak değerlendiriyordu.

Cengiz Han, Harezm elçisine karşılık bir elçilik heyeti ve tüccar kervanı gönderdi. Heyet 1218 ilkbaharında Maveraünnehir’e ulaştı. Muhammed Şah, Moğol elçisini ayrıntılı biçimde sorguladı ve üstünlüğünü göstermeye çalıştı.

Bar Hebraeus’un aktarımına göre Moğol elçisi, bütün ülkeler arasında barışın sağlanmasını, tüccarların korkmadan yolculuk yapmasını ve halkın huzur içinde yaşamasını istediklerini söyledi. Kaynakta bu ifadenin daha sonraki Moğol mektuplarının üslubunu andırdığına dikkat çekilmektedir. Görüşmelerin sonunda Muhammed Şah bir ittifak ve ticaret anlaşmasını kabul etti.

Otrar Olayı

1218’de tamamı Müslüman yaklaşık 450 kişiden oluşan büyük bir ticaret kafilesi Moğol ülkesinden Harezm’e doğru hareket etti. Kervanda altın, gümüş, ipekli kumaşlar ve kürkler taşıyan yaklaşık 500 deve bulunuyordu.

Kervan, Harezm sınırındaki Otrar’da şehrin valisi tarafından durduruldu. Bazı anlatımlara göre vali, mallara el koymak amacıyla kendi kararıyla hareket etmişti. Başka anlatımlara göre ise kervandakilerin casus olduğunu ileri sürmüş ve Muhammed Şah’ın emrini uygulamıştı.

Kervanda bulunanların tamamına yakını öldürüldü. Yalnızca bir deveci kaçmayı başararak Cengiz Han’a ulaştı ve olanları bildirdi.

Bu olayla Muhammed Şah, Moğollarla yapılan ticaret anlaşmasını bozmuş ve Cengiz Han’ın gönderdiği kişilerin öldürülmesine izin vermiş oluyordu. Moğol Yasası’na göre elçilerin dokunulmazlığı vardı ve onlara karşı saldırıda bulunmak ölümle cezalandırılması gereken bir suç sayılıyordu.

Son Elçilik Heyeti

Cengiz Han, Otrar’daki olayın haberini alınca hemen savaş açmadı. Soğukkanlı davranarak açıklama ve tazminat istemek amacıyla üç kişilik yeni bir elçilik heyeti gönderdi.

Muhammed Şah, heyetteki elçilerden birini öldürttü. Diğer ikisini ise aşağılayarak Moğolistan’a geri gönderdi. Kaynakta bu kişilerin saçlarının ve sakallarının kazındığı veya başlarına ağır biçimde zarar verildiği aktarılmaktadır.

Bu ikinci olaydan sonra uzlaşma imkânı büyük ölçüde ortadan kalktı. Moğollar, elçilerinin öldürülmesini ve uğradıkları aşağılanmayı karşılıksız bırakamazdı.

Savaşın Kaçınılmaz Hâle Gelmesi

Kaynağa göre başlangıçta ne Cengiz Han ne de Muhammed Şah böyle geniş ve yıkıcı bir savaş istiyordu. Küçlüg’ün yenilgisi Muhammed Şah üzerinde güçlü bir etki bırakmıştı. Küçlüg, devrilmeden önce Harezm topraklarına zarar vermiş ve daha sonra Moğollar tarafından ortadan kaldırılmıştı.

Muhammed Şah’ın Moğollara karşı cihat ilan etmesi de kolay değildi. Otrar’da öldürülen tüccarların tamamı Müslümandı. Ayrıca Moğollar, Kara Hıtay ülkesinde Müslümanların ibadet özgürlüğünü yeniden sağlamış ve bölgede İslam’ın koruyucusu olarak tanınmıştı.

Cengiz Han açısından da Harezm seferi ciddi riskler taşıyordu. İran ve Maveraünnehir, Moğolistan’dan çok uzaktı ve Çin’den bile daha yabancı bir bölgeydi. Muhammed Şah’ın askerî gücü uzaktan olduğundan daha büyük görünüyordu. Şahı cezalandırabilmek için önce onun geniş imparatorluğunu yenmek gerekiyordu.

Cengiz Han aynı zamanda Kuzey Çin’deki savaşı da sürdürüyordu. Bu nedenle iki ayrı cephede savaşmak önemli bir güçlük oluşturuyordu.

Çin Cephesindeki Durum

Mukali, Cengiz Han’ın emriyle Kinlere karşı savaşmayı sürdürüyordu. Önemli başarılar kazanmasına rağmen elindeki kuvvetler bu başarıları kalıcı hâle getirmeye yetmiyordu.

Mukali, 1217’de Damingfu’yu ele geçirdi ancak kısa süre sonra kaybetti ve şehri 1220’de yeniden almak zorunda kaldı. Moğollar 1218’de Taiyuan ile Pingyang’ı kısa süreliğine işgal etti, fakat daha sonra boşalttı.

Sonraki yıllarda harekât Şensi ve Şandong bölgelerinde devam etti. Jinan ve Hezhong gibi şehirler ele geçirildi; ancak bazıları Mukali’nin ölümünden sonra yeniden kaybedildi.

Moğolların aynı anda dünyanın farklı bölgelerinde büyük savaşlar yürütebildikleri dönem henüz başlamamıştı. Bu nedenle Harezm seferi için dikkatli bir hazırlık yapılması gerekiyordu.

Harezm Seferinin Hazırlanması

Cengiz Han, Harezm seferini Çin seferi kadar dikkatle, hatta Çin’de edindiği tecrübelerden yararlanarak daha etkili biçimde hazırladı.

Barthold, Moğol ordusunun 150.000 ile 200.000 kişi arasında olduğunu tahmin etmiştir. Müslüman kaynaklarında ise 600.000 veya 700.000 gibi çok daha yüksek rakamlar verilmektedir. Kaynakta bu büyük sayıların abartılı olduğu anlaşılmaktadır.

Cengiz Han, daha önce gerektiğinde askerî yardım göndermeyi vaat eden Tangut hükümdarından yardımcı birlik istedi. Tangut kralı başlangıçta eski sözün yerine getirilmesini düşünmüş olabilir. Ancak saray görevlileri buna karşı çıktı.

Tangut ileri gelenleri, Moğolların çağrısına uymanın zayıflık göstergesi sayılacağını ileri sürdü. Bu durumun kuzeydeki Kinler ile güneydeki Songlar tarafından tehdit olarak değerlendirilebileceğini söylediler. Ayrıca ülkeyi çok uzak bir savaşa sürüklemenin Tangutlara hiçbir yarar sağlamayacağını savundular.

Tangut hükümdarı sonunda asker göndermeyi reddetti. Moğollar bunu verilmiş bir sözün bozulması ve ihanet olarak değerlendirdi. Tangutları hemen cezalandırmak istedilerse de Harezm seferi öncesinde böyle bir harekâta girişmeleri mümkün değildi.

Veraset Sorunu

Cengiz Han’ın ardından imparatorluğun başına kimin geçeceği yalnızca hükümdarın değil, bütün Moğolların kaygı duyduğu bir meseleydi. Harezm seferinde ona eşlik eden gözde eşlerinden Yesüy, bu endişeyi dile getirerek Cengiz Han’a ölümünden sonra dört oğlundan hangisini halef göstereceğini sordu.

Cengiz Han, Yesüy’ün sözlerini yerinde buldu. Kardeşlerinin, oğullarının, Borçu’nun veya Mukali’nin şimdiye kadar kendisine böyle bir soru yöneltmediğini söyledi. Kaynakta Höelün, Börte ve Yesüy örnekleri üzerinden kadınların Moğol siyasi hayatındaki etkisine dikkat çekilmektedir.

Bozkırda Veraset Anlayışı

Moğollarda ve genel olarak bozkır topluluklarında kesinleşmiş bir veraset kuralı bulunmuyordu. En büyük oğul çoğu zaman babası henüz hayattayken kendisine ayrılan payı alarak uzak bir bölgeye giderdi. En küçük oğul ise evde kalır ve baba ocağının mirasçısı olurdu.

En küçük oğula “ateş prensi” anlamındaki otçigin unvanı verilirdi. Bu kişinin başlangıçta aile içinde dinî bir görevi bulunduğu, ancak zamanla bu işlevini kaybederek evin, aile kadınlarının ve paylaşım sonrasında kalan malların koruyucusuna dönüştüğü belirtilmektedir. Unvan yine de saygınlığını korumuştu. Cengiz Han’ın en küçük kardeşi Temüge ile en küçük oğlu Tuluy bu unvanı taşıdı.

Bu düzende devletin ve malların oğullar arasında bölüştürülmesi düşüncesi ağır basıyordu. Bunun yanında ortak mirasın ve devletin bütünlüğünün korunması gerektiği de kabul ediliyordu. Pay sahiplerinin üzerinde yetki kullanacak bir kağanın bulunması bu nedenle gerekli görülüyordu.

Kağan, hükümdar ailesinden gelmekle birlikte hanedan prensleri ve ileri gelenler tarafından seçiliyordu. Böylece yönetim sistemi kalıtsal hak ile seçimi bir araya getiriyordu.

Yesüy’ün Cengiz Han’dan açıkça bir halef belirlemesini istemesi, gelecekte birçok anlaşmazlığa yol açacak farklı bir veraset biçimini gündeme getirdi. En büyük oğlun halef olması düşünülebilirdi; ancak Cuci’nin doğumu hakkındaki kuşkular bunu güçleştiriyordu.

Cuci ile Çağatay Arasındaki Tartışma

Yesüy’ün sorusunun ardından Cengiz Han en büyük oğlu Cuci’ye döndü. Cuci konuşmadan önce Çağatay araya girdi ve mirasın ona bırakılıp bırakılmayacağını sordu. Cuci’nin Merkitler arasından getirildiğini hatırlatarak onun hükümdarlığa uygun olmadığını ileri sürdü.

Bu sözler üzerine Cuci ayağa kalktı ve iki kardeş birbirine girdi. Aile meseleleri söz konusu olduğunda Cengiz Han’ın tepki vermekte zorlandığı belirtilmektedir. Tartışmaya hükümdarın yaşlı hizmetkârlarından biri müdahale etti.

Hizmetkâr, Çağatay’a annesi Börte’ye saygı göstermesi gerektiğini söyledi. Börte’nin Merkitler tarafından kendi isteği dışında kaçırıldığını hatırlattı. Cuci ile Çağatay’ın aynı anneden doğduğunu ve aynı sütü emdiğini belirterek kardeşler arasındaki ayrımı reddetti. Börte’nin çocuklarını büyük bir sevgiyle yetiştirdiğini dile getirdi.

Tartışma yatıştırıldı; ancak Cuci ile Çağatay arasındaki düşmanlık sona ermedi ve zamanla daha da güçlendi.

Ögedey’in Öne Çıkması

Cengiz Han, Cuci’nin en büyük oğlu olduğunu yeniden vurguladı. Cuci ile Çağatay arasında anlaşmazlık çıkması hâlinde Ögedey’e başvurulmasını kararlaştırdı.

Ardından oğullarına dünyanın geniş olduğunu ve bir arada kalmamaları gerektiğini söyledi. Her birinin ayrı bir ülkede yaşamasını istedi. Böylece bozkırdaki geleneksel bölüşme anlayışını sürdürerek imparatorluk topraklarını oğulları arasında paylaştırmayı kabul etmiş oldu.

Kaynakta Cengiz Han’ın bu yolla imparatorluğunu parçalara ayırırken aynı zamanda bütünlüğünü korumaya çalıştığı belirtilmektedir.

Ulusların Paylaştırılması

Cengiz Han’ın oğullarına verdiği ve kaynakta krallık olarak adlandırılan topraklar ulus adıyla biliniyordu. Bunlar daha sonra hanlık olarak anılacak siyasi bölgelerin temelini oluşturdu.

Toprak paylaşımından ilk yararlanan en büyük oğul Cuci oldu. Sibirya seferinden sonra Angara’nın ötesindeki bölgeler ve Kırgız ülkesinin kuzeydoğusunda yaşayan topluluklar onun yönetimine verildi.

Cuci’ye daha sonra imparatorluğun en uzak batı toprakları, Avrupa sınırındaki ve Avrupa’da fethedilecek bölgeler de ayrılacaktı. En büyük oğlun merkezden uzakta bulunan toprakları alması gelenekle uyumluydu.

Çağatay ile Ögedey’in uluslarını ne zaman aldıkları kesin olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte Çağatay ulusunun en geç 1221’de mevcut olduğu anlaşılmaktadır.

Cengiz Han, oğullarına geniş yönetim alanları verirken onların kendisine bağlı kalmalarını ve bu toprakları imparatorluğun ortak mülkü olarak yönetmelerini bekliyordu.

Halef Olarak Ögedey

Gizli Tarih’e göre Cengiz Han, üçüncü oğlu Ögedey’i kendisine halef seçti. En küçük oğlu Tuluy da Ögedey’e yardım edeceğini, onu gerektiğinde uyaracağını ve emirlerine bağlı kalacağını bildirdi.

Ancak kaynakta bu anlatının güvenilirliği konusunda kuşku dile getirilmektedir. Özellikle metnin, daha sonra Tuluy soyunun iktidarı ele geçirdiği çevrede yazılmış olması nedeniyle bu bölümün sonradan eklenmiş olabileceği ileri sürülmektedir.

Gizli Tarih’in devamında Ögedey’in soyundan gelenlerin yetersiz kalması hâlinde yönetimin Tuluy soyuna geçmesi gerektiği belirtilmektedir. Kaynağa göre bu ifade, imparatorluğun daha sonra hanedanın genç kolu tarafından ele geçirilmesini haklı göstermek amacıyla metne eklenmiş olabilir.

Ölümsüzlük Arzusu

Veraset tartışması, Cengiz Han’ın kendi ölümü üzerinde düşünmesine yol açmış görünmektedir. Aynı yılın sonbaharında, kendisine ölümsüzlük sağlayabilecek bir içecek hazırlayabileceği söylenen Taoist rahip Çang Çuen’i huzuruna getirtmeye karar verdi.

Bir halef belirlemek imparatorluğun geleceğini güvence altına alabilirdi. Ancak Cengiz Han için daha kesin çözüm, ölmemek ve kurduğu düzeni kendisinin korumaya devam etmesiydi.

Şamanlar hastaları iyileştiriyor ve bedenden uzaklaştığı düşünülen ruhları geri getirmeye çalışıyordu. Bununla birlikte insana sonsuz hayat verebileceklerini ileri sürmüyorlardı. Ölümden sonraki hayatın yeryüzündeki yaşama benzer biçimde devam edeceği düşüncesi de onların temel ilgi alanı değildi.

Cengiz Han’ın Çang Çuen’den kesin bir sonuç bekleyip beklemediği bilinmemektedir. Kaynağa göre küçük bir ihtimal bile onun için yeterince önemli olabilirdi.

Bu nedenle Taoist rahibi yanına getirtmeye karar verdi. Çang Çuen, 1146 doğumlu yaşlı ve tanınmış bir kişiydi. Daveti kabul etmesi hâlinde uzun bir yolculuğa çıkması ve Cengiz Han’ın başlatmak üzere olduğu savaşa kadar gitmesi gerekecekti.

Harezm Seferinin Hazırlıkları

Cengiz Han, 1219 sonbaharında ordunun yönetimini doğrudan üstlenmek üzere Balkaş Gölü’nün güneydoğusundaki Kayalık’a geldi. Karluk hükümdarı ve Moğol vasalı Arslan Han burada 6.000 kişilik kuvvetiyle ona katıldı. Almalık hükümdarı ile Uygurlar da daha küçük birliklerle sefer ordusuna dâhil oldu. Kuvvetler Yukarı İrtiş bölgesinde toplandı.

Cengiz Han, Çin seferlerinde edindiği deneyimlerden yararlanmıştı. Ordusunun yanında kuşatma araçlarının yanı sıra Uzak Doğu’dan getirilen teknik görevliler ve mühendisler de bulunuyordu.

Moğolistan’ın yönetimi, Cengiz Han’ın en küçük kardeşi ve otçigin unvanını taşıyan Temüge’ye bırakıldı. Temüge kaynaklarda az anılan ve hakkında fazla bilgi bulunmayan bir kişiydi. Bununla birlikte devletin ona emanet edilmesi, en genç oğul veya kardeşin baba ocağını korumasını öngören gelenekle uyumluydu.

Temüge, Cengiz Han’ın yaklaşık altı yıl süren yokluğunda Moğolistan’ı geniş yetkilerle yönetti. Henüz ortak bir devlet düzenine alışmamış toplulukları bir arada tuttu ve imparatorluğun doğu ile batı kanatları arasındaki bağlantının sürmesini sağladı. Bu dönemde haberleşmenin kesildiğine, elçilerin geçemediğine veya Moğolistan’da ciddi bir karışıklık çıktığına dair bir kayıt bulunmamaktadır.

Uzun süren sefer nedeniyle yurduna dönmek isteyen askerlerin geri gelmesi ve yeni kuvvetlerin onların yerini almak üzere ayrılması dışında ülkede önemli bir olay yaşandığı aktarılmaz. Kaynağa göre bu durum, Temüge’nin yönetimdeki başarısını göstermektedir.

Sefer Öncesi Dua

Savaş hazırlıkları tamamlandıktan sonra Cengiz Han, Çin seferinden önce yaptığı gibi yüksek bir dağa çıktı. Reşîdüddin’e göre başını açtı ve kemerini boynuna astı. Bar Hebraeus ise yüzünü toprağa koyarak üç gün boyunca yemeden ve içmeden kaldığını aktarır.

Cengiz Han, haklı gördüğü intikam girişimi için Gök’ten yardım istedi. Bu dua Müslüman ülkelerinde geniş yankı uyandırdı ve daha sonraki dönemlerde de hatırlandı. Timur devrine ait bir minyatürde bu sahnenin tasvir edildiği belirtilmektedir.

Kaynakta Harezm seferinin Cengiz Han’a geniş bir hareket alanı sunduğu ifade edilmektedir. Çin’in tarım alanlarıyla sınırlanmış coğrafyasına karşılık Orta Asya, onun askerî ve yönetim yeteneklerini daha geniş ölçüde kullanabileceği bir saha oluşturuyordu.

Harezm Savunmasının Hazırlanması

Harezm halkı Moğol istilası ihtimali karşısında büyük bir korkuya kapılmıştı. Tüccar ve kervancılar Moğolların yeni gücü hakkında haberler yayıyor, halkın bir bölümü daha savaş başlamadan kaçmaya hazırlanıyordu. Cengiz Han’ın şehirleri korkutmak amacıyla propagandacılar göndermiş olması da ihtimal dâhilinde görülmektedir.

Muhammed Şah, savunma hazırlıkları için halktan üç kez vergi toplamıştı. Ancak kaynağa göre bu paralar savunma çalışmalarında kullanılmamış ve önemli bir hazırlık yapılmamıştı.

Şaha farklı savunma önerileri sunuldu. Bazıları Moğolların Sirderya’yı geçmelerinin önlenmesini, bazıları ise onların Maveraünnehir’in içlerine ilerlemesine izin verilerek şehirlerin önünde yıpratılmasını öneriyordu. Daha çekingen olanlar Amuderya’nın gerisine, hatta Gazne veya Hindistan yönüne çekilmeyi savunuyordu.

Muhammed Şah sonunda Fergana geçitlerini ve Sirderya hattını kuvvetlendirmeye karar verdi. İmparatorluğun kuzey ve kuzeydoğu sınırlarını korumaya çalışırken ana kuvvetlerini Semerkant merkezli olarak Maveraünnehir’de topladı.

Bu ordu, geniş imparatorluğun farklı bölgelerinden toplanmış ve hükümdara bağlılıkları kesin olmayan askerlerden oluşuyordu. Cüveynî’ye göre Semerkant’ta 20 fil tarafından desteklenen 60.000 Türk ve 50.000 Tacik olmak üzere 110.000 asker vardı. Diğer kaynaklar daha düşük rakamlar verir. Cüzcânî 60.000, İbnü’l-Esîr 50.000, Nesevî ise 40.000 askerden söz eder.

Kaynağa göre kuvvetlerin Semerkant’ta toplanması askerî bir hataydı. Muhammed Şah’ın toplam gücü daha fazla olsa bile Moğolların nereden saldıracağı bilinmediği için ordusu geniş bir alana dağılmış durumdaydı. Şahın Belh’i kuvvetlendirdikten sonra Doğu Afganistan’a çekilmesi de psikolojik bakımdan önemli bir hata olarak değerlendirilmiştir.

Otrar Kuşatması

Cengiz Han ilk olarak Moğol kervanının katledildiği Otrar’a saldırdı. Bu tercih, olayın simgesel anlamı yanında şehrin stratejik konumuyla da ilişkiliydi. Kuşatmanın Eylül 1219’da başladığı sanılmaktadır; ancak Müslüman kaynaklar kesin bir tarih vermemektedir.

Otrar direniş gösterdi. Şehirlerin uzun süre karşı koyması, açık arazide savaşmaya alışkın Moğolları kızdırıyordu. Bununla birlikte şehirlerin düşman kuvvetlerini hareketsiz bırakması Moğolların işine de geliyordu.

Cengiz Han, Otrar önünde oğulları Çağatay ve Ögedey ile Uygur hükümdarını ve on binlerce askeri bıraktı. Yanlardan gelebilecek saldırıları önlemek amacıyla Cuci’yi iki tümenle Aşağı Sirderya yönüne gönderdi. Nehrin yukarı kesimlerine ve Hocend yönüne de küçük bir birlik sevk etti.

Kendisi ise ordunun büyük bölümü ve Tuluy ile birlikte Buhara’ya yöneldi.

Buhara’ya İlerleyiş

Cengiz Han’ın kuvvetleri yolları hakkında ayrıntılı bilgiye sahipti. Ailesi kadılık yapmış ve Muhammed Şah tarafından öldürülmüş genç bir kişi Moğollara katılarak Maveraünnehir hakkında bilgi verdi. Bölgedeki yolları tanıyan tüccarlar da orduya rehberlik ediyordu.

Yürüyüşün ciddi bir engelle karşılaşmadan tamamlanması, Moğolların bölgenin coğrafyasını yeterince bildiğini göstermektedir. Böylece Harezmliler, kendi ülkelerini tanımaktan doğan önemli üstünlüklerinden mahrum kaldı.

Yol üzerindeki Zernuk, Cengiz Han’ın gönderdiği Müslüman görevlilerin çağrısı üzerine teslim oldu. Şehirden kuşatma işlerinde kullanılmak üzere genç erkekler toplandı.

Nur şehri ise beklenmedik biçimde ele geçirildi. Halk, Moğol öncü birliklerini bir ticaret kervanı sanarak kapıları açtı. Buradan da inşaat ve kuşatma işlerinde çalıştırılacak kişiler alındı. Halktan, daha önce Harezm Şahı’na ödediği verginin yarısı kadar para istendi. Haracın bir bölümü kadınların küpeleriyle ödendi.

Doğruluğu kuşkulu bir anlatıma göre şehir halkı evlerinden çıkarıldıktan sonra evler yağmalandı.

Buhara’nın Alınması

Cengiz Han Ocak 1220’de Buhara önüne ulaştı. Şehrin 12.000 ile 30.000 arasında değişen ve çoğunluğu Türklerden oluşan bir kuvvet tarafından savunulduğu aktarılmaktadır.

Kale kuşatılınca savunmacılar şehirden çıkıp kaçmaya çalıştı; ancak büyük bölümü öldürüldü. Direnme iradesini kaybeden halk, 10 veya 16 Şubat’ta teslim oldu. Garnizonda kalan askerlerin tamamı kılıçtan geçirildi.

Şehir tüccarları, Otrar kervanından ele geçirilen malları geri vermeye zorlandı. Buhara yağmalandı; ancak kaynağa göre geniş çaplı bir halk katliamı yapılmadı ve ölenlerin sayısı sınırlı kaldı. Muhtemelen kazayla çıkan bir yangın şehrin bir bölümünü yok etti.

İbn Battûta, XIV. yüzyılda şehri ziyaret ettiğinde camilerin, medreselerin ve pazarların bir bölümü dışında Buhara’nın hâlâ yıkık durumda olduğunu ve eski bilgi çevrelerinden kimsenin kalmadığını belirtmiştir.

Birçok imamın öldürülmesi, Muhammed Şah’a Cengiz Han’ın İslam düşmanı olduğu ve bir din savaşı yürüttüğü yönünde propaganda yapma imkânı verdi.

Cengiz Han bu sırada ilk kez büyük bir şehre şahsen girdi. Bunun onda nasıl bir izlenim bıraktığı bilinmemektedir. Cüveynî’nin Cengiz Han’ı Ulu Cami’de toplanan Müslümanlara hitap ederken ve kendisini Tanrı’nın cezası olarak tanıtırken gösteren anlatımı, kaynakta abartılı ve muhtemelen temelsiz bulunmuştur.

Semerkant Kuşatması

Cengiz Han, Buhara’dan Semerkant’a ilerledi ve Mart 1220’de şehrin önüne ulaştı. Ordusunun arkasından çok sayıda esir sürükleniyordu. İbnü’l-Esîr ve diğer kaynaklar bu esirlerin ağır şartlar altında bulunduğunu aktarır.

Maveraünnehir yoğun nüfuslu ve çok sayıda şehri bulunan bir bölgeydi. Bunların yalnızca birkaçı Moğollara direnmişti.

Otrar’ı ele geçiren Çağatay ve Ögedey de Semerkant önünde babalarına katıldı. Otrar kalesinin yıpratılması beş ay, tamamen alınması ise yaklaşık bir ay sürmüştü. Moğollar, direnişin başkalarına örnek olmasını engellemek amacıyla savunmacıları öldürmüş, halkı şehirden çıkarmış ve şehri yağmalamıştı. Çok sayıda esir de Semerkant önündeki topluluğa eklendi.

Muhammed Şah, Semerkant’ın sonuna kadar direnmesini emretmişti. Ana kuvvetlerini, Moğollar şehirlerden biri önünde durdurulduğunda karşı saldırıya geçmek amacıyla burada toplamıştı. Ancak bu birlikler harekete geçmemiş ve şehir surları içinde mahsur kalmıştı. Şahın bulunmaması da ordunun etkinliğini azaltmıştı.

Esirlerin Saldırılarda Kullanılması

Cengiz Han’ın ordusu Semerkant önünde olağanüstü kalabalık görünüyordu. Bunun nedenlerinden biri, esirlerin saldırı birlikleri hâlinde kullanılmasıydı.

Esirlerin yerel giysileri çıkarılıyor, Moğol kıyafetleri giydiriliyor ve bir sancak çevresinde on kişilik gruplara ayrılıyorlardı. Arkalarındaki Moğol askerleri tarafından öldürülmemek için surlara doğru ilerlemek zorundaydılar. Birbiri ardına gönderilen gruplar, daha önce ölenlerin cesetlerinin üzerinden geçerek saldırıya devam ediyordu.

Kaynak yazarı, bu acımasız yöntemin Moğollar tarafından ilk kez burada kullanılmış olabileceğini belirtmekte, ancak bazı yazarların bunun Çin’de de uygulandığını ileri sürdüğünü eklemektedir.

Semerkant’ın Teslimi

Semerkant garnizonu şehir dışına çıkarak saldırıya geçti. Bu girişim büyük bir yenilgiyle sonuçlandı. Ölenlerin sayısı kaynaklarda 50.000 ile 70.000 arasında verilmektedir.

Bu yenilgi kuşatma altındakilerin umutlarını kırdı. Askerler ile şehir halkı beş veya altı gün sonra ortak bir kararla teslim oldu. Teslim tarihinin büyük ihtimalle 17 Mart 1220 olduğu kabul edilmektedir.

Muhammed Şah’ın Semerkant’ta topladığı kuvvetler böylece kısa sürede etkisiz hâle geldi. Yalnızca kaleyi koruyan yaklaşık bin asker Moğol hatlarını yararak kaçabildi ve şaha katıldı.

Moğollar ilk olarak surları yıktı. Ardından halk evlerinden çıkarıldı ve şehir yağmalandı.

Din Adamları ve Zanaatkârlar

Semerkant’taki kadılar, âlimler, imamlar ve mollalar baskıdan muaf tutuldu. Kaynakta bu grupların sayısının 50.000 olduğu aktarılır.

Şehirde yaklaşık 100.000 aile, başka bir ifadeyle 700.000 ile 800.000 arasında insan bulunduğu ileri sürülmektedir. Din adamlarına gösterilen koruma, Moğolların İslam’a karşı bir din savaşı yürütmediğini gösteren bir unsur olarak değerlendirilmiştir.

Kaynağa göre Moğollar, Müslüman din görevlilerini Şamanlara benzer biçimde Tanrı’yla özel ilişki kurduğu düşünülen kişiler olarak görüyordu. Bu nedenle onlara saygı gösteriliyor ve kendilerinden yalnızca dua etmeleri bekleniyordu.

Yaklaşık 30.000 nitelikli zanaatkârın Cengiz Han’ın oğulları ve hanedan üyeleri arasında paylaştırıldığı söylenmektedir. Bunlara da dokunulmadı. Bu uygulama, sanat ve zanaat alanında yetenekli kişileri imparatorluğun hizmetine alma eğiliminin bir parçasıydı.

Şehir halkı yağmalandıktan ve haraç ödedikten sonra evlerine dönmesine izin verildi. Bununla birlikte şehirde yapıların ancak dörtte birini dolduracak kadar insan kaldığı ileri sürülmektedir. Hayatta kalanlar ağır sıkıntılar yaşayacak, ancak sistemli biçimde katledilmeyecekti.

İbn Battûta’nın daha sonraki ziyareti sırasında Semerkant, yıkımın izlerini taşımakla birlikte yeniden canlanmış ve refaha kavuşmuş görünüyordu.

Semerkant’taki Filler

Kaynaklarda Semerkant’taki fillerin Cengiz Han’ı şaşırttığı anlatılır. Ne yediklerini sorduğu, fazla yiyecek tükettiklerini öğrenince onları bozkıra sürdüğü ve hayvanların burada açlıktan öldüğü ileri sürülmektedir. Ancak kaynak yazarı bu anlatıyı inandırıcı bulmamaktadır.

Maveraünnehir Türkleri

Maveraünnehir’deki Türklerin bir bölümü Muhammed Şah’ın hizmetinden ayrılarak Moğollara katılmak istedi. Kaynağa göre bu kişiler Müslüman olmalarına rağmen soy bağlarını dinî bağlılıklarının önünde tutuyordu.

Moğol ordusundaki Türklerin sayısı daha önce de yüksekti. Uygurlar, Karluklar ve Yukarı Asya’nın diğer topluluklarının katılmasıyla bu sayı giderek artmıştı. Cengiz Han, bu grupları büyük bir ailenin parçaları olarak görüyor ve sayılarının çoğalmasından endişe duymuyordu.

Buna rağmen Maveraünnehirli Türklerin hizmet tekliflerini kabul etmedi. Hükümdarlarını terk edenleri hain ve kaçak sayarak öldürttü.

Kaynağa göre bu karar kısa vadede askerî bir hata olarak değerlendirilebilir. Cengiz Han hem önemli yardımcı kuvvetlerden mahrum kalmış hem de Muhammed Şah’ın askerlerini ona bağlı kalmaya yöneltmişti. Uzun vadede ise bu davranış, sadakat ve disiplin konusunda verilen önemli bir ders olarak görülmüştür.

Semerkant Sonrasında Duraklama

Semerkant’ın alınmasından sonra Cengiz Han ordusunun büyük bölümünü dinlenmeye çekti. Askerler çok uzun mesafeler katetmiş, atlar yorulmuştu. Şehrin çevresinde iyi otlaklara sahip dağlık alanlar bulunuyordu. Nasaf bölgesi verimli ve güzel yaylalarıyla tanınıyordu. Cengiz Han kuvvetlerini buraya yerleştirdi.

Bununla birlikte ordunun dinlendirilmesi yalnızca insanları ve hayvanları koruma düşüncesinden kaynaklanmıyordu. Cengiz Han’ın saldırıya hemen devam edememesinin başka nedenleri de vardı.

Muhammed Şah’ın oğlu Celâleddin Mengüberti henüz yenilmemişti. Babasının karamsarlığına karşı çıkan Celâleddin saldırgan bir karaktere ve yüksek askerî yeteneklere sahipti. Elindeki kuvvetlerin büyüklüğü ise Cengiz Han tarafından bilinmiyordu.

Moğolların gerisinde kalan Maveraünnehir’in büyük şehirleri düşmüş olsa da kırsal kesimlerde haydutlar ve fırsat bulduklarında direnişe katılabilecek yerel gruplar bulunuyordu. Doğu ve batıdaki harekâtlar da henüz kesin sonuca ulaşmamıştı.

Sirderya’daki Harekâtlar

Yukarı Sirderya’ya gönderilen küçük Moğol kuvveti, Taşkent’in batısındaki Benâket’i ele geçirdi. Şehir ağır biçimde tahrip edildi ve kaynakta Timur döneminde bile bu yıkımın izlerini taşıdığı belirtilmektedir. Ancak birlik daha ileri gidemedi.

Aşağı Sirderya ile Aral Denizi’nden Amuderya deltasına uzanan bölgenin güvence altına alınması Cuci’ye verilmişti. Cuci’nin emrindeki güçlü ordu ise görevini henüz tamamlayamamıştı.

Moğollar önce günümüz Türkistan şehrinin karşısında bulunan Sığnak’ı ele geçirdi. Şehir halkı gönderilen Moğol temsilcisini öldürdüğü için katledildi. Ardından Özkend, Barçınlığkent, Aşnas ve bugünkü Perovsk yakınlarındaki Cend alındı.

Cend yağmalandı; ancak halkı katledilmedi. Nisan sonu veya Mayıs başında atların kötü duruma düşmesi üzerine Cuci ilerlemeyi durdurmak zorunda kaldı.

Karşısında hâlâ güçlü ve tehditkâr Gürgenç bulunuyordu. Şehir kuvvetleri yaz aylarında düzenleyecekleri bir saldırıyla Yenikent’i geçici olarak yeniden ele geçirecekti.

Muhammed Şah’ın Kaçışı

Muhammed Şah, Semerkant’ın kuşatılması sırasında neredeyse bütünüyle etkisiz kalmıştı. Şehri kurtarmak amacıyla biri 10.000, diğeri 20.000 kişiden oluşan iki yardım kuvveti gönderdi. Ancak her iki birlik de Semerkant’a ulaşamadan Moğollar tarafından geri püskürtüldü.

Cengiz Han, savaşın başlangıçtaki temel amacının Muhammed Şah’ı ele geçirmek ve Otrar’daki ihanetin karşılığını vermek olduğunu unutmamıştı. Bunun için damadı Tokuçar ile generalleri Cebe ve Sübötey’in yönetiminde üç tümeni harekete geçirdi.

Komutanlara, zorunlu olmadıkça yol üzerindeki kale ve şehirleri kuşatarak vakit kaybetmemeleri, Muhammed Şah’ı yakalayıncaya kadar takip etmeleri emredildi. Cebe ile Sübötey böylece askerî tarihin en dikkat çekici takip harekâtlarından birini başlattı. Tokuçar ise muhtemelen daha sonra kendisine katılan birliklerle Horasan’da karakollar kurarak şahın imparatorluğun doğu ve batı bölgeleri arasındaki geçişini gözetledi.

Belh’ten Horasan’a Çekiliş

Muhammed Şah, Semerkant’ın düştüğünü Belh yakınlarında bulunduğu sırada öğrendi. Aynı zamanda güçlü bir Moğol ordusunun üzerine geldiği haberini aldı.

Belh bölgesinde Moğollara karşı koyacak yeterli kuvveti bulunmadığı için hızla Horasan’a çekilmeye karar verdi. 18 Nisan 1220’de veya bazı kaynaklara göre Mayıs ayında Nişabur’a ulaştı. Burada Moğolların Amuderya’yı geçtiğini ve yaklaştığını öğrendi.

Şah onları beklemedi. Ailesini güvenli olduğunu düşündüğü Karun Kalesi’ne, hazinesini ise dönemin İran’daki en güçlü kalelerinden sayılan Ardahan’a gönderdi. Ancak bu tedbir hazinenin Moğolların eline geçmesini engelleyemedi.

Muhammed Şah önce Bistam’a, ardından oğullarından birinin yaklaşık 30.000 askerle bulunduğu Rey’e gitti. Buradaki kuvvetler, yabancı bir ülkede üslerinden uzakta hareket eden ve yorucu yürüyüşlerle yıpranmış Cebe ile Sübötey’in yaklaşık 20.000 süvarisine karşı koyabilecek durumdaydı.

Şah, Moğolları bekleyebilir veya onların üzerine yürüyerek baskın yapabilirdi. Sayısal üstünlüğü nedeniyle zafer kazanması mümkün görünüyordu. Ancak morali tamamen bozulmuştu. Kazanabileceğini düşünmek yerine bir çatışmada elindeki her şeyi kaybetmekten korkuyordu. Kaynağa göre kaçmaya alışmış ve yenilgi düşüncesini benimsemişti.

Hazar Denizi’ne Kaçış

Muhammed Şah, Moğolların sürekli arkasından geldiğini düşünerek bir yerde duramıyor, kısa süreli konaklamaların ardından yeniden yola çıkıyordu. Sonunda Luristan’a ulaştı.

Barthold’a göre şahın burada izlerini kaybettirmesi ve Moğolların Hemedan çevresinde onu bulamayarak Zencan ve Kazvin yönüne dönmesi, kendisine yeni bir ordu kurmak için yeterli zaman sağlamıştı. Yaklaşık 100.000 asker toplayabilir ve yenilgi ihtimalini büyük ölçüde ortadan kaldırabilirdi.

Ancak Muhammed Şah, takipçilerin Kürt bölgelerine kadar geldiğini öğrenince her şeyin kaybedildiğine inandı. Ordusunu terk ederek büyük bir hızla Hazar Denizi’ne yöneldi ve Abaskun yakınlarında, Gürgan’dan yaklaşık üç günlük mesafede bulunan küçük bir adaya sığındı.

Aralık 1220 veya Ocak 1221’de yorgunluk ve umutsuzluk içinde öldü.

Cebe ile Sübötey’in Takibi

Muhammed Şah’ın takibi yaklaşık dokuz ay sürdü. Cebe ile Sübötey onu yakalayamadı; ancak Cengiz Han’ın verdiği emirlere büyük ölçüde bağlı kaldılar.

İbnü’l-Esîr’e göre yol boyunca yağma veya katliam için durmadılar. Cüzcânî de ciddi biçimde direnen iki veya üç yer dışında şehirlere zarar vermediklerini aktarır. Bu istisnaların gerçekten yaşanıp yaşanmadığı da kesin değildir.

Hemedan yakınındaki Devletabad Ovası’nda bir savaş meydana geldiği ileri sürülmektedir. Ancak bu çarpışmanın gerçekten gerçekleştiği konusunda da kuşkular bulunmaktadır.

Askerî bakımdan takip harekâtı büyük bir başarı sayılabilirdi. Bununla birlikte Muhammed Şah’ın ele geçirilememesi nedeniyle Cengiz Han’ın gözünde hedef tam olarak gerçekleşmemişti.

Cengiz Han’ın intikamının tamamlanması için şahın kendisinin veya en azından cesedinin Moğolların eline geçmesi gerekiyordu. Moğol anlayışında kemikler yakılmadığı sürece ölünün varlığının bir bölümünü koruduğu ve tehlikeli olmaya devam ettiği düşünülüyordu. Muhammed Şah’ın kemikleri, gömüldüğü yer öğrenildikten sonra çıkarılarak yakılacaktı.

Savaşın Sona Ermesi İhtimali

1220 sonbaharında Cengiz Han, imparatorluğun iç bölgelerinde nispeten güvenli bir konumdaydı. Ordusunun büyük bölümü Nasaf çevresinde dinlenirken Benâket’in alınmasıyla başlayan harekâtı tamamlamak amacıyla Hocend ve Fergana yönüne yeni kuvvetler gönderdi.

Bu birlik yaklaşık 20.000 Moğol askerinden ve 50.000 kadar yerli yardımcı veya esirden oluşuyordu. Bölge önemli bir dirençle karşılaşılmadan ele geçirildi.

Bu harekât sırasında Hocend savunması dikkat çekici bir direnişe sahne oldu.

Timur Melik’in Direnişi

Hocend düşerken yaklaşık bin kişi, Sirderya üzerinde kıyıdan atılan okların ve yakılan ateşlerin ulaşamayacağı uzaklıktaki bir adaya sığındı.

Moğollar esirlere nehre taş döşeterek adaya ulaşacak bir geçit veya dalgakıran yaptırmaya çalıştı. Ancak bu girişim sonuç vermedi. Kuşatma uzadıkça Moğolların öfkesi artıyor, adadaki savunmacılar ise açlık çekiyordu.

Savunmacılar sonunda kayıklara binerek Moğolların şaşkınlığı altında nehir boyunca aşağı doğru ilerledi. Birliğin önderi, büyük ihtimalle yalnız veya yanında çok az kişi kalmış olarak Cend bölgesinde kıyıya çıktı ve Gürgenç’e ulaştı.

Bu kişinin adı Timur Melik’ti. Başarısı daha sonraki dönemlerde de övgüyle anılmış ve kendisi edebî eserlere konu olmuştur.

Termiz’in Alınması

Cengiz Han, Belh’e yaklaşmak, Harezm kuvvetlerinin doğudaki varlığını koruduğu düşünülen şehri tehdit etmek ve Amuderya’nın yukarı kesimlerini denetlemek amacıyla Nasaf’tan ayrıldı.

Termiz önüne gelerek şehri on bir günlük kuşatmanın ardından teslim aldı. Halk öldürüldü ve şehir büyük ölçüde yıkıldı. Termiz daha sonra yeniden kurulduğunda eski yerinden birkaç kilometre uzağa taşınmak zorunda kaldı.

Cengiz Han kışı geçirmek üzere Amuderya’nın yukarı havzasındaki sulak ovalara yerleşti.

Geri Dönüş Düşüncesi

Kaynağa göre Cengiz Han’ın bu aşamada savaşı daha fazla sürdürmek istememiş olması mümkündür. Ancak Gürgenç henüz alınmamış, Muhammed Şah’ın ölümü kesinleşmemiş ve Cebe ile Sübötey ana orduya dönmemişti.

Batı kanadındaki tehditler ortadan kaldırılmadan ve Batı Türkistan bütünüyle denetim altına alınmadan Moğolistan’a dönmesi mümkün değildi. Bu nedenle bütün bu sonuçlar elde edilir edilmez ülkesine dönmeyi tasarlamış olabileceği ileri sürülmektedir.

Ancak gelişmeler onun beklediğinden farklı ilerledi.

Horasan’daki Yıkım

Cengiz Han düşündüğünden daha uzak bölgelere sürüklenmişti. Gürgenç henüz düşmemişti ve ancak 1221 ilkbaharında alınacaktı. Muhammed Şah’ın ölümü de henüz gerçekleşmemişti.

Tokuçar, Horasan’ın büyük ve zengin şehirlerine hâkim olamamasına rağmen bölgeyi kontrol altında tutuyordu. Cebe ile Sübötey’in gerisini koruyan birlikler ve Tuluy’un desteğe gönderdiği kuvvetler kasaba ve köylerde ağır yıkıma yol açıyor, tarım alanlarını tahrip ederek şehirleri açlığa sürüklüyordu.

Harezm tahtının varisi Celâleddin Mengüberti ise bu şehirleri kurtarmaya çalışıyordu. Babasının karamsarlığının tersine cesur ve saldırgan bir tutum sergiliyor, Moğollara karşı çatışmaya girmekten kaçınmıyordu.

Nesa’daki Moğol Yenilgisi

Celâleddin, bir defasında yaklaşık 300 kişilik küçük bir kuvvetle Nesa’da bulunan 700 kişilik Moğol birliğine beklenmedik bir saldırı düzenledi. Moğol birliği neredeyse tamamen yok edildi.

Kaynakta bu çarpışma, Cengiz Han’ın o zamana kadar karşılaştığı en ağır yenilgi olarak değerlendirilmiştir.

Moğollar daha sonra şehri ağır biçimde cezalandırdı. Halk açık bir alanda toplandı ve birbirine bağlandı. Ardından muhafızlar onları hedef tahtasına ok atar gibi vurarak öldürdü. Yerel bir tarihçi, insanların kaçmaya cesaret etmeleri hâlinde büyük bölümünün kurtulabileceğini belirtmektedir.

Bu olay, Horasan halkının direnme konusundaki edilgenliğini de ortaya koymuştu.

Tokuçar’ın Cezalandırılması

Tokuçar, Cengiz Han’ın İran’da görev yapan komutanlarına verdiği ölçülü davranma talimatlarına uymamıştı. Bölgeden zorla haraç toplamış ve yağmalara girişmişti.

Cengiz Han, damadını ölümle cezalandırmak istedi. Kimsenin yasaların üzerinde olmadığı düşüncesindeydi. Ancak kızının yalvarmaları üzerine Tokuçar’ı bağışladı. Buna rağmen onun hükümdar nezdindeki konumu zayıfladı.

Tokuçar, Kasım 1220’de Nişabur yakınlarında bir okla öldürüldü. Eşi, onun ölümünün intikamının alınmasını istedi.

Hanedan ailesine mensup bir kişinin savaşta öldürülmesi yalnızca askerî bir yenilgi değil, aynı zamanda düşmanları cesaretlendirebilecek ağır bir itibar kaybıydı.

Yeni Bir Saldırı Kararı

Muhammed Şah’ın ölümü Harezm meselesini sona erdirmemişti. Ardında Celâleddin Mengüberti gibi yenilgiyi kabul etmeyen bir hükümdar adayı bulunuyordu. Cengiz Han, Celâleddin’in varlığının Müslüman ülkelerinde elde edilen bütün başarıları tehlikeye atabileceğini anlamıştı.

1220-1221 kışının sonunda şartlar değişmişti. Moğol ordusu yaklaşık bir yıldır büyük bir savaşa girmemişti. Küçük çaplı harekâtlar kuvvetleri yıpratmak yerine eğitmiş ve ordu yeniden en iyi durumuna ulaşmıştı.

Maveraünnehir’i sınırlayan iki büyük nehrin yukarı kesimleri Moğolların elindeydi. Kuzeyde Hocend, güneyde Termiz alınmıştı. Amuderya deltasındaki Gürgenç savaşı devam etmekle birlikte sonucu büyük ölçüde belli olmuştu.

Harezm İmparatorluğu’na son darbeyi indirme zamanı gelmişti.

Horasan ve Afganistan Seferinin Niteliği

Bundan sonra Horasan, Doğu İran ve Afganistan’ın büyük şehirlerine yönelen son derece yıkıcı bir saldırı başladı. Belh, Bamyan, Gazne ve diğer şehirlerde yaşananlar, kaynakta Moğol döneminin diğer katliamları arasında bile benzeri az görülen olaylar olarak değerlendirilmiştir.

Yıkımın büyüklüğü, aktarılan sayı ve anlatıların gerçekliği konusunda kuşkular doğuracak ölçüdeydi. Ata Melik Cüveynî, saldırılardan sonra bölge halkının onda birinin bile hayatta kalmadığını belirtir.

Kaynak yazarı, bu büyük şiddeti tek bir sebeple açıklamanın mümkün olmadığını ifade etmektedir. Moğol askerleri sert ve acımasız olsalar da daha önce davranışlarını sınırlandırabilmiş, katliamların yanında bağışlayıcı uygulamalara da yer vermişlerdi. Cengiz Han da genel olarak soğukkanlı ve ölçülü bir hükümdar olarak gösterilmektedir.

Bu nedenle yıkımın İslam dünyasındaki savaş propagandasından mı, savaşı bir an önce bitirme isteğinden mi, asker kayıplarını azaltma düşüncesinden mi veya duyulan korkudan mı kaynaklandığı kesin olarak belirlenememektedir.

Kaynakta, Cengiz Han’ın dehşeti teslimiyeti zorlayan mutlak bir silah olarak kullanmış olabileceği ihtimali üzerinde durulur. Ancak yazar bu yorumu kesin biçimde benimsememektedir.

Ortaya çıkan mesaj açıktı: Teslim olanlar bağışlanabilecek, direnenler ise yok edilecekti. Buna rağmen o aşamaya kadar çok az şehrin teslim olmayı tercih etmesi kaynakta şaşırtıcı bulunmuştur.

Gürgenç’in Fethi

Barthold, Gürgenç’in fethini tarihin önemli dönüm noktalarından biri olarak değerlendirmiştir. Amuderya deltasının sağladığı verimli topraklar üzerinde gelişen Gürgenç ve Harezm bölgesi, XIII. yüzyılın başlarında Doğu’nun başlıca ekonomik ve kültürel merkezleri arasında yer alıyordu.

Coğrafyacı Yâkût, Moğol istilasından hemen önce, 1219’da bölgeyi ziyaret etmiş ve buradaki refahın tanığı olmuştu. Harezm, önceki yüzyıllara göre daha az yaratıcı bir dönem yaşıyor olsa da İslam kültürü canlılığını koruyordu. Ticaret gelişmiş, para dolaşımı yoğunlaşmış ve bilim adamları güçlü bir koruma altında çalışmıştı.

Gürgenç’te ünlü ve benzeri bulunmadığı söylenen büyük bir kütüphane vardı. Burada çalışan Nesevî, karışıklık sırasında değerli el yazmalarının bir bölümünü kurtarmaya çalıştıysa da bunlar yok oldu. Daha sonra sürgündeyken geride bıraktıkları arasında yalnızca kitaplarına özlem duyduğunu söyleyecekti.

Türkan Hatun’un Kaçışı

Türkan Hatun, Muhammed Şah’ın annesiydi ve oğluyla ilişkileri iyi değildi. Cengiz Han ona bir elçi göndererek kendisine karşı düşmanca bir niyeti bulunmadığını, yalnızca Muhammed Şah’la hesaplaşmak istediğini ve onun yurtluğunu ele geçirmeyi düşünmediğini bildirdi.

Bu girişim, Cengiz Han’ın başlangıçta sınırlı bir savaş tasarladığını göstermektedir. Harezm’in zenginliğini, gücünü ve uzun süreli bir direniş gösterebileceğini biliyordu.

Türkan Hatun cevap vermedi. Şahın kızlarını ve en küçük oğullarını yanına alarak İran’ın kuzeyindeki Mazenderan’a kaçtı. Moğol saldırısının şiddetli fakat kısa süreli olacağını, bir süre korunarak beklemenin yeterli kalacağını düşünüyordu.

Ancak Moğollar Mazenderan’a kadar ilerledi ve kraliçenin sığındığı kaleyi kuşattı. Yağışın olmaması ve su kaynaklarının tükenmesi üzerine kale 1220 yazında veya başka bir tarihte teslim oldu.

Türkan Hatun Moğolistan’a gönderildi ve 1223 ile 1233 arasındaki yılları burada geçirdi. Hanedan prensleri öldürüldü. Prensesler ise Cengiz Han’ın evlilik dışı çocuklarına veya bazı anlatımlara göre Moğol hizmetine giren Müslümanlara verildi.

Gürgenç Kuşatmasının Başlaması

Gürgenç, kuşatılması için büyük kuvvetler gerektiren çok geniş bir şehirdi. Buhara’dan ordunun sağ kanadıyla gelen Çağatay’ın emrinde yaklaşık 100.000 kişi bulunduğu aktarılmaktadır. Bu kuvvet yeterli olmayınca Cuci, Aşağı Sirderya bölgesinden önemli takviyelerle geldi.

İki kardeşin birlikte hareket etmesi gerekliydi; ancak aralarındaki eski anlaşmazlık kuşatmanın yönetimini güçleştirdi.

Nesevî’nin aktarımına göre Cuci, şehre gelir gelmez halka Cengiz Han’ın Gürgenç’i kendisine verdiğini, şehri korumak istediğini ve çevredeki yerleşimlere zarar verilmemesinin bunun kanıtı olduğunu bildirdi.

Bu açıklamanın gerçek bir temele dayanması mümkündür. Cengiz Han uluslararası ticarete önem veriyor ve Gürgenç’in büyük bir ticaret merkezi olduğunu biliyordu. Türkan Hatun’a karşı ılımlı davranmaya çalışmıştı. Ayrıca şehir, imparatorluğun batıdaki topraklarını ulus olarak alan Cuci’nin payı içinde bulunuyordu.

Bununla birlikte Barthold, Cuci’nin kendi siyasi amaçlarını babasının iradesi gibi göstermiş olabileceğini düşünmüştür. Harezm daha sonraki dönemlerde de Cuci ile Çağatay soyları arasında anlaşmazlık konusu olacaktı.

Cuci ile Çağatay Arasındaki Anlaşmazlık

Cuci şehrin teslim yoluyla alınmasını istiyor, Çağatay ise zor kullanılması gerektiğini savunuyordu. Gürgenç halkının teslim olmayı reddetmesi üzerine bu tartışma fiilen sona erdi ve kuşatma savaşı başladı.

Moğollar mancınıklarda kullanacak yeterli taş bulamadı. Bunun yerine su içinde bekleterek sertleştirdikleri ağaç gövdelerinden mermiler hazırladılar.

Esirler, art arda on gün boyunca ok ve ateş altında bentleri doldurmaya zorlandı. Daha sonra surların aşındırılması ve kuşatma işlerinde kullanıldılar. Moğollar birbiri ardına saldırılar düzenledi. Şehre girmeyi başardıklarında ise her evi ayrı ayrı ele geçirmek zorunda kalıyorlardı. Şehir halkının tamamı savunmaya katılmıştı.

Bir çarpışmada, sağlam bir köprübaşını tutan yaklaşık 3.000 Moğol askeri öldürüldü. Moğollar sulama kanallarının yönünü değiştirerek şehri su altında bırakmaya çalıştıysa da bunu başaramadı. Halkı saklandığı yerlerden çıkarmak için yangınlar çıkarıldı.

Şehrin savunmasını yöneten kişinin Moğollara teslim olması direnişi kısmen zayıflattı. Bununla birlikte savaş devam etti.

Cuci’nin kararsız ve yavaş davranması Çağatay’ın öfkesini artırdı. İki kardeş arasındaki anlaşmazlık açık biçimde ortaya çıkınca Cengiz Han müdahale etmek zorunda kaldı. Kuşatmanın yönetimini ve kardeşler arasındaki anlaşmazlığı çözmek için Ögedey’i gönderdi.

Şehrin Düşmesi

Gürgenç kuşatmasının ne kadar sürdüğü kesin değildir. Reşîdüddin yedi ay sürdüğünü aktarır. İbnü’l-Esîr’in verdiği ve direnişin Nisan 1221’de sona erdiğini gösteren bilgiler dikkate alındığında yaklaşık beş ay sürmüş olması daha muhtemel görülmektedir.

Şehir ele geçirildikten sonra halk dışarı çıkarıldı. İbnü’l-Esîr’e göre nüfusun yaklaşık yarısı savaş sırasında hayatını kaybetmişti.

Erkeklerin büyük bölümü öldürüldü. Kadınlar ve çocuklar bağışlandı. Yaklaşık 100.000 zanaatkârın Uzak Doğu’ya gönderildiği ileri sürülmektedir. Bu kişilerin daha sonra Orta Asya’daki Müslüman Çinlilerin ataları arasında yer aldığı düşünülmüştür.

Şehrin sular altında kalmasının nedeni kesin değildir. Moğolların bentleri bilinçli biçimde yıkmış olmaları veya bakım yapılmayan bentlerin sonraki yıllarda çökmesi ihtimalleri üzerinde durulmaktadır. Her iki durumda da İslam dünyasının en önemli şehirlerinden biri büyük ölçüde yok oldu.

Gürgenç’in Yeniden Kurulması

Gürgenç’in ticari önemi, şehrin uzun süre yıkık bırakılmasına izin vermeyecek kadar büyüktü. Muhtemelen 1231’den itibaren yakın bir bölgede Ürgenç adıyla yeniden kurulmaya başlandı.

Yeni şehir kısa sürede eski ekonomik konumunu geri kazandı. Bununla birlikte çevresindeki Harezm bölgesi uzun süre yıkımın etkisinden kurtulamadı.

İbn Battûta, XIV. yüzyılda Ürgenç’i Türk ülkelerinin en güzel ve en büyük şehirlerinden biri olarak tanımladı. Geniş sokakları, pazarları, çok sayıdaki yapıları ve kalabalık nüfusuyla şehrin büyük bir refaha ulaştığını belirtti.

Necmeddin Kübra

Gürgenç’te, Sühreverdî geleneğine bağlı olan ve daha sonra Kübreviyye tarikatının kurucusu sayılan Necmeddin Kübra yaşıyordu.

Anlatıya göre ünü Cengiz Han’a kadar ulaşmış, hükümdar onun şehirden güvenle ayrılabilmesi için önlem almıştı. Necmeddin Kübra ise hemşerilerinin kaderini paylaşacağını söyleyerek şehirde kaldı ve yağma sırasında öldü.

Kaynakta bu anlatının bir efsane olabileceği belirtilmektedir. Ayrıca Necmeddin Kübra’nın kuşatmadan kısa süre önce ölmüş olabileceğine dair bazı bilgiler bulunduğu da ifade edilmektedir.

Horasan Seferinin Başlaması

Gürgenç’in alınması veya düşmesinin kesinleşmesi üzerine Cengiz Han yeniden saldırıya geçebilecek duruma geldi. Şubat 1221’de veya Muhammed Şah’ın ölümünü ve Amuderya deltasındaki savaşın sona erdiğini öğrendikten biraz sonra nehri geçerek Belh’i ele geçirdi.

Belh’in hemen mi yoksa sonradan ayaklanması üzerine mi yok edildiği tartışmalıdır. Kaynak yazarı ikinci ihtimali daha mümkün görmektedir.

Şehir bütünüyle yıkıldı ve ihtişamından çok az şey kaldı. Orta Çağ İslam sanatının önemli örneklerinden küçük bir cami yıkımdan kurtuldu.

Cengiz Han daha sonra Talkan yakınlarındaki Nusret Kalesi’ni kuşattı. Gürgenç’ten dönen Çağatay ve Ögedey burada kendisine katıldı.

Çağatay ve Ögedey’in Azarlanması

Çağatay ile Ögedey, Gürgenç’te ele geçirilen ganimetten yasaya göre babalarına ayrılması gereken payı vermemişti. Bunun üzerine Cengiz Han üç gün boyunca oğullarını huzuruna kabul etmedi.

Sonunda onları gördüğünde ağır biçimde azarladı. Kaynakta prenslerin korku ve utançtan başlarını kaldıramayacak duruma geldikleri aktarılmaktadır.

Çağatay ile Ögedey, Çormagan ve Borçu başta olmak üzere büyük komutanların araya girmesi sayesinde bağışlandı ve yeniden babalarının güvenini kazandı.

Tuluy’un Horasan’a Gönderilmesi

Cengiz Han, Tuluy’u Talkan’dan veya Termiz’den Horasan şehirlerini ele geçirmek üzere gönderdi. Cüveynî’ye göre ona ordunun yalnızca onda biri verilmişti.

Cengiz Han’ın, şehirlerin köylere yapılan saldırılar, kıtlık ve korku nedeniyle direnemeyecek durumda olduğunu düşündüğü anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Tuluy’un ordusunun yaklaşık 70.000 kişiye ulaştığının söylenmesi, çok sayıda Türk yardımcı kuvvetinin de kendisine katıldığını düşündürmektedir.

Muhammed Şah’ın kaçışından sonra bölgede merkezi bir yönetim kalmamıştı. Her komutan kendi çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu.

Merv’in Alınması

Tuluy, 17 veya 25 Şubat 1221’de Merv önüne ulaştı. Altı gün boyunca savunma düzenini inceledi ve surların çevresini bizzat dolaştı.

Şehir halkı iki kez dışarı çıkarak saldırıya geçti. Bu girişimlerin başarısız olması üzerine direniş iradesi çöktü.

Şehir alındıktan sonra yaklaşık 500 zanaatkâr ile bazı çocuklar esir edildi. Geri kalanların öldürüldüğü aktarılmaktadır.

Kaynaklardaki ölüm sayıları olağanüstü yüksektir. İbnü’l-Esîr 700.000 kişiden, Cüveynî ise bunun iki katından söz eder. Cüveynî ayrıca mağaralara ve köylere kaçanların daha sonra bulunarak öldürüldüğünü aktarır.

Merv halkıyla anlaşmazlık içinde bulunan Serahs’taki bazı Müslümanların da katliama yardım ettiği belirtilmektedir. Ölülerin sayılması on üç gün ve on üç gece sürdü.

Selçuklu Sultanı Sencer’in anıtmezarı tahrip edildi. Mezardan çıkarılan ceset yakıldı. Bu uygulamanın ölünün toprakla bağını bütünüyle ortadan kaldırma anlayışıyla ilişkili olduğu belirtilmektedir.

Bununla birlikte şehirde yerel bir soylunun Moğol subayının gözetiminde vali olarak atanması, nüfusun tamamının yok edilmediğini göstermektedir. Daha sonra şehirde yeni bir ayaklanma çıkmış ve bunun bastırılması sırasında 100.000 kişinin daha öldürüldüğü aktarılmıştır.

Nişabur’un Yıkılması

Tuluy daha sonra, Tokuçar’ın ölümünün intikamını almak amacıyla Nişabur’a yöneldi. Kırsal kesim ve göçebe nüfus korku içinde bölgeden uzaklaşmaya başladı.

Kaynakta, burada sürülerini otlatan bir Türk boyunun Anadolu’ya göçünün bu dönemde gerçekleştiği ve daha sonra Osmanlı boyuna dönüşeceği ileri sürülmektedir.

Nişabur halkı anlaşma yapmak istiyordu. Tuluy ise önerileri kabul etmedi. İlk saldırı 7 Nisan 1221’de başladı. Şehir 10 Nisan’daki saldırı sırasında ele geçirildi.

Halk surların dışına çıkarıldı ve köpeklerle kediler dâhil şehirdeki canlıların öldürüldüğü aktarılmıştır. Katliamı Tokuçar’ın dul eşi yönetti.

Öldürülenlerin başları bedenlerinden ayrıldı. Erkeklerin, kadınların ve çocukların başları ayrı yığınlar hâlinde toplandı. Kaynakta, daha sonraki dönemlerde de görülecek kafatası kulelerinin kökeninin bu uygulamaya dayandığı ileri sürülmektedir.

Nişabur daha sonra yeniden kurulduğunda eski şehirden oldukça uzağa taşındı. 1280’de yaşanan depreme rağmen yeniden gelişti. Bununla birlikte eski Horasan’ın başlıca kültür merkezlerinden biri bütünüyle ortadan kalkmıştı.

Herat’ın Teslimi

Tuluy kısa süre sonra Horasan’ın üçüncü büyük merkezi olan Herat’a ulaştı. Şehrin nasıl ele geçirildiği konusunda kaynaklar arasında farklılık bulunmaktadır.

Bir yerel vakayiname Herat’ın kapılarını hemen açtığını ve ciddi bir kötü muameleye uğramadan işgal edildiğini bildirir. Buna göre halk, direnmeye cesaret edemeyecek kadar korkmuştu.

Seyfî ise Tuluy’un Herat hükümdarına teslim çağrısı yaptığını, bunun reddedilmesi üzerine şehrin sekiz gün kuşatıldığını aktarır. Şehir teslim olduktan sonra garnizonu oluşturan 12.000 askerin öldürüldüğünü, halkın geri kalanının bağışlandığını belirtir.

Olayların hangi anlatıma uygun geliştiği kesin değildir. Tuluy, şehrin başına yeni bir melik getirdi ve güvendiği kişilerden birini vali olarak bıraktı. Ardından Talkan’daki Cengiz Han’ın yanına döndü.

Afganistan Seferi

Celâleddin Mengüberti, Hindukuş’un güneyinde önemli bir ordu kurarak yeniden tehdit oluşturmaya başlamıştı. Cengiz Han, onun saldırı inisiyatifini ele geçirmesini önlemek amacıyla dağları aşarak üzerine yürümeye karar verdi.

Hindukuş, 5.000 metreyi aşan zirveleri, dar boğazları ve 3.000 metrenin üzerindeki geçitleriyle son derece güç bir coğrafyaydı. Dağ yamaçlarına kurulan köyler ve kaleler, araziyle birleşmiş savunma noktaları oluşturuyordu.

Cengiz Han, kayalara oyulmuş dev Buda heykellerinin bulunduğu Bamyan bölgesine ulaştı. Burada birbirine yakın iki önemli kale şehri bulunuyordu: Şehr-i Gulgule ve Şehr-i Zohak.

Bamyan’ın Yıkılması

Bamyan’da şiddetli bir savaş yaşandı. Savunmacılar güçlü biçimde direndi. Çatışmalar sırasında Çağatay’ın oğlu ve Cengiz Han’ın sevdiği torunu Mütügen bir okla öldürüldü.

Cengiz Han bu kayıptan büyük bir acı duydu ve alışılmışın dışında saldırıyı bizzat yönetti. Şehir ve çevresindeki savunma yapıları bütünüyle tahrip edildi.

Şehr-i Zohak’tan geriye sur ve kule kalıntıları kaldı. Bamyan ise büyük ölçüde mağaralar çevresinde kurulmuş küçük bir yerleşime dönüştü.

İranlı tarihçilerin anlatımına göre Çağatay, oğlu öldürüldüğünde şehirde değildi. Geri döndüğünde Cengiz Han oğullarını huzuruna çağırdı ve emirlerine uymadıkları için öfkelenmiş gibi davrandı.

Çağatay, babasının emrine karşı gelmektense ölmeyi tercih edeceğini söyledi. Bunun üzerine Cengiz Han ona Mütügen’in öldüğünü bildirdi ve ağlamasını yasakladı. Çağatay büyük acı duymasına rağmen ağlamadı.

Pervan Savaşı

Celâleddin Mengüberti, Gazne’de 60.000 veya 70.000 kişilik bir kuvvet toplamıştı. Bazı kaynaklar 20.000, bazıları ise 90.000 kişiden söz eder.

Celâleddin, Taharistan’daki Valiyan’ı kuşatan Moğol birliğini yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Cengiz Han, Höelün’ün evlatlıklarından Şigi Kutuku komutasındaki birkaç tümeni onun üzerine gönderdi.

Savaşın kesin yeri belirlenememiştir. Bamyan ile Gazne arasındaki bölgede, Pencşir Vadisi’nde veya Kabil kaynaklarına yakın bir yerde meydana geldiği düşünülmektedir. Çarpışma Pervan Savaşı olarak bilinir ve iki gün sürmüştür.

Moğollar daha kalabalık görünmek amacıyla yük hayvanlarının üzerine insan biçimli kuklalar yerleştirdi. Harezmliler düşmanın sayıca üstün olduğunu düşünerek geri çekilmek istedi. Celâleddin askerlerini savaşmaya ikna etti.

Harezm kuvvetleri başlangıçta yaya savaştı. Moğol süvarileri sert biçimde saldırdı; ancak atlarını gereğinden fazla yordu. Atlar güçten düşünce Harezmliler bineklerine binerek üstünlük sağladı.

Şigi Kutuku askerlerini sancağının çevresinde toplamaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Moğollar kuşatılma tehlikesi ortaya çıkınca geri çekildi ve geçitlerde ağır kayıplar verdi.

Moğolların İlk Büyük Yenilgisi

Pervan Savaşı, Moğolların ilk gerçek yenilgisi olarak değerlendirilmiştir. Bununla birlikte savaşın kalıcı askerî sonuçları sınırlı kaldı.

Cengiz Han yenilgiyi öğrendiğinde Şigi Kutuku’yu suçlamak yerine teselli etti. Generalinin daha önce hiç yenilmediğini, bu deneyimin onun için bir ders olacağını söyledi.

Savaşta kullanılan taktikleri ayrıntılı biçimde anlattırdı, hataları değerlendirdi ve yapılması gerekenleri açıkladı.

Celâleddin bu başarısına rağmen Cengiz Han’a doğrudan saldırmaya cesaret edemedi. Moğol kuvvetlerinin çok sayıda olması ve farklı yönlerden tehdit oluşturması nedeniyle geri çekilmeyi tercih etti.

Horasan’daki Ayaklanmalar

Pervan’daki zafer Müslümanlar arasında büyük bir umut doğurdu. Moğol esirlere ağır işkenceler yapıldığı, kulaklarına çiviler çakıldığı ve Celâleddin’in bunları izlediği aktarılmaktadır.

Zafer haberi, özellikle 1221 yılının ikinci yarısında Horasan’da ayaklanmaların başlamasına yol açtı. Bölge halkı Moğolların yenilebileceğine inandı ve bastırılmış düşmanlığını açığa çıkardı.

Önce Merv, ardından Herat ayaklandı. Böylece Horasan’daki Moğol hâkimiyeti ciddi biçimde sarsıldı.

Cengiz Han, haberi alınca Elçigidey komutasında 80.000 kişilik bir ordu gönderdi. Bu kuvvete daha sonra yaklaşık 50.000 yerli yardımcı katıldı.

Herat Ayaklanmasının Bastırılması

Herat, Moğollara karşı sekiz ay boyunca direndi. Şehir halkı, Celâleddin’in kuvvetlerinin yardımına geleceğini umuyordu.

Ancak beklenen yardım gelmedi. Açlık ve yorgunluk nedeniyle şehir Haziran 1222’de düştü.

Kaynaklarda halkın bütünüyle katledildiği aktarılır. Katliamın yedi gün sürdüğü belirtilmektedir. Seyfî 1,6 milyon, Cüzcânî ise 2,5 milyona yakın ölüden söz eder. Kaynak yazarı, Orta Çağ şehirlerinin büyüklüğü dikkate alınsa bile bu sayıların kabul edilmesinin güç olduğunu belirtmektedir.

Seyfî’nin anlatımına göre yalnızca on altı kişi hayatta kaldı. Bunlar bir süre çevrede dolaştıktan sonra Herat’a dönerek yıkıntılara yerleşti. Daha sonra başka Horasanlıların katılmasıyla yaklaşık kırk kişilik küçük bir topluluk oluştu.

Sürgüne gönderilmiş yaklaşık bin işçinin şehre dönmesine ancak yirmi beş yıl sonra izin verildi. Herat yavaş yavaş yeniden canlandı. Nişabur eski konumuna dönememişken Herat sonraki dönemlerde yeniden önemli bir merkez olacaktı.

Gazne’nin Alınması

Cengiz Han, Elçigidey’i Horasan’daki ayaklanmaları bastırmak üzere gönderdikten sonra Celâleddin’in peşine düştü. Olayların sırası kaynaklarda karışık olmakla birlikte Moğolların Gazne’ye Celâleddin’in ayrılmasından yaklaşık on beş gün sonra ulaştığı bilinmektedir.

Gazne yağmalandı. Zanaatkârlar ve muhtemelen cami görevlileri dışında halkın öldürüldüğü aktarılmıştır.

Şehirden geriye yalnızca birkaç önemli yapı kaldı. Bunlar arasında iki minare ile Gazneli Mahmud’un anıtmezarı bulunuyordu.

Gazneli Mahmud’un mezarı da açıldı ve cesedi çıkarılarak kemikleri yakıldı. Nesevî, Moğolların ele geçirdikleri ülkelerdeki hükümdarların kemiklerini yakmalarının bir gelenek olduğunu söyler.

Bu uygulamanın ölü hükümdarın temsil ettiği siyasi ve manevi anlamı ortadan kaldırmak amacı taşıdığı belirtilmektedir.

Celâleddin’in Takibi

Celâleddin yüksek Afgan yaylalarından inerek İndüs’e ulaşmıştı. Cengiz Han için onun kaçmasına izin vermek, seferin sonucunu belirsiz bırakmak anlamına geliyordu.

Bununla birlikte Celâleddin’i takip etmek büyük riskler taşıyordu. Moğol ordusu üslerinden çok uzaklaşmıştı. Horasan’daki durum belirsizdi ve Maveraünnehir’deki hâkimiyetin ne kadar sağlam olduğu bilinmiyordu.

Karluklar ile İli bölgesindeki diğer Türk topluluklarının bağlılıklarını sürdürüp sürdürmeyecekleri de kesin değildi. Doğu Afganistan’ın birkaç şehrinin yıkılması, dağlık bölgelerde yaşayan silahlı toplulukların bütünüyle boyun eğdiği anlamına gelmiyordu.

Cengiz Han bütün bu riskleri değerlendirdi ve Celâleddin’i takip etmenin sağlayacağı sonucun daha önemli olduğuna karar verdi.

İndüs Savaşı

Nesevî’ye göre Cengiz Han ile Celâleddin, 24 Kasım 1221 Çarşamba günü İndüs’ün sağ kıyısında karşılaştı. Savaşın tam olarak nerede gerçekleştiği bilinmemektedir.

Moğol ordusunun merkezini Cengiz Han, Harezm ordusunun merkezini ise Celâleddin yönetiyordu. Şiddetli bir savaş başladı. Celâleddin’in askerleri güçlü biçimde direndi ve bir süre üstünlüğü ele geçirir gibi oldu.

Cengiz Han sağ kanadında tuttuğu seçkin süvari birliğini savaşa sürdü. Bu birlik muhtemelen muhafızlardan veya bahadır askerlerden oluşuyordu.

Moğol süvarileri Harezm kuvvetlerinin yanına veya gerisine saldırarak düşman saflarını bozdu. Celâleddin’in ordusu geri çekilmek zorunda kaldı ve savaş Moğolların zaferiyle sona erdi.

Celâleddin’in İndüs’ü Geçmesi

Celâleddin’in yedi veya sekiz yaşındaki büyük oğlu Moğolların eline geçti ve öldürüldü. Celâleddin, annesini, eşlerini ve haremindeki kadınları düşmana esir düşmemeleri için boğdurdu.

Daha sonra kalabalık bir süvari grubunun ortasında atıyla İndüs’e girdi. Moğol okları altında nehri geçmeyi başardı.

Yaklaşık 4.000 askeri onunla birlikte karşı kıyıya ulaşabildi. Cengiz Han savaşı kazanmıştı; ancak Celâleddin hayatta kalmış ve kaçmayı başarmıştı.

Celâleddin’in başka bir ülkeye sığınıp yeniden güç kazanması o sırada düşük bir ihtimal gibi görünüyordu. Buna rağmen sonraki yıllarda imparatorluğunu yeniden kurmaya çalışacaktı.

Hindistan’a İlerlememe Kararı

Cengiz Han’ın İndüs’e kadar ilerlemesi büyük bir risk oluşturmuştu. Hindistan hakkında yeterli bilgiye sahip değildi.

Delhi Sultanlığı, İltutmış’ın yönetiminde önemli askerî güçlere sahipti. Cengiz Han bu nedenle İndüs’ü geçmedi.

Ertesi yıl nehrin karşı tarafına iki tümen gönderdi. Bunun Celâleddin’i yakalamak amacıyla yapıldığı aktarılır. Ancak kaynak yazarı, seferin Delhi hükümdarını etkilemek veya bölgenin savunma gücünü sınamak amacı taşımasının daha muhtemel olduğunu düşünmektedir.

Moğollar adı bilinmeyen bir şehri ele geçirerek halkını öldürdü. Ardından Multan’a yöneldiler ve şehri mancınıklarla kuşattılar.

Kuşatma kırk gün sürdü. Surlar yıkılmaya ve şehir teslim olmaya yaklaşmıştı. Ancak yaz sıcakları Moğol askerlerini ağır biçimde etkiledi. Çevreyi ve Lahor bölgesini yağmaladıktan sonra geri çekildiler ve daha serin bölgelere yöneldiler.

Geri Dönüş Hazırlıkları

Cengiz Han’ın ordusu Celâleddin’in takibi sırasında yaptığı uzun yürüyüşler ve İndüs Savaşı nedeniyle tükenmişti. Atlar için yeterli yem bulunamıyordu.

Herat hâlâ direniyor, Horasan’dan gelen haberler kaygı uyandırıyordu. Afganistan ile Maveraünnehir’de haydutluk ve yerel direniş sürüyordu. Bu nedenle ordunun mümkün olan en kısa sürede geri dönmesi gerekiyordu.

Cüveynî, yiyecek sıkıntısı nedeniyle esirlerin öldürüldüğünü aktarır. Kaynak yazarı bu bilginin kuşkulu olduğunu, ancak ordunun içinde bulunduğu şartlar nedeniyle tamamen imkânsız sayılamayacağını belirtmektedir.

Cengiz Han başlangıçta Yukarı Asya ile Çin arasındaki kervanların kullandığı Keşmir yolundan dönmeyi düşündü. Bu güzergâh Kaşgar ülkesine çıkacak ve buradan Maveraünnehir’e veya Moğolistan’a geçiş sağlayacaktı.

Ancak dağ yolları çok güçtü ve kış mevsiminde neredeyse geçilemez duruma geliyordu. Bu nedenle Keşmir yolundan vazgeçerek geldiği güzergâhtan dönmeye karar verdi.

Yüksek Afgan platosuna ulaştığında Hindukuş eteklerinde durdu. Mevsim şartları ağırlaşmış, insanlar ve hayvanlar tükenmişti. Dağların hemen aşılması mümkün değildi. Cengiz Han ilkbaharı burada beklemek zorunda kaldı.

Yeni Ülkenin Düzenlenmesi

Cengiz Han’ın Harezm İmparatorluğu’na saldırmasının üzerinden iki yıldan biraz fazla zaman geçmişti. Bu süre içinde Moğol orduları çok sayıda şehri yıkmış, geniş bölgelerde ağır can kayıplarına yol açmıştı. Geride ölüler, harabeler ve kısmen ayakta kalabilmiş yapılar bulunuyordu. Sefer, görünüşü bakımından bir fetihten çok büyük bir yıkımı andırıyordu.

Bununla birlikte Cengiz Han yalnızca toprakları tahrip etmemiş, geniş ve zengin bölgeleri de egemenliği altına almıştı. Maveraünnehir, Harezm, Horasan ve Afganistan gibi yüksek bir uygarlığa sahip ülkeler Moğol hâkimiyetine girmişti.

Bu bölgeler bütünüyle denetim altına alınmış değildi. Özellikle dağlık alanlarda teslim olmayan topluluklar bulunuyordu. Bunlara ulaşabilmek ve ülkedeki bağlantıları sağlamak amacıyla yeni yollar açılması gerekiyordu. Cengiz Han’ın 1220-1221 yıllarında Gur Dağları ve Horasan’da ulaşım yolları açmak üzere üç mühendis görevlendirdiği bilinmektedir.

Savaşlardan önceki refahın kısa sürede geri getirilmesi mümkün değildi. Buna rağmen Cengiz Han yeni ülkeleri kendi hâline bırakmak istemiyor ve ekonomik hayatın yeniden kurulmasını amaçlıyordu.

İdari Teşkilatın Kurulması

Cengiz Han, Maveraünnehir’e hâkim olduğu 1220 ilkbaharından itibaren bölgenin yeniden düzenlenmesi için tedbirler almaya başladı. Bu işin askerler tarafından gerçekleştirilemeyeceğini ve düzenli bir yönetime ihtiyaç duyulduğunu anlamıştı.

Daha önce Küçlüg’e karşı yapılan seferin ardından Almalık’ta, darugaçi unvanıyla görevlendirilen Moğol olmayan bir memurun başarılı çalışmalarını görmüştü. Yeni fethedilen bölgelerde de benzer bir yönetim biçimi uyguladı.

Darugaçilerin idaresinde çalışan memurluklar kuruldu. Bu teşkilatta Farsça ve Uygurca kayıt tutabilen kâtipler görev yapıyordu. Bunlar nüfus sayımı yapıyor, vergi topluyor, yerel halktan asker ve askerî işçi sağlıyor, posta bağlantılarını düzenliyor ve toplanan vergileri imparatorluk karargâhına ulaştırıyordu.

Darugaçiler aynı zamanda bölgelerde meydana gelen gelişmeleri Cengiz Han’a bildiriyordu. Taoist Çang Çuen’in aktardıklarına göre bu idari sistem 1221’den itibaren düzenli ve başarılı biçimde işlemeye başlamıştı.

Yerli Yöneticilerden Yararlanılması

Cengiz Han, yönetimde yalnızca Uygur ve Kitan görevlilerden yararlanmadı. Yeni fethedilen bölgelerde yerel halktan gelen tecrübeli memurları da görevlendirdi.

Semerkant’ın idaresine yerel çevreden bir vali atandı. Maveraünnehir ve Harezm’in yönetiminde ise Horasanlı Müslüman bir baba ile oğul, Mahmud Yalavaç ve Mesud Yalavaç öne çıktı.

Mahmud Yalavaç; Buhara, Semerkant, Gürgenç, Hoten ve Kaşgar’ı kapsayan geniş bir bölgenin yönetiminden sorumlu oldu. 1240’lı yıllarda Pekin valiliğine atanmak üzere bu görevden ayrıldığında idareyi oğlu Mesud devraldı. Mahmud Yalavaç 1254’te Pekin’de öldü.

Mahmud ve Mesud Yalavaç, yönetimleri altındaki bölgelerde yıkımdan kurtarılabilecek unsurları korumaya çalıştı. Ekonomik hayatın yeniden canlanmasına ve ülkelerin zaman içinde toparlanmasına katkıda bulundular.

Yerleşik Uygarlıkla Karşılaşma

Grousset, Mahmud ve Mesud Yalavaç’ın görevlendirilmesini Cengiz Han’ın hayatındaki önemli bir değişim olarak değerlendirmiştir. Ona göre bu dönem, kent uygarlığının işleyişini daha önce tanımayan göçebe hükümdarın yerleşik toplumların varlığını ve önemini kavramaya başladığı aşamayı temsil ediyordu.

Moğol İmparatorluğu, fethettiği eski ve gelişmiş devletlerin yönetim tecrübelerinden yararlanmaya başladı. Böylece bozkır merkezli siyasi yapı, yeni egemenlik alanlarının şartlarına uyum gösterdi.

Mahmud ve Mesud Yalavaç, Moğolların hizmetine girdikleri için İranlılar tarafından hain olarak görülebilirdi. Bununla birlikte kaynakta bu kişilerin İslam dünyası, İran halkı ve bölgedeki uygarlığın devamı bakımından yararlı oldukları belirtilmektedir. Yıkılmış şehirlerin yeniden canlanmasına ve daha büyük bir tahribatın önlenmesine katkıda bulundular.

Gizli Tarih de onların hizmetini kabul ederek şehirlerin nasıl yönetileceğini Cengiz Han’a gösterdiklerini belirtir. Böylece Mahmud ve Mesud Yalavaç, daha önce Uygur Tata Tonga ile Çinlileşmiş Kitan Yelü Çutsay’ın üstlendiği role benzer bir görev yerine getirdi.

Harezm seferi askerî ve teknik hazırlığı bakımından örnek bir harekât olarak değerlendirilmiştir. Kaynağa göre Cengiz Han’ın ağır yıkımın ardından etkili bir idari düzen kurabilmesi de en az askerî başarısı kadar dikkat çekiciydi.

Cebe ve Sübötey’in Batı Seferi

Cebe ile Sübötey, takip ettikleri Harezm Şahı Muhammed’in Aralık 1220 veya Ocak 1221’de öldüğünü öğrendiklerinde kendilerine verilen görevin sona erdiğini düşündüler. Normal şartlarda Kuzey İran üzerinden geri dönerek Cengiz Han’ın ana kuvvetlerine katılmaları gerekirdi. Ancak bunu yapmadılar.

Batıya doğru ilerlemeyi neden sürdürdükleri bilinmemektedir. Yeni bir emir almış, geniş hareket yetkisiyle görevlendirilmiş veya kendi girişimleriyle hareket etmiş olabilirler. Bununla birlikte geri dönmeleri yönünde kesin bir emir almadıkları anlaşılmaktadır. Cengiz Han’la bağlantılarının bütünüyle kesilmediği ve karşılıklı haberciler gönderdikleri tahmin edilmektedir.

Cebe ile Sübötey, böylece kendilerini büyük bir tehlikeye sürükleyebilecek uzun bir akına girişti. Kuvvetleri kalabalık değildi. Askerler yedi veya sekiz aydır at sırtında bulunuyor, sık sık çatışıyor ve binlerce kilometre yol kat ediyordu. Büyük savaşlara girmemiş olsalar da kayıplar vermiş olmaları muhtemeldi. Atların da uzun yürüyüşler nedeniyle yorulmuş ve zayıflamış olması gerekiyordu.

Moğollar korku saldıkları için karşılarındaki direniş gücünü zayıflatmıştı. Buna rağmen düşman bir ülkenin ortasında yalnız ve her yönden kuşatılmış durumdaydılar. Kervancılardan ve yerli halktan coğrafya hakkında bazı bilgiler edinmiş olabilirlerdi. Hazar Denizi’nin kapalı bir deniz olduğunu biliyorlardı. Ancak bölgenin tamamını ve karşılaşacakları halkların askerî güçlerini önceden bilmeleri mümkün görünmemektedir.

Kaynak yazarı, seferin başarısını bu nedenlerle olağanüstü bulmakta ve olaylar hakkında çok sayıda bilgi bulunmasaydı anlatının bir efsane sayılabileceğini belirtmektedir.

İran’daki Dinî Ayrılıklardan Yararlanılması İddiası

Cebe ile Sübötey’in şaşırtıcı başarılarını açıklamak amacıyla İran’daki mezhep çekişmelerinden yararlandıkları, Şiilere karşı Sünnileri ve Sünnilere karşı Şiileri kullandıkları ileri sürülmüştür. Kum şehrinin ele geçirilerek yıkılması bu görüşe örnek gösterilmiştir.

Ancak kaynak yazarı bu açıklamayı inandırıcı bulmamaktadır. İslamiyet hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan Moğolların kısa sürede mezhepler arasındaki ayrıntılı farklılıkları kavramaları mümkün görünmemektedir. Moğolların Taoizm ile Budizmi ve Hristiyan mezheplerini de uzun süre birbirinden ayıramadıkları belirtilmektedir.

Batı İran’daki Akınlar

Cebe ile Sübötey, Muhammed Şah’ın izini Batı İran’daki Hemedan ve İran Kürdistanı çevresinde kaybetti. Hemedan, yıkıma yol açabilecek bir direniş yerine teslim olmayı tercih etti.

Şahı ele geçirme amacı ortadan kalktıktan sonra Moğol komutanları yağma ve tahribata yöneldi. Kum’un ardından Zencan ve Kazvin ele geçirildi.

Azerbaycan Atabeyi büyük miktarda haraç ödeyerek Moğolları başkenti Tebriz’den uzaklaştırdı. Ancak bu ödeme çevredeki bölgelerin yağmalanmasını engellemedi. Cebe ile Sübötey daha sonra Kafkasya’nın güney eteklerine ulaştı.

Gürcistan’a İlk Saldırı

Gürcüler, Orta Çağ Hristiyan dünyasının seçkin süvarileri arasında yer alıyordu. Gürcistan Krallığı, Kral Davit döneminden itibaren Hazar Denizi ile Karadeniz arasındaki Kafkasya bölgesinde genişlemişti. Kraliçe Tamar devrinde Trabzon ve Karadeniz’in doğu kesimleri üzerinde de etkili olmuştu.

Krallık ekonomik, kültürel ve bilimsel bakımdan parlak bir dönem geçiriyordu. Buna rağmen Gürcü kuvvetleri Şubat 1221’de, kış ortasında Tiflis yakınlarında yapılan ilk çarpışmada ağır bir yenilgiye uğradı.

Cebe ile Sübötey daha fazla ilerlemeden Azerbaycan’a döndü. Mart 1222’de Meraga’yı yağmaladı ve ardından Hemedan’a yöneldi. Şehir bu kez direndi. Moğollar Hemedan’ı ele geçirerek halkını öldürdü ve şehri ateşe verdi.

Bir süre Moğolların Bağdat’a ilerleyeceği düşünüldü. Müslüman dünyasının merkezi sayılan şehir yakın sayılabilecek bir mesafedeydi. Ancak Cebe ile Sübötey yeniden Gürcistan’a yöneldi.

Gürcistan’a İkinci Saldırı

Gürcüler yeni bir istilaya karşı savunma ve karşı saldırı hazırlıklarına başlamıştı. Moğollar Erdebil’i yağmaladıktan sonra Gürcistan’a girdi.

Cebe, kuvvetleriyle ileride pusu kurarken Sübötey Gürcü ordusuna saldırdı. Gürcülerin direnmesi üzerine Sübötey geri çekiliyormuş gibi davrandı. Gürcüler onu takip ederek Cebe’nin pususuna düştü ve ağır biçimde yenildi.

Alanların Yenilmesi

Cebe ile Sübötey, Derbent Geçidi’nden geçerek Kafkas Dağları’nın kuzeyindeki ovalara ulaştı. Terek Vadisi ve çevresi, İran kökenli ve Hristiyan Alanların hâkimiyetindeydi. Alanlar savaşçı bir halktı ve askerî güç bakımından Gürcülerden geri kalmıyordu.

Alanların kuzeyinde, Ukrayna bozkırlarında Kıpçak Türkleri yaşıyordu. Kıpçakların Alanlarla birlikte hareket etmesi veya tarafsız kalması mümkündü.

İbnü’l-Esîr’in aktarımına göre Moğol komutanları, Alanlara saldırmadan önce Kıpçaklara kendileriyle aynı soydan geldiklerini söyledi. Tarafsız kalmaları karşılığında elde edilecek haracın bir bölümünü vermeyi teklif ettiler.

Kıpçaklar savaşın dışında kaldı. Yalnız bırakılan Alanlar güçlü bir direniş gösteremedi ve yenildi. Alanların bir bölümü ilerleyen yıllarda Moğol ordusuna katılacak ve Çin’de seçkin bir askerî birlik oluşturacaktı.

Kıpçakların Durumu

Kiev Rusyası’ndan Hazar Denizi’nin kuzey kıyılarına kadar uzanan bozkırlar Kıpçakların hâkimiyetindeydi. Ruslar onları Polovets, Bizanslılar ise Kuman adıyla anıyordu.

Kıpçaklar, daha önce bölgede hâkimiyet kurmuş Hazarlar ve Peçeneklerden sonra bozkırların başlıca gücü hâline gelmişti. XI. yüzyılın ortalarından itibaren Peçeneklerle mücadele etmiş ve kısa sürede onları yenmişlerdi.

Şamanist olan Kıpçaklar farklı dinlere açık bir topluluktu. Aralarında çok sayıda Müslüman bulunuyor, Hazar Devleti’nin dağılmasından sonra Yahudi toplulukları kabul ediyor ve Hristiyanlığın etkisi altına giriyorlardı.

Kıpçakların güçlü etkisi nedeniyle yaşadıkları bölge Deşt-i Kıpçak adıyla anılmıştır. Daha sonra Cuci ulusunun hâkimiyetindeki Altın Orda da Kıpçak Hanlığı olarak adlandırılacaktı.

Kıpçaklara Saldırı

Alanların ve Çerkezler gibi diğer bölge halklarının boyun eğmesinden sonra Moğollar Kıpçaklara saldırdı. Bu saldırının nedeni açık değildir. Daha önce aynı soydan geldiklerini söyleyerek Kıpçakların tarafsızlığını sağlamış olmalarına rağmen kısa süre sonra onlara yöneldiler.

Cebe ile Sübötey’in ordusuna sefer sırasında çeşitli yardımcı birlikler, kaçaklar ve Türk veya Slav kökenli başıboş savaşçılar katılmıştı. Kaynak yazarı, örgütlü devletlerin yönetimine ve vergi taleplerine karşı çıkan bu unsurları daha sonraki Kazakların atalarıyla ilişkilendirmektedir.

Kıpçaklar da Moğollar gibi göçebe süvarilerdi ve benzer savaş yöntemlerini kullanıyordu. Sayıca üstün olmaları ve bölgeyi iyi tanımaları nedeniyle daha güçlü görünmeleri gerekiyordu. Buna rağmen etkili bir direniş gösteremediler.

Güneydeki yerleşik halkın bir bölümü de Moğolların önünden kaçarak kuzeydeki Kıpçak topraklarına sığındı.

Rus Prenslerinden Yardım İstenmesi

Kıpçaklar Moğolları tek başlarına yenemeyeceklerini anlayınca hanları Kotyan, damadı Galiç Prensi Cesur Mstislav’dan yardım istedi. Mstislav, Rus prenslerinden bazılarını yaklaşan tehlikeye karşı birlikte hareket etmeye ikna etti.

Ruslar yeni gelenlerin kim olduğunu bilmiyordu. Kaynaklarda Moğolların nereden geldiklerinin, dillerinin, soylarının ve dinlerinin bilinmediği, yalnızca birçok ülkeyi ele geçirdikleri ve çok sayıda Kıpçağı öldürdüklerinin duyulduğu belirtilmektedir.

Galiç, Smolensk, Çernigov, Pereyaslavl, Volhinya ve Kiev prensleri sefere katıldı. Buna karşılık en güçlü Rus hükümdarlarından Vladimir-Suzdal prensi harekete geçmedi.

Moğolların İlk Elçiliği

Cebe ile Sübötey, Rus prenslerinin ilerlediğini öğrenince elçiler gönderdi. Moğollar Rus topraklarına, şehirlerine veya köylerine saldırmadıklarını, savaşlarının Kıpçaklara karşı olduğunu bildirdi.

Ruslardan Kıpçakları ülkelerinden çıkarmalarını, cezalandırmalarını ve mallarını almalarını istediler. Buna karşılık Ruslar Moğol elçilerini öldürdü.

Rus ve Kıpçak kuvvetlerinden oluşan, sayısının yaklaşık 80.000 olduğu tahmin edilen ordu ilerlemeye devam etti. Cebe ile Sübötey doğrudan savaşa girmekten kaçınarak geri çekildi.

Ruslar iki defa Moğol kuvvetlerine yetişti; ancak Moğollar her defasında uzaklaşmayı başardı. On yedi gün boyunca Rus ordusu ilerledi, Moğollar ise geri çekildi.

İkinci Elçilik

Cebe ile Sübötey ikinci kez elçi gönderdi. Moğollar, Rusların Kıpçakları dinlediğini, ilk elçileri öldürdüğünü ve saldırıyı başlatan tarafın kendileri olduğunu bildirdi.

Ruslar, Tatar adını verdikleri Moğolların korktuğunu düşünerek barış teklifini reddetti. Ancak bu defa elçilerin geri dönmesine izin verdiler.

Rus Kuvvetlerindeki Anlaşmazlık

Bu dönemde Rus toprakları birleşik bir devlet değildi. Prensler ortak tehlikeye karşı bir araya gelmiş olsalar da tek bir komuta düzeni kuramamıştı.

Her prens kendi savaş planını uygulamak ve diğerlerini buna uydurmak istiyordu. Kuvvetlerinin önemli bölümü piyadelerden oluştuğu için uzun takip sırasında Rus ordusu yoruldu. Moğollar ise geri çekilirken savaş için hazırlıklarını sürdürdü.

Galiç Prensi Cesur Mstislav ile Kiev Prensi Mstislav harekâtın yönetimi konusunda anlaşamadı. Galiç prensi, kendisini izleyen ve ona hayran olan on sekiz yaşındaki Daniel Romanoviç’le birlikte kazanılacağını düşündüğü zaferin şerefini paylaşmak istemiyordu.

Hızlı ve aceleci birlikler diğer kuvvetlerin önüne geçti. Böylece Rus ordusu düzenli bir askerî yapı olmaktan çıkarak geniş bir alana dağılmış birlikler topluluğuna dönüştü.

Kalka Savaşı

Moğollar 31 Mayıs 1222’de aniden geri dönerek Azak Denizi’ne dökülen Kalka Nehri yakınlarında Ruslara saldırdı.

İlk çarpışmada Daniel Romanoviç ağır yaralandı. Kıpçak birlikleri kaçarken Rus saflarında karışıklığa neden oldu.

Kiev Prensi Mstislav diğer birliklere yardım etmek yerine bir tepe üzerinde savunma mevzisi kurdu. Bu durum Cebe ile Sübötey’e birbirinden kopmuş Rus kuvvetlerini sırayla yenme imkânı verdi.

Savaş üç gün sürdü. Rus ordusunun yalnızca bir bölümü Dinyeper’i geçerek kaçabildi. Geri kalan askerlerin bir kısmı savaşırken öldü, bir kısmı ise teslim olduktan sonra öldürüldü.

Rus vakayinamelerine göre esir alınan prensler tahta levhaların altına yatırılarak çiğnendi. Kiev Prensi Mstislav ise yüksek rütbesi nedeniyle bir halıya sarıldı ve kanı toprağa dökülmeden boğuldu.

Kalka Savaşı’nın Sonuçları

Kalka Savaşı Ruslar için ağır bir yenilgiydi. Buna rağmen Slav dünyasında hemen kalıcı siyasi sonuçlara yol açmadı.

Moğollar Kiev yönünde bir akın düzenledi ve Karadeniz kıyısındaki Ceneviz ticaret merkezlerini yağmaladı. Ardından Volga’ya yöneldi. Doğu Avrupa’da daha fazla ilerleyerek başarılarından yararlanmaya çalışmadılar.

Kaynak yazarı, Rusların daha sonra tatarçina adıyla anacağı ve iki buçuk yüzyıldan uzun sürecek hâkimiyet döneminin başlangıcını bu sefere bağlamaktadır. Bununla birlikte asıl Moğol istilası yaklaşık on beş yıl sonra başlayacaktı.

Novgorod Vakayinamesi, çok sayıda insanın öldüğünü, şehirlerde ve köylerde ağlama ve yas bulunduğunu, Moğolların ise nereden geldikleri ve nereye gittikleri anlaşılamadan uzaklaştığını aktarır.

İdil Yönünde Dönüş

Cebe ile Sübötey artık Cengiz Han’ın yanına dönmek için acele ediyordu. En kısa güzergâh olarak Hazar Denizi’nin kuzeyinden geçen yolu seçtiler.

Volga’ya doğru ilerlediler ve nehri Don’a en fazla yaklaştığı bugünkü Volgograd çevresinden geçmeye çalıştılar. Yerel topluluklar geçişlerine izin vermeyince yollarını savaşarak açtılar.

Moğollar önce Türk boylarından Kanglılarla çatıştı ve onları boyun eğdirdi. Ardından Türkçe konuşan, zengin ve güçlü Kama Bulgar Devleti’nin kuvvetleriyle karşılaştılar.

Kama Bulgarlarıyla Çatışma

Kama Bulgarlarının Moğol kuvvetlerini kuşattığı, Cebe ile Sübötey’in ağır kayıplar verdiği ve kuzeye, Bolgar şehri yönüne ilerlemek zorunda kaldığı tahmin edilmektedir.

Bu olayın ayrıntıları açıklığa kavuşmamıştır. Bazı araştırmacıların ileri sürdüğü gibi Moğolların Bolgar şehrini ele geçirmiş olmaları kaynak yazarı tarafından kuşkulu bulunmaktadır.

Her durumda Moğollar Bulgar kuvvetlerini aşarak yollarına devam etti. 1223’ün sonlarında veya 1224’ün ilk aylarında Sirderya’nın kuzeyindeki İrtiş Vadisi’nde Cengiz Han’ın ordusuna katıldılar.

Batı Seferinin Değerlendirilmesi

Cebe ile Sübötey’in ana ordudan ayrılmasının üzerinden yaklaşık dört yıl geçmişti. Bu süre içinde 20.000 kilometreye yakın yol katetmiş olabilirlerdi.

Çoğunlukla kendilerinden daha kalabalık kuvvetlerle savaştılar. Gürcistan ile Kama Bulgar Devleti’ne ağır darbeler indirdiler; İranlılar, Alanlar, Kıpçaklar ve Ruslarla karşılaştılar.

Batı ülkelerinin coğrafyası, halkları ve askerî güçleri hakkında geniş bilgi edindiler. Bu bilgiler daha sonraki Moğol seferlerinde kullanılacaktı.

Gibbon, bu olağanüstü süvari seferinin o zamana kadar benzerinin görülmediğini ve daha sonra da aynı biçimde tekrarlanmayacağını belirtmiştir.

Cengiz Han’ın Durgunluk Dönemi

Cengiz Han yalnızca büyük bir komutan olsaydı, onu Belh, Bamyan, Gazne ve İndüs’te olduğu gibi Gürgenç, Nişabur ve Herat’taki savaşların içinde de görmek gerekirdi. Savaştan kaçınmıyor, fakat hayatını yalnızca savaşmaya adamıyordu. En ağır görevleri oğullarına ve komutanlarına bırakabiliyordu.

Başkomutanın görevinin ön safta savaşmaktan çok harekâtı yönetmek olduğunu biliyordu. Farklı tümenlerin hareketlerini uyumlu hâle getirmesi gerekiyordu. Moğol kuvvetleri aynı anda Çin ve Hindistan sınırlarında, Afganistan dağlarında ve Horasan’da savaşıyordu. Bu kadar geniş cephelerde kuvvetlerin yalnızca birine yoğunlaştırılması mümkün değildi.

Cengiz Han büyük bir general olmakla birlikte aynı zamanda bir devlet adamıydı. Maveraünnehir ile İli bölgesini düzenlediği gibi Hindistan, Horasan ve Afganistan’daki harekâtları da uzaktan yönetmeye çalışıyordu. Başlıca kaygılarından biri, kulları, vasalları ve müttefikleriyle bağlantısını korumaktı. Bunlar Öngütlerden Karluklara, Kırgızlardan Sibirya Buryatlarına ve Tarım Havzası Uygurlarına kadar geniş bir alana yayılmıştı.

Uzun süre ülkesinden uzak kalması, Moğolistan’da yönetimin sarsılmasına yol açmadı. Halkın moralini yükseltmek için sürekli zafer haberleri göndermesi veya bir ayaklanmadan korkması gerekmiyordu. Moğolistan’da, Pekin’de ve Semerkant’ta bağlılık devam etti. Onun yenildiğine veya öldüğüne ilişkin söylentilerin yayılmasıyla siyasi düzenin bozulduğuna dair bir belirti yoktur. Naip olarak bırakılan kardeşi Temüge’nin de ciddi bir sorun çıkardığı bilinmemektedir.

Amuderya Yakınındaki Bekleyiş

Cengiz Han, 1221-1222 kışını Hindukuş’un güneyinde geçirdi. İlkbaharda hava şartları elverişli hâle gelir gelmez dağları aşarak Amuderya’nın güneyindeki ovalara indi. Nehre yaklaşık dört günlük mesafede bir kamp kurdu ve bir süre burada kaldı.

Kampın konumu askerî hedefleri bakımından en elverişli yer olmayabilirdi. Buna karşılık bölgedeki valilerle daha kolay bağlantı kurmasını ve gerektiğinde hızla müdahale etmesini sağlıyordu.

Ülke henüz bütünüyle denetim altına alınmamıştı. Özellikle dağlık bölgelerde ayaklanmalar ve direniş sürüyordu. Uzun süre savaşmış ve yenilmez olduğuna inanmış toplulukları boyun eğdirmek kolay değildi. Cengiz Han’ın artık kaybedecek fazla zamanı olmadığını düşündüğü anlaşılmaktadır.

1222 sonbaharında Afganistan’daki düzeni yeniden kurma girişimleri belirli ölçüde sonuç verdi. Bunun üzerine Cengiz Han, 6 Ekim 1222’de Amuderya’yı geçerek Semerkant çevresine yerleşti.

İslamiyet Hakkındaki Soruları

Bu dönemde yönetim meselelerinin yanı sıra dinî konularla da ilgileniyordu. Buhara’dan geçerken ulemadan İslamiyet’i kendisine açıklamalarını istedi. Bu görüşme sonraki dönemlerde geniş yankı uyandırdı.

Anlatıya göre Cengiz Han önce “Müslüman” kelimesinin anlamını sordu. Müslümanların tek ve eşsiz Tanrı’nın kulları olduğu söylendiğinde bunun kendi inancına da uygun olduğunu belirtti.

Hz. Muhammed’in aracı konumunu kabul etti. Onu büyük bir şaman gibi değerlendirmiş olması mümkündür. Müslümanların günde beş kez Tanrı’ya dua etmesi gerektiği anlatıldığında bunu uygun buldu. Ramazan orucunu da onayladı.

Hac ibadeti konusunda ise bütün evren Tanrı’nın evi olduğuna göre neden belirli bir yere gidilmesi gerektiğini sordu. Bununla birlikte kendisinin de Burkan Kaldun gibi kutsal kabul ettiği mekânlar bulunuyordu.

Cuma hutbesinin meşru hükümdarın adına okunması gerektiğini öğrenince hutbenin kendi adına okunmasını emretti. Bu davranış onun Müslüman olduğu anlamına gelmiyordu.

Dinlere Karşı Tutumu

Cengiz Han’ın İslamiyet ve Taoizme aynı dönemde ilgi göstermesi yeni bir durum değildi. Eğitimli kişilere ve farklı dinlerin temsilcilerine saygı gösteriyor, onları Tanrı ile insanlar arasında aracılar olarak görüyordu.

Hristiyan din adamlarını huzuruna kabul ettiğinde onlara saygılı davrandığı ve özgürlüklerini koruduğu aktarılmaktadır. Onlara hakaret edilmesini veya zarar verilmesini yasakladı. Bu tutum, daha önce baskı altında yaşayan Hristiyan toplulukların durumunu güçlendirdi.

Bununla birlikte belirli bir dine ayrıcalık tanımadı. Bütün mezheplere saygı gösterilmesini ve aralarında ayrım yapılmamasını emretti. Bu davranışın Tanrı’nın hoşnutluğunu kazanma düşüncesiyle bağlantılı olduğu belirtilmiştir.

Çinlilerin kutsal tasvirlere ve rahiplere sahip olduğunu öğrendiğinde bunları huzuruna getirttiği ve Budist rahiplerle şamanlar arasında dinî bir tartışma düzenlediği de aktarılır. Sözlü tartışma konusunda daha deneyimli olan Budist rahiplerin üstün gelmesi, şamanların konumunu ortadan kaldırmadı; ancak Budist din adamlarının saygınlığını artırdı.

Moğolistan’a Dönüş

Cengiz Han, 1223 ilkbaharında dönüş yoluna çıktı. Sirderya’yı geçerek Talas ve Çu bozkırlarında büyük bir kurultay düzenledi. Uzun süredir babasıyla görüşmeyen Cuci de dâhil olmak üzere batı seferleriyle meşgul olan oğulları bu toplantıya katıldı.

Cengiz Han, kuzeybatıya doğru yavaş biçimde ilerlemeyi sürdürdü. 1224 başlarında veya daha sonraki bir tarihte İrtiş bölgesine ulaştı. Cebe ile Sübötey de burada kendisine katıldı.

Ardından Moğolistan’a yöneldi ve ülkesine 1225 yılının ilkbaharında veya sonbaharında ulaştı. Sınırı geçtikten sonra torunu Kubilay’a sarılarak onun sözlerine dikkat edilmesini istediği anlatılır. Bu sözün, Kubilay’ın gelecekte büyük han olmasına dayanılarak sonradan oluşturulmuş bir kehanet olması muhtemeldir.

Cengiz Han, orduları, boyları ve idari bölgeleri yönetmek üzere geride bıraktığı görevliler dışında sefere katılanların büyük bölümünü yanında götürdü. Moğollar uzak ülkeleri fethetmelerine rağmen buralara yerleşmek istemiyor, kendi ülkelerine bağlı kalıyorlardı. Türk topluluklarının bir kısmından farklı olarak yeni topraklara kalıcı biçimde göç etmediler.

Cengiz Han, gerçekleştirdiği başarının farkındaydı. Oğullarının ve torunlarının ipek giysiler giyeceğini, zengin yemekler yiyeceğini, iyi atlara bineceğini ve güzel kadınlarla birlikte yaşayacağını; ancak bütün bunları kimin sağladığını hatırlamayacaklarını söylediği aktarılmıştır.

Yavaş Dönüşün Nedenleri

Moğolistan’a dönüşün neden bu kadar yavaş ve aşamalı gerçekleştiği bilinmemektedir. Çin’deki savaş sona ermemişti. Kore sürekli sorun çıkarıyor, Harezm seferine asker göndermeyi reddeden ve cezalandırılmaları düşünülen Tangutlar ise huzur içinde yaşamaya devam ediyordu.

Cengiz Han’ın bu şartlar altında neden daha hızlı davranmadığı ve yeni seferlere başlamadığı açık değildir. İran, Maveraünnehir ve Afganistan’da büyük yıkımlar gerçekleştirmiş, bu bölgelerde idari düzen kurmuş ve önemli bir ayaklanmadan çekinmesini gerektirecek şartları büyük ölçüde ortadan kaldırmıştı.

Buna rağmen uzun süre hareketsiz kalması, onun sürekli savaş arayan bir hükümdar olmadığına işaret etmektedir. 1206 kurultayından sonra yaklaşık yirmi yıl geçmiş ve Moğol orduları bu dönemin büyük kısmında savaşmıştı. Ancak Cengiz Han bütün seferlere bizzat katılmamıştı.

Sibirya seferini yönetmemiş, Kara Hıtaylara karşı yapılan harekâtta bulunmamıştı. Çin’deki kuvvetlerini altı yıl yönettikten sonra komutayı Mukali’ye bırakmıştı. Harezm seferinde de her cephede bizzat bulunmak yerine komutanlarının hareket etmesine izin vermişti.

On yılı aşkın bir dönem içinde savaşla geçirdiği zamanın önemli bir bölümü gözlemleme, düşünme ve beklemeyle geçmişti. Bu durum, onun temkinli ve barışa değer veren bir hükümdar olarak tanımlanmasının bütünüyle temelsiz olmadığını göstermektedir.

Devlet İşleriyle Meşgul Olması

Cengiz Han kalıcı olmayan bir düzen kurmak istemiyordu. Siyaseti yalnızca yıkıma değil, yeni bir düzen oluşturmaya dayanıyordu. Gençliğinin durgun dönemlerine benzetilen bu yıllarda zamanını boşa geçirmedi.

Gelecekteki gelişmeleri değerlendirdi, yeni planlar hazırladı ve imparatorluğun yönetimini düzenledi. 1225 yılında çıkardığı ayrıntılı fermanların çokluğu, idari meselelerle yoğun biçimde ilgilendiğini göstermektedir.

Acele etmiyordu. Hızla gerçekleştirilen işlerin kalıcı olmayacağını biliyordu. İçki, yemek ve kadınlar gibi hayatın zevklerinden yararlanmakla birlikte bunlarda ölçüyü koruduğu düşünülmektedir. Aşırı bir hayat sürmüş olsaydı, kendisinden sonra gelen bazı hükümdarlardan daha uzun yaşaması güç olurdu.

1224 Büyük Avı

Cengiz Han’ın Hindistan’dan Moğolistan’a dönüş yılları hakkında bilinen az sayıdaki olaydan biri, 1224’te düzenlenen ve iki ay süren büyük sürek avıdır.

Av, Moğolların ve diğer bozkır halklarının başlıca faaliyetlerinden biriydi. Ekonomik, askerî ve simgesel olmak üzere üç temel işlev taşıyordu.

Ekonomik bakımdan av hayvanlarının eti, özellikle ana ordudan ayrılmış küçük birliklerin ve seferdeki kuvvetlerin beslenmesine katkı sağlıyordu. Hayvan kürkleri ise koyun postuna göre daha değerli ve kullanışlı olabiliyor, önemli ticaret malları arasında yer alıyordu.

Av aynı zamanda bir spor ve askerî eğitimdi. Fiziksel güç, çeviklik, kurnazlık ve nişancılık gerektiriyor; savaşçıların formda kalmasını ve savaşa hazırlanmasını sağlıyordu.

Hayvancılıkla geçinen bozkır toplulukları bakımından avın simgesel bir anlamı da vardı. Hayvanlarla kurulan ilişkinin evcilleştirmenin karşısında yer alan başka bir yönünü temsil ediyordu.

Av ile Savaş Arasındaki Benzerlik

Moğollar avı savaşa eş değer bir faaliyet olarak görüyordu. Av, insan yerine hayvanlara karşı yürütülen bir savaş ve savaşın en önemli eğitimi sayılıyordu.

Hayvanlar aşağı varlıklar olarak kabul edilmiyordu. Uçma, yüzme ve güçlü koku alma gibi insanlarda bulunmayan yeteneklere sahip oldukları ve tabiatüstü dünyaya insanlardan daha yakın oldukları düşünülüyordu.

Hayvanların da insanlar gibi aileler, boylar ve topluluklar hâlinde yaşadığına, kendi önderleri ve kutsal varlıkları bulunduğuna inanılıyordu. İnsan topluluklarıyla kurulan ilişkilerin benzeri hayvanlarla da kuruluyor; aynı taktik, yasa ve törenlerle hem savaşılıyor hem avlanılıyordu.

Av sırasında öldürülen hayvanların sayılması ve bir bölümünün bağışlanması, savaş sonrasında uygulanan işlemleri andırıyordu. Avcı hayvana kişisel bir düşmanlık duymadan öldürüyor, hatta ona saygı veya sevgi besleyebiliyordu. Bu anlayış, Moğol savaşçısının düşmanını kişisel nefret duymadan öldürebilmesini açıklayan unsurlardan biri olarak değerlendirilmiştir.

Av Mevsimi

Avlanmak ve savaşmak için uygun kabul edilen belirli dönemler vardı. Savaşlar zaman zaman planlanandan uzun sürdüğü için av mevsimine ilişkin kurallara daha sıkı uyuluyordu.

Yılın başlangıcı, Ülker yıldızının görünmesiyle sonbahar ve kışın birleştiği döneme denk geliyordu. Bu dönem süt ürünleri üretiminin arttığı, büyük toplantıların yapıldığı ve av mevsiminin başladığı zamandı. Askerî seferlere de çoğunlukla kış aylarında çıkılıyordu.

Genç hayvanların öldürülmesi yasaktı. Hayvanların üremesini ve çoğalmasını engellememek amacıyla zorunlu durumlar dışında mart ile ekim sonu arasında avlanılmıyordu.

Bu anlayışın insan topluluklarına uygulanması, çocukların da öldürülmemesini gerektiriyordu. Ancak hayvanların gelecekte yeniden avlanabilmesi için bütünüyle yok edilmemesi istenirken düşman toplulukların yeni savaşlar çıkaramaması için ortadan kaldırılması amaçlanıyordu.

Buna rağmen çocukların sistemli biçimde öldürülmesi yaygın bir uygulama değildi. Bazı toplu kıyımlarda çocuklardan birinin simgesel biçimde kurtarılması mümkündü. Höelün’ün dört küçük erkek çocuğunu evlat edinmesi bunun örnekleri arasında gösterilebilir.

İlk Av ve Ergenlik Töreni

Ergenlik çağına gelmemiş gençlerin insan veya büyük hayvan öldürmesine izin verilmiyordu. Yalnızca sıçan ve gelincik gibi küçük hayvanları avlayarak eğitim yapabiliyorlardı. Hükümdar çocuklarında ergenlik yaşı sembolik olarak daha erkene çekilebiliyordu.

İlk kez kan dökmek yetişkinliğe geçişi temsil ediyordu. İlk avın ardından dinî ve toplumsal gösterilerin yer aldığı bir tören düzenlenirdi.

Cengiz Han döneminden bilinen törenlerden biri yağlamış adıyla anılıyordu. Türkçe “yağlamak” fiilinden gelen bu uygulamada genç avcı, ilk avını öldürdükten sonra parmaklarını hayvanın yağına ve etine sürerdi.

Cengiz Han’ın torunları Kubilay ile Hülagu için böyle bir tören düzenlediği aktarılır. On bir ve dokuz yaşlarındaki iki çocuk ilk avlarında sırasıyla bir tavşan ve bir yaban keçisi öldürmüş, Cengiz Han da törene başkanlık etmişti.

Aynı tören daha sonra Hülagu’nun torununun sekiz yaşındaki oğlu Gazan Han için 1280’de gerçekleştirildi.

Öldürme Yetkisi

Av sırasında hiç kimse emir almadan hayvan öldüremezdi. Emirsiz öldüren kişi suçlu sayılırdı. Avcı kendi adına değil, sorumluluğu üstlenen aile, boy veya topluluk önderi adına hareket ederdi.

Kan dökmek tehlikeli ve ağır sorumluluk taşıyan bir davranış olarak görülüyordu. Bu sorumluluk mümkün olduğunca paylaşılmaya veya hükümdara bırakılmaya çalışılıyordu.

Bu nedenle ilk oku çoğunlukla önder atar, av çemberindeki ilk hayvanı bizzat yakalardı. Dökülen ilk kan en tehlikeli kan olarak görülüyordu.

Kişisel avlarda ok yerine tuzak, topuz, kırbaç, kement veya taş kullanılması da doğrudan kan dökmekten kaçınma isteğiyle bağlantılıydı.

Av Payı

Avcı, öldürdüğü hayvanın üçte birini karşılaştığı ilk kişiye vermek zorundaydı. Türklerde pay vermek olarak bilinen bu gelenek, avın sorumluluğunu ve kazancını paylaşmayı sağlıyordu.

O dönemde şiralga veya şirolga olarak adlandırılan bu uygulama Cengiz Han devrinde de sürüyordu. Gelenek daha sonraki dönemlerde kaybolmadı ve Altay bölgesinde uca adıyla yaşamaya devam etti.

Bir avcıyla karşılaşan kişi “uca” dediğinde avcı ona avının bir bölümünü vermek zorundaydı.

Gizli Tarih’te Dobun Mergen’in av sırasında üç yaşındaki bir geyiği pişiren Uryangkaylı bir adamla karşılaşması anlatılır. Dobun Mergen avdan pay istediğinde adam, göğüs derisi ve ciğerler dışında geyiğin bütün etini ona verdi. Bu anlatı, avcının vermesi gerekenden çok daha büyük bir pay verdiğini göstermek için aktarılmış olmalıdır.

Büyük Sürek Avı

Küçük ve kişisel avların yanı sıra çok sayıda kişinin katıldığı büyük sürek avları düzenleniyordu. Bunlar geniş bir bölgede yürütülen, uzun süren ve düzenleniş biçimiyle savaşı andıran faaliyetlerdi.

Cengiz Han’ın 1224’te düzenlediği büyük ava yaklaşık 100.000 kişi katıldı. Av iki ay sürdü ve yarıçapı 500 ile 600 kilometre arasında değişen geniş bir alanı kapsadı.

Hazırlıklar askerî seferler kadar ayrıntılıydı. Avın bol olup olmadığını belirlemek amacıyla öncü birlikler gönderiliyordu. Haber alındıktan sonra han, kuvvetleri sağ, sol ve merkez kanatlara ayırarak harekete geçiriyordu.

Avcılar büyük bir çember oluşturuyor ve bir, iki, bazen üç ay boyunca hayvanları yavaşça merkeze doğru sürüyordu. Bir hayvanın çemberden kaçmasına yol açan avcı ağır biçimde, kimi zaman ölümle cezalandırılıyordu.

Avın durumu sabah ve akşam gönderilen haberciler aracılığıyla hana bildiriliyordu.

Av Çemberinin Daraltılması

Çember daraldıkça hayvanlar yorgun düşüyor, korku içinde birbirlerine ve avcılara çarpıyordu. At nallarının gürültüsü ile hayvanların sesleri av alanını dolduruyordu.

Hükümdar bazen çemberin içine girerek ilk hayvanı elleriyle yakalıyor veya ilk oku atıyordu. Ardından avlanma sırasını oğullarına, komutanlarına ve diğer katılımcılara bırakıyordu.

Daha sonra yüksek bir yere oturarak avı izliyordu. Her avcı, öldürdüğü hayvanları tanıyabilmek için işaretlenmiş yaklaşık otuz ok taşıyordu. Avlanan en güzel hayvanlar hükümdara sunuluyordu.

Bu uygulama hana bağlılığın ve saygının göstergesiydi. Cengiz Han’a ilk katılan adamlar da avlanan ilk hayvanları ona vereceklerine söz vermişlerdi.

Hayvanların Bağışlanması

Av çemberinde yalnızca yaralı ve yorgun hayvanlar kaldığında beyaz sakallı yaşlılar hana yaklaşırdı. Hükümdarın kutu ve mutluluğu için dua eder, kalan hayvanların suyu ve otu bol bölgelere kaçmasına izin verilmesini isterdi.

Hayvanların bir kısmının bağışlanması, tabiatın üretici ve canlandırıcı gücünün bütünüyle tüketilmemesi düşüncesiyle bağlantılıydı. Bir ağacın son meyvelerinin toplanmaması veya koyunun sırtında bir miktar yün bırakılmasıyla benzer bir anlayış taşıyordu.

Bununla birlikte hükümdarın mutluluğu ile hayvanlara gösterilen merhamet arasındaki bağ bütünüyle açık değildir. Hanın hangi düşünceyle öldürmeyi durdurup hayvanları bağışladığını kesin biçimde açıklamak güçtür.

Aynı belirsizlik, savaşlarda bazı şehirlerin yok edilip bazılarının bağışlanmasında da görülmektedir.

Ögedey döneminde düzenlenen bir avda bütün hayvanların başlarını hükümdarın tahtına çevirdiği ve adalet isteyen insanların seslerine benzeyen sesler çıkardığı anlatılır. Bunun üzerine Ögedey bütün hayvanların serbest bırakılmasını ve onlara zarar verilmemesini emretmiştir.Aşağıdaki metinde ayrıntıları korudum; yorumları kesin hükme çevirmeden daha doğal bir ansiklopedi dili kullandım.

Çang-çuen’in Yolculuğu

Taoist rahip Çang-çuen, Cengiz Han’ın daha sakin geçen yıllarının önemli tanıklarından biriydi. Şandong’da doğmuş, on sekiz yaşında rahip olmuş ve tanınmış bir hocadan eğitim almıştı. Kuzey Çin’de kısa sürede büyük ün kazandı. Bu nedenle 1188’de Kin sarayına davet edildi; ancak keşişlik hayatına dönmek istediği için saraydan güçlükle ayrılabildi.

Cengiz Han onun ününü duymuştu. 1219 yılının ilkbahar veya yaz aylarında kendisini görmeye gelmesini istedi. Gönderdiği davet mektubu, 1259’da daha Çinlileştirilmiş bir üslupla taş bir sütun üzerine yazıldı. Mektupta Çin’in kibri ve aşırı gösterişi yüzünden Gök’ün desteğini kaybettiği, kuzeyde yaşayan Cengiz Han’ın ise aşırı tutkular taşımadığı, gösterişten nefret ettiği ve ölçülü yaşadığı belirtiliyordu. Kin yönetiminin istikrarsızlığı da Gök’ün tahtı ona vermesinin gerekçesi olarak gösteriliyordu.

Çang-çuen’in daveti reddetmesi kolay değildi. Bununla birlikte yolculuğu kabul ederken Cengiz Han’ın kan dökme eğilimini tümüyle ortadan kaldıramasa bile azaltmayı ummuş olmalıdır. Nisan 1220’de Pekin’e ulaştı.

Yolculuğu düzenleyen Çinli görevli, onu Cengiz Han’ın haremine gönderilecek kadınların kafilesine katmak istedi. Yetmiş yaşlarına yaklaşmış olan rahip bunu kendisine yakıştıramayarak reddetti. Özür dilenmesinin ardından 19 Mayıs’ta daha uygun bir toplulukla Pekin’den ayrıldı.

Buna rağmen hemen ilerleyemedi. Mart 1221’e kadar Hebei’de, Moğolistan genel valisi Temüge’nin emirlerinin ulaşmasını bekledi.

Moğolistan’dan Geçiş

Çang-çuen, yolculuğun kaydını tutan öğrencisi Li Çe-çang ile birlikte yola çıktı. Bir aydan uzun süre boyunca ağaçsız, toz bulutları ve kurumuş otlarla kaplı bozkırlarda ilerledi. 24 Nisan’da Temüge’nin kampına ulaştığında uzun sıralar hâlinde dizilmiş binlerce yük arabası ve çadır gördü.

Temüge, Orta Asya ve İran’a uzanacak zorlu yolculuk için onun hizmetine yaklaşık yüz yük ve binek hayvanı verdi. Bunlar arasında öküzler ve atlar bulunuyordu.

Rahip 18 Mayıs’ta Kerülen Nehri’ni geçti. Nehir boyunca ilerleyerek Tola ve Yukarı Orhon bölgelerine ulaştı. 19 Temmuz’da Çagan Olan yakınlarındaki hükümdar eşlerinin kampına vardı.

Buradan güneybatıya yönelerek Ulyastay yakınlarında kurulmuş bir şehre gitti. Şehir, Çinkay tarafından Cengiz Han’ın emriyle sürgün edilmiş Çinli zanaatkârların yerleştirilmesi amacıyla kurulmuştu.

Çinkay’ın Katılması

Çinkay, Cengiz Han’ın hizmetine girmiş Hristiyan bir Keraitti. Hükümdarın mühürdarlığını yürütüyor ve devlet belgeleriyle ilgileniyordu. Daha sonraki dönemlerde de Kuzey Çin yönetiminde önemli görevler üstlenecekti.

Çang-çuen’in yolculuğunu hızlandırmak amacıyla kafileye katıldı. Yolcular Altay ile Hangay dağları arasındaydı. Karla kaplı zirveleri aşmak son derece güç olduğundan vakit kaybetmemek için birçok yük arabası terk edildi.

Dağlık bölgelerde yüksek yerlerin ruhlarına adanmış kurbanların ve taş yığınlarının izleri görülüyordu. Altayların aşılabildiği dar yol kısa süre önce Ögedey tarafından da kullanılmıştı.

Cinlerin yaşadığına inanılan kumluk bir bölgeden güvenle geçebilmek için atların başlarına kan sürüldü. Uzakta Tanrı Dağları, gümüşten yapılmış gerçek dışı bir sıra görünümüyle beliriyordu.

Uygur Ülkesinden Almalık’a

Yolcular Eylül 1221’in sonunda Uygur şehri Beşbalık’a ulaştı. Halk kalabalık hâlde gelerek Çang-çuen’i karşıladı. Canbalık’ta Çinkay’ın eski bir dostu onlara yıllanmış şarap ve taze kavun ikram etti.

Sayram Gölü’nü geçtikten sonra Çağatay’ın 1219’da açtırdığı yolu izlediler. Bu yol Talki geçitlerinden İli Vadisi’ne uzanıyordu. Sel ve çağlayanlar üzerine kurulmuş ahşap köprüler, iki yük arabasının yan yana geçebileceği kadar genişti.

Çang-çuen 14 Ekim 1221’de Almalık’a vardı. Elma bahçeleriyle çevrili olan şehir büyük bir meyveliği andırıyordu. Şehrin hükümdarı ile darugaçi onu karşılamaya geldi.

Kısa süre sonra Cengiz Han’ın Hindistan’a ilerlediği haberi ulaştı. Bu gelişme Çang-çuen’in yolculuğunu durdurmadı.

22 Kasım’da Sirderya’yı yüzer bir köprü üzerinden geçerek Maveraünnehir’e girdi. Geçtiği kasabalarda Müslüman yöneticiler tarafından karşılandı ve kendisine saygı gösterildi.

Semerkant’ta Bekleyiş

Çang-çuen, on ay süren yolculuğun ardından Semerkant’a ulaştı. Gözlemlerine göre şehir nüfusunun yaklaşık dörtte üçünü kaybetmişti. Buna rağmen gündelik hayat devam ediyordu.

Müezzinin çağrısı üzerine kadın ve erkeklerin birlikte camiye giderek namaz kıldıklarını dikkatle gözlemledi. Bu durum, Türk toplumlarında kadınlarla erkekler arasında eskiden beri devam eden göreli toplumsal yakınlığın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Çin’dekilerden daha güzel bulduğu meyve bahçelerine hayran kaldı. Cengiz Han’ın hareketleri bilinmediğinden Semerkant’ta beklemek zorundaydı. Kış için hazırlık yapıldı.

Şehirde hayat kolay değildi. Eşkıyalar sık sık ortaya çıkıyor, halk ise her zaman yeterli yiyecek bulamıyordu.

Cengiz Han’ın Çağrısı

Cengiz Han, Çang-çuen’e gönderdiği mektupta onun güneşin doğduğu ülkeden geldiğini, uzun ve yorucu bir yolculuk yaptığını belirtti. Yakında geri döneceğini, ancak beklemeye sabrı olmadığını söyleyerek rahibin hızla yanına gelmesini istedi.

Çang-çuen 26 Nisan 1222’de yeniden yola çıktı. Yanında büyük ihtimalle Borçu ile yaklaşık bin Moğol ve Müslüman asker bulunuyordu.

Demirkapı ve Belh üzerinden geçerek 16 Mayıs 1222’de Kuzey Afganistan’daki Cengiz Han’ın kampına ulaştı. Kamp, Amuderya’nın güneyinde yaklaşık dört günlük yürüme mesafesindeydi.

Rahip hemen hükümdarın huzuruna kabul edildi.

Ölümsüzlük Sorusu

Cengiz Han kısa bir karşılama konuşmasının ardından Çang-çuen’e ölümsüzlük ilacına sahip olup olmadığını sordu.

Çang-çuen, hayatı uzatmanın çeşitli yolları bulunduğunu, ancak ölümü engellemenin mümkün olmadığını söyledi. Cengiz Han bu cevaptan hoşnut kalmamış olsa da rahibin açık sözlülüğünü ve cesaretini takdir etti.

Çang-çuen’in çadırını kendi çadırının yanına kurdurdu. Bu, seyrek verilen önemli bir ayrıcalıktı. Din ve felsefe meseleleri üzerine konuşmak için bir gün belirlendi.

Ancak Cengiz Han, isyancıların takibiyle meşgul olduğu için toplantıya gelemedi. Bunun üzerine Çang-çuen Semerkant’a dönmek için izin istedi. Şehir hayatını askerî kampların gürültüsüne tercih ettiğini belirtti.

İsteği kabul edildi. Haziran ortasından eylül ortasına kadar Semerkant’ta kaldı. Burada kendisine yeniden büyük saygı gösterildi. Müslüman bilginlerle dostça ilişkiler kurmuş olması muhtemeldir.

İkinci Görüşme

Cengiz Han, 15 Eylül’de Çang-çuen’i yeniden çağırdı. Bu sırada Belh’in doğusunda bulunuyordu.

Rahip bu kez daha güçlü bir muhafız birliği eşliğinde yola çıktı. Bu tedbir, bölgenin henüz bütünüyle güvenli hâle gelmediğini göstermektedir.

Belh’te bulunduğu sırada Taoist üstatların hükümdarın huzurunda diz çökmek zorunda bırakılmamasını istedi. Cengiz Han, tören kurallarına önem vermesine rağmen din adamlarının taleplerini çoğunlukla kabul ediyordu. Bu isteği de onayladı.

Çang-çuen’e kımız ikram etti; ancak rahip içmeyi reddetti. Her gece birlikte yemek yeme teklifini de nazikçe kabul etmedi.

Cengiz Han, mutlak siyasi ve askerî gücüne rağmen saygı duyduğu din adamlarının kendi davranışlarını belirlemelerine izin veriyordu. Böylece gücünü zorlamayla değil, hoşgörü ve cömertlikle gösteriyor; kendisini diğer insanlardan daha üstün bir konuma yerleştiriyordu.

Tao Üzerine Konuşmalar

Cengiz Han 1222 sonbaharında yeniden kuzeye yöneldiğinde Çang-çuen de onu takip etti. Rahip daha sonra birkaç kez Semerkant’a giderek kasım ve aralık aylarında toplam iki ay burada kaldı.

Cengiz Han zaman zaman ona meyve suyu ve şekerleme gönderiyordu.

21 Ekim gecesi Semerkant yolu üzerinde özel bir çadır kuruldu. Çang-çuen burada Tao öğretisini açıklayacak, Cengiz Han da onu dinleyecekti. Bu toplantı çadırı, daha sonraki göçebe hükümdarların dinî ve felsefi tartışmalar için oluşturdukları mekânların erken örneklerinden biri sayılabilir.

Cengiz Han görüşmeden etkilenmiş olmalıdır. 25 ve 29 Ekim’de yeni toplantılar düzenledi. Konuşmaların Çince ve Moğolca, muhtemelen Uygur yazısıyla kayda geçirilmesini istedi.

Cengiz Han’ın bu anlatılanları anlamadığı düşüncesi ikna edici değildir. Büyük bir kavrayış gücüne sahipti ve kendisini ilgilendirmeyen uzun konuşmalar için vakit ayırması beklenmezdi.

Çang-çuen’in Dönme Talebi

Çang-çuen, 10 Kasım’da geri dönmek için izin istedi. İnzivayı seven bir keşiş olduğunu, çevresindeki gürültünün düşünceye dalmasını engellediğini söyledi.

Cengiz Han önce bu isteği kabul etti. Çang-çuen sahip olduğu malları şehrin yoksullarına dağıtarak Çin’e dönüş hazırlıklarına başladı. Ancak hava şartları ağırlaştı ve yaşlı bir insan için yol tehlikeli hâle geldi.

Cengiz Han kendisinin de geri döneceğini, yalnızca oğullarını beklediğini söyleyerek birlikte yolculuk etmelerini teklif etti. Tao öğretisinde henüz tam anlamadığı bazı noktalar bulunduğunu da ekledi.

Çang-çuen açık ve sade bir dille konuşuyordu. Cengiz Han’a bir ay boyunca yalnız uyumasını, bunun ruhsal gücünü ve enerjisini artıracağını söyledi.

Cengiz Han öğütleri dinledi ve üzerine düşündü; ancak hayat tarzını köklü biçimde değiştirmedi. Ölçülü biçimde içmeye, kadınlarla birlikte olmaya ve özellikle avlanmaya devam etti.

Av Kazası

Cengiz Han, 10 Mart 1223’te Taşkent çevresinde düzenlenen bir sürek avı sırasında attan düşerek yaralandı.

Daha sonra anlatıya bir yaban domuzu veya ayının saldırısı da eklenmiştir. Buna göre hükümdar hayvanı karşılamak için ayağa kalkmış ve ölüm tehlikesi geçirmişti. Yaralanmasının ardından bir sedye üzerinde kampa götürülmesi gerekti.

Çang-çuen bu olayı, ileri yaştaki Cengiz Han’a avın tehlikelerini hatırlatmak için kullandı. Hükümdar öğüdünü takdir ettiğini, ancak avlanmanın vazgeçemeyeceği kadar büyük bir zevk olduğunu söyledi.

Yaralanmanın sanılandan daha ağır olması mümkündür. Cengiz Han, rahiple birlikte yolculuk etmeyi istemesine rağmen onun kendisini beklemeden hemen yola çıkmasını önerdi.

Çang-çuen 11 Nisan’da ayrıldı. Cengiz Han ise yaralanmasından yaklaşık bir yıl sonra dönüş yoluna çıkacaktı.

Çin’e Dönüş

Çang-çuen dönüşte büyük ölçüde daha önce izlediği güzergâhı kullandı. Ancak Moğolistan’ın kuzeyine yönelmek yerine Gobi Çölü’nü boydan boya geçti.

Aynı yılın temmuz ayında Çin’e ulaştı. Dönüş yolculuğu yalnızca dört ay sürdü. Bu süre, hem yolculuğun olağanüstü hızını hem de Moğol posta ve ulaşım sisteminin etkili biçimde işlediğini göstermektedir.

Çang-çuen Fermanı

Cengiz Han, Çang-çuen’in ayrılmasından önce 11 Nisan 1223 tarihli mühürlü bir ferman hazırlattı. Ferman, Taoist üstadı ve ona bağlı dinî kurumları vergilerden muaf tutuyordu.

Soyurgal veya yarlık olarak adlandırılan bu belge, ilerleyen dönemlerde imparatorluktaki çeşitli dinlerin ileri gelenlerine verilecek benzer ayrıcalıkların ilk örneklerinden biri oldu. Özellikle Taoistlere verilen sonraki imtiyazlar doğrudan veya dolaylı biçimde bu fermana dayanacaktı.

Fermanda, Tao yolunun izlendiği ve Çang-çuen’e bağlı olan dinî yapılarda kutsal metinleri okuyan ve Gök’e dua eden kişilerin yaşadığı belirtiliyordu. Bu kişilerin hükümdarın uzun ömürlü olması için dua ettikleri gerekçesiyle her türlü büyük ve küçük vergi ile yükümlülükten muaf tutulmaları emrediliyordu.

Din Adamlarının Korunması

Gök ile ilişki kurduğuna inanılan din adamlarının korunması yeni bir uygulama değildi. Bununla birlikte bu korumanın resmî bir belgeyle güvence altına alınması ve rahiplerin hükümdarın uzun ömrü için dua ettiklerinin açıkça belirtilmesi dikkat çekiciydi.

Başlangıçta rahiplerin hükümdar için dua ettikleri ve bu nedenle ödüllendirilmeleri gerektiği düşünülüyordu. Daha sonraki dönemlerde ise ayrıcalıkların, hükümdar için dua etme şartına bağlanması mümkündü.

Din adamlarına atfedilen manevi güçlerden duyulan çekince, zamanla bu gücün imparatorluğun yararına kullanılmasını sağlama isteğine dönüştü.

Bu düzenlemenin önemli siyasi sonuçları oldu. Yeni yönetimden ayrıcalık elde eden din adamları, Moğol yönetimine bağlı unsurlar hâline geldi ve geniş halk kitleleri üzerinde imparatorluk lehine etkide bulunabildi.

Dinî Toplulukların Yönetimi

Çang-çuen’e ayrıca imparatorluktaki dünyadan el çekmiş bütün din adamlarını yönetme yetkisi verildi. Cengiz Han ona bu kişileri idare etmesini emretti.

Ancak imparatorluğun dinî yapısındaki ayrımlar henüz yeterince tanınmıyordu. Çang-çuen’e verilen yetki yalnızca Taoistleri değil, özellikle Çin’de bütün dinlere bağlı keşişleri kapsayacak biçimde yorumlanabilirdi.

Böylece Çang-çuen, Budist rahipler üzerinde de yetki sahibi olduğunu ileri sürebilirdi. Kendisi veya daha sonra onun makamını devralanlar bu yetkiyi kullanmaktan geri kalmadı. Bu durum ilerleyen yıllarda Taoistlerle Budistler arasında çok sayıda anlaşmazlığın doğmasına yol açtı.Aşağıdaki metin, önceki bölümlerle aynı üslupta, kaynağa bağlı kalınarak ansiklopedi diline uyarlanmıştır.

Uzak Doğu Meselesi

Cengiz Han'ın 1216 yılında Çin'den ayrılarak orduların yönetimini Mukali'ye bırakmasından sonra Moğollar, Kin Devleti'ni kesin biçimde ortadan kaldıramadı. Yedi yıl süren mücadele sonunda Kin hâkimiyeti büyük ölçüde bugünkü Henan eyaletine kadar daralmıştı. Buna rağmen bölge beklenenin aksine güçlü bir direniş göstermeye devam etti.

Mukali, 1217 yılından itibaren önemli başarılar elde etti. Günümüz Hebei bölgesindeki Damingfu'yu ele geçirdi; ancak şehir kısa süre sonra yeniden kaybedildi ve 1220'de tekrar fethedildi. Bunun yanında 1218'de Taiyuan, 1220'de ise Jinan gibi önemli merkezler de Moğol hâkimiyetine girdi.

Buna rağmen Çin cephesindeki ilerleyiş, Harezm seferindeki hızlı başarılarla karşılaştırıldığında daha yavaştı. Bunun başlıca nedenleri Moğol askerî gücünün sınırlı olması, cepheye sürekli yeni kuvvet gönderilememesi ve yardımcı Çinli, Kitan ve Öngüt birliklerinin beklenen askerî katkıyı sağlayamamasıydı.

Cengiz Han ise bu durumdan ciddi bir kaygı duymuyor görünmektedir. Şehirlerin zamanla düşeceğine ve kurulan yeni düzen sayesinde savaşın sonunda başarıya ulaşılacağına inanıyordu. Bu nedenle Çin'den ayrılma kararını değiştirmedi.

Kore Meselesi

Kore'de de durum tam anlamıyla istikrara kavuşmamıştı. Mançurya'nın Moğol hâkimiyetine girmesinden sonra Moğollar Yalu Nehri'ni aşarak Kore Krallığı'nı yıllık vergi vermeyi kabul etmeye zorladı. Ancak bu bağlılık büyük ölçüde sembolik kaldı.

Koreliler vergilerini düzensiz ödüyor, Moğol görevlileri de her yıl ülkeye gelerek bunları tahsil ediyordu. 1225 yılında vergi tahsiliyle görevli Moğol memurunun yolculuk sırasında gizemli biçimde ölmesi üzerine Koreliler suçlandı. Bu olay savaş sebebi sayılabilecek nitelikteydi. Buna rağmen Cengiz Han dikkatini Kore yerine Tangut Devleti'ne çevirdi.

Tangut Seferinin Başlaması

Cengiz Han, Harezm seferi öncesinde Tangutların vaat ettikleri askerî yardımı göndermemelerini unutmadı. Moğolistan'a döndükten sonra bu davranışın cezalandırılması gerektiğine karar verdi.

Sözünde durmayanlara karşı hoşgörü göstermenin, kurduğu düzeni zayıflatacağını düşünüyordu. Bunun yanında İpek Yolu'nun batı kesimini denetimi altına aldıktan sonra doğudaki başlangıç noktalarının başka bir devletin elinde kalmasını da istemiyordu.

1225 sonbaharında veya 1226 ilkbaharında Yesüy Hatun ile birlikte sefere çıktı.

Sefer Sırasındaki Hastalık

Sefer daha başlangıcında beklenmedik bir olay yaşandı. Cengiz Han yabani eşek avı sırasında attan düştü. Karın bölgesinde şiddetli ağrılar oluştu ve gece ateşi yükseldi.

Yesüy Hatun durumu prenslere ve devlet ileri gelenlerine haber verdi. Tolun Çerbi seferin ertelenmesini önerdi ve kurmaylar bu görüşü benimsedi. Ancak Cengiz Han geri çekilmeyi reddetti.

Ona göre geri dönülmesi, Tangutların Moğolların korktuğunu düşünmesine yol açacaktı.

Tangutlarla Savaş Kararı

Cengiz Han önce Tangut hükümdarına elçi göndererek tazminat talebinde bulundu. Bu girişim, savaşmadan anlaşmaya varma ihtimalini değerlendirme amacı taşıyor olabilir.

Tangut hükümdarı barıştan yana görünse de veziri Aşagambu buna karşı çıktı. Moğollara daha önceki hakaretlerini yineleyerek savaşmak istiyorlarsa gelip savaşabileceklerini, altın ve ipek istiyorlarsa bunları güç kullanarak almaları gerektiğini söyledi.

Bu sözler üzerine Cengiz Han geri çekilmeyeceğini açıkladı. Gerekirse öleceğini, fakat bu hakaretin intikamını almadan dönmeyeceğini söyledi ve yeminine Ebedî Tengri'yi tanık gösterdi.

Kaynaklarda bu sırada Cengiz Han'ın sağlık durumunun giderek kötüleştiği de belirtilmektedir. Arka arkaya iki kez attan düşmesi dikkat çekicidir. Bu nedenle ölümüne yol açacak hastalığın belirtilerinin daha önce başlamış olması ihtimali üzerinde durulmaktadır.

Tangut Ülkesinin Fethi

Moğol ordusu Yukarı Orhon bölgesinden hareket ederek Hangay Dağları'nı ve Gobi Çölü'nün en dar kesimini geçti. Ardından Edzin Gölü havzasına ulaştı ve Nanşan yönünde ilerledi.

Suzhou ve Ganzhou kısa sürede ele geçirildi. Yaz sıcakları başladığında Cengiz Han bir süre Alaşan yakınlarındaki yüksek ve serin bölgelere çekilirken, komutanları Aşagambu'nun kuvvetlerine karşı harekâtı sürdürdü.

Bu sırada Çin kaynaklarında, Kuzey Çin'in bozkıra dönüştürülmesi fikri ile Yelü Çutsay'ın buna karşı çıkışı yeniden gündeme getirilmektedir.

Sonbaharda Cengiz Han yeniden sefere katıldı. Liangzhou çevresindeki birçok şehir ele geçirildi. Ardından Hoang-ho Nehri geçildi ve Ningxia yakınlarında Aşagambu'nun ordusu yenilgiye uğratıldı. Kaynaklarda savaş alanında yüz binlerce kişinin öldüğü belirtilmekle birlikte bu rakamların doğruluğu kesin değildir.

Ningxia kuşatma altına alındı. Daha sonra Cengiz Han ordusunun büyük bölümünü burada bırakarak 1227 yılı başlarında Lanzhou ve ardından Xining üzerine yürüdü.

Kin Devleti'nin Barış Girişimi

Xining seferi sırasında Kin Devleti elçiler göndererek uzun süredir devam eden savaşın sona erdirilmesini teklif etti. Elçiler değerli hediyeler de getirmişti.

Bazı anlatımlara göre Cengiz Han bu sırada artık yağma ve katliam istemediğini, uzun zamandır arzuladığı barışın gerçekleşmesini istediğini dile getirmiştir. Ancak bu rivayet ihtiyatla değerlendirilmelidir. Aynı olayın daha sonraki tarihçiler tarafından farklı biçimlerde aktarılmış olması, ayrıntılar konusunda kesin hüküm vermeyi güçleştirmektedir.

Kitan Hükümdarıyla Görüşme

Bu dönemde Moğollara bağlı Kitan hükümdarı da Cengiz Han'ın huzuruna çıktı. Beraberinde çok sayıda hediye getirmişti.

Cengiz Han, hükümdarın babasının oğlunu sadakatinin güvencesi olarak kendisine teslim ettiğini hatırlattı. Ona şimdiye kadar kardeşinin oğlu gibi davrandığını, bundan sonra da Belgütey ile birlikte uyum içinde ülkeyi yönetmesini istediğini söyledi.

Bu görüşme, Moğol İmparatorluğu'nun ilk döneminde merkeze bağlı hükümdarlar ile Büyük Han arasındaki siyasî ilişkinin niteliğini göstermesi bakımından önemlidir.

Ningxia'nın Teslimi

Ningxia güçlü surlara sahip bir şehirdi. Kuşatma uzun sürdü. Moğollar çevredeki yerleşmeleri tahrip ederek ikmal yollarını kesti. Yaz aylarına gelindiğinde şehirde ciddi yiyecek sıkıntısı başladı.

Tangut hükümdarı Li Yan sonunda teslim olmayı kabul etti. Yanında dokuzar adet altın ve gümüş kap, Buda tasvirleri, genç erkek ve kızlar ile at ve develer getirildi.

Kaynaklarda Li Yan'ın Cengiz Han'ın huzuruna çıkarılmadığı belirtilmektedir. Bu durum, hükümdarın o sırada ölmüş olduğu ve ölüm haberinin gizlendiği görüşüne dayanak yapılmıştır. Ancak olayların kesin seyri konusunda kaynaklar arasında farklılıklar bulunmaktadır.

Cengiz Han'ın Ölümü

Yuan Shi'ye göre Cengiz Han 18 Ağustos 1227 tarihinde, Ningxia önlerinde değil, Doğu Gansu bölgesinde iç kanama sonucu öldü. Daha sonra naaşı Tangut başkentinin önüne getirildi.

Doğum tarihi olarak 1155 kabul edildiğinde öldüğünde yetmiş iki yaşındaydı.

Ölümünün yaklaştığını hissedince oğulları Ögedey ile Tuluy'u yanına çağırdı. Çağatay bu sırada yanında değildi. Büyük oğlu Cuci ise aynı yılın şubat ayında Aral bozkırlarında ölmüştü.

Cuci'nin son yıllarda merkezden uzak kalması çeşitli yorumlara yol açmıştır. Bunun veliahtlık meselesi veya babasıyla anlaşmazlık yüzünden olduğu ileri sürülmüşse de, kaynaklar bu konuda kesin bir sonuca ulaşmaya imkân vermemektedir.

Son Vasiyeti

Kaynaklara göre Cengiz Han ölümünden önce oğullarına birlik içinde kalmalarını öğütledi.

Onlara Tengri'nin yardımıyla çok büyük bir imparatorluk kurduğunu, bu devletin ancak birlik korunursa yaşayabileceğini söyledi. Düşmanlara karşı birlikte hareket edilmesini, sadık olanların ödüllendirilmesini istedi.

Ardından yerine Ögedey'in geçmesini vasiyet etti ve ölümünden sonra bu kararına uyulmasını istedi.

Tangutların Cezalandırılması

Kaynaklarda Cengiz Han'ın ölüm döşeğinde Tangut seferini tamamlamaktan söz ettiği de aktarılır.

Kendisini bu sefere rağmen geri çevirmeyenlerin intikamının alındığını söylediği belirtilmektedir. Ölümünün ardından Tangutlar arasında büyük bir katliam gerçekleştirildi. Cenaze töreni sırasında hükümdarın ruhuna Tangut ülkesinin tamamen ortadan kaldırıldığı bildirildiği rivayet edilmektedir.

Cenaze Töreni

Cengiz Han'ın naaşı Moğolistan'a götürüldü.

İranlı tarihçiler, cenaze alayının geçtiği güzergâhta karşılaşılan kişilerin ölüm haberinin yayılmaması amacıyla öldürüldüğünü aktarırlar.

Moğol prensleri ve ileri gelenleri cenaze törenine katıldı. Naaş, hükümdarın başlıca eşlerinin ordugâhlarına sırayla götürüldü ve çok sayıda kişinin yas törenine katılması beklendi.

Törenin uzun sürdüğü anlaşılmaktadır. Sonunda büyük bir şölen düzenlendi.

Defni

Cengiz Han, daha önce bir av sırasında dinlenirken beğendiği Burhan Haldun çevresindeki bir yere gömüldü.

Bölge daha sonra kutsal sayıldı ve giriş çıkış yasaklandı. Mezarın yapımında çalışan kişilerin öldürüldüğü de rivayet edilmektedir.

Silahlarıyla birlikte gömüldüğü, mezarına atlar, çeşitli eşyalar ve başka armağanlar bırakıldığı aktarılır.

Daha sonra Tuluy ve bazı aile üyeleri de aynı bölgede defnedildi. Ancak zamanla hükümdar mezarlarının yerini gizleme geleneği benimsendi. Bu nedenle Cengiz Han'ın mezarının yeri günümüze kadar kesin olarak tespit edilememiştir.

Ölümünden Sonra

Moğol inancına göre Cengiz Han'ın ruhlarından biri hükümdarlık sancağında yaşamaya devam etti ve Moğolların koruyucusu hâline geldi.

1229 yılında Ögedey'in tahta çıkışı sırasında onun adına büyük bir tören düzenlendi. Kaynaklarda bu törende çok sayıda genç kızın öteki dünyada hükümdara hizmet etmeleri amacıyla kurban edildiği anlatılır. Bu bilgi, dönemin cenaze gelenekleri hakkında dikkat çekici bir örnek olarak değerlendirilmektedir.

Cengiz Han'ın Kişiliği

Cengiz Han'ın fiziksel görünüşü hakkında ayrıntılı bilgiler yoktur. Çin ve İslam kaynaklarında uzun boylu, geniş yüzlü, uzun sakallı, beyaz saçlı ve açık renk gözlü olduğu belirtilmektedir.

Karakteri konusunda ise kaynaklar büyük ölçüde benzer değerlendirmeler yapar. Soğukkanlılığı, güçlü iradesi, kararlılığı, farklı dinlere karşı gösterdiği ilgi ve din adamlarına duyduğu saygı özellikle vurgulanmaktadır.

İslam, Taoizm, Budizm ve Hristiyanlık hakkında bilgi edinmeye çalışmış; buna karşılık siyasî gerekler söz konusu olduğunda din adamlarını da cezalandırmaktan kaçınmamıştır.

Sadakat ve dürüstlüğe büyük önem vermiş, ihanet edenleri ağır biçimde cezalandırmıştır. Cömertliğiyle tanınmış, ancak ganimet paylaşımında kendi hakkının eksiksiz verilmesini istemiştir.

Savaşlarda sert davranmasına rağmen, yıkımı askerî ve siyasî amaçların bir aracı olarak kullandığı anlaşılmaktadır. Kaynaklarda Moğolların uyguladığı şiddetin, dönemin diğer devletlerinin uygulamalarından bütünüyle farklı olmadığı yönünde değerlendirmeler de yer almaktadır.

Devlet Adamı ve Komutan

Cengiz Han yetenekli kişileri seçme ve uygun görevlere getirme konusunda başarılıydı. Mukali, Cebe ve Sübötey gibi komutanlar onun döneminde büyük askerî başarılar kazandı.

Yelü Çutsay, Tata Tonga ile Mahmud ve Mesud Yalavaç gibi farklı topluluklardan gelen devlet adamlarını da hizmetine aldı ve onlara güvendi.

Kendisinin okuma yazma bilmediği kabul edilmekle birlikte eğitime önem verdi; çocuklarının öğrenim görmesini sağladı. Zanaatkârları koruyarak Moğol ülkesine yerleştirmesi de sanat ve üretime verdiği önemin göstergesi kabul edilmektedir.

Yaşam Tarzı

Avlanmayı, oyunları ve şölenleri severdi. Kadınlara ilgi duymakla birlikte ölçülü yaşamaya özen gösterdiği aktarılır.

İçki konusunda aşırılığı doğru bulmaz, ayda yalnızca birkaç kez sarhoş olunmasını tavsiye ederdi. Hiç sarhoş olmamanın ise en doğru yol olduğunu söylerdi.

Hükümdarlık Anlayışı

Cengiz Han, imparatorluk makamının görkemini korumaya önem veriyor, ancak kişisel yaşamında gösterişten kaçınıyordu.

Şatafatlı hükümdarlık unvanlarını kabul etmedi. Kendisini yalnızca evrensel hükümdar olarak görmesi yeterliydi.

Askerlerine ve komutanlarına hitap ederken onları öven ifadeler kullanıyor, başarılarını takdir ediyor ve kendisine bağlılıklarını güçlendirmeye çalışıyordu.

Muhafız birliklerine özel önem veriyor, onların sadakatini ve fedakârlığını sık sık övüyordu.

Askerlerinin iyi beslenmesini, güzel atlara binmesini ve önlerindeki engellerin kaldırılmasını istediğini söylemesi, ordusuyla kurduğu ilişkinin dikkat çekici örneklerinden biri olarak kaynaklarda yer almaktadır.

Büyük İdeal

Cengiz Han’ın çevresinde oluşan hareket gücünün temelinde, yalnızca askerî başarılar değil, giderek genişleyen bir imparatorluk düşüncesi de bulunuyordu. Bu düşünce önce kendi adamları arasında, daha sonra bağlı topluluklar ve yabancı halklar arasında yayılmıştı.

Moğolların dünya görüşünde gök, çeşitliliği içinde tek ve düzenli bir bütündü. Bütün dünyayı kaplayan, ebedî, yüce ve sınırsız güce sahip Tengri anlayışı da bu bütünlük düşüncesiyle bağlantılıydı.

Boyların bölünmüş, birbirleriyle savaşan ve ortak bir düzenden yoksun hâli, gökteki yıldızların yalnızca daha büyük bir bütünün parçaları olmasıyla karşılaştırılıyordu. Gök cisimleri belirli bir düzene uyduğu sürece gökkubbe uyum içindeydi. Bu düzen bozulduğunda ise kargaşa ortaya çıkıyordu.

Aynı anlayışın yeryüzü için de geçerli olması gerektiği düşünülüyordu. Boyların ve halkların tek bir düzen altında birleşmesi, yeryüzündeki kargaşanın sona ermesini sağlayacaktı. Böylece gökteki birlik ile yeryüzündeki siyasî birlik arasında doğrudan bir ilişki kuruluyordu.

Bozkır topluluklarında gökteki düzen ile yeryüzündeki düzenin birbirini yansıttığına inanılıyordu. Bütün tanrıların üzerinde yüce bir Tanrı bulunduğu gibi, bütün hükümdarların üzerinde de tek bir hükümdar bulunmalıydı. Bu anlayış Türk ve Moğol siyasî geleneğinde uzun süre etkisini korudu ve “Gökte tek bir Tanrı olduğu gibi, yeryüzünde de tek bir hükümdar olmalıdır” düşüncesiyle ifade edildi.

Evrensel Hükümdarlık Düşüncesi

Cengiz Han’ın kökeniyle ilgili efsaneler ve Büyük Şaman’ın açıklamaları, onun iktidarının Gök tarafından verildiği düşüncesini destekliyordu. Bu anlayışa göre Cengiz Han’ın görevi yalnızca Moğol boylarını birleştirmek değil, evrensel bir hükümdarlık kurmaktı.

Bu siyasî düşünce, evrensel barış fikriyle de ilişkilendirilmiştir. Bir kuşağın savaşlar ve yıkımlarla feda edilmesi pahasına, çok uzun süre devam edecek yeni bir düzenin kurulabileceği düşünülüyordu. Böyle bir düzenin kurulmasından sonra savaşların sona ereceği varsayılıyordu.

Ancak Cengiz Han’ın bu düşünceyi açık ve ayrıntılı bir siyasî program hâlinde benimsediği kesin değildir. Evrensel barış amacıyla hareket ettiği yönündeki görüş, daha sonraki yorumların bir sonucu olabilir. Buna rağmen bütün dünyayı tek bir iktidar altında birleştirme düşüncesinin, bilinçli veya sezgisel biçimde onun hareketlerine yön verdiği anlaşılmaktadır.

Bu anlayış daha sonra ardılları tarafından açık biçimde benimsendi. Cengiz Han’ın başlattığı işi tamamlama görevinin kendilerine ait olduğuna inandılar ve fetihlerini bu düşünceyle meşrulaştırdılar.

Dünya Hakkındaki Görüşünün Genişlemesi

Cengiz Han’ın liderliğinin ilk yıllarında dünya hakkındaki bilgisi sınırlıydı. Dünyanın büyüklüğü, farklı halkları ve çeşitli yaşam biçimleri hakkında başlangıçta ayrıntılı bilgiye sahip değildi.

Bir göçebe olarak hayatın en uygun biçimini bozkır yaşamında görüyordu. Geleceği de büyük ölçüde göçebe hayatın devamı içinde düşünmüş olmalıdır.

Fetihler ilerledikçe farklı toplumları, şehirleri ve yönetim biçimlerini tanıdı. Yeryüzünün büyüklüğü ve çeşitliliği hakkındaki bilgisi arttı. Kendi hayat tarzının kendisi için uygun olsa bile bütün halklar için aynı ölçüde uygun olmayabileceğini gördü.

Bu karşılaşmaların düşüncelerinde önemli bir değişiklik meydana getirmiş olması mümkündür. Ancak alışılmış soğukkanlılığı nedeniyle bunu açık biçimde göstermedi.

Dünyanın başlangıçta düşündüğünden daha geniş olduğunu gördükten sonra, bütün yeryüzünü tek bir hükümdarlık altında birleştirmenin ve evrensel barışı sağlamanın güçlüğünü anlamış olması beklenebilir. Buna rağmen kazandığı başarılar, bu amaca yaklaşılabileceği düşüncesini destekliyordu.

Amerika, Avustralya ve Afrika’nın büyük bölümü hakkında bilgi bulunmadığı bir dönemde Moğolların gözünde fethedilmemiş başlıca bölgeler Hindistan, Batı Avrupa, Mağrip, Japonya ve Endonezya adalarıydı. Bu nedenle dünya hâkimiyeti düşüncesi ulaşılması bütünüyle imkânsız bir hedef olarak görünmüyordu.

Büyük Ordu

Cengiz Han, fetihlerini sürdürebilecek güçlü ve düzenli bir ordu meydana getirdi. Bu ordu ücretli askerlerden oluşmuyordu. En yüksek rütbeli komutanlar dahi düzenli maaş almıyordu.

Askerlik, hükümdara bağlılığın ve toplumsal düzenin bir parçası sayılıyordu. Daha sonraki dönemlerde bir Moğol komutanı, hükümdara para için değil, onun hizmetkârı olduğu için bağlı bulunduğunu belirtmişti.

Moğol toplumunda yetişkin erkeklerin tamamı asker kabul ediliyordu. Türkçe ve Moğolcada askerliği belirtmek için yabancı kökenli bir kelimeye ihtiyaç duyulmaması da savaşçılığın toplum içindeki temel yerini göstermektedir.

Ordu düzensiz bir göçebe kalabalığı değildi. Onlu teşkilata göre düzenlenmişti. Birlikler 10, 100, 1.000 ve 10.000 kişilik bölümlere ayrılıyordu. En büyük birlik tümen olarak adlandırılıyordu.

Süvariler ordunun temelini oluşturuyordu. Bununla birlikte savaşların ilerleyen dönemlerinde Müslüman ve Çinli halklardan toplanmış piyade birliklerinin de kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Moğolistan’da daha önce hüküm süren topluluklar da piyade kullanmıştı. VIII. yüzyılda Tonyukuk’un kuvvetlerini iki süvari ve bir piyade bölümüne ayırdığı aktarılmaktadır.

Ordunun Ekonomik Yapısı

Moğol ordusunun en önemli üstünlüklerinden biri, savaş için büyük miktarda paraya ihtiyaç duymamasıydı. Avrupa ordularında ücret, erzak ve pahalı donanım önemli bir yük oluştururken Moğollar için temel ihtiyaçlar insan, at ve yaydı.

Moğollar bunların tamamına kendi toplumsal ve ekonomik düzenleri içinde sahipti. Askerlere maaş ödenmiyor, pahalı silah ve donanımlar sınırlı ölçüde kullanılıyordu. Demirden yapılmış bazı araçlar dışında askerî ihtiyaçların önemli bölümü bozkır hayatı içinde karşılanabiliyordu.

Askerler az yiyecekle yaşayabiliyor ve uzun süreli açlığa dayanabiliyordu. Bir veya iki gün hiçbir şey yemeden yollarına devam ettikleri ve bundan açıkça yakınmadıkları belirtilmektedir.

Savaş veya yolculuk sırasında yalnızca kısrak sütü ve avladıkları hayvanların etiyle haftalarca yaşayabiliyorlardı. Yorgunluğa dayanıklı olmaları, az tüketmeleri ve sınırlı yiyecekle yetinmeleri fetihlerde önemli bir üstünlük sağlıyordu.

Bu özellik, büyük erzak kervanlarına olan ihtiyacı azaltıyordu. Çok sayıda levazım arabasına bağımlı bir ordu yavaş ilerlemek zorunda kalırken Moğol orduları daha hızlı ve serbest hareket edebiliyordu.

Buna rağmen büyük ordularda öncü birliklerle gerideki kuvvetler arasındaki mesafe oldukça genişleyebiliyordu. Batu’nun Volga çevresindeki yolculuğuna katılan Guillaume de Rubrouck, yiyecek taşıyan bölüm kendisinden çok uzakta kaldığı için zaman zaman erzağa ulaşamadığını belirtmiştir.

Moğol Atları

Moğollar üstün binicilikleriyle tanınıyordu. Kullandıkları atlar dış görünüş bakımından iri veya etkileyici değildi. Kısa boylu olmalarına rağmen güçlü, dayanıklı ve çeviktiler.

Kar altından yiyecek bulabiliyor, hızlı akan nehirleri geçebiliyor ve dağlık bölgelerde katırlar kadar rahat ilerleyebiliyorlardı. Küçük dallar, ağaç kabukları ve çeşitli bitkilerle beslenebiliyorlardı.

Atlar çoğunlukla nalsızdı. Bunun başlıca nedeni demir eksikliğiydi. Yirmi bin kişilik bir süvari kuvvetinin atlarını nallamak için yaklaşık otuz ton işlenmemiş demir gerektiği hesaplanmıştır.

Binekler dikkatli biçimde kullanılıyor ve iyi bakılıyordu. Atlar yalnızca ulaşım aracı olarak görülmüyor, sahipleri tarafından seviliyor ve özellikleriyle tanınıyordu. Önemli bir komutanın atının nitelikleri özellikle kaydedilebiliyordu.

Her asker yanında birden fazla at bulunduruyordu. Atların sırayla kullanılması, bineklerin dinlenmesini ve ordunun hareket hızını korumasını sağlıyordu.

Bazı anlatılarda her askerin on sekiz, yirmi veya otuz atı bulunduğu ileri sürülmüştür. Bu sayılar abartılı olabilir. Bununla birlikte asker başına en az üç at düşmesi olağan bir durumdu.

Okçuluk

Moğol ordusunun başlıca silahı yaydı. Moğollar at üzerinde hareket hâlindeyken ok atabiliyor ve bu alanda büyük ustalık gösteriyordu.

Kullandıkları oklar Avrupa’dakilerden daha uzundu. Uçları kemik, boynuz veya metalden yapılabiliyor, üzerlerine sahibini gösteren işaretler veya renkler eklenebiliyordu.

Okların biçimi kullanım amacına göre değişiyordu. Uzaktaki zırhsız hedefler için ağır ve dayanıklı oklar kullanılırken yakın mesafedeki zırhlı düşmanlara karşı geniş ve sivri demir uçlu oklar tercih ediliyordu.

Her okçunun yaklaşık altmış ok taşıdığı tahmin edilmektedir. Moğollar durdukları yerden isabetli atış yapabildikleri gibi, atlarını durdurmadan da ok kullanabiliyordu.

Bu yetenek eski çağlardan beri bozkır savaşçılarının başlıca özelliklerinden biriydi. Batılı gözlemciler Moğolları benzersiz okçular olarak değerlendirmiş, Ermeniler ise onları doğrudan “okçular” adıyla anmıştır.

Çin yıllıklarında Moğolların dünyayı atları ve yayları sayesinde ele geçirdiği belirtilmiştir.

Diğer Silahlar

Yayın yanında balta ve topuzlar da kullanılıyordu. Kılıç daha çok zengin ve yüksek rütbeli savaşçılar tarafından taşınıyordu.

Örgülü kalkanlar yaya savaş sırasında elde tutuluyor, at üzerindeyken sırtı korumak amacıyla omuzlara takılıyordu. Hafif ve kolay taşınabilir olmalarına rağmen koruma güçleri sınırlıydı.

Her askerin yanında ip bulunması gerekiyordu. Bu ip, düşmanı attan düşürmek, kuşatma işlerinde kullanmak veya uzun bir sırığın ucuna bağlanarak kement yapmak için kullanılabiliyordu.

Zırh ve Giyim

Moğol savaşçılarının kıyafeti geniş pantolon, kısa çizme, deri zırh ve zırhlı başlıktan oluşuyordu. Deri zırhlar ince demir parçalarıyla güçlendirilebiliyordu. Bazı önemli savaşçılar örgü zırh da kullanıyordu.

Öküz derisinden yapılan zırhlar, üst üste yerleştirilip dikilen ince tabakalardan oluşuyordu. Hafif ve delinmesi güç olan bu zırhlar atlıya geniş hareket imkânı sağlıyordu.

Zırhların fazla uzun olmaması, savaşçının at üzerinde rahatça hareket etmesini ve uzun süre dörtnala ilerlemesini kolaylaştırıyordu. Bu donanım, ağır zırhlı Avrupa şövalyelerinin kullandığı teçhizattan bütünüyle farklıydı.

Ancak fetihlerin ilk yıllarında bütün askerlerin eksiksiz zırha sahip olmadığı anlaşılmaktadır. On askerden yalnızca birinin zırh taşıdığı ileri sürülmüştür.

Birçok savaşçı, günlük hayatta kullandığı kurt, tilki, köpek veya keçi derilerinden yapılmış giysilerle savaşıyordu. Bu giysiler özellikle soğuk havalarda koruma sağlıyordu.

Nehirlerin Geçilmesi

Nehirler buz tutmadığında ordunun geçişi için deriden yapılmış sallar kullanılıyordu. Bu sallar yaklaşık on kişi taşıyabiliyordu.

Bunun yanında her asker, gerektiğinde küçük bir kayık gibi kullanılabilecek deri çuval taşıyordu. Eşyalar bu çuvallara yerleştirilerek sudan korunuyor, askerler de bunların yardımıyla karşı kıyıya geçebiliyordu.

Atlar yüzerek nehirleri aşarken biniciler kuyruklarına veya sağrılarına tutunabiliyordu.

Kuşatma Teknolojisi

Çin’e yapılan ilk saldırılarda Moğollar kuşatma araçlarının eksikliği nedeniyle surlarla çevrili şehirler karşısında güçlük yaşadı. Kaleleri doğrudan ele geçiremedikleri için uzun süre surların önünde beklemek zorunda kaldılar.

1217’den itibaren Cengiz Han, Çinli uzmanlardan oluşan etkili bir kuşatma ve topçu birliği kurdu. Bu birlikler daha sonra Yakın Doğu’nun güçlü şehirlerinin ele geçirilmesinde kullanıldı.

Çin’de uzun süredir çeşitli mancınık türleri biliniyordu. Bunlar Batı’daki burmalı ve karşı ağırlıklı mancınıklardan daha güçlü olabiliyordu.

Barut yalnızca eğlence amacıyla kullanılmıyordu. Yangın çıkarmak ve patlayıcı mermiler hazırlamak için de kullanılıyor, kuşatmalarda büyük etki meydana getiriyordu.

Askerî Disiplin

Moğol ordusunun disiplini yabancı gözlemciler üzerinde büyük etki bıraktı. Avrupa ordularında askerler çoğunlukla kendi derebeylerinin sancakları çevresinde dağınık biçimde ilerlerken Moğollar belirli bir düzen içinde hareket ediyordu.

Askerler komutanlarının emirlerine büyük bir bağlılıkla uyuyor ve ona karşı gelmiyordu. Gece ve gündüz kampta sessizlik ve düzen korunuyordu.

Kampın gece yarısından sonra kaldırılması gerektiğinde davullar çalınıyordu. İlk işaretle askerler atlarını hazırlıyor, ikinci işaretle çadırlarını sökerek sıraya giriyor, üçüncü işaretle öncü birlikler harekete geçiyordu.

Kamp kaldırıldıktan sonra geride kalan eşyaları toplamakla görevli kişiler bulunuyordu. Bulunan giysi ve malzemeler korunuyor ve sahiplerine geri veriliyordu.

Savaş sırasında hiçbir asker yağma yapmak, ganimet toplamak veya kişisel isteklerini yerine getirmek için safları terk edemezdi.

Kolektif Sorumluluk

Bozkır hayatında klan dayanışması büyük önem taşıyordu. Cengiz Han bu dayanışmayı askerî birlikler içinde yeniden düzenledi.

Her on asker birbirinden sorumluydu. On kişilik birlik yüzlüğe, yüzlük birlik binliğe karşı sorumluluk taşıyordu.

Bir askerin kaçması hâlinde yalnızca kendisi değil, bağlı bulunduğu onluğun bütün üyeleri ölüm cezasına çarptırılabiliyordu. Bu uygulama firarı önlemeyi ve birlik içinde karşılıklı sorumluluğu güçlendirmeyi amaçlıyordu.

Ordunun Büyüklüğü

Moğol ordusu düşmanları tarafından çoğu zaman olduğundan daha büyük görünüyordu. Bazı Batılı anlatılarda uçsuz bucaksız bir kuvvet olarak tasvir edilmiştir.

Avrupa seferi sırasında ordunun uzunluğunun yirmi, genişliğinin ise on beş günlük yürüyüş mesafesine ulaştığı ileri sürülmüştür. Bu tür anlatılar kesin sayısal bilgiler vermemektedir.

Cengiz Han’ın ölümünde yalnızca Moğollardan meydana gelen ordunun yaklaşık 129.000 kişiye ulaştığı belirtilmektedir. Buna Çin’de bulunan 25.000 ile 50.000 arasındaki kuvvetler de eklenebilir.

Tuluy’a 101.000 asker bırakılmıştı. Geriye kalan 28.000 kişinin beşer bini Cengiz Han’ın oğulları ile Cuci’nin halefine verilmiş, diğer birlikler ise Temüge ve hanedan mensupları arasında paylaştırılmıştı.

Toplam asker sayısının 150.000 ile 200.000 arasında olması mümkündür. Moğolistan’ın nüfusuna oranlandığında bu son derece büyük bir askerî seferberlik anlamına geliyordu.

Nüfusun yaklaşık 1,8 milyon olduğu varsayıldığında her on kişiden birinin, yetişkin erkekler arasında ise yaklaşık beş kişiden birinin asker olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

Bununla birlikte aynı anda silah altında bulunan Moğol askerlerinin sayısı muhtemelen 150.000 ile 200.000’i aşmıyordu.

Yardımcı Birlikler

Moğol ordusuna fethedilen ve bağlı hâle getirilen ülkelerden çok sayıda yardımcı asker katıldı. Bu birlikler zamanla asıl Moğol kuvvetlerinden daha kalabalık hâle geldi.

Bağlı ülkelerde her on erkekten üçünün askere alındığı ileri sürülmektedir. Yardımcı kuvvetler Çin sınırından, Türkistan’dan, Uygur ülkesinden, Maveraünnehir’den, Horasan’dan ve Sibirya’dan toplanıyordu.

Bu askerler arasında Türkler, Çinliler, Kitanlar, Cürcenler ve İranlılar bulunuyordu. Bazıları gönüllü olarak, bazıları ise esir veya zorunlu asker sıfatıyla imparatorluk ordusunda görev yapıyordu.

Daha sonraki dönemlerde Gürcüler, Ermeniler, Ruslar, Alanlar ve Kıpçaklar da orduya katıldı. Frenk paralı askerleri ise Moğolların tanımadığı ve etkili bulduğu arbaletleri kullanmaları nedeniyle tercih edildi.

Böylece Moğol ordusu giderek çok uluslu bir yapıya dönüştü ve toplam asker sayısı çok büyük boyutlara ulaştı.

Yardımcı Askerlerin Bağlılığı

Yardımcı askerlerin tamamının Moğol yönetimine gönüllü biçimde bağlı olduğu söylenemez. Fırsat bulduklarında kaçabilecekleri düşünülüyordu ve zaman zaman firar olayları yaşanıyordu.

Buna rağmen çoğunluk savaşlarda sadakat ve cesaretle görev yaptı. Moğol askerleri kadar etkili olmasalar da ordunun genişlemesine önemli katkıda bulundular.

Sadakatinden kuşku duyulan birlikler çoğu zaman savaş düzeninin ön sıralarına veya merkezine yerleştiriliyordu. Kaçmaya çalıştıklarında Moğol birliklerinin eline düşecekleri için geri çekilmeleri güçleşiyordu.

Ordunun Evrensel Niteliği

Yardımcı kuvvetler yalnızca Moğol ordusunun sayısını artırmıyordu. İmparatorluğun evrensellik düşüncesini de görünür hâle getiriyordu.

Ordu yalnızca Gök tarafından seçildiğine inanılan bir halkın diğerlerine hükmettiği bir yapı olmaktan çıkıyordu. Farklı halklar aynı hükümdarın yönetimi altında toplanıyor ve fetihlere birlikte katılıyordu.

Böylece çok uluslu ordu, kurulmak istenen evrensel imparatorluğun askerî bir yansıması hâline geldi.

Çevirmenler

Moğol İmparatorluğu’nun karşılaştığı temel sorunlardan biri dil çeşitliliğiydi. Fatihlerin dili sınırlı bir çevrede konuşuluyordu. Buna karşılık imparatorluğun yönetimi için askerlerle, memurlarla, dinî toplulukların önderleriyle, bölge valileriyle, komutanlarla, elçilerle ve düşman devletlerin yöneticileriyle iletişim kurulması gerekiyordu.

Vergi toplama, propaganda, casusluk, bilgi aktarımı ve diplomatik görüşmeler dil bilen görevlilere bağlıydı. Farklı ülkelerde casusluk yapan kişilerin yerel dilleri iyi bilmesi, alınan bilgilerin ise güvenilir biçimde çevrilmesi gerekiyordu. Yazılı geleneği henüz sınırlı olan ve kendi dili geniş bir coğrafyada konuşulmayan küçük bir topluluğun, çok sayıda dilin kullanıldığı geniş bir imparatorluğu yönetmesi önemli bir güçlük oluşturuyordu.

Sözlü ve yazılı iletişimin nasıl yürütüldüğü hakkında bilgiler sınırlıdır. Kaynaklarda zaman zaman belirli çevirmenlerden söz edilir. Cengiz Han ile Çang-çuen arasındaki görüşmeler sırasında biri Kitan, diğeri Tangut olan iki çevirmen bulunuyordu.

Guillaume de Rubrouck, Homodey adlı çevirmeninin yetersizliğinden yakınmış ve onun aracılığıyla konuşmanın tehlikeli olduğunu düşündüğü için susmayı tercih ettiğini belirtmiştir. Homodey adının Abdullah adlı bir Arap kişiyi gizlemiş olması mümkündür.

Plan Carpin, Batu’yu ziyareti sırasında Suzdallı bir Rus çevirmenin yardımından yararlandı. Güyük’ün huzuruna çıktığında ise Rus Büyük Knezi Yaroslav’ın askerlerinden biri olan ve muhtemelen Kıpçakça bilen başka bir çevirmen görev yaptı.

Bu görüşmelerde sözlerin birkaç dil üzerinden aktarılmış olması mümkündür. Hükümdar Türkçe veya Moğolca konuşuyor, Kıpçak çevirmen bunu Rusçaya aktarıyor, Plan Carpin’in yol arkadaşı Polonyalı Benedict ise Rusçadan anladığı kadarıyla konuşmayı Latinceye çeviriyordu. Bu çok aşamalı yöntem yanlış anlaşılma ihtimalini artırıyordu.

Uluslararası Diller

Dil çeşitliliğinin yol açtığı güçlükleri azaltan unsur, Asya’da bazı dillerin geniş bölgelerde ortak iletişim aracı olarak kullanılmasıydı.

Moğolların Çinlilerle ilişkilerinde hem Moğolca hem Çince bilen Kitanlar önemli rol oynadı. Yakın Doğu’da Arapçanın yaygın biçimde kullanıldığı anlaşılmaktadır. Haçlıların bir kısmı da bu dili öğrenmişti.

Bununla birlikte Çince ve Arapça kendi kültür alanlarının dışında sınırlı ölçüde kullanılıyordu. Uluslararası ilişkilerde Farsça, Ermenice ve Uygur Türkçesi daha geniş bir işleve sahipti.

Farsça, Orta Çağ Asya’sının ticaret ve diplomasi dillerinden biriydi. Ermenice de tüccarlar aracılığıyla farklı bölgelerde kullanılıyordu. Uygur Türkçesi ise Anadolu’dan Pekin’e kadar geniş bir sahada konuşuluyor veya anlaşılıyordu.

Moğol İmparatorluğu’nun ilk birkaç on yılında Uygur Türkçesinin en önemli ortak iletişim dili olması muhtemeldir. Bu dili bilmek eğitim ve kültür göstergesi sayılıyordu. Çin kaynaklarında Uygur Türkçesi öğrenen bazı Çinlilerin işgalcilere yakınlaşmakla suçlandığı görülmektedir.

Buna rağmen bu dillerin hiçbiri imparatorluğun tamamında anlaşılmıyordu. Ruslar, Latinler, Birmanyalılar ve Koreliler arasında ortak bir dil bulunmadığından çevirmen kullanımı zorunlu olmaya devam etti.

Çok Dilli Görevliler

İmparatorluk çevresinde birkaç dil bilen kişiler büyük değer taşıyordu. Bu nedenle farklı kökenlerden gelen serüvenciler, tüccarlar, din adamları ve askerler yalnızca dil bilgileri sayesinde önemli görevlere yükselebiliyordu.

Macar Julian, anadilinin yanında Macarca, Rusça, Kıpçakça, Almanca ve Farsça bilen bir Moğolla karşılaştığını aktarmıştır. Haçlı seferlerinden kaçmış eğitimli bir İngiliz de Moğollardan hizmet teklifi almış, ancak casusluk yaptığı anlaşılınca 1241’de yakalanmıştır.

Latinler, özellikle Türkçe öğrenmenin sağlayacağı yararı fark etti. İmparatorluğun uzak bölgelerinde dil ihtiyacı daha az acil görünse de önemini koruyordu.

Yaklaşık 1330’da hazırlanan ve Codex Cumanicus adıyla bilinen el yazması bu alandaki çalışmaların önemli örneklerinden biridir. Eser Latince, Farsça ve Türkçeyi içeren bir sözlük, dil bilgisi bölümleri ve seçilmiş metinlerden meydana geliyordu.

Moğol Savaşının Niteliği

Cengiz Han’ın savaşları çoğu zaman yıldırım harekâtları şeklinde tanımlansa da seferlerin genel seyri bu değerlendirmeyi bütünüyle doğrulamaz. Moğol başarıları bazı aşamalarda çok hızlı elde edilmiş, ancak büyük savaşların tamamlanması çoğunlukla uzun yıllar sürmüştür.

Kuzey Çin seferi 1211’de başladı ve Cengiz Han’ın 1227’deki ölümüne kadar kesin bir sonuca ulaşmadı. Harezm seferi ise 1219’da başlayarak 1225’e kadar devam etti. En önemli başarılar ilk iki yıl içinde kazanılmış olsa da Maveraünnehir, Horasan ve Afganistan’daki mücadeleler beş yıldan uzun sürdü.

Cebe ile Sübötey’in batı akını ve İndüs seferi geniş bir coğrafyaya ulaşmış olsa da Harezm savaşının ana alanı Doğu İran ve çevresiyle sınırlı kaldı.

Moğolistan’ın birleştirilmesi için yapılan uzun mücadeleler, Tatarlara karşı düzenlenen seferler, Tangut savaşları ve Kore’ye yönelik sonuçsuz girişimler de Moğol fetihlerinin yalnızca hızlı baskınlardan oluşmadığını göstermektedir.

Hazırlık ve Hesaplı Risk

Cengiz Han, her askerî harekâtın dikkatle düşünülmesi ve beklenmedik gelişmelerin doğuracağı risklerin azaltılması gerektiğini biliyordu. Sonucu büyük ölçüde şansa bağlı bir girişimden vazgeçebiliyor, seferlerini uygun şartların oluşmasını bekleyerek hazırlıyordu.

Zaman zaman risk aldığı hâlde bunlar hesaplanmış ve belirli bir amaca yönelmiş risklerdi. Kararlarını gözü kapalı vermiyor, harekâtın muhtemel sonuçlarını önceden değerlendiriyordu.

Başarısının önemli nedenlerinden biri, karşılaştığı yeni durumlara hızla uyum sağlamasıydı. Nadir başarısızlıklar karşısında soğukkanlılığını koruyor ve planını yeniden düzenleyebiliyordu.

Başkomutanlık Anlayışı

Cengiz Han, başkomutanın görevinin ön safta kişisel kahramanlık göstermek olmadığını anlamıştı. Asıl sorumluluğu savaşı bir bütün olarak yönetmek, farklı birliklerin hareketlerini izlemek ve uyumlu hâle getirmekti.

Samyan kuşatmasında bu anlayıştan uzaklaşması, sevdiği torunu Mütügen’in ölümünün ardından yaşadığı öfke ve üzüntüyle bağlantılıydı.

Plan Carpin de Moğollara karşı savaşacak bir komutanın, onların büyük önderleri gibi doğrudan çatışmaya girmemesi, birlikleri uzaktan gözetip düzenlemesi gerektiğini belirtmiştir.

Savaş Alanının Düzenlenmesi

Çarpışma alanı belirlendiğinde öncü olarak tamaçı adı verilen keşif birlikleri gönderiliyordu. Yakındaki tepeler ve yüksek noktalar hem gözetleme amacıyla hem de kaçan düşmanların buralara sığınmasını önlemek için ele geçiriliyordu.

Moğol ordusunun en kalabalık bölümü merkezdeymiş gibi görünürdü. Ancak merkez çoğu zaman esirlerden ve savaş gücü sınırlı yardımcı kuvvetlerden oluşuyordu. Bu görünüş düşmanı yanıltmaya yarıyordu.

Asıl güçlü ve güvenilir birlikler kanatlarda bulunuyordu. Böylece düşmanın çevresini kuşatma ve geri çekilme yollarını kapatma imkânı elde ediliyordu.

Moğollar düşmanı merkeze doğru çekerek etrafını sarmaya çalışıyordu. Kanatlardaki hareketli süvari birlikleri aniden ortaya çıkıyor, geri çekiliyor ve beklenmedik bir anda yeniden saldırıyordu.

Okçu Dalgaları

Moğollar düşmanın direncini kırmak amacıyla atlı okçuları dalgalar hâlinde saldırıya gönderiyordu. Bir grup yaklaşarak ok atıyor, ardından geri çekiliyor ve yerini başka bir gruba bırakıyordu.

Bu yöntem düşmanı sürekli baskı altında tutarken Moğol atlarının ve savaşçılarının fazla yorulmasını önlüyordu.

Yakın çatışmaya girmeyi çoğunlukla tercih etmiyorlardı. Böyle bir mücadeleyi ancak zorunlu kaldıklarında kabul ediyor, mümkünse sayı üstünlüğüne sahip olmak istiyorlardı. Ancak bu üstünlük her zaman sağlanamadığı için hareket, düzen ve aldatma yöntemlerinden yararlanıyorlardı.

Büyük Meydan Savaşlarının Azlığı

Cengiz Han dönemindeki fetihlerde büyük ve kesin sonuçlu meydan savaşlarının sayısı sınırlıydı. Moğolistan dışındaki savaşlardan özellikle Kalka ve İndüs çarpışmaları önemli ve kesin sonuçlar doğurdu.

Moğolların başarısı çoğu zaman tek bir büyük savaş kazanmaktan çok düşmanı parçalamaya, ikmal yollarını kesmeye, şehirleri kuşatmaya ve uzun süreli baskı altında tutmaya dayanıyordu.

Sahte Geri Çekilme

Moğollar geri çekilmekten çekinmiyordu. Yanlarında dinlenmiş yedek atlar bulunduğu için onları takip eden kuvvetlerden kolayca uzaklaşabiliyorlardı.

Kaçarken arkalarına dönerek İskit oku veya Part oku olarak bilinen atışları yapıyorlardı. Takip eden düşman bu sırada sürekli kayıp veriyordu.

Sahte geri çekilme en sık kullandıkları savaş hilelerinden biriydi. Düşman, Moğolların gerçekten kaçtığını düşünerek düzenini bozuyor ve onları uzun mesafeler boyunca takip ediyordu. Ardından Moğollar aniden dönerek saldırıyor veya kanatlarda bekleyen birliklerle takipçileri kuşatıyordu.

Bu nedenle Latin gözlemciler, Moğollar kaçıyormuş gibi yaptığında arkalarından fazla uzaklaşılmaması gerektiğini özellikle belirtmişti.

Aldatma Yöntemleri

Moğollar düşmanı yanıltmak ve sayılarının gerçekte olduğundan daha fazla olduğunu düşündürmek için farklı yöntemler kullanıyordu.

Kadınlar savaşçı gibi gösterilebiliyor, kamp ateşlerinin sayısı artırılıyor ve atların üzerine samandan kuklalar yerleştiriliyordu. Böylece uzaktan bakıldığında ordunun daha kalabalık olduğu izlenimi oluşturuluyordu.

Su üzerinde yanabilen ateşlerden, nehirlerin yönünü değiştirmekten ve kuşatma araçlarının bakımında insan yağının kullanılmasına kadar yararlı gördükleri çeşitli yöntemlerden yararlanıyorlardı.

Kadınların bu uygulamadaki görevi doğrudan savaşmak değil, ordunun kalabalık görünmesini sağlamak olarak açıklanmıştır.

Korku ve Psikolojik Savaş

Moğollar görünüşleri ve saldırı biçimleriyle düşman üzerinde korku yaratmaya çalışıyordu. Saldırıya geçerken yüksek savaş çığlıkları atıyorlardı.

Yenilmez oldukları yönündeki ünlerini bilinçli olarak güçlendiriyor, uyguladıkları şiddeti düşmanlarının direncini kıracak bir araç olarak kullanıyorlardı.

Öncü birlikler karşılaştıkları yerleşimleri hızla yakıyor ve halkı öldürüyordu. Bu saldırılar yalnızca askerî hedefleri ortadan kaldırmayı değil, arkadaki şehir ve ordularda panik yaratmayı da amaçlıyordu.

Moğol vahşetinin ünü, bazı şehirlerin savaşmadan teslim olmasına yol açarak uzun kuşatmalara duyulan ihtiyacı azaltıyordu.

Kış Seferleri

Moğollar birçok nedenle kış aylarında sefere çıkmayı tercih ediyordu. Donmuş nehirler engel olmaktan çıkarak ordunun ilerleyebileceği geniş yollar hâline geliyordu.

Kar ve buz eritilerek çöllerde dahi temiz içme suyu sağlanabiliyor, et soğuk hava sayesinde uzun süre bozulmadan korunabiliyordu.

Atlar ilkbahar ve yaz aylarında otlaklarda beslenerek güç topluyor, kış seferlerine dinlenmiş durumda katılıyordu.

Bu nedenle ilkbaharın başlangıcında savaşların durdurulması ve atların otlaklara bırakılması yaygın bir uygulamaydı.

Açık Savaştan Kaçınma

Moğollar düşman ordularıyla açık arazide savaşmak yerine onların şehir ve kalelere kapanmasını tercih ediyordu. Açık meydan savaşları her iki taraf için de büyük kayıplara yol açabilirdi ve Cengiz Han askerlerini dikkatli kullanıyordu.

Düşman bir kaleye kapandığında Moğollar onu ağıl içine alınmış bir hayvan sürüsüne benzetiyordu. Böyle bir kuvvetin hareket imkânı ortadan kalkıyor ve dışarıdan yardım alması zorlaşıyordu.

Kalelere yapılan saldırılarda hendek doldurma, tünel açma ve surlara yaklaşma gibi tehlikeli işler çoğunlukla esirlere yaptırılıyordu. Esirler kimi zaman ön saflarda saldırıya sürülüyordu.

Bu insan gücü kullanılamadığında ve hızlı bir saldırı zorunlu olmadığında Moğollar beklemeyi tercih ediyordu.

Şehirlerin çevresindeki kırsal alanlar tahrip ediliyor, ikmal yolları kesiliyor ve kuşatılanlar yiyecekten mahrum bırakılıyordu. Böylece şehirlerin er ya da geç teslim olacağı düşünülüyordu.

Moğol Ordusunun Ünü

Moğol ordusunun hareket kabiliyeti, disiplini, okçuluğu, kuşatma teknikleri ve savaş hileleri Çinli, İranlı, Rus ve Latin gözlemciler üzerinde büyük etki bıraktı.

Farklı bölgelerin kaynaklarında Moğollarla karşılaştırılabilecek başka bir ordunun bulunup bulunmadığı sorgulanmıştır.

Thomas de Spolete, savaş konusunda Moğollar kadar deneyimli başka bir halk bulunmadığını belirtmiştir.

Üçüncü Kısım: Ardıllar

Ögedey

Cengiz Han’ın ölümünden sonra Moğol İmparatorluğu’nun hızla dağılması mümkündü. Daha önce bozkırlarda kurulan Hun ve Juan-juan imparatorlukları ile başka bölgelerde İskender ve Hannibal’ın kurduğu büyük siyasî yapılar kısa sürede çözülmüştü. İleride Timur’un imparatorluğu da benzer bir sona uğrayacaktı.

Moğol İmparatorluğu da kuruluş hızıyla orantılı biçimde parçalanabilir, kendi içine kapanabilir veya Moğolistan merkezli, Yukarı Asya sınırlarını aşmayan bir devlet hâline gelebilirdi. Ancak gelişmeler bu yönde olmadı.

İmparatorluk yalnızca ayakta kalmadı, Cengiz Han döneminde ulaştığı sınırların ötesine doğru genişlemeyi sürdürdü. Kurucusunun ardından iktidara gelen oğullarının güçlü kişilikleri de bu dönüşümde etkili oldu.

Cengiz Han döneminde imparatorluk hâlâ büyük ölçüde bir bozkır devleti ve çevre bölgelere taşmış bir Orta Asya gücüydü. Ardılları döneminde ise evrensel bir imparatorluk niteliği kazanmaya başladı.

Veraset Düzeni

Cengiz Han, üçüncü oğlu Ögedey’i halefi olarak belirlemişti. Bununla birlikte Moğol veraset anlayışında iktidarın doğrudan babadan oğla geçmesi tek başına yeterli değildi.

Yeni hükümdar yalnızca ölen hanın oğulları arasından değil, hanedanın diğer üyeleri arasından da seçilebilirdi. Hükümdarlığa en uygun ve bu görevi yerine getirebilecek kişi öne çıkarılmalıydı.

Kalıtımsal ilke kabul edilmekle birlikte hanedanın ileri gelenlerinin ve büyüklerin onayı gerekliydi. Bu onay yalnızca siyasî bağlılık bildirisi değil, aynı zamanda yarı dinî bir meşruiyet töreniydi. Kurultayın kabulü olmadan hükümdarlık tam anlamıyla geçerli sayılmazdı.

Bu nedenle hükümdarın ölümüyle birlikte yeni han kendiliğinden iktidara gelmiyordu. Veraset süreci zaman alıyor ve hanedan üyelerinin katıldığı bir kurultayda tamamlanıyordu.

Cuci Ulusu

Cuci, Cengiz Han’dan birkaç ay önce öldü. Ancak ölümü, geride bıraktığı oğulların haklarını ve ailesinin yetkisini ortadan kaldırmadı.

Cuci’nin ulusunun yönetimi ikinci oğlu Batu’ya geçti. Bu siyasî birlik daha sonra Altın Orda veya Kıpçak Hanlığı adıyla tanındı. Bununla birlikte başlangıçta bağımsız bir hanlıktan çok, Cuci soyuna ayrılmış bir ulus veya hanedan haslığı niteliğindeydi.

Cuci ulusu, imparatorluğun en batı kesiminde bulunuyordu. 1220’li yıllarda batı bozkırlarında ve Avrupa yönünde fethedilmiş ya da fethedilmesi planlanan toprakları kapsıyordu.

Cuci’nin diğer oğullarına da ayrı bölgeler verildi. Ancak bunlar Batu’nun üstünlüğünü tanıyor ve onun yetkisi altında hareket ediyordu.

En büyük oğul Orda’nın, günümüz Kazakistan’ı ile İrtiş bozkırlarını, Sirderya’nın kuzeyini ve daha kuzeydeki sahaları yönettiği kabul edilmektedir. Bu bölge daha sonra Beyaz Orda adıyla tanınacaktı.

Cuci’nin beşinci oğlu Şeyban ise Orda’nın topraklarının kuzeyinde, İli ile Sirderya arasında ve Güney Uralların doğu ve güneydoğu kesimlerinde bulunan bölgeleri aldı.

Diğer Hanedan Ulusları

Cengiz Han’ın ikinci oğlu Çağatay’ın ulusu, eski Kara Hıtay ülkesinin önemli bölümünü kapsıyordu. İli, Issık Göl, Çu ve Talas bölgeleri onun yönetimine bırakılmıştı.

Ögedey’e Balkaş Gölü ile Altaylar arasında kalan İrtiş ve Emil bölgeleri verildi.

En küçük oğul Tuluy ise otçigin sıfatıyla baba ocağını ve Moğol ülkesini koruma görevini üstlendi. Büyük bir saygınlığa sahipti. Cengiz Han’ın sağlığında “Büyük Noyan” anlamındaki Yeke Noyan veya Ulu Noyan unvanını taşıyan tek kişiydi. Bu unvanın onun askerî yeteneklerine işaret ettiği ileri sürülmektedir.

Cengiz Han’ın evlilik dışı oğullarına herhangi bir ulus ayrılmadı. Buna karşılık kardeşlerinin kendi haslıkları vardı. Özellikle Temüge, Mançurya’nın bir bölümünü yönetiyordu.

Tuluy’un Naipliği

Cengiz Han’ın ölümünden sonra hanedan prenslerinin, büyük toprak sahiplerinin ve bağlı hükümdarların durumdan haberdar edilmesi gerekiyordu. Ardından hepsinin Moğolistan’a gelerek yeni hükümdarı seçecek kurultaya katılması bekleniyordu.

Bu süre boyunca yönetim Tuluy’a bırakıldı. Böylece Tuluy, Batı siyasî geleneğinde naiplik olarak karşılanabilecek görevi üstlendi.

Cengiz Han’ın 1227 yazındaki ölümünden kurultayın toplandığı 1229 yazına kadar yaklaşık iki yıl geçti. Bu gecikmenin nedenleri kesin değildir.

Tuluy’un büyük saygınlığı, çok sayıda destekçiye sahip olması ve Cengiz Han’ın 129.000 kişilik ordusunun 101.000’ini ona bırakmış bulunması, iktidarı elinde tutmak istemiş olabileceği görüşüne yol açmıştır. Kitanlı danışman Yelü Çutsay’ın, Cengiz Han’ın vasiyetine uyulması ve Ögedey’in seçilmesi için Tuluy üzerinde etkili olduğu da ileri sürülmektedir.

Ancak bu yorum kesin değildir. Hanedan üyelerinin uzak bölgelerde bulunması, devam eden savaşlar, Cengiz Han’ın cenaze töreni ve kurultay hazırlıkları dikkate alındığında iki yıllık sürenin yalnızca siyasî mücadeleyle açıklanması mümkün değildir.

Ayrıca Tuluy soyundan gelen kaynakların, onun naiplik dönemindeki rolünü olduğundan daha büyük göstermiş olması ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır.

Ögedey’in Seçilmesi

Kurultay sonunda toplandığında Ögedey, gelenek gereği kendisine sunulan hükümdarlığı ilk anda kabul etmedi.

Onun bu görevi kırk gün boyunca reddettiği anlatılır. İlk reddin gerçek olması mümkündür. Ancak kutsal anlamlar taşıyan kırk sayısının kullanılması, sürenin sembolik olabileceğini düşündürmektedir.

Kurultay, yalnızca hükümdarın seçildiği bir toplantı değildi. İmparatorluğun farklı bölgelerinden gelen hanedan üyeleri ve ileri gelenler burada birbirleriyle görüşebiliyor, devletin durumu ve kendi çıkarları üzerine konuşabiliyordu.

Toplantı sırasında gizli görüşmeler, karşılıklı tavizler ve kutlamalar yapılmış olmalıdır. Kurultayın uzun sürmesi, katılımcıların bu ender buluşmayı hemen sona erdirmek istememesiyle de açıklanabilir.

Bütün düzenlemeler tamamlandıktan sonra Ögedey, 11 veya 13 Ekim 1229’da resmen kağan ilan edildi.

Ögedey, Cengiz Han soyundan gelen hükümdarlar arasında çoğunlukla kendi adı yerine doğrudan “Kağan” unvanıyla anılan tek kişi oldu.

Tahta Çıkma Töreni

Tahta çıkma töreninde Ögedey’in sol elini amcası Temüge, sağ elini kardeşi Çağatay tuttu. Tuluy ise kemerinden tutarak onu tahta götürdü.

Tuluy, tören kupasından içeceği Ögedey’e sundu. Ardından törene katılanlar başlıklarını çıkardı, kemerlerini çözdü ve dokuz kez diz çöktü.

Bu tören, Cengiz Han’ın halefinin kendiliğinden belirlenmediğini gösteriyordu. Hanedan üyelerinin ortak çabası, anlaşması ve törensel onayı gerekli olmuştu.

Veraset süreci muhtemelen çeşitli sözler, ödünler ve uzlaşmalarla tamamlandı. Buna rağmen açık bir çatışma veya bölünme yaşanmadan sonuçlandırılması, imparatorluğun devamlılığını güvence altına aldı.

Yelü Çutsay’ın Rolü

Tuluy’un seçim sürecindeki rolü önemliydi. Bunun yanında Kitanlı Yelü Çutsay’ın etkisi de belirgindi.

Ögedey döneminde ona verilen şerefler ve yönetim içindeki önemli görevler, yeni kağanın kendisine duyduğu güveni göstermektedir. Bu durum, seçim sürecinde Yelü Çutsay’ın Ögedey lehine etkili olmuş olabileceğini de düşündürmektedir.

Ögedey, sivil yönetimin ve uzman idarecilerin önemini kavramıştı. Bir Çin kaynağında ona atfedilen “İmparatorluk at sırtında fethedilmiştir, fakat at sırtında yönetilemez” sözü, bu anlayışı özetlemektedir.

Ögedey’in Kişiliği

Ögedey parlak ve gösterişli bir kişilikten çok ağırbaşlı ve güvenilir bir hükümdardı. Cengiz Han soyunun diğer üyeleri gibi içkiye düşkündü. Aynı zamanda son derece cömert ve zaman zaman hazineyi savuracak ölçüde eli açıktı.

Bir anlatıya göre eşlerinden biriyle at üzerinde giderken karşılaştığı bir dilenciye vermek için yanında hiçbir şey bulamadı. Eşinden küpelerini vermesini istedi. Kadın, dilencinin ertesi gün kampa gelmesini önerince Ögedey, bir yoksulun ertesi güne kadar bekleyemeyebileceğini söyledi.

Bu tür anlatıların doğruluğu kesin değildir. Bununla birlikte Ögedey’in iyi kalpliliği ve cömertliği üzerine çok sayıda benzer rivayet bulunmaktadır.

Hükümdarlık Niteliği

Ögedey cesur biriydi ve Çin ile Türkistan seferlerine katılarak bunu göstermişti. Buna rağmen savaşçı bir ruha sahip değildi ve ordulara doğrudan komuta ettiği durumlar azdı.

Yerleşik yaşama belirli bir yakınlık duyuyordu. Bir şehir kurdurması da bu eğiliminin göstergesi sayılmıştır.

Ögedey daha çok zekâsı, ahlakı, uzlaşmacı tutumu ve yumuşak kişiliğiyle tanındı. Hükümdarlığı hem çağdaşları hem de sonraki tarihçiler tarafından büyük ölçüde olumlu değerlendirildi.

Döneminde savaşlar ve ağır katliamlar devam etti. Buna rağmen sistemli kıyımların daha seyrek olduğu ve bunların doğrudan onun iradesinden kaynaklanmadığı ileri sürülmektedir.

Gizli Tarih’te Ögedey’e, Cengiz Han’ın büyük çabalarla imparatorluğu kurduğu ve artık halklara barış ile refah getirme zamanının geldiği yönünde sözler atfedilir. Ancak sonraki gelişmeler bu dönemde savaşların sona ermediğini gösterdi.

Yönetici Kadro

Ögedey, mühürdar, başkâtip ve tören düzenleyicisi olarak Kerait kökenli Nesturi Hristiyan Çinkay’ı görevlendirdi.

Çinkay daha önce Cengiz Han’ın da dikkatini çekmişti ve ileride Plan Carpin tarafından tanınacaktı.

Ögedey çevresinde kendisine büyük sadakat gösteren kişiler de topladı. Kadak ve Bala bunlar arasındaydı. Bu görevliler hükümdara hayatları pahasına bağlı kalacak kişiler olarak tanıtılmaktadır.

Yeniden Savaş

Ögedey’in hükümdarlığının başlangıcında imparatorluk büyük bir iç kriz yaşamıyordu. Buna karşılık askerî durum bütünüyle olumlu değildi.

Kore yıllık vergi vermekle yükümlüydü. Ancak ödemelerini düzensiz yapıyor ve büyük ölçüde bağımsız hareket ediyordu.

Çin’de Kin Devleti çökmemiş, aksine yeniden güç kazanmıştı. Tangutlara karşı yürütülen güç sefer, Mukali’nin ölümü ve Moğolların bir süre hareketsiz kalması Kinlere toparlanma fırsatı verdi.

Kin kuvvetleri Şensi merkezindeki Vey Vadisi’nin büyük bölümünü ve Vey ile Hoang-ho’nun birleştiği yerde bulunan stratejik Tongguan geçidini yeniden ele geçirdi. Bu müstahkem mevki Henan girişini kontrol ediyordu.

Moğollar bu gelişmeler karşısında harekete geçmekte gecikti.

Harezm Devleti’nin Yeniden Ortaya Çıkışı

İran’da Harezm Devleti yeniden kurulmaya başlamıştı. Cengiz Han’ın Batı seferinden sonra bölgede alınan yetersiz idarî önlemler, oğulları döneminde ciddi sonuçlar doğurdu.

Muhammed Şah’ın oğlu Celâleddin Mengüberti, Moğollardan kaçarak İndüs’ü geçmiş ve Hindistan’a sığınmıştı. Delhi hükümdarının kızıyla evlenmesine rağmen onunla ilişkileri bozuldu ve 1224’te ülkesine geri döndü.

Dönüşünden sonra Horasan ve Fars’ın meşru hükümdarı olarak tanındı. Bölge halkı uzun süren düzensizlikten bıkmıştı ve güçlü bir hükümdarın yeniden ortaya çıkmasını destekledi.

Celâleddin bu başarıdan güç alarak babasının hiçbir zaman ele geçiremediği İsfahan’ı aldı ve yeni fetihlere yöneldi.

Celâleddin Mengüberti’nin Siyaseti

Celâleddin yetenekli ve parlak bir savaşçıydı. Acımasızlığına rağmen Müslüman dünyada büyük saygı gören komutanlardan biri hâline geldi.

Buna karşılık Moğol tehdidini yeterince önemsemedi. Güçlü bir istihbarat ağı kurmuş veya gelen haberleri dikkate almış olsaydı Moğol seferlerinin geçici akınlardan ibaret olmadığını anlayabilirdi.

Celâleddin başarılı bir siyaset adamı değildi. Kazandığı başarılar onu aşırı bir güvene sürükledi. Çevresindeki Müslüman ve Hristiyan devletlerle ilişkilerini bozdu ve kendisini yalnızlaştırdı.

Gürcistan Kraliçesi Rusudan’a karşı savaşa girişti. Kraliçenin daha önce Cebe ve Sübötey’in saldırılarıyla ağır kayıplar veren ordusunu Ağustos 1225’te Garni’de, ardından Mart 1226’da yeniden mağlup etti.

Daha sonra Tiflis’e girerek şehirdeki kiliseleri yıktırdı.

Aynı dönemde Bağdat halifesini istila tehdidi altında tuttu. Van Gölü’nün kuzeybatısındaki Ahlat’ı Eyyubilerden aldıktan sonra Şam Eyyubi hükümdarına yöneldi.

Celâleddin’e Karşı İttifak

Celâleddin’in bu saldırgan siyaseti çevresindeki devletleri kendisine karşı birleştirdi.

Abbasi halifesi, Eyyubiler ve Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad arasında ona karşı bir ittifak oluştu.

Celâleddin, Ağustos 1230’da Erzincan yakınlarında yapılan savaşta yenilgiye uğradı ve ağır kayıplar verdi.

Batıya doğru genişleme isteği, doğuda kaybettiği toprakların yerine yeni bölgeler elde etme düşüncesine dayanmış olabilir. Ancak bu mücadeleler kuvvetlerini tüketti.

Moğollar ona yeniden toparlanma fırsatı vermeden bölgeye dönecekti.

İki Cephede Yeni Harekât

Moğol yönetimi, Cengiz Han’ın bıraktığı işin hem doğuda hem batıda tamamlanmadığının farkındaydı.

Çin’de Kin direnişinin yeniden güçlenmesi, İran’da ise Harezm Devleti’nin yeniden ortaya çıkması imparatorluk için ciddi tehditler oluşturuyordu.

Moğollar bu iki gelişme karşısında aynı anda hem doğuda hem batıda saldırıya geçme kararı aldı.

İran’ın Teslim Olması

Ögedey, İran üzerine Çormagan’ın komutasında 30.000 kişilik bir ordu gönderdi. Bu kuvvet, 1230-1231 kışında Celâleddin Mengüberti’nin genellikle bulunduğu Azerbaycan’a ulaşmakla görevlendirilmişti. Rey’e giden büyük kuzey yolunu kullanan Moğollar, Harezm ülkesine beklenmedik bir saldırı düzenledi.

Celâleddin kuvvetlerini toplama fırsatı bulamadı. Erzincan yakınlarındaki yenilgisinin üzerinden yalnızca birkaç ay geçmişti. Moğolların dönüşü onun için son derece elverişsiz bir zamana rastladı. Bununla birlikte başka bir dönemde gerçekleşseydi de bu saldırıya karşı daha etkili bir savunma kurup kuramayacağı belirsizdir.

İlk Moğol istilasının bıraktığı yıkımın hatırası Celâleddin üzerinde güçlü bir etki yarattı. Paniğe kapılarak, daha önce babasının yaptığı gibi aceleyle kaçtı. Hızlı Moğol birlikleri tarafından takip edildi ve Diyarbakır’a kadar ulaştı. Celâleddin Mengüberti 15 Ağustos 1231’de öldürüldü.

Kuzey İran’ın Ele Geçirilmesi

Celâleddin’in ölümünden sonra İran’da Ögedey’in ordularına karşı koyabilecek güçlü bir siyasî yapı kalmadı. Ülke daha önceki savaşlarda ağır biçimde tahrip edilmiş, kaynaklarını kaybetmiş ve merkezî otoriteden yoksun kalmıştı.

Meraga ele geçirildi, Tebriz ise teslim oldu. Kuzey İran’ın büyük bölümü kısa sürede Moğol hâkimiyetine girdi.

Buna rağmen Moğol ordusu sayıca çok büyük değildi ve harekât yavaş ilerliyordu. Seferin yönetilmesi güçtü. Bazı şehirler umutsuzluğun verdiği dirençle savunulurken bazı bölgelere saldırılıp saldırılmadığı dahi kesin olarak bilinmemektedir. Kaynakların birçok şehir hakkındaki anlatımları eksik veya birbiriyle çelişkilidir.

İsfahan’ın Direnişi

Büyük Selçukluların eski başkentlerinden İsfahan’ın yedi yıl boyunca Moğolları uğraştırdığı ve 1237 sonbaharı ya da kışında düştüğü aktarılmaktadır. Ancak bu anlatımın ayrıntıları kesin değildir.

Moğol ordusunun Maveraünnehir’e dönmesinden önce, 25 Ağustos 1228’de İsfahan surları önünde sonuçsuz bir çarpışma yaşandığı kabul edilebilir. Şehir daha sonra Çormagan tarafından ele geçirildi.

İsfahan’ın savunması ağır kayıplara yol açtı. Sadi, savaş alanını terk eden askerlerden hiçbirinin giysisinin kana bulanmamış olmadığını söyleyerek mücadelenin şiddetini ifade etmiştir. Şehir uzun süre direnerek geçmişine uygun bir savunma göstermişti.

Çormagan’ın Harekâtları

Çormagan, Kura ve Aras nehirlerinin yukarı kesimlerine yerleşti ve yaklaşık on yıl boyunca buradan Moğol ordularını yönetti.

Kuvvetleri İsfahan, Diyarbakır ve Erbil yönlerinde akınlar düzenledi. Bağdat üzerine yapılan girişim geri püskürtüldü. Ermenistan’a yönelen Moğollar 1239’da Ani’yi ele geçirdi.

Ani’nin bütünüyle yok edildiği ileri sürülmüşse de günümüze ulaşan kiliseler bu anlatımın abartılı olabileceğini göstermektedir. Moğol birlikleri Bitlis ve Ardıçlı çevresinde de harekâtlarda bulundu.

İran’da Korku Ortamı

İran’da Moğol saldırılarının oluşturduğu korku, halkın direnme gücünü büyük ölçüde kırdı. Moğollar bazı seferleri ciddi bir savaştan çok eğlence havası içinde yürütüyor, şarkılar söylüyor ve Müslümanların inanç ifadeleriyle alay ediyordu.

İbnü’l-Esîr, halkın kalplerine yerleşen korkunun olağanüstü boyutlara ulaştığını belirtmiştir. İnsanların direnmeden itaat ettiklerini ve kendilerini öldürülmeye bıraktıklarını aktarır.

Bu anlatılarda ölüm, uzun süreli korkudan veya daha kötü olduğu düşünülen bir gelecekten kurtuluş gibi sunulmaktadır.

İbnü’l-Esîr, tek bir Moğol atlının bir köye girerek hiçbir direnişle karşılaşmadan halkı sırayla öldürebildiğini anlatır. Başka bir olayda ise silahsız bir Moğol, teslim olmuş bir kişiyi yere yatırmış, yerinden kımıldamamasını emrettikten sonra kılıç bulmaya gitmiş ve geri dönerek onu öldürmüştür.

Bir başka anlatıya göre on yedi kişilik bir grup, karşılarına çıkan tek bir Moğolun emriyle ellerini bağlamaya başlamıştı. İçlerinden yalnızca biri direnilmesi gerektiğini söylemiş, arkadaşları korktukları için bunu kabul etmemişti. Bunun üzerine söz konusu kişi bir bıçakla Moğolu öldürmüş ve grubun kaçmasını sağlamıştı.

Bu örnekler, Moğolların askerî gücü kadar oluşturdukları psikolojik etkinin de İran’ın teslim olmasında belirleyici olduğunu göstermektedir.

Kore Seferi

Moğollar İran’da ilerlerken Kore ve Çin’de de savaşmayı sürdürdü.

1225 yılında Moğol vergi görevlisinin öldürülmesinden sonra Kore hükümdarı, olaydan sorumlu tutulacağını ve Moğolların intikam almak isteyeceğini biliyordu. Bu nedenle savaş hazırlıklarına başladı.

Kore Krallığı eski ve güçlü bir askerî geleneğe sahipti. Kitan istilaları sırasında on altı ile altmış yaş arasındaki erkeklere uygulanan zorunlu askerlik sistemiyle yaklaşık 300.000 kişilik bir kuvvet toplanabilmişti.

Ancak XIII. yüzyılın başlarında ülke eski birliğini kaybetmişti. Rakip gruplar iktidar için mücadele ediyor, köylüler ise merkezî yönetime karşı sık sık ayaklanıyordu. Bu şartlar altında krallığın büyük bir saldırıya karşı koyması güçtü.

Kaesong’un Ele Geçirilmesi

1231’de Moğol komutanı Sarı Korçi, Kore ordusunu yenerek aralık ayında başkent Songdo’yu, bugünkü Kaesong’u ele geçirdi.

Moğollar ülkede yetmiş iki darugaçi bırakarak geri çekildi. Böylece Kore’nin idarî bakımdan denetim altına alındığı düşünülüyordu. Ancak Kore halkı bu yönetimi kabul etmedi.

1232’de büyük bir ayaklanma başladı. Çok sayıda darugaçi öldürüldü; bazı anlatımlarda görevlilerin tamamının ortadan kaldırıldığı belirtilmektedir.

Sarı Korçi yeniden Kore’ye döndü. Onunla açık savaşta mücadele edemeyeceğini anlayan hükümdar, Songdo’yu terk ederek yönetim merkezini Seul’ün batısındaki Ganghwa Adası’na taşıdı.

Moğollar henüz etkili bir donanmaya sahip olmadığından adaya ulaşamadı. Sarı Korçi Kore Yarımadası boyunca ilerledi, ancak bugünkü Suwon çevresinde öldürüldü. Komutanın ölümü Moğol askerlerinin moralini bozdu ve geri çekilmelerine yol açtı.

Kore Direnişi

Moğollar bir yıl sonra başka bir komutanın yönetiminde yeniden Kore’ye girdi.

Kore’nin dağlık yapısı gerilla savaşına elverişliydi. Koreliler daha önceki iç ayaklanmalar sırasında bu tür mücadelelerde deneyim kazanmıştı. Bu nedenle Moğollar uzun, yorucu ve kesin sonuç vermeyen bir savaşla karşılaştı.

Direnişi sona erdirmek isteyen Moğollar, daha önce sınırlı biçimde başvurdukları geniş çaplı katliam ve yağmalara yöneldi.

Kin Devleti’ne Karşı Yeni Sefer

Moğollar 1231’de Çin’de Vey Vadisi’ni yeniden ele geçirmek için saldırıya geçti.

Henan’a doğrudan giremedikleri ve önlerindeki Tongguan müstahkem mevkiini aşamadıkları için 1232’de Cengiz Han’ın ölümünden önce hazırladığı ileri sürülen planı uyguladılar.

Bu plan, av sırasında hayvanları ve savaşta düşman ordusunu çevreleme yönteminin çok geniş bir coğrafyaya uygulanmasına dayanıyordu.

Kin Ülkesinin Kuşatılması

Ögedey, asıl kuvvetlerin bulunduğu merkez ordusuyla Ho-çung’u ele geçirdi ve Sarı Irmak’ın yukarı kesimlerinden güneye geçti.

Tuluy ise Cengiz Han döneminden kalan iki komutanla birlikte güneydoğuya yöneldi. Song İmparatorluğu sınırını aşarak Sichuan’dan geçti, ardından kuzeydoğuya ilerledi ve beklenmedik biçimde Henan’ın merkezindeki Nanyang bölgesinde ortaya çıktı.

Ocak 1232’de başlayan bu hareket yaklaşık bir ay içinde tamamlandı.

Tuluy hızlı ilerlemiş ve düşman kuvvetleri tarafından sıkıştırıldığında yağmur taşı olarak bilinen yada taşından yararlanmaya da başvurmuştu.

Daha sonra kuzeye yönelerek Ögedey’in kuvvetleriyle birleşmek üzere hareket etti. Günümüz Yuzhou’su yakınlarında kendisine saldıran orduyu yenerek kuzeyden gelen birliklerle birleşti.

Tongguan Mart 1232’de teslim oldu. Böylece Kin Devleti’nin savunması büyük ölçüde çöktü. Moğolların önünde başkent Kaifeng kaldı.

Kaifeng Kuşatması

Ögedey, Kaifeng’in ele geçirilmesi görevini Sübötey’e verdi.

Şehir güçlü bir direniş gösterdi. Kin hükümdarı açık arazide son bir mücadele yürütmek amacıyla başkentten ayrılmış olsa da kuşatma uzun ve yorucu geçti.

Kaifeng’in açlık ve salgın hastalıklar nedeniyle büyük ölçüde tükendiği belirtilmektedir. Salgın Moğol ordusunda da kayıplara yol açtı.

Şehir Mayıs 1233’te düştü. Kuşatma sırasında yamyamlık olaylarının yaşandığı ve salgın nedeniyle 900.000’den fazla insanın öldüğü aktarılmıştır. Buna karşılık şehrin kapılarını açtığında hâlâ bir milyondan fazla nüfusa sahip olduğu da ileri sürülmektedir. Bu rakamların doğruluğu kuşkuludur.

Kin Devleti’nin son dönemine ilişkin anlatımlar tarihsel olaylarla destansı unsurları bir araya getirmektedir.

Kaifeng’in Bağışlanması

Sübötey, Kaifeng’in tamamen yıkılmasını istedi.

Yelü Çutsay ise şehrin artık Moğol İmparatorluğu’nun bir parçası olduğunu belirterek Ögedey’i onu bağışlamaya ikna etti.

Buna rağmen Kin görevlileri ve askerleri direnişi sürdürdü. Yaklaşık bir yıl boyunca teslim çağrılarını reddettiler; tehdit ve işkencelere rağmen mücadeleden vazgeçmediler.

Mart 1234’te Moğollar son saldırıya geçtiği sırada son Kin imparatoru intihar etti. Böylece Kin Devleti sona erdi.

Songlarla İş Birliği

Song İmparatorluğu, Tuluy’un ordusunun kendi topraklarından geçmesine izin verdi. Song yönetimi, Kuzey Çin’de hüküm süren yabancı kökenli Kin Hanedanı’ndan nefret ediyordu.

Daha sonra çok sayıda piyade göndererek Moğolların tarafına katıldı. Bunun karşılığında Henan’ın güneydoğusunda bazı küçük bölgeler aldı.

Songlar bu paylaşımı yetersiz buldu. Moğollarla ilişkilerinin bozulması, daha sonraki dönemde kendi yıkımlarına yol açacak çatışmanın başlangıcını oluşturdu.

Tuluy’un Ölümü

Tuluy, ordusunu Ögedey’in kuvvetleriyle birleştirdikten kısa süre sonra ağabeyiyle birlikte Moğolistan’a döndü.

Dönüşün ardından hastalandı ve 9 Ekim 1232’de öldü. Otuz dokuz yaşındaydı. Ölümünün alkol kullanımına bağlı bir hastalıktan kaynaklanmış olması muhtemeldir.

Tuluy’un ölümü imparatorlukta büyük üzüntüye yol açtı. Adının anılması yasaklandı. Plan Carpin’in Cengiz Han’ın diğer oğullarının adlarını bilmesine rağmen en küçük oğlunun adını öğrenememiş olması, bu yasağın uzun süre devam ettiğini göstermektedir.

Türk ve Moğol topluluklarında yasaklanan kelimelerin yerine dolaylı ifadeler kullanılması bilinen bir uygulamaydı. Ancak tarihî bir kişinin adıyla ilgili bu ölçüde güçlü başka bir örnek bilinmemektedir. Bu durum Tuluy’un kişiliğinin veya ölümünün olağan dışı biçimde değerlendirildiğini göstermektedir.

Ögedey’in Hastalığı

Reşidüddin ve Gizli Tarih, Tuluy’un ölümü hakkında farklı fakat birbiriyle ilişkili anlatımlar vermektedir.

Reşidüddin’e göre Ögedey, Pekin’in kuzeyindeki bir bölgede hastalandı. Tedavi için şamanlar çağrıldı. Şamanlar büyülü sözler söyleyerek hastalığı tahtadan bir kaptaki suya aktarmaya çalıştı, ancak bu uygulama sonuç vermedi.

Tuluy daha sonra kabı eline alarak Ebedî Gök’e dua etti. Ögedey’den daha fazla insan öldürdüğünü, daha çok kadın ve çocuk kaçırdığını, daha fazla anne ve babanın gözyaşı dökmesine yol açtığını söyledi.

Gök’ün işlenen suçları cezalandırmak istemesi hâlinde kendisinin daha suçlu olduğunu, yetenekli bir kulunu yanına çağırmak istiyorsa da buna daha layık bulunduğunu belirtti. Ögedey’in yerine kendisinin alınmasını ve hastalığın ona geçirilmesini istedi.

Ardından Ögedey’in yıkandığı sudan içti. Ögedey iyileşti, Tuluy ise birkaç gün sonra öldü.

Reşidüddin bu anlatımın kendi döneminde yaygın biçimde bilindiğini belirtmiştir.

Çin’in Su ve Toprak Ruhları

Gizli Tarih’teki anlatım daha ayrıntılıdır.

Buna göre şamanlar ve kâhinler, Ögedey’in hastalığını Çin ülkesinin su ve toprak ruhlarının öfkesine bağladı. Bu ruhların halklarının öldürülmesi ve şehirlerinin yağmalanması nedeniyle kağanı cezalandırdığına inanılıyordu.

Altın, gümüş, sürü hayvanları ve yiyecek sunulması önerildiğinde hastalık hafiflememişti. Buna karşılık hanedan üyelerinden birinin Ögedey’in yerine geçmesinin mümkün olup olmadığı sorulduğunda kağan gözlerini açmış ve kendine gelmişti.

Bunun üzerine Tuluy gönüllü olarak kendisini kurban etmeyi kabul etti. Ögedey’den, çocukları kendi başlarına yaşayabilecek duruma gelinceye kadar karısına ve ailesine bakmasını istedi. Ardından hastalığı üzerine alarak öldüğü anlatıldı.

Cüveynî, Ögedey’in kardeşinin ölümü karşısında büyük üzüntü duyduğunu ve yeniden içkiye yöneldiğini belirtmiştir. Her sarhoş olduğunda Tuluy’un anısına gözyaşı döktüğü aktarılır.

Tuluy’un Ölümü Hakkındaki Açıklamalar

Tuluy’un kendisini ağabeyinin yerine kurban ettiği anlatısı farklı biçimlerde yorumlanabilir.

Olayın gerçekten yaşandığı kabul edilebilir. Hastalık ve ölüm üzerinde inancın ve hayal gücünün güçlü etkileri bulunduğu düşünüldüğünde, dönemin insanları açısından bu anlatım imkânsız görülmüyordu.

Bunun yanında hikâyenin, 1235 kurultayı sırasında Tuluy taraftarlarının yürüttüğü bir propaganda faaliyeti sonucunda şekillendiği de ileri sürülebilir.

Tuluy’un kendisini Ögedey için feda ettiği düşüncesi, onun ve çocuklarının Ögedey soyunun iktidarını kişisel çıkarları için ele geçirmeye çalıştıkları yönündeki suçlamaları etkisizleştirebilirdi. Kendi hayatını ağabeyi için veren bir kişinin, onun çocuklarının haklarını gasp etmek istediğini ileri sürmek güçleşiyordu.

Bu anlatım, iktidarın daha sonra Ögedey soyundan Tuluy soyuna geçmesini haklı göstermek amacıyla kullanılmış olabilir. Ancak gönüllü kurban edilme hikâyesinin tek başına böyle bir veraset değişikliğini meşrulaştırmaya yeterli olup olmadığı kesin değildir.

Hastalık İhtimali

Tuluy’un ölümü için daha basit bir açıklama da mümkündür.

Ögedey ile Tuluy Çin’den dönerken aynı bulaşıcı hastalığa yakalanmış olabilir. Hastalık önce Ögedey’de ortaya çıkmış, daha güçlü olan kağan iyileşirken uzun süreli içki kullanımının zayıflattığı Tuluy hayatını kaybetmiş olabilir.

Bu açıklama, Tuluy’un alkol kullanımından öldüğü yönündeki bilgiyle kendisini ağabeyinin yerine kurban ettiği inancını bir araya getirmektedir.

Gerçekte ne yaşandığı kesin değildir. Bununla birlikte çağdaşlarının Tuluy’un Ögedey’in hastalığını kendi üzerine aldığına inandıkları anlaşılmaktadır.

Dolig İnancı

Bir kişinin başka birinin yerine kendisini kurban etmesi dolig olarak adlandırılıyordu.

Bu kavram genel olarak bir kişinin yerine verilen benzer varlığı, fidyeyi veya yer değiştirmeyi ifade ediyordu. Daha özel anlamıyla, kötü bir ruhun saldırısına uğradığı düşünülen hastanın yerine başka bir insanın veya hayvanın sunulmasıydı.

Hastalığa yol açtığına inanılan ruhun, hastanın yerine sunulan canlıyı kabul ederek asıl kurbanı bırakacağı düşünülüyordu.

Bu uygulamada insan kurbanların seçilmesi kolay değildi. Hastanın yakınları veya çocukları arasından birinin belirlenmesi büyük bir sorun oluşturuyordu. Bu nedenle hasta, seçilecek kişinin adını doğrudan söylemek yerine onu dolaylı biçimde tarif edebiliyordu.

Şaman, hastanın gizli düşüncelerini ve dileklerini bilen kişi olarak bu süreçte önemli rol oynuyordu. Ağır hastalıklar sırasında yapılan gizli görüşmeler, aile üyelerinde kendilerinden birinin kurban olarak seçilebileceği korkusuna yol açabiliyordu.

Benzer Anlatılar

Bir kişinin başka biri adına ölmesi düşüncesi yalnızca Tuluy anlatısında görülmez.

Benzer bir olay Babür’ün 1525’teki hastalığı ve ölümüyle ilgili anlatımlarda da bulunmaktadır. Bu inanç Türk dünyasının başka bölgelerinde, özellikle Doğu Anadolu’da da görülmüştür.

Dede Korkut anlatılarından birinde Azrail canını almak üzere geldiği bir kahramana, kendi yerine başka birinin ölmesi hâlinde hayatta kalabileceğini bildirir. Kahraman önce anne ve babasından kendisi için ölmelerini ister. Onlar kabul etmeyince eşine yönelir. Kadın, kocasına duyduğu sevgi nedeniyle onun yerine kendisini kurban etmeyi kabul eder.

Bu anlatımla Yunan mitolojisindeki Admetos hikâyesi arasında benzerlik kurulmuşsa da Dede Korkut’taki örnek bozkır kültürünün kendi inanç mirası içinde değerlendirilmektedir.

Topraklar ve Sular

Gizli Tarih’te Tuluy’un ölümü anlatılırken “Çin ulusunun toprak ve su ruhları” biçiminde çevrilebilecek bir kavramdan söz edilir. Burada kullanılan “ruh” veya “cin” karşılığının tekil mi çoğul mu olduğu kesin değildir. Ayrıca bu kelimenin söz konusu mitolojik varlığı tam olarak karşılayıp karşılamadığı da belirsizdir.

“Topraklar ve sular”, ortak bir bütün meydana getiren kara ve su parçalarını ifade ediyordu. Bu kavram, büyük ve dişi bir tanrı olarak düşünülen Toprak’tan farklıydı. Toprak, kimi zaman dağla ilişkilendiriliyor ve Gök’le bağlantılı görülüyordu. Aynı şekilde “topraklar ve sular” kavramı, arındırıcı, doğurgan, bilgelik ve zekâ simgesi olan Su’dan da ayrılıyordu.

Burada söz konusu olanın, bir ulusun yaşadığı bütün ülke veya göç alanı olması mümkündür. Bunun yanında kavram, ülkenin bütününü temsil eden belirli dağ, nehir ve bölgeleri de ifade etmiş olabilir. Her iki anlamın birlikte kullanılmış olması da ihtimal dışı değildir.

Kutsal Bölgeler

“Topraklar ve sular” ifadesi Altay dünyasında eski dönemlerden beri biliniyordu. Kavram, VIII. yüzyılın başlarına tarihlenen ilk Türk yazıtlarında da görülmektedir.

Bu yerler iduk sıfatıyla tanımlanıyordu. Kelime genellikle “kutsal” biçiminde çevrilse de asıl anlamı “serbest bırakılmış” veya insan müdahalesinden uzak tutulmuş yerdi.

İduk sayılan bölgelerde avlanmak, balık tutmak, ot biçmek, tohum ekmek ve başka ekonomik faaliyetlerde bulunmak yasaktı. Bu yasaklar geleneksel biçimde uygulanabildiği gibi önemli bir olayın ardından alınan kararla da başlatılabiliyordu.

XIII. yüzyıldaki anlayışın VIII. yüzyıldaki uygulamayla büyük ölçüde aynı olduğu düşünülebilir. Gizli Tarih’te samur, sincap ve diğer yabani hayvanların bol bulunduğu bir bölgenin yasak yer ilan edildiği belirtilmektedir.

Bu anlatım, bütün kutsal bölgelerin efendisi ve koruyucusu sayılan güçlü bir varlık düşüncesinin devam ettiğini göstermektedir.

Hâkim Ruhlar

Daha sonraki dönemlerde kutsal yerlerin koruyucularına farklı adlar verildi. İdi, izik, ezen ve ecen gibi terimler, belirli bir mekânın sahibi veya hâkim ruhu olarak düşünülen varlıkları ifade ediyordu.

Bu hâkim ruhların tek bir büyük tanrıdan kaynaklandığı veya her bölgenin kendine ait bir koruyucu ruha sahip olduğu düşünülmüş olabilir.

Toprak ve su ruhları, çevrelerinde yaşayan ve kendilerine saygı gösteren toplulukların koruyucuları sayılıyordu. İnsanların bölgeye zarar vermesi, kutsal yasakları çiğnemesi veya halkı ve şehirleri yok etmesi bu ruhların öfkesine yol açabilirdi.

Moğollar, yabancı ülkelerin de kendi ülkeleri gibi ruhsal bir düzene sahip olduğunu düşünüyorlardı. Buna göre Çin’in de kendine ait toprak ve su ruhları bulunuyordu. Çin halkının öldürülmesi ve şehirlerin tahrip edilmesi karşısında bu ruhların öfkelenmesi doğal kabul edilmişti.

Ögedey’in hastalığının Çin’in toprak ve su ruhlarının cezası sayılması da bu inanışın bir sonucuydu.

Karakurum’un Kuruluşu

Ögedey döneminin en önemli gelişmelerinden biri, büyüyen Moğol İmparatorluğu için kalıcı bir başkent kurulmasıydı.

Doğu ve Batı’daki büyük devletlerin başkentlere sahip olması, Moğol yönetimini de benzer bir merkez oluşturmaya yöneltti. Yer seçimi ve inşa çalışmalarının büyük ihtimalle 1235 yılında başladığı kabul edilmektedir.

Kurulan şehir tarihe Karakurum adıyla geçti. Ad bütünüyle Türkçeydi ve “kara taş” veya “kara kaya” anlamına geliyordu.

Aynı adın Moğolistan’ın yaklaşık 2.500 kilometre güneybatısında bulunan bir dağ için de kullanılması, şehrin adının kökeni hakkında bazı belirsizlikler doğurmaktadır. Bölgenin daha önce Uygurlar tarafından önemli görülmüş olması mümkündür.

Konumu

Karakurum, Selenga Nehri’nin kollarından Orhun’un sol kıyısında kuruldu. Bu bölge eski dönemlerden beri büyük bozkır imparatorluklarının merkezlerinden biriydi.

Şehir, VIII ve IX. yüzyıllarda Uygurların başkenti olan Kara Balgasun’un yaklaşık 25 kilometre güneyinde bulunuyordu. Bilge Kağan ve Kül Tigin yazıtlarının yer aldığı Koşo-Çaydam bölgesine uzaklığı ise yaklaşık 45 kilometreydi.

Borciginlerin ve Moğolların doğduğu bölge de buraya çok uzak değildi. Bununla birlikte Cengiz Han dönemine gelindiğinde bölgede bu eski yerleşime ilişkin belirgin bir hatıra kalmamıştı.

Timuçin’in yükseliş yıllarında burada muhtemelen Naymanlar, bir süre için de Keraitler yaşamıştı.

Karakurum’un seçilmesi hem stratejik konumu hem de eski bozkır imparatorluklarının siyasî merkezleriyle bağlantı kurması bakımından uygun bir karardı.

Cengiz Han Dönemindeki Yerleşim

Cengiz Han, hayatının sonlarına doğru, yaklaşık 1220’de Karakurum çevresinde bir ana üs kurmuştu.

Burada yaşamayı sevdiği çadırlardan oluşan bir ordugâh bulunuyordu. Seferleri sırasında eşleri, maiyeti ve merkezî yönetimin bazı unsurları burada kalıyor, ele geçirilen ganimetlerin bir bölümü de bu merkezde toplanıyordu.

Cengiz Han döneminde yurtların arasında veya uzağında birkaç kalıcı yapının bulunmuş olması mümkündür. Çinli, Uygur ve Müslüman memurlar ile göçebe hayata alışık olmayan diğer kişiler için toprak yapılar ve küçük bir kale inşa edilmiş olabilir.

Ögedey, bu geçici merkezi kalıcı bir şehir hâline getirdi.

Şehir Suru

Ögedey’in Karakurum’u surlarla çevirmesinin temel nedeni savunma ihtiyacı değildi. Moğollar başkentlerinin saldırıya uğramasından ciddi biçimde kaygı duymuyordu.

Ancak dönemin Doğu ve Batı şehirlerinin çoğunda sur bulunması, Karakurum’un da duvarla çevrilmesine yol açtı.

Bu duvar güçlü bir savunma sistemi değildi. Marco Polo onu basit bir toprak yığını olarak tanımlamıştır. Guillaume de Rubrouck ise Avrupa’daki manastırları çevreleyen tuğla duvarlara benzetmiştir.

Arkeolojik kazılar da surun gerçek anlamda güçlü bir askerî tahkimat oluşturmadığını göstermiştir.

Şehrin dört ana yöne açılan dört kapısı vardı. Bu kapılarda giriş vergilerinin toplandığı dairelerin bulunmuş olması mümkündür.

Kazılarda sıcak havayla ısıtılan muhafız odaları ve bunlara açılan koridorlar ortaya çıkarılmıştır.

Doğu kapısının dışında, Çin’e giden yolun başladığı noktada bir dış mahalle bulunuyordu.

Kaplumbağa Kaideleri

Karakurum’da granitten yapılmış iki büyük kaplumbağa heykeli bulunmuştur.

Bu heykellerin üzerinde Çin üslubunda yazıtlar taşıyan taş sütunların bulunduğu düşünülmektedir. Eski Türkler de yazıtlarını kaplumbağa biçimli kaidelerin üzerine yerleştiriyor ve bunları ebedî taşlar olarak değerlendiriyordu.

Kaplumbağa biçiminin kozmik bir anlamı vardı. Hayvanın yuvarlak kabuğu, yeryüzünü örten gökkubbenin biçimini temsil ediyordu.

Bu eserler, Karakurum’un mimarisinde Türk ve Çin geleneklerinin birlikte kullanıldığını göstermektedir.

Şehrin Büyüklüğü

Marco Polo, duyduğu anlatımlara dayanarak Karakurum’un çevresinin yaklaşık üç mil olduğunu belirtmiştir.

Şehri 1254’te gören Guillaume de Rubrouck kesin ölçüler vermemiş, ancak Karakurum’u oldukça küçük bulmuştur. Han sarayı dışında şehrin, Paris yakınlarındaki Saint-Denis yerleşimi kadar bile büyük olmadığını yazmıştır.

Rubrouck’a göre şehirde farklı halklara ait on iki putperest tapınağı, iki cami ve bir kilise bulunuyordu.

Şehirde biri Müslümanların, diğeri Çinlilerin yaşadığı iki büyük mahalleden söz etmiştir. Çin mahallesindeki halkın çoğunu zanaatkârlar oluşturuyordu.

Bununla birlikte şehirde yalnızca bu iki mahallenin bulunduğu sonucuna varmak doğru değildir. Daha küçük ve daha az dikkat çekici başka toplulukların da kendilerine ait bölgelerde yaşadığı anlaşılmaktadır.

Karakurum’un Nüfusu

Moğollar Karakurum’da yoğun biçimde yaşamıyordu. Göçebe hayatı, yurtlarını ve açık bozkır alanlarını şehir yaşamına tercih ediyorlardı.

Şehrin asıl sakinleri yabancı kökenli memurlar, tüccarlar, sanatçılar, zanaatkârlar ve din adamlarıydı.

Ögedey, şehrin inşası ve süslenmesi için Çin’den ustalar, ressamlar ve sanatçılar getirtmişti. Eski Türk devletlerinde de başkentlerin yapımında yabancı zanaatkârlardan yararlanılmıştı.

Müslüman ve Çin mahallelerinde su kanalları bulunuyordu. Muhafız odalarının sıcak hava sistemiyle ısıtılması, şehirde belirli ölçüde rahat bir hayatın kurulduğunu göstermektedir.

Zanaat ve Üretim

Karakurum’da zanaat faaliyetleri yoğun biçimde yürütülüyordu.

Arkeolojik kazılarda çok sayıda metal deposu, seramik ve çanak çömlek ortaya çıkarıldı. Dökümhaneler, saban demirleri ve farklı üretim araçları da bulundu.

Bu buluntular, Orhun ve çevresindeki akarsuların suladığı bölgelerde tarımın yeniden gelişmeye başladığını göstermektedir.

Yüksek dört tekerlekli arabaların büyük dingilleri, şehir ile çevresindeki bölgeler arasında yoğun yük taşımacılığı yapıldığını düşündürmektedir.

Büyük dökme kazanlar da Karakurum’un önemli buluntuları arasındadır. Bu tür kazanlar İskit döneminden Osmanlı çağının sonlarına kadar bozkır kültürünün başlıca unsurlarından biri oldu.

Kazanlar yalnızca askerler için yemek hazırlanmasında kullanılmıyordu. Askerî birliklerin simgesi olarak törensel ve siyasî anlam da taşıyordu. Osmanlı yeniçerilerinin hoşnutsuzluklarını göstermek için “kazan kaldırması” bu geleneğin sonraki bir örneğiydi.

Tarım ve Erzak Sorunu

Moğolistan’da tarım bütünüyle yeni değildi. Daha önceki bozkır imparatorlukları döneminde de ekim faaliyetleri yürütülmüştü.

Bununla birlikte Cengiz Han ve Ögedey döneminde yeniden geliştirilen tarım sınırlı ve ilkel bir düzeyde kaldı.

Karakurum çevresinde üretilen ürünler şehrin ihtiyacını karşılamaya yetmiyordu. Bu nedenle başkent, yiyecek bakımından Çin’den gelen kervanlara bağımlıydı.

Çin ile Moğolistan arasındaki yollar açık ve siyasî ilişkiler düzenli olduğu sürece bu bağımlılık ciddi bir sorun doğurmadı.

Ancak Kubilay’ın tahta çıkışından sonra yaşanan iç mücadeleler sırasında Çin’den gelen erzakın kesilmesi Karakurum için büyük bir sorun hâline geldi. Bu durum şehrin gerilemesinin başlıca nedenlerinden biri oldu.

Budist Yapılar

Rubrouck’un ziyaretinden iki yıl sonra Büyük Han Möngke, Karakurum’da büyük bir Budist anıtı yaptırdı.

1256’da inşa edilen bu yapı beş katlı büyük bir stupa olarak tanımlanmaktadır. Yüksekliğine ilişkin verilen birkaç yüz metrelik ölçü açık biçimde abartılıdır.

Bununla birlikte yapı, Karakurum’un ününü artırdı ve Moğol sarayında Budizme duyulan ilginin önemli bir göstergesi oldu.

Karakurum yakınındaki daha ünlü Erdene Zuu Manastırı ise ancak 1585’te inşa edildi. O tarihte Karakurum artık yaşayan bir şehirden çok arkeolojik bir kalıntı alanına dönüşmüştü.

Manastırın yapımında Karakurum’daki eski yapıların taşları ve diğer malzemeleri kullanıldı. Bu durum şehir kalıntılarının daha fazla yok olmasına yol açtı.

XVI. yüzyılın sonunda Karakurum zaten büyük ölçüde harap durumdaydı.

İmparatorluk Sarayı

Moğolların yalnızca Karşı, yani “saray” veya “şato” olarak adlandırdığı imparatorluk sarayı, Çin kaynaklarında Wan-an Gong, “On Bin Huzur Sarayı” adıyla geçmektedir.

Saray, sıkıştırılmış kum ve kil tabakalarından meydana getirilen geniş bir yapay yükselti üzerine kurulmuştu.

Yaklaşık kare biçimli yapı, dört ana yöne bakan iç içe duvarlarla çevrili bir avlunun ortasında bulunuyordu. Duvarların yüksekliğinin yaklaşık dört veya beş metre olduğu tahmin edilmektedir.

Dış duvarlar yaklaşık 200 metre uzunluğunda ve 225 metre genişliğinde bir alanı çevreliyordu.

Sarayın iki yanında daha küçük avlular ve Rubrouck’un sözünü ettiği dükkânlar bulunmuş olabilir.

Kuzeybatıdaki yaklaşık 28 metre çapındaki bir tümseğin, hükümdarın büyük yurdunun kurulması için ayrıldığı düşünülmektedir.

Yan yapılardan çoğunun hangi amaçla kullanıldığı bilinmemektedir.

Sarayın Girişi

Sarayın ana girişi güneye açılıyordu. Moğollar çadırlarını ve önemli yapılarını güneşe yöneltmek ve kuzeyin sert rüzgârlarından korunmak amacıyla genellikle güneye bakacak biçimde kuruyordu.

Giriş yapısı Çin üslubunda, katlı çatılı ve yüksek bir pagoda biçimindeydi. Yaklaşık otuz metre yüksekliğinde olduğu ileri sürülmektedir.

Yapı sarı, beyaz ve kırmızı kiremitlerle kaplanmış, yeşil ve sarı ejderha tasvirleriyle süslenmişti.

Bulunan bazı parçalar, burada yüksek kabartma tekniğiyle yapılmış ayı, aslan olabilecek hayvanlar ve insan figürlerinin bulunduğunu düşündürmektedir.

Sarayın İç Düzeni

Rubrouck, sarayı bir orta ve iki yan sahından oluşan kiliseye benzetmiştir. Yapının güneye açılan üç kapısı vardı.

İç mekân, granit kaideler üzerine yerleştirilmiş ahşap sütunlarla bölünmüştü. Yapının beş sahından oluşmuş olması mümkündür.

Han, salonun kuzey ucunda yükseltilmiş bir bölümde oturuyordu. Tahtına iki merdivenle çıkılıyordu ve bulunduğu yerden herkes tarafından görülebiliyordu.

Orta bölüm boş bırakılmıştı. Hükümdar yukarıda ve merkezde, çevresindekilere göre çok daha yüksek bir konumda oturuyordu.

Salonun batı tarafında erkekler, doğu tarafında kadınlar bulunuyordu. Hükümdarın yanında yalnızca bir kadın oturabiliyor, ancak onun koltuğu hanın tahtından daha aşağıda yer alıyordu.

Sarayın Mimari Planı

Sarayın bazilikayı andıran planının kaynağı belirlenememiştir.

Roma bazilikaları, Hristiyan kiliseleri veya Orta Çağ Hristiyan mimarisiyle doğrudan ilişki kurmak için yeterli kanıt bulunmamaktadır.

Bununla birlikte aynı dönemde Anadolu Selçuklularının büyük kervansaraylarda benzer uzunlamasına planlardan yararlanması dikkat çekici bir paralellik oluşturmaktadır.

Bu benzerlikten doğrudan bir etkileşim sonucu çıkarmak mümkün değildir.

Mütevazı Başkent

Karakurum, sahip olduğu siyasî öneme kıyasla küçük ve gösterişsiz bir şehirdi.

Dünyanın en büyük imparatorluklarından birini yöneten Moğolların başkenti, Çin ve İran’ın büyük şehirleriyle karşılaştırıldığında oldukça yoksul görünüyordu.

Bu durum, şehirleşmeye alışık olmayan bir toplumun mimari ve kent hayatına attığı ilk adımların sonucuydu. Moğol sanatının başlıca alanları keçe, halı, metal ve ahşap işçiliğiydi.

Kerpiç, tuğla ve ahşaptan yapılan sade sarayın içinin altın, değerli kumaşlar ve ipeklerle süslenmiş olması mümkündür. Ancak bu konuda kesin bilgi bulunmamaktadır.

Moğollar şehir hayatına güçlü bir bağlılık göstermiyordu. Çadırlarda yaşamayı sürdürüyor ve önemli toplantıları çoğu zaman büyük yurtlarda yapıyordu.

Ögedey’in de gösterişli yapılarla saygınlık kazanma kaygısı taşımadığı anlaşılmaktadır. Hükümdarın kişisel gücü ve itibarı, büyük mimari eserlerden daha önemli görülüyordu.

Buna rağmen bu mütevazı saray dünyanın en güçlü hükümdarının merkezi, küçük Karakurum ise evrensel imparatorluğun başkentiydi. Krallar, sultanlar ve elçiler kısa süre içinde dünyanın farklı bölgelerinden buraya gelmeye başladı.

Karakurum’un Gerilemesi

Moğollar eski ve köklü şehir uygarlıklarıyla daha fazla karşılaştıkça kent yaşamını tanımaya ve büyük başkentlerin sağladığı imkânları fark etmeye başladı.

Bu gelişme, Karakurum’un önemini azaltan etkenlerden biri oldu.

Kubilay, 1260’ta tahta çıktıktan sonra başkentini Pekin yakınındaki Hanbalık’a, yani “Han’ın Şehri”ne taşıdı.

Hanbalık, Karakurum’dan çok daha büyük, gösterişli ve yerleşik devlet geleneklerine uygun bir başkentti.

Karakurum hemen terk edilmedi. Bir süre daha taşra merkezi ve bölgesel başkent olarak varlığını sürdürdü.

Ancak şehrin büyük imparatorluk başkenti olarak parlak dönemi yalnızca yaklaşık çeyrek yüzyıl sürdü. Bu süre, Karakurum’un büyük ve köklü bir metropole dönüşmesi için yeterli olmadı.

Posta Teşkilatı

Moğol İmparatorluğu’nun sınırları Kore’den Kafkasya’ya kadar uzanmıştı ve genişlemenin sürmesi bekleniyordu. Böylesine geniş bir ülkenin merkezden yönetilebilmesi için farklı yönetim birimleri arasındaki bağlantıların sürekli açık tutulması gerekiyordu.

Cengiz Han bu sorunu daha önce fark etmiş ve imparatorluğun denetlenebilmesinin hızlı haberleşmeye bağlı olduğunu anlamıştı. Bunun için yollar açılması, dağ geçitlerinin kullanılabilir hâle getirilmesi ve büyük nehirler üzerine köprüler kurulması gerekiyordu.

Bu yollar Roma yolları gibi taş döşeli değildi. Öküzlerin çektiği yüksek tekerlekli arabalar yavaş ilerliyor ve daha çok otlaklarla bataklık alanlarda kullanılabiliyordu. Haberleşmede atlardan, yük taşımacılığında ise develerden yararlanılıyordu.

Yolların geliştirilmesi yalnızca siyasî ve askerî amaç taşımıyordu. Ticaretin kolaylaştırılması da bu çalışmaların önemli sonuçlarından biriydi.

Cengiz Han döneminde Ögedey’in de aralarında bulunduğu oğulları, dağlık bölgelerde geçitler açmış ve büyük ırmaklara çoğu yüzer, bazıları sabit ahşap köprüler kurmuştu. Ancak bu ilk altyapı çalışmaları acil ihtiyaçlara cevap vermek amacıyla dağınık ve aceleci biçimde yapılmıştı. Bütünlüklü bir plana dayanmıyor ve yeterince sağlam bulunmuyordu.

Ögedey döneminde imparatorluk daha geniş, yönetim daha düzenli ve idarî kadrolar daha kalabalık hâle gelmişti. Ordular birbirinden çok uzak cephelerde aynı anda savaşıyordu. Kağanın olayları denetleyebilmesi için her gelişmeden hızla haberdar olması ve emirlerinin bütün bölgelere zamanında ulaşması gerekiyordu.

Hava koşulları, eşkıya saldırıları ve ayaklanmalar nedeniyle yolların kesilmesine izin verilemezdi. Ana güzergâhların her şart altında açık tutulması devletin temel ihtiyaçlarından biri hâline geldi.

Yam Sistemi

1235 yılında başkent yakınında toplanan önemli kurultayda, Moğolistan’ın kuzeyinden imparatorluğun diğer bölgelerine uzanan düzenli posta durakları ağı kurulmasına karar verildi.

Bu sistem cam veya yam adıyla biliniyordu. Posta duraklarında çalışan görevlilere camcı, yamcı veya ulakçı deniliyordu.

Duraklar halkı rahatsız etmemek amacıyla çoğu zaman yerleşim yerlerinden uzak bölgelerde kuruluyordu. Posta hizmeti dışında bu güzergâhların kullanılması sınırlandırılmıştı. Duraklara zarar verilmesi ve burada bulunan atlara yetkisiz biçimde el konulması yasaktı.

Her durağın askerî bir kuvvet tarafından korunması öngörülmüştü. Bu kuvvetin yaklaşık bin askerden oluştuğu ve günlük ihtiyaçlarının altı öküz tarafından çekilen beş yüz yük arabasıyla karşılandığı aktarılmaktadır.

Cüveynî’ye göre iki tümenden biri, posta şebekesinin ihtiyaç duyduğu askerleri sağlamakla görevlendirilmişti.

Her yamda sürekli harekete hazır koşucular, yaklaşık yirmi postacı, dinlenmiş atlar, koyun sürüleri, erzak ve yolculuk sırasında gerekebilecek yedek malzemeler bulunuyordu.

Duraklar Arasındaki Mesafe

İki posta durağı arasındaki mesafe, dinlenmiş bir ata binen ulakçının tek seferde bir sonraki durağa ulaşabileceği kadar kısa tutuluyordu.

Karakurum ile Çin arasındaki güzergâhta birbirinden yaklaşık 35-40 kilometre uzaklıkta otuz yedi durak bulunuyordu. Bu istasyonlarda görev yapan askerlerin toplamı yaklaşık 37.000 kişiye ulaşıyordu.

Bu sayı, aynı dönemde bazı Avrupa devletlerinin bütün ordularına yaklaşan büyüklükteydi.

Doğu Avrupa bozkırlarında bazı duraklar birbirine daha yakındı. Plan Carpin, yolculuk sırasında günde üç veya dört defa at değiştirdiğini ve böylece sabahtan akşama, bazen gece boyunca ilerleyebildiğini belirtmiştir.

Kıpçak ülkesinde çöl bölgeleri dışında kendisine günde beş ile yedi defa dinlenmiş at verilmişti. Otlak bulunmayan çöllerde düzenli duraklar kurmak mümkün olmadığından bu bölgelerde mesafeler uzuyordu.

Posta Sisteminin Kötüye Kullanılması

Yam sistemi yalnızca imparatorun hizmetinde bulunan resmî görevliler için kurulmuştu. Ancak zamanla sistem yaygın biçimde kötüye kullanıldı.

Yetkisiz kişiler posta atlarına el koyuyor, durakların erzakını tüketiyor ve çevrede yaşayan halkı ağır yükler altında bırakıyordu. Nüfusu korumayı amaçlayan emirler de çoğu zaman uygulanmıyordu.

Bu kötüye kullanımları önlemek için çeşitli buyruklar ve yasaklar çıkarıldı. Buna rağmen sorun bütünüyle ortadan kaldırılamadı.

Büyük Han Möngke de postanın yalnızca resmî görevlilere ayrılmasını emretti ve tek bir duraktan on dört attan fazla alınmasını yasakladı. Ancak bu düzenlemenin de kötüye kullanımları tamamen önleyemediği anlaşılmaktadır.

Kervan Yolları

Ticaret yollarının düzenlenmesine de önem verildi. Bununla birlikte kervanların işleyişi posta sisteminden farklıydı.

Kervanlar ağır hareket ediyor ve hayvanların otlayabildiği bozkırlarda konaklıyordu. Mevcut köprülerden geçmelerine ve askerî birliklerin bulunmadığı dönemlerde dağ patikalarını kullanmalarına izin veriliyordu.

Kervanların karşılaştığı başlıca sorun su ihtiyacıydı. Ögedey bu nedenle önemli ticaret güzergâhları boyunca kuyu açtırmakla görevli iki yüksek memur atadı.

Bu çalışmalar Orta Asya’daki yolculukları büyük ölçüde kolaylaştırdı. Bölgedeki ulaşım şartlarının XIX. yüzyılda dahi Ögedey dönemi kadar düzenli olmadığı ileri sürülmüştür.

Buna rağmen seyahatler bütünüyle güvenli ve rahat değildi. Yollar zorlu, tehlikeli ve zaman zaman ölümcül olabiliyordu. Moğol ülkesinden geçen Fransisken rahiplerin anlatımları, yolcuların karşılaştığı güçlükleri göstermektedir.

Haberleşme Ağının Sonuçları

Posta durakları ve kervan yolları için alınan önlemler dünya tarihinin önemli sonuçlar doğuran gelişmelerinden biri oldu.

Daha önce düzenli biçimde bulunmayan ulaşım ve haberleşme hatları kurulmuş, uzak bölgeler arasındaki engeller azaltılmıştı.

Bu sistem sayesinde Çin ile İran, Uzak Doğu ile Uzak Batı arasında daha önce görülmemiş ölçüde sıkı ve sürekli ilişkiler kuruldu.

Posta ağı yalnızca devlet emirlerinin ulaşmasını sağlamadı. Diplomatların, tüccarların, din adamlarının, sanatçıların ve bilgilerin imparatorluğun farklı bölgeleri arasında hareketini de kolaylaştırdı.

Vergilendirme İhtiyacı

Ögedey son derece savurgan bir hükümdardı. 1235 kurultayında hazine sandıklarını açtırdığı ve içindekileri tamamen dağıttığı anlatılmaktadır.

Başka bir yönetim düzeninde böyle bir davranış ağır bir sorumsuzluk sayılabilirdi. Ancak XIII. yüzyıl Moğolistan’ında devletin giderleri henüz sınırlı, fetihlerden elde edilen kaynaklar ise tükenmez görünüyordu.

Bununla birlikte fethedilen ülkelerin yönetilmesi için belirli miktarda para gerekiyordu. Ganimet devletin bütün ihtiyaçlarını sürekli karşılayamazdı. Fetihlerin bir gün yavaşlayacağı ve yeni ganimet kaynaklarının azalacağı da açıktı.

Bu nedenle yönetimin devamlılığını sağlamak amacıyla düzenli bir vergi sistemi kurulması gerekiyordu.

Kin Ülkesinin Yönetimi

Yelü Çutsay’ın itirazlarına rağmen Ögedey, eski Kin ülkesini hanedana mensup prenslerin yönetimine bırakılan on bölgeye ayırdı.

Bu prenslerin ilerleyen dönemlerde merkezî yönetime generaller kadar güvenilir ve bağlı olmadıkları ortaya çıkacaktı. Bu uygulama yerel hanedan yönetimlerinin güçlenmesi ve bölgelerin yarı bağımsız derebeyliklere dönüşmesi riskini taşıyordu.

Yelü Çutsay bu tehlikeyi azaltmak için her prensin yanına doğrudan merkezî yönetime bağlı bir görevli atanmasını sağladı.

Tangmaşi veya baskak olarak anılan bu görevliler geniş yetkilere sahipti. Bazı durumlarda siyaseti belirliyor, ordunun yönetimine katılıyor ve her durumda vergiyi toplama yetkisini elinde bulunduruyordu.

Bu görevliler yerel prense yardım ediyor görünseler de esas olarak kağanın temsilcisi sıfatıyla hareket ediyordu.

Tangmaşi terimi, Moğol olmayan askerlerden meydana gelen bir tama birliğinin Moğol komutanını ifade edebiliyordu. Baskak ise daha çok hanın idarî ve malî temsilcisi anlamına geliyordu. Bununla birlikte iki unvan arasındaki sınırlar bütünüyle açık değildir.

Vergi Oranları

Vergi oranları doğrudan Ögedey tarafından belirlendi.

Hayvancılıkla uğraşanlardan sürülerinin yüzde biri, çiftçilerden ise ürünlerinin onda biri alınıyordu. Ayrıca toprağın niteliğine göre değişen bir arazi vergisi uygulanıyordu.

Buna karşılık lüks mallar dışındaki ticaret ürünlerinden alınan ve mal değerinin otuzda birine ulaşan vergi kaldırıldı.

Belirlenen oranlar ilk bakışta ağır değildi. Devlet gelirlerinin önemli bir bölümünün yoksullara yardım amacıyla kullanılması, vergilerin halk tarafından daha kolay kabul edilmesini sağlıyordu.

Moğollar ise savaş ganimetleri, yağmalar, fidyeler ve esir satışlarından elde ettikleri kazançlarla büyük ölçüde yetiniyordu.

XIII. yüzyıl ortalarında bölgeyi gezen Batılılar, bazı Moğolların dilendiğini veya hırsızlık yaptığını aktarsalar da genel olarak yoksul görünmediklerini belirtmiştir.

Vergi Uygulamasındaki Sorunlar

Vergi yasalarının metni ile uygulaması kısa sürede birbirinden ayrıldı.

Bazı bölgelerde merkezî hükümlere uyulmadı. Devlet vergilerine yerel yöneticiler tarafından yeni vergiler eklendi. Vergi toplayıcıları da çoğu zaman aşırı taleplerde bulundu.

Moğol yöneticilerin kişisel olarak dürüst olması, onların hizmetinde çalışan yerli görevlilerin de dürüst davranmasını sağlamıyordu.

Çinli, İranlı ve diğer yerleşik toplumlara mensup memurlar idarî tecrübe bakımından Moğollardan daha ileriydi. Ancak bu kişiler rüşvet, hile ve vergi yolsuzlukları konusunda da deneyimli olabiliyordu.

Moğollar, yönetim için bu uzmanlara ihtiyaç duyuyor fakat onları bütünüyle denetleyemiyordu. Onlardan vazgeçmeleri de mümkün değildi.

Abdurrahman’ın Görevlendirilmesi

Moğol yönetimi Çin’de okumuş kişiler ve mandarinlerin nüfuzunu sınırlamak amacıyla vergi işlerini Müslüman yönetici Abdurrahman’a bıraktı.

Bu görevlendirme Ögedey’in hayatının sonlarında veya ölümünden hemen sonra gerçekleşmiş olabilir.

Abdurrahman maliye alanında yetenekli bir görevliydi. Bununla birlikte temel amacı halktan mümkün olduğunca fazla gelir elde etmekti.

Uyguladığı ağır tahsilat yöntemleri Çin halkı üzerinde büyük baskı yarattı. Böylece başlangıçta hafif tutulması amaçlanan vergi düzeni, uygulayıcıların tutumu nedeniyle baskıcı bir sisteme dönüşebildi.

Müslümanların Yönetimdeki Yeri

Abdurrahman’ın Çin’de maliye bakanlığına benzeyen yüksek bir göreve getirilmesi, Müslüman görevlilerin Moğol yönetimindeki itibarını göstermektedir.

Müslümanların kısa süre içinde imparatorluğun önemli makamlarına yükseldikleri ve sahip oldukları yetkileri kötüye kullandıkları sıkça ileri sürülmüştür.

Bazı Müslüman görevlilerin yönetimde önemli ve zararlı roller üstlendiği doğrudur. Ancak imparatorluktaki bütün yolsuzluk ve güç istismarlarının onlara yüklenmesi doğru değildir.

Ögedey döneminde ve sonrasında Uygur ve Kitan görevliler de devlet hizmetinde kalmayı sürdürdü. Müslüman ülkelerde ise Moğol ve Çinli yöneticilerin görev yaptığı örnekler bulunuyordu.

Semerkant valisi Şing Sang Tay-fu gibi Çinli görevliler Maveraünnehir’de ün kazandı.

Yüksek idarî görevlere Moğol boylarından kişiler de getirildi. Barlaslardan en az bir kişi, Celayirlerden iki kişi ve Süldüs boyundan Kişlik bunlar arasındaydı. Kişlik, daha önce Cengiz Han’a Ong Han’ın gizli planlarını bildiren iki çobandan biriydi.

Ögedey ve Müslümanlar

İranlı tarihçiler Ögedey’in Müslümanlara karşı olumlu tutumunu gösterdiği düşünülen çok sayıda anlatı aktarmıştır. Bu hikâyelerin tarihsel doğruluğu kesin değildir. Buna rağmen Müslümanların Ögedey’i nasıl görmek istediklerini göstermeleri bakımından önemlidir.

Bir anlatıya göre Çinli bir kişi, rüyasında Cengiz Han’ı gördüğünü ve onun bütün Müslümanların öldürülmesini istediğini söyledi.

Ögedey, Cengiz Han’ın kendisiyle hangi dilde konuştuğunu sordu. Adam Çince yanıtını verince Ögedey, babasının yalnızca Moğolca bildiğini söyleyerek rüyanın uydurma olduğunu anladı ve adamı öldürttü.

Başka bir anlatıda Çinli oyuncular, yaşlı bir İranlının saçından sürüklendiği bir güldürü sahneledi. Ögedey oyunu durdurarak İranlıların Çinlilerden daha değerli olduğunu söyledi. Gerekçe olarak İranlıların çok sayıda Çinli esire sahip olduklarını, buna karşılık Çinlilerin hizmetinde İranlı görmediğini belirtti.

Bu anlatılar Ögedey’in Müslümanlara karşı özel bir yakınlık duyduğunu kesin olarak kanıtlamaz. Ancak onun yönetiminde Müslümanların güçlü ve itibarlı bir topluluk olarak algılandığını gösterir.

Abdest Olayı

Ögedey’e atfedilen başka bir anlatı, İslam hukuku ile Moğol yasağı arasındaki çatışmayı ortaya koymaktadır.

Bir Müslüman akan bir nehirde abdest aldığı için tutuklanmıştı. Moğol yasağına göre akan suyu kirletmek ağır bir suçtu ve cezası ölümdü.

Ögedey adamı kurtarmak için suya yıkanmak amacıyla girmediğini, düşürdüğü altın parayı aradığını söylemesini önerdi.

Bu anlatı, hükümdarın Müslüman kişiyi korumaya çalıştığını gösterdiği kadar iki kültürün temizlik ve kutsallık anlayışları arasındaki temel ayrılığı da yansıtmaktadır.

Şeriat ile Yasak Arasındaki Çatışma

Müslümanların Moğol yönetiminde yüksek görevlere gelmesine rağmen şeriat ile Moğol yasağı bazı temel konularda birbirine karşıydı.

İslam’da abdest ve yıkanma dinî temizliğin gereğiydi. Moğol geleneğinde ise akan suyun kirletilmesi kutsal düzene karşı işlenmiş bir suç sayılabiliyordu.

Hayvan kesimi konusunda da benzer bir çatışma bulunuyordu. Şeriat, hayvanın boğazının kesilmesini ve kanının akıtılmasını gerektiriyordu. Moğol yasağı ise hayvanların kanları akıtılmadan öldürülmesini öngörüyordu.

Bu farklılıklar, bir kişinin hem İslam’ın kurallarını yerine getirip hem de geleneksel Moğol düzenine bağlı kalmasını güçleştiriyordu.

Çağatay ulusunda gündüz akan suya girilmesine ve koyunların şeriata uygun biçimde kesilmesine izin verilmediği aktarılmıştır. Bu uygulamalar, Cengiz Han yasalarının bölgede uzun süre güçlü kaldığını göstermektedir.

İslam’ın Üstün Gelmesi

İslam’ın çoğunluk dini olduğu bölgelerde şeriat zamanla Moğol yasağına üstün geldi.

Binlerce yıllık bozkır geleneklerinden kaynaklanan yasaklar, Müslüman toplumların yerleşik dinî uygulamaları karşısında geri çekildi.

Bununla birlikte eski geleneklerin izleri tamamen ortadan kalkmadı. Suyun kirletilmesine karşı duyulan güçlü hassasiyet ve bazı temizlik alışkanlıkları daha sonraki dönemlerde de yaşamaya devam etti.

Bu kalıntılar doğrudan Cengiz Han yasalarının bilinçli biçimde uygulanmasından çok, toplumların kendi kültürel köklerine bağlılığının devamı olarak değerlendirilebilir.

Ögedey’in Büyük Saldırısı

Ögedey döneminde yolların, vergilerin ve yönetimin düzenlenmesi, başkentin kurulması ve çöken ekonominin yeniden canlandırılması barış dönemine geçildiği izlenimini veriyordu. Cengiz Han’ın kendisine karşı gelenlerden almak istediği öçlerin de büyük ölçüde alındığı düşünülüyordu.

Celâleddin Mengüberti’nin 1231’de ortadan kaldırılması Harezm savaşını, Kin Devleti’nin 1234’te yıkılması ise Uzak Doğu’daki büyük mücadeleyi sona erdirmiş görünüyordu. Buna rağmen Moğollar savaşı bırakmadı. İzleyen yıllarda farklı cephelerde yeni seferler düzenlediler ve en geniş fetihlerinden bazılarını gerçekleştirdiler.

Songlarla Savaşın Başlaması

Moğollarla yeniden savaşa giren taraf Song Devleti oldu. Resmî bir savaş ilanı, elçilik heyeti veya önceden yapılmış bir uyarı bulunmadığından, düşmanlıkların Songların askerî harekâtıyla başladığı kabul edilebilir.

Songlar, Kinlere karşı yürütülen son sefer sırasında Tuluy’un kuvvetlerinin kendi topraklarından geçmesine izin vermiş ve Moğollara askerî destek sağlamıştı. Bunun karşılığında kendilerine birkaç küçük bölge verilmişti.

Song yönetimi bu ödülü yetersiz buldu ve kendisine bırakılmayan toprakları kuvvet kullanarak ele geçirebileceğini düşündü.

Song ileri gelenlerinden biri, kuzey ve batıdan gelen düşmanların Çin’e üstünlük sağlamasını çok sayıda ata ve yetenekli süvarilere sahip olmalarıyla açıklamıştı. Çinlilerin atlarının azlığı ve binicilikte yetersiz olmaları ise temel zayıflıkları olarak görülüyordu.

Güney Çin’de geniş otlakların bulunmaması bu eksikliğin giderilmesini güçleştiriyordu. Bununla birlikte aynı coğrafi şartlar, bozkır ordularını da atlarını besleyemez duruma getirerek üstünlüklerini azaltıyordu. Kuzey Çin’in defalarca işgal edilmesine karşılık Güney Çin’in uzun süre dış fetihlere kapalı kalmasında bu durum etkiliydi.

Songların İlk Başarıları

Song orduları Temmuz veya Ağustos 1234’te saldırıya geçti. Harekât beklenmedik olduğu için başlangıçta başarı kazandı.

Song kuvvetleri ciddi bir çarpışma yaşamadan Kaifeng ve Luoyang’ı işgal etti. Bu gelişme, Moğolların Güney Çin’de etkisiz kalacağı yönündeki iyimser görüşleri güçlendirdi.

Ancak başarı kalıcı olmadı. Moğolların karşı saldırısı Song birliklerini ele geçirdikleri şehirlerden kısa sürede çıkardı.

Song Seferinin Hazırlanması

Ögedey, 1235 kurultayında Song Devleti’nin fethedilmesi gerektiğini hanedan üyelerine ve ileri gelenlere kabul ettirdi.

Songlar kısa süre önce Moğolların müttefiki olarak hareket etmiş, ardından elde edilen paylaşımı yetersiz bularak Moğol hâkimiyetindeki bölgelere saldırmıştı. Bu davranış savaş için yeterli gerekçe sayıldı.

Sefer Cengiz Han dönemindeki büyük harekâtlar gibi dikkatle hazırlandı. 1236’da güçlü bir ordu üç koldan Güney Çin’e girdi.

Birinci kol Ögedey’in oğlu Godan, ikinci kol oğlu Küçü, üçüncü kol ise general Çağan tarafından yönetiliyordu.

Godan’ın kuvvetleri Sichuan’a yöneldi ve ekim ayında Chengdu’ya girdi. Başka bir kol Hubei’ye ilerleyerek mart ayında Xiangyang’ı ele geçirdi. Üçüncü kuvvet ise o dönemde Huangzhou adıyla bilinen Hankou yönüne hareket etti.

İlk gelişmeler başarılı görünmekle birlikte bunlar kalıcı bir fethe dönüşmedi.

Güney Çin’de Karşılaşılan Güçlükler

Moğol ordusu kısa sürede ağır sorunlarla karşılaştı. Atlar, alıştıkları geniş ve kuru otlakları bulamıyor, yoğun ekili alanlarda hareket etmekte ve beslenmekte zorlanıyordu.

Askerler de alışık oldukları yiyecek kaynaklarına ulaşamıyordu. Ele geçirilen şehirlerin ve idarî bölgelerin karmaşık kurumları anlaşılmadığı için düzenli bir yönetim kurulamadı.

Moğollar daha önce kent nüfuslarının direnişiyle karşılaşmıştı. Güney Çin’de ise kalabalık köylü nüfusu da sürekli bir baskı ve direniş kaynağı oluşturuyordu.

Bozkır şartlarında yenilmesi güç olan Moğol kuvvetleri, Güney Çin’de kazandıkları yerleri koruyamıyor ve ağır kayıplarla geri çekiliyordu.

Ögedey’in değer verdiği ve kendisine halef yapmak istediği söylenen oğlu Küçü de bir çarpışma sırasında öldü.

1239’a gelindiğinde savaşın ilk yıllarında ele geçirilen büyük şehirlerin neredeyse tamamı kaybedilmiş, yalnızca Chengdu Moğolların elinde kalmıştı. Bu durum Moğollar için açık bir başarısızlıktı.

Coğrafyaya Uyum Sorunu

Ögedey’in ordusu Güney Çin’de karşılaştığı savaş şartlarına hazırlıklı değildi.

Kuzey Çin, Kore, Mançurya, Maveraünnehir ve İran’da Moğolların hareket yöntemlerine kısmen uygun geniş düzlükler bulunuyordu. Sulama kanalları, bahçeler ve şehirler olsa bile bu bölgelerin bazı kesimleri bozkıra benzer bir görünüm taşıyordu.

Güney Çin ise Moğolların bildiği coğrafyalardan bütünüyle farklıydı. Bölgede çok sayıda köy, pirinç tarlası, orman, çalılık, yüksek sıcaklık ve aniden başlayan şiddetli yağmurlar bulunuyordu.

Kitanlar ve Cürcenler de Güney Çin’i fethedemediği için Moğollar bölgenin şartları hakkında yeterli bilgiye sahip değildi.

Kuzeyli savaşçılar bu coğrafyada şaşkınlığa uğradı ve alışılmış süvari taktiklerini etkili biçimde uygulayamadı.

Çin’i Çinlilerle Fethetme Düşüncesi

Ögedey, seferin genel hazırlığını yapmış olmakla birlikte savaşın yürütüleceği çevreye uygun bir düzen kuramadığını anladı.

Aynı yöntemlerle devam etmek mümkün değildi. Ya seferden bütünüyle vazgeçilecek ya da askerî ve idarî yapı yeniden düzenlenecekti.

Moğol süvari savaşı Güney Çin sınırında, Hindistan ve Uzak Batı’daki bazı bölgelerde olduğu gibi etkisini kaybediyordu.

Çin’i fethetmek için Çinli askerlerden oluşan kuvvetlerin kurulması, yerli nüfusun askerî hizmete alınması, sınırların uzman görevlilerle korunması ve Çin’in kendi idarî imkânlarından yararlanılması gerekiyordu.

Bu durum, Moğolların belirli ölçüde Çinlileşmesini zorunlu hâle getiriyordu.

Ögedey öncelikle ülkedeki bilginlerin sayımını yaptırdı. Ardından bunların yaşadıkları bölgelerde idarî görevlere getirilmesini sağladı.

Bu çalışma uzun vadede sonuç verdi. Ancak gerekli dönüşüm tamamlanıncaya kadar büyük saldırıların sürdürülmesi uygun değildi.

Hindistan Cephesi

Hindistan cephesinde de benzer sorunlarla karşılaşıldı. Alt kıtanın kuzeybatı kapıları Moğol saldırılarına açık görünmesine rağmen kalıcı fetih sağlanamadı.

Moğollar Çin’de belirli ölçüde yerel askerî ve idarî düzeni benimseyebildi. Ancak aynı dönüşümün Hindistan’da veya Avrupa’da tekrarlanması mümkün değildi.

Bu nedenle Moğollar, çok sayıda girişimde bulunmalarına rağmen Hindistan’ı bütünüyle ele geçiremedi ve uzun süreli hâkimiyet kuramadı.

Hindistan’a Yönelik Eski Akınlar

Sind, Pencap ve Keşmir’e düzenlenen akınlar Moğollarla başlamamıştı. Amuderya ile İndüs arasında yaşayan topluluklar uzun zamandır bu bölgelere baskınlar düzenliyordu.

Bu seferlerin önemli amaçlarından biri esir elde etmekti. Esir ticareti bölge ekonomisinin yerleşmiş unsurlarından biri hâline gelmişti.

XIV. yüzyıl başlarında İran köylerinde bu Hintli esirlerin soyundan gelen çok sayıda kişi bulunuyordu. Yerli erkeklerle Hintli kadınların evlilikleri sonucunda Karaunas adı verilen karma kökenli bir topluluk ortaya çıktı.

Bu topluluk uzun süre belirgin biçimde öne çıkmasa da daha sonraki dönemlerde önemli roller üstlenecekti.

Moğollar, bu eski akın geleneği sayesinde Hindistan yollarını bilen rehberlere ve alt kıtanın batı bölgeleri hakkında ayrıntılı bilgilere sahipti.

Delhi Sultanlığı’ndaki Karışıklıklar

1236’da Hindistan’daki siyasî şartlar Moğol müdahalesine elverişli hâle geldi.

Delhi Memlük Sultanlığı’nın güçlü hükümdarı İltutmuş, kızı Raziye’yi halefi olarak belirledikten sonra öldü. Bir kadının tahta geçmesi Türk hanedan geleneği içinde kabul edilebilir görülse de hem Müslüman hem Hintli çevrelerde muhalefet doğurdu.

Ortaya çıkan karışıklık sırasında Bhatinda ve Tuz Sıradağları çevresinin valisi ayaklanarak Moğolların koruması altına girdi.

Kısa süre sonra Lahor, Multan, Calandhar ve Yukarı Sind’in bazı valileri de aynı yolu izledi.

Ögedey’in bu gelişmelere hızla müdahale ettiği büyük ölçüde kabul edilmektedir. Ancak müdahalenin kesin tarihi ve kapsamı bilinmemektedir.

Sali Noyan’ın Harekâtları

Doğu Afganistan valisi olan Tatar kökenli Sali Noyan’ın İndüs Ovası’nda askerî harekâtlar yürüttüğü bilinmektedir.

Bununla birlikte bu seferlerin Cengiz Han’ın son yıllarında mı yoksa Ögedey döneminde mi gerçekleştiği kesin olarak belirlenememektedir.

Aynı şekilde bunların geleneksel sınır akınları mı yoksa geniş çaplı bir fetih girişimi mi olduğu da açık değildir.

Moğollar aylar süren çabalardan sonra 1241’de Lahor’a ulaştı. Aynı yıl Ögedey’in gönderdiği büyük bir ordu, bir yıl önce başlayan Keşmir seferini tamamladı.

Srinagar ele geçirildi ve altı ay boyunca yağmalandığı aktarıldı.

Moğollar şehirden ayrılırken geride az sayıda askerle desteklenen bir vali bıraktı. Bu valinin yedi yıl boyunca yetkisini koruduğu ileri sürülse de bunu kesin olarak kanıtlayan bilgi bulunmamaktadır.

Hindistan’ı Fethetme Amacı

Moğolların Hindistan’ı gerçekten fethetmek isteyip istemediği zaman zaman tartışılmıştır. Bu kuşkunun temel nedeni, bölgede kalıcı başarı elde edememeleridir.

Bununla birlikte Moğolların evrensel hâkimiyet düşüncesi, Türk hükümdarlarının daha önce Hindistan’ı ele geçirmek için yürüttükleri uzun mücadeleler ve büyük seferlere hanedan uluslarının temsilcilerinin katılması bu amacı doğrulamaktadır.

Yeni bir ülkeye yönelik büyük bir fetih harekâtında imparatorluğun başlıca uluslarının temsilcilerinin bulunması gerekiyordu. Hindistan ordusunda bu temsilcilerin tamamı yer almıştı.

Bu nedenle Hindistan seferleri yalnızca yağma veya sınır akınları olarak değerlendirilmemelidir.

Ögedey döneminde sonuç alınamaması, daha sonraki Moğol hükümdarlarının İndüs ve Ganj havzalarına yönelik girişimlerini sona erdirmedi.

Özellikle 1253’te Delhi hükümdarının babasına karşı ayaklanan oğlunun Karakurum’a giderek iyi karşılanması, Hindistan’da yeni bir başarı ihtimalinin sürdüğünü düşündürmüştü.

Kore’de Yeni Savaş

Ögedey, Song Devleti’ne karşı savaş sürerken Kore’ye de yeniden müdahale etmek zorunda kaldı.

Koreli köylüler ve gerilla birlikleri Moğol kuvvetlerine güçlü bir direniş gösteriyordu. 1235’te başlayan bu seferin ayrıntıları yeterince bilinmemektedir.

Bununla birlikte mücadelenin uzun, güç ve masraflı olduğu anlaşılmaktadır.

1238’de kaynak ve asker sıkıntısı yaşayan Koreliler düşmanlıkların sona erdirilmesini istedi. Ancak doğrudan teslim olmayı kabul etmediler.

Moğollar, karşılarındaki devletlerden koşulsuz bağlılık beklemelerine rağmen Kore ile barış görüşmelerine başlamak zorunda kaldı.

Kore ile Barış

Kore sarayı ile Karakurum arasında elçiler ve heyetler yaklaşık iki yıl boyunca gidip geldi.

Görüşmeler 1241’de bir barış antlaşmasıyla sonuçlandı. Bu antlaşma kesin bir Moğol zaferinden çok uzlaşma niteliğindeydi.

Kore hükümdarı Moğolların vasalı olduğunu kabul etti. Ayrıca kendi oğlu olduğunu ileri sürdüğü bir kişiyi rehin olarak Karakurum’a gönderdi.

Gönderilen kişi gerçekte kralın oğlu değil, uzak bir akrabasıydı. Ögedey’in bu durumu anlamamış olması güçtür. Moğolların daha iyi bir sonuç elde edemedikleri için meseleyi görmezden gelmiş olmaları mümkündür.

Barış, Kore’nin toparlanmasına imkân verdi. 1247’ye kadar iki taraf arasında iyi ve zaman zaman samimi sayılabilecek ilişkiler kuruldu.

Bununla birlikte Moğollar, Kore’yi işçi ve insan gücü kaynağı olarak kullanmayı sürdürdü.

Batı Seferlerinin Öncelik Kazanması

Hindistan, Çin ve Kore cephelerinde büyük ilerlemeler duraklamıştı. Ögedey bu sırada başlıca askerî gücünü Batı’ya yöneltti.

Bu tercihin nedeni kesin değildir. Cengiz Han’ın Avrupa yönündeki fethedilmiş ve fethedilecek toprakları Cuci soyuna bırakmış olması etkili olmuş olabilir.

Cebe ile Sübötey’in daha önceki batı akınının yolu açtığı düşüncesi de bu kararda rol oynamış olabilir.

Bunun dışında bilinmeyen başka siyasî ve askerî nedenlerin bulunması mümkündür.

Kafkasya ve Ermenistan

İran bütünüyle denetim altına alınmamıştı. Mezopotamya’nın verimli Dicle ve Fırat vadileri ile büyük siyasî ve dinî itibara sahip Bağdat, Moğolların önünde bulunuyordu.

Buna rağmen Bağdat’a yönelik büyük saldırı ertelendi. Çormagan komutasındaki Moğol kuvvetleri Kafkasya’ya, Kürdistan ve Ermenistan dağlarına yöneldi.

1236’da Gürcistan’a arka arkaya saldırılar düzenlendi. Kraliçe Rusudan Tiflis’ten kaçmak zorunda kaldı ve Gürcü ileri gelenleri Moğol üstünlüğünü kabul etti.

Ermenistan, Kars ve Ani’yi kaybettikten sonra 1239’da boyun eğdi.

Gürcüler ve Ermeniler daha sonra Moğol ordularına katıldı. Gürcüler bu desteği kısmen zorunluluk altında verirken Ermeni çevrelerinde daha samimi bir bağlılık görüldü.

Her iki Hristiyan toplum da Moğolları Müslüman hâkimiyetinden kurtulmak için bir fırsat olarak değerlendirdi.

Alanların Bağlanması

Alanlar Moğollara karşı daha güçlü bir direniş gösterdi.

Buna rağmen 1239-1240 kışında, muhtemelen Aralık ayında teslim oldular.

Alanlar da Gürcüler ve Ermeniler gibi Moğol kuvvetlerine katıldı. Çok sayıda Alan savaşçısı imparatorluk ordusunda hizmet etti.

Askerî yetenekleri ve bağlılıkları sayesinde seçkin birliklerde ve hükümdarın muhafız kuvvetlerinde görev aldılar.

Kafkasya’daki bu başarılar Moğollara Dicle ve Fırat vadilerine hâkim tepeler, Anadolu platosuna açılan geçitler ve Doğu Avrupa ovalarına ulaşan stratejik konumlar kazandırdı.

Bununla birlikte büyük batı savaşının asıl sahnesi daha kuzeydeki bozkırlar olacaktı.

Doğu Avrupa Seferi

1236 sonbaharında Moğollar Doğu Avrupa’ya karşı büyük bir sefer başlattı.

Ordunun yaklaşık 150.000 kişiden oluştuğu, bunun üçte birinin Moğol, üçte ikisinin ise Türk olduğu aktarılmaktadır.

Seferin biçimsel komutanlığı Cuci’nin ikinci oğlu Batu’ya verildi. Ordunun Cuci ulusunda toplanması ve batıda fethedilecek toprakların bu hanedana ayrılmış olması bu tercihte etkiliydi.

Batu’nun yanında hanedanın çok sayıda üyesi bulunuyordu. Ağabeyi Orda, kardeşleri Berke ve Şeyban, Ögedey’in oğlu ve torunlarından Güyük, Kadan ve Kaydu, Tuluy’un oğlu Möngke, Çağatay’ın oğlu Baydar ve torunu Büri sefere katılmıştı.

Hanedan prenslerinin bu ölçüde geniş katılımı, Ögedey’in batı seferine verdiği önemi gösteriyordu.

Sübötey’in Komutanlığı

Seferin gerçek askerî yöneticisi Sübötey’di.

Yaklaşık yetmiş yaşında olan Sübötey, Cengiz Han döneminin en deneyimli komutanlarından biriydi. Çin savaşlarında ün kazanmış ve Cebe ile birlikte Hazar Denizi çevresindeki büyük akını yönetmişti.

Sübötey’in üstün konumu Batu’nun yetkisinin zayıflığından değil, kendi askerî tecrübesinden kaynaklanıyordu.

Bölgeyi ve burada yaşayan halkları tanıması, Cengiz Han’la eski ilişkileri ve hanedan prensleri arasında hakemlik yapabilme yeteneği ona sefer içinde özel bir ağırlık kazandırdı.

Batu’nun Kişiliği

Batu henüz genç olmakla birlikte güçlü bir kişiliğe sahipti.

Onun aşırı yumuşak ve askerî gereklilikler karşısında kararsız biri olduğu yönündeki değerlendirmeler inandırıcı değildir. Bu görüşün, Batu’ya verilen Sayın, yani “İyi” unvanının yanlış yorumlanmasından kaynaklanmış olması mümkündür.

Rus kronikleri Batu’yu aksine son derece zalim bir hükümdar olarak tanıtmaktadır.

Sayın kelimesinin hanedanın ölmüş üyeleri için kullanılan bir sıfat olduğu da ileri sürülmüştür. Batu’nun bu unvanı ölümünden sonra almış ve zamanla bununla tanınmış olması mümkündür.

Batı Seferinin Hedefleri

Seferin askerî ve diplomatik hazırlıkları dikkatle yapıldı.

Macar keşiş Julian, Batu’nun 1237’de Macaristan kralına gönderdiği bir mektubu aktarmıştır. Batu bu mektupta kendisini, en yüce Tanrı tarafından asi halkları cezalandırmak üzere gönderilmiş bir elçi olarak tanıtıyordu.

Seferin hedefleri son derece genişti.

Batu, Ural Dağları’nın doğusundaki Kanglıları, Kıpçakları, Kama Bulgarlarını, Başkurtları, Büyük Macaristan’da yaşayan Macarları, Rusları ve güneyde Alanlar, Gürcüler ile Çerkezleri Moğol hâkimiyetine almakla görevlendirilmişti.

Kafkasya halklarının büyük bölümü daha önce Çormagan’ın harekâtlarıyla boyun eğdirilmişti. Bu nedenle ilk büyük hedef İdil bölgesiydi.

Kıpçakların Yenilgisi

Moğol ordusu kısa sürede İdil’e ulaştı.

Bölgede yaşayan Kıpçak toplulukları ağır bir yenilgiye uğratıldı. Başlıca önderlerinden Baçman, nehrin aşağı kesimindeki bir adaya çekilerek direnişi sürdürdü.

Baçman 1236-1237 kışında ele geçirildi. Nehir seviyesinin aniden düşmesi sayesinde yakalandığı anlatılsa da soğukların İdil’i dondurmuş olması daha muhtemeldir.

Kıpçakların bir bölümü ortadan kaldırılırken diğerleri zamanla Moğollara bağlandı.

Kama Bulgarlarının Yenilgisi

Moğollar 1237’de güçlü ve zengin Kama Bulgar Devleti’ne saldırdı.

Bulgarların kısa süre önce Cebe ve Sübötey’in kuvvetlerine karşı koymuş olmaları, bu seferin bir intikam harekâtı olarak görülmesine yol açtı.

Bugünkü Kazan’ın yaklaşık 110 kilometre uzağında bulunan Bulgar şehri ele geçirildi ve yağmalandı.

Rus kroniklerinde Moğolların şehirde yaşlılardan çocuklara kadar halkı öldürdüğü ve geri kalanları esir ettiği aktarılmaktadır.

Çok sayıda Bulgar Vladimir Knezliği’ne sığındı.

Bununla birlikte Bulgar Devleti kısa sürede toparlandı. Başkent Bulgar, Moğol hâkimiyeti altında birkaç on yıl boyunca imparatorluğun kuzeybatısındaki başlıca kent merkezi olarak varlığını sürdürdü.

Bölgede, diğer Türk dillerinden oldukça farklı olan ve günümüzde Çuvaşçada izleri korunan eski bir Türk dili konuşuluyordu.

Kıpçakların Moğol Düzenine Katılması

Rus kronikleri, Batu’nun ordusunun 1236-1237 kışını İdil’in orta kesiminin doğusunda geçirdiğini ve Ryazan çevresine akınlar düzenlediğini belirtmektedir.

Ancak kışın asıl olarak Kıpçak direnişini sona erdirmeye ayrılmış olması daha muhtemeldir.

Kıpçaklara bağlı boylar 1237 ilkbaharında teslim olmaya başladı ve 1238’de büyük ölçüde direnişi bıraktı.

Bu topluluklar Moğol ordusuna katıldı ve zamanla fatihlerle kaynaştı. Hatta sayı ve kültürel ağırlıkları sayesinde onları büyük ölçüde kendi içlerinde erittiler.

Doğu Avrupa’daki Moğol devleti kısa süre içinde Türkçe konuşulan bir siyasî yapıya dönüştü.

Cuci ulusu Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda uzun süre varlığını sürdürecek ve hem Kıpçak Hanlığı hem de Altın Orda adıyla tanınacaktı.

Kıpçak Göçleri

Moğol ilerleyişi büyük göç hareketlerine yol açtı.

Çok sayıda Kıpçak topluluğu batıya kaçarak Orta Avrupa’ya ulaştı.

Kutan adlı bir önderin yönetimindeki yaklaşık 40.000 Kıpçak ailesi Macaristan’a sığındı. Burada yerleşmelerine izin verildi ve Hristiyanlığı kabul ettiler.

Rus Prenslikleri

Kıpçak ülkesinin ele geçirilmesi, Rus prensliklerini Moğolların doğrudan komşusu hâline getirdi. Ögedey’in fetih programında bir sonraki büyük hedef Rus topraklarıydı.

XIII. yüzyıl Rusyası, sonraki yüzyıllarda ulaşacağı sınırlardan ve siyasî güçten uzaktı. Geniş bir alana yayılmasına rağmen bugünkü Rusya’nın yalnızca küçük bir bölümünü kapsıyordu.

Kuzeyde Novgorod Prensliği aracılığıyla Finlandiya Körfezi’ne ulaşıyordu. Güneybatıda Galiçya’nın dar toprak şeridi, Tuna ve Dinyester ağızları arasından Karadeniz’e açılıyordu. Batıda bazı bölgelerde Vistül’e kadar uzanmıştı.

Doğuda ise sınırlar Don ve Donets kıyılarının ötesine geçmiyordu. Bu bölgeler Kıpçak ülkesinin parçasıydı. Rus topraklarını İdil’in orta ve aşağı kesimlerinden Çeremişler, Mordvinler ve Başkurtların yaşadığı bölgeler ayırıyordu.

Doğudaki başlıca Rus şehirleri Yaroslavl, Rostov, Suzdal, Vladimir ve Moskova’ydı. Moskova’nın adı yazılı kaynaklarda ilk kez 1147’de geçmektedir. Daha güneyde Ryazan ve Pronsk bulunuyordu.

Bu şehirlerin ileride büyük merkezlere dönüşeceği o dönemde henüz belli değildi.

Başlıca Siyasî Merkezler

Rus dünyasının üç başlıca siyasî, ekonomik ve kültürel merkezi güneybatıda Kiev, kuzeydoğuda Vladimir ve kuzeyde Novgorod’du.

Kiev eski önemini kaybetmeye başlamıştı. Vladimir ile Novgorod ise giderek güçleniyordu.

Her iki merkez, özellikle Novgorod, batıdan genişleyen Litvanya’nın baskısı altındaydı. Litvanya’nın sınırları Minsk ve Vilnius’a kadar ulaşmıştı ve Rus prenslerinden hiçbiri onun ilerleyişini tek başına durdurabilecek güçte değildi.

Kiev Rusyası’nın Çözülmesi

I. Vladimir döneminden itibaren Rus toprakları, büyük ölçüde tarıma dayanan feodal bir yapı göstermişti. Prensler, boyarlar ve daha sonra kilise geniş topraklara sahipti.

Şehir ve kasabalar tüccarlarla zanaatkârların faaliyetleri sayesinde gelişiyordu. Kiev kısa sürede bu merkezler arasında öne çıktı.

Kiev, çevresindeki boylara ve komşu prensliklere karşı yürüttüğü mücadelelerden galip çıkarak örgütlü, güçlü ve hareketli bir devlet merkezi hâline gelmişti. Slav toplulukları üzerinde önemli bir çekim gücü oluşturuyordu.

Ancak 1169’da Kiev, Andrey Bogolyubski’nin yönettiği yaklaşık on iki prenslikten oluşan bir ittifak tarafından ele geçirildi.

Bu olaydan sonra Rus dünyasının merkezi önce gelişmekte olan Novgorod’a, ardından Yaroslavl ve Vladimir’e kaydı. Bu şehirleri çevreleyen ormanlar, göçebe akınlarına karşı doğal bir koruma sağlıyordu.

XII. yüzyılın başında bazı prenslikleri bir araya getirmeye yönelik kısa süreli girişimler görülmüşse de ayaklanmalar ve bölünmeler arttı. Prenslikler giderek daha küçük siyasî birimlere ayrıldı.

Çernigov Prensliği’nin 1120 ile 1160 yılları arasında yirmiden fazla bağımsız baronluğa bölünmesi bu sürecin örneklerinden biriydi.

Boyarların baskısını sınırlamak isteyen bazı prensler halktan destek almaya çalıştı. Böylece siyasî rekabete toplumsal çatışmalar da eklendi.

Moğol saldırısı başladığında Rus prenslikleri birleşik bir savunma düzeninden yoksundu. Parçalanmış siyasî yapı, istilaya karşı etkili bir direniş kurulmasını engelledi.

Rusya Seferinin Başlaması

Moğollar Rus prensliklerine saldırmak için Kıpçaklar ile Alanların bütünüyle teslim olmasını beklemedi.

1237’den itibaren kuzeydoğu Rusya’ya girdiler. Pronsk, Belgorod ve İjevsk olarak aktarılan bazı şehirler ele geçirildi.

Moğol süvarilerinin hızlı ilerleyişi karşısında Ryazan prenslerinden Yuri Ryazan’a, Roman ise Kolomna’ya çekildi.

Ryazan yalnızca altı gün süren kuşatmanın ardından 21 Aralık 1237’de düştü. Prens Yuri öldürüldü.

Şehir nüfusunun bir bölümünün boğulduğu, geri kalanının ise yangında hayatını kaybettiği aktarılmaktadır. Kiliseler ve din adamları da saldırıdan kurtulamadı.

Rus anlatıları, şehirde büyük bir katliam yaşandığını, kadınlara saldırıldığını ve dinî yapıların tahrip edildiğini belirtmektedir.

Kolomna Savaşı

Moğollar daha sonra Kolomna’yı kuşattı.

Rus prensleri arasındaki en güçlü hükümdarlardan biri olan Vladimir-Suzdal Prensi II. Yuri Vsevolodoviç, şehri kurtarmak için kuvvet gönderdi.

Gönderilen ordu yenildi ve Prens Roman öldürüldü. Kolomna Moğolların eline geçti.

Ardından Moskova, Vladimir, Suzdal, Yuryev, Dmitrov, Gorodets, Pereyaslavl, Rostov ve Yaroslavl düştü.

Vladimir ile Suzdal’ın 3 Şubat’ta ele geçirildiği aktarılmaktadır.

Çin ve İran’daki büyük şehirlerin kuşatılması uzun sürmüşken Rus şehirleri Moğol ordusunun ilerleyişi karşısında ciddi bir engel oluşturamadı.

Şehirlerdeki Katliamlar

Ele geçirilen Rus şehirlerinin halkına Ryazan’dakinden daha iyi davranılmadı.

Bununla birlikte Moğollar bazı grupları öldürmek yerine esir olarak korumaya çalıştı. Zanaatkârlar, din adamları, genç kadınlar ve çocuklar bu gruplar arasında bulunuyordu.

Bazı anlatılarda Suzdal halkının genç keşişler, rahibeler ve kilise görevlileri dışında bütünüyle öldürüldüğü belirtilir.

Başka Rus kronikleri ise yaşlı din adamları ile keşişlerin öldürüldüğünü, genç ve sağlıklı olanların Moğol kamplarına götürüldüğünü aktarır.

Anlatımlar arasındaki farklılıklara rağmen, savaşabilecek veya çalışabilecek kişilerin esir edilmesine önem verildiği anlaşılmaktadır.

Sit Irmağı Savaşı

Suzdal Prensi II. Yuri, Moğolları açık savaşa zorlamaya çalıştı.

Rus kuvvetleri 4 Mart 1238’de Mologa’nın kollarından Sit Irmağı yakınında yenildi. Prens Yuri savaş sırasında öldürüldü.

Ardından Tver, Torjok ve bazı başka şehirler Moğolların eline geçti.

Batu, mart veya nisan ayında Novgorod’a yaklaşık 200 kilometre uzaklığa kadar ilerledi. Ancak buzların erimesi yolları bataklığa çevirdi ve atların hareketini güçleştirdi.

Bu nedenle Moğol ordusu Novgorod üzerine yürümekten vazgeçti.

Şehir doğrudan saldırıdan kurtuldu. Buna karşılık Moğol üstünlüğünü kabul etmek ve vergi ödemek zorunda kaldı.

Güney Rusya Seferi

Kuzeydoğu Rusya’nın ele geçirilmesinden sonra Moğolların önünde eski Kiev Rusyası’nın güney bölgeleri kaldı.

Bu bölgeler kuzeydeki yıkımı görmüş ancak ortak bir savunma hazırlayamamıştı.

Moğollar 1239’da, büyük ihtimalle kış aylarında güneye saldırdı. Pereyaslavl ve Çernigov ele geçirilerek tahrip edildi.

Çernigov Prensi Mihail, başkentinin savunmasını Boyar Dmitri’ye bırakarak Macaristan’a kaçtı.

Kiev üzerine yürüyen birliğe Möngke komuta ediyordu.

Kiev’e Teslim Çağrısı

Möngke’nin Kiev’i ilk aşamada yok etmek istemediği anlaşılmaktadır.

Rus kroniklerinde onun şehrin büyüklüğü ve güzelliğinden etkilendiği aktarılır. Teslim görüşmeleri yapmak için elçiler gönderdi.

Ancak Moğol elçileri öldürüldü.

Şehir halkı, yaklaşan ordunun yük arabalarının sesleri, öküzlerin böğürmeleri, develerin bağırmaları, atların kişnemeleri ve askerlerin savaş çığlıkları karşısında büyük korkuya kapılmıştı.

Batu daha sonra Kiev önlerine bizzat geldi.

Moğolların elindeki bir Rus esir, surların üzerinden şehirde bulunan prensleri tanıyarak adlarını saldırganlara bildiriyordu.

Kiev’in Düşüşü

Kiev güçlü biçimde direndi.

Moğollar 6 Aralık 1240’ta şehre girerek burayı ele geçirdi. Bazı anlatımlarda saldırı tarihi 19 Kasım olarak verilmektedir.

Böylece Moğolların Rus prensliklerini ele geçirmesi yaklaşık üç yılda tamamlandı.

Bu kadar geniş bir ülkenin kısa sürede ve kalıcı sonuçlar doğuracak biçimde ele geçirilmesi tarihte ender görülen başarılardan biriydi.

Moğol Prensleri Arasındaki Çekişme

Rusya seferinin başarısı Moğol ordusu içindeki anlaşmazlıkları sona erdirmedi.

Seferde imparatorluk ailesinden çok sayıda prens bulunuyordu. Hanedan mensupları kendi soylarından ve konumlarından dolayı büyük bir gurur taşıyordu.

Herkesin belirli bir hiyerarşiye uyması gereken Moğol düzeninde, çok sayıda güçlü prensin aynı orduda bulunması protokol sorunlarına yol açtı.

Möngke bilinmeyen bir nedenle ordudan ayrıldı.

Batu ile Çağatay’ın torunu Büri arasında Moğollar açısından büyük önem taşıyan bir anlaşmazlık çıktı.

Batu ile Güyük’ün Bozuşması

Bir şölen sırasında ilk içki kupası Batu’ya sunuldu.

Büri, Batu ile eşit konumda olduğunu ileri sürerek onu yaşlı bir kadın olmakla suçladı. Güyük de Büri’yi destekledi ve Batu’yu dövdüreceğini söyledi.

Seferin başkomutanına yöneltilen bu hakaret, kağanın oğlu tarafından yapılmış olsa bile kabul edilemezdi.

Ögedey olayı öğrendiğinde büyük öfke duydu. Çevresindekilerin araya girmesi olmasaydı Güyük’ü ağır biçimde cezalandırabilirdi.

Anlaşmazlık geçici olarak giderildi. Ancak Güyük ile Batu arasındaki düşmanlık ilerleyen dönemde önemli siyasî sonuçlar doğuracaktı.

Batı’da Moğol Tehdidinin Fark Edilmesi

Batı Avrupa yaklaşık otuz yıl boyunca Asya’da meydana gelen büyük gelişmelerden yeterince haberdar olmadı.

Kırım ve Kalka’ya yapılan önceki Moğol akınları, göçebe toplulukların zaman zaman gerçekleştirdiği geçici baskınlar olarak görülmüştü. Yarattıkları korku kısa sürede unutulmuştu.

Moğolların Rusya’yı istilasına ilişkin haberler Batı’ya geç ulaştı. Haberler yayılmaya başladığında ise büyük bir korkuya yol açtı.

Moğollar hakkında kesin bilgiler yoktu. Dolaşan anlatımlar çoğu zaman tutarsız, çarpıtılmış, abartılmış veya efsanelerle süslenmişti.

İslam dünyasındaki büyük yıkımın haberleri Avrupa’ya ulaşmıştı. Ancak bunlar başlangıçta yeterli bir endişe yaratmadı.

Rahip Jean Efsanesi

Avrupa’da uzun zamandır Asya’nın içlerinde büyük ve zengin bir Hristiyan hükümdarın yaşadığına inanılıyordu.

Bu inanışın oluşmasında Kara Hıtay Devleti’nin yanlış biçimde Hristiyan bir krallık olarak değerlendirilmesi etkili olmuştu. Gur Han unvanı da Kerait veya Nayman hükümdarlarıyla karıştırılmış olabilir.

Zamanla Müslüman dünyasının ötesinde, olağanüstü zengin ve güçlü bir Hristiyan hükümdarın yaşadığına ilişkin anlatılar yaygınlaştı.

Bu hükümdar bazen Kral Davut, daha çok da Rahip Jean adıyla tanımlanıyordu. Onun çocuk İsa’ya bağlılıklarını bildiren Üç Kral’ın soyundan geldiğine inanılıyordu.

Cengiz Han hakkında sınırlı bilgiler Avrupa’ya ulaştığında onun Rahip Jean veya yüksek rütbeli bir Hristiyan din adamı olduğu sanılmış olabilir.

Moğol ordusunda Hristiyanların bulunması ve Moğolların farklı dinlere karşı geliştirdiği propaganda bu yanılgıyı kolaylaştırdı.

Moğolların gerçek kimliği ortaya çıktığında Avrupa’daki hayal kırıklığı büyük oldu. Buna rağmen Rahip Jean efsanesi yüzyıllarca yaşamayı sürdürdü.

Macarların İlk Uyarıları

Moğol tehlikesini ilk fark eden toplumlardan biri Macarlardı.

Macar misyonerler Kıpçak ülkesinde faaliyet gösteriyordu. Bu çalışmalar zamanla dinî etkiden siyasî ve ekonomik nüfuza dönüşmeye başlamıştı.

Papa IX. Gregorius, 1229’da Güneydoğu Avrupa’daki Hristiyan topluluklarını doğrudan kendi yetkisi altına almak istemişti.

Macarlar daha doğuya ilerleyerek İdil çevresindeki Büyük Macaristan olarak adlandırdıkları bölgeyi, Mordvinlerin ve Bulgarların ülkelerini, Ural ve İdil havzalarını araştırıyordu.

Rahip Julian’ın Haberi

1237’de doğuya giden Macar din adamlarından Julian, Moğol tehlikesini Avrupa’ya açık biçimde bildirdi.

Papalık temsilcisine yazdığı mektupta Moğolların Macaristan kralına teslim olmasını isteyen bir ültimatom gönderdiğini aktardı.

Moğol ordularının Suzdal, Ryazan ve Voronej çevresinde bulunduğunu da bildirdi.

Bir yıl sonra Anadolu’dan bir prens, Fransa kralını kuzey dağlarından indiği söylenen, çiğ et ve insan etiyle beslenen acımasız bir topluluk hakkında uyardı.

Bu anlatımlarda daha sonra Avrupa’da yaygınlaşacak Moğol tasvirlerinin temel unsurları bulunuyordu.

Haberlerin Yayılması

1238’den itibaren Moğollarla ilgili mektupların sayısı arttı.

Ermeni komutan Sempad’ın Kıbrıs kralına, Henri de Lorraine’in Brabant düküne, Hyon de Narbonne’un Bordeaux başpiskoposuna ve başka kişilerin Batılı hükümdarlarla din adamlarına gönderdiği mektuplar bunlar arasındaydı.

1237 seferi çok sayıda Kıpçak ve Rus sığınmacının Batı’ya yönelmesine neden oldu.

1241 seferi sırasında Polonyalılar, Macarlar ve Bohemyalılar da batıya kaçan topluluklara katıldı. Moğollardan kaçan veya onlar tarafından esir alınan kişiler Batı’ya doğrudan bilgi taşıdı.

İmparator II. Friedrich 1241’de yardım çağrılarını destekledi. Papa ise Moğollara karşı Haçlı seferi çağrısında bulundu.

Tehlike azaldıktan sonra bile Papa IV. Innocentius, 1245 Lyon Konsili’nin gündemine Moğol saldırılarına karşı alınacak önlemleri ekledi.

Batı’nın Hareketsizliği

Avrupa’da Moğollara karşı büyük bir korku duyulduğu ve harekete geçilmesi gerektiğinin anlaşıldığı açıktı.

Buna rağmen korku somut bir ortak savunmaya dönüşmedi.

Moğol saldırıları doğaüstü bir felaket gibi algılanıyor, insanlar böyle bir tehditle karşılaştıklarında onu görmezden gelmeyi tercih ediyordu.

Moğol başarıları küçümseniyor veya yokmuş gibi davranılıyordu. Bunun nedeni yalnızca bilgi eksikliği değil, saldırıya karşı etkili bir önlem geliştirilememesiydi.

Çağdaş tarihçilerin yetersiz ve sessiz anlatımları, olayın büyüklüğünün bilinçli olarak geri plana itilmiş olabileceğini düşündürmektedir.

Papa IV. Innocentius’un yazılarında Moğol tehlikesinin, din adamlarının düzensizliği ve Doğu-Batı kiliseleri arasındaki ayrılık gibi meselelerle birlikte anılması, tehdidin gerçek büyüklüğünün yeterince kavranmadığını göstermektedir.

İlahi Ceza Düşüncesi

Batı kaynaklarında Moğollar hakkında kullanılan anlatımların hemen tamamında korku açık biçimde görülüyordu.

II. Friedrich, İngiltere Kralı III. Henry’ye yazdığı mektupta Hristiyanların, dünyanın uzak köşelerinden çıkarak bütün yeryüzüne egemen olmak isteyen bu topluluğa karşı birleşmesi gerektiğini belirtti.

Moğolları şeytanın askerleri, cehennemin çocukları ve ilahi öfkenin bir aracı olarak nitelendirdi.

“Tatar” adı, antik Yunan ve Roma inancındaki cehennem bölgesi Tartaros ile ilişkilendirildi. İskender’in duvarlarının arkasına kapatıldığına inanılan Yecüc ve Mecüc toplulukları da hatırlandı.

Moğol istilası Hristiyanların günahlarına karşı gönderilmiş ilahi bir ceza olarak değerlendirildi.

Avrupa’da Roma İmparatorluğu’nun son dönemindeki barbar istilalarının yeniden yaşandığı düşüncesi ortaya çıktı.

Hunlarla Kurulan Benzerlik

Batılı yazarlar Moğolları tasvir ederken IV ve V. yüzyıllarda Hunlar için kullanılan kelime ve kalıplara başvurdu.

Ammianus Marcellinus Hunları korkunç görünümlü, aşırı kan dökücü ve hayvanlara benzeyen alışkanlıklara sahip bir halk olarak tanımlamıştı.

Jordanes ise onları bütün halkların en kan dökücüsü ve insan soyuna neredeyse ait olmayan yaratıklar olarak göstermişti. Düşmanlarının onların yüzlerini gördüklerinde savaşma gücünü kaybettiklerini ileri sürmüştü.

XIII. yüzyıl yazarları Moğollar için benzer ifadeler kullandı.

Henri de Lorraine onları acımasız, evcilleştirilemez, vahşi ve yasasız bir halk olarak tanımladı.

Yamyamlık Anlatıları

Hyon de Narbonne, Moğol önderlerinin cesetlerle beslendiğini, yaşlı kadınları yediklerini ve genç kadınlara saldırdıktan sonra öldürdüklerini ileri sürdü.

Başka anlatımlarda Moğollar kana susamış, köpek ve insan eti yiyen, işlenmemiş deriler giyen ve öküz derileriyle korunan yaratıklar olarak gösterildi.

Bu anlatımlar yalnızca antik eserlerden alınmış kalıpların tekrarı değildi. Moğolları tanımlayan Müslüman kaynaklarda da benzer ifadeler bulunuyordu.

Hunlar ile Moğolların yol açtığı korku birbirine benzediği için farklı dönemlerde aynı tür tasvirler ortaya çıkmış olabilir.

Moğolların kendi güçlerini büyütmek amacıyla yaydığı korku propagandası da bu anlatımları desteklemiş olabilir.

Korkunun Askerî Etkisi

Moğollar hakkındaki ifadeler aşırıydı. Bununla birlikte savaşların yol açtığı yıkımın büyüklüğü, sığınmacıların yaşadığı dehşet ve Moğolların Batılı toplumlara bütünüyle yabancı görünmesi bu aşırılığı açıklamaktadır.

Moğolların fiziksel görünüşleri, kıyafetleri ve hayat tarzları Avrupalıların alışık olmadığı özellikler taşıyordu.

Bu anlatımlar bütünüyle uydurma sayılmamalıdır. Gerçek olaylarla korkunun ve söylentilerin birbirine karışmış biçimini yansıtmaktadır.

Moğolların başarılarını anlamak için düşmanları üzerinde oluşturdukları bu psikolojik etkinin dikkate alınması gerekir.

Ermeni Kaynaklarında Moğollar

Moğollarla ittifak hâlinde bulunan Ermeniler bile onları olağan dışı ve korkutucu biçimde tasvir etti.

Okçuların Tarihi adlı eserin kimliği bilinmeyen Ermeni yazarı, Moğolların insanlara benzemediğini ileri sürdü.

Başlarının manda başı kadar büyük, gözlerinin kaz yavrusu gibi çekik, burunlarının kedi burnu gibi kısa ve yassı, seslerinin ise son derece tiz olduğunu yazdı.

Onları bakılması güç, korkunç ve kurtlar gibi yemek yiyen insanlar olarak tanımladı.

Moğollarla uzun süre temas kuran Floransalı Ricoldo da yaklaşık yarım yüzyıl sonra onların çoğunun doğa veya irade yasası olmadan hayvanlar gibi yaşadığını ileri sürdü.

Bu değerlendirmeler, yabancı kabul edilen bir toplum hakkındaki ilk yargıların uzun süre değişmeden kalabildiğini göstermektedir.

Ergenekon Anlatısının İzleri

Batılı haberlerde Moğolların kuzey dağlarından indiği, kayalık bir engeli aştığı, dağlar arasında kapalı kaldığı ve dayanıklı kayaları delerek dışarı çıktığı sıkça aktarılmıştır.

Bu anlatımlar Ergenekon geleneğini hatırlatmaktadır.

Moğolların bütün dünyayı ele geçirmeyi amaçladığı da Batılı kaynaklarda sürekli tekrarlanmıştır. Bu değerlendirme, Moğolların evrensel egemenlik düşüncesiyle uyumluydu.

Bazı haberleri aktaranlar istiladan kaçmış ve Moğolları doğrudan tanımış kişilerdi.

1245 Lyon Konsili’nde konuşan Rus Başpiskoposu Peter, Moğolların tek Tanrı inancından, hükümdarlarının ilahi kökeninden, yaratıcıya yaptıkları günlük dualardan, ilk ürün sunularından ve yeni ay törenlerinden söz edebiliyordu.

Bu bilgiler, korkuya dayalı abartılı tasvirlerin yanında Moğol inançları hakkında doğru gözlemlerin de Batı’ya ulaştığını göstermektedir.

Moğollarda Yamyamlık Meselesi

Moğolların yamyam olup olmadığı kesin biçimde cevaplandırılamayan meselelerden biridir.

Latin, Slav, Ermeni ve Müslüman toplumlar Moğolların beslenme alışkanlıklarından genel olarak tiksinti duyuyordu. Köpek, sıçan ve at eti yedikleri ileri sürülüyordu.

Bu algıdan insan eti yedikleri sonucuna geçmek kolaydı. “Kana susamak” veya “kan içmek” gibi ifadeler hem gerçek hem mecazî anlamda kullanılabiliyordu.

Moğolların kendilerini korkutucu göstermek amacıyla yamyamlık söylentilerini desteklemiş olması da mümkündür.

İnsan eti yemenin Moğollar arasında yaygın ve düzenli bir alışkanlık olduğuna dair yeterli kanıt yoktur.

Açlık nedeniyle ortaya çıkan istisnaî olaylar veya dinî törenlerle bağlantılı gizli uygulamalar bulunmuş olabilir. Ancak bunların varlığı kesin olarak belirlenememektedir.

Ritüel yamyamlık gerçekleşmişse Şamanist dinî ve büyüsel uygulamalar içinde son derece gizli tutulmuş olmalıdır.

Batılı anlatıcıların yamyamlık suçlamalarını bu tür gizli törenlere ilişkin doğrudan bilgilerden elde ettikleri düşünülemez.

Yamyamlık Suçlamasının Geçmişi

Yabancı ve göçebe toplulukların yamyamlıkla suçlanması Moğollar dönemine özgü değildi.

X. yüzyılda Macarlar hakkında da benzer söylentiler yayılmıştı.

Fransızcada çocukları yiyen dev anlamındaki “ogre” kelimesinin, Fransızcada Macar anlamına gelen “Hongrois” sözcüğüyle ilişkilendirilmesi de bu eski korkunun dilde bıraktığı bir iz olarak değerlendirilmiştir.

Orta Avrupa Seferi

XII. yüzyılda Orta Avrupa’nın başlıca siyasî gücü Macaristan Krallığı’ydı. III. Béla döneminde Batı Hristiyan dünyasıyla bağlarını güçlendiren krallık, kilisenin, papalığın ve aristokrasinin desteğiyle Dalmaçya’yı yeniden ele geçirmiş, Galiçya’ya hâkim olmuş ve Venedik saldırılarını geri püskürtmüştü.

III. Béla, Fransa kral ailesinden Marguerite ile evlendiğinde Batı’nın en zengin ve etkili hükümdarları arasında yer alıyordu. Adriyatik kıyılarına ulaşan Macaristan, Balkanlar üzerinde de geniş bir nüfuza sahipti.

Macarların doğudaki başlıca hedeflerinden biri, Latin kaynaklarında Kuman, Rus kaynaklarında Polovets, Türkçede ise Kıpçak olarak adlandırılan topluluklardı. XII. yüzyılın sonlarından itibaren Kıpçak ülkesi üzerinde siyasî ve dinî hâkimiyet kurmaya çalıştılar.

Batu’nun Macaristan’a karşı savaşı, Kıpçakları koruma ve Türk topluluklarının uğradığı saldırıların öcünü alma gerekçesiyle açıklanmış olabilir. Bununla birlikte bu gerekçe, daha geniş Moğol fetih programının uygun bir bahanesiydi.

Polonya Seferi

1241 yılının başında Moğol ordusunun Kaydu ve Baydar tarafından yönetilen sağ kanadı Polonya’ya girdi.

Moğollar 13 Şubat’ta donmuş Vistül Nehri’ni geçerek Sandomierz’i yağmaladı. Öncü birlikler kısa süre sonra Kraków çevresinde görüldü ve ordunun ana kuvvetleri onları izledi.

Moğol ilerleyişini durdurmaya çalışan Polonya ordusu 18 Mart 1241’de Chmielnik’te yenildi. Bu yenilgiden sonra Kraków’u savunabilecek güçlü bir kuvvet kalmadı.

Polonya hükümdarı IV. Bolesław Moravya’ya sığındı. Moğollar Kraków’a girerek şehri yaktı ve ardından Silezya’ya yöneldi.

Oder Nehri’ni Racibórz yakınında geçen birlikler Wrocław çevresini tahrip etti. Silezya o dönemde Polonya’ya bağlıydı ve ülkenin en kalabalık ve zengin bölgelerinden birini oluşturuyordu.

Legnica Savaşı

Moğol ilerleyişi Alman topraklarında büyük endişe yarattı.

Polonyalılara yardım etmek ve saldırıyı durdurmak amacıyla Silezya Dükü II. Henry’nin komutasında Alman haçlıları ve Töton şövalyelerinden oluşan bir ordu toplandı. Kuvvetin 30.000 veya 40.000 kişiye ulaştığı aktarılmaktadır.

Bu büyüklükte bir ordunun dönemin Avrupa şartlarında ender görüldüğü belirtilmektedir.

İki ordu 9 Nisan 1241’de Legnica yakınındaki Wahlstatt’ta karşılaştı. Sayıca daha az olduğu düşünülen Moğol kuvvetleri Avrupa ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı.

Silezya Dükü Henry savaşta öldürüldü ve başı bir mızrağın ucunda teşhir edildi. Daha sonraki anlatımlarda öldürülen askerlerden kesilen kulakların beş yüz çuval içinde Batu’ya gönderildiği ileri sürülmüştür. Bu anlatımın doğruluğu kesin değildir.

Legnica yenilgisi Almanya’da büyük bir kahramanlık hatırasına dönüştü. Olay zamanla yenilgiden çok destansı bir direniş gibi anlatıldı. Goethe’nin, savaşın gerçek sonucunu tarih kitaplarından öğrendiğinde şaşkınlığa uğradığı aktarılmaktadır.

Silezya’nın Tahribi

Legnica’dan sonra Moğol süvarileri Silezya boyunca ilerleyerek yağma ve yıkımı sürdürdü.

Yaklaşık üç hafta içinde bölge ağır biçimde tahrip edildi. Yerleşimler yakıldı, nüfus büyük kayıplar verdi ve tarımsal hayat önemli ölçüde çöktü.

Silezya’nın yeniden nüfuslandırılması için dışarıdan yeni topluluklara ihtiyaç duyuldu. Bu nüfus, savaşta ağır kayıplar veren Polonya’dan değil, Moğol saldırısından büyük ölçüde kurtulan Alman bölgelerinden geldi.

Bu gelişme, Slav nüfusunun bazı Orta Avrupa bölgelerindeki gerilemesini hızlandırdı.

Moravya’ya İlerleyiş

Moğollar Silezya’dan sonra Moravya’ya girdi.

Jaroslav von Sternberg’in savunduğu Olomouc’u kuşattılar. Ardından Karpat geçitlerine doğru ilerleyerek daha sonra Austerlitz ve Wagram adlarıyla ün kazanacak bölgelerin doğusundan geçtiler.

Bohemya kralı ordusunu toplamıştı, ancak Moğollara karşı doğrudan harekete geçmedi.

Moğol sağ kanadı, Macaristan’a giren merkez ve sol kanatlarla birleşmek üzere güneye yöneldi. Bohemya’nın kurtuluşunun Moğolların saldırmaya cesaret edememesinden kaynaklandığı ileri sürülmüşse de bu güzergâhın sefer planında önceden belirlenmiş olması daha muhtemeldir.

Macaristan’ın İstilası

Çok sayıda uyarıya rağmen Macaristan savaşa yeterince hazırlanmamıştı.

Çin kaynaklarında ülkenin beş ayrı koldan istila edildiği aktarılmaktadır. Ancak Moğol ordusunun sağ, merkez ve sol kanat olmak üzere üç ana kuvvete ayrılmış olması daha olasıdır.

Polonya ve Silezya üzerinden gelen sağ kanat Cuci soyundan Şeyban’ın yönetimindeydi. Bu kuvvet, Macaristan ile Avusturya arasındaki bağlantıyı kesiyordu.

Batu’nun yönettiği merkez ordusu Galiçya’dan ilerleyerek Ujgorod ile Mukaçevo arasındaki Karpat geçitlerinden geçti ve güneybatıya yöneldi.

Ögedey’in oğlu Kadan’ın komuta ettiği sol kanat ise Besarabya’da toplanarak Moldavya üzerinden batıya ilerledi.

Karpat Geçitlerinin Aşılması

Batu’nun kuvvetleri Karpatlardaki dar geçidi savunan Macar ordusuyla karşılaştı.

Macar birlikleri 12 Mart 1241’de geri püskürtüldü ve geçit Moğolların eline geçti. Diğer güzergâhlarda önemli bir direnişle karşılaşılmadı.

Moğol müfrezeleri kırsal bölgeleri tahrip ederken ana kuvvetler Macaristan’ın merkezi yönünde ilerledi.

Bazı şehirler ele geçirildi. Belgrad’ın hangi tarihte düştüğü kesin değildir.

Moğol ordusunun büyük kısmı, IV. Béla’nın yaklaşık 100.000 asker topladığı Buda önlerinde birleşti.

Macar Ordusunun İlerlemesi

IV. Béla, Moğollara Buda’yı kuşatma fırsatı vermek istemedi ve ordusuyla saldırıya geçti.

Moğollar dört gün boyunca hızlı fakat düzenli biçimde geri çekildi. Yaklaşık 150 kilometrelik bu hareket, Macar ordusunu Sajó ile Tisza nehirlerinin birleştiği bölgeye kadar çekti.

Moğollar burada durarak savaşı kabul etti.

İki ordu 11 Nisan 1241’de Muhi yakınlarında karşılaştı. Bu savaş, Moğol fetihlerinin en büyük askerî başarılarından biri oldu.

Savaş Öncesi Dua

Batu savaş başlamadan önce Cengiz Han’ın büyük seferlerden önce yaptığı gibi yüksek bir yere çekilerek Gök’e dua etti.

Yaklaşık yirmi dört saat süren bu hazırlık sırasında emrindeki Müslüman askerlere de kendi inançlarına göre dua etmelerini emretti.

Batu’nun savaş öncesinde zaferden bütünüyle emin olmadığı anlaşılmaktadır.

Macar ordusunu kendi peşinden çekerek uzun bir yürüyüşle yormak ve birlikler arasındaki düzeni bozmak istemiş olabilir.

Bununla birlikte Macarlar henüz büyük bir savaş yaşamamış, uzun mesafeler katetmemiş ve güçlerini büyük ölçüde korumuştu. Sayıları da Moğollar için ciddi bir tehdit oluşturuyordu.

Muhi Savaşı

Sajó Nehri iki orduyu birbirinden ayırıyordu.

Sübötey, gece boyunca birliklerini Macar kampının hem yukarısından hem de aşağısından gizlice nehrin karşı kıyısına geçirdi.

Gün doğduğunda IV. Béla saldırıya geçti. Macar süvarileri cesur ve gösterişli bir hücum gerçekleştirdi.

Moğolların büyük kayıplar vermesi Batu’nun moralini bozdu. Batu geri çekilmeyi düşündü ve savaşı kaybetmek üzere olduğuna inandı.

Sübötey ise zaferin mümkün olduğunu düşünüyordu. Batu’yu geri çekilmekten vazgeçirerek mücadeleyi sürdürmeye ikna etti.

Nehri gizlice aşan Moğol birlikleri kısa süre sonra Macar ordusunun iki kanadına saldırdı. Macarlar nehir ile Moğol kuvvetleri arasında sıkıştı.

Çember içine alma harekâtı savaşın sonucunu değiştirdi. Moğollar zaferin yaklaştığını, Macarlar ise kuşatıldıklarını anladı.

Morali bozulan Macar ordusu ağır bir yenilgiye uğradı.

Macar Ordusunun Yok Edilmesi

Muhi’de Moğollar hızlı, kesin ve kendi kayıplarını sınırlı tuttukları bir zafer kazandı.

Bir yıl öncesine kadar yenilmez sayılan Macar ordusu büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.

Macar askerleri güçlü bir direniş göstermiş olmakla birlikte ordunun askerî varlığı sona ermişti.

Moğol kuvvetleri daha sonra Macar ovasına yayılarak yerleşimleri tahrip etti.

Macaristan’daki Katliamlar

Moğol askerleri teslim olan kadınların hayatlarının bağışlanacağını ileri sürdü. Buna rağmen teslim olanların da öldürüldüğü aktarılmaktadır.

Moğol ordusunun ilerleyen aylarda yiyeceğe ihtiyacı vardı. Bu nedenle köylüler hasadı toplamaya ve ürünleri ambarlara yerleştirmeye teşvik edildi.

Köylülere bu çalışmaların kendi hayatta kalmaları için gerekli olduğu söylendi. Ancak ürünler toplandıktan sonra nüfusun bir kısmı öldürüldü.

Birkaç ay içinde Macaristan nüfusunun yarısının, bir milyondan fazla kişinin öldüğü ileri sürülmüştür. Bu rakamın doğruluğunu belirlemek mümkün değildir.

Bazı kaleler ise bütün saldırıları geri püskürterek direnmeye devam etti.

Nagyvárad Piskoposu Rogerius, krallığın uğradığı felaketi Carmen Miserabile adlı eserinde ayrıntılı biçimde anlattı.

Sübötey’in Son Zaferi

Batu ile Sübötey arasında rekabet ve kıskançlık bulunmasına rağmen Batu, Muhi zaferinin asıl sahibinin Sübötey olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.

Muhi Savaşı, Sübötey’in son büyük askerî başarısıydı.

Yaşlı komutan daha sonra Moğolistan’a dönerek askerî görevlerden çekildi. 1246 yılında doğduğu bölge yakınında, Tola Nehri kıyısında öldü.

Seferin Büyüklüğü

Moğolların düzenlediği seferler arasında Orta Avrupa harekâtı hız ve başarı bakımından özel bir yere sahipti.

Dört yıl içinde Rus prenslikleri, Polonya ve Macaristan’ın büyük orduları yenilmişti.

Kore, Tangut ülkesi, İran ve Kin Devleti uzun süre direnmişken Orta Avrupa’daki şövalye orduları kısa sürede dağıtılmıştı.

Buna rağmen bu büyük askerî zafer kalıcı bir hâkimiyete dönüşmedi. Seferin sağladığı sonuçlarla harcanan askerî çaba arasında belirgin bir uyumsuzluk bulunuyordu.

Tuna’nın Geçilmesi

Batu 25 Aralık 1241’de donmuş Tuna Nehri’ni geçti.

Moğollar Hırvatistan’a girerek Zagreb’i ele geçirdi.

IV. Béla Dalmaçya’ya kaçtı ve Adriyatik Denizi’ndeki bir adaya sığındı. Bu kaçış, Harezm hükümdarı Muhammed Şah’ın Hazar Denizi’ndeki bir adaya sığınmasını hatırlatmaktadır.

Kadan, Mart 1242’de kralı takip ederek Adriyatik kıyılarına ulaştı.

Moğol atlıları Split, Kotor ve Dubrovnik çevresinde görüldü. Ancak bu kuvvetlerin sayısı fazla değildi.

Adriyatik Kıyılarındaki Güçlükler

Başpiskopos Thomas, Kadan’ın yanında ordusunun yalnızca bir bölümünün bulunduğunu belirtmiştir.

Bunun başlıca nedeni bölgede bütün atları besleyebilecek yeterli otlağın bulunmamasıydı.

Mart ayının başlarında hava hâlâ soğuktu. Bununla birlikte temel güçlük yalnızca iklim değil, Hırvatistan’ın kuzeybatısındaki karstik arazinin kuraklığıydı.

Atların beslenememesi Moğol birliklerini kısa süre sonra Macar ovasına dönmeye zorladı.

Batu’nun Viyana yönüne gönderdiği ve Wiener Neustadt’a kadar ulaşan kuvvetler de geri çekildi.

Moğol birlikleri Macar ovasında yeniden toplandığında Batu bölgeden ayrılmıştı.

Ögedey’in Ölümü

Ögedey, 11 Aralık 1241’de Macaristan seferi devam ederken öldü.

Ölümünün, Tuluy’da olduğu gibi uzun süreli alkol tüketiminin bedenini zayıflatmasıyla ilişkili olması muhtemeldir.

Plan Carpin, Ögedey’in bir kadın tarafından öldürüldüğünü ileri süren bir anlatı aktarmıştır. Benzer hikâyeler Cengiz Han için de anlatılmıştır ve bu iddiaların sağlam bir temeli yoktur.

Ögedey geleneklere uygun biçimde Yukarı İrtiş yakınlarında, ordugâhından iki günlük mesafede bulunan karla kaplı bir dağa gömüldü.

Kurt Anlatısı

Reşidüddin, Ögedey’in ölümünden kısa süre önce yaşandığı söylenen bir olayı aktarmaktadır.

Bir Moğolun sürülerine saldıran kurt yakalanarak kağanın huzuruna getirildi.

Ögedey, kurdun arkadaşlarına olanları anlatabilmesi ve onların bölgeyi terk etmelerini sağlaması için serbest bırakılmasını emretti.

Ancak kurt kaçarken köpekler tarafından yakalanarak öldürüldü.

Bunun üzerine Ögedey öfkelendi ve köpeklerin öldürülmesini emretti.

Kağan, kendisinde bir zayıflık hissettiğini, bir canlıyı ölümden kurtarırsa Ebedî Varlık’ın da kendi hayatını bağışlayabileceğini düşündüğünü söyledi.

Bu anlatımın anlamı kesin değildir. Moğolların kutsal veya koruyucu sayılan hayvanlarla hükümdar arasında kurduğu özel bağlantıyı yansıtıyor olabilir.

Orta Avrupa’dan Geri Çekilme

Moğollar Rusları, Polonyalıları, Almanları ve Macarları yenmiş; Adriyatik kıyılarına ve Viyana yakınlarına kadar ulaşmıştı.

Batu, İmparator II. Friedrich’e teslim olmasını isteyen bir mesaj da göndermişti.

Bu şartlarda Batı Avrupa’nın büyük bir istilayla karşılaşacağı düşünülebilirdi. Ancak Moğol ilerleyişi beklenmedik biçimde sona erdi ve birlikler Orta Avrupa’dan çekilmeye başladı.

Geri çekilmenin başlıca nedeni geleneksel olarak Ögedey’in ölümüne bağlanmaktadır.

Kağanın ölümü yeni hükümdarın seçilmesini gerektiriyordu. Batı seferine katılan çok sayıda hanedan prensi taht üzerinde hak iddia edebilir veya kurultayda söz sahibi olabilirdi.

Bununla birlikte geri çekilmeyi yalnızca bu gelişmeyle açıklamak güçtür.

Ölüm Haberinin Ulaşması Sorunu

Ögedey’in ölüm haberinin yaklaşık üç ay içinde, 1242 ilkbaharında Macaristan’a ulaştığı ileri sürülmektedir.

Moğol posta sistemi son derece etkili olmakla birlikte böyle bir haberin bu kadar kısa sürede ulaşması güç görünmektedir.

Karakurum ile İdil arasındaki kuş uçuşu mesafe yaklaşık 4.000 kilometreydi. Yol üzerinde dağlar, çöller ve özellikle kışın aşılması güç bölgeler bulunuyordu.

Bir haberci uygun şartlarda sıradan bir yolcudan birkaç kat hızlı ilerleyebilirdi. Ancak fırtınalar, yıkılan köprüler, hayvan hastalıkları ve kapanan yollar yolculuğu yavaşlatabilirdi.

İdil ile Macaristan arasındaki savaş bölgelerinde düzenli posta istasyonlarının henüz kurulmamış olması da haberleşmeyi zorlaştırıyordu.

Ayrıca Moğol geleneğinde hükümdarın ölümü, naiplik düzeni kuruluncaya kadar gizli tutulabiliyordu. Habercinin Ögedey’in ölümünün hemen ertesi günü yola çıkarılmış olması kesin değildir.

Geri Çekilmenin Hazırlanması

Batu’nun ölüm haberini Mart 1242’de aldığı kabul edilse bile bütün ordusunu hemen geri çekmesi kolay değildi.

Beklenmedik bir çekilme, özellikle ağır biçimde tahrip edilmiş bir ülkede felaketle sonuçlanabilirdi.

Ordunun toplanması, uzun yolculuk için erzak hazırlanması, geride kalan birliklerin güvenliğinin sağlanması ve fethedilen bölgelerde kurulan yönetime talimat verilmesi gerekiyordu.

Batu’nun hareketleri aceleyle kaçan bir komutanın davranışlarına benzemiyordu.

Yanında çok büyük bir esir topluluğu götürdü. Bu durum geri dönüşün önceden düşünüldüğünü ve hazırlandığını göstermektedir.

Batu’nun 1241-1242 kışının başından itibaren geri çekilmeyi planladığı ve hareket tarihini ilkbahar olarak belirlediği düşünülebilir.

Güney Güzergâhı

Batu’nun en geç 1242 ilkbaharında Balkan Bulgaristanı’nda bulunduğu anlaşılmaktadır.

Hızla Moğolistan’a dönmek isteyen bir komutanın Macaristan ve Karpatlar üzerinden doğrudan ilerlemesi beklenirdi. Batu ise daha uzun olan güney güzergâhını kullandı.

Balkanlar şaşkınlık içinde olsa da bölgenin bütünüyle savunmasız olduğu söylenemezdi.

Macaristan’daki bazı kalelerin güçlü direnişi, Orta Avrupa’da savaşmaya devam edebilecek kuvvetlerin bulunduğunu göstermişti.

Bu nedenle Batu’nun güneyden ilerlemesi, geri çekilmenin yalnızca kurultaya yetişme isteğiyle açıklanamayacağını düşündürmektedir.

Batu’nun Yavaş Dönüşü

Batu seferi yalnızca kurultaya katılmak için bıraksaydı Moğolistan’a mümkün olduğunca çabuk dönmesi beklenirdi.

Ancak 1242-1243 kışını Eflak, Moldavya ve Ukrayna üzerinden yavaş biçimde ilerleyerek geçirdi.

Moğolistan’a gitmekte acele ettiğine ilişkin bir belirti göstermedi.

Bu nedenle geri çekilmenin başka askerî ve ekonomik nedenleri bulunmalıdır.

Ordunun Yorgunluğu

Moğollar Ocak ile Nisan 1241 arasında Polonya ve Macaristan’da sürekli yürümüş ve savaşmıştı.

Muhi zaferinden sonra IV. Béla’yı hemen takip etmediler ve uzun süre büyük bir harekât düzenlemediler.

Bu durum askerlerin ve özellikle atların dinlenmeye ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

Moğol ordusu ancak yedi veya sekiz ay sonra, Aralık 1241’de yeniden sınırlı bir saldırıya geçti.

Harekâtın uzun süre durmasının başlıca nedenlerinden biri erzak ve otlak yetersizliği olmalıdır.

Erzak Sorunu

Moğollar köylüleri hasadı toplamaya ve ambarlamaya zorlamış, daha sonra ürünleri paylaşmamak için nüfusun bir bölümünü öldürmüştü.

Bu uygulama ordunun yiyecek sıkıntısını göstermektedir.

İnsanlar için erzak sağlanabilse bile çok sayıdaki atı beslemek daha güçtü.

Macar ovasının Moğol ordusunu bütün yaz boyunca besleyebilecek kadar geniş olup olmadığı kuşkuluydu.

Kış geldiğinde Batu, Macaristan’daki otlakların ordusunun uzun süre kalmasına yetmeyeceği sonucuna varmış olabilir.

Macar Ovasının Kapasitesi

Macaristan’ın çimlerle kaplı ovası Orta ve Batı Avrupa’nın en zengin otlak alanlarından biriydi. Ancak bu alan sınırsız değildi.

Yaklaşık 100.000 kilometrekarelik ova, Moğolistan’dan on iki veya on üç kat daha küçüktü. XIII. yüzyılda bölgenin bir bölümü ormanlar ve işlenmiş tarlalarla kaplıydı.

Ovanın azami 320.000, daha ölçülü değerlendirmelere göre ise yaklaşık 206.000 hayvan birimini besleyebileceği hesaplanmıştır.

Bir hayvan birimi beş koyun veya keçiye ya da bir at veya sığıra karşılık geliyordu.

Her Moğol savaşçısının en az üç bineğe ihtiyaç duyduğu dikkate alındığında ova ancak yaklaşık 68.000 süvarinin atlarını besleyebilirdi.

Buna askerlerin yiyeceği için gerekli koyun ve sığırlar da eklendiğinde bölgenin büyük Moğol ordusuna uzun süre yetmesi mümkün değildi.

Geri Çekilmenin Asıl Nedeni

Moğolların Avrupa’daki savaşı, Hindistan ve Güney Çin’de olduğu gibi alışılmış süvari düzenlerinin ihtiyaç duyduğu kaynakların yetersizliğiyle karşılaştı.

Batu Tuna Vadisi’nde kalabilir ve buradan İtalya, Almanya veya Fransa’ya akınlar düzenleyebilirdi.

Ancak bu hareketler Attila dönemindeki seferler gibi kalıcı yerleşme sağlamayan yağma akınları olarak kalacaktı.

Moğol ordusunun esas gücü, geniş otlaklarda sürekli hareket eden çok sayıda süvariye dayanıyordu. Orta ve Batı Avrupa bu ölçekteki bir ordunun ihtiyaçlarını uzun süre karşılayamıyordu.

Bu nedenle Batu geri çekilmeye karar verdi ve hareketi dikkatle hazırladı.

Kıpçak Bozkırına Yerleşme

Batu Orta Avrupa’dan çekilirken fethettiği bölgeleri bütünüyle terk ettiğini düşünmüyordu.

Geride bıraktığı idarî düzen, ileride yeniden dönme düşüncesinin sürdüğünü göstermektedir.

Bununla birlikte Batu bir süre Kıpçak bozkırına yerleşti ve burayı kendi ulusunun merkezi hâline getirdi.

Bu siyasî yapı zamanla Altın Orda Hanlığı olarak tanınacaktı.

Güyük ve Naiplikler Dönemi

Töregene’nin Naipliği

Ögedey’in 1241’de ölmesinin ardından naiplik görevi dul eşi Töregene’ye verildi.

Töregene büyük olasılıkla Nayman kökenliydi. İlk evliliğini Cengiz Han’ın eski düşmanı Merkit önderi Toktoa Beki’nin oğullarından biriyle yapmış, Merkitlerin Moğol topluluğuna katılması sırasında Ögedey’in payına düşmüştü.

Böylece Moğol İmparatorluğu’nun en yüksek makamına, sınırlı bir süre ve hanedan ileri gelenlerinin denetimi altında da olsa bir kadın yükseldi.

Bu durum, Moğollarda evliliğin ölümden sonra da sürdüğünü kabul eden gelenekler bakımından önem taşıyordu.

Yengelik Geleneği

Moğollarda dul kadının, ölen kocasının kardeşlerinden veya kendi çocuğu olmamak şartıyla oğullarından biriyle yeniden evlendirilmesine dayanan yengelik geleneği bulunuyordu.

Bu uygulamanın amacı soyun devamını sağlamak değildi. Ölen kişinin gökte yaşamayı sürdürdüğüne inanıldığından, yeni koca dul kadını ileride eski eşiyle yeniden birleşeceği hayata kadar koruyordu.

Yengelik, daha eski ve sert bir geleneğin yerini almıştı. Önceki uygulamada dul kadının ölen kocasıyla birlikte gömülmesi söz konusuydu. XIII. yüzyılda bu durum ortadan kalkmış, cenaze ve doğum günü törenlerinde kurban edilme daha çok cariyeler ve esirlerle sınırlı kalmıştı.

Töregene dul kaldı ve yeniden evlenmedi.

Soylu kadınların ikinci evliliklerine ilişkin örnekler son derece azdır. Tuluy’un eşinin Güyük’ün oğullarından biriyle evlendirilmesi düşüncesi önemli bir istisna oluşturur. Ancak prenses bu öneriyi ölen eşine karşı sadakatsizlik sayarak reddetmişti.

Bazı anlatıcılar yengelik geleneğinin XIII. yüzyılda sürdüğünü belirtmektedir. Buna rağmen uygulamanın daha çok sıradan halk arasında devam ettiği, soylu kadınların ise bundan muaf tutulduğu düşünülebilir.

Veraset Sorunu

Ögedey’in ölümünün ardından yeni kağanın kim olacağı konusunda ciddi bir anlaşmazlık ortaya çıktı.

Ögedey başlangıçta oğlu Küçü’yü halefi yapmak istemişti. Ancak Küçü Çin’de yürütülen savaş sırasında ölmüştü. Bunun üzerine Ögedey, Küçü’nün oğlu Şiremun’u seçmişti.

Şiremun hanedan üyelerinin tamamı tarafından kabul edilmiyordu. Töregene ise kendi oğlu Güyük’ün tahta çıkmasını istiyordu.

Naip, Cengiz Han’ın ikinci oğlu ve yasanın başlıca koruyucularından olan Çağatay’ın desteğine sahipti. Şiremun’un yetiştirilmesinde önemli rol oynamış olmasına rağmen Çağatay’ın Töregene’nin seçimini desteklemesi bekleniyordu.

Ancak Çağatay, Ögedey’den birkaç ay sonra, 1242 yılının başında öldü.

Tedavisi için çağrılan hekimler hastayı zehirlemekle suçlandı ve öldürüldü. Bu olay, hükümdar çevresinde hekimlik yapmanın taşıdığı tehlikeyi göstermektedir.

Cuci Soyunun Muhalefeti

Çağatay’ın ölümü veraset dengesini yeniden değiştirdi.

Töregene’nin zaten kırılgan olan iktidarı daha da zayıfladı. Çağatay’ın yokluğunda Cuci soyundan gelen prensler hanedan içinde daha etkili hâle geldi.

Cuci ailesi hem Töregene’ye hem de Güyük’e karşıydı.

Batu ile Güyük arasında Avrupa seferi sırasında çıkan anlaşmazlık sona ermemişti. Bu düşmanlık Batu’nun kardeşlerini, akrabalarını ve bağlı çevrelerini de Güyük’e karşı birleştirdi.

Töregene’nin İktidarı Güçlendirmesi

Töregene güçlü ve kararlı bir naipti.

Kendi adayına yönelik direnişi kırmak ve Güyük’ün hükümdarlığını kabul ettirmek için hızlı biçimde harekete geçti.

Doğu İran valisi Uygur Körgöz’ü idam ettirdi ve yerine Oyrat kökenli Argun Aka’yı atadı.

Argun Aka iyi eğitimliydi ve daha önce imparatorluk mühürdarlığında görev yapmıştı. 1243 ile 1255 yılları arasındaki valiliği sırasında yerli halkı vergi yolsuzluklarından ve göçebe askerlerin sert uygulamalarından korumaya çalıştı.

Bu atama Töregene’nin başarılı tercihlerinden biri oldu.

Eski Yöneticilerin Tasfiyesi

Töregene, Cengiz Han’ın güvenini kazanmış ve dokunulmaz sayılması gereken yüksek görevlilere de müdahale etti.

Yaşlı Kitan devlet adamı Yelü Çutsay gözden düşürüldü. Bu durumun onu ağır biçimde etkilediği ve Haziran 1242’de üzüntüsünden öldüğü aktarılmaktadır.

Nesturi mühürdar Çinkay, hayatından endişe ederek kaçtı.

Maveraünnehir ve Türkistan valisi Mahmud Yalavaç görevinden uzaklaştırıldı. Daha düşük rütbeli çok sayıda yönetici de tasfiye edildi.

Bu uygulamalar uzun yıllar devlete hizmet etmiş görevlilerin sadakatinin karşılıksız bırakılması anlamına geliyor ve imparatorluk yönetimine ilk büyük darbelerden birini indiriyordu.

Temüge’nin Girişimi

Töregene’nin uygulamaları Cengiz Han’ın hayatta kalan son kardeşi Temüge Otçigin’i öfkelendirdi.

Temüge o sırada seksen yaşlarına yaklaşmış olmalıydı. Doğu Moğolistan ile Mançurya sınırındaki Kirin bölgesinde bulunan yurdundan askerî kuvvetleriyle Karakurum’a doğru hareket ettiği söylenmektedir.

Ancak ya Güyük’ün gelişi üzerine ya da bir iç savaşın imparatorluk için doğuracağı sonuçları fark ederek ilerlemekten vazgeçti.

Güyük tahta çıktıktan sonra Temüge’nin bu davranışı hakkında soruşturma açtırdı. Temüge’nin çevresinden çok sayıda kişi ağır biçimde cezalandırıldı.

Anadolu Seferi

Baycu Noyan, İran’daki Moğol ordusunun hastalanan komutanı Çormagan’ın yerine büyük olasılıkla Ögedey hayattayken geçmişti.

Ancak Aras ve Kura vadilerindeki Moğol ana karargâhına 1242’de ulaştı. Baycu burada 1256’ya kadar geniş yetkilerle görev yaptı.

Moğol yönetiminde yüksek görevlilerin sık sık değiştirilmemesi dikkat çekici bir özellikti. Bir görevin sonuç vermesi için yöneticilere zaman tanınması gerektiği kabul ediliyordu.

Baycu göreve başladığında Kafkasya ve Ermenistan’daki başlıca direnişler sona ermişti. Moğollar artık Anadolu hükümdarlarıyla doğrudan temas hâlindeydi.

Anadolu Selçuklu Devleti

Anadolu’nun büyük bölümü, merkezi Konya olduğu için Konya Selçukluları veya Müslüman kaynaklarda ülkenin adıyla Rum Selçukluları olarak anılan devletin hâkimiyetindeydi.

Anadolu Selçukluları XIII. yüzyılın başında Venediklilerden Antalya’yı, Kilikya Ermenilerinden Alanya’yı alarak Akdeniz’e açılmıştı.

Erzincan ve Erzurum’un 1231’de ele geçirilmesiyle İran, Hindistan ve Çin’e uzanan ticaret güzergâhları üzerinde de önemli bir konum elde edilmişti.

Baba İshak İsyanı, devletin en iyi birliklerinin müdahalesini gerektiren geniş çaplı toplumsal ve dinî bir hareketti. Buna rağmen devlet bu isyandan bütünüyle zayıflamış olarak çıkmadı.

Anadolu Selçuklu Devleti bu sırada siyasî ve ekonomik gücünün doruğundaydı.

Anadolu’nun Ekonomik Durumu

Ülkede gelişmiş bir kervansaray ağı bulunuyordu.

Venedikliler, Pisalılar, Provençaller, Cenevizliler ve Bizanslılarla yapılan anlaşmalar ticareti destekliyordu. İhracatın ithalattan fazla olması devletin zenginliğini artırıyordu.

Maden üretimi canlı, zanaat gelişmişti. Göçebe hayvancılığı önemini korurken tarım da giderek daha verimli hâle geliyordu.

Şehirler süslü surlarla çevriliyor, saraylar inşa ediliyor ve medreselerin sayısı artırılıyordu.

Bu görünüm, Selçuklu Devleti’nin geleceğinin güvenli olduğu izlenimini veriyordu.

Baycu’nun Saldırısı

Baycu 1242-1243 kışında Erzurum’u ele geçirdi ve ilkbaharda Orta Anadolu’ya doğru ilerledi.

Selçuklular Franklardan, İznik Devleti’nden ve Trabzon hükümdarından yardım istedi.

Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Moğolların ilerleyişini beklemeden ordusunu Erzincan çevresindeki Kösedağ’a yerleştirdi.

Savaş öncesindeki elçilik görüşmelerinde Selçuklu tarafı Baycu’ya küçümseyici cevaplar verdi.

Baycu ise zaferin Tanrı’nın onu vereceği tarafa ait olacağını söylemekle yetindi.

Kösedağ Savaşı

Selçuklu ordusunun bulunduğu mevzi doğrudan saldırı için güçtü.

Baycu ilk hücumun ardından kaçıyormuş gibi davranarak eski Moğol taktiğine başvurdu.

Göçebe savaş geleneklerine yabancı olmayan Selçukluların bu harekete aldanmaması beklenirdi. Buna rağmen Moğol ordusunu takip ettiler.

Selçuklu kuvvetleri 26 Haziran 1243’te Kösedağ’da ağır bir yenilgiye uğradı.

Bu savaş Anadolu’nun Moğol hâkimiyetine girmesinin önünü açtı.

Anadolu’nun Boyun Eğmesi

Baycu önce teslim olarak kapılarını açan Sivas’a girdi.

Direnmeye çalışan Tokat ve Kayseri ağır biçimde cezalandırıldı.

Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev Ankara’ya kaçtı.

Selçuklu vezirinin hızlı ve uzlaşmacı siyaseti ülkenin bütünüyle tahrip edilmesini önledi. Vezir, teslimiyet bildirmek üzere Hazar Denizi’nin güneyinde bulunan Baycu’nun yanına gitti.

Selçuklu Devleti Moğolların vasalı olmayı kabul etti.

Altın, gümüş, at ve deveden oluşan düzenli bir haraç ödenmesi kararlaştırıldı. Moğol garnizonlarının bazı müstahkem merkezlere yerleşmesine ve Moğol prenslerine Anadolu’da yurtlar verilmesine izin verildi.

Selçuklu Devleti’nin Devamı

Kösedağ yenilgisi Anadolu Selçuklu Devleti’nin hemen sona ermesi anlamına gelmedi.

Devlet bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetti, ancak varlığını sürdürdü. Moğollar onun yerine geçebilecek daha uygun bir güç görmediği için Selçuklu yönetimi sıkı gözetim altında devam ettirildi.

Anadolu Selçuklu Devleti XIV. yüzyılın başına kadar siyasî varlığını ve belirli ölçüde gelişmesini korudu.

Selçukluların vasallığı sayesinde Moğol İmparatorluğu’nun dolaylı sınırları İstanbul yakınlarına kadar ulaştı.

Çevre Devletlerin Bağlanması

Trabzon hükümdarı I. Manuel, Moğollara bağlılığını bildirmekte gecikmedi.

Musul Atabeyi Bedreddin Lü’lü de aynı yolu izledi.

Kilikya Ermeni Krallığı ise Moğollarla bağlarını güçlendirmek için daha istekli davrandı. Ermeniler, Moğolları büyük bir Müslüman gücünü yenmiş ve Hristiyanlığın öncüsü olabilecek bir kuvvet olarak görüyordu.

XIII. yüzyılın ortalarına doğru Moğollar Anadolu, Kilikya ve Kutsal Topraklardaki Frank devletlerinin yakınlarına kadar ilerlemişti.

Ermeniler, Moğollarla Frank devletleri arasında İslam dünyasına karşı bir ittifak kurulabileceğini düşünüyordu. Ancak böyle bir iş birliğinin gerçekleşeceği kesin değildi.

Güyük’ün Seçilmesi

Ögedey’in ölümünden sonra yeni kağanın seçileceği kurultayın toplanması dört yıl sürdü.

Bu gecikmenin Töregene’nin iktidarı elinde tutma isteğinden mi, yoksa hanedan prensleri arasındaki anlaşmazlıklardan mı kaynaklandığı kesin değildir.

Bazı anlatımlarda Batu’nun Macaristan’dan kurultaya yetişmek için ayrıldığı ileri sürülmüşse de kurultayın ancak 1246’da toplanması bu açıklamayı güçleştirmektedir.

Kurultay 1246 yılının ilkbahar ve yaz aylarında Orhon kaynakları çevresinde, Kökü Göl yakınlarında toplandı.

Batu, Güyük’e duyduğu düşmanlık nedeniyle toplantıya katılmadı. Hastalığını gerekçe gösterdi; gerçekten hasta olması da mümkündür.

Kurultaya Katılanlar

Kurultay görkemli bir toplantıya dönüştü.

İmparatorluk ailesine mensup prensler, generaller, Moğol ileri gelenleri ve yüksek devlet görevlileri burada hazır bulundu.

İmparatorluğun farklı bölgelerinden ve komşu ülkelerden elçilerle vasal hükümdarlar da toplantıya katıldı. Rusya Büyük Knezi Yaroslav, Gürcistan tahtının iki adayı, Ermeni kralının kardeşi Sempad, ileride Anadolu Selçuklu tahtına çıkacak IV. Kılıç Arslan, Bağdat halifesinin ve Hindistan hükümdarının temsilcileri bunlar arasındaydı.

Fransisken rahip Jean de Plan Carpin de papalık elçisi olarak o sırada bölgede bulunuyordu.

Sıra Ordu

Kurultayın toplandığı yer büyük bir göçebe şehrine dönüşmüştü.

Burası Sıra Ordu, yani “Sarı Kamp” veya “Altın Kamp” olarak anılıyordu.

Şehrin merkezinde yaklaşık iki bin kişiyi barındırabilecek büyüklükte, erguvan renkli büyük bir çadır kurulmuştu. Bu çadır Töregene’ye aitti ve kurultayın geniş katılımlı toplantıları burada yapılıyordu.

Töregene sonunda amacına ulaştı ve oğlu Güyük kağan seçildi.

Güyük’ün Şartı

Güyük geleneksel biçimde ilk anda hükümdarlığı kabul etmekte isteksiz davrandı.

Sonunda tahtın kalıtsal olarak kendi soyunda kalması şartıyla seçimi kabul etti.

Bu şartın kişisel iktidar isteğinden mi, yoksa her hükümdarın ölümünden sonra büyüyen veraset tehlikesini ortadan kaldırma düşüncesinden mi kaynaklandığı kesin değildir.

Hanedan prenslerinin sayısı arttıkça ulusların yöneticileri hem coğrafi hem de siyasî bakımdan birbirinden uzaklaşıyor, bu durum her veraset döneminde iç savaş ihtimalini artırıyordu.

Tahta Çıkma Töreni

Güyük’ün tahta çıkma töreni 24 Ağustos 1246’da yapıldı.

Tören alanı kurultay çadırından birkaç fersah uzakta, geniş bir ovada bulunuyordu. Buraya altın varakla kaplı direkler üzerine büyük bir çadır kurulmuştu. Kubbe ve iç duvarlar değerli kumaşlarla, dış cephe ise farklı dokumalarla süslenmişti.

Törene çok büyük bir kalabalık katıldı.

Katılanların bir bölümü güneye dönerek diz çöküyor, dua ediyor ve ardından yavaşça geri çekiliyordu. Plan Carpin, yapılan hareketin Tanrı’ya mı yoksa başka bir varlığa mı yönelik olduğunu bilmediği için diz çökmeyi reddetti.

Daha sonra Güyük imparatorluk tahtına çıkarıldı. Önderler ve halk onun önünde diz çöktü. Ardından akşama kadar süren içki şöleni başladı.

Taht ve Hediyeler

Plan Carpin törenin yalnızca halka açık bölümünü gözlemledi.

Kurultaya katılan elçiler ve diğer kişiler ipekler, değerli kumaşlar, altın işlemeli kemerler, kürkler ve başka hediyeler sundu.

İmparatorluk çadırında yüksek bir tahta platform bulunuyordu. Güyük’ün tahtı fildişinden yapılmış, altın, değerli taşlar ve muhtemelen incilerle süslenmişti.

Tahtın çevresinde sıralar yer alıyor, hanedan kadınları sol taraftaki taburelerde oturuyordu.

Güyük’ün Kişiliği

Güyük 1206’da doğmuştu ve seçildiğinde kırk yaşındaydı.

Plan Carpin onu orta boylu, bilgili, aklı başında, ciddi ve törelerine bağlı bir hükümdar olarak tanımladı. Kolayca gülmediği ve düşüncelere dalmış biçimde görülmediği aktarılmaktadır.

Güyük mesafeli, kendini beğenmiş ve imparatorluk görkemine büyük önem veren bir hükümdardı. Yönetimi korku uyandırıyordu.

Bu davranışlarının uzun süredir devam eden hastalığından kaynaklanmış olması da mümkündür.

Yönetimin Yeniden Düzenlenmesi

Güyük’ün hükümdarlığı kısa sürdü. Buna rağmen naiplik döneminde yöneticilerin kişisel isteklerine bırakılmış olan devlet işlerini yeniden denetim altına aldı.

Bazı hanedan üyelerinin kendi mülkleri gibi görmeye başladığı taht ve makamları yeniden dağıttı.

Çağatay ulusu, Mütügen’in soyundan Kara Hülagü’ye bırakılmıştı. Güyük, bir oğul hayatta olduğu sürece torunun hükümdar olamayacağını ileri sürerek Kara Hülagü’yü görevden aldı.

1247’de yerine amcası Yesü Möngke’yi getirdi.

Yesü Möngke sürekli içki içen bir hükümdardı. Avlar dâhil devlet işlerinin büyük bölümünü eşi düzenliyordu.

İran ve Çin’deki Atamalar

Güyük, Baycu’ya duyduğu güveni bütünüyle kaybetmedi.

Bununla birlikte İran’a Elçigidey’i gönderdi. Elçigidey, yüksek rütbeli bir siyasî denetleyici olarak başkomutanları gözetmekle görevlendirildi.

Çin’de halka baskı uygulayarak Töregene’nin desteğini kazanmış olan Abdurrahman öldürüldü.

Yerine daha önce Maveraünnehir valiliği yapan Mahmud Yalavaç getirildi.

Nesturi Çinkay yeniden mühürdar oldu. Yanına yine Nesturi olan Kadak atandı. Bu iki görevli merkezî yönetimin büyük bölümünü denetlemeye başladı.

Vasal Devletlerdeki Düzenlemeler

Güyük Gürcistan’da yönetimi iki rakip taht adayı arasında paylaştırdı.

Anadolu’da Sultan II. Keykubad’ın yerine Kılıç Arslan’ı geçirdi.

Bazı değerlendirmelerde Güyük’ün Batu’ya duyduğu düşmanlık veya onun bağımsız davranışları nedeniyle kendisine karşı bir sefer hazırladığı ileri sürülmektedir. Ancak böyle bir seferin gerçekten planlandığı kesin değildir.

Hristiyan Dünyasının Bilgi Arayışı

Jean de Plan Carpin’in Güyük’ün seçildiği sırada Moğolistan’da bulunması, Avrupa’nın Moğollar hakkında bilgi edinme çabasının sonucuydu.

Moğol saldırıları Avrupa’nın içlerine kadar ulaşmış, ancak Batılılar bu gücün gerçek yapısını yeterince anlayamamıştı.

Yıllar boyunca toplanan haberler devlet arşivlerinde birikmişti. Bunların büyük bölümü aynı tehlikeye işaret etmekle birlikte birbirleriyle uyuşmuyor, nesnel bilgilerden çok korkuya ve kişisel deneyimlere dayanıyordu.

Her şeyini, yakınlarını ve mallarını kaybetmiş sığınmacıların anlattıklarına ne ölçüde güvenilebileceği tartışılıyordu.

Moğollar Almanya ve Hırvatistan’a kadar ilerlemiş, ardından çekilmişti. Avrupa’da onların yeniden gelip gelmeyeceği bilinmiyordu.

Savunma Hazırlıkları

Moğol tehlikesinin ilahi bir ceza olduğu düşüncesiyle dualar ve oruçlar emredildi.

Halklar surlar, hendekler ve başka savunma yapıları inşa etmeye teşvik edildi. Bu çalışmaların maliyetine bütün Hristiyan ülkelerinin katılacağı bildirildi.

Bazı çevreler ise bu hazırlıklarla alay ediyor ve Moğolların bir daha dönmeyeceğini düşünüyordu. Birçok kişi kalelerin ve şövalyelerin cesaretinin yeni bir istilayı durduracağına inanıyordu.

Buna rağmen istila sonrasında siyasî hayat büyük ölçüde eski düzeninde sürdü. Devletler ortak tehdide karşı birleşmek yerine yerel anlaşmazlıklarla ilgilenmeye devam etti.

Almanlar, Macarlar, Polonyalılar ve Ruslar Moğol saldırılarından doğrudan zarar görmüş olmalarına rağmen ortak bir savunma düzeni oluşturamadı.

Sonunda papalık ve Batılı hükümdarlar Moğollar hakkında doğrudan bilgi toplamanın ve onlarla resmî temas kurmanın gerekli olduğuna karar verdi.

Dominikenler ve Fransiskenler

XIII. yüzyılın başında Aziz Dominik tarafından kurulan Dominikenler ile Assisili Aziz Francesco tarafından kurulan Fransiskenler doğrudan papalığa bağlıydı.

Her iki tarikatın mensupları Yakın Doğu’da dinî faaliyetlerin yanı sıra bilgi toplama görevleri de yürütüyordu.

Papa IV. Innocentius, Lyon Konsili’nin ilk toplantısından önce Moğol ülkesine gönderilmek üzere üç veya büyük olasılıkla dört misyon heyeti hazırladı. Bunların ikisi Fransisken, ikisi Dominiken rahiplerden oluşuyordu.

Elçiliklerin Görevleri

Rahiplere açık talimatlar verildi.

Mümkün olan en kısa sürede Moğol ordularına ulaşmaları, komutanlara papalığın mektuplarını teslim etmeleri ve olabildiğince fazla bilgi toplamaları istendi.

Ayrıca Rahip Jean anlatılarından beri Avrupa’da sıkça sözü edilen Doğulu Hristiyan topluluklarla temas kurmaları emredildi.

André de Longjumeau’nun Heyeti

İlk Dominiken heyetini André de Longjumeau yönetti.

Doğu ülkelerini tanıyan André, daha önce İsa’nın dikenli tacını aramak amacıyla bu bölgelere gitmişti. Arapça ile kaynakta Keldanice olarak anılan Farsça veya Süryaniceyi konuşabiliyordu.

Heyet Müslüman devletlerin topraklarından geçerken çok sayıda güçlükle karşılaştı. Buna rağmen Moğolların İran’daki merkezlerinden Tebriz’e ulaşmayı başardı.

Ascelin de Cremone’nun Heyeti

İkinci Dominiken heyetini Ascelin de Cremone yönetti. Yolculuğun anlatısını kaleme alan Simon de Saint-Quentin de heyette bulunuyordu.

Bu heyet de Müslüman ülkelerde çeşitli engellerle karşılaştı. Sonunda Aras Vadisi’ndeki Moğol karargâhına ulaştı.

Ascelin Moğol geleneklerini bilmiyordu. Bu nedenle yanında hediye getirmemişti. Bu davranış protokole aykırıydı.

Ayrıca adet olduğu üzere diz çökmeyi reddetti.

Ascelin inancı konusunda cesur davranmasına rağmen görevini sürdürmekte çekingen kaldı. İran’daki Moğol komutanlarının üstleriyle görüşmek üzere daha doğuya gitmesi teklif edildiğinde bunu kabul etmedi ve görevinin tamamlandığını düşündü.

Fransisken Heyetleri

Fransiskenler daha cesur ve becerikli davrandı.

Laurent de Portugal’in yönetimine verilen ilk misyon hakkında bilgi bulunmamaktadır. Heyetin hiç yola çıkmamış olması mümkündür.

Jean de Plan Carpin’in yönettiği ikinci Fransisken heyeti ise Moğolistan’a kadar ulaştı.

Böylece bir Avrupalı ilk kez Asya’nın iç bölgelerine girdi. Plan Carpin’in yolculuğu, Moğol İmparatorluğu’nun siyasî yapısı, askerî gücü, gelenekleri ve dinleri hakkında Avrupa’da daha önce bulunmayan ayrıntıların öğrenilmesini sağladı.

Jean de Plan Carpin

Jean de Plan Carpin, Etienne de Bohême ile birlikte 16 Nisan 1245'te Lyon'dan ayrıldı.

Yakın Doğu üzerinden geçen zorlu Suriye güzergâhı yerine, kısa süre önce Macarların kullandığı bozkır yolunu tercih etti. Almanya ve Polonya üzerinden ilerledikten sonra 3 Şubat 1246'da Kiev'e ulaştı.

23 Şubat'ta bozkırda Moğollarla ilk temasını kurdu ve birkaç gün sonra onların ana karargâhına vardı.

Kiev Dükü Vassili'nin tavsiyesi üzerine beraberinde küçük hediyeler götürmüştü. Kendisini bir diplomatik elçi olarak öne çıkarmadı; Papa'nın Moğolları diğer ülkelere saldırmaktan vazgeçmeye ve Hristiyanlığı kabul etmeye davet ettiğini bildirdi.

Batu'nun Karargâhında

Baycu'nun Ascelin de Cremone'dan istediği gibi, Plan Carpin'den de Batu'nun huzuruna çıkması istendi.

Bunu reddedemeyeceğini düşünerek yola çıktı ve 4 Nisan'da Volga kıyısındaki Batu'nun ordugâhına ulaştı.

Diğer yabancı ziyaretçiler gibi, kötü etkiler taşıyabileceği düşüncesiyle hükümdarın otağından oldukça uzakta konaklatıldı.

Ateşten Geçme Töreni

Batu'nun huzuruna çıkmadan önce iki ateş arasından geçmesi gerektiği bildirildi.

Bu uygulama Moğol döneminde seyrek uygulanmış olsa da eski bir gelenekti. Benzer bir uygulamanın VI. yüzyılda Bizans elçisi Zemark'ın Türk hükümdarının huzuruna çıkışı sırasında da görüldüğü aktarılmaktadır.

Plan Carpin başlangıçta buna karşı çıktı.

Bunun üzerine kendisine, kötü niyet taşıması veya zehir getirmiş olması hâlinde ateşin bütün kötülükleri ortadan kaldıracağına inanıldığı açıklandı.

Bu tören arınma amacıyla yapılıyordu.

Batu ile Görüşme

Arınma töreninden sonra Plan Carpin, otağın eşiğine basmaması konusunda uyarıldı ve ayın yedisinde Batu tarafından kabul edildi.

Rahip, Batu'nun davranışlarında büyük bir ihtişam bulunduğunu anlatmaktadır.

Batu yüksekçe bir yerde, eşlerinden biriyle birlikte oturuyordu. Kardeşleri ve oğulları daha aşağıdaki sıralarda yer alırken, diğer görevliler arkalarında yere oturuyordu. Erkekler sağda, kadınlar solda bulunuyordu.

Plan Carpin konuşmasını yaptıktan sonra Batu'nun sol tarafına oturması istendi.

Tören Düzeni

Görüşme şölen havasında gerçekleşti.

Çadırın içinde altın ve gümüş kaplar üzerine yerleştirilmiş içkiler bulunuyordu. Şarkıcılar ve çalgıcılar gösteriler yapıyordu.

Plan Carpin'e göre Batu ve diğer Moğol prensleri, özellikle kalabalık önünde, müzik eşlik etmeden içki içmezdi.

Gösterişli törenler hükümdarlık anlayışının önemli unsurlarından biriydi.

Plan Carpin ayrıca Batu ile diğer büyük prenslerin ve eşlerinin ata bindiklerinde başlarının üzerinde mızrağa geçirilmiş güneş şemsiyesi veya tuğ taşındığını kaydeder.

Bu şemsiyeler hükümdarlık ve soyluluk sembolü olarak görülüyordu.

Moğolistan Yolculuğu

Batu, Papa'nın elçisini kabul etmeye kendisini yeterince yetkili görmedi.

Bu nedenle Plan Carpin'i Töregene'nin yanına göndermeye karar verdi.

Plan Carpin bu uzun yolculuğu kabul etti.

Yol arkadaşı Etienne de Bohême hastalandığı için onu geride bırakmak zorunda kaldı. 8 Nisan'da tek başına yeniden yola çıktı. Kendi ifadesiyle, "ölüme mi yoksa hayata mı gittiğini bilmeden" ilerliyordu.

Temmuz ayında Töregene'nin Karakurum yakınlarındaki ordugâhına ulaştı.

Yaklaşık bir ay sonra Güyük'ün seçileceği kurultayın toplandığı kampta bulundu ve burada yaklaşık dört ay kaldı.

Avrupa'ya Dönüş

Plan Carpin, 13 Kasım'da Moğolların cevabını alarak dönüş yoluna çıktı.

9 Mayıs 1247'de yeniden Batu'nun yanına ulaştı. Bir ay sonra Kiev'e vardı.

Dönüşü büyük bir coşkuyla karşılandı.

Kendi ifadesine göre insanlar onları "ölüler ülkesinden dönmüş" kişiler gibi karşılıyordu.

Bu yolculuk, Avrupa'nın Moğol dünyasını doğrudan tanımasını sağlayan ilk büyük diplomatik girişimlerden biri oldu.

Moğol Elçilerinin Avrupa'ya Gitmesi

Güyük, Plan Carpin'in Moğol elçileriyle birlikte Avrupa'ya dönmesini istedi.

Plan Carpin bunu kabul etmedi.

Bunun başlıca nedenleri Avrupa'nın siyasî parçalanmışlığının Moğollar tarafından görülmesini istememesi, Moğol elçilerinin güvenliği konusunda doğabilecek sorunlar ve casusluk ihtimaliydi.

Kaynak, Plan Carpin'in Güyük'ü bu konuda nasıl ikna ettiğini açıklamamaktadır.

Güyük'ün Papa'ya Mektubu

Plan Carpin'in beraberinde getirdiği, 11 Kasım 1246 tarihli Farsça mektup günümüzde Vatikan arşivlerinde korunmaktadır.

Mektubun üslubu sert ve küçümseyicidir.

Metinde Papa'nın ve diğer hükümdarların Moğol Kağanı'nın huzuruna gelerek bağlılıklarını bildirmeleri istenir.

Ayrıca Tanrı'nın buyruğuyla doğudan batıya kadar bütün ülkelerin Moğollara verildiği belirtilir.

Bu emre karşı çıkanların düşman sayılacağı ifade edilir.

Diplomatik Temasların Devamı

Bu sırada Moğol elçileri de Avrupa'ya gönderildi.

Ascelin de Cremone, Baycu'nun isteğini reddedemedi ve Ay Beg adlı Hristiyan, Türkçe konuşan bir görevli ile muhtemelen Suriyeli Nesturi Sergis'in de bulunduğu heyetle birlikte dönüş yoluna çıktı.

Heyet 1248 yılında Lyon'a ulaştı.

Yanlarında getirdikleri mektup da önceki yazışmalar gibi Papa'nın ve Hristiyan hükümdarlarının Moğol hâkimiyetini kabul etmesi gerektiğini vurguluyordu.

Papa buna 22 Kasım 1248 tarihli Viam agnoscere veritatis adlı mektupla cevap verdi.

Yeni Elçilikler

Moğol ve Latin dünyası arasındaki diplomatik temaslar bununla sınırlı kalmadı.

Batı Avrupa Moğollar hakkında yeterli bilgiye sahip değilken, Moğollar Avrupa'daki gelişmeleri yakından izliyordu.

Özellikle Fransa Kralı IX. Louis'nin hazırlamakta olduğu Haçlı Seferi hakkında bilgi sahibiydiler.

Bu nedenle Elçigidey, David ve Marc adlı iki Hristiyan elçiyi Fransa'ya gönderdi.

Elçiler Aralık 1248'de Kıbrıs'ta IX. Louis ile görüştü.

Elçigidey'in Mektubu

Elçigidey'in mektubu önceki Moğol yazışmalarına göre daha yumuşak bir üslup taşıyordu.

Güyük yine dünyanın hükümdarı olarak tanıtılıyor, ancak IX. Louis de "muhteşem kral" unvanıyla anılıyordu.

Mektupta doğrudan teslimiyet talep edilmiyor, bunun yerine başarı dilekleri iletiliyordu.

Ayrıca Latin, Rum, Ermeni, Nesturi ve Yakubî Hristiyanlar arasında ayrım yapılmaması gerektiği belirtiliyor ve bütün Hristiyan topluluklarının eşit görülmesi isteniyordu.

Diplomatik Amaçlar

Bu elçiliklerin temel amacı dostluk kurmaktan çok bilgi toplamaktı.

Moğollar Fransa'nın askerî gücü ve siyasî durumu hakkında ayrıntılı bilgi edinmek istiyordu.

Elçilerin açıklamaları Avrupa'da önemli yankı uyandırdı.

Doğu'da Güyük'ün Hristiyan olduğu yönünde söylentiler yayılmaya başladı.

Bar Hebraeus, André de Longjumeau ve başka bazı kişiler bu iddiaya inandı.

Plan Carpin ise daha temkinli davranarak yalnızca Güyük'ün hizmetindeki bazı Hristiyanların onun gizlice Hristiyan olduğuna inandıklarını aktarmakla yetindi.

Bağdat Planı

Elçigidey, Abbâsî Halifeliği'ne karşı ortak hareket edilmesini de önerdi.

Moğollar Bağdat'a saldırmaya hazırlanıyordu.

Frankların askerî yardımına ihtiyaç duymasalar da onları olası bir Bağdat-Kahire ittifakına karşı yanlarında tutmayı faydalı görüyorlardı.

Bu politika daha önce Alanlar, Kıpçaklar, Ruslar ve Macarlar karşısında uygulanan diplomatik yöntemlerin bir devamı niteliğindeydi.

Ancak bu yaklaşım aynı zamanda Moğolların zayıfladığı şeklinde de yorumlanabilecek riskler taşıyordu.

Saint Louis'nin Elçiliği

IX. Louis, Moğolların teklifine karşılık vermeye karar verdi.

André de Longjumeau başkanlığındaki yeni heyete gösterişli bir çadır-kilise ve bazı rivayetlere göre Gerçek Haç'tan parçalar emanet edildi.

Heyet Ocak 1247 sonunda yola çıktı.

Musul çevresinden geçerek Elçigidey'in karargâhına ulaştı.

Elçigidey onları Moğolistan'a devam etmeye yönlendirdi.

Bu sırada Güyük ölmüş ve yeni bir naiplik dönemi başlamıştı.

Heyet Balkaş Gölü'nün doğusunda yeni yönetime ulaştı.

Dönüşte getirdikleri cevap IX. Louis için büyük bir hayal kırıklığı oldu.

Mektup yalnızca Fransa kralının Moğol hâkimiyetini kabul etmesini ve yıllık vergi göndermesini talep ediyordu.

Longjumeau'nun Gözlemleri

André de Longjumeau'nun yolculuğu yine de Avrupa için önemli bilgiler sağladı.

Orta Asya'da çok sayıda Hristiyan topluluğuyla karşılaştı.

Ayrıca Talas çevresinde sürgün edilmiş Almanlarla görüştü.

Plan Carpin de Moğol ülkesinde çok sayıda Rus'un yaşadığını kaydetmişti.

Bu gözlemler, Avrupa'da Doğu Hristiyanları hakkındaki ilgiyi artırdı.

Güyük ve Hristiyanlık

Güyük'ün Hristiyanlara karşı olumsuz bir tutumu bulunmuyordu.

1248 yılında Karakurum'u ziyaret eden Ermeni devlet adamı Sempad, Güyük'ün Doğulu Hristiyanları saygıyla kabul ettiğini, onları koruduğunu ve rahatsız edilmelerini yasakladığını yazmıştır.

Merkezî yönetimde görev yapan Kadak ve Çinkay gibi önemli devlet adamları Nesturiydi.

Güyük ayrıca Rabban Ata adlı önemli bir Hristiyan din adamına da büyük itibar gösteriyordu.

Rabban Ata

Rabban Ata, Simeon adını taşıyan ve büyük olasılıkla Uzak Doğu kökenli Süryani bir Hristiyandı.

Ögedey tarafından görevlendirildi, Güyük döneminde de yetkilerini korudu.

Müslüman bölgelerde yaşayan Hristiyanların vicdan ve ibadet özgürlüğünü güvence altına almak amacıyla geniş yetkilerle donatıldı.

Ancak zamanla Hristiyanlara tanınan ayrıcalıkları genişletirken Müslümanların haklarını daralttığı düşünülmektedir.

Rabban Ata aynı zamanda Doğu Hristiyanları ile Papalık arasında önemli bir aracı hâline geldi.

Kaynak, imparatorluk sınırlarındaki Hristiyan topluluklarının kendisini büyük saygıyla andığını belirtmektedir.

Din Politikası

Moğolların belirli bir dine yakınlık göstermesi, o dini resmen benimsedikleri anlamına gelmiyordu.

Aynı şekilde başka dinlere karşı düşmanca davrandıkları da söylenemez.

Örneğin Gansu bölgesini yöneten Godan Budist lamaları korurken, Çin'deki Müslüman görevliler de makamlarını korumaya devam etti.

Buna rağmen Nesturi devlet adamlarının Müslümanlara karşı zaman zaman sert davrandıkları anlaşılmaktadır.

Dinler Arası Tartışmalar

Moğol İmparatorluğu'nda farklı din mensupları arasında tartışmalar sık görülüyordu.

Güyük döneminde Hristiyanlarla Harezm emiri Nureddin Harezmî arasında düzenlenen dinî münazara bu tartışmaların ilk önemli örneklerinden biri kabul edilmektedir.

Hristiyanlar, Hz. Muhammed'in çok sayıda eşi bulunduğunu ileri sürerek bunun peygamberlik anlayışıyla bağdaşmadığını savundu.

Müslüman taraf ise Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın çok sayıda eşini örnek göstererek cevap verdi.

Hristiyanlar onların peygamber değil hükümdar olduklarını söyleyerek itiraz etti.

Tartışma sonunda taraflardan hiçbiri görüşünü değiştirmedi.

Oğul Kaymış'ın Naipliği

Güyük 1248 yılının Nisan ayında, İmil'deki ulusuna giderken Şeyhan'ın toprakları yakınlarında öldü.

Bu olay daha sonra Şeyhan'ın onu öldürttüğü yönünde söylentilerin ortaya çıkmasına yol açtı.

Ölümünün ardından dul eşi Oğul Kaymış naip oldu.

Merkit kökenli olan Oğul Kaymış da Töregene gibi yeni hükümdarı belirleme yetkisini kendi hanedan kolu lehine kullanmak istedi.

Önce oğlu Kuça düşünüldü, ancak yaşı küçük olduğu için Ögedey'in daha önce veliaht ilan ettiği Şiremun desteklendi.

Yeni İktidar Mücadelesi

Oğul Kaymış'ın en önemli destekçisi, Çağatay'ın oğlu Yesü Möngke idi.

Buna karşılık Batu ile Tuluy'un oğulları, özellikle Möngke, Kubilay ve Hülagü ortak hareket etmeye başladı.

Tuluy'un dul eşi Sorgaktani de bu grubun en etkili isimlerinden biriydi.

Nesturi Karayit kökenli olan Sorgaktani, dürüstlüğü ve siyasî yeteneğiyle öne çıkıyordu.

Kaynak, oğullarının başarılarını büyük ölçüde annelerinin eğitimine bağlamaktadır.

Möngke'nin Seçilmesi

10 Ocak 1209 doğumlu olan Möngke, seçildiği sırada kırk bir yaşındaydı.

Sessiz, disiplinli, sert, adil ve zeki bir hükümdar olarak tanımlanmaktadır.

1235 Rusya seferinde Batu'nun emrinde görev yapmıştı.

Bilime ilgi duyuyor, kardeşi Hülagü'ye Nasîrüddin Tûsî'yi korumasını ve Meraga Rasathanesi'nin kurulmasını desteklemesini tavsiye ediyordu.

Buna rağmen geleneksel Moğol yaşam tarzını terk etmemiş, keçe çadırı saraylara tercih etmeyi sürdürmüştü.

Kurultaylar

1250 yılında Batu'nun emriyle Issık Göl'ün kuzeyinde bir kurultay toplandı.

Ögedey ve Çağatay soyundan prensler toplantıya katılmadı.

Bunun üzerine Batu ikinci bir kurultay düzenlenmesini sağladı.

Kerulen kıyısında yapılan bu toplantıya da Ögedey ve Çağatay hanedanları katılmadı.

1 Temmuz 1251'de Möngke resmen büyük kağan seçildi.

Kaynak, kurultay sırasında her gün yüzlerce büyükbaş hayvan ve binlerce koyunun kesildiğini, iki bin araba dolusu şarap ve kımız tüketildiğini belirtmektedir.

Muhalefetin Tasfiyesi

Möngke'nin seçilmesinden sonra Ögedey ve Çağatay hanedanlarının bir komplo hazırladığı ileri sürüldü.

Komplonun gerçekliği kesin değildir.

Buna rağmen çok geniş çaplı tasfiyeler gerçekleştirildi.

Üç yüzden fazla Moğol ileri geleni idam edildi.

Çinkay, Kadak, Elçigidey, Yesü Möngke ve Büri bunlar arasındaydı.

Şiremun da daha sonra boğduruldu.

Kadaan ile Kaydu ise hayatta kaldı.

Oğul Kaymış'ın Sonu

Oğul Kaymış ve Şiremun'un annesi büyücülük yoluyla Möngke'ye zarar vermeye çalışmakla suçlandı.

Sorgulama sırasında üzerlerindeki giysiler çıkarıldı.

Kaynak, Oğul Kaymış'ın buna yalnızca kocasının gördüğü bedenini başkalarına göstermek istemediği gerekçesiyle itiraz ettiğini aktarmaktadır.

Suçlu bulunan Oğul Kaymış 1252 yılı başlarında ağzı dikilmiş bir çuval içine konularak boğduruldu.

Eski Dönemin Sona Ermesi

Möngke, Cengiz Han'ın ölümünden sonra yayımlanan bütün fermanları geçersiz ilan etti.

Böylece Ögedey, Güyük ve naiplik dönemlerinin siyasî mirasını ortadan kaldırmayı ve yönetimini doğrudan Cengiz Han'ın bıraktığı noktadan başlatmayı amaçladı.

Kaynak, bu sert tutumun imparatorluk açısından iyiye işaret olmadığı değerlendirmesini yapmaktadır.

Bala Olayı

Bala adlı bir devlet görevlisi kurultay sırasında Oğul Kaymış'ı temsil etmiş ve Möngke'nin seçilmesine açıkça karşı çıkmıştı.

İlk olarak idama mahkûm edildi.

Ancak Möngke'nin annesi Sorgaktani'nin hastalığı sırasında ilan edilen af sayesinde kurtuldu.

Daha sonra Sincan'a gönderildi.

Burada Uygur hükümdarının öldürülmesiyle sonuçlanan entrikalara karıştığı gerekçesiyle yeniden idama mahkûm edildi.

Möngke, daha önce affettiği bir kişinin ikinci kez idam edilmesini istemediği için Bala'nın cezasını değiştirdi ve onu savaşta ölmesi amacıyla cepheye gönderdi.

Möngke

Tahta Çıkışı ve Kişiliği

Reşîdüddin, Möngke’yi bütün Moğol hükümdarları arasında en üstün niteliklere sahip hükümdar olarak değerlendirir. 10 Ocak 1209'da doğan Möngke, 1251 yılında tahta çıktığında olgunluk çağındaydı. Ancak hükümdarlığı yalnızca sekiz yıl sürdü.

Kaynaklara göre doğumu sırasında şamanlar kendisine büyük bir talih kehanetinde bulunmuş ve bu nedenle kendisine "Ebedî" anlamına gelen Möngke adı verilmiştir.

Möngke, iktidarı hanedan içindeki mücadeleler sonucunda ele geçirdi. Otoritesini sağlamlaştırabilmek için çok sayıda kişinin, hatta kendisine yakın kimselerin idam edilmesini gerekli gördü.

Kutsal Hayvanlar Fermanı

Cüveynî ve Reşîdüddin'in aktardığına göre Möngke, yaşanan kanlı tasfiyelerin ardından bütün canlıların huzura kavuşmasını amaçlayan bir ferman yayımladı.

Bu fermanda akarsuların kirletilmesi, hayvanların zincire vurulması, dövülmesi, kurban edilmesi ve avlanması yasaklandı. Böylece daha önce yalnızca belirli hayvanlar için geçerli olan kutsallık ve dokunulmazlık anlayışı geçici bir süre bütün hayvanlara uygulanmış oldu.

Kaynaklarda bu uygulamanın daha sonra tekrarlandığına dair bilgi bulunmamaktadır.

Batu ile İlişkileri

Möngke'nin tahta çıkmasında Batu önemli rol oynadı. Bu nedenle iki hükümdarın fiilen ortak yönetim oluşturduğu ileri sürülmüşse de bu değerlendirme abartılı görünmektedir.

Möngke'nin Cuci soyuna karşı tutumu, asıl otoritenin kendisinde olduğunu açıkça göstermektedir. Bununla birlikte Cuci hanedanına karşı genel olarak uzlaşmacı bir siyaset izledi.

Sartak Meselesi

1253 yılında toplanan kurultaya Batu katılmadı ve yerine oğlu Sartak'ı gönderdi.

Sartak Hristiyandı. Bar Hebraeus onun rahip olduğunu bile ileri sürmektedir. Buna rağmen kendisini her şeyden önce bir Moğol olarak görmeye devam etti.

Aşağı Volga'da bir kilise yaptırmış olmasına rağmen birden fazla eşe sahipti. Guillaume de Rubrouck, Sartak'ın huzurunda kendisine onun Hristiyan değil, Moğol olarak tanımlanması gerektiğinin söylendiğini aktarır.

Rubrouck'a göre Moğollar, Hristiyanlığı bir din olmaktan çok bir millet adı gibi algılıyor, İsa'ya inansalar bile kendilerini Hristiyan olarak adlandırmayı istemiyorlardı.

Bazı Müslüman kaynaklar Möngke'yi İslam'a karşı düşmanlık beslemekle suçlamaktadır. Hatta Müslüman olan kardeşi Berke'ye hakaret ettiği de ileri sürülmüştür. Buna karşılık kaynaklar, onun yönetiminde İslam'ın da diğer dinler gibi korunduğunu göstermektedir.

Möngke, Sartak'ı Cuci ulusunun varisi ilan etti. Ancak Sartak dönüş yolunda öldü.

Ölümünün Müslümanlar tarafından gerçekleştirildiğinden şüphe edilmiş, Cüzcânî ise bunu ilahî bir ceza olarak yorumlamıştır. Bunun yanında, iktidarı ele geçirmek isteyen kardeşi Berke'nin Sartak'ı ortadan kaldırdığı ihtimali de ileri sürülmektedir.

Rubrouck'un verdiği bilgiye göre Sartak'ın en az iki oğlu bulunmasına rağmen bunlar daha sonra ortadan kayboldu.

Möngke önce Sartak'ın yerine Ulakçı'yı seçti. Ancak onun da kısa süre sonra ölmesi üzerine Cuci ulusunun yönetimini Berke'ye bırakmak zorunda kaldı.

Batu'nun Ölümü

Batu 1255 yılında, bazı kaynaklara göre ise 1256 veya 1257'de öldü.

Moğol geleneklerine uygun olarak mezarına silahları, eşyaları, yiyecekleri ve öteki dünyada ihtiyaç duyacağı düşünülen çeşitli nesneler konuldu. Karısı ile kadın ve erkek esirler de onunla birlikte gömüldü.

Cüzcânî, mezarın üzerindeki toprağın gece vakti sürüler geçirilerek düzlendiğini ve gömü yerinin gizlenmeye çalışıldığını aktarır.

Bu uygulamanın nedeni kesin değildir. Batu'nun mezarına zarar verilmesinden veya mezara konulan değerli eşyaların yağmalanmasından endişe edilmiş olması mümkündür.

Berke'nin Tahta Çıkışı

Berke'nin Cuci ulusunun başına geçmesi önemli bir dönüm noktası oldu.

İlk defa Cengiz Han soyundan gelen ve İslamiyet'i benimsemiş bir hükümdar büyük bir Moğol ulusunun yönetimini üstleniyordu.

Kaynaklar bu gelişmenin ilerleyen yıllarda Moğol İmparatorluğu içinde önemli siyasî sonuçlar doğurduğunu belirtmektedir.

Bir Memlük elçisinin tasvirine göre Berke uzun yüzlü, seyrek sakallıydı. Saçlarını kulaklarının arkasına tarıyor, kulağında değerli taşlarla süslü altın bir küpe taşıyordu. İpek kaftan giyiyor, mücevherli kemer takıyor ve kırmızı deri ayakkabılar kullanıyordu. Kılıç taşımıyor, ancak kemerinde altın işlemeli hançerler bulunduruyordu.

Savaşların Yeniden Başlaması

Möngke döneminde Moğollar yeniden geniş çaplı fetih siyasetine yöneldi.

Anadolu dışında uzun süredir önemli bir askerî genişleme gerçekleşmemişti. Çin'deki savaşlar sonuçlanmamış, Hindistan'da karışıklıklar sürmüş, Orta Avrupa'ya yeni bir sefer düzenlenmemişti.

Yakın Doğu'da Abbâsî halifeliğinin varlığını sürdürmesi de Moğollar tarafından siyasî bir meydan okuma olarak görülüyordu.

Bu nedenle imparatorluğun yeniden saldırıya geçmesi gerektiği düşüncesi ağırlık kazandı.

1253 Kurultayı

1253 yılında toplanan kurultayda yeni askerî harekâtların başlatılması kararlaştırıldı.

Möngke kardeşi Hülagü'yü İran genel valisi olarak görevlendirdi. Hülagü burada daha sonra İlhanlılar adıyla tanınacak hanedanı kurdu.

Diğer kardeşi Kubilay ise Çin cephesinin başkomutanlığına getirildi. Ona Ho-nan bölgesi has olarak verildi. Bu görev daha sonra Yuan Hanedanı'nın kurulmasına zemin hazırladı.

Hindistan Seferleri

Delhi tahtına geçirilmesi düşünülen Celâleddin Mesud'un Karakurum'a gelmesine rağmen Moğolların Hindistan siyaseti beklenen sonucu vermedi.

General Sali, Pencap bölgesini aşmayı başaramadı.

1257-1258 kışında Hint sınırlarına akınlar düzenledi, Multan'ı yağmaladı ve çeşitli bölgelerden çok sayıda esir alarak Hülagü'ye gönderdi.

Keşmir'e de yeni bir sefer düzenlediği ve burada da çok sayıda esir ele geçirdiği belirtilmektedir.

Bununla birlikte Himalaya bölgesi uzun yıllar Moğol nüfuzu altında kalmaya devam etti.

Kore Savaşı

1241 barışından sonra Kore ile ilişkiler yeniden bozuldu.

Moğol garnizonları ülkede bulunmasına ve vergiler düzenli ödenmesine rağmen tam bir istikrar sağlanamadı.

1247 yılında savaş yeniden başladı.

Kaynaklara göre Moğollar Kore krallığını tamamen ortadan kaldırmak ve kendi yönetimlerini kurmak istiyordu.

Ancak güçlü Kore donanması nedeniyle harekât beklenenden daha zor geçti. Donanma Moğolların ulaşamadığı kıyılarda sürekli karşı saldırılar düzenliyordu.

Başkomutanların sık sık değiştirilmesi de bu güçlükleri göstermektedir.

Kore'nin Teslimi

Kore yönetimi savaş sürerken bile Moğollara hediyeler göndermeye devam etti.

1257 yılı başında bu uygulama sona erdi ve direniş yoğunlaştı.

1258 yılında yaşlı kral oğlunu yeniden rehin olarak Möngke'ye gönderdi.

Bunun ardından savaş sona erdi.

Kaynak, yüzölçümü küçük olmasına rağmen Kore'nin Moğollara birçok ülkeden daha fazla kayıp verdirdiğini belirtmektedir.

Güneydoğu Asya Seferleri

Möngke, Song Devleti'ni güneyden kuşatmak amacıyla Kubilay'ı Yunnan üzerine gönderdi.

1252 sonbaharında başlayan harekâtta Kubilay'a Sübötey'in oğlu Uryangkatay eşlik etti.

O dönemde Yunnan Çin İmparatorluğu'nun bir parçası değildi. Tay ve Lo-lo topluluklarının oluşturduğu Nan-çao veya Ta-li Krallığı burada hüküm sürüyordu.

Moğollar beklenenden çok daha hızlı ilerledi.

1253 yılında başkent Ta-li ele geçirildi ve direniş kısa sürede sona erdi.

Yerel hükümdar yerinde bırakıldı. Ancak ülke Çinli vali Lieu Şe-çong'un denetimine verildi ve çeşitli askerî bölgelere ayrıldı.

Tibet ve Çinhindi

Yunnan'ın ardından Uryangkatay Tibet'e yöneldi.

Kaynaklara göre Tibet daha önce kavramsal olarak Moğol üstünlüğünü kabul etmiş olduğundan önemli bir direnç göstermeden imparatorluğa bağlandı.

Kubilay ise Annam ve Tonkin üzerine yürüdü.

Hanoi Aralık 1257'de ele geçirildi ve yağmalandı.

Mart 1258'de Çinhindi hükümdarı Moğol hâkimiyetini kabul etti.

Bu fetihlerle birlikte imparatorluğun yaklaşık 1,8 milyon kilometrekare genişlediği belirtilmektedir.

Song Seferi

1256 sonu veya 1257 başında toplanan yeni kurultayda Song Devleti'ne karşı yürütülen savaşın yavaş ilerlediği dile getirildi.

Bunun üzerine Möngke büyük bir orduyla bizzat sefere çıktı.

1258 yılı Ekim ayında Siçuan'a girdi ve yıl sonunda bazı şehirleri ele geçirdi.

Ancak Hoçeu önlerinde ilerleyiş durdu.

Möngke burada 11 Nisan 1259'da dizanteri sonucu öldü.

Çin'in Kuşatılması

Möngke'nin seferi sırasında Kubilay Yangtze Irmağı yönünde ilerleyerek Vuçang'ı kuşattı.

Temüge'nin oğlu Tokuşar ise Anhui ve Jiangsu yönünde yürüyerek nehir boyunca Song şehirlerini tehdit etti.

Uryangkatay da Yunnan'dan kuzeye ilerleyerek Guilin ve ardından Çangşa önlerine ulaştı.

Böylece Song Devleti kuzeyden, batıdan ve güneyden aynı anda saldırıya uğradı.

Moğollar birçok cephede başarı kazandı. Ancak Möngke'nin ölümü Song Devleti'ne geçici bir nefes alma fırsatı verdi.

Kubilay'ın Geri Dönüşü

Kubilay kardeşinin ölüm haberini 19 Eylül 1259'da aldı.

Çevresindekiler onu hemen Moğolistan'a dönerek tahta adaylığını ilan etmeye çağırdı.

Kubilay ise kendisine verilen askerî görevi tamamlamadan dönmeyeceğini söyledi.

Yangtze üzerindeki Song donanmasını yenerek nehri geçti ve Vuçang'ı kuşattı.

Daha sonra veraset mücadelesinin önem kazanması üzerine Songlarla geçici bir ateşkes yaptı ve Hebei'ye döndü.

Hülagü'nün İran'a Gelişi

1253 kurultayında İran genel valiliğine atanan Hülagü hazırlıklarını tamamladıktan sonra 2 Ocak 1254'te Amuderya'yı geçti.

Karşılamaya Herat Meliki Şemseddin Kurt, Anadolu Selçuklu hükümdarları I. İzzeddin Keykâvus ile Kılıç Arslan ve çok sayıda vasal hükümdar geldi.

Haşhaşîlerin Ortadan Kaldırılması

Hülagü'nün ilk hedefi Haşhaşîler oldu.

Hasan Sabbah tarafından 1090 yılında kurulan İsmailî teşkilatı Alamut başta olmak üzere İran'ın kuzeyindeki dağ kalelerinde faaliyet gösteriyordu.

Selçuklular uzun süre bu teşkilatı ortadan kaldırmaya çalışmış ancak başarılı olamamıştı.

Hülagü Meymündiz Kalesi'ni kuşattı ve 24 Kasım 1256'da büyük şeyh Rükneddin Hurşah teslim oldu.

Hurşah Karakurum'a gönderildi ancak yolda öldürüldü.

20 Aralık 1256'da Alamut Kalesi de teslim oldu.

Böylece Yakın Doğu'da uzun yıllar etkili olan Haşhaşî teşkilatı ortadan kaldırıldı. Bununla birlikte İsmailîlik dinî bir öğreti olarak varlığını sürdürdü.

Guillaume de Rubrouck

Fransa Kralı IX. Louis, Moğollarla siyasî ittifaktan umudunu büyük ölçüde kesmişti. Buna rağmen Doğu'daki Hristiyan topluluklarla ilgilenmeye devam ediyordu.

1253 yılında Guillaume de Rubrouck bu amaçla Moğol ülkesine gönderildi.

Rubrouck derin dinî inancı, gözlem gücü ve eleştirel yaklaşımıyla dikkat çeken bir Fransisken rahibiydi.

Yanında birkaç yardımcıyla birlikte Kırım üzerinden yola çıktı ve 31 Temmuz 1253'te Sartak'ın huzuruna ulaştı.

Çevirmenlerin yanlış aktarmaları sonucunda Rubrouck'un ziyareti siyasî bir elçilik gibi algılandı.

Önce Batu'nun, ardından da Möngke'nin yanına gönderildi.

27 Aralık 1253'te Karakurum'a ulaştı.

Rubrouck'un Dönüşü

Rubrouck altı ay kadar Moğol sarayında kaldı.

Möngke ona Fransa Kralı'na hitaben yazılmış bir mektup verdi ve Moğol elçileriyle birlikte dönmesini istedi.

Rubrouck bu teklifi kabul etmedi.

10 Temmuz 1254'te Karakurum'dan ayrıldı, 15 Eylül'de yeniden Batu'nun yanına ulaştı ve daha sonra Avrupa'ya döndü.

Fransa Kralı'na gönderdiği uzun rapor, Moğol İmparatorluğu hakkında Orta Çağ'ın en önemli kaynaklarından biri hâline geldi.

Möngke'nin Mektubu

Rubrouck'un beraberinde getirdiği Möngke'nin mektubu, önceki Moğol hükümdarlarının yazışmalarıyla aynı anlayışı yansıtıyordu.

Mektupta Ebedî Gök adına bütün dünyanın Moğollara itaat etmesi gerektiği belirtiliyor, Fransa Kralı'ndan elçiler göndererek dostluk veya düşmanlık konusundaki tutumunu açıkça bildirmesi isteniyordu.

Ermeni Kralı Hethum

Kilikya Ermeni Kralı Hethum, Moğollarla yakın ilişkiler kurmayı tercih etti.

1254 yılında Möngke'nin huzuruna çıktı.

Möngke ona Ermenistan'ın ve kiliselerinin korunacağını bildiren bir yarlık verdi.

Bu gelişme, Ermeni yönetiminin Moğollarla Müslüman devletlere karşı kurmaya çalıştığı iş birliğinin resmî biçimde kabul edilmesi anlamına geliyordu.

Hethum 1255 yılında ülkesine döndü ve Doğu Hristiyan topluluklarının Moğol yönetimi altındaki durumuna ilişkin önemli bilgiler aktardı.

Irak Seferi

Abbâsî Halifeliği ile Çatışma

Yakın Doğu'da İsmailîlerin ortadan kaldırılmasının ardından Moğolların karşısındaki en önemli güç Bağdat'taki Abbâsî Halifeliği oldu.

1242-1258 yılları arasında hüküm süren Halife el-Mustasım, seleflerinin siyasî nüfuz kaybını kabul etmek zorunda kalmıştı. Büveyhîler ve Selçuklular döneminde halifeliğin siyasî gücü önemli ölçüde sınırlandırılmış olsa da dinî otoritesini koruma konusunda taviz vermiyordu.

Moğollar açısından Bağdat meselesi yalnızca siyasî değildi. Kendisini Ebedî Gök'ün temsilcisi olarak gören Moğol hükümdarlığı, kendi otoritesinin üzerinde veya ona denk dinî bir güç tanımaya yanaşmıyordu. Böylece Abbâsî halifesi ile Moğollar arasındaki mücadele aynı zamanda dinî meşruiyet meselesine de dönüştü.

Savaş Öncesi Diplomasi

Bağdat'ın ele geçirilmesi uzun süredir planlanıyordu.

1254 yılında hem Guillaume de Rubrouck hem de Kral Hethum, Karakurum'da Bağdat'a yönelik bir sefer hazırlığından söz edildiğini aktarmaktadır.

Aynı yıl Halife el-Mustasım da Karakurum'a bir elçi gönderdi.

Rubrouck'un aktardığına göre Möngke, halifenin bütün kalelerini yıkmadığı sürece barış yapılmayacağını bildirdi. Halifenin elçisi ise buna karşılık, "Atlarınızın bütün nallarını çıkardığınız zaman biz de kalelerimizi yıkarız." cevabını verdi.

Moğollar askerî harekâta başlamadan önce diplomatik girişimde bulunmayı gelenek hâline getirmişti. Hülagü de sefer öncesinde halifeye bir mektup gönderdi.

Mektubunda Cengiz Han döneminden itibaren Harezmşahlar, Selçuklular ve birçok hükümdarın Moğol hâkimiyetini kabul ettiğini hatırlatarak Bağdat'ın da direnmemesi gerektiğini bildirdi ve halifeyi Moğol ordusuna karşı savaşmaması konusunda uyardı.

Bu çağrı doğrudan bir yok etme tehdidi değil, teslim olunması hâlinde halifenin makamını koruyabileceği mesajını da içeriyordu.

Halifenin Cevabı

El-Mustasım, Hülagü'ye oldukça sert bir cevap verdi.

Bütün İslam dünyasının kendisine bağlı olduğunu, dilerse doğudan batıya kadar bütün Müslümanları cihat için harekete geçirebileceğini belirtti.

Bu cevap, halifenin dinî otoritesine güvenerek Moğolları caydırmayı amaçlıyordu.

Ancak dönemin siyasî şartlarında ne Suriye ve Mısır'daki Eyyûbîler ne de diğer İslam devletleri halifeye beklediği askerî desteği sağlayabilecek durumdaydı.

Hülagü ise gücünü servetten değil, Ebedî Gök'ün desteğinden aldığını belirterek bu tehdidi önemsemedi.

Irak Seferinin Başlaması

Kasım 1257'de Moğol orduları İran yaylalarından ayrılarak Mezopotamya'ya girdi.

Sefer öncesinde Hülagü yıldızların durumunu bir Müslüman müneccime danıştı. Müneccim kötü sonuçlar öngörürken şamanlar tam tersini savundu ve sefer hazırlıkları sürdürüldü.

Baycu Musul yönünde ilerledi.

Kitbuga Luristan üzerinden harekât yürüttü.

Hülagü ise ana kuvvetlerle Hemedan-Kirmanşah hattından Bağdat üzerine yürüdü.

Ermeni ve Gürcü birlikleri de bu sefere katıldı. Özellikle Ermeni yöneticiler, Abbâsî Halifeliği'ne karşı düzenlenecek bu harekâtın gerçekleştirilmesi için uzun süredir Moğolları teşvik ediyordu.

Bağdat Kuşatması

Moğol ordusu Bağdat önlerinde 17 Ocak 1258'de birleşti.

İlk çatışmada Moğollar bentleri açarak halife ordusunun arkasındaki araziyi sular altında bıraktı. Geri çekilemeyen çok sayıda asker boğuldu, yaklaşık on iki bin asker ise savaşta öldürüldü.

18-22 Ocak arasında Hülagü Dicle Nehri'ni geçti ve şehri kuşatma altına aldı. Kısa sürede Bağdat'ın çevresine tahkimatlar kuruldu.

Hülagü, savaşmayacak olan seyyidler, şeyhler ve din adamlarının can güvenliğinin korunacağını bildiren bir mesaj gönderdi.

29 Ocak'ta genel saldırı başladı.

Altı gün süren aralıksız hücumların ardından 6 Şubat'ta surların önemli bir bölümü ele geçirildi.

Şehir garnizonunun yaptığı karşı saldırı başarısız oldu ve büyük kayıplarla sonuçlandı.

Bağdat'ın Düşüşü

Direnişin sürdürülemeyeceğini anlayan Halife el-Mustasım, veziri, Nestûrî piskoposu ve Nasîrüddin Tûsî'den oluşan bir heyeti Hülagü'ye gönderdi.

Ancak artık çok geçti.

10 Şubat 1258'de halife teslim oldu.

Moğollar silahların teslim edilmesini ve halkın şehirden çıkarılmasını emretti.

Şehir halkı gruplar hâlinde teslim olurken büyük kısmı öldürüldü. Evlerinden çıkmayanlar da katliamdan kurtulamadı.

13 Şubat'ta Bağdat tamamen Moğolların eline geçti.

Kaynaklarda şehrin ateşe verildiği ve yaklaşık doksan bin kişinin öldürüldüğü aktarılmaktadır. Yağmalama 20 Şubat'ta sona erdi.

Ermeni bir kaynağa göre Hülagü, Büyük Han'a gönderdiği haberde Bağdat'ın ele geçirildiğini ve büyük miktarda ganimet elde edildiğini bildirdi.

Halifenin Ölümü

Hülagü, Bağdat'ın alınmasından sonra Halife el-Mustasım'ı huzuruna kabul etti.

Halifenin nasıl öldürüldüğü konusunda kaynaklar farklı bilgiler vermektedir.

Bazı Ermeni kaynakları Hülagü'nün onu bizzat öldürdüğünü ileri sürerken, Gürcü kronikleri bir Moğol komutanının infazı gerçekleştirdiğini kaydeder. Cüveynî ise halifenin ölümünden hiç söz etmez.

Nasîrüddin Tûsî'nin aktardığı rivayete göre Hülagü, halifeye değerli madenlerden yapılmış bir tabak uzatarak onu yemesini istedi. Halife bunun yenmeyeceğini söyleyince Hülagü, sahip olduğu serveti neden askerlerini güçlendirmek için kullanmadığını sordu.

Bu anlatı zamanla halifenin hazinesiyle birlikte aç bırakılarak öldürüldüğünü anlatan yaygın bir efsanenin doğmasına yol açtı.

Çoğu kaynak ise infazın Moğol geleneğine uygun biçimde kan akıtılmadan gerçekleştirildiği konusunda birleşmektedir.

Bağdat'ın Yeniden Düzenlenmesi

Bağdat'ın düşmesi İslam dünyasında büyük bir sarsıntı yarattı.

Buna rağmen Hülagü yağmalamanın sona ermesinden sonra şehirde düzenin yeniden kurulmasını emretti.

Pazarların yeniden açılması ve yıkılan yapıların onarılması için çalışmalar başlatıldı.

Cüveynî de Hülagü'nün ele geçirdiği bölgelerde harap olmuş şehirlerin yeniden imar edilmesini desteklediğini belirtmektedir.

Doğu Hristiyanlarının Tutumu

Bağdat'ın ele geçirilmesi Doğu Hristiyan topluluklarında büyük sevinç yarattı.

Moğol ordusunda çok sayıda Nestûrî asker bulunuyor, Ermeni ve Gürcü birlikleri de fethe katılıyordu.

Hülagü'nün Hristiyan olan eşi Dokuz Hatun'un kiliseleri ve din adamlarını koruduğu, Bağdat'ın alınmasının ardından da onlarla yakından ilgilendiği aktarılmaktadır.

Buna karşılık İslam dünyasına yönelik askerî harekâtlar devam etti.

Ermeni tarihçi Kiragos, Bağdat'ın yüzyıllar boyunca çevresindeki ülkelere hükmettiğini, şimdi ise geçmişte yaptığı kötülüklerin karşılığını gördüğünü ifade etmektedir.

Irak'ın Tamamen Ele Geçirilmesi

Bağdat'ın düşmesinden sonra Irak'ın geri kalan bölgeleri de kısa sürede Moğol hâkimiyetine girdi.

Buka Temür Hille ve Vâsıt üzerine gönderildi.

Hille teslim olurken Vâsıt direnmeye çalıştı. Şehir ele geçirildikten sonra yağmalandı ve kaynaklara göre kırk bin kişi öldürüldü.

Kûfe ile Basra savaşmadan teslim oldu.

Hasankeyf hükümdarı bağlılığını bildirerek tahtını korudu.

Meyyâfârikīn (Silvan) hükümdarı ise direnmesi nedeniyle görevden uzaklaştırıldı ve yerine aynı aileden daha uzlaşmacı bir hükümdar getirildi.

Hülagü'nün İran'a Dönüşü

Irak'ın ele geçirilmesinden sonra yaz sıcaklarının yaklaşması ve otlak yetersizliği nedeniyle Hülagü ordusunu İran'a çekti.

Bir süre Hemedan'da kaldıktan sonra Tebriz ve Meraga çevresine yerleşti.

Urmiye Gölü'ndeki bir adada hazinesini korumak amacıyla bir hisar ile saray inşa ettirmeye başladı.

Kışı Aras ve Mugan ovalarında, yazı ise Ala Dağ ve Ağrı Dağı çevresindeki yaylalarda geçirmeyi sürdürdü.

Bu sırada Musul Atabegi Bedreddin Lü'lü, Fars hükümdarı ve Anadolu Selçuklu sultanları başta olmak üzere birçok hükümdar Hülagü'nün huzuruna gelerek bağlılıklarını bildirdi.

Rus Vasallığı

Vergi ve Nüfus Sayımı

Moğollar 1243’te Macaristan’dan Kıpçak bozkırına dönerek güçlerinin merkezini burada kurdu. Ancak Rus topraklarında vergi toplanması ve erkeklerin askerî hizmete alınması, Berke döneminde 1257’den itibaren düzenli ve sistemli hâle getirildi.

Laurentiyen Vakayinamesi, 1257 yılında Rus topraklarında nüfus sayımı yapıldığını bildirir. Başka bir anlatıma göre sayım memurları Suzdal, Ryazan ve Murom bölgelerini kayda geçirdi. Bunun ardından onbaşılar, yüzbaşılar, birlik kumandanları ve tümen komutanları tayin edildi.

Manastır başrahipleri, din adamları, Rus papazları, kilise görevlileri ve Meryem ile İsa’ya hizmet eden kişiler nüfus sayımının dışında tutuldu.

Novgorod’un Direnişi

Moğol istilasına doğrudan uğramayan Novgorod’dan da vergi düzenine katılması istendi.

Tatar elçileri, 1252’de han tarafından Vladimir büyük prensi yapılan Aleksandr Nevski ile birlikte şehre geldi. Aleksandr Nevski, 1240 ve 1242 yıllarında İsveçlilerle Porte-Glaives şövalyelerine karşı kazandığı zaferlerle tanınıyordu.

Novgorod halkı başlangıçta sayıma ve vergiye karşı çıktı. Şehir, hana hediyeler göndererek uygulamayı bir süre ertelemeyi başardı.

1259’da iki Moğol elçisi, Aleksandr Nevski’nin topladığı askerî kuvvetin desteğiyle yeniden Novgorod’a geldi. Şehir halkı ve kırsal kesim haraç ödemeyi reddetti.

Bunun üzerine büyük bir ayaklanma çıktı. Halk, Azize Sofya ve inancı uğruna ölmeye hazır olduğunu ilan etti.

Boyarların Tutumu

Direniş bütün toplumsal kesimler tarafından aynı ölçüde desteklenmedi.

Boyarlar, alt tabakaların yükünü artırarak kendi konumlarını korumayı tercih etti ve Moğolların taleplerini kabul etti.

Sayım memurları sokaklarda dolaşarak Hristiyanlara ait evleri kaydetti. Vergilerin toplanmasının ardından şehirden ayrıldılar.

Asker Toplanması

Vergi düzenlemesinin yanında erkeklerin Moğol ordusuna alınması da sistemleştirildi.

Moğol ordusu için gerekli yardımcı kuvvetlerin sağlanması imparatorluğun farklı bölgelerinde uygulanan genel bir yükümlülüktü.

Daha sonraki bir tarihe ait olan Özbek Han’ın 1313 tarihli fermanında, hükümdarın ihtiyaç duyduğu zaman ulustan asker toplayabileceği belirtilmektedir. Buna karşılık katedral kilisesi, metropolit ve din adamları askerlikten muaf tutuluyordu.

Rus Direnişi ve Moğol Baskısı

Novgorod’daki olaylar Moğol yönetimine karşı direnişin tek örneği değildi.

Rus prenslerinin tamamı yeni hâkimlerini itirazsız kabul etmiş değildi. Ancak açık bir başkaldırı, prensler için halktan daha ağır sonuçlar doğurabiliyordu.

Galiçya Prensi Daniel, Berke’ye karşı bir saldırı girişiminde bulunduğunda bağımlılığı daha da arttı. Elinde kalan kalelerin bir bölümünü yıkması emredildi ve bu emri uygulamak zorunda kaldı.

Moğol ve Rus Seçkinleri

Moğol egemenliğine rağmen Rus soyluları ile Moğol aristokrasisi arasında özel ilişkiler gelişti.

Bu ilişkiler efendi ile vasal arasındaki eşitsizliğe dayanıyordu. Buna rağmen iki seçkin tabaka arasında siyasî ve kişisel bağlar kuruldu.

Din adamlarına tanınan vergi ve askerlik ayrıcalıkları da Rus Kilisesi’ni Moğol yönetimine yakınlaştırdı.

Avrupa’ya Yönelik Hazırlıklar

1257-1259 yıllarında vergi ve asker toplama sisteminin düzenlenmesi, Berke’nin Avrupa yönünde hazırladığı yeni bir askerî harekâtla ilişkili olabilir.

Berke’nin babası Batu, Moğolların Avrupa’ya yeniden döneceğini daha önce bildirmişti.

1259’da Moğol kuvvetleri Rus yardımcı birlikleriyle birlikte Litvanya sınırlarına girdi. Ardından Sandomierz ele geçirilerek yakıldı ve halkı öldürüldü.

Moğollar daha kuzeye ilerlemek yerine Polonya’ya yöneldi. Macaristan’a kaçan Polonya hükümdarını takip ettiler, yeniden Kraków’a girerek şehri yaktılar ve Opole bölgesine kadar ilerlediler.

Seferin Niteliği

1259 harekâtının yalnızca bir keşif akını mı yoksa daha geniş bir Avrupa seferinin başlangıcı mı olduğu kesin değildir.

Moğol iç siyasetindeki gelişmelerin daha kapsamlı bir harekâtı durdurmuş olması mümkündür.

Bu ihtimal, IV. Béla’ya gönderilen Moğol ültimatomu ve kısa süre sonra Hülagü ile Berke arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklarla desteklenmektedir.

Sonraki Akınlar

Moğollar XIII. yüzyıl boyunca Polonya’ya birkaç kez daha sefer düzenledi.

1285’te Macaristan’da yeniden görüldüler.

Buna rağmen 1240’lı yıllardaki gibi Orta ve Batı Avrupa için kapsamlı ve kalıcı bir tehdit oluşturmadılar.

İmparatorluktan Kopmalar

Veraset Krizi

Möngke'nin ölümünün ardından kardeşi Kubilay, Çin seferini kısa bir süre daha sürdürdü. Daha sonra ani bir kararla barış yaparak Şang-tu'ya döndü ve veraset meselesiyle ilgilenmeye başladı.

Taht üzerinde hak iddia edebilecek Tuluy oğullarından üçü hayattaydı: Kubilay, Hülagü ve Arık Böke. Hülagü İran'da bulunuyor ve kağanlık konusunda istekli görünmüyordu. En küçük kardeş olan Arık Böke ise Moğolistan'ı yönetiyor, otşigin unvanını taşıyor ve güçlü bir aday olarak görülüyordu.

Veraset mücadelesine yalnızca Tuluy oğulları değil, Cuci, Çağatay ve Ögedey soyları da dâhildi. Özellikle Tarbagatay ve İmil bölgesini yöneten Kaydu'nun temsil ettiği Ögedey kolu önemli bir rakip durumundaydı.

Kubilay'ın Kağan İlan Edilmesi

Möngke'nin ölümünden sonra bütün hanedan üyelerinin katılacağı bir kurultayın toplanması mümkün olmadı. Bunun üzerine Kubilay ve çevresi süreci hızlandırdı.

Kubilay, 12 Nisan 1260'ta Şang-tu'ya geldi. Burada imparatorluk ailesinin büyük bölümünün katılmadığı bir kurultay düzenlendi. Kaynaklara göre toplantıda yalnızca az sayıda Cengiz Han soyundan prens bulunuyordu.

16 Mayıs 1260'ta Kubilay kağan ilan edildi. Gelenek gereği tahtı üç kez reddettiği, ardından kabul ettiği ve tahta çıkış törenlerinin gerçekleştirildiği anlatılır. Ancak kurultaya hanedanın büyük bölümünün katılmaması, bu seçimin meşruiyetini tartışmalı hâle getirdi.

Arık Böke'nin Karşı Kurultayı

Kubilay'ın girişiminden haberdar olan Arık Böke de Moğolistan'da ayrı bir kurultay topladı.

Bu toplantıya Çağataylılar ile bazı Ögedeyli prenslerin desteği sağlandı ve Arık Böke kağan ilan edildi. Böylece aynı dönemde iki ayrı kağan ortaya çıktı.

Kubilay, kardeşine gönderdiği mektupla kendi hâkimiyetini tanımasını istediğinde Arık Böke de artık kağan sıfatını taşıyordu.

İç Savaşın Başlaması

İki kağanın ortaya çıkması imparatorluk ileri gelenlerini taraf seçmeye zorladı.

Kaydu ve Çağataylı Algu başlangıçta Arık Böke'yi destekledi. Berke de ona yakın dururken Hülagü ile Organa Hatun Kubilay'ın tarafını tuttu.

Kansu'da görev yapan bir Moğol komutanının Arık Böke safına geçmesi üzerine Kubilay bölgeye müdahale etti ve Kasım 1260'ta bu kuvvetleri yenerek Çin üzerindeki hâkimiyetini korudu.

Kubilay ile Arık Böke Savaşı

Askerî çatışmanın kaçınılmaz hâle gelmesi üzerine Kubilay Moğolistan'a yürüdü.

Arık Böke önce Yenisey havzasına çekildi. Daha sonra iki kardeş arasında savaş gerçekleşti. İlk çarpışmayı Kubilay kazandıysa da rakibini takip etmediği için kesin sonuç elde edemedi.

Arık Böke daha sonra Çağatay ulusunda önemli başarılar kazandı. Türkistan'ın desteğini alarak ikmal sıkıntısını gidermeyi başardı ve Algu'yu Çağatay ulusunun başına getirdi. Ancak Algu kısa süre sonra taraf değiştirerek Kubilay'a katıldı.

Bunun üzerine Arık Böke İli bölgesine saldırdı. Bölge ağır tahribata uğradı ve kıtlık başladı. Yardımcılarının önemli bir kısmı onu terk etti.

Arık Böke'nin Teslimi

Siyasi ve askerî desteğini kaybeden Arık Böke, 1264 yılının yazında Kubilay'a teslim oldu.

İki kardeşin görüşmesi sırasında Arık Böke'nin ağladığı, Kubilay'ın da duygulandığı aktarılır. Rivayete göre Kubilay, "Hak hangimizin yanındaydı?" diye sormuş, Arık Böke ise "Bir zamanlar benim, bugün senin." cevabını vermiştir.

Teslimiyetin ardından Arık Böke'nin önde gelen destekçileri idam edildi. Kendisi ise affedildi. Ancak kısa süre sonra hastalanarak öldü. Bazı rivayetlerde ölüm tarihi 1266 olarak verilir.

Başkentin Çin'e Taşınması

İç savaşın sona ermesinin ardından Kubilay yeniden Çin'e yöneldi.

Karakurum'u terk ederek başkentini Hanbalık'a, yani bugünkü Pekin'in bulunduğu bölgeye taşıdı. Kendisini Çin hükümdarlarının mirasçısı olarak görmeye başladı ve Yuan Hanedanı'nı resmî Çin hanedanları arasına dahil ettirdi.

Bu gelişme, imparatorluğun ağırlık merkezini Moğol bozkırlarından Çin'e kaydırdı. Böylece Moğol İmparatorluğu'nun geleneksel bozkır karakteri zayıflamaya başladı.

Ayn Calut Savaşı

Moğol Yenilgisi

1260 yılı, imparatorluk içinde yaşanan veraset krizinin yanında Moğolların batıda ilk büyük askerî yenilgisine de sahne oldu.

Hülagü, İran'a dönerken Suriye'de Kitbuga komutasında sınırlı sayıda kuvvet bırakmıştı. Bu sırada Memlükler Suriye üzerine yürümeye karar verdi.

Akka Baronu, Memlük ordusunun kendi topraklarından geçmesine izin verdi ve gerekli erzağı sağladı. Böylece Memlük kuvvetleri Şeria Nehri yönüne ilerleyebildi.

3 Eylül 1260'ta Ayn Calut'ta yapılan savaşta Kitbuga komutasındaki Moğol kuvvetleri yenildi.

Kaynaklarda Kitbuga'nın geri çekilmeyi reddettiği, esir düştükten sonra da teslimiyet göstermediği anlatılır. Daha sonra idam edildi.

Sonuçları

Ayn Calut zaferi Memlüklerin Suriye'de üstünlük kurmasını sağladı.

Şam'a giren Memlükler, Moğollarla iş birliği yaptıkları düşünülen Hristiyan topluluklara karşı sert tedbirler aldı. Böylece Suriye'nin büyük bölümü Memlük egemenliğine geçti.

Bu yenilgiyle birlikte Moğollar, Suriye üzerindeki hâkimiyetlerini yeniden kurmayı başaramadı.

Hülagü'nün Karşı Seferi

Hülagü Aralık 1260'ta yeniden Suriye'ye girdi ve Halep'e kadar ilerledi.

Ancak 10 Aralık'ta Humus yakınlarında geri püskürtüldü.

İran, Irak ve Anadolu'da meydana gelen isyanlar nedeniyle Hülagü bütün gücünü batı cephesine yöneltemedi. Bu durum Memlüklerin üstünlüğünü korumasını sağladı.

Baybars'ın Yükselişi

Ayn Calut zaferinden sonra Memlük Sultanı Kutuz, generali Baybars tarafından öldürüldü.

Kıpçak kökenli bir Türk olan Baybars, Memlük Devleti'nin en güçlü hükümdarlarından biri hâline geldi ve Moğollara karşı mücadelenin başlıca isimlerinden biri oldu.

Berke ile Hülagü Arasındaki Çatışma

Rekabetin Nedenleri

Berke ile Hülagü arasındaki anlaşmazlık yalnızca dinî sebeplere dayanmıyordu.

Berke Müslümanlığı benimsemişti; Hülagü ise Müslüman çoğunluğun yaşadığı İran'da farklı bir siyaset izliyordu. Bunun yanında Azerbaycan üzerindeki hâkimiyet mücadelesi ve İpek Yolu ticaretini kontrol etme isteği iki hanlık arasındaki rekabeti artırdı.

İran üzerinden geçen güney yolu ile Altın Ordu topraklarından geçen kuzey yolu arasında yoğun bir ticaret rekabeti yaşanıyordu.

Baybars ile Berke İttifakı

Baybars bu rekabetten yararlanarak 1262 yılında Berke ile resmî ilişki kurdu.

Gönderdiği mektupta Berke'yi Müslüman kimliği gereği Hülagü'ye karşı mücadele etmeye çağırdı ve çok sayıda değerli hediye gönderdi.

Böylece Memlükler ile Altın Ordu arasında uzun süre devam edecek siyasî yakınlaşmanın temelleri atıldı.

Moğollar Arasında Savaş

1262'de Hülagü kuzeye yönelerek Derbent geçitlerini aştı ve Berke kuvvetleriyle karşı karşıya geldi.

İki Moğol hanlığı arasındaki savaş, imparatorluk birliğinin fiilen sona erdiğini gösteren gelişmelerden biri oldu.

Kaynaklarda Berke'nin, "Birleşik kalsaydık bütün dünyayı fethederdik." sözünü söylediği rivayet edilir.

Hülagü'nün Son Yılları

Ayn Calut sonrasında İran, Irak ve Anadolu'da çıkan ayaklanmalar bastırıldı.

Musul Beyliği Moğol hâkimiyetine alındı. Fars'ta hükümdar öldürüldü ve yönetim Hülagü'nün ailesiyle akrabalık kuran yeni bir hanedana bırakıldı.

Anadolu'da bazı beylerin doğrudan Moğollara bağlanma girişimi üzerine Hülagü 1262'de bölgeye ordu gönderdi. Dalaman Ovası'ndaki savaşın ardından Moğol otoritesi yeniden sağlandı.

Hülagü 8 Şubat 1265'te öldü. Urmiye Gölü'ndeki bir adada defnedildi. Yerine oğlu Abaka geçti. Abaka, amcası Kubilay'dan hükümdarlığını onaylayan berat aldı.

Bir yıl sonra Berke de öldü ve yerine Mengü Temür geçti.

Batı Asya'da İttifaklar ve Ticaret

Abaka, Bizans İmparatoru VIII. Mihail Palaiologos'un kızıyla evlenerek Bizans'la yakınlık kurdu.

Mengü Temür de Bizans'la ilişkilerini geliştirmeye çalıştı. Aynı dönemde Rus Kilisesi'nin vergi ve askerlik muafiyetlerini yeniden onaylayan bir ferman yayımladı.

1265'te Nogay komutasındaki Moğol kuvvetleri Balkanlar'a girerek Bizans ordusunu mağlup etti. Bunun ardından Bizans ile Altın Ordu arasında yakın ilişkiler kuruldu.

Moğol dünyasında yaşanan iç savaşlar İpek Yolu ticaretini de etkiledi. Kervanlar yolculuklarını sürdürmekle birlikte güvenlik azaldı ve ticaret güzergâhları hanlıklar arasındaki rekabete göre değişmeye başladı.

Altın Ordu'da Saray Batu ve Saray Berke şehirleri büyük ticaret merkezlerine dönüştü. Aynı dönemde Tebriz ile Kırım'daki Ceneviz kolonileri Doğu-Batı ticaretinin önemli durakları hâline geldi.

Song Hanedanı'nın Yıkılışı

Arık Böke ile mücadeleyi kazanan Kubilay yeniden Song Hanedanı üzerine yoğunlaştı.

1268'de başlayan yeni harekât sırasında Siangyang ve Fançeng beş yıl süren kuşatmaların ardından 1273'te ele geçirildi.

1275'te Song İmparatoru Tu-tsong'un ölümü üzerine küçük yaştaki Kong-ti tahta çıktı. Bu durum Moğolların ilerleyişini kolaylaştırdı.

Moğol orduları Yangtze boyunca ilerleyerek birçok önemli şehri ele geçirdi ve 1276 başında Hangzhou teslim oldu. Küçük imparator Kubilay'ın huzuruna gönderildi.

Song direnişi güney kıyılarında bir süre daha devam etti. Ancak 3 Nisan 1279'da Kanton açıklarında yapılan deniz savaşında Song donanması imha edildi.

Bu zaferle birlikte Çin'in tamamı ilk defa yabancı bir hanedanın yönetimi altına girdi ve Song Hanedanı tamamen sona erdi.Aşağıdaki metin yalnızca verdiğiniz kaynak temel alınarak, tekrarları azaltılmış ve ansiklopedi üslubuna uyarlanmış bütünlüklü biçimidir.

Japonya Seferleri

Sefer Kararının Alınması

Kubilay’ı Japonya üzerine bir sefer düzenlemeye yönelten ilk kişinin, saray çevirmeni ve önemli bir dilbilim uzmanı olan Koreli eski bir Budist keşiş olduğu düşünülmektedir. Bu girişimin kesin nedenleri bilinmemektedir.

Moğollar, Çin’in fethi henüz tamamlanmadan Japonya’ya 1268 ve 1271 yıllarında iki ayrı ültimatom göndererek teslim olmasını istedi.

Japonya, XIII. yüzyıl başlarından itibaren Hōjō ailesine mensup şikkenler tarafından yönetiliyordu. Aynı dönemde Zen öğretisi samuray sınıfı içinde askerî bir disiplin ve dayanıklılık anlayışına dönüşmüş, Nichiren’in kurduğu akım ise güçlü bir millî bilinç yaratmıştı.

Naip Hōjō Tokimune, Moğol taleplerini reddetti. Kubilay bunun üzerine diplomasi yoluyla elde edemediğini askerî güçle sağlamaya karar verdi.

İlk Japonya Seferi

Japon yönetimi, Kyūshū Adası’nın kuzeyindeki savunmayı güçlendirdi ve samurayları silah altına aldı.

Kubilay ise Kore’nin güneydoğu kıyısında yaklaşık 150 Kore ve Çin gemisinden oluşan bir donanma topladı. Sefer kuvvetinin yaklaşık 30.000 kişiden oluştuğu belirtilmektedir.

Moğol kuvvetleri önce Tsushima ve Iki adalarına saldırarak kıyıları tahrip etti. Ardından 1274 yılında Hakata Körfezi üzerinden Kyūshū’ya çıktı.

Ancak kuvvetler ilk gecenin ardından açıklanamayan bir biçimde gemilerine döndü. Seferin başarısızlığında Moğolların deniz savaşı konusunda deneyimsizliği ve kara ordusunun büyük ölçüde Çinli ve Koreli yardımcı birliklerden oluşması etkili olmuş olabilir.

İkinci Ültimatom

Kubilay, 1276 yılında Japon yönetimine üçüncü bir ültimatom gönderdi.

Japonlar bu kez elçileri öldürerek cevap verdi. Bunun ardından ülke yeni bir istilaya karşı daha kapsamlı hazırlıklara başladı.

Kyūshū’nun kuzey kıyısına uzun bir savunma duvarı inşa edildi ve güçlü bir donanma oluşturuldu.

Kubilay ise Çin savaşının sona ermesini bekledi. Böylece ilk seferdekinden daha büyük bir kuvvet toplayabilecek duruma geldi.

İkinci Japonya Seferi

1281 yılında yaklaşık 45.000 Moğol ile 120.000 Çinli ve Koreliden oluşan büyük bir işgal ordusu Japonya üzerine gönderildi.

Ordu, Japon kuvvetlerini kuşatmak amacıyla Kyūshū’da iki ayrı noktaya çıkarma yaptı.

Moğol kuvvetleri üstünlük sağlamak üzereyken 10 Ağustos’ta çıkan büyük bir tayfun, Çin-Kore donanmasını demirlediği yerde yok etti.

Fırtınadan kurtulan az sayıdaki gemiye ulaşabilen askerler geri döndü. Adada kalan birliklerin büyük bölümü yiyecek ve silah eksikliği nedeniyle Japonlar tarafından öldürüldü veya teslim olmak zorunda kaldı.

Bu ağır yenilginin ardından Moğollar Japonya’ya yeni bir sefer düzenlemedi.

Kaydu’nun Yükselişi

Meşruiyet İddiası

Kubilay, Arık Böke’yi yenerek imparatorluk içindeki anlaşmazlıkları sona erdirdiğini düşünüyordu. Ancak hanedan içindeki rekabet kısa süre sonra yeniden ortaya çıktı.

Bu mücadelenin başlıca temsilcisi, İmil bölgesini yöneten Ögedey soyundan Prens Kaydu oldu.

Kaydu, Ögedey’in torunu ve Güyük’ün kardeşi Kaşin’in oğluydu. Kağanlık hakkının iki nedenle elinden alındığını düşünüyordu. Kurultayların geleneklere aykırı biçimde düzenlendiğine inanıyor ve Cengiz Han’ın meşru mirasının Tuluy soyuna değil, Ögedey soyuna ait olduğunu savunuyordu.

Bu nedenle Kubilay’a karşı mücadeleye girişirken Çağatay ulusunu da yanına çekmeye çalıştı.

Çağatay Ulusundaki Gelişmeler

Algu’nun 1266 yılında ölmesinden sonra Organa Hatun, oğlu Mübarek Şah’ı Çağatay tahtına çıkardı.

Kubilay bu seçimi onaylamadı ve onun yerine Barak’ı görevlendirdi.

Kaydu, Barak’tan kendisini üstün hükümdar olarak tanımasını istedi. Barak bunu reddedince Kaydu, Altın Ordu Hanı Mengü Temür’ün sağladığı yaklaşık 50.000 kişilik kuvvetle üzerine yürüdü.

1267-1268 yıllarında gerçekleşen savaşta Barak yenildi ve Maveraünnehir’e çekildi.

Talas Toplantısı

Barak, ordusunu yeniden kurabilmek için Maveraünnehir halkı üzerinde ağır vergi baskısı oluşturdu.

1269 yılında Kaydu, Barak ve Mengü Temür Talas yakınlarında bir araya geldi. Üç hükümdar kan kardeşliği töreni düzenleyerek ittifak kurdu.

Her ne kadar aralarında eşitlik ilan edilmiş olsa da Kaydu’nun Barak üzerinde üstünlük sağladığı ve Maveraünnehir’i dolaylı biçimde kendi etkisi altına aldığı anlaşılmaktadır.

Kubilay’ın Müdahalesi

Kubilay, Çin savaşı ve Japonya seferleriyle meşgul olduğu için bu gelişmelere başlangıçta müdahale etmedi.

1275 yılında dördüncü oğlu Nomoğan’ı Kaydu’yu itaate çağırmakla görevlendirdi ve üzerine bir ordu gönderdi.

Ancak ordu Almalık’a ulaştığında bazı komutanlar Möngke’nin oğlu Şirki’nin etkisiyle ayaklandı. Nomoğan esir alındı ve Kaydu’nun tarafına geçildiği ilan edildi.

Esir prens daha sonra Altın Ordu Hanı’na gönderildi. Kendisine iyi davranıldı ve 1278 yılında Kubilay’a geri verildi.

Karakurum’un Ele Geçirilmesi

Başarısından güç alan Kaydu, 1277 yılında Moğolistan’a yürüdü ve ciddi bir direnişle karşılaşmadan Karakurum’a ulaştı.

Kubilay bunun üzerine en başarılı komutanlarından Baarinli Bayan’ı bölgeye gönderdi.

Bayan, Orhun çevresinde Şirki’yi yenerek İrtiş yönüne çekilmeye zorladı.

Bu yenilginin ardından Ögedey ve Çağatay prensleri arasındaki ittifak bozuldu. Bazı prensler Kubilay’ın tarafına geçti. Şirki de teslim oldu ve bir adaya sürgün edildi.

Orta Doğu’daki Rekabetler

Barak’ın Horasan Seferi

Kaydu, Barak’ı İran’daki İlhanlı Devleti’ne saldırmaya yöneltti.

Bu harekâtla Kubilay’ın gücünü dolaylı olarak zayıflatmayı, Barak’ın yeniden taraf değiştirmesini önlemeyi ve Altın Ordu’nun İlhanlılara karşı mücadelesini desteklemeyi amaçlıyordu.

Barak, Maveraünnehir’den topladığı ağır vergilerle bir ordu kurdu ve 1270 yılı dolaylarında Horasan’ın büyük bölümünü ele geçirdi.

Abaka’nın Karşı Saldırısı

İlhan Abaka, Azerbaycan’dan bölgeye geldi.

Herat Meliki’nin desteğiyle Barak’ı bir tuzağa çekti. Rivayete göre Barak’ın kampından ayrılarak Abaka’ya katılan bir müneccim, koyun kürek kemiğine bakarak İlhanlıların zafer kazanacağını bildirdi.

22 Temmuz 1270’te Barak ağır bir yenilgiye uğradı ve yaralandı. Kısa süre sonra öldü.

Ölmeden önce İslam’ı kabul ettiği ileri sürülmüşse de Reşîdüddin onun Müslüman geleneklerine göre değil, Moğol usulüyle yüksek bir tepeye gömüldüğünü belirtmektedir.

Halep Akını

Abaka 1271 yılında yaklaşık 10.000 süvariyle Halep üzerine yürüdü.

Şehri tahrip etti ancak elindeki kuvvetler başarıyı sürdürecek büyüklükte olmadığı için geri çekildi.

Buhara’nın Yağmalanması

Barak’ın ölümünden sonra Abaka, Çağatay baskısını sona erdirmek ve doğu sınırını güvence altına almak amacıyla Maveraünnehir’e yöneldi.

1272 yılında Urgenç ve Hive çevresini tahrip etti.

29 Ocak 1273’te Buhara’ya girdi. Şehir bir hafta boyunca yağmalandı, yakıldı ve halkın büyük bir kısmı öldürüldü.

Abaka bölgeyi doğrudan yönetimi altına almak yerine yaklaşık 50.000 esirle İran’a döndü.

Bu gelişmeler, Moğol hanlıkları arasındaki mücadelelerin artık boylar arasında değil, büyük devletler arasında yürütüldüğünü gösteriyordu.

Franklarla İttifak Arayışları

Altın Ordu ve Latinler

Altın Ordu açısından Batı Avrupa hem askerî bir hedef hem de ticari ilişkilerin sürdürüldüğü bir bölgeydi.

Hanlar Batı’ya karşı baskı uygularken ticari çıkarlar nedeniyle Latinlerle ilişkileri tamamen kesmek istemiyordu.

Berke’nin Müslümanlığı Latin çevrelerde çekince uyandırsa da Nogay’ın Hristiyanlara yakın görünmesi bu endişeleri azaltıyordu.

Nogay’ın Hristiyan eşi Kırım’daki bir Fransisken manastırında vaftiz olmuş ve Solhat’ta bir vaftizhane yaptırmıştı. Bazı üst düzey görevliler de onu izledi.

Bunun sonucunda Soldaia, Kefe, Solhat ve Saray çevresinde Fransisken yerleşimleri arttı.

Fransiskenler Mengü Temür’den Ortodoks din adamlarına tanınan ayrıcalıklara benzer haklar sağlayan bir yarlık elde etti.

İlhanlıların Latin İttifakı Arayışı

İlhanlılar, Latinlerle yalnızca ticari değil, askerî bir ittifak kurmak istiyordu.

Suriye seferlerinin başarısız olması ve Altın Ordu ile Çağatay uluslarının baskısı, İlhanlıları Batılı güçlerden yardım istemeye yöneltti.

İlhanlılar, yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesi hâlinde Kudüs’ün Latinlere geri verileceğini bildirdi. Bu vaat daha sonraki İlhanlı hükümdarları tarafından da tekrarlandı.

Diplomatik Yazışmalar

Abaka’nın sarayında, Dominiken elçi David d’Ashby bulunuyordu.

Abaka, Papa’ya 1267 ve 1268 yıllarında iki mektup gönderdi. Ayrıca Aragon Kralı Jacques’a, İngiltere Kralı I. Edward’a ve diğer Batılı hükümdarlara elçiler yolladı.

İlhanlı temsilcileri 1274’te Lyon’da, 1276’da İtalya’da ve 1277’de İngiltere’de görüldü.

1277 yılında iki Moğol elçisi ile bazı Gürcüler İkinci Lyon Konsili’ne katıldı.

Bu görüşmeler sırasında Kubilay’ın Hristiyanlığı kabul ettiği veya kısa süre içinde kabul edeceği yönünde söylentiler yayıldı.

Abaka’nın Hristiyanlara Yakınlığı

Abaka’nın Hristiyanlığı kabul ettiğine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte Hristiyanlara açık bir yakınlık gösterdi.

Bazı paralarının üzerine haç bastırdı ve Arapça olarak Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına ifadeler yazdırdı.

Bu tutumunda Nestûrî annesi ile Suriyeli Hristiyan veziri İsa’nın etkili olduğu düşünülmektedir.

Polo Ailesi

Venedikli tüccarlar Maffeo ve Niccolò Polo, 1261-1269 yılları arasında Çin’e seyahat etti.

Dönüşlerinde Kubilay’ın Hristiyan dini hakkında bilgi edinmek istediğini ve Papa’dan yüz eğitimli kişi göndermesini talep ettiğini bildirdiler.

Papa III. Nicolaus bunun üzerine Çin’e önemli bir Fransisken heyeti gönderme kararı aldı.

Ancak bu heyetin İran’ı aşamadığı anlaşılmaktadır.

1271 yılında Polo kardeşler yeniden yola çıktı. Bu kez yanlarında genç Marco Polo da bulunuyordu. Beraberlerindeki Dominiken rahipler ise Baybars’ın olası saldırısından korkarak yolculuktan vazgeçti.

Rabban Çauma

Doğu’dan Batı’ya Yolculuk

Rabban Çauma, Pekin’de yaşayan Nestûrî bir din adamının oğluydu.

Genç yaşta keşiş oldu ve şehirden uzaktaki bir dağda inzivaya çekildi.

Burada kendisinden daha genç olan Marcus adlı başka bir keşişle tanıştı. Her ikisi de Türkçe konuşuyordu ve Marcus Öngüt kökenliydi.

İki keşiş Kudüs’e hac yolculuğu yapmaya karar verdi.

Öngüt prensleri onları vazgeçirmeye çalıştıysa da hazırlıklarını tamamladılar. Kubilay kendilerine bir geçiş belgesi verdi ve Ürdün Irmağı’na batırılıp İsa’nın mezarına sürüldükten sonra geri getirilmek üzere bazı giysiler teslim etti.

Yolculuğun Güçlükleri

Rabban Çauma ve Marcus, yolculukları sırasında Hoten’de kıtlıkla, Kaşgar’da iç savaşın yol açtığı yıkımla ve Doğu Türkistan çıkışında savaşlarla karşılaştı.

Talas’ta Kaydu tarafından iyi karşılandılar.

Daha sonra İran’a ulaştılar ve Nestûrî Patriği Mar Denha’nın huzuruna çıktılar.

Patrik onları Abaka’ya gönderdi. Abaka Kudüs’e ulaşabilmeleri için resmî bir geçiş belgesi verdi.

Ancak Kudüs Müslüman yönetiminde bulunduğu için yolculuğa devam edemediler.

Marcus’un Patrik Oluşu

İki keşiş Çin’e dönmeye hazırlanırken Mar Denha, Marcus’u Öngüt ülkesinin metropoliti olarak takdis etti.

Patriğin ölümünün ardından toplanan kilise meclisi, Marcus’un Moğol dünyasını, dillerini ve geleneklerini iyi bilmesi nedeniyle onu patrik seçti.

Marcus, 2 Kasım 1282’den itibaren III. Mar Yaballaha adıyla görev yaptı.

Abaka ona hükümdarlığını tanıyan bir berat, büyük mühür ve hükümdar çevresindeki seçkinlere verilen şeref şemsiyesini taşıma hakkı verdi.

İran Kültürünün Yükselişi

Farsçanın Yaygınlaşması

İran kültürü Moğollar üzerinde erken tarihlerden itibaren etkili oldu.

Farsça, Türkçe ve Ermeniceyle rekabet etmesine rağmen imparatorluğun birçok bölgesinde kullanılan bir dil hâline geldi.

Güyük’ün Papa’ya gönderdiği 1241 tarihli mektupta Farsçanın kullanıldığı görülmektedir.

Marco Polo’nun da Doğu yolculuğu boyunca resmî çevrelerle ilişki kurarken Farsçadan yararlandığı düşünülmektedir.

Ancak Farsça, İran dışındaki bütün Moğol uluslarında resmî veya kültürel dil hâline gelmedi.

İlhanlı Sarayında İran Etkisi

İlhanlı Devleti’nde özellikle Abaka döneminden itibaren İran etkisi belirgin biçimde arttı.

Abaka’nın tahta çıkacağı uygun günün şamanlar tarafından değil, Müslüman gökbilimci Nasîrüddin Tûsî tarafından belirlenmesi bu değişimin işaretlerinden biriydi.

Hülagü’nün başvezirliğe getirdiği Şemseddin Cüveynî görevini sürdürdü.

Kardeşi Atâ Melik Cüveynî de 19 Haziran 1265’te Irak ve Fars yönetiminde danışman olarak görevlendirildi.

Böylece İlhanlı yönetiminde çok sayıda İranlı bilgin ve yönetici yer almaya başladı.

İran Hükümdarlık Geleneği

İlhanlı hükümdarları zamanla eski İran hükümdarları ve Gazneli Mahmud gibi Türk-İran hükümdarlarıyla karşılaştırılmaya başladı.

Azerbaycan’daki Taht-ı Süleyman bölgesinde bir saray inşa edildi.

Buradaki yazılarda İlhanlı hükümdarı Ahamenid, Sasani ve Gazneli hükümdarlarla karşılaştırıldı.

Moğol hükümdarlarının İran geleneğiyle ilişkilendirilmesinde Firdevsî’nin Şehnâme’sindeki Afrasiyab figürü de kullanıldı.

Cüveynî, Cengiz Han soyundan gelenlerin başarılarını İran’ın efsanevi kahramanlarıyla karşılaştırdı.

Daha sonraki dönemde Olcaytu, ikinci İskender veya İran’ın Keyhüsrev’i olarak tanımlandı.

Böylece İlhanlı hanedanı yabancı bir yönetici ailesi olmaktan çıkarılarak İran hükümdarlık geleneği içine yerleştirilmeye çalışıldı.

Baybars’ın Anadolu Seferi

Kilikya’ya Saldırılar

Memlük Sultanı Baybars, İlhanlıların müttefiki olan Kilikya Ermeni Krallığı’na düzenli biçimde saldırıyordu.

Nisan 1275’te düzenlediği seferde Sis, Adana, Tarsus ve Mersin gibi önemli şehirler yağmalandı.

Bu saldırılar Anadolu’yu da doğrudan tehdit etmeye başladı.

Muînüddin Pervâne

Anadolu Selçuklu Devleti, III. Keyhüsrev’in küçüklüğü sırasında Muînüddin Süleyman Pervâne tarafından yönetiliyordu.

Pervâne uzun yıllar İlhanlıların güvenini kazanmıştı.

Baybars’la onun arasında bir anlaşma bulunup bulunmadığı kesin değildir. Ancak Memlük sultanı 1277 yılı başında Anadolu’daki Moğol hâkimiyet alanına girdi.

Elbistan Savaşı

Baybars, 18 Nisan 1277’de Elbistan’da Moğol ordusunu yenilgiye uğrattı.

Pervâne savaş alanından kaçarak yenilginin daha ağır hâle gelmesine yol açtı.

Baybars 23 Nisan’da Kayseri’ye girdi.

Moğol hâkimiyetinden rahatsız olan Türk emirlerinin kendisini destekleyeceğini düşünüyordu. Ancak beklediği ayaklanma gerçekleşmedi.

Anadolu’daki üslerinden uzakta bulunan Baybars, Abaka’nın yaklaşan kuvvetleriyle karşılaşmak istemedi ve Temmuz ayında geri çekildi.

İlhanlı Cezalandırması

Abaka, Memlük müdahalesinden ve Moğol ordusunun yenilgisinden yerel yöneticileri sorumlu tuttu.

Muînüddin Pervâne 2 Ağustos’ta vatana ihanet suçlamasıyla idam edildi.

Selçuklu Devleti üzerindeki İlhanlı denetimi daha da sıkılaştırıldı.

Bazı şehirler Selçuklu yönetiminden alınarak doğrudan İlhanlı idaresine bağlandı.

Bu gelişmeler Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünü hızlandırdı. Türk emirleri hanedana bağlılık alışkanlığını kaybetti ve XIV. yüzyıl başlarında Selçuklu hanedanı ortadan kalktığında onun yerini almaya başladı.

Baybars’ın Ölümü

Baybars 1277 yılında öldü.

Yerine geçen Kalavun güçlü bir hükümdar olmasına rağmen Baybars’ın sahip olduğu askerî itibar ve kahramanlık ününe ulaşamadı.

Abaka’nın Son Suriye Seferleri

1280 Halep Seferi

Abaka, Baybars’ın ölümünün ardından Suriye’de yeniden başarı kazanabileceğini düşündü.

1280 sonbaharında Halep üzerine bir sefer düzenledi.

Şehir ele geçirildi ve tahrip edildi. Camiler yakıldı ancak kale alınamadı.

Bu harekât daha çok bir keşif ve yağma seferi niteliğindeydi.

1281 Suriye Seferi

Abaka, Eylül 1281’de daha büyük bir harekât hazırladı.

Kardeşi Mengü Temür’e yaklaşık 50.000 kişilik bir ordu verdi.

Ermenistan Kralı III. Leon da yaklaşık 30.000 Ermeni, Gürcü ve Frank askeriyle sefere katıldı.

Memlük Sultanı Kalavun ordunun karşısına bizzat çıktı.

İki taraf 30 Ekim 1281’de Humus yakınlarında karşılaştı.

Hristiyan birlikler kanatlarda, Mengü Temür komutasındaki Moğol kuvvetleri merkezde yer aldı.

Ermeni birlikleri Memlük kanatlarını geriletmeyi başardı. Ancak Mengü Temür yaralandı ve savaş alanından çekildi.

Komutanın geri çekilmesi Moğol merkezinin çözülmesine ve ordunun yenilmesine yol açtı.

Yenilginin Sonuçları

Moğollar bir kez daha Fırat’ın doğusuna çekilmek zorunda kaldı.

Bu savaş, İlhanlıların Suriye’yi yeniden ele geçirme umutlarının büyük ölçüde sona erdiğini gösterdi.

Ayn Calut’taki yenilgi az sayıdaki kuvvetlerle açıklanabilmişti. Ancak Humus’ta büyük bir orduyla alınan yenilgi, İlhanlı askerî gücünün sınırlarını açık biçimde ortaya koydu.

Abaka bu başarısızlıktan kısa süre sonra, 1 Nisan 1282’de öldü.Aşağıdaki bölüm yalnızca verdiğiniz metne dayanılarak, tekrarlar azaltılıp ansiklopedi üslubuna uyarlanmıştır.

Kubilay Dönemi

Kaydu, Orta Asya’nın bir bölümünde hâkimiyetini sürdürmekle birlikte artık Büyük Han için doğrudan bir tehdit oluşturmuyordu. Etki alanının daralması, imparatorluğun farklı ulusları arasındaki iletişimi eskisi ölçüde engellemesini önlemişti. Tüccar ve yolcuların geçişine izin vermesi de uluslararası ilişkilerin sürmesini sağlıyordu. Kubilay bu ortamdan yararlanarak Çin ekonomisi bakımından büyük önem taşıyan Güneydoğu Asya’da hâkimiyet kurmaya yöneldi.

Çin ticareti Endonezya, özellikle Java, ayrıca Seylan ve Hindistan’la kurulan ilişkilere dayanıyordu. Bu bölgelerden değerli taşlar, şeker ve baharat ithal edilirken karşılığında ham ve işlenmiş ipek ihraç ediliyordu. Çin ile Sunda Adaları ve Hint alt kıtasının doğu ve kuzey kıyıları arasında yoğun bir deniz trafiği vardı. Gemiler çoğunlukla Çinhindi kıyılarını izliyor ve açık denize çıkmamaya çalışıyordu. Bu kıyıları denetlemek, ticaret merkezleri kurmak ve bölge devletlerini vasal hâle getirmek Kubilay için önemli bir hedef oluşturdu.

Güneydoğu Asya Seferleri

Çinhindi Yarımadası bu dönemde Annam, Çampa, Kimmer Krallığı ve Birmanya İmparatorluğu arasında bölünmüştü. Annam, Tonkin ile günümüz Vietnam’ının kuzeyini; denizcilikle öne çıkan Çampa ise Vietnam’dan Koşinşin’e kadar uzanan kıyı bölgesini kapsıyordu.

Moğollar 1257’den itibaren Annam’a müdahale etmiş ve ülkeyi kendi korumaları altına girmeye zorlamıştı. Ancak burada kurdukları hâkimiyet güvenli değildi.

Kubilay 1280’de Çampa hükümdarı IV. İndravarman’dan Moğol üstünlüğünü tanımasını istedi. Hükümdar savaşa girmek yerine Moğol elçilerinin taleplerini kabul etti. Bu karar halk arasında tepkiyle karşılandı ve 1281’de hem Moğollara hem de anlaşmayı kabul eden hükümdara karşı bir isyan başladı.

Kubilay, vasalını desteklemek ve kendi otoritesini kabul ettirmek amacıyla bölgeye küçük bir donanma gönderdi. Moğol kuvvetleri Çampa’nın başkenti Vijaya’yı ele geçirerek burada bir üs kurdu. Ancak beklenmedik ölçüde güçlü bir direnişle karşılaştı. Japonya’dakine benzer bir felaket yaşamaktan çekinen birlikler geri çekilmek zorunda kaldı.

Bununla birlikte Çampa, Japonya gibi yalnızca denizden ulaşılabilen bir ülke değildi. Karadan da saldırıya açık olması, Kubilay’ın yeni bir harekât düzenlemesini mümkün kılıyordu.

1285’te Kubilay, oğlu Togan Temür’ü Annam’a gönderilen büyük kuvvetlerin başına getirdi. General Sögetü’ye ise Çampa kıyılarından kuzeye ilerleyerek Togan Temür’le birleşmesi emredildi. Moğol ordusu Lang Son üzerinden ilerledi, Bao Minh kuvvetlerini yendi ve Hanoi’ye girdi. Ancak kısa süre sonra Kızıl Irmak deltasında ağır bir yenilgiye uğradı ve büyük güçlüklerle Çin’e çekildi. Aynı sırada Sögetü de Annam kuvvetleri tarafından hazırlıksız yakalanarak yenildi.

Bu başarısızlıkların ardından ya seferlerden vazgeçilmesi ya da daha güçlü bir harekât düzenlenmesi gerekiyordu. Kubilay ikinci yolu seçti.

1287’de Moğol kuvvetleri yeniden Annam’a girdi ve Hanoi’yi bir kez daha ele geçirdi. Ancak şehirdeki konumlarını koruyamadılar. Annam hükümdarı Tran Nhan Tong zafer kazanarak başkentine döndü.

Bununla birlikte savaşın sürmesi Annam için de yıkıcıydı. Moğollar mücadeleden vazgeçmeye niyetli görünmüyordu. Üstün durumda bulunan Tran Nhan Tong görüşmelere başladı ve 1288’de Moğol İmparatorluğu’nun vasalı olmayı kabul ederek haraç ödemeye razı oldu. Çampa hükümdarı da aynı yolu izledi.

Birmanya Seferleri

Moğollar 1277’de Yunnan’ın güney sınırı yakınındaki Bhamo Geçidi’ni ele geçirdi. Savaşta Birmanya’dan getirilen fillerle taşınan topçu araçlarından yararlanıldı. İravadi Vadisi’ne hâkim olan geçidin ele geçirilmesi önemli bir başarıydı. Ancak süvari eksikliği nedeniyle Moğollar ülkenin içlerine ilerleyemedi.

1283-1284 yıllarında Moğollarla Birmanya arasında yeni bir çatışma başladı. Savaşın nedeni kesin değildir. Bunun Yunnan ile Kuzey Nan-çao arasındaki tartışmalı bir miras meselesinden kaynaklanmış olması mümkündür.

Birmanya hükümdarı Narathihapate savaşın ilk aşamasında yenildi ve başkent Pagan’a kadar çekildi. Moğolların neden ilerlemeyi hemen sürdürmediği bilinmemektedir.

Üç yıl sonra Moğol kuvvetleri İravadi Vadisi boyunca güneye indi. Geçtikleri bölgeleri tahrip ederek Mandalay çevresine, ardından Pagan’a ulaştılar. Başkent ele geçirildi ve yağmalandı.

Yeni hükümdar Kyawswa, ülkede kalanları korumak amacıyla Moğollarla görüşmelere başladı. Birmanya 1297’de imparatorluğun etki alanına girerek vasal hâle geldi.

Moğol hâkimiyetindeki bölgeler arasında sıkışan Tay ve Kimmer ülkeleri de bağımsızlıklarını ancak sınırlı ölçüde koruyabildi. 1294’ten itibaren bazı yerel prensler Kubilay’ın korumasını kabul etti. Hindistan ve Endonezya’daki bazı devletlerin de doğrudan saldırıya uğramadan Moğol üstünlüğünü tanımış olması mümkündür.

Java Seferi

Çinhindi kıyılarında hâkimiyet kuran Kubilay, Endonezya’yı da denetim altına almak istedi.

Sumatra’daki Malayu hükümdarı Moğol taleplerini kabul etti. Java’da ise yerel derebeylerinin bir bölümü Moğollara olumlu yaklaşmasına rağmen Kadiri hükümdarı Kubilay’ın teklifini kesin biçimde reddetti.

Bunun üzerine Kubilay 1293’te büyük bir donanmayı Java’ya gönderdi. Filo ciddi bir engelle karşılaşmadan adaya ulaştı. İki Çinli generalin yönettiği birlikler karaya çıktı, Java kuvvetlerini yendi ve Kadiri ya da Daha olarak anılan başkenti ele geçirdi.

Ancak Moğol ordusunun adadaki varlığı, başlangıçta onları destekleyenler dâhil olmak üzere halkın geniş kesimlerinin silaha sarılmasına yol açtı. İmparatorluk kuvvetleri yaygın bir direnişle karşılaştı.

Merkezden çok uzakta bulunan birliklerin yalnızca deniz yoluyla ikmal edilerek ayakta tutulması mümkün değildi. Bunun üzerine ordu gemilere dönerek adadan ayrıldı. Geride dağılmış birlikler ve bölgede yeni bir yerleşim kurmakla görevlendirilen bazı Çinli askerler kaldı.

Java’dan çekilme, bozkır kökenli Moğolların son büyük fetih teşebbüslerinden biri oldu. Yaklaşık doksan yıl önce başlayan genişleme dönemi böylece sona yaklaştı.

Kaydu’ya Karşı Mücadelenin Yeniden Başlaması

Kaydu 1287’de Kubilay’a karşı yeni bir koalisyon kurdu. Bu ittifaka Cengiz Han’ın kardeşlerinin soyundan gelen ve Mançurya ya da Doğu Moğolistan’da toprakları bulunan Nayan, Şiktur ve Kadaan gibi prensler katıldı.

Bu ittifak Kubilay için ciddi bir tehlike oluşturdu. İmparatorluğun kuzey ve batıdan saldırıya açık hâle gelmesinin yanında, diğer Moğol uluslarıyla kara bağlantısının kesilmesi ihtimali ortaya çıktı. Moğolistan’ın kaybedilmesi, düşmanların çok sayıda ata ulaşmasını sağlayacak, Kubilay’ın ordusunu ise binek hayvanı sıkıntısıyla karşı karşıya bırakacaktı.

At eksikliği daha önce de hissedilmişti. Kubilay, 1262’deki uygulamaya benzeyen fakat daha geniş kapsamlı bir fermanla atlara el konulmasını emretti. Tapınaklarda yaşayan keşişler bile uygulamanın dışında bırakılmadı. Buna rağmen yalnızca 1.503 at toplanabildi.

Marco Polo, Kubilay’ın yaklaşık 360.000 süvari ile 100.000 piyade topladığını aktarır. Bu sayıların abartılı olması muhtemeldir. Bununla birlikte iki büyük ordugâhın birleşmesiyle önemli bir kuvvet meydana getirildiği anlaşılmaktadır.

Kubilay, Karakurum ile Moğolistan’ın savunmasını Baarinli Bayan’a bıraktı. Yetmiş iki yaşında olmasına rağmen kendisi Mançurya’ya hareket etti. Ordunun erzakı deniz yoluyla Çin limanlarına taşınmış ve önceden bölgeye gönderilmişti.

Kubilay, Liao Irmağı yakınlarında Nayan’ın kuvvetleriyle karşılaştı. Hazırlıksız yakalanan Nayan, ordusunu yük arabalarından oluşan büyük bir çemberin içine yerleştirmişti. Kubilay bir fil üzerindeki tahtırevandan savaşı yönetti.

Çatışma uzun ve sert geçti. Sonunda Kubilay’ın kuvvetleri üstün geldi. Nayan yakalandı ve asi ilan edilerek ölüm cezasına çarptırıldı. Kanı akıtılmadan bir keçe halı içinde boğularak öldürüldü. Zaferin ardından çok sayıda kurban kesildi.

Nayan’ın yenilgisiyle bölgedeki başlıca tehdit ortadan kaldırıldı. Mücadeleyi sürdüren diğer prensler de veliaht Temür Olcaytu tarafından etkisiz hâle getirildi.

Kaydu, müttefiklerini kaybetmesine rağmen bağımsızlığını ve topraklarını korumaya devam etti. Yenilmediğini göstermek amacıyla Moğolistan yönünde saldırıya geçti. Kubilay’ın torunlarından Namala’yı Selenga yakınlarında yenerek geri çekilmeye zorladı.

Ancak Kubilay’ın Mançurya’dan büyük bir orduyla geldiğini öğrenince savaşmaktan kaçındı ve bozkırlara çekildi. Kubilay onu takip etmedi.

1293’te Bayan yeniden Kaydu üzerine gönderildi. Bu seferden de kesin bir sonuç alınamadı. Kubilay, Kaydu’yu egemenliği altına almayı başaramadı.

Çin İmparatoru Olarak Kubilay

Kubilay, Çin hükümdarlık anlayışını benimseyerek kendisini Gök’ün Oğlu olarak tanımladı. Kurduğu Yuan Hanedanı, resmî Çin hanedanları arasına girdi. Hanedanın düşünsel kökeni Cengiz Han’a, hatta Yesügey’e kadar götürüldü.

Bu gelişme, Çin’de yaşayan Moğolların köklerini bütünüyle reddettiği veya tamamen Çinlileştiği anlamına gelmiyordu. Kubilay ve çevresindekiler kendi kimliklerini, geleneklerini ve siyasî anlayışlarını korudu. Çin medeniyetinden etkilenseler de Moğol özelliklerinden bütünüyle vazgeçmediler.

Göçebe hayattan yerleşik imparatorluk düzenine geçmeleri yaşam biçimlerini değiştirdi. Şehirlere yönelik eski küçümseyici bakışları ortadan kalktı. Bununla birlikte Kubilay’ın oğulları ile Cengiz Han’ın oğulları arasında bütünüyle kopukluk bulunduğu söylenemezdi.

Moğolların Çin’de sonuna kadar yabancı ve işgalci sayılması, kimliklerini koruduklarının göstergelerinden biriydi. Yuan Hanedanı yıkıldığında Moğollar yalnızca tahttan indirilmedi; atalarının topraklarına kadar geri sürüldü. Daha önce Çin’e hâkim olan Kitanlar da benzer bir kader yaşamıştı.

Moğolistan ile bağlantının devam etmesi, Çin’deki Moğolların kendi köklerinden kopmasını engelliyordu. Atalarının toprakları onlar için insan ve hayvan gücü sağlayan bir kaynak olmayı sürdürdü.

Bu durum İran ve Altın Ordu’daki Moğollardan farklıydı. Altın Ordu’da Moğollar büyük Türk nüfusu içinde küçük bir azınlıktı ve dilsel yakınlık nedeniyle hızla Türkleşti. İran’da ise yerli halk ile Moğollar arasındaki kültürel uçurum, Moğolları İranlılaşma, Türkleşme ve İslamlaşma yollarından birine yöneltti.

Altın Ordu zamanla bir Türk imparatorluğuna, İlhanlı Devleti ise İran karakterli bir imparatorluğa dönüştü. Çin’de Yuanlar ise Moğol kimliklerini koruyarak imparatorluğun en yüksek otoritesi üzerinde hak iddia etmeyi sürdürdü.

Yuanların ardından iktidara gelen Ming Hanedanı da Moğolların hâkimiyet iddialarını kısmen devraldı ve Yuanlara ait olduğu düşünülen topraklar üzerinde hak ileri sürdü. Bu iddialar kimi hükümdarlar tarafından yalnızca biçimsel olarak kabul edildi.

Çin’e gelen yabancıların Çin kültürünü benimsediğine dair çok sayıda örnek bulunmaktadır. İranlılar, Araplar, Türkler, Hotenliler, Kuçalılar ve Süryani Hristiyanlar arasından Konfüçyüsçü bilginler, Budist ya da Taoist keşişler, şairler, hattatlar, ressamlar ve mimarlar çıkmıştı. Buna karşılık bu örnekler arasında Moğolların yer almaması, onların Çin kültürü içinde bütünüyle erimediğini göstermektedir.

Yuan Yönetim Kadrosu

Kubilay, eski Song yönetim kadrolarını bütünüyle tasfiye etmedi. Çinli memurların iş birliğini sağlamaya ve ülkenin kurumlarını korumaya çalıştı. Geniş bir yerleşik imparatorluğun yalnızca göçebe unsurlarla yönetilmesi mümkün değildi.

Buna rağmen Kubilay Çin dilini hiçbir zaman tam anlamıyla öğrenemedi. Önemli görüşmelerde çevirmenlerden yararlandı.

Yüksek yönetim görevleri çoğunlukla Çinlilere değil, Orta ve Batı Asya’dan gelen Müslüman ya da Hristiyan görevlilere verildi. Çinli komutanların sayısı fazla olmakla birlikte bunlar çoğunlukla Çinli birlikleri yönetiyordu.

Seyyid Acal

Kubilay’ın ilk maliye bakanlarından biri ve devlet hiyerarşisindeki en güçlü kişilerden biri Buharalı Seyyid Acal’dı. 1279’daki ölümüne kadar görevini sürdürdü.

Daha önce Yunnan valisi olarak görev yapmış, bu görev daha sonra oğluna geçmişti. Seyyid Acal ve oğlu bölgede İslam’ın yayılmasını destekledi ve camiler yaptırdı. Yunnan’daki bazı Müslüman toplulukların kökeni onlara ve çevrelerine bağlanmaktadır.

Ahmed Fenaketî ve Sanga

Seyyid Acal’ın ölümünden sonra maliye yönetimi Maveraünnehirli Ahmed Fenaketî’ye geçti. Ahmed’in 1282’de öldürülmesinin ardından bu görevi 1288-1291 yılları arasında Uygur Sanga yürüttü.

İsa ve Diğer Görevliler

Suriyeli Hristiyan İsa, rasathane müdürlüğü, İlhan Argun’a elçilik, Hristiyanlarla ilgili meselelerin yönetimi ve bakanlık gibi çeşitli görevlerde bulundu.

Tibetli Phags-pa da sarayda ve yönetimde önemli bir rol oynadı.

Kubilay’ın kişisel muhafız birliğinde Kafkasya’dan getirilen yaklaşık 30.000 Hristiyan Alan askeri bulunduğu belirtilmektedir.Aşağıdaki metin yalnızca verdiğiniz bölüme dayanılarak, kaynak dışına çıkılmadan ansiklopedi üslubuna uyarlandı.

Kubilay’ın Din Politikası

Kubilay ve çevresindeki Moğolların Çinlileşme derecesi kadar Budistleşme düzeyi de abartılmıştır. Budizmin saray üzerindeki etkisi özellikle Phags-pa Lama’nın gelişi ve Tibetli keşişlerin hükümdarın yakınlığını kazanmasıyla güçlenmişti. Bununla birlikte bu durum, Kubilay’ın bütünüyle Budist olduğu anlamına gelmiyordu.

Geç dönemde yazılan Moğol kronikleri Kubilay ve ardıllarını gerçek Budistler olarak gösterir. Ancak bu eserler, Moğolların Lamacılığı benimsemesinden sonra kaleme alınmış ve yeni dinî yönelişi geçmişe dayandırmayı amaçlamıştır. Bu nedenle Cengiz Han soyundan gelen hükümdarlar Buda’nın müridi olarak gösterilmiştir.

Seylan hükümdarı tarafından gönderildiği belirtilen Buda’ya ait kutsal kalıntıların Kubilay tarafından görkemli biçimde karşılanması da onun Budizmi benimsediğini kanıtlamaz. Aynı şekilde Yesün Temür’ün Haç’a saygı göstermesi ve Hristiyan ayinlerine katılması da Hristiyan olduğu anlamına gelmemektedir. Bu törenlerin doğruluğu da kesin biçimde kanıtlanmış değildir.

Taoistlerle Mücadele

Kubilay’ın 1281’de Taoistlere karşı sert önlemler alması, Budizme bağlılığından kaynaklanmıyordu. Bu tutumda Taoistlerin uygulamaları, bağımsız davranışları ve Budistleri hedef alan düzmece metinler yaymaları etkili olmuştu.

1261’de Budistler ile Taoistler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek amacıyla bir yargılama yapılmış ve taraflardan birinin diğerinden aldığı hakların geri verilmesi amaçlanmıştı. Bu süreç, Cengiz Han’ın Çang-çuen’e tanıdığı ayrıcalıklardan doğan tartışmayı bir süre yatıştırdı.

Ancak anlaşmazlık yeniden başladı. Taoistlerin Budistlere yönelik hakaretler içeren metinleri yaymayı sürdürmesi üzerine Kubilay 1281’de sert fermanlar çıkardı. Çarpıtılmış metinler içermediği kabul edilen Tao Te Ching dışında Taoist kutsal kitaplarının imha edilmesini emretti.

Bu gelişmeden sonra Taoizm varlığını korudu ancak üstünlük iddiasını kaybetti. Budizmin yayılması için daha elverişli bir ortam oluştu.

Song Hanedanı döneminde bastırılmış olan Beyaz Lotus ve Beyaz Bulut gibi tarikatlar ile bazı gizli cemiyetler de Yuan yönetimi sırasında yeniden faaliyet göstermeye başladı. Yuanların bu oluşumları azınlık dinî hareketleri olarak gördükleri ve bazı uygulamalarını Şamanizme yakın buldukları düşünülebilir.

Maniheizm de yeniden etkinlik kazandı. Han döneminden beri Çin’de varlığını sürdüren Yahudilik ise gizli fakat canlı bir dönem geçirdi.

İslam ve Moğol Yasası

İslam, Altın Ordu, İran ve Çağatay uluslarında Moğollar üzerinde güçlü bir etki kurmuştu. Buna karşılık Çin ve Orta Asya’daki Moğol yönetimiyle ilişkileri daha sorunlu oldu.

Bunun başlıca nedenlerinden biri İslam’ın yalnızca bir inanç değil, aynı zamanda siyasî ve toplumsal bir düzen oluşturmasıydı. Bir Müslüman ülkesine yapılan saldırı dine yönelmiş bir saldırı sayılıyor ve Müslümanların buna cihat yoluyla karşı koyması gerektiği kabul ediliyordu. Moğollarla iş birliği yapan Müslümanlar ise bazı çevrelerde ihanetle suçlanıyordu.

Diğer önemli sorun, şeriat ile Moğol yasakları arasındaki günlük hayatı ilgilendiren farklılıklardı. Moğol geleneği hayvanların kanı akıtılmadan öldürülmesini öngörürken İslamî usul kanın akıtılmasını gerektiriyordu. Moğol yasakları suyun kirletilmesine karşı sert hükümler içerirken İslamî temizlik uygulamaları suyla yıkanmayı zorunlu kılıyordu.

Moğollar yasakları bütün kullarına uygulamak istiyor, ancak bu kuralların bazı toplulukların dinî inançlarıyla çatıştığını görüyordu. Bu durum, başka inançlara saygı gösterme ilkeleriyle de çelişiyordu.

Zamanla Moğol yönetimi Müslüman toplulukların bazı geleneklerini ve uygulamalarını kabul etmek zorunda kaldı. Bu uzlaşma kolay gerçekleşmedi. İki taraf arasında çok sayıda anlaşmazlık yaşandı ve bunlar çoğu zaman karşılıklı geri adımlar, özel izinler veya hükümdarın müdahalesiyle çözüldü.

Sünnet Yasağı

Kubilay’ın bakanı İsa’nın sorumlu olduğu ileri sürülen bir uygulamayla Müslümanların sünnet olması yasaklandı. Bunun üzerine Müslümanların Çin’e gelişi azaldı.

Kubilay, Müslüman tüccar ve görevlileri yeniden Çin’e çekmek amacıyla sünnete izin veren bir ferman çıkarmak zorunda kaldı.

Müslüman Tüccarlarla Anlaşmazlık

Kubilay yönetimde çok sayıda Müslümana görev vermiş ve bazılarını devletin en yüksek mevkilerine yükseltmişti. Bununla birlikte Müslümanlara karşı zaman zaman sert davrandı.

1279’da bir grup Müslüman tüccar, hükümdara sunacakları hediyelerle Hanbalık sarayına geldi. Kubilay onları saygıyla karşıladı ve kendi sofrasından yiyecek gönderdi. Tüccarlar, hayvanların kesiliş biçimini dinî bakımdan uygun bulmadıkları için yemekleri kabul etmedi.

Buna öfkelenen Kubilay, Müslümanların hayvanları boğazlamak yerine Moğol usulüyle öldürmesini emretti. Emre karşı gelenleri aileleriyle birlikte ölümle tehdit etti.

Cihat Tartışması

Kubilay bir başka olayda Bahâeddin adlı bir kişiye Kur’an’ın inanmayanların öldürülmesini emredip emretmediğini sordu. Bahâeddin bunun doğru olduğunu söyleyince hükümdar, Müslümanların Moğolları neden öldürmediğini sordu. Bahâeddin henüz bunun için yeterli güce sahip olmadıklarını belirtti.

Kubilay bunun üzerine kendisinin onları öldürecek güce sahip olduğunu söyledi. Bahâeddin ancak saraydaki yüksek görevlilerin müdahalesiyle kurtulabildi.

Cihat düşüncesi, Moğolların yalnızca siyasî güvenlik anlayışıyla değil, inanç özgürlüğüne ilişkin tutumlarıyla da çatışıyordu.

Maveraünnehirli başka bir bilgin aynı soruya daha uzlaşmacı bir cevap verdi. İnanmayanlardan kastedilenlerin üstün bir varlık tanımayanlar olduğunu, Kubilay’ın ise buyruklarının başında Tanrı’nın adını kullandığı için bu gruba girmediğini söyledi.

Hristiyanlık

Hristiyanlık, Moğol yönetimiyle İslam kadar sert çatışmalar yaşamadı. Cengiz Han ailesi, Hristiyan Öngüt hükümdar ailesiyle uzun süredir yakın ilişkiler içindeydi.

Öngüt hükümdarı Ala Kuş Tegin 1204’te Cengiz Han’a önemli bir yardımda bulunmuş ve daha sonra ona bağlı kalmıştı. Cengiz Han onun oğlunu kendi kızı Alagay ile evlendirdi.

Çocuğu olmayan Alagay, eşinin diğer kadınlarından doğan üç oğlunu kendi çocukları gibi yetiştirdi. Bunlardan ikisi Cengiz Han soyundan prenseslerle evlendi. Büyük olanı Güyük’ün kızlarından biriyle, diğeri ise Kubilay’ın kızı Yürek ile evlendi.

Yürek’in soyundan gelen Körgüz, önce Kubilay’ın bir torunuyla, ardından Temür Olcaytu’nun bir kızıyla evlendi. 1290’da hükümdarın hizmetindeyken öldü.

Koyu bir Hristiyan olan ve hayatının sonlarına doğru Katolik Kilisesi’ne bağlanan Körgüz, güçlü ve saygın bir konuma sahipti. Oğulları da Pekin sarayında yüksek görevlerde bulundu.

Hristiyan bir annenin oğlu olan Kubilay, çevresinde Hristiyanların bulunmasına alışkındı. İnançlarını paylaşmasa da onlara saygı gösteriyor ve sarayda önemli görevler veriyordu. Latin din bilginlerini kabul etmek istemiş ve Papa’dan bunları kendisine göndermesini istemişti.

Marco Polo, Kubilay’ın sarayda görev yapan rahiplere İncil’i anlattırdığını, kutsal kitaba saygı gösterdiğini ve onu öptüğünü aktarır.

Moğol halkı da Hristiyan boylarla uzun süredir yakın ilişki içindeydi. Bu boyların erkekleri Moğol ordularına geniş ölçüde katılıyordu. Bu nedenle Hristiyanlık Moğollar arasında bütünüyle yabancı bir din olarak algılanmıyordu.

Moğol hükümdarlarının vaftiz edildiğine veya edilmek üzere olduğuna dair söylentilerin yayılması da Hristiyanlarla Şamanistler arasındaki yakınlıktan kaynaklanıyordu.

Nesturiliğin Yayılması

Nesturilik, Moğol genişlemesini izleyerek Çin’de yeniden kök saldı. XIII. yüzyılın ikinci yarısında çok sayıda Hristiyanın sarayda ve yönetimde yüksek görevlere yükselmesiyle önemli bir güç kazandı.

Bu gelişme, Bağdat Nesturi Patrikliği’nin Pekin’de bir piskoposluk kurmasına kadar ulaştı. Körgüz ve ailesinin yanında Arapça konuşan Suriyeli İsa da saraydaki önemli Hristiyan görevliler arasındaydı.

1275 ve 1281’de Çenkiang’da, ayrıca Yangzhou ve Hangzhou’da kiliseler inşa edildi.

Hristiyanlık imparatorluk içindeki dinler arasında üstün konuma ulaşmamıştı. Bununla birlikte varlığı, Kubilay’ın 1279’da imparatorluktaki Hristiyan toplulukların yönetimiyle ilgilenecek bir kilise teşkilatı kurulmasını gerekli görmesine yetecek kadar güçlüydü.

Kubilay’ın Dinsel Gelenekleri

Kubilay Hristiyan bir anneden doğmuş ve Budizme yakınlık göstermiş olsa da ne Hristiyan ne de Budistti. Moğol Şamanist geleneklerine bağlı kalmayı sürdürdü.

Farklı dinler arasında denge kurma, dinî toplulukları düzenleme ve bunların barış içinde birlikte yaşamasını sağlama çabası, Moğol hükümdarlık anlayışının devamıydı. Evrensel hâkimiyet iddiası da bu manevi ve siyasî mirasa dayanıyordu.

Moğol sarayı bazı yabancı etkileri benimsemiş olsa da geleneklerinin önemli bir bölümünü korudu. Mevcut belgeler, Çinlileştiği ve Budistleştiği ileri sürülen Yuan hükümdarlarının Moğol âdetlerine bağlılığını göstermektedir.

Kubilay’ın çevresinde çok sayıda şaman bulunuyordu. Hastalandığında Çinli hekimlerin çağrılmaması da bu geleneksel çevrenin etkisini yansıtıyordu. Bununla birlikte sarayda Budist rahipler, Müslüman dervişler ve Hristiyan din adamları da bulunuyordu.

Ölüm ve Cenaze Gelenekleri

Moğol hükümdarlarının ölümü geleneksel ifadelerle anlatılmaya devam edildi. Hükümdarın öldüğü yerine “havalandığı” veya “Gök’e çıktığı” söyleniyordu.

Cenaze törenleri eski Moğol âdetlerine göre düzenleniyordu. Kubilay ve ardıllarının cenazeleri de “Moğol usulü” yapıldı.

Ölümle bağlantılı korkular önemini korudu. Ölen kişinin eşyalarına dokunulmaması, bu eşyaların ölümün etkisini taşıdığı inancıyla ilişkiliydi. Bütün eşyaların yok edilemediği durumlarda bunların bir arındırma işleminden geçirilmiş olması mümkündür.

Yengelik Geleneği

Dul kadının üvey oğlu veya kayınbiraderiyle evlenmesini öngören yengelik geleneği sürdü.

Marco Polo’ya göre baba öldüğünde en büyük oğul, öz annesi olmaması şartıyla babasının eşiyle evlenebiliyor; kardeşinin ölmesi hâlinde onun eşini de alabiliyordu. Bu uygulama yüksek konumdaki prenseslerden çok diğer kadınlar arasında görülüyordu.

Ölülerin Evlendirilmesi

Marco Polo, evlenmeden ölen gençlerin aileleri tarafından ölümden sonra evlendirildiği bir töreni de aktarır.

Evlenme yaşına gelmeden ölen bir erkek çocuk ile genç kızın aileleri aralarında anlaşarak nikâh töreni düzenliyordu. Nikâh belgesi ateşe atılıyor ve yükselen dumanın haberi öteki dünyadaki gençlere ulaştırdığına inanılıyordu.

Ardından düğün şöleni yapılıyor, ailelerin çeyiz olarak verebileceği eşyaların tasvirleri hazırlanarak yakılıyor ve evliliğin öteki dünyada mutlu olması için dua ediliyordu. Ayini yöneten kişinin bir şaman olması muhtemeldir.

Kan Akıtmama Geleneği

İmparator ailesinin üyeleri, ruhani güce sahip kişiler ve bazı hayvanların kanlarının akıtılmaması geleneği Yuan döneminde de geçerliydi.

Sürek avlarında av çemberi içindeki hayvanların çoğu öldürüldükten sonra geride kalan son hayvanların serbest bırakıldığı görülüyordu. Yesün Temür dönemindeki avlarda da bu uygulamanın sürdüğü aktarılmıştır.

Yıldırım İnancı

Yıldırım eski korkutucu niteliğini koruyordu. Yıldırım düşen yere yaklaşmamak, kampı başka bir yere taşımak, vurulan nesneyi terk etmek ve arınma töreni yapmak gelenekti.

Marco Polo, Moğolların yıldırım çarpmış nesnelere dokunmadığını aktarır. Yıldırım çarpan bir kişinin Tanrı’nın öfkesine uğradığı düşünülüyordu.

Sancak Kültü

Sancağa saygı gösterme ve kurban sunma geleneği Yuan döneminde de sürdü.

Muzaffer generallerin ele geçirilen topraklarda eski usule göre sancağa kurban sunmaları gerekiyordu.

Saray Düzeni

Yuan sarayı büyük bir zenginliğe ulaşmasına rağmen aile içindeki geleneksel oturma düzenini korudu.

Taht salonunda kağanın solunda, biraz daha aşağıda imparatoriçe ve onun ardından diğer eşler oturuyordu. Sağında en büyük oğlu, onun ardından aileden diğer prensler yer alıyordu. Bu düzen, sıradan keçe yurtlardaki aile düzeninin saraydaki devamıydı.

Ongonlar

Keçe, kumaş veya tahtadan yapılan ve ruh taşıyıcısı kabul edilen ongonlara yönelik tapınma devam etti.

Ongonların süt ve bereket verdiğine inanılıyor ve bunlar uğurlu işaretler olarak görülüyordu. Halk, yüce Gök Tanrı’ya doğrudan ulaşamadığı için bu nesneler aracılığıyla ibadet ediyordu.

Ongonlara yiyecek ve içecek sunuluyordu. Marco Polo, yemek sırasında küçük bir yağlı et parçasının putların ağzına sürüldüğünü aktarır.

Kutsal Hayvanlar

Sürüden ayrılarak gündelik işlerde kullanılmayan kutsal hayvanlara yönelik inanç önemini korudu. Bu hayvanlar çoğunlukla beyaz ve el değmemiş kabul ediliyordu.

Marco Polo, yalnızca Büyük Han ile ailesinin sütünü içebildiği on binden fazla beyaz kısraktan ve çok sayıda beyaz inekten söz eder.

Bu sürülere büyük saygı gösteriliyor, sıradan halkın yanında soyluların da hayvanların arasından geçmesine izin verilmiyordu. Herkes sürülere yol vermek zorundaydı.

Ekonomik ve Sosyal Politika

Kubilay’ın en önemli başarısı yalnızca Çin’i fethetmesi değil, uzun savaş ve yıkım döneminden sonra ülkede düzen ve refah sağlamasıydı.

Yuan yönetimi geçici olmasına rağmen Song ve Ming dönemleri arasında tam bir kopukluk oluşturmadı. Moğolların barış, düzen ve hoşgörü anlayışı, Çin’in dış dünyaya açılması ve daha önce geri planda kalan toplumsal kesimlere hareket alanı tanınması bu başarının temel unsurlarıydı.

Bununla birlikte Çin’in seçkin tabakaları arasında Moğol hâkimiyetine karşı pasif bir direniş varlığını korudu.

Kubilay bazı alanlarda yenilikçi davranırken Çinliler açısından önemli olan birçok konuda muhafazakâr kaldı. Halkın alışkanlıklarını, yaşam biçimini ve bölgesel özelliklerini kökten değiştirmeye çalışmadı.

Ülkenin mevcut yönetim teşkilatını büyük ölçüde yerinde bıraktı ve memurları kendi iktidarına bağlamayı başardı. Yeniden imar faaliyetleriyle birlikte değerlendirildiğinde yönetimi kusursuz olmasa da verimli sonuçlar verdi.

Ulaşım ve Posta Teşkilatı

Kubilay, Çin’de ve imparatorluğun diğer bölgelerinde iletişimin geliştirilmesine önem verdi. Bu politika Cengiz Han ve Möngke dönemlerindeki uygulamaların devamıydı.

Eski imparatorluk yolları onarıldı, yol kenarlarına ağaçlar dikildi ve güzergâhlar Moğol posta sistemine uygun istasyonlarla donatıldı.

Bu hizmet için yaklaşık 200.000 at ayrıldığı belirtilmektedir.

Büyük Kanal

Pekin’i Sarı Irmak, Yangtze ve Hangzhou ile bağlayan Büyük Kanal onarıldı, düzeltildi, genişletildi ve tamamlandı.

Bu çalışmalar kuzey ve güney Çin arasında doğrudan ulaşım sağladı. Tarımsal ürünlerin başkente taşınması kolaylaştı ve Pekin’in gıda ile askerî ihtiyaçlarının karşılanması güvence altına alındı.

Kamu Ambarları

Yuan ekonomik politikası, devletin piyasaya müdahalesini öngören eski Çin uygulamalarına dayanıyordu.

Devlet, tarımsal üretim fazlasını satın alarak kamu ambarlarında depoluyordu. Kıtlık dönemlerinde bu ürünler piyasaya sürülüyor ve fiyat artışlarının önüne geçilmeye çalışılıyordu.

Sosyal Yardım

Kubilay yoksullukla mücadele ve düşkünlerin korunması için çeşitli önlemler aldı.

1260’ta valilere yaşlı bilginlere, yetimlere ve hastalara yardım edilmesi emredildi. 1271’de yayımlanan bir fermanla yetimhaneler açıldı.

Şehirlerde ve bazı küçük yerleşimlerde ihtiyaç sahiplerine düzenli tahıl dağıtımı yapıldı. Marco Polo, imparatorun her gün yaklaşık 30.000 yoksulu beslettiğini aktarır.

Bu uygulamalar, kurumsal bir sosyal yardım sisteminin oluşmasını sağladı.

Ticaret

Yolların geliştirilmesi, Moğol barışı ve Yuanların denizcilik faaliyetleri ticareti canlandırdı.

Güneydoğu Asya ile yapılan alışverişin hacmi sürekli arttı. İran ile Çin arasındaki ticaret de daha önce ulaşmadığı bir seviyeye çıktı.

Kâğıt Para

Moğollar Çin’de kullanılan kâğıt para sistemini sürdürdü ve kullanımını genişletti.

Çao adı verilen kâğıt para, Yuan maliyesinin temel araçlarından biri hâline geldi. Temel tüketim mallarının fiyatları devlet tarafından belirleniyor ve kâğıt para üzerinden hesaplanıyordu.

Sistem başlangıçta başarılı oldu. Ancak 1282’den ve Ahmed Fenaketî’nin maliye yönetiminden itibaren piyasaya giderek daha fazla para sürüldü.

Bu durum paranın değer kaybetmesine, enflasyona ve vergi yükünün ağırlaşmasına yol açtı. Ahmed Fenaketî hırsızlık ve hileyle suçlandı. Kubilay da onun ölümünden sonra uygulamalarını mahkûm etti.

Kâğıt para Mayıs 1294’te Geyhatu döneminde İran’da da uygulanmaya çalışıldı. Tüccarların ve halkın sert tepkisi üzerine isyanlar çıktı ve uygulamadan kısa sürede vazgeçildi.

Batılı ve Müslüman gezginler Çin’de kâğıt para kullanıldığını büyük bir şaşkınlıkla karşıladı. Guillaume de Rubrouck, Marco Polo ve İbn Battûta bu sistemi eserlerinde anlattı.

Kâğıtlar hükümdarın mührüyle geçerlilik kazanıyor ve farklı değerlerde hazırlanıyordu. Sahte para basanlar ağır biçimde cezalandırılıyordu.

Kubilay’ın Gücü ve Mirası

Marco Polo, Kubilay’ı insanlık tarihinin en güçlü hükümdarlarından biri olarak değerlendirmiştir.

Kubilay’ın kaynakları son derece genişti. Yönetimi altındaki ülkeler dünyanın en zengin ve teknik bakımdan en gelişmiş bölgeleri arasındaydı. Ordularının yenilmez olduğuna ilişkin ün, çevredeki devletleri sürekli askerî hazırlık içinde tutuyordu.

Mısır, Hindistan ve Japonya Moğol saldırısı ihtimaline karşı hazırlık yaptı. Bu hazırlıklar en azından Japonya’daki toplumsal gelişmeleri etkiledi.

Batı Avrupa, Mağrip ve Afrika’nın bazı bölgeleri ise Moğol İmparatorluğu’nun doğrudan etkisinin dışında kaldı.

Kubilay bütün Çin’e, Mançurya’ya, Güney Sibirya’ya, Kore’ye ve Moğolistan’ın büyük bölümüne hükmediyordu. Tibet, Çinhindi’nin kuzey ve doğusu ile Birmanya üzerindeki hâkimiyetini koruyor, Hindistan ve Seylan kıyılarına kadar Güneydoğu Asya’da etkili oluyordu.

İran hükümdarlarını uzak bölgelerin valileri ve kısmen özerk hanları olarak görüyordu. İlhanlıların iç meselelerine doğrudan veya dolaylı biçimde müdahale edebiliyordu.

Gerçekte bağımsız hareket eden İlhanlı hükümdarları da en azından 1291’e kadar Kubilay’ın üstünlüğünü açıkça reddetmedi ve onunla yakın ilişkilerini sürdürmeye çalıştı.

Altın Ordu hükümdarları üzerindeki otoritesi daha çok kuramsal düzeyde kaldı. Kubilay hükümdarlığının önemli bir bölümünü Çağatay ve Ögedey soyundan gelen prensleri kendisine bağlamaya çalışarak geçirdi.

Kubilay’ın ünü çok büyük olmakla birlikte başarılarının yanında önemli başarısızlıkları da vardı. Çin’in fethini tamamladı ancak bu sonuç daha önceki hükümdarların hazırladığı zemine dayanıyordu.

Güneydoğu Asya’da geniş bir nüfuz alanı kurdu fakat bunun bedeli ağır oldu. Japonya ve Java seferleri başarısızlıkla sonuçlandı. Kaydu’yu da egemenliği altına alamadı.

En büyük başarısı Çin’i fethetmekten çok, uzun savaşlarla yıpranmış ülkeyi yeniden canlandırması ve ona yeni bir düzen kazandırmasıydı.

Buna karşılık iktidarı ele geçirme biçimi, hanedanın kalıtım ve seçim üzerine kurulu veraset düzenini bozdu. Cengiz Han soyları arasındaki ortak karar anlayışını zayıflattı ve imparatorluğun ayrı siyasî yapılara bölünmesini hızlandırdı.

Moğol İmparatorluğu’nun dağılması zamanla kaçınılmaz hâle gelmişti. Bununla birlikte hanedan içindeki rekabetler ve Hülagü ile Berke arasındaki mücadeleler bu süreci hızlandırdı.Metin yalnızca verdiğiniz kaynağa dayanılarak, kaynakta yer alan değerlendirmeler korunup anlatı dili azaltılarak ansiklopedi üslubuna uyarlandı.

Teküder’in İran’daki Geçici Hükümdarlığı

İkinci İlhan Abaka, Altın Ordu Hanlığı’na karşı Kafkasya ötesinde yürüttüğü başarısız seferden döndükten bir süre sonra, 1 Nisan 1282’de ateşli bir hastalık veya zehirlenme sonucu öldü. Sultaniye’nin yaklaşık kırk kilometre güneyindeki Peygamber Dağı’na gömüldüğü kabul edilmektedir. Ölümü, İran ulusunda büyük bir siyasî değişimin önünü açtı.

Hülagû’nun yedinci oğlu Teküder, 6 Mayıs 1282’de hükümdar seçildi ve 21 Haziran’da tahta çıktı. Hethum’un anlatısına göre Hristiyan bir anneden doğmuş ve doğumunda vaftiz edilmişti. Daha sonra Abdurrahman adlı bir şeyhin etkisiyle İslamiyet’i kabul ederek Ahmed adını aldı.

Bağdat’ta ele geçirilerek Azerbaycan’a götürülmüş eski bir marangoz olan Abdurrahman, uyguladığı büyülerle önce Abaka’nın ilgisini çekmiş, ardından Teküder üzerinde güçlü bir nüfuz kurmuştu. Teküder kendisine “babamız” veya “koruyucumuz” diye hitap ediyor ve hükümdarlığının başından itibaren ona geniş yetkiler tanıyordu. Normal şartlarda prenslere verilen güneş şemsiyesi taşıma ayrıcalığını da ona bahşetti. Mar Yahballaha gibi birkaç önemli kişi daha bu ayrıcalıktan yararlanıyordu.

Teküder’in İslamiyet’i kabul etmesi Müslümanlar arasında memnuniyetle karşılandı. Yeni hükümdar İslam’ın yayılması için etkin bir siyaset izliyordu. Hristiyanlar bu gelişmeden kaygı duyarken Moğol ileri gelenleri de hükümdarın Cengiz Han geleneklerinden uzaklaştığını düşünüyordu. Berke ve bazı Altın Ordu hükümdarları daha önce İslamiyet’i benimsemiş olsalar da İslam, Hristiyanlığın aksine Moğol çevrelerinde yerleşmiş dinlerden biri sayılmıyordu. Bu nedenle Teküder’in din değiştirmesi bazı Moğollar tarafından geleneklere karşı bir tutum olarak değerlendirildi.

Bununla birlikte nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan İran’ın Müslüman olmayan bir hükümdar tarafından yönetilmesinin güçlüğü de ortadaydı. Halk arasında uzun süre bastırılmış dinî duyarlılıkların yeniden güçlendiği görülüyordu. Urmiye yakınlarındaki Selmas’ta İslam aleyhinde vaaz veren bir Fransisken’in öldürülmesi bu ortamın örneklerinden biriydi.

Memlüklerle Barış Arayışı

Ahmed Teküder, tahta çıkmasının ardından Memlüklerle uzun süredir devam eden savaşın sonuçsuz kaldığını düşünerek barış ve ittifak görüşmeleri başlattı. Bu girişimin Müslümanlar arasındaki kardeşlik düşüncesinden veya hükümdarın idealist tutumundan kaynaklanmış olması mümkündür.

Ancak Mısır Sultanı Kalavun, Teküder’in İslamiyet’i samimiyetle kabul ettiğine inanmadı ve din değiştirmenin siyasî bir aldatmaca olabileceğinden kuşkulandı. Moğol ileri gelenleri de bu şüpheleri artıracak biçimde hareket ediyordu.

Kalavun’a gönderilen elçilik heyetinin başına Abdurrahman getirildi. Heyet, Teküder’in tahta çıkışından kısa süre sonra aceleyle yola çıkarıldı. Buna rağmen Abdurrahman son derece yavaş ilerledi ve Şam’a ancak on ayda ulaşabildi. Yanında 10.000 altın, değerli taşlar, inciler ve altın işlemeli kumaşlar taşıyordu. Kaynağın değerlendirmesine göre Abdurrahman, diplomatik görevinden çok kendi itibarını ve gösterişini öne çıkarmıştı.

Memlük sınırında heyet kötü karşılandı. Abdurrahman’dan silahlarını ve güneş şemsiyesini bırakması, ayrıca gece yolculuk etmesi istendi. Gündüz ve şemsiyesiyle ilerlemesine izin verilmesini talep ettiyse de bu istek kabul edilmedi. Ya şartlara boyun eğmesi ya da geri dönmesi gerekiyordu.

Elçilik girişiminin başarısızlığı İran’da da duyuldu ve Teküder’in saygınlığının daha fazla zedelenmesine yol açtı.

Kubilay’ın Argun’u Desteklemesi

İran’daki Moğollar, Teküder’in seçilmesinden sonra ortaya çıkan gelişmeleri Kubilay’a bildirmek üzere elçiler gönderdi. Büyük Han, memnuniyetsizliğini ifade ederek müdahale tehdidinde bulundu. Askerî bakımdan doğrudan harekete geçmesi mümkün değildi. Bunun yerine Abaka’nın oğlu Argun’a bir berat verdi ve Suriyeli Hristiyan İsa’yı onun yanına gönderdi.

Bu destek, Argun’un siyasî meşruiyetini güçlendirdi. Sonraki dönemde Argun’un papalığa başvururken bu desteği kullanması, Kubilay’ın verdiği beratın taşıdığı önemi göstermektedir.

Teküder, Büyük Han’a yapılan şikâyetleri Nesturilerin desteklediğini düşünerek Patrik III. Mar Yahballaha’yı hapse attırdı. Patrik, muhtemelen ana kraliçenin müdahalesiyle serbest bırakıldı.

Teküder’in siyasetinden hoşnut olmayan kesimler Argun’un çevresinde toplandı. Kubilay’ın desteği de Argun’u Cengiz Han soyunun meşru temsilcisi konumuna getiriyordu.

Horasan valisi olan Argun, birliklerini toplayarak Irak-ı Acem’e ilerledi. 4 Mayıs 1284’te Kazvin yakınlarında Teküder’in kuvvetleriyle karşılaştı. Savaşı kaybederek teslim olmak zorunda kaldı. Ancak Teküder’in generalleri kısa süre sonra bir darbe düzenledi ve hükümdarı terk etti.

Teküder yakalanarak bel kemiği kırılmak suretiyle ölüme mahkûm edildi. 10 Ağustos 1284’te idam edildi. Kaynakta yirmi üç yaşında olduğu ve iki yıldan biraz daha uzun süre hüküm sürdüğü belirtilmektedir. Ertesi gün Argun iktidara geçti. Bu gelişme, İran’daki Moğol ileri gelenlerinin o sırada İslamî bir yönetimi kabul etmek istemediğini gösteriyordu.

Argun’un Hükümdarlığı

Argun, selefleri gibi Budizme yakınlık duymakla birlikte koyu bir Şamanistti. Şamanların güçlerine ve bilgilerine büyük inanç besliyor, eski Moğol ayinlerini titizlikle uyguluyordu.

Bir gece kaldığı yapı şiddetli bir fırtına sırasında yanarak yıkıldı ve çok sayıda yakını öldü. Subayları, arınması için iki ateş arasından geçmesi gerektiğini söyledi. Argun bu töreni yerine getirdi. Kaynağa göre bu uygulama imparatorlukta artık büyük ölçüde terk edilmişti ve Argun bunu gerçekleştiren son Moğollardan biri olmalıdır.

Yönetim ve Saad ed-Devle

Argun, Hülagû ve Abaka dönemlerinden kalan siyaseti sürdürdü. Yönetim makamlarının çoğunu Hristiyanlara, maliye işlerini ise Yahudilere bıraktı.

Yahudi hekim Saad ed-Devle, 1288’de maliye yönetiminin başına geçti ve hükümdarın başlıca danışmanlarından biri oldu. Geniş bir bakış açısına sahip, kültürlü, Türkçe ve Moğolcayı iyi bilen, saray hayatına hâkim ve uygulamaya dönük bilgi sahibi bir yönetici olarak tanıtılmaktadır.

Saad ed-Devle, Müslümanların desteği olmadan İran’ın yönetilemeyeceğini biliyordu. Bu nedenle onlara çeşitli ayrıcalıklar tanıdı. Müslümanların kadılar tarafından şeriata göre yargılanabilmesi için bazı durumlarda Moğol yasağından muaf tutulmalarına izin verdi.

Bununla birlikte yakınlarını ve dindaşlarını liyakatlerini gözetmeden yüksek görevlere getirdiği ileri sürülmektedir. Bu tutumu Müslümanların tepkisini çekti ve Yahudilere yönelik toplumsal hoşnutsuzluğu artırdı. Teküder döneminde İslamî bir yönetimin kurulmasını bekleyen kesimler, Yahudi ve Hristiyan görevlilerin ağırlık kazandığı yeni hükümeti kaygıyla karşıladı.

Memlüklere Karşı Batı ile İttifak Arayışları

Argun’un dış politikasının temel meselelerinden biri Memlüklerle mücadeleydi. Selefleri gibi Latin dünyasını Moğollarla birlikte harekete geçirmeye çalıştı.

1285’te Papa IV. Honorius’a bir mektup göndererek Batılı güçlerle görüşmeleri yeniden başlattı. 1289’da Fransa Kralı IV. Philippe’e, 1290’da ise Papa IV. Nikola’ya yazdı. Bu mektuplarda Franklarla Moğolların birlikte Memlüklere saldırmasını önerdi. Amaç, Tanrı’nın, Papa’nın ve Büyük Han’ın yardımıyla Müslümanları bölgeden çıkarmaktı.

Argun bu girişimlerden beklediği askerî desteği elde edemedi. Papa IV. Nikola 1288 ve 1289’da kendisine Hristiyanlıkla ilgili açıklamalar gönderdi. Ancak Argun din değiştirme yönündeki telkinlerden rahatsız oldu. Ebedî Gök’e dua etmenin Hristiyanlıktan ne ölçüde farklı olduğunu sorguladı.

İki tarafın yaklaşımı karşılıklı şartlara dayanıyordu. Papalık Argun’un Hristiyan olmasını, Argun ise Batılıların askerî yardım göndermesini bekliyordu.

Argun oğullarından birini, geleceğin Olcaytu’sunu vaftiz ettirdi ve Papa’nın onuruna ona Nikola adını verdi. Papalık bu gelişmeyi memnuniyetle karşıladı ve çocuğa Moğol geleneklerine bağlı kalmasının tavsiye edilmesi gerektiğini bildirdi.

Teküder’in barış girişiminin başarısız olmasından sonra Memlüklere karşı mücadelenin yalnızca İlhanlı kuvvetleriyle sürdürülemeyeceği düşüncesi devam ediyordu. Bu nedenle Argun Haçlı desteğini gerekli görüyordu.

Rabban Çauma’nın Elçiliği

Moğolların Latin dünyasıyla ilişkilerinin en dikkat çekici örneklerinden biri, 1287-1288 yıllarında Rabban Çauma’nın yönettiği elçilik heyetidir.

Pekin yakınlarında doğan Rabban Çauma, gelecekte Patrik III. Mar Yahballaha olacak Marcus ile birlikte Kudüs’e hac yolculuğu yapmak amacıyla İran’a gelmişti.

Aralarında rahip ve piskoposların da bulunduğu bir heyetle Karadeniz’den gemiye bindi. İstanbul’da Bizans İmparatoru II. Andronikos tarafından karşılandı. Buradan Napoli’ye geçti ve Papa IV. Honorius’un ölümünden kısa süre sonra Roma’ya ulaştı.

Rabban Çauma, kardinallere Türk, Moğol ve Çin ülkelerinde çok sayıda Hristiyan bulunduğunu anlattı. Moğol hükümdarlarının ve prenseslerinin çocukları arasında vaftiz edilmiş kişilerin bulunduğunu, kamplarda kiliseler kurulduğunu ve Argun ile patrik arasında dostluk olduğunu belirtti. Argun’un Suriye’ye saldırmak ve Kudüs’ü almak için yardım istediğini bildirdi.

Papalık makamı boş olduğu için Rabban Çauma Fransa’ya yöneldi. Ceneviz üzerinden Paris’e giderek IV. Philippe tarafından kabul edildi ve bir aydan uzun süre onun yanında kaldı. Kral, Sainte-Chapelle’i kendisine bizzat gezdirdi. Daha sonra İngiltere Kralı I. Edward’ın sarayına gitti ve kışı Ceneviz’de geçirdi.

IV. Nikola’nın papa seçilmesinin ardından 20 Şubat 1288’de Roma’ya döndü. Papa tarafından büyük bir saygıyla karşılandı, kendisine komünyon verildi ve Kutsal Hafta törenlerine katılmasına izin verildi.

Bu görüşmeler Roma Kilisesi ile Keldani Kilisesi arasında kuramsal bir birleşmeye yol açtı. Ancak Yakın Doğu’daki Nesturilerin dinî bağımsızlıklarına bağlılıkları nedeniyle bu birlik sağlam bir temele kavuşamadı.

Rabban Çauma, papalık mektuplarıyla Nisan 1288’de Roma’dan ayrıldı ve yaz sonunda İran’a ulaştı. Batılı hükümdarların Memlüklere karşı düzenlenecek bir sonraki Moğol seferine asker göndereceği sözünü getirdi. Ancak daha önce verilenler gibi bu sözler de yerine getirilmedi. Bu durum Batılı güçlerin İlhanlılar nezdindeki güvenilirliğini azalttı.

Rabban Çauma’nın elçiliği, diğer Moğol heyetlerinden daha önemli olmayabilir. Bununla birlikte yolculuğuna ilişkin ayrıntıların korunmuş olması, Orta Çağ Hristiyanlığının farklı kolları arasındaki ilişkiler ile Moğol diplomatik faaliyetleri hakkında önemli bilgiler sunmaktadır.

Buscarel’in Elçiliği

Argun, önceki heyetlerinin belirsiz karşılanması üzerine Batı’ya Latin kökenli bir elçi göndermenin daha etkili olacağını düşündü. Bu görev için Cenevizli Buscarel’i seçti.

Buscarel, Doğu’da servet arayan ve Moğolların hizmetine giren Avrupalılardan biriydi. Daha önce korçi olarak görev yapmış, ardından Argun’un en etkin diplomatlarından biri hâline gelmişti.

Bu dönemde çok sayıda Avrupalı denizci, asker ve tüccar Moğol hizmetinde bulunuyordu. Bazıları Kızıldeniz ile Umman Körfezi arasındaki deniz faaliyetlerinde görev yapıyor, bazıları arbalet kullanan paralı asker olarak hizmet veriyordu. Kimileri düşük bir hayat sürerken bazıları yüksek idarî makamlara kadar yükseliyordu.

Buscarel 1289 yazında Çagan ve Kurçi adlı iki Moğol ile birlikte Roma’ya ulaştı. Bu iki Moğol burada vaftiz edildi. Buscarel daha sonra Paris’e giderek Argun’un IV. Philippe’e gönderdiği mektubu teslim etti ve 5 Ocak 1291’de İngiltere’ye geçti.

Sonraki yıllarda Avrupa ile Asya arasında çeşitli yolculuklar yaptı. 1300 yılı dolaylarında Moğol Köködey ile Papa VIII. Bonifatius’a gitti. Mart 1303’te üç Moğol soylusuyla birlikte İngiltere Kralı Edward’ı harekete geçirmek üzere görevlendirildi. Daha sonra tarihî kayıtlardan kayboldu.

Argun’un Fransa Kralına Teklifi

Argun’un IV. Philippe’e gönderdiği mektup, Moğolların Frank desteği olmadan Memlükler karşısında kesin başarı sağlamasının güçlüğünü göstermektedir.

Argun, Fransa kralından Ocak 1291’de sefere çıkmasını ve 20 Şubat dolaylarında Şam önünde kamp kurmasını istedi. Belirlenen tarihte birliklerini göndermesi hâlinde Kudüs’ün geri alınarak kendisine verileceğini bildirdi. Frank ordusu gelmeyecekse Moğol kuvvetlerini ilerletmenin anlamsız olacağını belirtti.

Buscarel’in taşıdığı ek belgede Argun, Fransız ordusunun gereksinim duyduğu erzak ile 30.000 atı sağlamayı vaat ediyordu.

Fransa harekete geçmedi. Bunun üzerine Argun da Memlüklere karşı planladığı saldırıyı başlatmadı. Akka 1291’de düştü. Hint Okyanusu’nda faaliyet göstermek üzere silahlandırılan küçük bir Ceneviz birliği dışında önemli bir askerî hareket gerçekleşmedi.

Argun’un büyük bir savaşa ayrılması beklenen hükümdarlık yılları böylece görece barış içinde geçti. Horasan’ı Çağatay saldırılarına karşı savunmak amacıyla kısa bir sefer düzenledi. 1289-1290’da ayaklanan Oyrat emiri Nevruz’u Mâverâünnehir’e kaçmaya zorladı ve 1290’da Altın Ordu’nun Kafkasya cephesindeki bir girişimini geri püskürttü. Bu barış dönemi ülkeye yarar sağladı.

Ricold de Montecroce ve Kiliseler Arasındaki İlişkiler

Dominiken rahibi Ricold de Montecroce, papalığın görevlendirmesiyle 1289’da Musul’a geldi. Burada iyi karşılanmasına rağmen Hristiyan olan şehir valisini Katolik Kilisesi’ne katılmaya ikna edemedi.

Daha sonra Bağdat’a giderek Nesturi katedralinde Nesturilere vaaz verdi. Bu davranışı büyük bir tepki doğurdu. Kiliseden çıkarıldı ve kutsal mekânın arındırılması gerektiğine karar verildi.

Moğol yetkilileri onu yatıştırmak amacıyla kendisine bir kilise verdi, ancak vaaz vermesini yasakladı. Ricold bunun üzerine Patrik Mar Yahballaha’ya başvurdu. Patrik, Nestorius’un öğretisinde aykırı sayılabilecek düşünceleri ve İsa’nın iki ayrı doğası bulunduğuna ilişkin yorumu reddettiğini açıkladı.

Nesturiler bu açıklamanın yalnızca patriği bağladığını düşündü. Roma’da Rabban Çauma’nın yaptığı açıklamaların da yalnızca kendisini bağladığı kabul edilmişti. Kiliselerin birleşmesi kuramsal düzeyde gerçekleşmiş olsa da uygulamaya geçirilemedi.

Ricold bu dönemde ölçüsüz biçimde vaaz veren tek din adamı değildi. Nesturiler, Yakubiler, Müslümanlar ve Yahudiler de kendi inançlarını yaymaya çalışıyordu. Latin misyonerlerin sert ve tartışmacı tutumları, Roma Kilisesi’nin hem Doğulu Hristiyanlar hem de Moğol yetkilileri nezdindeki konumuna zarar veriyordu.

Din adamlarının zorlamaya başvurmamalarını veya yaygın dinî tartışmalara katılmamalarını sağlamak mümkün olmadı. Ricold de Montecroce yaptığı hataların farkında olsa da dinî coşkusuna engel olamıyordu.

Altın Ordu’daki Gelişmeler

Berke ve Mengü Temür’ün İslamiyet’i kabul etmesi, bu hükümdarların Müslüman kimliği altında Moğol geleneklerini koruması nedeniyle Altın Ordu Moğolları tarafından kabul edilmişti. Hristiyanlara iyi davranmaları da Moğol hoşgörü geleneğinin bir parçasıydı.

Şeriat uygulanırken Moğol yasağının bütünüyle ortadan kaldırılmamasına dikkat ediliyordu. Müslümanların davranışlarının Moğol gelenekleriyle açık bir çatışmaya yol açması engellenmek isteniyordu. Mısır elçilerine Altın Ordu ülkesinde elbiselerini yıkamamaları, zorunlu kalırlarsa bunu gizlice yapmaları söylenmişti.

Tuda Mengü ve Tula Buka

Mengü Temür’ün kardeşi Tuda Mengü döneminde durum değişti. Tuda Mengü, şeyhler ve dervişlerle çevrili yaşıyor, zamanının büyük bölümünü oruç ve ibadetle geçiriyordu. Siyasî bakımdan yetersiz görülmesine rağmen yedi yıl tahtta kaldı.

Sonunda tahttan çekilmeye zorlandı. Bunun ardından Moğollar muhafazakâr ve Şamanist Tula Buka’yı hükümdar yaptı. Tula Buka döneminde İslamiyet’in yayılması durduruldu ve İslam’a yönelik kısıtlamalar XIV. yüzyılın ikinci on yılının başlarına kadar devam etti.

Nogay’ın Yükselişi ve Ölümü

Berke’nin kardeşinin torunu Nogay, son hanların zayıflığından yararlanarak gücünü artırdı. Don ile Donets arasındaki topraklarda giderek imparatorluğun gerçek hâkimi gibi davranmaya başladı.

1280’den itibaren Balkanlar’a müdahale etti ve Kıpçak kökenli Boyar Georgi Terter’i Bulgaristan tahtına çıkardı. Nüfuzunun artması Tula Buka’yı rahatsız etti.

Nogay, hana bağlı görünerek Tula Buka’yı tuzağa düşürdü ve ele geçirdi. İmparator soyuna duyulan geleneksel saygı nedeniyle onu doğrudan öldürmedi. Esir hükümdarı Mengü Temür’ün oğlu Tokta’ya teslim etti. Tokta, Tula Buka’yı öldürdükten sonra Nogay’ın desteğiyle tahta çıktı.

Tokta kısa süre sonra Nogay’ın nüfuzundan rahatsız oldu. Bir ordu toplayarak üzerine yürüdü ancak ilk çatışmada yenildi. Nogay zaferinden yeterince yararlanamadı. İki yıldan kısa süre sonra Tokta kesin bir başarı elde etti.

Savaşta yenilerek kaçan Nogay, bir Rus askeri tarafından tanındı ve başı kesildi. Başının hana götürülmesi üzerine Tokta, bir hükümdarın bu biçimde öldürülmesine öfkelendi ve askeri idam ettirdi.

Köle Ticareti

Nogay’a bağlı topluluklar ağır biçimde cezalandırıldı. Çok sayıda kadın ve çocuk esir edilerek yabancı ülkelere satıldı. Mısır’daki sultan ve emirler bunlardan büyük miktarda satın aldı.

İnsan ticareti Kıpçak ülkesinde uzun süredir devam eden bir sorundu. Boylar birbirlerini yağmalıyor, genç erkek ve kadınları özellikle Kırım’daki İtalyan pazarlarında satmak üzere kaçırıyordu. Bazı aileler de yoksulluk nedeniyle kendi çocuklarını pazarlara götürüyordu.

El-Ömerî’ye göre Kıpçak Türkleri kuraklık ve kıtlık yıllarında oğullarını, ürünün bol olduğu dönemlerde ise daha çok kızlarını satıyordu. Oğullar ancak ağır ihtiyaç hâlinde elden çıkarılıyordu.

İran’da Geçiş Dönemi

Argun 7 Mart 1291’de öldü. Bir dağa gömüldü ve mezarının yeri gizli tutuldu. Muhafız birliğinin görevlileri üç gün boyunca ruhlar için yemek sundu.

Argun, İran’da gizlice gömülen son hükümdar oldu. İslamiyet’i kabul etmiş olan kızı Olcay daha sonra mezarın yerini açıkladı ve buraya bir hankâh yaptırdı.

Argun’un Hastalığı ve Saad ed-Devle’nin Ölümü

Argun uzun süre hasta kaldı. Ölümü şaşkınlıkla karşılandı. Vassâf’ın aktardığına göre ardılı, Şamanlara Argun’un neden bu kadar kısa yaşadığını ve hüküm sürdüğünü sordu. Şamanlar bunun sebebini Argun’un imparatorluk ailesinden çok sayıda hükümdar, subay ve askeri öldürtmesine bağladı.

Hastalığı sırasında çok miktarda sadaka dağıtıldı ve hapishaneler açıldı. Bakşılar tedavi amacıyla getirildi. Bunların Budist hekimleri, Şamanları veya başka tür şifacıları ifade etmiş olması mümkündür. Tedavileri Argun’un durumunu iyileştirmedi.

Daha sonra Şamanlar veya aşık kemiği falına bakan kişiler çağrıldı. Ateşe tutulan kemikleri inceleyenlerden biri hastalığın büyüden kaynaklandığını ileri sürdü. Argun’un eşlerinden biri suçlandı. Kadın işkence altında hükümdarın sevgisini kazanmak için yazılı sözlerden oluşan bir büyü kullandığını itiraf etti ve boğdurularak öldürüldü.

Argun’un iyileşmesini isteyenlerin yanında ölümünü bekleyen çok sayıda kişi bulunuyordu. Komaya girdiği sırada Saad ed-Devle tutuklandı ve idam edildi. Bu olay, Argun’un siyasetine ve hükümetine karşı gelişen tepkinin işaretiydi.

Geyhatu

Argun’un ardından kardeşi Geyhatu hükümdar seçildi. Kaynakta Geyhatu; zevke, şaraba ve pahalı eşyalara düşkün, aşırı savurgan ve zayıf bir hükümdar olarak tanımlanmaktadır.

Hristiyanlara olumlu yaklaşmasına rağmen Müslüman vezirinin belirgin bir İslamcı siyaset izlemesine izin verdi. Bu durum, yönetimden uzaklaştırıldıklarını ve yerlerine Müslümanların getirildiğini düşünen Moğol ileri gelenlerinin tepkisine yol açtı.

Geyhatu, kendisini tahta çıkaranlar tarafından devrildi ve 21 Nisan 1295’te geleneksel biçimde yay kirişiyle boğularak öldürüldü. Teküder döneminden sonraki ikinci İslamî yöneliş girişimi de böylece başarısızlıkla sonuçlandı.

Baydu

Moğol ileri gelenleri Geyhatu’nun yerine kuzeni Baydu’yu seçti. Baydu Hristiyanları destekliyordu. Müslüman çevrelerin tepkisini çekmemek amacıyla gizli bir Hristiyan olduğu söylentisi yayılmıştı.

Bar Hebraeus, kısa süren hükümdarlığı sırasında çok sayıda Hristiyanın devlet görevlerine getirildiğini belirtmektedir. Bu dönemde dinî tercihler siyasî dengeler üzerinde belirleyici olmaya devam etti.

Gazan’ın Tahta Çıkışı

Argun’un oğlu Gazan uzun süredir İlhanlı tahtını hedefliyordu. Oyrat emiri Nevruz’un desteğiyle Baydu’ya karşı ayaklandı. Nevruz daha önce Argun’a karşı isyan ederek Mâverâünnehir’e kaçmış, daha sonra geri dönmüştü.

Fanatik bir Müslüman olarak tanımlanan Nevruz, halkın desteğini kazanabilmesi için Gazan’ı İslamiyet’i kabul etmeye ikna etti.

Baydu yakalandı ve 5 Ekim 1295’te idam edildi. Gazan İlhanlı tahtına çıktı. Onun hükümdarlığıyla birlikte İslamiyet İlhanlı Devleti’nde hâkim konuma geldi.

Gazan, tahta çıkarken Pekin’den veya Büyük Han’dan destek istemedi. Bu gelişme İlhanlı tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu.Aşağıdaki bölüm yalnızca verdiğiniz kaynağa dayanılarak ansiklopedi üslubuna uyarlandı.

Marco Polo

Polo kardeşler, 1252’de ayrıldıkları Venedik’e 1269’da Çin’den döndü. Kubilay’ın Papa’dan Pekin sarayına yedi sanatta bilgili yüz kişi göndermesini istediğini iletme sözü vermişlerdi. Çin’e yeniden dönmeye de kararlıydılar.

1271’de yanlarına oğulları ve yeğenleri olan, o sırada yaklaşık on beş yaşındaki Marco Polo’yu alarak yeniden yola çıktılar. Orta Asya güzergâhını izleyen yolculuk yaklaşık dört yıl sürdü.

Horasan, Belh, Badahşan ve Pamir üzerinden ilerlediler. Vahan’ın yukarı vadisini geçtikten sonra Yarkent, Hoten ve Çerçen’de durarak Lop Nur’a ulaştılar. Buradan çölü aşarak Çin’in ileri karakolu olan Şa-çeu’ya, bugünkü Dunhuang’a vardılar.

Kan-çu’da imparatorluk emirlerini beklemek üzere yaklaşık bir yıl kaldılar. Emirlerin gelmesinden sonra Lanzhou üzerinden Ningxia’ya, ardından Kubilay’ın Şangdu’daki sarayına ilerlediler ve Mayıs 1275’te buraya ulaştılar.

Çin’deki Faaliyetleri

Marco Polo Çin’de on altı yıldan uzun süre kaldı. Kendi anlatısına göre önemli görevlerde bulunduysa da bu iddiaların tamamı doğrulanamamaktadır.

Moğol yönetiminin hizmetine girdiği, başlangıçta muhtemelen tuz vergileriyle ilgili bir görev üstlendiği anlaşılmaktadır. Daha sonra Yunnan ve Fujian’da, ayrıca Çampa ve Seylan gibi denizaşırı bölgelerde diplomatik görevler yürütmüş olabilir.

Bununla birlikte Yuan sarayının en yüksek rütbeli görevlilerinden biri olduğu iddiası kaynak tarafından ihtiyatla karşılanmaktadır. Çin kroniklerinde adına rastlanmaması da bu değerlendirmeyi desteklemektedir.

Marco Polo Çin’de ve yolculukları sırasında çok sayıda bölge gördü. Ülkesine döndükten sonra anılarını Pisalı Rustichello’ya dikte ederek daha sonra Harikalar Kitabı veya Il Milione adıyla tanınan eserini oluşturdu.

Eseri Batı’da hem ilgi hem de kuşkuyla karşılandı. Anlattıklarının yalnızca küçük bir bölümünün doğru olduğu düşünüldü. Bununla birlikte sonraki değerlendirmeler, eserin bütünüyle güvenilmez olmadığını gösterdi.

Marco Polo zaman zaman yanılmış, anlatılarını abartmış ve duyduğu rivayetlerle kişisel gözlemlerini birbirinden ayırmakta zorlanmıştı. Buna rağmen eseri, Yuan dönemi Çin’i ve Asya hakkındaki Batılı bilgilerin gelişmesinde önemli bir kaynak oldu.

Dönüş Yolculuğu

1291 ilkbaharında Poloların Avrupa’ya dönmesi için uygun bir fırsat ortaya çıktı. Argun’un gönderdiği bir heyet, İlhanlı hükümdar ailesi için bir prenses istemek üzere Hanbalık’a gelmişti.

Kubilay, akrabasına Kököçin adlı soylu bir prensesi göndermeye karar verdi. Marco Polo bu prensesin adını “Cocacin” biçiminde aktarmıştır.

Prenses ilk olarak kara yoluyla yola çıkarıldı. Ancak İran’a uzanan güzergâhın kapalı olduğu anlaşılınca geri dönmek zorunda kaldı. Bunun üzerine deniz yoluyla gönderilmesine karar verildi.

Pololar bu gelişmeyi ülkelerine dönmek için bir fırsat olarak değerlendirdi ve prensese eşlik etme izni aldı. Muhtemelen Güney Çin’den denize açılan heyet, Sunda Boğazı’na yönelmeden önce Çampa’da konakladı.

Sumatra’ya ulaşmaları yaklaşık üç ay sürdü. Elverişli rüzgârları beklemek üzere burada beş ay kaldılar. Ardından Seylan ve Hindistan kıyılarını izlediler.

Yolculuk sırasında Kuilon, Thana ve Kambay gibi limanlarda karaya çıktılar. Sonunda Basra Körfezi’nin kuzeyindeki Hürmüz’e ulaştılar. Buradan Kirman ve Yezd üzerinden kuzeye, Azerbaycan’a doğru ilerlediler.

Bu sırada Argun ölmüştü. Prenses Kököçin daha sonra Geyhatu tarafından Gazan ile evlendirildi.

Pololar İstanbul üzerinden Avrupa’ya döndü ve yaklaşık çeyrek yüzyıllık ayrılığın ardından 1295’te Venedik’e ulaştı. Uzun süre ülkelerinden uzak kaldıkları için başlangıçta tanınmadılar ve yeniden yerleşirken bazı güçlüklerle karşılaştılar.

Marco Polo daha sonra evlendi ve üç kızı oldu. 8 Ocak 1325’te öldü.

Eserinin Önemi

Marco Polo’nun ölümünden sonraki ünü büyük oldu. Bir gözlemci ve bilgi aktarıcısı olarak Plano Carpini veya Guillaume de Rubrouck’tan üstün olup olmadığı tartışmalı olsa da eseri Avrupa’nın Asya tasavvurunda önemli bir yer edindi.

Il Milione, içerdiği hatalara ve abartılara rağmen Yuan dönemi Çin’inin tanınması bakımından değerini koruyan kaynaklardan biri oldu.

Kubilay’ın Ölümü

Kubilay ömrünün son yıllarında ağır sağlık sorunları yaşamaya başladı. 1292’de ciddi biçimde hastalandı. Ellerini ve ayaklarını tedavi etmeleri için dönemin en tanınmış şamanları arasında sayılan Koreli kadın şamanlar çağrıldı. Kaynağa göre Kubilay bu uygulamaya inanmamasına rağmen iyileşti.

İki yıl sonra, 18 Şubat 1294’te yetmiş dokuz yaşında öldü. Tahtı torunu Temür Olcaytu’ya bıraktı.

Kubilay’ın cenazesi çölün kuzeyine götürüldü. Bedeni, atalarının gömülü bulunduğu dağlık ormanlık bölgede Moğol geleneklerine göre toprağa verildi. Mezarının yerini gösterecek herhangi bir işaret bırakılmadı.Aşağıdaki bölüm yalnızca verdiğiniz kaynağa dayanılarak, anlatı dili azaltılıp ansiklopedi üslubuna uyarlandı.

Moğol İmparatorluğu’nun Ardıl Devletleri

Moğol İmparatorluğu XIV. yüzyılın başlarında siyasî bir bütün olarak varlığını yitirmişti. 1303’te imparatorluk birliğinin görünüşte ve geçici olarak yeniden kurulması bu durumu değiştirmedi. Moğol ulusları arasındaki bağlar bir daha eski gücüne ulaşmamak üzere gevşedi.

İmparatorluğun yerini alan devletlerin her biri geniş topraklara ve önemli askerî güce sahipti. Bununla birlikte bunlar, birleşik Moğol İmparatorluğu’nun ulaştığı büyüklükle karşılaştırıldığında daha zayıf görünüyordu.

Dört Cengiz Han Ulusu

Moğol İmparatorluğu’nun dağılmasıyla doğuda Yuan Hanedanı, batıda İlhanlılar ile Altın Ordu, merkezde ise Çağatay Hanlığı olmak üzere dört büyük siyasî yapı ortaya çıktı.

Bu devletler kendilerini hâlâ eski imparatorluğun parçaları olarak görüyor ve zaman zaman birlik görünümünü korumaya çalışıyordu. En azından resmî olarak Pekin’deki Büyük Han’ın üstünlüğünü tanımayı sürdürdüler. Büyük Han da diğer ulusların hükümdarlarını kendi kulları olarak değerlendiriyordu.

Aralarındaki diplomatik ilişkiler devam etmekle birlikte her devlet giderek bağımsız bir yol izlemeye ve kendi sorunlarını kendi şartlarına göre çözmeye başladı.

Yuan Hanedanı

Doğudaki Yuan Devleti, birleşik Çin’in daha önce ulaşmadığı genişlikte bir hâkimiyet alanına sahipti. Yunnan’ın Çin’e katılma süreci başlamış, Mançurya, Kore, Moğolistan ve Sincan’ın bir bölümü Yuan egemenliğine girmişti.

Tibet ile Güneydoğu Asya’nın bazı kesimleri üzerindeki nüfuz korunuyor, Sibirya ormanlarına yönelik ilerleme sürdürülüyordu. Yuanlar doğu denizlerinde de hâkim bir konuma sahipti.

Çin’de yaşayan Moğollar İran’dakilerden daha kalabalık olmakla birlikte ülkenin toplam nüfusu içinde küçük bir azınlık oluşturuyordu. Moğol ordusunun temelini meydana getiren süvariler ve okçular büyük ölçüde Yuanların elinde kalmıştı.

Ancak bu askerler yarım yüzyılı aşan savaşlardan yorulmuş, çok sayıda silah arkadaşını kaybetmişti. Kardeş Moğol devletlerine karşı veya uzak ve yabancı bölgelerde yürütülen seferlere ilgi göstermiyorlardı. Moğolistan’daki askerler de Çin’deki savaşlara katılmak istemiyor veya katıldıklarında belirleyici bir sonuç elde edemiyordu.

İlhanlı Devleti

Batıda yer alan İlhanlı Devleti, fiilen bağımsız bir siyasî yapı hâline gelmişti. İran, İslam öncesindeki Ahamenî ve Sasani dönemlerinin sınırlarına yeniden ulaşmamış olsa da İslamiyet’in doğuşundan beri sahip olduğu en geniş topraklardan birini kontrol ediyordu.

İlhanlı toprakları Amuderya’dan Fırat’a, Kafkasya’dan Afganistan’a kadar uzanıyordu. Anadolu’nun büyük bir kısmı da giderek gevşeyen bir biçimde İlhanlı denetimi altındaydı.

Moğol noyanları hâkim konumlarını koruyordu. Buna karşılık devlet yönetimi bütünüyle Müslüman görevlilerin eline geçmiş ve İlhanlı Devleti İslam dünyasının bir parçası hâline gelmişti.

Altın Ordu Hanlığı

Altın Ordu’nun kesin biçimde belirlenmiş sınırları bulunmuyordu. Devletin ana eksenini İdil Nehri oluşturuyordu. Toprakları kuzeyde “Karanlıklar Ülkesi” olarak adlandırılan bölgelere, güneyde Aral, Hazar ve Karadeniz kıyılarına kadar uzanıyordu.

Novgorod dâhil bütün Rus knezlikleri, İdil Bulgarları ve ormanlık bölgelerle nehir ve bozkırlarda yaşayan çok sayıda topluluk Altın Ordu’ya bağlıydı.

Altın Ordu da Müslümanlaşmıştı. Bununla birlikte eski dinî gelenekler burada İlhanlı ülkesine göre daha güçlüydü.

Bir kaynağın Moğolcanın hâlâ konuşulduğunu ileri sürmesine rağmen Türkçe, fatihlerin dilinin yerini hemen her bölgede almıştı. Paralar, belgeler ve unvanlar Türkçeydi. Müslüman gezginler duaların dahi Türkçe okunduğunu aktarmaktadır.

Çağatay Hanlığı

Çağatay Hanlığı diğer Moğol uluslarının arasında yer alıyor, onları birbirinden ayırdığı kadar aralarında bağlantı da sağlıyordu. Bir süre Ögedey soyunun baskısı altında kalan Çağataylılar daha sonra hareket serbestliğini yeniden kazandı.

Hanlığın sınırları sürekli değişiyordu. Bununla birlikte İrtiş, İli ve Talas çevresindeki göçebe bölgeler ile Mâverâünnehir ve Kaşgar’ın gelişmiş yerleşik kültür alanları devletin temelini oluşturuyordu.

Çağatay Hanlığı’nın sınırları günümüz Afganistan’ının doğu bölgelerine ve İndus’a kadar uzanıyordu. Hanlık, nehrin ötesindeki Hindistan topraklarına yönelme isteğini koruyordu.

Altın Ordu’da olduğu gibi Çağatay ülkesindeki göçebeler de kısmen Türkleşmişti. Bazı hanların Moğolcayı unutup yalnızca Türkçe konuştukları anlaşılmaktadır. İbn Battûta, Kebek’in Türkçe konuştuğunu, Tarmaşirin’in kendisini Türkçe karşıladığını ve dualarını Türkçe okuduğunu aktarmaktadır.

Doğu Türkçesi zamanla Çağatay Türkçesi adıyla bir edebiyat dili hâline geldi. Daha sonraki dönemde Ali Şir Nevâyî ve Bâbür gibi yazarlar bu dili kullandı.

Bununla birlikte kuzey bozkırlarında Moğolca konuşan kabileler varlığını korudu. Bölgenin ilerleyen dönemde Moğolistan adıyla anılması da bu topluluklarla bağlantılıydı.

Moğol Kimliğinin Devamı

Dört ardıl devletin siyasî yapıları, halkları ve kültürleri birbirinden farklıydı. Buna rağmen hepsi meşruiyetlerini Cengiz Han soyuna dayandırıyor ve kendilerini Moğol olarak tanımlıyordu.

Yuan Devleti Çin, Altın Ordu ve Çağatay Hanlığı Türk, İlhanlı Devleti ise İran kültür ve dilleri üzerinde şekillenmişti. Buna rağmen bu devletlerin ortaya çıkmasını ve varlıklarını sürdürmesini sağlayan temel unsur Moğol siyasî mirasıydı.

Bu mirasın zayıflaması devletlerin de çözülmesine yol açtı. Moğol ileri gelenleri, kendilerine artık çıkar sağlamayan veya eski ideallerine karşılık vermeyen siyasî yapıları desteklemekten giderek uzaklaştı.

Büyük Ordunun Dağılması

Birleşik Moğol İmparatorluğu’nun Büyük Ordusu ortadan kalkmış, onun yerine ayrı devletlere bağlı ordular oluşmuştu.

Her ulus kendi askerî ihtiyaçlarına göre hareket ediyordu. Ortak hedeflerin kaybolması, Moğol birliklerinin eski dayanışmasını sona erdirdi. Uzak cephelerdeki savaşlar, kardeş uluslarla yapılan mücadeleler ve yabancı iklimlerde yürütülen seferler askerlerin ilgisini azaltıyordu.

İmparatorluğu bir arada tutan askerî yapı ortadan kalktıkça ardıl devletlerin ortak bir siyasî merkez çevresinde birleşme ihtimali de zayıfladı.

Ardıl Devletlerin Çöküşü

Moğol ardıl devletlerinin çoğu uzun süre varlığını koruyamadı. İlk ortadan kalkanlardan biri 1336’da İlhanlı Devleti oldu.

Otuz iki yıl sonra, 1368’de Yuan Hanedanı Çin’de iktidarını kaybetti. Yuanlar, hükümdarlarının yetersizliğine rağmen iyi örgütlenmiş idarî yapıları sayesinde beklenenden daha uzun süre ayakta kalmıştı.

Çağatay Devleti, Aksak Timur adıyla da anılan Timurlenk’in yükselişiyle ortadan kalktı. Timur, eski Moğol İmparatorluğu’nu yeniden kurduğunu veya en azından onun mirasını sürdürdüğünü ileri sürdü.

Altın Ordu diğerlerinden daha uzun süre yaşadı. Timur’un seferleri sırasında yıkılma tehlikesi geçirmesine rağmen yaklaşık iki yüzyıl daha varlığını sürdürdü. Hanlık 1430-1465 yılları arasında parçalandı.

Savaş Döneminden Barış Dönemine Geçiş

Ardıl devletler savaşmayı sürdürdü ancak eski dönemdeki büyük ilerlemeler, fetihler ve sürekli genişleme sona ermişti. Devletlerin önceliği artık yeni topraklar ele geçirmekten çok kendi iç sorunlarını çözmek ve savaşların bıraktığı zararları gidermekti.

Uzun süren çatışmaların ardından toplumlar yeniden düzen kurmaya başladı. Sanatın geliştiği, uluslararası ilişkilerin canlandığı ve gündelik hayatın yeniden önem kazandığı bir dönem ortaya çıktı.

Moğol barışının sağladığı yararlar, imparatorluğun sonuna yaklaşılmış olmasına rağmen daha belirgin biçimde hissedilmeye başladı. Olcaytu’nun Fransa Kralı IV. Philippe’e gönderdiği mektupta anlaşmanın sağlayacağı yararları vurgulaması bu yeni siyasî ortamı yansıtıyordu.

Bununla birlikte barış dönemi uzun sürmedi. 1348’de başlayan büyük veba salgını, Avrupa’nın yanında Moğol ardıl devletlerinin büyük bölümünü de ağır biçimde etkiledi.Aşağıdaki bölüm yalnızca verdiğiniz kaynağa dayanılarak ansiklopedi üslubuna uyarlandı.

Temür Olcaytu ve Kaydu

Kubilay’ın ardından torunu Temür Olcaytu 1294’te Büyük Han seçildi. Genç yaşta tahta çıkması nedeniyle kendisinden büyük başarılar beklenmiyordu. Buna rağmen ölçülü yaşayışı, dinî hoşgörüsü ve yönetim yeteneğiyle beklentilerin üzerine çıktı. Kaynakta, Çin’de hüküm süren Cengiz Han soyunun son büyük hükümdarı olarak değerlendirilmektedir.

Temür Olcaytu’nun daha uzun süre hüküm sürmesi veya erkek bir varis bırakması durumunda Yuan Hanedanı’nın sonraki tarihinin farklı gelişebileceği ileri sürülmektedir. Ancak hükümdarlığı on üç yıl sürdü. 10 Şubat 1307’de, kırk iki yaşında ve erkek varis bırakmadan öldü. Ondan sonra Kubilay soyundan gelen hükümdarlar arasında zaman zaman yetenekli kişiler çıksa da bunların yetenekleri kişisel zaafları karşısında etkisiz kaldı.

Temür Olcaytu, Kubilay’dan yalnızca imparatorluğu değil, Ögedey soyunun ve bu soyun başlıca temsilcisi Kaydu’nun uzun süredir devam eden isyanını da devralmıştı. Kubilay’ın sonuçlandıramadığı bu mücadele, ancak yeni bir iç savaş ve Moğol kanının dökülmesi pahasına sona erdirilebilirdi. Bununla birlikte Kaydu ile Çağataylılar arasındaki ilişkiler Temür Olcaytu’nun işini kolaylaştırdı.

Kaydu’nun Orta Asya’daki Hâkimiyeti

Kaydu, Kubilay döneminde yaşadığı başarısızlıklara rağmen Orta Asya’nın önemli bir bölümünü elinde tutuyordu. Özellikle Kangay Dağları’nın batısındaki Batı Moğolistan’a hâkimdi. Uzun süre büyük bir saldırıya girişmeden gücünü yeniden toplamaya çalıştı.

1271’de ölen Barak’ın oğlu Duva’yı Çağatay tahtına çıkardı. Duva, Kaydu’nun müttefiki ve ona bağlı bir hükümdar görünümündeydi. Kaydu’nun onu, Çağatay hanlarının sık sık değiştirildiği anarşi dönemine son vermek amacıyla tahta çıkarmış olması mümkündür.

Bununla birlikte Duva bu bağlılıktan memnun değildi ve Kaydu’nun hâkimiyetinden kurtulmak istiyordu. Mâverâünnehir’in yönetiminde görev yapan Mesud Yalavaç ile onun ardından gelen oğulları da aynı düşüncedeydi. Ancak Kaydu’ya karşı çıkanların uğradığı yenilgileri bildikleri için açık bir isyana girişmeden ona bağlı görünmeyi sürdürdüler.

Duva’nın Moğolistan Seferi

Duva, 1297-1298’de Kaydu adına Moğolistan’a ani bir saldırı düzenledi. Sefer sırasında Temür Olcaytu’nun damadı olan Hristiyan Öngüt prensi Körgüz’ü esir aldı.

Bu başarının ardından Kubilay’ın Kansu’yu yöneten torunlarından Ananda’ya saldırmak üzere gizlice hazırlık yaptı. Ancak planı ortaya çıkarıldı. Baskın düzenlemeyi amaçlarken kendisi saldırıya uğradı ve ordusu dağıtıldı.

Duva geri çekilirken esiri Körgüz’ü öldürterek intikam aldı. Aynı dönemde Aral Denizi ile Balkaş Gölü’nün kuzeyinden Ural’ın doğusuna kadar uzanan bölgelerde hâkimiyet kuran Beyaz Orda hükümdarı Bayan tarafından da tehdit ediliyordu.

Kaydu’nun Son Seferi

Duva’nın gücünü yeniden kazanmasından sonra Kaydu, onun ordusunu kendi kuvvetlerine katarak Kuzey Moğolistan’ı ele geçirmeye karar verdi. Karakurum ve eski Moğol yurduna hâkim olmasının kendisine güç ve meşruiyet kazandıracağını düşünüyordu.

Moğolistan’ın insan ve at kaynaklarını ele geçirerek yeni fetihlere girişmeyi amaçlıyordu. Ancak sefer ağır bir yenilgiyle sonuçlandı.

Körgüz’ün ölümünden sonra Moğolistan valiliğine getirilen Temür Olcaytu’nun yeğeni Kayşan, Ağustos 1301’de Kaydu’yu Orhun’un kollarından Tamır Irmağı yakınlarında savaşa zorladı. Şiddetli çarpışmaların ardından Kaydu’nun ordusu dağıldı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Kaydu geri çekilme sırasında öldü ve İli ile Çu nehirleri arasındaki yüksek bir dağa gömüldü.

Kaydu’nun Kişiliği

Kaydu, Moğol iç savaşlarının başlıca aktörlerinden biri olmakla birlikte kayda değer bir asker ve siyasetçi olarak tanıtılmaktadır. Avrupa seferlerinde askerî yeteneğini göstermiş, aldığı yenilgilerden sonra gücünü yeniden kurmayı ve sonuna kadar direnmeye devam etmeyi başarmıştı.

Ögedey soyunun mirasını savunurken hakkın kendisinden yana olduğuna inanıyordu. Bu nedenle gizli uzlaşmaları reddetmiş ve Moğolları güçlü kıldığını düşündüğü ilkelerden taviz vermemişti.

Kaydu dinî bakımdan dar görüşlü değildi. Göçebe Moğolların haklarıyla fethedilen bölgelerdeki yerleşik halkların çıkarlarını bağdaştırmaya çalışan ilk hükümdarlardan biri olarak gösterilmektedir. Büyük kültür merkezlerinden uzakta yaşamasına rağmen uluslararası ilişkiler kurdu.

Papa IV. Nikola’nın 1289’da kendisine mektup göndermesi, Rabban Çauma’ya yakınlık göstermesi ve geleceğin patriği Mar Yahballaha’yı sıcak biçimde kabul etmesi bu ilişkilerin örnekleriydi.

Ögedey Hanedanının Siyasî Gücünün Sona Ermesi

Kaydu’nun ardından oğlu Çapar Ögedey ulusunun başına geçti ve hanedanın taht üzerindeki haklarını savunacağını açıkladı. Ancak babasının yürüttüğü uzun mücadelenin ağırlığını taşıyabilecek durumda değildi.

Duva, Çapar’ın bu mirası sürdürecek güce sahip olmadığını ve uzun süren iç savaşın bütün Moğol devletlerini tükettiğini görerek onu Temür Olcaytu’ya bağlılığını bildirmeye ikna etti. Ağustos 1303’te Duva ile Çapar’ın elçileri Hanbalık’a giderek Büyük Han’a bağlılıklarını sundu.

Bu gelişme, savaşların başaramadığını yorgunluğun başarması anlamına geliyordu. Ögedey Hanedanı Büyük Hanlık iddiasından vazgeçiyor ve Moğol ulusları arasında görünüşte yeniden birlik kuruluyordu. Kubilay’ın uzun mücadelelerle sonuçlandıramadığı sorun torunu döneminde çözüldü.

Ancak bu birlik gerçek ve kalıcı değildi. Moğol ulusları arasındaki bağlar eski gücünü kaybetmişti ve barış kısa süre sonra yeniden savaşa dönüştü. Kalıcı olan gelişme, Ögedey soyunun siyasî bir güç olmaktan çıkmasıydı.

Duva ile Çapar Arasındaki Savaş

Duva, Çapar’ın Büyük Han’a bağlanmasını sağlarken Kaydu’nun vesayetinden de kurtulmuş oldu. Ögedeyliler onu kendi çıkarlarıyla ilgisi bulunmayan savaşlara sürüklüyordu. Temür Olcaytu’ya sunduğu bağlılığın Çağatay ulusunun konumunu güçlendireceğini düşünüyordu.

Duva kısa süre sonra Çapar’la ilişkilerini kesti ve iki taraf arasındaki iç savaş yeniden başladı. Taraflar zaman zaman uzlaşmaya yaklaşsa da çatışmalar sürdü.

Temür Olcaytu, kendisine bağlı iki hükümdar arasındaki mücadeleye Duva lehine müdahale etti ve ona askerî yardım gönderdi. İki cephede savaşmak zorunda kalan Çapar sonunda Duva’ya teslim oldu.

Duva, Çapar’a iyi davrandı ancak topraklarını ele geçirdi ve askerlerini kendi ordusuna kattı. Böylece Ögedeyliler yaklaşık 1306’da bağımsız bir siyasî güç olarak ortadan kalktı.

Çağatay Ulusunun Yeniden Kurulması

Ögedeylilerin tasfiye edilmesinden sonra Çağatay ulusu yeniden bütünleşti ve Moğol İmparatorluğu’nun ardından ortaya çıkan dört büyük devletten biri hâline geldi.

Bu yeniden yapılanmanın başlıca mimarı Duva’ydı. Ancak başarısından uzun süre yararlanamadı ve 1306’nın sonunda öldü. Küçük oğlu yaklaşık bir buçuk yıl hüküm sürdü.

Ardından Büri’nin torunu Taliku iktidarı ele geçirdi. Yaşlı ve İslam’a sıkı biçimde bağlı bir hükümdar olan Taliku, İslamiyet’in yayılması için çalışıyordu. Buna karşılık Çağatay ulusu Cengiz Han yasasını korumayı temel görevi sayıyordu. Bu nedenle hükümdarın Müslümanlığı ciddi bir muhalefete yol açtı.

Taliku’ya karşı çeşitli bölgelerde isyanlar çıktı. 1309’da bir şölen sırasında öldürüldü. Bunun üzerine yeni hükümdarı seçmek amacıyla kurultay toplandı. Bu dönemde kurultay yerine Türkçe “toy” kelimesi de kullanılmaktaydı.

Çapar’ın iktidarı yeniden ele geçirmek üzere harekete geçmesi toplantının yapılmasını geciktirdi. Geçici olarak Duva’nın küçük oğlu Kebek hükümdar tayin edildi.

Orta Asya’daki Ekonomik ve Toplumsal Gerileme

Çağatay ülkesindeki iç savaşlar ve siyasî karışıklıklar bölge ekonomisine ağır zarar verdi. İranlı tarihçi Vassâf, Mâverâünnehir ve Türkistan’daki tarım, ticaret ve zanaatın çöküşünü uzun süren savaşlara bağlamaktadır.

Gerilemenin başlangıcı Moğol fetihlerine kadar uzanmakla birlikte, iç savaşlar ülkenin yeniden kalkınmasını ve imparatorluğun diğer bölgelerindeki ekonomik canlanmaya katılmasını engelledi.

Mâverâünnehir’in eski şehir ve tarım kültürü daha sonraki dönemde toparlanabilecek bir temel oluşturdu. Timur dönemindeki yeniden yapılanma, bölgenin eski parlaklığına kavuşmasına imkân verdi.

Siriderya’nın kuzeyindeki bölgelerde ise çöküş daha ağırdı. El-Ömerî’nin aktardığı bir gezginin anlatısına göre yerleşimlerden geriye çoğunlukla yıkıntılar kalmıştı. Uzaktan zengin ve yeşil görünen bazı yerlerin yaklaşıldığında terk edilmiş evlerden oluştuğu anlaşılıyordu. Halkın büyük bölümü göçebe hayat sürüyor ve tarımla ilgilenmiyordu.

Şehir hayatının gerilemesi Moğol fetihleri sırasında başlamıştı. İyi meralara ulaşmak amacıyla çok sayıda eski şehir yıkılmış, ardından iç savaşlar ve göçebe baskınları bu süreci tamamlamıştı.

Kayalık, Guillaume de Rubrouck’un ziyareti sırasında Müslümanlarla Budistlerin birlikte yaşadığı canlı bir ticaret merkeziydi. Bununla birlikte aynı dönemlerde bölgedeki genel kültürel gerileme de dikkati çekiyordu.

Esen Buka ve Kebek

Kurultay, Kebek’in hükümdarlığını onaylamadı. Bunun yerine Pekin sarayında bulunan kardeşi Esen Buka’yı seçti. Kebek iktidarı herhangi bir direnç göstermeden kardeşine bıraktı.

Bu tutum daha sonra karşılıksız kalmadı. Esen Buka’nın ölümünün ardından Kebek yeniden tahta çıktı ve 1326’ya kadar hüküm sürdü.

Kebek’in Göçebe Hayat Anlayışı

Kebek, diğer Çağatay hükümdarları gibi Moğol geleneklerine bağlıydı. Yerleşik hayat ve şehir kültürüne karşı güçlü bir mesafesi vardı. Onun çevresindeki göçebeler şehirleri zaman zaman yağmalanabilecek birer zenginlik kaynağı olarak görüyordu.

Çağataylılar Çin ve İslam dünyası gibi iki büyük yerleşik uygarlığın arasında bulunuyor, ancak kendi göçebe geleneklerine bağlı kalmaya çalışıyordu. Hayat anlayışlarını sürekli hareket etmek ve herhangi bir yere kalıcı biçimde yerleşmemek şeklinde ifade ediyorlardı.

Bozkır bağımsızlığını, yurt hayatını, at binmeyi, avlanmayı ve savaşmayı tercih ediyorlardı. Şarap ve kadınlara düşkün olmakla birlikte hareketli yaşam biçimleri sayesinde sağlıklı bir hayat sürdükleri belirtilmektedir.

Göçebeler ile Yerleşik Bölgeler Arasında Denge

Kebek, Çağatay ulusunun zenginliğinin önemli bir bölümünün yerleşik bölgelerden geldiğinin farkındaydı. Mâverâünnehir’in kaynakları Duva’nın Ögedeylilere karşı zaferinde önemli rol oynamıştı.

Bu nedenle Kaydu’nun daha önce denediği gibi, kuzeydeki göçebe Moğolistan ile güneydeki yerleşik Mâverâünnehir arasında denge kurmaya çalıştı.

Kuzeyde Pişpek, Tokmak, Kayalık ve Almalık gibi bazı şehirler bulunsa da bölge esas olarak Türk ve Moğol göçebelerinin yaşadığı meralardan oluşuyordu.

Güneyde ise tarım ve şehir hayatı gelişmişti. Ürgenç, Buhara, Semerkant, Belh ve Gazne başlıca merkezlerdi. Cengiz Han’ın Mahmud Yalavaç’ı bölgenin başına getirmesinden beri idarî yapı Müslümanların elindeydi.

Göçebelerin yol açtığı karışıklıklara rağmen bölge giderek zenginleşti. Buhara, İlhanlıların 1273’te yol açtığı yıkıma rağmen büyük bir refah dönemine girmişti. Cüveynî şehirle karşılaştırılabilecek başka bir yer bulunmadığını ileri sürerken Marco Polo onu İran’ın en güzel şehri olarak tanımlıyordu.

Andican ve Karşı’nın Kuruluşu

Kaydu ve Duva, kendilerine bir başkent kurma amacı taşımadan Fergana’da Müslüman halkın yararına Andican adlı yeni bir şehir kurmuştu.

Kebek daha ileri giderek bozkırdan ayrılıp Mâverâünnehir’e yerleşti. Buhara’dan Belh’e giden yol üzerindeki Nahşeb’de bir kale yaptırdı. Bölge 1220’den beri Moğolların yazlık kampı olarak kullanılıyordu.

Kale ve çevresindeki yerleşime Karşı adı verildi. Böylece daha sonra aynı adı taşıyacak şehrin temeli atıldı. Kebek ayrıca üzerinde Türkçe biçimde kendi adının bulunduğu para bastırdı.

Bununla birlikte her yıl İli bölgesindeki Moğolistan topraklarına gitmeyi sürdürdü. Göçebelerle yerleşik halk arasındaki bu uzlaştırma girişimi mevcut gerilimleri ortadan kaldırmadı.

Hindistan’a Yönelik Çağatay Seferleri

Delhi’de Balaban’ın 1286’daki ölümünün ardından yaşanan karışıklıklardan sonra Halaç Hanedanı 1290’da iktidarı ele geçirdi. Çağataylılar 1296 ve 1298’de Hindistan’a büyük saldırılar düzenledi. Ancak karşılarında dinamik ve kararlı bir hükümdar olan Alâeddin’i buldular.

Orta Asya göçebeleri Hindistan’ı ele geçirme düşüncesinden vazgeçmedi. Cengiz Han soyundan hükümdarlar da daha önce bu yönde girişimlerde bulunmuştu. Bununla birlikte seferler ancak Hindistan’da merkezî iktidarın zayıf olduğu dönemlerde başarı kazanabiliyordu.

Güçlü bir yönetim bulunduğunda büyük Moğol orduları bile sonuç alamıyordu. Hindistan’da yeterli yem bulunmaması, birkaç on bin kişiden daha büyük süvari ordularının uzun süre faaliyet göstermesini de güçleştiriyordu.

Kutluk Hoca’nın Seferleri

Duva, 1297’den itibaren oğullarından Kutluk Hoca’yı Pencap’ı ele geçirmekle görevlendirdi. Kutluk Hoca, Doğu Afganistan’da Gazne ve Kabil’i emir unvanıyla yönetiyordu.

Çağatay Hanlığı için doğu, batı ve kuzey yönlerindeki genişleme imkânları büyük ölçüde kapanmıştı. İlhanlılar itaat altına alınamamış, Yuanlarla mücadele edilemeyecek hâle gelmişti. Bu nedenle Hindistan’ın fethi yeni askerî başarılar için başlıca seçenek olarak görülüyordu.

İlk sefer Pencap’ın tahrip edilmesinden başka sonuç vermedi. 1299-1300’de düzenlenen ikinci harekât Delhi kapılarına kadar ulaştı.

1303 Delhi Kuşatması

1303’te Hindistan’ın genel işgaline karar verildi. General Turgay komutasındaki 120.000 kişilik ordu Afganistan dağlarını aşarak Delhi’yi kuşattı.

Moğollar iki ay boyunca şehri açlıkla teslim almaya veya saldırılarla ele geçirmeye çalıştı. Ancak asker sayısının fazlalığı başarı sağlamadığı gibi ordunun ikmalini de güçleştirdi. Yaz sıcaklarının başlaması üzerine geri çekilmek zorunda kaldılar.

1304 Yenilgisi

1304’te yaklaşık dört tümen süvariden oluşan daha küçük ve hareketli bir orduyla yeni bir saldırı düzenlendi. Pencap yeniden tahrip edildi ve Delhi’nin kuzey bağlantılarının kesilmesine çalışıldı.

Moğollar, Alâeddin’in ordusunu yöneten Türk kumandan Tuğluk’la karşılaştı ve ağır bir yenilgiye uğradı. Yaklaşık 9.000 Moğol savaşçı esir düştü. Esirler fillerin ayakları altında ezilerek öldürüldü.

Bu uygulama Moğollar açısından yalnızca askerî bir kayıp değil, ağır bir aşağılanma olarak görüldü.

Kebek’in Seferi

Gelecekte Çağatay hanı olacak Kebek, intikam amacıyla ertesi yıl Hindistan’a yeniden girdi. Multan’ı yağmaladı ancak İndus kıyısında Tuğluk’un kurduğu pusuya düştü.

Bu savaşta da çok sayıda Moğol esir alındı ve fillerin altında öldürüldü.

Hintli tarihçi Baranî’ye göre bu yenilgilerden sonra Moğollar Hindistan’a geri dönmedi. Diğer tarihçiler 1320 dolaylarında yeni saldırıların yapıldığını belirtmektedir. Ancak bu seferler de sonuçsuz kaldı.

Güç Dengesinin Hindistan Lehine Değişmesi

Birkaç yıl sonra güç dengesi tersine döndü. Delhi Sultanı Muhammed Tuğluk, Afganistan’a girerek Gazne’yi kendisine bağlı hâle getirdi ve yaklaşık 1335’te kuzeydoğu sınırlarını güvence altına aldı.

Moğol saldırılarını başarıyla püskürten Delhi Sultanlığı büyük bir saygınlık kazandı. Mısır Sultanlığı’nın yanında Delhi de İslam dünyasının başlıca askerî güçlerinden biri olarak öne çıktı.

Bu başarıların sonraki yüzyıllarda da etkisini koruduğu ve XVI. yüzyılda Büyük Moğol Hanedanı’nın Hindistan’da kuracağı hâkimiyet için tarihsel bir zemin oluşturduğu ileri sürülmektedir.

Delhi Sultanlığı bütün Hindistan’a hâkim değildi. Bununla birlikte Moğolları durdurmasının ardından kendisini Çin’le karşılaştırabilecek bir güç olarak görmeye başladı.

Ülkedeki dinî çatışmalar, bunları izleyen kıtlıklar ve 1358’de ortaya çıkan büyük veba salgını daha geniş bir ilerlemeyi engelledi. Çağatay Hanlığı’nın varlığını sürdürmesinde bu şartların da etkili olmuş olması mümkündür.Aşağıdaki bölüm yalnızca verdiğiniz kaynağa dayanılarak ansiklopedi üslubuna uyarlandı.

Gazan Han

Argun’un oğlu Gazan Han’ın İran’da iktidara gelişi, İlhanlı tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Müslüman olan Gazan’ın dinî samimiyeti konusunda kuşkular bulunsa da İslamiyet’i kendi iradesiyle seçtiği kabul edilmektedir. Batı dünyası bu gelişmeyi Hristiyanlık açısından büyük bir kayıp olarak değerlendirdi. Jean de Montecorvino’nun da savunduğu üzere, geniş halk kitlelerinin din değiştirmesinin hükümdarların tercihlerine bağlı olduğu düşünülüyordu.

Gazan Han, 4 Aralık 1271’de doğdu. 6 Kasım 1295’te tahta çıktığında yirmi dört yaşındaydı. İslamcı çevrelerin desteğiyle iktidara geldiği için bu gruplara bazı tavizler vermek veya onların uygulamalarına izin vermek zorunda kaldı.

İlk Dönemde Dinî Baskılar

Gazan’ın tahta çıkışından sonra, Ahmed Teküder dönemindekinden daha geniş ve uzun süreli bir dinî baskı hareketi başladı. Moğolların İslamiyet’e bağlılıklarını göstermek amacıyla sarık sarmaları istendi. Bu uygulama Moğol geleneklerine aykırı görüldüğü için tepki çekti.

Gazan, başkente girdikten sonra kiliselerin, sinagogların, ateşgedelerin ve Budist tapınaklarının yıkılmasını emretti. Aralarında çok sayıda Hristiyan ve Budist bulunan Moğollar, bu uygulamalardan rahatsız oldu. Dinî yapılar yağmalandı, kutsal resimler tahrip edilerek Tebriz sokaklarında dolaştırıldı ve ardından yakıldı.

Yahudi ve Hristiyanlara yönelik özel kıyafet kuralları getirildi. Dinlerinden vazgeçmeleri için ölümle tehdit edildikleri ve bu sırada çok sayıda rahip ile Budist keşişin öldürüldüğü aktarılmaktadır.

Patrik III. Mar Yahballaha tutuklandı ve işkence gördü. Hayatını, o sırada Tebriz’de bulunan Ermeni Kralı II. Hethum’un müdahalesi sayesinde kurtardı. Ermeniler İlhanlıların Memlüklere karşı müttefiki oldukları için Hethum’a doğrudan zarar verilmedi.

Baskılar özellikle Hristiyanlara yönelmişti. Doğu kiliseleri 1258-1295 arasında İlhanlı yönetiminden yararlanmış ve güçlü bir dönem yaşamıştı. Bu nedenle iktidar değişikliğiyle birlikte üzerlerindeki tepki daha ağır oldu.

Katolik misyonları da saldırılardan etkilendi. Ancak uluslararası siyaset nedeniyle devlet ve halk baskısından görece uzak kaldılar. Budistlere de bazı sınırlı ayrıcalıklar tanındı. Reşidüddin’in aktardığına göre ülkeyi terk etmek isteyen Budistlere hükümdarın izniyle ayrılma hakkı verildi.

Budizm ve Yahudilik Üzerindeki Etkiler

İran’daki Budizm, uzun bir gerileme döneminin ardından Sincan, Çin ve Tibet’ten gelen keşişlerle yeniden canlanmaya çalışmıştı. Tebriz, Sultaniye ve diğer şehirlerde çok sayıda tapınak inşa edilmişti. Ancak Gazan dönemindeki baskılar Budizmi ciddi biçimde zayıflattı ve onu ortadan kalkmaya götürecek bir gerileme sürecine soktu.

Yahudiler de ağır baskılarla karşılaştı. Devlet kademelerinde nüfuslarıyla kıyaslanamayacak ölçüde yüksek mevkilere sahip olmaları tepkileri artırdı. Argun döneminde Saad ed-Devle’nin yükselişiyle birçok Yahudi önemli görevlere getirilmişti.

Reşidüddin gibi bazı Yahudiler İslamiyet’i kabul etmişti. Din değiştirdiğini söyleyenlerin samimiyetini sınamak amacıyla, Yahudilikte yasak sayılan yoğurt içinde pişirilmiş deve etinden yapılan çorbayı içmelerinin istendiği aktarılmaktadır.

Bütün baskılara rağmen Yahudiler çok dil bilmeleri, hekimlik ve maliye alanındaki yetenekleri ve uluslararası ticaret bağlantıları sayesinde İlhanlıların çöküşüne kadar İran’da önemli görevlerde bulunmayı sürdürdü.

Gazan’ın Kişiliği ve Moğol Gelenekleri

Gazan Han fırsatçılıkla veya ikiyüzlülükle suçlanabilse de yönetimde edilgen değildi. İslamiyet’i kabul etmesine rağmen Moğol hayat tarzını ve Cengiz Han yasasını korumaya çalıştı. Özellikle yasanın temel ilkelerinden biri sayılan dinî hoşgörüye bağlı kaldı.

Enerjik, sabırlı, kurnaz, düşüncelerini gizleyebilen, acımasız ve zeki bir hükümdar olarak tanımlanmaktadır. Fiziksel görünüşü küçük ve çirkin olarak aktarılmasına rağmen Cengiz Han ailesinin en yetenekli hükümdarlarından biri kabul edilir.

Gazan’ın temel sorunu şeriat ile Moğol yasasını aynı devlet içinde uzlaştırmaktı. İktidara gelmesini sağlayan İslamcı çevrelere bütünüyle sırt çevirmeden Moğol geleneklerini korumaya çalıştı.

İlk av sırasında genç bir prensin ellerini kana bulamasına dayanan Moğol törenini yerine getirdi. Bu uygulamanın İslamiyet açısından doğrudan bir engel oluşturmadığı düşünülüyordu.

Hoşgörü Politikasına Dönüş

Gazan iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra kendi siyasî iradesini ortaya koymaya ve Moğol hoşgörü geleneğini yeniden uygulamaya başladı. Bu değişim azınlıklara bütün eski haklarının geri verilmesinden çok, işkence ve açık baskıların sona erdirilmesi biçiminde gerçekleşti.

1296 ilkbaharında Patrik Mar Yahballaha eski görevlerine ve ayrıcalıklarına yeniden kavuşturuldu. Yahudilere yönelik toplu saldırılar durduruldu ve din adamlarına saygı gösterilmesi istendi.

İran’daki bilinen az sayıdaki hoşgörü buyruklarından birinin Gazan dönemine ait olması bu politikanın göstergelerindendir. Bununla birlikte halk arasında dinî gerginlik devam etti. Mart 1297’de Marağa’da şiddet olayları çıktı, Kürtler Hristiyanların güvenli bölgelerinden biri olan Erbil’e saldırdı.

Nevruz’un Tasfiyesi

Gazan’ın iktidara gelmesini sağlayan ve Abaka’nın damadı olan Nevruz, zamanla hükümdar açısından tehdit oluşturdu. Dinî baskıların başlıca destekçilerinden olan Nevruz’un nüfuzu giderek arttı.

1297’deki halk hareketleri Gazan’ın harekete geçmesine yol açtı. Mayıs ayında saraydaki Nevruz taraftarlarını tutuklatarak öldürttü.

Ardından ordusuyla Horasan’a yöneldi ve Nevruz’un kuvvetlerini Nişabur’da yenilgiye uğrattı. Nevruz, Herat melikine sığındı. Ancak Kart ailesi onu yakalatarak Gazan’a teslim etti ve Nevruz 13 Ağustos’ta öldürüldü.

Reşidüddin’in Başvezirliği

Nevruz’un tasfiyesinden bir yıl sonra Fazlullah Reşidüddin başvezir tayin edildi. 1247’de Hemedan’da doğduğu ve muhtemelen Yahudi kökenli bir aileden geldiği belirtilmektedir. Daha sonra bu kökeni siyasî yargılamalarda kendisine karşı kullanıldı.

Doğuştan veya sonradan Müslüman olmuştu ve fıkıh alanında ileri düzeyde eğitim görmüştü. Kurnaz, sert ve servet biriktirmeye düşkün bir kişi olarak tanıtılmasına rağmen çok yetenekli bir yönetici ve yazar olduğu kabul edilmektedir.

Gazan, kendisinden daha önce benzeri yazılmamış kapsamlı bir dünya tarihi hazırlamasını istedi. Reşidüddin, Müslüman bakanların kıskançlığı ve Moğol kumandanların düşmanlığına rağmen yaklaşık yirmi yıl boyunca, 1298’den 1318’e kadar iktidarda kaldı. Sonunda hem görevini hem hayatını kaybetti.

Gazan Döneminde Yönetim

Gazan Han’ın hükümeti düzenli ve etkili biçimde çalışıyordu. Hükümdarın kendisi de kültürlü bir kişiydi. Ana dilinin yanında Arapça, Farsça, Hintçe, Tibetçe, Çince ve Frank dilini belirli ölçülerde bildiği, muhtemelen Latinceye de aşina olduğu aktarılmaktadır.

Reşidüddin’e göre Gazan, Moğol geleneklerini ve Cengiz Han soyunun tarihini herkesten iyi biliyordu. Hükümdarlık makamının öneminin farkındaydı.

Fiilen bağımsız hareket etmesine ve bastırdığı paralarda Büyük Han’ın gücü yerine Gök’ün gücüne atıfta bulunmasına rağmen Pekin’e elçiler göndererek Büyük Han’a saygısını bildirmeyi sürdürdü.

İdarî ve Malî Reformlar

Gazan merkezi idareyi ve maliyeyi yeniden düzenledi. Sıkı denetimler sayesinde vergileri artırmadan devlet gelirlerini yüzde yirmiden fazla yükseltti.

Reşidüddin bu dönemi, daha önce yalnızca yıkan Moğolların artık inşa etmeye başladığı bir dönem olarak değerlendirmektedir.

Gazan, kendisinden önce yeterince korunmayan kırsal nüfusa özel önem verdi. Göçebelerin toprakları ve ürünleri yağmalaması nedeniyle zayıflayan mülkiyet güvenliğini yeniden sağlamaya çalıştı.

Köylülerin çalışmalarının ürününden öncelikle kendi ihtiyaçlarını karşılamalarını amaçladı. Terk edilmiş geniş toprakları ekip biçmek isteyenlere dağıttı.

Bu reformlar bazı Moğol göçebelerin tepkisini çekti. Yağma ve el koyma imkânlarının sınırlanmasını kendi çıkarlarına aykırı görüyorlardı. Gazan’ın, üreticilerin hayvanlarıyla tohumları yok edilirse gelecekte ordunun ve göçebelerin de yiyecek bulamayacağını vurgulayarak onları uyardığı aktarılmaktadır.

İslamiyet’in Yeniden Canlanmasının İlk Adımları

Gazan’ın din değiştirmesi ve hanedanın daha sonraki yıllarda kesin biçimde İslamiyet’i benimsemesi, İlhanlı ülkesinde Müslümanlığın yeniden güçlenmesinin önünü açtı.

İran kültürünü ve şeriata dayalı hayat düzenini savunan çevreler özellikle Şiraz ve Herat’taki Kart ülkesinde etkiliydi. Bu çevreler Moğol döneminde ortaya çıkan dinî yeniliklerin kaldırılmasını ve yalnızca şeriatın belirlediği hayat biçiminin geçerli olmasını istiyordu.

Bu hareketin Cengiz Han yasasına doğrudan bir başkaldırı olduğu düşünülmüşse de daha sonra bunun esas olarak yasanın sağladığı geniş dinî hoşgörüye karşı yöneldiği kabul edildi.

Tasavvuf ve Şamanist Unsurlar

İslamî yeniden canlanma bütünüyle katı bir şeriat anlayışından oluşmuyordu. Bazı tasavvuf hareketlerinde Şamanist unsurlar yaşamaya devam etti.

Muhammed Halvetî tarafından Harezm’de kurulan Halvetî tarikatının bazı uygulamaları pagan geleneklerinin izlerini taşıyordu. Orta Asya’da bazı şamanlar Müslüman gibi davranıyor, bazı Müslüman din adamları da köylü halkı etkileyebilmek için şamanlara benzeyen kıyafetler giyiyordu.

Selçuklu ailesine yakın olan ve Tebriz ile Sultaniye’de yaşayan Barak Baba, İlhanlılar üzerinde belirli bir etkiye sahipti. Dervişlerine şamanlığın işaretleri sayılan boynuz ve kemikler taktırıyor, davul eşliğinde dans ediyor ve kaplanlara bindiğini iddia ediyordu. Olcaytu’nun elçisi olarak görev yaptığı sırada 1307’de Gilan veya Şam’da öldü.

Şiilik ve Sünni Tarikatlar

Moğolların Abbasi halifesine ve önceki rejimden memnun olmayan çevrelere dayanması Şiiliğin gelişmesine yardımcı oldu.

Bunun yanında daha ılımlı tasavvuf hareketleri de bulunuyordu. Sünni çevrelerde Mâverâünnehir’de Nakşibend tarafından kurulan Nakşibendîlik öne çıktı. Bu tarikatın temel amacı şeriata bağlılığı güçlendirmekti.

Nakşibendîlik, güçlü Fars kültürüne sahip Tacik çevrelerinde etkili oldu. Kırsal ve halk kesimleri üzerinde ise Ahmed Yesevî’ye bağlı Yesevî tarikatı daha geniş bir nüfuza sahipti.Aşağıdaki bölüm yalnızca verdiğiniz kaynağa dayanılarak ansiklopedi üslubuna uyarlandı.

Yakındoğu’daki Savaşlar

Gazan Han’ın İslamiyet’i kabul etmesi, İlhanlı Devleti’nin dış politikasında belirgin bir değişikliğe yol açmadı. Temel hedefler aynı kaldı. İlhanlılar, komşu Çağatay ve Altın Ordu hanlıklarının baskısını sınırlandırmaya ve Memlüklere karşı Franklarla kurulan ittifakı yeniden canlandırmaya çalıştı.

1299 Suriye Seferi

1299’un sonlarında İlhanlı ordusu Fırat’ı geçti ve Ermeni kuvvetlerinin desteğiyle Halep’e yöneldi. Şehir 12 Kasım’da ele geçirildi, ancak kale alınamadı.

İlerleyişini sürdüren ordu, 22 Kasım’da Humus yakınlarında Memlük kuvvetleriyle karşılaştı. Şiddetli çatışmada Gazan Han’ın kişisel cesaretinin zaferde etkili olduğu aktarılmaktadır. İlhanlı ordusu 30 Aralık’ta Şam’a girdi.

Bu başarı, Hülagû dönemindeki ilerlemeleri hatırlatıyordu. Moğollar askerî yeteneklerini korumuştu, ancak kuvvetlerinin sayısı yetersizdi. Seferden dönen yaklaşık 5.000 süvarinin atlarını kaybettikleri için iki ay boyunca yürümek zorunda kaldıkları, ülkelerine ulaştıklarında yeniden çağrılmaları hâlinde hemen dönebileceklerini söyledikleri aktarılmaktadır.

Suriye’den Çekilme

İlhanlılar yaz aylarını Suriye’nin sıcak ikliminde geçirmek istemedi. Aynı sırada Çağataylılar, İlhanlı ordusunun Yakındoğu’da bulunmasından yararlanarak Horasan’a saldırdı. Kirman ve Şiraz’ın tehdit altına girmesi, devletin doğu ve güney bölgelerinde ciddi bir tehlike yarattı.

Gazan Han Şubat 1300’den itibaren İran’a çekilmeye başladı. Onun ayrılmasından kısa süre sonra Memlükler kaybettikleri bütün bölgeleri geri aldı. Böylece İlhanlıların Suriye’deki başarısı kalıcı bir sonuca dönüşmedi.

1303 Seferi ve Marj el-Saffar Savaşı

Suriye’deki başarının sonuçsuz kalması, Gazan Han’ı Latin dünyasıyla yeniden ilişki kurmaya yöneltti. 12 Nisan 1302’de Papa VIII. Bonifatius’a bir mektup gönderdi. Aynı yılın sonbaharında yeni bir sefere çıkmayı planladı, ancak harekâtı ertelemek zorunda kaldı.

İlhanlı ordusu ancak 1303 ilkbaharında Suriye’ye ilerleyebildi. Memlükler önceki tecrübelerinden yararlanarak güzergâhtaki yem kaynaklarını yaktı. Böylece Moğol süvarileri atlarını beslemekte büyük güçlük yaşadı.

Kutluk’un yönettiği İlhanlı ordusu, 21 Nisan 1303’te Marj el-Saffar’da Memlüklere yenildi. Şahkab Savaşı adıyla da bilinen bu çatışma, Moğolların Arap topraklarında yaptığı son büyük savaş oldu. İlhanlı orduları bir daha Suriye’ye dönmedi.

Gazan Han, yenilgiden kısa süre sonra Haziran 1303’te Patrik Mar Yahballaha’yı ziyaret etti. Patriği ilgiyle karşıladı ve kendisine çeşitli nişanlar ile hediyeler verdi.

Gazan bir yıl sonra öldü. Tahtı, Hristiyan olarak doğduğu ve Nikola adıyla vaftiz edildiği, daha sonra İslamiyet’i kabul ettiği belirtilen kardeşi Olcaytu’ya bıraktı.

Anadolu’daki Gelişmeler

Gazan Han’ın karşılaştığı meselelerden biri de Anadolu’daki siyasî çözülmeydi. Gücünü kaybeden Selçuklu Sultanlığı, beylikleri denetleyemiyordu. Beylikler giderek genişliyor ve Anadolu’nun gelecekteki siyasî yapısını şekillendiriyordu.

Gazan Han Selçuklu sultanlarını tayin ediyor ve gerektiğinde görevden alıyordu. 1295’te II. Mesud’u tahttan indirdi ve yerine III. Alâeddin Keykubad’ı getirdi. 1300’de Keykubad’ı görevden alarak II. Mesud’u yeniden hükümdar yaptı.

II. Mesud 1303’te varis bırakmadan ölünce Anadolu Selçuklu Hanedanı sona erdi. Böylece Anadolu, beylikler veya emirlikler dönemi olarak tanımlanan yeni bir siyasî sürece girdi.

Karamanlılarla Mücadele

Anadolu’daki Moğol ve Türkmen beyleri, merkezî otoritenin zayıflamasından yararlanarak kendi hâkimiyetlerini kurmaya çalışıyordu. İlhanlı yönetimi bu nedenle Anadolu’ya müdahale etmek zorunda kaldı.

Karaman Hanedanı’nın gerçek kurucusu olarak tanıtılan Mahmud Bey, İlhanlı yönetimini zor durumda bıraktı. Anadolu’da çıkan ayaklanma, Moğol kuvvetleri tarafından 27 Nisan 1299’da Erzincan yakınlarında bastırıldı.

Olcaytu

Olcaytu 1304’te İlhanlı tahtına çıktı. Onun döneminde devletin İslamlaşması hızlandı. Buna rağmen Moğol gelenekleri ve Cengiz Han yasası tamamen ortadan kalkmadı.

Üst düzey Moğol subayları eski gelenekleri korumaya devam ediyordu. Kerait kökenli, Dokuz Hatun’un yeğeni ve Olcaytu’nun amcası olan İrencin, Tebriz katedralinin camiye çevrilmesini engellemek için nüfuzunu kullandı.

Tamamen Müslümanlaşmaya başlayan bir çevrede bazı Moğolların kendi yasalarına ve Hristiyan kurumlarına bağlı kalması dikkat çekiciydi. Bununla birlikte daha önce devlet desteğinden yararlanan dinî topluluklar eski ayrıcalıklarını geri kazanamadı. En iyi ihtimalle Müslüman çevrelerin baskılarından korunabildiler.

Erbil’de Hristiyanların Katledilmesi

Gazan dönemindeki ilk dinî saldırılardan kurtulan Hristiyanlar, özellikle Erbil’de yaşamaya çalışıyordu. Ancak şehir kısa süre sonra onların elinden çıktı.

Bölgedeki Kürtler, Erbil’in Hristiyanların elinde bulunmasını İslam açısından kabul edilemez olarak göstererek valiyi harekete geçirmeye çalıştı. Patrik Mar Yahballaha gerginliği azaltmak için çaba gösterdi, ancak Müslümanlar şehri ele geçirmeye karar verdi.

Devletin kendilerini koruyacağına inanan Hristiyanlar direnmeye çalıştı. Hükümet müdahale etmedi ve saldırganlar Erbil’i ele geçirdi. Şehri savunanların tamamı öldürüldü.

Mar Yahballaha, Olcaytu döneminde Gazan’ın kendisine verdiği bazı ayrıcalıkların korunmasını ummuştu. Ancak hükümdardan yalnızca belirsiz güvenceler alabildi. Patrik, 23 Kasım 1317’de Marağa’da öldü. Ölümü, Moğol dünyası ile Doğu Hristiyanlığı arasındaki bir dönemin sonu olarak değerlendirilmektedir.

Olcaytu’nun Batı ile İlişkileri

Olcaytu tahta çıktıktan sonra Fransa Kralı IV. Philippe’e, Papa V. Clemens’e ve İngiltere Kralı II. Edward’a elçiler gönderdi. Mektuplarda tahta çıkışının Büyük Han tarafından onaylandığını ve Cengiz Han soyundan prenslerin kendisine bağlılık bildirdiğini aktardı.

13 Mayıs 1305 tarihli Fransa kralına gönderilen mektup, daha önceki Moğol mektuplarına göre daha modern bir üslupla yazılmıştı. Buna rağmen geleneksel Moğol söylemini koruyordu. Mektup “Bismillah” ile başlamıyor, Allah yerine Gök’ün gücünden söz ediyordu.

Olcaytu, taraflar arasında anlaşmanın korunmasını ve ortak düşmanlara karşı birlikte hareket edilmesini teklif ediyordu.

Memlüklerle Mücadele ve Barış

Batılılar, İlhanlı hükümdarlarının İslamiyet’i kabul etmesinden sonra Moğol ittifakının sona ereceğinden çekinmişti. Ancak Memlük tehdidi İran’ın Avrupa ile ilişkilerini sürdürmesini zorunlu kılıyordu.

Memlükler 1303-1304’te Ermeni Krallığı’na birçok kez saldırdı. Bu saldırılar Anadolu’daki Moğol kuvvetlerinin müdahalesiyle geri püskürtüldü.

Olcaytu 1313’te Orta Fırat üzerindeki Rahbe Kalesi’ni kuşattı. Ancak yaz sıcakları nedeniyle geri çekilmek zorunda kaldı.

Batılı hükümdarlardan uzun süredir beklenen yardım gelmemişti. Her iki taraf da savaşın sonuçsuz ve yıkıcı olduğunu, ticareti olumsuz etkilediğini görmeye başladı. Önce ticarî bir ateşkes yapıldı, ardından 1323’te kesin barış sağlandı.

Anadolu’da İlhanlı Denetimi

Selçuklu Sultanlığı’nın sona ermesi İlhanlı yönetiminin işini kolaylaştırmadı. Selçuklu Devleti, İlhanlılarla Anadolu beyleri arasında aracı görevi görüyordu. Bu yapı ortadan kalkınca İlhanlılar çok sayıda beylikle doğrudan ilişki kurmak zorunda kaldı.

Bizans İmparatoru II. Andronikos, Türk saldırılarından şikâyet ederek Olcaytu’dan Anadolu’daki beyleri dizginlemesini istedi. İlişkileri güçlendirmek amacıyla kız kardeşini Olcaytu’ya eş olarak teklif etti.

Olcaytu, Anadolu’ya en güçlü kumandanlarından Emir Çoban’ı gönderdi. 1314’te batıdaki beyler dâhil olmak üzere çok sayıda hükümdar ona bağlılığını sundu.

Bu toplantıya Osmanlı Beyliği’nin katıldığına dair bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte Osmanlılar İlhanlıların bağlıları arasında sayılıyordu. 1350-1351 tarihli bir kayıtta Osmanlı Beyliği vergiye bağlı beylikler arasında gösterilmektedir. Bu bağımlılığın I. Murad döneminden önce sona ermediği anlaşılmaktadır.

Karamanlılar ve Emir Çoban

Karaman Beyi Mahmud, bağlılığını daha önce bildirmiş olması veya kendisini bağımsız görmesi nedeniyle Emir Çoban’a bağlılığını sunmaya gelmedi. Anadolu beyleri arasında en güçlülerinden biriydi.

Karamanlılar 1308-1314 arasında Konya’yı ele geçirdi. Anadolu’nun birliğini kendi hâkimiyetleri altında kurabilecekleri düşünülüyordu. Emir Çoban, Karamanlıların ilerleyişini durdurdu ve 1319’da onları İlhanlı otoritesine boyun eğmek zorunda bıraktı.

Olcaytu bu tarihten önce ölmüştü. Emir Çoban İlhanlı yönetiminin en güçlü kişisi hâline geldi. Anadolu’daki yönetimi oğlu Timurtaş’a bıraktı.

Timurtaş 1317-1327 arasında, 1321-1322 yılları dışında Anadolu’da görev yaptı. Doğu ve Orta Anadolu’yu doğrudan, batıdaki bölgeleri ise beyler aracılığıyla yönetti. Kendisine karşı gelişen hareketleri sert biçimde bastırdı.

Bu müdahalelere rağmen Anadolu’nun İlhanlıların elinden çıktığı görülüyordu. Merkezî yönetim İran’daki sorunlarla meşgul olduğu için uzak Anadolu topraklarıyla giderek daha az ilgileniyordu. İlhanlı Devleti zaman içinde daha fazla İranlılaşmaya başladı.

Herat ve Çağatay Tehdidi

Herat’taki Kart Hanedanı İlhanlılara bağlılığını sürdürmekle birlikte her fırsattan yararlanmaya çalışıyordu. Zaman zaman bağımsızlık eğilimi gösteriyor ve askerî müdahaleyle tehdit edilmesi gerekiyordu.

Buna rağmen Herat, Çağataylara karşı İlhanlı ülkesinin doğu yollarını koruyan önemli bir savunma noktasıydı.

Olcaytu 1313’te Çağatay Hanı Esen Buka’ya karşı büyük bir saldırı düzenledi ve onun topraklarının bir bölümünü ele geçirdi. Esen Buka karşı saldırıya geçerek Murgab üzerinde Olcaytu’yu yenilgiye uğrattı ve 1315’te Horasan’a ilerledi.

Herat Meliki Gıyaseddin Çağataylılara katılmadı. İlhanlılara bağlılığını koruyarak kuvvetlerini Olcaytu’nun hizmetine verdi.

Esen Buka’nın Büyük Han’dan gelen bir elçiyi öldürtmesi savaşın yönünü değiştirdi. Temür Olcaytu bu olayı affedilemez saydı ve Çağataylıları cezalandırmak üzere ordu gönderdi. Yuan kuvvetleri Talas ve Issık Göl çevresindeki Çağatay yazlık ve kışlık kamplarını ele geçirdi.

İki cephede kalma tehlikesiyle karşılaşan Esen Buka, 1316’da İran topraklarından çekildi.

Olcaytu’nun Ölümü

Olcaytu, 6 Aralık 1316’da yeni başkent olarak seçtiği Sultaniye’de öldü. Bir Müslüman hükümdar olarak burada yaptırılan görkemli türbeye gömüldü.

Türbenin önemli bir bölümü tahrip olmuş olsa da günümüze ulaşan kısımları yapının eski ihtişamını göstermektedir.

Ebu Said

Ebu Said, 1317’nin ilk aylarında babası Olcaytu’nun yerine tahta çıktı. 1305 doğumlu olduğu için hükümdar olduğunda çok gençti.

Kaynakta babasının aksine vasat bir hükümdar olarak tanımlanmaktadır. Devlet işlerini doğrudan yönetmediği için Moğol noyanları geniş hareket özgürlüğü kazandı. Ancak bu emirler birbirleriyle rekabet ediyor ve devletin geleceğinden çok kendi çıkarlarıyla ilgileniyordu.

Ebu Said inançlı bir Müslümandı. Buna rağmen Orta Asya geleneklerini sürdüren şamanlar ve büyücülerle yakın ilişki kurduğu aktarılmaktadır. Özellikle kemiklere bakarak kehanette bulunma konusunda ün kazanmıştı.

Ebu Said Döneminde Hristiyanlık

Bu dönemde Batı dünyası artık bir Moğol hükümdarının Hristiyanlığı kabul etmesini ciddi biçimde beklemiyordu. Moğollar da Yakındoğu’ya yeni bir Frank müdahalesi konusunda umut taşımıyordu.

İlhanlılar Memlüklerle savaşı sürdürmekten çok barışı korumaya yönelmişti. Bu ortamda Hristiyan misyonları Ebu Said döneminde görece rahat biçimde faaliyet gösterebildi.

Bu rahatlığın, hükümdarın İslamî siyasete sınırlı ilgisi kadar İlhanlı merkezî gücünün zayıflamasıyla eski Moğol hoşgörü geleneklerinin yeniden ortaya çıkmasından kaynaklandığı belirtilmektedir.

Sultaniye Başpiskoposluğu

XIV. yüzyılın başlarında İlhanlı ülkesinde çok sayıda Fransisken ve Dominiken manastırı bulunuyordu. Tebriz, Marağa, Sultaniye, Tiflis ve Erzurum’da en az on iki manastır faaliyet gösteriyordu.

Papalık, misyon faaliyetlerini düzenlemek amacıyla Sultaniye’de bir başpiskoposluk kurdu. İlk başpiskoposluk görevi 1318’de François de Perouse’a, 1330’da ise Jean de Cor’a verildi.

Başpiskopos aynı zamanda papalığın İlhanlı sarayındaki sürekli temsilcisi olarak görülüyordu. Papa, hükümdarın din değiştirmesi ihtimalinden bütünüyle vazgeçmemişti.

Misyonerlerin amaçları arasında Hristiyanlığı yaymak da bulunuyordu. Müslümanlar arasında din değiştirme faaliyetleri yasak olduğu için bu çalışmaların daha çok henüz İslamiyet’i kabul etmemiş Moğol ve Türk topluluklarına yöneldiği anlaşılmaktadır.

Sultaniyeli Jean’a göre başkentte 500-600, Tebriz’de yaklaşık 1.000 ve Marağa’da da benzer sayıda Hristiyan bulunuyordu. Bunların büyük bölümü henüz Müslümanlaşmamış Moğol veya Türklerden oluşuyordu.

Emir Çoban’ın Yükselişi

Ebu Said’in hükümdarlığının ilk yıllarında devletin gerçek yönetimi Emir Çoban’ın elindeydi. Çoban, Hülagû’nun önemli kumandanlarından birinin torunuydu ve Olcaytu’nun iki kızıyla evlenmişti.

Vezirlik ve başkumandanlık görevlerini bir arada yürütüyordu. Cengiz Han’ın gençliğinde Tayciutlardan kaçmasına yardım eden Sorkan Şira’nın soyundan gelmesi, Moğol çevrelerinde ona büyük itibar kazandırıyordu.

Dindar bir Müslüman olan Çoban, Mekke’de dinî yapılar inşa ettirdi. Buna rağmen İranlı vezirlere karşı Moğol noyanlarının desteğini sağlamaya çalıştı ve oğullarından birine Sorkan adını verdi.

Reşidüddin’in Öldürülmesi

Reşidüddin, 18 Temmuz 1318’de idam edildi. Öküz gibi ikiye kesilerek öldürüldüğü aktarılmaktadır.

Kaynağın değerlendirmesine göre Reşidüddin’in tasfiyesinde yalnızca rakiplerinin entrikaları değil, Emir Çoban’ın Moğol milliyetçiliği de etkili olmuştu. Kendisine yöneltilen suçlamalar ölüm kararının asıl nedeni olmaktan çok bu kararı meşrulaştırmak için kullanılmış olmalıdır.

Emir Çoban’ın Yönetimi

Emir Çoban enerjik, sert ve soğukkanlı bir yöneticiydi. Otoritesine saygı gösterilmesini istiyordu.

1322’de Anadolu valisi olan oğlu Timurtaş’ın isyanını bastırdı. Anadolu’daki diğer ayaklanmaları da sert biçimde sona erdirdi. 1325’te Altın Ordu’ya saldırdı, 1326’da ise Çağataylıların Horasan’a yönelik hareketlerini engelledi.

Çoban’ın yönetimi altında İlhanlı Devleti hâlâ güçlü bir görünüm sergiliyordu. Bununla birlikte devlet içinde sık sık ayaklanmalar çıkıyor, Çağatay ve Altın Ordu saldırıları devam ediyordu. Bu gelişmeler İlhanlıların giderek zayıfladığını gösteriyordu.

Emir Çoban’ın Düşüşü

Ebu Said olgunluk çağına ulaştığında Emir Çoban’ın hâkimiyetine son vermeye karar verdi ve onu görevden aldı.

Çoban bu kararı kabul etmeyerek Horasan’daki askerlerinin başında isyan etti. Batıya ilerleyerek Ebu Said’i tahttan indirme niyetini açıkça gösterdi.

Bir Moğol emirinin hanedan üyesi hükümdara karşı doğrudan ayaklanması kabul edilemez görülüyordu. Moğol toplulukları arasında Cengiz Han soyunun kanı kutsal sayılıyor ve hanedan dokunulmaz kabul ediliyordu.

Çoban’ın adamları bu nedenle onu terk etti. Emir, Herat’a sığınmak zorunda kaldı. Heratlılar onu boğarak öldürdü ve başını veya bazı kaynaklara göre küçük parmağını Ebu Said’e gönderdi.

Timurtaş’ın Ölümü

Çoban’ın oğlu Timurtaş, babasının düşüşünden sonra Kahire’ye kaçarak Memlüklere sığındı. Onun ayrılmasıyla Anadolu’daki İlhanlı hâkimiyetinin kalan kısmı da büyük ölçüde ortadan kalktı.

Memlükler, İlhanlılarla kurulan barışı tehlikeye atmamak amacıyla Timurtaş’ı öldürdü. Böylece gücünü Cengiz Han’a yapılan eski bir hizmetten alan Sorkan Şira soyunun bu kolu sona erdi.

Ebu Said’in Ölümü ve Veraset Sorunu

Emir Çoban’ın ölümünden sonra Ebu Said’in dayanabileceği güçlü bir devlet adamı kalmadı. Tahtta varlığını, çevresindeki güçlü yöneticilerin desteği sayesinde sürdürüyordu.

Sekiz yıl sonra, 1336’da otuz bir yaşındayken veziri Hoca tarafından zehirlenerek öldürüldü. Ardında tahta geçebilecek açık bir varis bırakmadı. Bu durum İlhanlı Devleti’nin siyasî bütünlüğünün sona ermesinin önünü açtı.

XIV. Yüzyıl Başında Altın Ordu

1299 yılında Nogay'ın ölümü Toktoa Han'ın otoritesini güçlendirse de Altın Ordu'daki siyasi istikrarsızlığı sona erdirmedi. Nogay'ın oğullarının tasfiye edilmesi sürecinde isyanlar sert biçimde bastırıldı; birçok göçebe topluluk dağıtıldı, çok sayıda kadın ve çocuk köle olarak satıldı. Toktoa, genç Kıpçakların köle ticaretine konu edilmesinin ülkeye zarar verdiğinin farkında olmasına rağmen bu uygulamayı durduramadı. Aynı dönemde Orda soyundan gelen Beyaz Ordu yöneticileri Sarısu ve Turgay bozkırlarında fiilen bağımsız hareket etmeye başladı; bu durum Altın Ordu'nun Orta Asya ile ilişkilerini zayıflattı.

Ekonomik bakımdan da hanlık zor bir dönemden geçti. Nogay'a karşı yürütülen mücadele mali kaynakları tüketirken, 1300-1303 yılları arasında yaşanan kuraklık ve hayvan salgınları göçebe ekonomisini ağır biçimde etkiledi. Salgınların sona ermesiyle birlikte ülke kısa sürede toparlanmaya başladı.

Dış politikada da değişimler yaşandı. Memlükler, İlhanlılara karşı Altın Ordu ile ortak hareket etmek yerine barışçı bir siyaset izlemeye yöneldi ve 1306'da İlhanlılara karşı düzenlenen harekâta katılmadı. Toktoa döneminde Cenevizlilerle ilişkiler de bozuldu. Esir ticareti ve Kıpçak gençlerinin yabancı tüccarlara satılması konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle 1307'de Saray'daki İtalyan tüccarlar tutuklandı, Kefe kuşatıldı ve Cenevizliler 1308'de şehri yakarak deniz yoluyla çekildi. Taraflar arasındaki ticari ilişkiler ancak birkaç yıl süren müzakerelerin ardından yeniden düzene girebildi.

Özbek Han'ın Hükümdarlığı

1312 yılında tahta çıkan Özbek Han, 1340 yılına kadar hüküm sürdü. Onun döneminde, ardından gelen Canibey ve Berdibeg zamanlarında Altın Ordu en parlak ve en müreffeh dönemlerinden birini yaşadı. Bu süreçte Moğollar büyük ölçüde Türkçe konuşan yerli nüfus içinde eriyerek dillerini kaybetti; devlet hayatında Türkçe yaygınlaşırken sikkelerde Türkçe ifadeler yer aldı ve hutbeler Arapça okunmasına rağmen bazı bölgelerde Türkçeye çevrildi.

Özbek Han, Müslümanlığı yaymaya çalışsa da tahta çıkışı sırasında gelenekçi Moğol çevrelerinin sert muhalefetiyle karşılaştı. Suikast girişiminden kurtulduktan sonra rakiplerini tasfiye ederek otoritesini sağlamlaştırdı. Bununla birlikte din politikasında zamanla daha hoşgörülü bir çizgi benimsedi; Şamanlara ve Hristiyanlara koruma sağladı, Ortodoks Kilisesi'nin ayrıcalıklarını onayladı, Katolik misyonerlerin faaliyetlerine izin verdi ve Batılı din adamlarına kolaylıklar tanıdı. Papa XXII. Jean da bu tutumu nedeniyle kendisine teşekkür mektubu gönderdi.

Dış politikada Memlüklerle ilişkilerini sürdürürken Ceneviz ve Venedik ile ticari bağları yeniden canlandırdı. Toktoa döneminde zarar gören Kefe'nin yeniden inşasına izin verdi; Kefe ve Azak kısa sürede Karadeniz ticaretinin başlıca merkezleri hâline geldi.

Özbek Han döneminde Rus knezlikleri Altın Ordu'ya bağlı kalmayı sürdürdü. 1327'de Tver'de çıkan isyanın bastırılması için Moskova Prensi Ivan Kalita görevlendirildi. Bu gelişme Moskova'nın güç kazanmasının başlangıcı oldu. Aynı dönemde Litvanya da Gedymin yönetiminde genişleyerek Doğu Avrupa'da Altın Ordu'nun karşısına çıkan yeni bir siyasi güç hâline geldi. Özbek Han, kuzeybatıdaki bu gelişmeler karşısında kesin bir siyaset oluşturmakta zorlandı.

Özbek Han suikast girişimlerinden kurtulmayı başarsa da veliahtı Tanibek 1342 yılında öldürüldü. Kaynaklara göre Hristiyanlara yakınlığıyla tanınan Tanibek'in ölümü, Altın Ordu'daki dinî ve siyasî dengelerin değişmesini engelleyen önemli gelişmelerden biri oldu.

Canibey ve Büyük Veba Salgını

Özbek Han’ın ölümü ve Tanibek’in öldürülmesinin ardından Canibey, 1340 yılında Altın Ordu tahtına çıktı. Hristiyan ruhban sınıfının ayrıcalıklarını yarlıklarla güvence altına alsa da İslamlaşmanın artmasıyla birlikte dinî baskılara karşı babası kadar direnç gösteremedi.

1343 yılında Müslümanlarla İtalyanlar arasında çıkan çatışmalar üzerine Venedikliler Azak’tan çıkarıldı, Kefe ise 1343 ve 1345 yıllarında kuşatıldı. Ancak ticaretin büyük ölçüde gerilemesi üzerine Canibey, 1347’de İtalyan ticaret merkezlerinin yeniden açılmasına izin verdi.

Aynı yıl Altın Ordu topraklarında başlayan veba salgını Kırım’a, buradan da İtalyan gemileriyle Bizans, Mısır, Suriye, Kuzey Afrika ve Batı Avrupa’ya yayıldı. Salgın şehirleri ve köyleri boşaltırken Avrupa’da da büyük nüfus kayıplarına yol açtı. Bu felaket Altın Ordu’nun askerî faaliyetlerini sınırladı.

Canibey, salgının etkilerinin azalmasının ardından İran’daki karışıklıktan yararlanarak 1355 yılında Azerbaycan’ı ele geçirdi. 1357’de öldürülmesi üzerine bölgede bulunan oğlu Berdibeg geri dönerek tahta çıktı ve 1359 yılına kadar hüküm sürdü.

Çağatay Hanlığı’nın Bölünmesi

Kebek’in ölümünden sonra tahta çıkan Tamaşirin, İslamiyet’i kabul ederek Alâeddin adını aldı. Göçebe geleneklerini sürdürmesine rağmen İslamlaşmayı desteklemesi ve uzun süre Mâverâünnehir ile Horasan çevresinde kalması, kuzeydeki Moğol boylarının tepkisini çekti. Buna karşılık yerleşik ve Müslüman güney halkı tarafından desteklendi.

1334 yılında kuzey boyları ayaklanarak Tamaşirin’i tahttan indirdi ve yerine Cenkşi’yi çıkardı. Böylece Çağatay Hanlığı, kuzeyde geleneksel Moğol unsurlarının, güneyde ise Müslüman Türk-İran çevrelerinin hâkim olduğu iki ayrı yapıya bölündü.

Cenkşi döneminde kuzeyde İslamiyet’e karşı tepki güçlendi. Yahudi ve Hristiyanlara ibadethanelerini onarma izni verilmesi Müslümanların tepkisine yol açtı ve 1339’da Almalık’taki Batılı Hristiyanlara saldırılar düzenlendi. Yönetim olayları bastırarak dinî özgürlükleri yeniden sağladıysa da Hristiyan topluluklar ağır biçimde zayıfladı.

Güneyde ise Emir Kazgan, 1346-1347 yıllarında hanı tahttan indirerek Mâverâünnehir’in fiilî hâkimi oldu. Cengiz soyundan hükümdarları tahta çıkarmayı sürdürmekle birlikte gerçek iktidarı kendi elinde tuttu. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mir Abdullah, Buyan Kuli’yi öldürtmesi üzerine soyluların tepkisini çekti ve 1358’de öldürüldü.

Kuzeyde Cenkşi’nin ölümünün ardından başlayan karışıklık, Duglat boyunun girişimiyle Tuğluk Timur’un han ilan edilmesiyle sona erdirilmeye çalışıldı.

Son Yuan İmparatorları

Temür Olcaytu’nun ölümünden sonra Yuan tahtı, Kubilay soyundan Ananda ile Kayşan arasında mücadele konusu oldu. Müslüman olan Ananda yenilerek öldürüldü ve Kayşan tahta çıktı. Kayşan 1311’de, kardeşi Buyantu 1320’de öldü. Buyantu’nun oğlu Suddhipala ise 1323’te öldürüldü.

Ardından tahta çıkan Yesün Temür, gösterişli saray hayatı ve yönetimdeki yetersizliğiyle tanındı. Onun 1328’deki ölümünden sonra Tok Temür, Kusala ve çocuk yaştaki Rintşenpal kısa aralıklarla tahta çıktı. Bu hızlı hükümdar değişiklikleri Yuan yönetimindeki istikrarsızlığı derinleştirdi.

Son Yuan hükümdarı Togan Temür uzun süre tahtta kalmasına rağmen devlet yönetiminde etkili olamadı. Hanedan dış görünüşte ihtişamını korusa da merkezî otorite giderek zayıfladı ve Yuan İmparatorluğu çözülme sürecine girdi.

Görkeminin Doruğundaki İmparatorluk

XIII. yüzyıl büyük Moğol fetihleriyle, XIV. yüzyılın ilk yarısı ise yeniden yapılanma ve ekonomik canlanmayla öne çıktı. Savaşlar devam etmekle birlikte önceki yüzyılın geniş çaplı istilalarına göre daha sınırlı kaldı. Çin ve İran gibi köklü uygarlık merkezleri büyük yıkımlara rağmen kısa sürede toparlandı; üretim, ticaret ve kültürel hayat yeniden gelişmeye başladı.

Yuan Hanedanı Çin’de, İlhanlılar ise İran’da kısa sayılabilecek hükümdarlık dönemlerine rağmen kalıcı bir tarihî ve kültürel miras bıraktı. Çağatay ve Altın Ordu topraklarında gelişme daha sınırlıydı. Bununla birlikte Mâverâünnehir, Afganistan, İtil Bulgar bölgesi ve bazı yerleşik merkezlerde belirgin bir ekonomik ve kültürel ilerleme görüldü.

Moğol hâkimiyeti yalnızca fetih ve yıkım süreci değildi. Siyasi istikrarın sağlandığı bölgelerde yönetim yeniden düzenlendi, yerleşik hayat canlandı ve farklı toplumlar arasındaki ilişkiler yoğunlaştı.

Moğol Uygarlığının Doğuşu

Moğol devlet düzeni güçlü bir yönetim anlayışı, kanun önünde eşitlik, dinî hoşgörü ve farklı toplulukların birlikte yaşaması ilkelerine dayanıyordu. Bu yapı savaşların yol açtığı gerilemeyi tamamen önleyemese de XIII. yüzyılın sonlarından itibaren imparatorluk topraklarında hayatın yeniden canlanmasını kolaylaştırdı.

Bununla birlikte tek ve bütünleşmiş bir Moğol uygarlığından söz etmek güçtür. Moğollar, hâkim oldukları Çin, İran, Orta Asya ve Doğu Avrupa’da mevcut kültürleri ortadan kaldırmak yerine çoğunlukla onların gelişimini yönlendirdi. Çin, İran ve Türk-Moğol toplumları arasındaki etkileşim arttıysa da bu büyük kültürler kendi temel özelliklerini korudu.

Moğol döneminin ortak özellikleri daha çok geniş bir iletişim ağının kurulması, uluslararası ticaretin büyümesi, toplumlar arasındaki kültürel temasların artması ve elde edilen zenginliğin bilim ile sanatın korunmasına imkân vermesiydi.

İpek Yolu

Moğolların iletişim yollarına verdiği önem yalnızca askerî ve idarî ihtiyaçlardan kaynaklanmıyordu. Ticaretin güvenliğini sağlamak da temel hedeflerden biriydi. Bu yollar sayesinde askerler, yöneticiler, tüccarlar, elçiler, misyonerler ve seyyahlar Avrasya'nın farklı bölgeleri arasında daha hızlı ve güvenli biçimde seyahat edebildi.

İpek Yolu Moğollar tarafından kurulmuş değildi; ancak onların hâkimiyeti döneminde güvenliği artırıldı, ulaşım kolaylaştırıldı ve uzun mesafeli ticaret önemli ölçüde canlandı. Daha önce mallar çoğunlukla aracılar vasıtasıyla el değiştirirken, Moğol döneminde tüccarlar ürünlerini daha uzak pazarlara doğrudan ulaştırabildi.

Moğol döneminde İpek Yolu, Şian'dan başlayarak Gansu Koridoru üzerinden Tarım Havzası'na ulaşıyor, burada Taklamakan Çölü'nün kuzey ve güney güzergâhlarına ayrılıyordu. Her iki kol Kaşgar'da birleşiyor; buradan Pamir ve Tanrı Dağları'nı aşarak Mâverâünnehir, Horasan ve İran'a uzanıyordu. Yol ayrıca Hindistan'dan gelen ticaret yollarıyla da bağlantılıydı.

Mâverâünnehir'den sonra güzergâh farklı yönlere ayrılıyordu. Bir kol Harezm üzerinden Volga, Don, Kırım ve Azak limanlarına ulaşırken, diğeri İran'ın kuzeyinden Tebriz'e, oradan Erzurum ve Trabzon'a uzanıyordu. Anadolu üzerinden Akdeniz limanlarına giden yollar da uluslararası ticaret ağının önemli parçalarından birini oluşturuyordu. Bu dönemde Selçuklu kervansarayları, Anadolu güzergâhının yoğun biçimde kullanıldığını göstermektedir.

Kuzey güzergâhı ise Aral Gölü, Balkaş Gölü ve Issık Gölü çevresinden geçerek Karakorum'a ulaşıyor ve Moğol İmparatorluğu'nun doğu ile batı arasındaki kara bağlantısını tamamlıyordu.

Denizyolları

XIII. yüzyılın sonlarından itibaren kara yollarının iç savaşlar nedeniyle kesintiye uğraması, Doğu ile Batı arasındaki deniz ulaşımını öne çıkardı. Çin, Hindistan, Arabistan ve İran limanlarını birbirine bağlayan bu ağ, yolcuların ve malların kıtalar arasında taşınmasını sağladı.

Deniz ticareti özellikle Çin limanları, Hindistan kıyıları, Seylan ve Güneydoğu Asya arasında yoğunlaşmıştı. Kanton, Fuzhou, Quanzhou ve Hangzhou’dan çıkan gemiler Hint Okyanusu’na ulaşıyor; Hindistan limanları ise Çin ile Yakın Doğu arasındaki aktarım merkezleri olarak kullanılıyordu. Büyük Çin gemileri yüksek taşıma kapasitesine sahipti ve yüzlerce yolcu ile mürettebat taşıyabiliyordu.

Hindistan’ın batı kıyılarından çıkan gemiler ya Kızıldeniz üzerinden Mısır’a ya da Basra Körfezi’ne yöneliyordu. Hürmüz, Hindistan’dan gelen baharat, değerli taş, inci, kumaş ve fildişinin dağıtıldığı başlıca ticaret merkezlerinden biri hâline gelmişti. Buradan karayoluyla Şiraz, İsfahan, Kaşan, Kazvin, Sultaniye ve Tebriz’e ulaşılıyor, ardından kıtalararası kara yollarına bağlanılıyordu.

Yolculuk Süreleri

Karayolu uygun şartlarda deniz yolundan daha hızlıydı. Ancak savaşlar ve siyasi karışıklıklar nedeniyle sık sık kesildiğinden deniz ulaşımı yaygın biçimde kullanılıyordu. Deniz yolculukları muson rüzgârlarına, fırtınalara ve korsan saldırılarına bağlı olarak aylarca, bazen iki yıla kadar sürebiliyordu.

Kara yolculuklarının süresi kullanılan araca ve yol şartlarına göre değişiyordu. Uzun yolculuklarda günlük yaklaşık 40 kilometre ilerlemek olağan kabul edilse de dinlenmeler ve gecikmeler toplam süreyi artırıyordu. Moğolistan ile Avrupa veya Yakın Doğu arasındaki yolculuklar çoğunlukla beş ile yedi ay sürüyordu.

İç İletişim Yolları

Kıtalararası ulaşım ağı, gelişmiş iç ulaşım yollarına dayanıyordu. Çin’de Yangtze ve Sarı Irmak gibi nehirler ile Kubilay döneminde genişletilen Büyük Kanal, yük ve yolcu taşımacılığında önemli rol oynuyordu.

Orta Asya ve Altın Ordu topraklarında nehirler de temel ulaşım hatlarıydı. Donmuş kuzey nehirleri kış aylarında kızaklarla kullanılan yollara dönüşüyor, Volga ise İtil Bulgar bölgesinden Saray ve Karadeniz’e uzanan ticaretin ana eksenini oluşturuyordu.

Çin’de geniş kara yolları, posta istasyonları, konukevleri ve yolcu kayıt sistemi bulunuyordu. Issız bölgelerde belirli aralıklarla atların ve barınakların hazır tutulduğu istasyonlar kurulmuştu. Ortadoğu’da ise mevcut kervan yolları, köprüler ve kervansaraylar onarılarak ulaşım ağı işler durumda tutulmuştu.

Ticari Etkinlik

Moğol yönetimleri iletişim ağlarını kurmakla yetinmedi; tüccarları diplomatik anlaşmalar, askerî koruma ve vergi kolaylıklarıyla destekledi. Gümrük yükleri azaltıldı, ölçü ve tartılar denetlendi, fiyat düzeninin korunmasına çalışıldı. Savaşlar ticareti zaman zaman aksatsa da ilişkiler çoğunlukla kısa sürede yeniden kuruluyordu.

Çin’de Hanbalık, Hangzhou, Fuzhou ve Quanzhou önemli ticaret merkezleri hâline geldi. Bu şehirlere ipek, şeker, baharat, inci ve değerli taşlar taşınıyor; özellikle Quanzhou, Hindistan ve diğer denizaşırı bölgelerle yapılan ticaretin başlıca limanlarından biri olarak öne çıkıyordu.

Büyük Yolculuklar

Moğol hâkimiyeti, Avrasya’nın farklı bölgeleri arasındaki sınırları önemli ölçüde geçirgen hâle getirdi. Tüccarlar, elçiler, din adamları ve seyyahlar Avrupa’dan İran, Orta Asya ve Çin’e kadar uzanan yolculuklara çıkabildi. Bununla birlikte açlık, susuzluk, iklim şartları ve uzun mesafeler nedeniyle bu seyahatler son derece zorluydu.

Bu yolcuların çoğu hakkında ayrıntılı bilgi bulunmaz. Tüccarlar genellikle seyahatlerini yazıya geçirmediğinden bilgiler daha çok elçiler, misyonerler ve birkaç seyyahın anlatılarına dayanır. Marko Polo, İbn Battûta ve Pegolotti’nin eserleri dönemin ticaret yolları ve pazarları hakkında önemli bilgiler verir.

XIII. ve XIV. yüzyıllarda İtalyan tüccarlar Tebriz, Kefe, Almalık, Hanbalık, Quanzhou ve Yangzhou gibi merkezlerde faaliyet gösterdi. Cenevizliler ve Venedikliler arasında yoğun bir rekabet bulunuyor, bazı şehirlerde küçük ticaret kolonileri ve konsolosluklar kuruluyordu. Bu hareketlilik, Moğol döneminde Avrupa ile Uzak Doğu arasındaki doğrudan ilişkilerin belirgin biçimde artmasını sağladı.

Çin’deki Latin Misyonerler

Çin’deki Katolik misyonunun kurucusu Jean de Monte Corvino, Papa IV. Nicolas tarafından Büyük Han’a elçi olarak gönderildi. Deniz yoluyla Hindistan’a, ardından 1293’te Hanbalık’a ulaştı. Temür Olcaytu tarafından kabul edilerek ibadet etme ve misyon kurma izni aldı.

Monte Corvino’nun faaliyetleri Moğol yönetiminden çok, Çin’deki Hristiyanlığın tek temsilcisi olmak isteyen Nesturilerin muhalefetiyle karşılaştı. Buna rağmen İncil ile Mezmurlar’ı Tatarcaya çevirdi, Hanbalık’ta bir kilise kurdu ve çoğunluğu Alan, Türk ve Moğollardan oluşan yaklaşık 6.000 kişiyi vaftiz etti. Öngütlerin önde gelenlerinden Körgöz’ü de Hristiyanlığa kazandırdı.

Papa V. Clemens, Monte Corvino’yu Hanbalık başpiskoposu yapmak üzere yedi piskopos gönderdi. Yolculuk sırasında yaşanan kayıplar nedeniyle bunlardan yalnızca André de Pérouse, Gérard Albuini ve Peregrino de Castello 1311’de Çin’e ulaşabildi. Ardından Quanzhou’da yeni bir piskoposluk kuruldu.

Odoric de Pordenone de Çin’deki misyonlara katıldı. 1335’te Hanbalık’a ulaştı ve burada üç yıl kaldıktan sonra Şansi, Sichuan ve Tibet üzerinden Avrupa’ya döndü. Tibet’i ziyaret eden ilk Latinlerden biri oldu.

Monte Corvino’nun ölümünden sonra başpiskoposluk uzun süre boş kaldı. Çin’deki Alanların ve Togan Temür’ün talebi üzerine Jean de Marignoli başkanlığındaki yeni bir heyet gönderildi. Marignoli 1342-1346 yılları arasında Pekin başpiskoposu olarak görev yaptı. 1370’te Guillaume de Prato ve beraberindeki Fransiskenler Çin’e gönderildi, ancak kendilerinden bir daha haber alınamadı.

XIV. Yüzyılda Çin’de Dinî Hayat

Moğolların Budizm, İslamiyet veya Hristiyanlık gibi dinleri benimsemeleri, eski inanç ve geleneklerini bütünüyle terk etmelerine yol açmadı. Yeni dinlerinden bazı unsurlar alırken Şamanî uygulamalarını ve farklı dinlere yönelik meraklarını korudular. Bu durum Moğol yönetimlerinin dinî hoşgörü anlayışının devam etmesini sağladı.

Altın Ordu’da Müslüman hükümdarlar Ortodoks Kilisesi’nin ayrıcalıklarını ve vergi muafiyetlerini sürdürdü. İlhanlı topraklarında Hristiyanlık ve Budizm önceki üstün konumlarını kaybetse de tamamen ortadan kalkmadı. Kuzey Afganistan’daki Budist manastırlarına XV. yüzyılın başlarında verilen ayrıcalıklar bu geleneğin sürdüğünü göstermektedir.

Yuan Çin’inde Taoist, Budist, Hristiyan ve Müslüman topluluklara yönelik çok sayıda hoşgörü fermanı yayımlandı. Bu belgeler dinî kurumların mallarına el konulmamasını, vergi ve angaryalardan muaf tutulmasını güvence altına alıyordu. Ayrıcalıkların karşılığında din adamlarından imparatorun uzun ömrü için dua etmeleri bekleniyordu.

Fermanlarda Cengiz Han, Ögedey, Kubilay ve sonraki hükümdarlar dönemindeki önceki buyruklara atıfta bulunuluyordu. Bu tekrarlar, devletin farklı dinler arasındaki çatışmaları sınırlama ve yabancı dinleri yerel tepkilere karşı koruma çabasını yansıtıyordu.

Moğol yönetiminin hoşgörüsü Latin misyonerlerin kilise kurmasına, ibadet etmesine ve hükümdar huzurunda dinî törenler düzenlemesine imkân verdi. Buna karşılık Katoliklerle Nesturiler arasındaki rekabet zaman zaman açık çatışmaya dönüştü. Monte Corvino hakkında casusluk ve büyücülük suçlamaları ortaya atıldı, yaptırdığı kiliselerden biri yıkıldı. Buna rağmen imparatorun koruması sayesinde görevini sürdürebildi.

Yuan Çin’inin Görkemi

Moğol hâkimiyeti döneminde Çin’in siyasi bakımdan birleşmesi ve ticaretin gelişmesi ülkeye büyük bir zenginlik kazandırdı. Çin’i gören Latin tüccarlar ve misyonerler, şehirlerin büyüklüğü, nüfus yoğunluğu ve ekonomik canlılığı karşısında hayranlıklarını dile getirdi.

Tebriz, Belh ve Semerkant gibi şehirler savaşların izlerini taşısa da yeniden canlanmıştı. Bununla birlikte Çin şehirleri büyüklükleri ve zenginlikleriyle Yakın Doğu’daki merkezleri geride bırakıyordu. Pekin’in geniş mahalleleri, Kanton’un büyüklüğü ve özellikle Hangzhou’nun kozmopolit yapısı seyyahların dikkatini çekti.

Hangzhou, kanalları, gölü, köprüleri, büyük meydanları, sarayları, bahçeleri ve yoğun ticari hayatıyla dönemin en görkemli şehirlerinden biri olarak tasvir edildi. Şehirde farklı kökenlerden toplulukların aynı yönetim altında barış içinde yaşaması özellikle dikkat çekiyordu.

Seyyahlar Çin’de düzenlenen gösterişli bayramları, süslü tekneleri, ipekli kumaşları ve şehir halkının inceliğini ayrıntılı biçimde anlattı. Çin uygarlığının refahı, şehir hayatı ve toplumsal zarafeti Orta Çağ Avrupası’ndan gelen ziyaretçiler üzerinde güçlü bir etki bıraktı.

İmparatorluk Sarayı ve Saray Erkânı

Karakurum, gezginler tarafından sade bir hükümdarlık merkezi olarak tasvir edilirken, Hanbalık’taki imparatorluk sarayı Moğol döneminin en görkemli yapılarından biri olarak anlatılır. Yüksek duvarlarla çevrili saray; altın ve gümüş süslemeli salonları, renkli çatıları, yapay tepeleri, gölleri, köprüleri, bahçeleri ve av parklarıyla dikkat çekiyordu. Saray yerleşkesi, hükümdarın ailesi ve saray görevlileriyle birlikte yaşadığı geniş bir kompleks niteliğindeydi.

Saray çevresinde büyük av parkları bulunuyor, burada farklı hayvan türleri yetiştiriliyordu. Kış aylarında geleneksel büyük sürek avları düzenlenmeye devam ediyor, hükümdar çoğu zaman avlara fil sırtında katılıyordu. Bu uygulamalar, Moğol bozkır geleneğinin Yuan sarayında da sürdüğünü göstermektedir.

Hanbalık’taki yasak şehir kuzey-güney doğrultusunda yaklaşık bir kilometrelik geniş bir alana yayılıyordu. Tören alanları, saray binaları, avlular, göller ve kanallarla düzenlenen yerleşim planı belirli bir eksen etrafında şekillenmişti.

Saray protokolü son derece katıydı. Hükümdar yabancılarla doğrudan değil, aracılar vasıtasıyla görüşüyor; resmî törenlerde binlerce saray görevlisi ve devlet adamı belirli bir düzen içinde yer alıyordu. Buna karşılık taht salonundaki oturma düzeni, eski Moğol bozkır geleneğini büyük ölçüde korumuştu.

Şehir Yaşamı

Yuan döneminde Çin şehirlerinde zenginlik ve refahın etkisiyle gösterişli bir şehir hayatı gelişti. Varlıklı aileler geniş konutlarda yaşıyor, çok sayıda hizmetkâr çalıştırıyor ve günlük yaşamlarında büyük bir ihtişam sergiliyordu.

Seyyahlar özellikle Hangzhou gibi büyük şehirlerde lüks tüketimin yaygınlığından, eğlence hayatının canlılığından ve toplumsal hayatın hareketliliğinden söz eder. Bununla birlikte ahlaki yaşam konusunda farklı gözlemler aktarılmış, refahın artışıyla birlikte eğlence kültürünün de genişlediği belirtilmiştir.

Fuhuş özellikle büyük şehirlerde yaygındı. Yuan yönetimi bunu zaman zaman sınırlamaya çalışsa da uygulamada faaliyetler devam etmiş, devlet bu alanı vergilendirerek denetim altında tutmuştur. Seyyahların anlatımlarına göre özellikle Hangzhou, eğlence hayatı ve bu alandaki ünüyle dönemin en dikkat çekici şehirlerinden biri olarak tanınıyordu.

Altın Ordu Uygarlığı

Moğol dünyasının başlıca kültür merkezleri İran ve Çin olmakla birlikte, Altın Ordu da ekonomik ve kültürel gelişmenin dışında kalmadı. Ülkenin geniş otlaklarının yanında tahıl üreten bölgeleri, gelişmiş ticaret yolları ve kalabalık şehirleri bulunuyordu. Rus prenslikleri, Kuzey Kafkasya ve özellikle Kama Bulgaristanı önemli buğday üretim merkezleriydi. Kama bölgesinden Volga yoluyla Saray şehirlerine tahıl gönderiliyor ve önemli miktarda ihracat yapılıyordu.

Kerç, Azak, Bolgar ve Urgenç gibi eski merkezler Moğol döneminde gelişirken Saray ve Astrahan gibi yeni şehirler kuruldu. Bu yerleşimler uluslararası ticaret sayesinde hızla büyüdü. Altın Ordu’nun başkenti Saray, hamamları, çarşıları, medreseleri ve farklı topluluklardan oluşan nüfusuyla büyük ve kozmopolit bir şehir hâline geldi. Şehirde Moğollar, Kıpçaklar, Çerkezler, Ruslar, Bizanslılar ve çeşitli İslam ülkelerinden gelen topluluklar ayrı mahallelerde yaşıyordu.

Saray’daki kazılarda seramikler, ipekli kumaşlar, deri ürünleri, silahlar, aletler, mücevherler, şamdanlar ve metal kaplar bulunmuştur. Çok sayıda körük deliğine sahip büyük fırınların ortaya çıkarılması, şehirde gelişmiş metal işleme atölyelerinin bulunduğunu göstermektedir. Saray çevresinde kısa sürede güçlü bir zanaatkâr sınıfı oluşmuş, bu zanaatkârlar mesleki birlikler kurmuştur.

Altın Ordu sanatında Harezm etkisi belirgindi. Saray ve Urgenç’te bulunan dekoratif çiniler, renk kullanımı ve süsleme anlayışı bakımından birbirine yakındı. Kırmızı zemin üzerinde mavi, turkuvaz, beyaz, yeşil ve sarı renklerin kullanıldığı bitkisel, hayvansal ve insan figürlü bezemeler yaygındı. Bu üsluba bozkır sanatının yanında Mısır ve Çin etkileri de eklendi. Mısır’dan gelen gösterişli hediyeler ile Çin üslubundaki bronz aynalar ve kabartmalar bu etkileşimi yansıtmaktadır.

Altın Ordu’nun Türkçe konuşan halkları İslamiyet’i benimsemelerine rağmen eski toplumsal geleneklerini korudu. Bu durum özellikle kadınların toplumdaki konumunda belirgindi. Kadınlar kamusal hayata katılıyor, hükümdar ailesine mensup hatunlar devlet işlerinde etkili olabiliyor ve kendi adlarına buyruklar yayımlayabiliyordu.

Kadınlar örtünmeden toplum içinde bulunuyor ve eşleriyle birlikte seyahat ediyordu. Saray protokolünde hatunlara yüksek saygı gösteriliyor, hükümdar onları karşılamak için ayağa kalkıyor ve tahta oturuncaya kadar kendilerine eşlik ediyordu. Bu uygulamalar, Altın Ordu toplumunun kadınlara ilişkin geleneklerinin klasik İslam toplumlarından önemli ölçüde ayrıldığını göstermektedir.

Yuan Sanatı

Moğol hâkimiyetinin Çin sanatında genel bir çöküşe yol açtığını gösteren kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Yuan hükümdarları Çin kültürünü sürdürmüş, bilim ve sanatı desteklemiş ve sanatçıları saray çevresine çekmeye çalışmıştır. Aynı zamanda Tibet, Nepal, İran ve bozkır kültürlerinden gelen etkilerin Çin sanatına girmesine imkân tanımışlardır.

İran ile Çin arasındaki ilişkiler özellikle seramik sanatında belirginleşti. Çin seramikleri daha önce de İslam dünyasına ihraç edilmekle birlikte Yuan dönemindeki yoğun ilişkiler karşılıklı etkileşimi artırdı. İran’dan getirilen kobalt boyanın kullanılmasıyla sır altı mavi bezemeli beyaz seramikler gelişti. Daha sonraki yüzyıllarda büyük ün kazanacak mavi-beyaz porselen geleneğinin temelleri bu dönemde atıldı.

Resim, Yuan döneminde Çin’in başlıca sanat dallarından biri olmayı sürdürdü. Peyzajlar önemini korurken atlar, av ve savaş sahneleriyle portreler daha yaygın hâle geldi. Şiir ve hat sanatının resimle bir arada kullanılması da güçlendi. Hükümdar ve devlet adamlarının portrelerinde kişisel özelliklerin, yabancıların tasvirlerinde ise etnik görünüşün yansıtılmasına çalışıldı.

Bazı ressamlar Yuan yönetiminde görev alırken bazıları saraydan uzak durmayı tercih etti. Zhao Mengfu, Guan Daosheng, Gao Kegong, Wang Meng, Huang Gongwang, Ni Zan ve Wu Zhen dönemin önde gelen sanatçıları arasında yer aldı. Bu ressamlar peyzaj, bambu, orkide, hayvan tasviri ve hat sanatında farklı üsluplar geliştirdi.

Tibetli ve Nepalli lamaların Çin’e gelişi, Budist resim ve heykel sanatında yeni etkiler oluşturdu. Dinsel sanatın belirli ikonografik kurallara bağlanması bazı alanlarda yaratıcılığı sınırlasa da Hangzhou yakınındaki Feilaifeng kabartmaları gibi anıtsal eserler üretilmeye devam etti.

Bölmeli mine, değerli metallerle kakma ve ipekli kumaşların süslenmesinde İran etkisi görülüyordu. Çin’de üretilen ipek ve brokar kumaşlar Avrupa’ya kadar ihraç edildi ve dinî giysilerde kullanıldı. Bu dokumalar Orta Çağ Avrupa kumaş sanatını da etkiledi.

Moğol döneminde Çin’de halı üretimi için yeni atölyeler açıldı. İlk ürünlerde bozkır ve Türk-Moğol göçebe sanatının desenleri ağır basıyordu. Böylece daha önce Çin kültürüne yabancı kabul edilen halı, saray ve şehir yaşamına girmeye başladı.

Yuan hükümdarları tiyatroya da büyük ilgi gösterdi. Çinli seçkinlerin küçümsediği halk eğlenceleri sarayın desteğiyle yaygınlaştı ve tiyatro sanatı gelişmiş bir biçime ulaştı. Konuşma ve şarkıyı birleştiren oyunlar yeni bir şiir tarzının doğmasına katkıda bulundu. Guan Hanqing, Wang Shifu ve Bai Renfu dönemin önde gelen oyun yazarları arasında yer aldı.Aşağıdaki bölüm, kaynak metindeki ana gelişmeleri koruyarak sıkılaştırıldı:

İran Sanatı

Moğol istilası İran’ın şehirlerini, atölyelerini ve sanat çevrelerini ağır biçimde tahrip etti. Çok sayıda sanatçı öldü, kaçtı veya sürgün edildi. Bununla birlikte sanat üretimi bütünüyle kesilmedi ve Selçuklu sanatıyla İlhanlı dönemi arasında belirgin bir süreklilik korundu. Bu yeniden canlanmada İlhanlı hükümdarlarının himayesi, İranlı seçkinlerin kültürel geleneklerini sürdürme isteği ve sanatçıların faaliyetlerine devam etmesi etkili oldu.

Kaşan’daki seramik üretimi büyük yıkıma rağmen tamamen durmadı. Atölyeler zamanla yeniden faaliyete geçti ve başka bölgelerde yeni üretim merkezleri kuruldu. Çin ile gelişen ilişkiler, İran seramik sanatına hem teknik hem de süsleme bakımından yeni unsurlar kazandırdı. Şakayıklar, bulut şeritleri, hayvanlar ve bitkiler süsleme repertuvarına girerken tek renkli, kabartmalı ve sır altı bezemeli seramikler yaygınlaştı.

Mimari faaliyetler XIII. yüzyılın ikinci yarısında yeniden görülmeye başlasa da asıl canlanma Gazan Han döneminde gerçekleşti. Hülagû’nun başkent yaptığı Tebriz, kısa sürede İran dünyasının önde gelen kültür merkezlerinden biri hâline geldi. Camiler ve medreseler geleneksel planlarını sürdürürken türbe mimarisi büyük önem kazandı.

1289 tarihli Veramin Alaeddin Kümbeti, Selçuklu geleneğini devam ettiren başlıca yapılardandır. Olcaytu’nun Sultaniye’deki türbesi ise büyük kubbesi, dengeli oranları ve anıtsal görünümüyle İlhanlı mimarisinin başyapıtlarından biri oldu. İsfahan Cuma Camisi’ndeki Olcaytu mihrabı, bitkisel ve geometrik motiflerle hat sanatını ince bir işçilik içinde birleştirdi.

Erzurum’daki Yakutiye Medresesi, Çifte Minareli Medrese, Amasya Bimarhanesi ve Natanz’daki yapılar da dönemin mimari gelişimini yansıtır. İlhanlı yapılarında yüksek çifte minareler, mukarnaslar, yoğun çini kaplamalar ve gösterişli cephe düzenlemeleri öne çıktı. Bu süsleme anlayışı zaman zaman mimari yapının önüne geçse de döneme belirgin bir üslup kazandırdı.

İlhanlı sanatının en önemli alanlarından biri minyatürdür. Moğol istilası Bağdat minyatür okulunu ağır biçimde etkiledi; ancak bu geleneğin sanatçıları ve teknikleri Tebriz’de oluşan yeni resim çevresine aktarıldı. Bağdat üslubu, Çin’den gelen bulut, kaya, ağaç ve tabiat tasvirleriyle birleşerek İran minyatür sanatının temellerini oluşturdu.

XIV. yüzyılın başlarında bu birleşim belirginleşti. Bîrûnî’nin el-Âsârü’l-Bâkiye adlı eserinin resimleri, Reşidüddin’in Câmiü’t-Tevârîh’i, Firdevsî’nin resimli Şehnâme nüshaları, Bidpay hikâyeleri ve Harîrî’nin Makāmât’ı dönemin öne çıkan resimli yazmaları arasında yer aldı. Reşidüddin’in kurduğu kütüphane ve kitap üretim merkezi, bu sanatın gelişmesine katkı sağladı.

Moğol dönemi İran edebiyatı da önemli şairler yetiştirdi. Sa‘dî, lirik anlatımı, mizahı ve insancıl yaklaşımıyla öne çıktı. Celâleddîn-i Rûmî Konya’da eserlerini kaleme aldı ve Mevlevîliğin kurucusu oldu. Emir Hüsrev ise Moğollara esir düştükten sonra Hindistan’a yerleşerek edebî faaliyetlerini burada sürdürdü.

İlhanlı dönemi, İran tarih yazıcılığının geliştiği bir dönemdi. Atâ Melik Cüveynî ve Reşidüddin, kapsamlı tarih eserleriyle güçlü bir tarihçilik geleneği oluşturdu. Özellikle Reşidüddin’in evrensel tarih anlayışı, dönemin bilgi birikimini geniş bir coğrafya içinde bir araya getirdi.

Bilimsel faaliyetlerin en parlak alanlarından biri gökbilimdi. Nasîrüddin Tûsî’nin öncülüğünde 1259’da Meraga Gözlemevi kuruldu. Çok sayıda araştırmacının çalıştığı bu kurum, daha sonraki Semerkant, İstanbul, Delhi ve diğer gözlemevleri için örnek oluşturdu. Böylece İlhanlı dönemi, büyük yıkımların ardından İran’da sanat, edebiyat, tarihçilik ve bilimin yeniden canlandığı bir dönem hâline geldi.

Son Dönem

Moğol egemenliği, güçlü yerleşik kültürlere sahip ve Moğolların dil, gelenek ve toplumsal yapı bakımından yabancı kaldığı İran ile Çin’de daha kısa sürdü. İran’da Cengiz Han soyunun siyasi gücü 1336’dan sonra hızla çözüldü ve yüzyılın sonuna doğru bütünüyle ortadan kalktı. Yuan Hanedanı ise 1368’de Çin’den çıkarıldı.

Buna karşılık Türkçe konuşan ve Moğollarla kültürel bakımdan daha yakın toplulukların yaşadığı bölgelerde Cengiz Han soyundan gelen hanedanlar, sürekli güç kaybetmelerine rağmen daha uzun süre varlıklarını korudu. Altın Ordu’nun mirasçısı olan hanlıklar Doğu Avrupa’da 1783’e kadar yaşadı. Eski Çağatay Hanlığı sahasındaki Cengizli yönetimler ise Türkistan’da 1920’ye kadar sürdü.

Bu uzun çözülme dönemi, çok sayıda hanedan mücadelesine ve kısa süreli siyasi oluşuma sahne oldu. Bu gelişmelerin büyük bölümü Moğol İmparatorluğu tarihinden çok Timur, Ming Hanedanı ve Altın Ordu sonrasında kurulan hanlıkların tarihini ilgilendirmektedir.

Cengiz Han’ın 1220’de girdiği Buhara’da onun soyundan gelen son hanedan yönetiminin 1920’de ortadan kaldırılması, Cengizli siyasi geleneğin bölgede yaklaşık yedi yüzyıl devam ettiğini göstermektedir.

Moğolların Çin’den Çıkarılışı

Çin toplumu, ülkenin düzenini ve çıkarlarını koruduğu sürece yabancı hanedanların yönetimini kabul edebiliyordu. Yuanlar başlangıçta Çin’in birliğini sağlamış, devlet düzenini güçlendirmiş ve ekonomik gelişmeye katkıda bulunmuştu. Ancak XIV. yüzyılın ortalarına gelindiğinde hanedan yönetme gücünü ve saygınlığını kaybetti.

Vergilerin sürekli artırılması, kâğıt paranın değer kaybetmesi, hayat pahalılığı, yoksulluğun yaygınlaşması ve güvenliğin bozulması halkın yönetime duyduğu güveni sarstı. Toplumsal düzenin çözülmesiyle dilencilik, hırsızlık ve haydutluk arttı. Devletin bu sorunları giderememesi, Yuan yönetiminin ağır bir bunalıma girdiğini gösteriyordu.

Yönetimin yabancı niteliği, ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluğun milliyetçi bir tepkiye dönüşmesini hızlandırdı. Moğolların yanı sıra Tibetliler, Müslümanlar, misyonerler ve yabancı dinî topluluklara tanınan ayrıcalıklar da tepki çekti. Yuanların Çin’den çıkarılmasını isteyen hareketler giderek daha geniş destek buldu.

İsyanlar 1350’lerden itibaren Kanton çevresinde ve Aşağı Yangtze bölgesinde yoğunlaştı. Başlangıçta birbirleriyle de mücadele eden dağınık grupların hareketleri, kısa sürede büyük şehirlerin ve eyaletlerin merkezî yönetimin denetiminden çıkmasına yol açtı. Hanyang, Wuchang ve Xiangyang isyancıların eline geçti. Jiangxi, Hubei ve Hunan’da Yuan hâkimiyeti zayıfladı. Kaifeng de 1358’de kaybedildi, ancak Moğol kumandanı Çağan Temür tarafından geri alındı.

İsyancı hareketlerin başlıca önderi Zhu Yuanzhang oldu. Anhui’de yoksul bir ailede doğan ve bir süre Budist manastırında yaşayan Zhu Yuanzhang, 1355’te silahlı mücadeleye katıldı. 1356’da Nankin’i ele geçirerek başkent yaptı ve burada düzenli bir yönetim kurdu. Ardından rakiplerini ortadan kaldırarak Çin’in yeniden birleştirilmesine girişti.

Zhu Yuanzhang ilerlerken Yuan yönetimi iç mücadelelerle daha da zayıfladı. İmparator tutarlı bir siyaset geliştiremediği için kumandanlar bağımsız hareket ediyor ve zaman zaman birbirleriyle savaşıyordu. Hanedan içindeki soy mücadeleleri de merkezî otoritenin çöküşünü hızlandırdı.

1368 ortalarında eski Güney Song topraklarının büyük bölümü Zhu Yuanzhang’ın denetimine girmişti. Aynı yıl Ming Hanedanı’nı kuran Zhu Yuanzhang, Hongwu hükümdarlık adını aldı ve ordularını kuzeye gönderdi. Ming kuvvetleri ciddi bir direnişle karşılaşmadan ilerledi. Halkın yeni yönetime katılmasıyla Yuan ordusu hızla çözüldü.

Yuanları kurtarabilecek en önemli güç, Moğolistan’dan gelecek bozkır süvarileriydi. Ancak Moğolistan uzun süren savaşlar, iç çatışmalar ve göçler nedeniyle nüfus ve ekonomik güç kaybetmişti. Bölge, Çin’den gönderilen mallara bağımlı hâle gelmiş ve eski askerî hareketliliğini büyük ölçüde yitirmişti. Bu nedenle Yuan hanedanına etkili bir yardım ulaşmadı.

Son Yuan hükümdarı Togan Temür, 10 Eylül 1368 gecesi Hanbalık’ı terk ederek kuzeye çekildi. Moğolların uzun mücadeleler sonucunda ele geçirdiği Kuzey Çin kısa sürede Minglerin eline geçti. Togan Temür, 23 Mayıs 1370’te Moğolistan’da öldü.

Kuzey Yuan Dönemi

Çin’den çıkarılan Moğollar, Moğolistan’a dönerek yeniden hayvancılığa dayalı bozkır hayatına yöneldi. Ancak karşılarında nüfusu azalmış, ekonomik kaynakları zayıflamış ve önemli ticaret merkezlerinden yoksun bir ülke buldular. İç mücadeleler devam ederken Ming ordularının sınır seferleri ve baskıları da siyasi birliğin yeniden kurulmasını güçleştirdi.

Dayan Han, 1483-1543 yılları arasındaki uzun hükümdarlığı sırasında Büyük Yuan geleneğini canlandırmaya ve Moğol boylarını yeniden birleştirmeye çalıştı. Bu girişim belirli ölçüde başarı kazansa da ölümünden sonra oğulları ve torunları arasında başlayan mücadeleler kalıcı bir merkezî yönetimin kurulmasını engelledi.

Dayan Han’ın torunlarından Altan Han, 1543-1582 yılları arasında Çin sınırlarına seferler düzenledi ve Pekin’i tehdit etti. Bu saldırılar Ming yönetimini Çin Seddi’nin savunmasını güçlendirmeye yöneltti. Bununla birlikte Moğollar eski imparatorluk güçlerine yeniden ulaşamadı. Daha sonraki dönemde Moğol toplulukları Mançu hâkimiyeti altına girdi ve kurulan Qing İmparatorluğu, Cengiz Han İmparatorluğu’nun siyasi mirası üzerinde hak iddia etti.Aşağıdaki metin, İlhanlı Devleti’nin dağılmasından sonra İran’da ortaya çıkan siyasi yapıları kaynakla sınırlı biçimde düzenliyor:

İran’ın Mirası

Ebu Said’in Kasım 1335’te genç yaşta ve erkek varis bırakmadan ölmesi, İlhanlı Devleti’nde büyük bir taht krizine yol açtı. Üç aylık hamile olan eşinin daha sonra bir kız çocuğu dünyaya getirmesi üzerine devlet adamları, uzun sürecek bir geçiş döneminden kaçınmak amacıyla Arık Böke soyundan Arpa’yı tahta çıkardı.

Arpa Han, önceki hükümdarların bazı kararlarını iptal ederek yasayı yeniden güçlendirmeye çalıştı. Hazineden büyük miktarda para dağıttı ve kendisine karşı çıkan Hülagû soyundan birçok prensi öldürttü. Bu uygulamalar emirlerin tepkisini çekti. Diyarbakır’ın Oyratlı valisi, Ebu Said’in annesinin desteğiyle İlhan Baycu’nun torunu Musa’yı han ilan etti. Arpa Han ile veziri Gıyaseddin 15 Mayıs 1336’da öldürüldü.

Yeni hükümdarı tanımayan Celayirler, Hülagû soyundan Muhammed’i öne çıkardı. Muhammed rakiplerini yenerek Temmuz 1336’da Tebriz’e yerleşti. Aynı dönemde Doğu İran’da düzenlenen kurultay da ülkedeki krizi çözemedi. Muhammed’in 1338’de ölmesiyle tam bir anarşi başladı ve İlhanlı ülkesinin yeniden tek yönetim altında birleştirilmesi mümkün olmadı.

Muzafferiler

İsfahan ve Şiraz’da güç kazanan bir aile, İlhanlı hâkimiyetinden kurtulmak için oluşan kargaşadan yararlanmaya çalıştı. Ancak Yezd ve Kirman çevresinde etkinlik kazanan, Arap kökenli olmakla birlikte İranlılaşmış başka bir aileyle karşı karşıya geldi.

Muzaffer adlı güçlü bir beyin yönetimindeki bu aile, uzun süren mücadelelerden sonra Şiraz ve İsfahan’ı ele geçirerek Fars bölgesine hâkim oldu. Muzafferiler, Timur tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar bölgede egemenliklerini sürdürdü.

Kertler

Fars ve özellikle Horasan, İran kültürünün başlıca merkezleri arasında yer alıyordu. Uzun süredir Herat’ta hüküm süren Kertler, şehir ve çevresinde geniş bir özerklik elde etti. İlhanlı Devleti’nin doğu sınırlarını Çağatay saldırılarına karşı koruma görevi üstlenerek Afganistan’ın önemli bir bölümüne de hâkim oldular.

Herat hükümdarı Muinettin Pir Hüseyin, 1336-1353 yıllarında Cengiz Han soyundan Togay Temür’ü tanıdı ve onun kızlarından biriyle evlendi. Ancak bu bağlılık fiilî bir itaatten çok siyasi meşruiyet sağlama aracıydı.

Pir Hüseyin, Ağustos 1349’da çevresindeki ileri gelenlerin etkisiyle sultan unvanını aldı ve şeriatın katı esaslarına dayanan bir İslam düzeni kurma isteğini açıkladı. Cengizli meşruiyetin dışına çıkan bu tutum Moğolların tepkisini çekti. Mâverâünnehir hâkimi Emir Kazgan Herat üzerine yürüdü, ancak şehir direndi. Pir Hüseyin barış yaparak ülkesini korudu, fakat Çağatay hâkimiyetini tanımak zorunda kaldı. Kertler daha sonra Timur’un ilk hedefleri arasında yer aldı.

Serbedarlar

Doğu Horasan’da Herat’ın Moğol dünyasından uzaklaşmasına benzer bir süreç Batı Horasan’da da yaşandı. İsmailîlerin etkisizleştirilmesinden sonra güçlenen Şiî ve mistik hareketler, Sebzevar merkezli Serbedar yönetiminin doğmasına yol açtı.

Serbedarlar, çoğunlukla İranlı küçük iş sahipleri ile ılımlı Şiîlerden oluşuyordu. Asillere ve Türk-Moğol göçebe çevrelerine karşı ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya geldiler. Yönetim babadan oğula geçmiyor, farklı siyasi grupların mücadelesi sonucunda belirleniyordu.

Serbedar Devleti, Kertler ve Asterabad Emirliği arasında tampon bir konumda bulunması sayesinde varlığını korudu. Buna rağmen bölgedeki yeni askerî güçlerin doğmasını engelleyemedi. Son hükümdarlarından Hoca Ali Müeyyed, Timur’un hâkimiyetini kabul ederek onun hizmetine girdi.

Asterabad Emirliği

Hazar Denizi’nin güneyindeki Asterabad Emirliği, Moğol hâkimiyeti altında güç kazanmaya çalıştı. Zamanla Bistam, Damgan ve Semnan şehirlerini denetimi altına aldı. Böylece parçalanmış Doğu İran’daki başlıca siyasi yapılardan biri hâline geldi.

Celayirliler ve Çobanlılar

Celayirli Buzurg Hasan, 1340’ta Bağdat’ta bağımsızlığını ilan etti. Aynı dönemde Emir Çoban’ın torunu ve Timurtaş’ın oğlu Küçük Hasan, Altın Ordu’nun boşalttığı Tebriz’i 1338’de ele geçirdi. Küçük Hasan ve ardından kardeşi Eşref, Azerbaycan’da hâkimiyet kurdu.

Çobanlı egemenliği, Altın Ordu Hanı Canibey’in seferi sırasında Eşref’in yenilip öldürülmesiyle sona erdi. Bu gelişme Celayirlilerin önünü açtı. Buzurg Hasan’ın oğlu Üveys, 1358’de Tebriz’e girerek Bağdat ve Tebriz gibi iki önemli merkezi kendi yönetimi altında birleştirdi.

Celayirliler birkaç on yıl boyunca bölgenin başlıca gücü olarak kaldı. Ancak Timur tarafından 1393 ve 1401’de yenilgiye uğratıldılar. Timur’un 1405’teki ölümünden sonra yeniden güç kazansalar da bu durum kısa sürdü. Celayirli hâkimiyeti 1410’da Karakoyunlu Türkmenleri tarafından sona erdirildi.

Çağataylar

Mâverâünnehir’de Türk soylularını temsil eden Emir Kazgan, hâkimiyeti altındaki kişiler tarafından öldürüldü. İktidar, yeteneksiz ve hırslı oğlu Mir Abdullah’a geçti. Abdullah’ın 1358’de hanın eşlerinden birini ele geçirmek amacıyla hükümdarı öldürtmesi büyük tepki doğurdu. Soyluların ortak hareketi sonucunda Abdullah da ortadan kaldırıldı.

Onun ölümü bölgede yeni bir iktidar boşluğu yarattı. Önde gelen emirler arasında anlaşmazlık çıktı ve Mâverâünnehir yeniden karışıklığa sürüklendi. Bu ortam, doğudaki Moğolistan hükümdarı Tuğluk Timur’un müdahalesini kolaylaştırdı.

Tuğluk Timur, 1347’de Moğolistan’da tahta çıkarılmıştı. Esen Boğa’nın oğlu veya yeğeni olan genç hükümdarın başlangıçtaki görevi, İslamiyet’in artan etkisine karşı Moğol geleneklerini korumaktı. Ancak daha sonra Mâverâünnehir ile doğu Çağatay topraklarını yeniden birleştirmek amacıyla İslamiyet’i kabul etti. Çok sayıda taraftarı da onunla birlikte Müslüman oldu.

Tuğluk Timur Mayıs 1360’ta Siriderya’yı geçerek Mâverâünnehir’e girdi. Bölgedeki emirlerin bir kısmı kaçarken bazıları yeni hükümdara katıldı. Timur da başlangıçta Tuğluk Timur’un hizmetine girenler arasındaydı. Daha sonra Moğol yönetiminden ayrılarak mücadeleye başladı. Tuğluk Timur’un 1363’te ölümünün ardından oğlu iktidarı sürdüremedi ve 1365’te yenilgiye uğratıldı.

Timur, kendisini Çağatay Hanlığı’nın ve Cengiz Han İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak gösterdi. Cengiz Han soyundan gelen kukla hükümdarları tahta çıkararak onların adına yönetim sürdürdü. Buna karşılık İli bölgesindeki gerçek Çağatay hanları onun hâkimiyetini tanımadı. Timur bu bölgeye karşı çok sayıda sefer düzenlese de kesin bir sonuç elde edemedi.

Timur’un ölümünden sonra Çağatay hanları doğudaki hâkimiyetlerini yeniden güçlendirdi. Veyis Han ve oğlu II. Esen Boğa, XV. yüzyılda Tarım Havzası ile İli Vadisi’nde hüküm sürdü. Ardından Yunus Han, Timurlu desteğiyle Kaşgar, Yarkent ve Taşkent’i topraklarına kattı.

Yunus Han’ın ölümünden sonra ülke iki oğlu arasında paylaştırıldı. Bunlardan biri Uygur ülkesini ve eski Moğolistan’ı, diğeri Kaşgar, Yarkent ve Hoten’i aldı. Bu bölünme, Batı Türkistan’ın Şeybanilerin eline geçmesini kolaylaştırdı. XVI. yüzyılın başlarında Çin’e karşı düzenlenen seferler de kaybedilen gücü geri getiremedi.

Çağatay hanedanı, Cengiz Han’ın yasasına ve hanedan geleneğine bağlılığını uzun süre korudu. Ancak devam eden isyanlar ve iç mücadeleler ülkeyi ağır bir anarşiye sürükledi. Doğu Türkistan daha sonra Çin hâkimiyetine girdi; İli ve Yıldız bölgeleri ise Rus nüfuzu altına girdi.

Altın Ordu’nun Çöküşü

Canibey’in 1357 veya 1358’de öldürülmesi, Altın Ordu’daki çözülmeyi hızlandırdı. Prensler ve büyük emirler arasındaki mücadeleler arttı; ayrılıkçı eğilimler güçlendi. Aynı dönemde Rus prenslikleri, Moğol yönetimi altında edindikleri askerî ve siyasi gücü bağımsızlık amacıyla kullanmaya başladı.

Mamay, son hükümdarın damadı olarak Abdullah’ı 1362’de han ilan etti ve onun adına yönetimi ele geçirdi. Ancak prenslerin sürekli karşı çıkması istikrarın kurulmasını engelledi. Altın Ordu’da 1360 ile 1380 arasında on dört hükümdar değişti.

Rus prenslikleri bu zayıflıktan yararlanarak 1371’den itibaren hanın sarayına gitmeyi ve vergi ödemeyi bıraktı. Altın Ordu 1373’te geniş çaplı bir karşı saldırı hazırladı. Moskova Büyük Knezi Dimitri Donskoy ise saldırıyı beklemek yerine harekete geçti.

Rus kuvvetleri 11 Ağustos 1378’de Voja Irmağı kıyısında Moğol ordusunu yenilgiye uğrattı. Bu zafer Vladimir, Rostov, Suzdal ve Yaroslav gibi prensliklerin Moskova çevresinde birleşmesini sağladı. Riazan ve Novgorod ise harekete katılmadı.

Mamay, yenilginin ardından yeni bir ordu topladı ve Rusya üzerine yürüdü. Rus kuvvetleri Moğolları kendi topraklarına girmeden karşılamak amacıyla Don Irmağı’nı geçti. İki ordu 8 Eylül 1380’de Kulikovo Ovası’nda karşılaştı.

Savaşın başlangıcında Mamay’ın kuvvetleri üstünlük sağladı ve Rusları geri çekilmeye zorladı. Ancak Rusların sakladığı yedek birliklerin Moğol ordusunun arkasına saldırması savaşın sonucunu değiştirdi. Mamay’ın ordusu bozguna uğradı ve kendisi savaş alanından kaçtı.

Kulikovo zaferi Ruslar için büyük bir siyasi ve manevi başarıydı. Bununla birlikte Altın Ordu hâkimiyeti hemen sona ermedi. Devlet kısa süre sonra Toktamış yönetiminde yeniden güç kazandı.

Toktamış ve Altın Ordu’nun Yeniden Dirilişi

Beyaz Ordu, Kulikovo Savaşı öncesinde Orda soyundan Urus Han tarafından yönetiliyordu. Batu’nun kardeşlerinden birinin soyundan gelen Toktamış, Urus Han’a karşı iktidar mücadelesine girişti. Yenilgiye uğrayınca Mâverâünnehir’e giderek Timur’a sığındı.

Timur, 1376’dan itibaren Toktamış’ı destekledi. Birkaç başarısız girişimin ardından Toktamış, 1377-1378 kışında Urus Han’ın kuvvetlerini yenerek Beyaz Ordu’ya hâkim oldu. Böylece güçlü bir askerî dayanak elde etti.

Kulikovo yenilgisinden sonra Mamay yeni bir ordu kurmakta zorlanıyordu. Toktamış bu durumdan yararlanarak Altın Ordu üzerinde hak iddia etti. Mamay Azak Denizi yakınlarında yenildi ve Cenevizlilere sığındıktan sonra öldürüldü. Altın Ordu böylece Toktamış’ın yönetimine geçti.

Toktamış kısa sürede ülkede düzeni yeniden kurdu. Moskova’ya gönderdiği elçi aracılığıyla Dimitri Donskoy’a Mamay’ın ortadan kaldırıldığını bildirdi ve Rusların bundan sonra vergiyi kendisine ödemesini istedi. Kulikovo zaferiyle bağımsız olduklarını düşünen Ruslar bu talebi kabul etmedi.

Toktamış 1382’de ordusuyla Moskova üzerine yürüdü. Riazan ve Novgorod prensleri ona katılarak yardım sağladı. Moskova gelişmiş savunma araçları ve toplarla direnmesine rağmen bir savaş hilesi sonucunda 26 Ağustos 1382’de ele geçirildi.

Şehir yakıldı ve halkın önemli bir bölümü öldürüldü. Kaynaklarda ölü sayısı 12.000 ile 24.000 arasında gösterilmektedir. Moskova’nın düşmesiyle Rus prenslikleri yeniden Altın Ordu hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Kulikovo Savaşı Moğol egemenliğini sona erdirmemiş, yalnızca Rus bağımsızlık hareketinin başlangıcını oluşturmuştu.Aşağıdaki bölüm, önceki kısımlarla aynı üslubu koruyacak şekilde, yalnızca verdiğin kaynağa dayanılarak yeniden düzenlenmiştir.

Toktamış ve Timurlenk

Toktamış, Altın Ordu’nun İran Azerbaycanı üzerindeki eski hak iddialarını yeniden canlandırmak istedi. Bu amaçla 1387 baharında Derbent Geçidi’ni aşarak Timurlenk’in hâkimiyetindeki topraklara girdi. Timurlenk, kendisine yükselme fırsatı veren Toktamış’ın bu saldırısını büyük bir şaşkınlıkla karşıladı. İlk aşamada onu bölgeden uzaklaştırmakla yetindi ve sert bir karşılık vermedi.

Ancak Toktamış geri adım atmadı. 1388-1389 kışında Bulgarlar, Ruslar, Kafkas toplulukları ve diğer bağlı kuvvetlerle birlikte bu kez Mâverâünnehir’e saldırdı. Timurlenk beklenmedik bir hızla bölgeye ulaştı ve Toktamış ordusunu geri çekilmek zorunda bıraktı.

Bu gelişmeden sonra Timurlenk, Toktamış’ı kesin biçimde etkisiz hâle getirmeye karar verdi. Bozkırlara düzenlediği sefer sırasında Toktamış, düşmanını kendi topraklarından uzaklaştırarak yıpratmayı amaçlayan eski bozkır taktiğini uyguladı. Ancak Timurlenk onu 9 Haziran 1391’de Kunduça yakınlarında yakaladı. Toktamış savaş alanından kaçmayı başardıysa da ağır bir yenilgi aldı. Timurlenk, onun yerine rakiplerinden üç hanı tahta çıkararak ülkesine döndü.

Timurlenk’in ayrılmasının ardından Toktamış kısa sürede bu hükümdarları ortadan kaldırdı ve Moskova Büyük Prensi Vasili’nin desteğiyle yeniden Altın Ordu tahtını ele geçirdi. Vasili’nin bu desteği, Rusya’nın henüz Altın Ordu ile kesin bir hesaplaşmaya hazır olmadığı düşüncesine dayanıyordu. Toktamış da buna karşılık Moskova Büyük Prensliği’ne yeni şehir ve bölgeler bıraktı.

Gücünü yeniden kazanan Toktamış, 1393’te Polonya Kralı Jagellon’dan vergi talep edecek kadar ileri gitti ve Memlük Sultanı Berkuk ile ilişki kurmaya çalıştı. Ancak kısa süre sonra üçüncü kez Timurlenk’e karşı harekete geçti. Şubat 1395’te Terek Irmağı kıyısında yapılan savaşta ağır bir yenilgiye uğrayarak kuzey ormanlarına kaçtı.

Timurlenk bu zaferin ardından yaklaşık iki yıl boyunca Doğu Avrupa’da ilerledi. Astrahan ve Saray başta olmak üzere birçok önemli merkezi yıktı ve Altın Ordu’nun askerî ve ekonomik gücüne bir daha toparlanamayacağı ağır bir darbe indirdi.

Altın Ordu’nun Sonu

Toktamış, Terek yenilgisinden sonra Litvanya’ya sığındı. Litvanya Prensi Vitovt onun yeniden iktidara gelmesini desteklediyse de Toktamış, Timur Kutluk tarafından mağlup edildi.

Timur Kutluk döneminde Altın Ordu bir süre yeniden güç kazandı. Litvanyalılar Vorskla yakınlarında yenilgiye uğratıldı. Şadi Bey ve Pulad dönemlerinde de Rus topraklarına seferler düzenlendi. Bununla birlikte devlet yönetiminde asıl güç, Nogay ordusunun kumandanlarının elindeydi. 1408’de Ruslar yeniden vergi ödemeye zorlandı; bazı şehirler yakıldı ve Moskova kuşatıldıysa da şehir ele geçirilmedi.

XV. yüzyılın ilk yarısından itibaren Altın Ordu’nun çözülmesi hızlandı. Küçük Muhammed döneminde merkezî otorite zayıfladı ve hanlık parçalanmaya başladı.

1430 dolaylarında Hacı Giray, Kırım Hanlığı’nı kurarak Altın Ordu’dan ayrıldı. Bu devlet yalnızca Kırım Yarımadası’nı değil, Yukarı Don’dan Aşağı Dinyeper’e kadar uzanan geniş sahayı da kapsıyordu.

1445’te Toktamış’ın torunu Uluğ Muhammed, Moskova Büyük Prensi II. Vasili’yi esir aldı. Daha sonra Kazan’da bağımsızlığını ilan ederek Kama Bulgarlarının eski toprakları üzerinde Kazan Hanlığı’nı kurdu. Hanlık, Tatarlar, Başkurtlar, Çuvaşlar ile Çeremiş ve Mordvin topluluklarının yaşadığı geniş bir bölgeye hâkim oldu.

1466’da Kasım adlı bir başka Cengizli, Astrahan çevresinde bağımsız bir hanlık kurdu. Aynı dönemde Uluğ Muhammed soyundan gelen başka bir Kasım ise Moskova’ya sığındı ve Gorodets Kontluğu’nu alarak Kasım Hanlığı’nın temelini attı. Zamanla Rus yönetimine bağlı hâle gelen bu hanlık, Rusya’nın önemli müttefiklerinden biri oldu. XVI. yüzyılda Hristiyanlığı kabul eden hükümdarları döneminde Ruslaştırma politikaları uygulanmaya başlandı.

Altın Ordu’nun parçalanması sırasında Nogaylar gibi bazı göçebe topluluklar bağımsız yaşamayı sürdürdü. Buna karşılık Rus prenslikleri giderek birleşiyor, eski Kıpçak hâkimiyet sahasında yeni bir güç olarak yükseliyordu.

Kazan, Astrahan ve Kırım Hanlıklarının Sonu

Kazan Hanlığı XVI. yüzyılın başlarına kadar Rusya’nın en güçlü rakiplerinden biri olarak kaldı. Ancak 1518’de başlayan taht mücadelesi Rusya ile Kırım Hanlığı’nın müdahalesine yol açtı. Kırım Hanı Mehmed Giray, 1521’de Moskova kuvvetlerini yenilgiye uğrattı; Moskova, Nijni Novgorod ve Ryazan çevresini yağmaladı, Rusları yeniden vergi ödemeye zorladı ve çok sayıda esiri Kırım’a götürdü.

Bununla birlikte ateşli silahların yaygınlaşmasıyla bozkır süvarilerinin askerî üstünlüğü ortadan kalktı. Osmanlı Devleti beklenen ölçüde müdahalede bulunmadı; Türk hanlıkları da ortak bir cephe oluşturamadı. Böylece XVI. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Rus ilerleyişi durdurulamaz hâle geldi.

1552’de IV. İvan Kazan Hanlığı’nı fethetti. Şehir 2 Ekim’de ele geçirildi; hanlığın toprakları Rusya’ya katıldı ve bölge sömürgeleştirildi. Kırım Hanlığı’nın yardım girişimi başarısız oldu.

Siyasi istikrarsızlık içindeki Astrahan Hanlığı da kısa süre sonra Rusların eline geçti. 1555’te hanlık ortadan kaldırıldı ve toprakları Rusya’ya bağlandı.

Kırım Hanlığı ise Giray Hanedanı yönetiminde varlığını sürdürdü. 1475’ten itibaren Osmanlı Devleti’ne bağlı bir vasal hâline gelen hanlık, 1571’de Moskova’ya kadar ilerleyerek son büyük askerî başarısını kazandı. Ancak Rusya’nın doğuda Volga, batıda ise Dinyeper hattı boyunca genişlemesi karşısında giderek zayıfladı.

1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı Devleti Kırım üzerindeki haklarından vazgeçti ve hanlığın bağımsızlığını tanıdı. Bu gelişme fiilen Rus nüfuzunun önünü açtı. 1783’te Prens Potemkin Kırım’ı ilhak etti. Son Kırım Hanı Osmanlı topraklarına sığındı; burada yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı.

Şeybaniler

Cengiz Han’ın torunlarından Şeyban’a verilen Ural’ın güney ve güneydoğusundaki bozkırlar, daha sonra Şeybani hanedanının hâkimiyet alanını oluşturdu. Tamamen göçebe bir hayat süren Şeybaniler yaz aylarını Ural eteklerinde, kış aylarını ise Orenburg’un güneyindeki İlek Irmağı çevresinde geçiriyordu.

Toktamış’ın Altın Ordu tahtına çıkmasıyla birlikte bölgenin önemli askerî güçleri batıya yöneldi. Ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanan Şeybaniler nüfuzlarını genişletti. XIV. yüzyılın ortalarından itibaren Özbek adıyla anılmaya başladılar. Hanedanın gerçek yükselişi ise 1428’de Tura’da tahta çıkan ve 1468’e kadar hüküm süren Ebu’l-Hayr döneminde gerçekleşti.

Şeybanilerin komşusu olan Sibir Hanlığı ile uzun süre mücadele edildi. XV. yüzyılın sonlarında Tümen ele geçirildi. Bunun üzerine hanlık Ruslardan yardım istedi. IV. İvan’ın müdahalesiyle başlayan mücadele sonunda Ruslar bölgeye yerleşmeye başladı. Stroganov ailesinin desteğiyle doğuya doğru ilerleyen Ruslar, 1586’da Tümen’i, 1587’de Tobolsk’u ve 1594’te Tara’yı kurdu. Bu sırada Sibir Hanlığı’nın başında bulunan Şeybani hükümdarı Küçüm Han Ruslarla savaştı, ancak 1598’de yenilerek kaçmak zorunda kaldı ve kısa süre sonra öldü.

Ebu’l-Hayr, Ural’ın doğusu ile Siriderya’nın kuzeyindeki eski Çağatay topraklarını da hâkimiyeti altına aldı. Ancak zamanla kendisine bağlı boyların önemli bir kısmı onu terk ederek bağımsız yaşamaya başladı. Türkçede "kaçak" anlamına gelen kazak adı verilen bu topluluklar, bugünkü Kazakistan bozkırlarına yayıldı. Güçlü savaşçı topluluklar olmalarına rağmen ortak bir siyasi birlik kuramadılar ve farklı boylar hâlinde yaşamayı sürdürdüler.

Şeybaniler, doğudan gelen Oyratların (Kalmuklar) saldırılarıyla da karşı karşıya kaldı. Altay ve Hangay çevresinden gelen bu akınlar ülkeyi yıprattı. Ardından Moğolistan’dan yeni saldırılar gerçekleşti.

Ebu’l-Hayr’ın torunu Muhammed Şeybani, hanedanın gücünü yeniden toparladı. Timurlu prensler arasındaki mücadelelerden yararlanarak Buhara ve Semerkant’ı ele geçirdi, Harezm’i hâkimiyeti altına aldı. Daha sonra Fergana’da Moğol ve Uygur kuvvetlerini yenerek Hokand ve Andican’ı aldı. 1506’da Hive ile Belh’i, 1507’de ise Herat’ı fethetti. Böylece Özbekler Orta Asya’nın en güçlü siyasi gücü hâline geldi.

Ancak bu yükseliş uzun sürmedi. Muhammed Şeybani, Safevî hükümdarı Şah İsmail’e karşı yaptığı savaşta yenildi ve 2 Ekim 1510’da Merv’de öldürüldü. Bu zafer, İran’da yalnızca Safevîlerin başarısı olarak değil, aynı zamanda Moğol istilasının ve yüzyıllardır süren Orta Asya göçebe üstünlüğünün sona erişinin simgesi olarak değerlendirildi.

Son Prensler

Astrahan’ın 1555’te Ruslar tarafından ele geçirilmesinden sonra Yar Muhammed Han ile oğlu Can Buhara’ya sığındı. Şeybani hanedanıyla akrabalık kuran bu aile, 1599’da Buhara tahtını ele geçirdi ve 1785’e kadar Canoğulları veya Astrahan Hanedanı adıyla hüküm sürdü.

Bu dönem Buhara Hanlığı için genel olarak istikrarlı geçti. En önemli gelişme, 1710’da Fergana’nın ayrılarak Hokand Hanlığı’nı oluşturması oldu. Hanedanın 1785’te sona ermesiyle birlikte yönetim Mangıtların eline geçti. Bu tarihten sonra Buhara giderek zayıfladı. 1866’da Rus hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı ve 1920’de Bolşevik Devrimi ile tamamen ortadan kaldırıldı.

Hokand Hanlığı da benzer biçimde XIX. yüzyılda Rus baskısı altına girdi ve 1876’da Rus hâkimiyetini kabul etti. O da 1920’de Bolşevikler tarafından ortadan kaldırıldı.

Harezm ise Şeybani hâkimiyetine girdikten sonra eski önemini kaybetti. Cengiz Han ve Timur dönemlerinde büyük yıkımlar yaşayan Ürgenç’in gerilemesinde, ekonomik hayatını besleyen nehir yatağının değişmesi de etkili oldu. Bölgenin yeni merkezi Hive oldu.

Hive Hanlığı, özellikle tarihçi hükümdar Ebu’l-Gazi Bahadır Han döneminde kısa süreli bir canlanma yaşadı. Bununla birlikte Buhara ve Hokand gibi Hive Hanlığı da Bolşevik Devrimi sonucunda tarih sahnesinden çekildi. Kaynak, Harezm bölgesinin sonraki dönemini değerlendirirken Aral Gölü’nün kurumasını bölgenin yaşadığı en ağır felaketlerden biri olarak göstermektedir.

Moğol İmparatorluğu’nun Mirası

Moğolların bütün dünyayı tek yönetim altında birleştirme ve evrensel barış kurma ideali gerçekleşmedi. Dinî hoşgörü, güçlü inanç mücadeleleri karşısında kalıcı olamadı. Yönetimin ahlaki yozlaşmaya karşı gösterdiği sertlik de zamanla Moğol toplumundaki bozulmayı önleyemedi. Büyük fetih dalgası sona erdiğinde geriye parçalanmış devletler, yıkılmış şehirler ve ağır insan kayıpları kaldı.

Bununla birlikte istilaların yol açtığı yıkım zamanla unutuldu ve Moğol hâkimiyetinin ardından yaşanan refah dönemi öne çıkarıldı. Siyasi parçalanmanın ve yolların yeniden güvensiz hâle gelmesinin ardından eski “Moğol barışı”na duyulan özlem arttı. İmparatorluğun etkileri yalnızca fetih ve yıkımla sınırlı kalmadı; Avrasya’nın siyasi, ekonomik ve kültürel yapısında uzun süre devam eden değişikliklere yol açtı.

Bu sonuçların boyutunu kesin biçimde belirlemek güçtür. Moğol tarihi çoğunlukla fetihlerin nedenleri ve gelişimi üzerinden incelenmiş, uzun vadeli etkileri daha sınırlı biçimde ele alınmıştır. Bununla birlikte imparatorluğun sona ermesinden sonra ortaya çıkan bazı temel değişimler belirlenebilir.

Bozkır Toplumlarının Gelişimi

Moğol istilalarının gerçekleştiği ülkelerde nüfus büyük ölçüde azaldı. Bu kayıp, 1348’deki büyük veba salgınıyla daha da arttı. Ancak iki felaketin ardından birçok bölgede hızlı bir nüfus artışı görüldü ve nüfus yoğunluğu yeniden XIII. yüzyıl başlarındaki düzeyine yaklaştı.

Şehirlerin yakılıp yıkıldığı açıktır. XIV ve XV. yüzyıl seyyahları, birçok yerleşmenin istilaların izlerini hâlâ taşıdığını bildirir. Tamamen ortadan kalkan bazı şehirlerin dışında kalan merkezler ise zamanla yeniden gelişmeye başladı. Çin, Afganistan, Harezm ve Mezopotamya’nın bazı bölgeleri saldırılardan daha ağır etkilendi ve eski durumlarına dönemedi.

Tarımsal gerilemenin tamamını Moğol istilalarına bağlamak mümkün değildir. Kuraklık ve iklim değişiklikleri daha önce de bazı bölgeleri etkilemişti. Moğol istilasından hemen önce Herat’ın kuzeyindeki geniş alanların kuraklık ve nüfus kaybı yaşadığı bilinmektedir. Aynı şekilde çölleşme ve tarımsal gerileme Selçuklu dönemindeki göç hareketleri sırasında da başlamıştı.

Göçebe toplulukların mera ihtiyacı nedeniyle ekili alanları daralttığı görülse de Moğol İmparatorluğu’nda göçebe ve yerleşik hayat arasındaki karşıtlık sanıldığı kadar kesin değildi. İki yaşam biçimi arasında ekonomik ve kültürel bir bütünleşme meydana geldi. Şehir hayatının zenginliği ve sağladığı kolaylıklar, bozkırdan gelen yöneticileri de etkiledi.

Ticaretin ve askerî ihtiyaçların gelişmesi, daha önce şehir bulunmayan bölgelerde yeni merkezlerin kurulmasını sağladı. Altın Ordu şehirleri ile Karakurum bunun başlıca örnekleriydi. Karşı, Andican, Şangdu ve Güney Sibirya’daki Kündüy gibi bazı şehirler ise daha kısa süre yaşadı.

Şehir hayatına uzak duran Çağatay Hanlığı’nda bile Pişpek, Tokmak, Kayalık ve Almalık gibi önemli yerleşmeler bulunuyordu. Bu durum, bozkır toplumlarının şehirleşmeyle bütünüyle karşıt olmadığını gösterir.

Moğol döneminin ardından bozkır kültürünün bazı unsurları yeniden güç kazandı. Bu etki özellikle Anadolu’da belirginleşti. Selçuklu dönemindeki Türk göçlerinin ardından Moğol istilalarının yol açtığı yeni nüfus hareketleri, Orta Asya geleneklerinin daha geniş sahalara taşınmasını sağladı.

Bu kültürel etkinin en belirgin örneklerinden biri On İki Hayvanlı Takvim’di. Çin kökenli olan ve yüzyıllardır Türkler tarafından kullanılan bu sistem, Moğollar döneminde resmî takvimlerden biri hâline geldi. İslam takvimi dinî hayatı düzenlemeyi sürdürürken On İki Hayvanlı Takvim, Türk-Moğol yöneticileri ve toplumları arasında XX. yüzyıla kadar kullanılmaya devam etti.

İmparatorluktan Sonra Moğollar

Cengiz Han’ın Moğol toplumu üzerindeki en önemli etkilerinden biri, kabile ve boylar arasında ortak bir kimlik oluşturmasıydı. Ondan önce Moğollar farklı adlar altında yaşayan ve ortak siyasi bilinçleri sınırlı olan topluluklardan meydana geliyordu. Cengiz Han eski kabile düzenini yeniden şekillendirdi, güçlü bir siyasi birlik kurdu ve bu topluma ortak bir geçmiş duygusu kazandırdı.

Moğolistan da bu süreçte belirgin bir siyasi ve coğrafi kimlik elde etti. Bölgedeki Türk topluluklarının bir bölümü batıya göç etti, bir bölümü ise zamanla Moğollaştı. Böylece Moğolistan, daha açık biçimde Moğol topluluklarının ülkesi hâline geldi.

Bununla birlikte kalıcı ve birleşik bir Moğol milleti meydana gelmedi. Cengiz Han’ın ölümünden sonra Moğol boyları yeniden bölündü ve yüzyıllar boyunca birbirleriyle mücadele etti. Moğolca konuşan bütün toplulukları bir araya getiren tek bir devlet hiçbir zaman kurulamadı.

Moğol üstünlüğüne dayalı ortak bir millî bilincin varlığı da açık değildir. İmparatorluk sınırları içindeki çok sayıda Türk topluluğu Moğol kabul edilmiş, buna karşılık birçok Moğol da zamanla Türkleşmiştir. Bu nedenle siyasi birlik, etnik birlikten çok Cengiz Han soyuna bağlılık üzerinden sürmüştür.

Moğol siyasi geleneğinde asıl belirleyici unsur “Moğolluk” değil, Cengiz Han soyundan gelmekti. İmparatorluk parçalandıkça Cengiz Han’ın kişiliği ve hanedanının meşruiyeti daha da güçlendi. Yetersiz hükümdarlar bile onun soyundan geldikleri için tahta çıkabiliyordu. Timur gibi güçlü hükümdarlar dahi doğrudan han unvanı kullanmak yerine Cengizli hükümdarların adına yönetmeyi tercih etti.

Kırım, Buhara ve Hive’de olduğu gibi Moğolistan’da da çok sayıda hanedan kökenini Cengiz Han’a veya kardeşlerine dayandırdı. XIV. yüzyılın sonlarından itibaren Moğolistan’daki prens ailelerinin büyük çoğunluğu Cengiz Han soyuyla ilişkilendiriliyordu.

Buna karşılık Moğollar, fethettikleri bölgelerde dillerini yayamadı. Çin’de kalıcı bir Moğol nüfuzu oluşmadı. İran, Altın Ordu ve Çağatay topraklarında yaşayan Moğollar birkaç kuşak içinde Türkleşti veya yerli toplumlar içinde eridi. Moğol dili ve kimliği esas olarak bugünkü Moğolistan, İç Moğolistan ve Baykal Gölü çevresinde varlığını korudu.

Bu durum Moğolları, dillerini geniş bölgelere yayan Araplar ve Türklerden ayırıyordu. Moğol fetihleri büyük bir siyasi miras bırakmış, fakat Moğol halkına aynı ölçüde güçlü ve kalıcı bir gelecek sağlayamamıştı.

Moğolistan’da Yeniden Yapılanma ve Budizm

Yuanların Çin’den çıkarılmasından sonra büyük hanlar, Moğolistan’da zayıf bir yönetim sürdürdü. Ülke ekonomik merkezlerden kopmuş, hayvancılığa bağımlı hâle gelmiş ve sürekli iç mücadelelere sürüklenmişti. Ming saldırıları da siyasi toparlanmayı güçleştiriyordu.

Kubilay soyundan Dayan Han döneminde merkezî yapı kısmen yeniden kuruldu ve Cengizli olmayan birçok prens yönetimden uzaklaştırıldı. Bununla birlikte Moğollar tek bir toplum hâlinde birleşmedi. Halha, Çahar, Ordos ve Tümet gibi ayrı topluluklar varlıklarını korudu.

XVI. yüzyılda Budizmin kabulü Moğol toplumunda önemli bir değişim yarattı. Tibet Budizmi savaşçı gelenekleri yumuşattı, manastır hayatını yaygınlaştırdı ve kültürel üretimi canlandırdı. Buna karşılık din adamlarının bekârlığı nüfus artışını sınırladı ve siyasi etkinliğin azalmasına katkıda bulundu.

Altan Han, 1576 dolaylarında Tibet Budizminin önde gelen temsilcisini sarayına davet etti. Bu görüşme sırasında Dalay Lama unvanı ortaya çıktı ve Moğol hükümdarlarıyla Sarı Kilise arasında güçlü bir ilişki kuruldu. XVII. yüzyılda Moğolistan’da yaşayan Buda kabul edilen dinî önderler ortaya çıktı. Bu gelenek 1924’e kadar devam etti.

Budizm Moğolistan’da kültürel ve sanatsal bir canlılık sağladıysa da ülkenin siyasi, ekonomik ve askerî zayıflamasını durduramadı. Cengiz Han’ın kurduğu büyük imparatorlukla sonraki Moğolistan arasındaki fark giderek büyüdü.

İmparatorluğun Yeniden Kuruluşu: Mançular

Moğol İmparatorluğu’nun siyasi mirası, daha sonraki devletler için meşruiyet kaynağı olmayı sürdürdü. Bunun en belirgin örneklerinden biri Mançu İmparatorluğu’ydu.

Tunguz kökenli olan Mançular, XVII. yüzyılın başında Çin’i fethetmeye yöneldi. 1644’te Qing Hanedanı’nı kurarak Çin’de 1911’e kadar sürecek bir yönetim oluşturdu.

Mançular önce Güney Moğolistan’daki toplulukları kendilerine bağladı, ardından kuzey ve batıdaki rakiplerini ortadan kaldırdı. Cengiz Han’ın siyasi mirasını sürdürdüklerini ileri sürdüler ve onun imparatorluk mührünü ele geçirerek fetihlerine meşruiyet kazandırdılar.

Moğol ileri gelenleriyle ittifaklar kurdular, onlara unvanlar ve soyluluk dereceleri verdiler, evlilik bağları oluşturdular. Moğollar bu ilişkiler sayesinde kendi geleneklerinin sürdüğünü düşünürken giderek Çin devlet düzenine bağlandı.

Qing yönetimi Moğolistan’ın yanı sıra Tibet ve Doğu Türkistan üzerinde de egemenlik kurdu. Böylece Cengiz Han İmparatorluğu’nun mirasına dayanılarak ileri sürülen Orta Asya hâkimiyeti, bu kez Çin merkezli bir devlet tarafından gerçekleştirildi.

İmparatorluğun Yeniden Yapılanışı: Timur ve Büyük Moğollar

Timur, Moğol İmparatorluğu’nun mirasından yararlanan en önemli hükümdarlardan biriydi. Cengiz Han soyundan gelmediği için kendisine kurmaca bir soy bağı oluşturdu ve Cengizli hanların adına hüküm sürdü. Hanedan üyelerine saygı gösterdi ve siyasi meşruiyetini onların varlığına dayandırdı.

Asya’yı yeniden birleştirme ve Moğol egemenliğini canlandırma iddiası Timur’un propagandasının temel unsurlarından biriydi. Ancak kurduğu devlet doğrudan doğruya ikinci bir Moğol İmparatorluğu değildi. Semerkant ve daha sonra Herat merkezli Türk-İran karakterli bir devletti.

Timur’un orduları Delhi’den İzmir’e, İli Vadisi’nden Basra Körfezi’ne ve Kiev’e kadar geniş bir sahada başarı kazandı. Çin seferine hazırlanırken öldüğü için kalıcı ve bütünleşmiş bir imparatorluk kuramadı. Buna rağmen onun ve haleflerinin yönetimi sırasında İslam dünyasının en parlak kültürel dönemlerinden biri yaşandı.

Timur’un soyundan gelen Babür, Mâverâünnehir’de tutunamayınca Kabil’e yerleşti ve Hindistan’ı fethetti. 1526’da Delhi’de tahta çıktı. Anne tarafından Cengiz Han soyuyla da bağlantılı olan Babür, Büyük Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu oldu.

Babürlüler, Hindistan’ın büyük bölümünü tek yönetim altında birleştirdi ve güçlü bir siyasi ve kültürel miras meydana getirdi. Bu devletin yönetim yapısı, İngiliz hâkimiyeti sırasında da büyük ölçüde korundu. Kraliçe Victoria’nın 1876’da Hindistan imparatoriçesi unvanını alması, Babürlü imparatorluk geleneğinin farklı bir yönetim altında sürdürülmesini simgeliyordu.

Cengiz Han ve oğullarının kalıcı biçimde egemen olamadığı Hindistan’da, onların mirası Babürlüler aracılığıyla uzun süre yaşamaya devam etti.

Yuanlardan Sonra Çin

Çin, Moğol yönetiminden siyasi ve kültürel bakımdan değişmiş olarak çıktı. Bu değişimlerin en belirginlerinden biri, ülkenin siyasi ağırlık merkezinin kuzeye kaymasıydı. Eski başkentlerin yerini Hanbalık, yani Pekin aldı ve şehir sonraki dönemlerde de Çin’in başlıca yönetim merkezi olarak kaldı.

Moğol yönetiminin sona ermesinden sonra Hristiyanlık ve Budizm geriledi. Hristiyanlığın Çin’deki kökleri zaten zayıftı. Budizm ise uzun süredir ülkede güçlü bir konuma sahip olmakla birlikte Yuan döneminde elde ettiği ayrıcalıklar nedeniyle tepki çekti.

Konfüçyüsçülüğün yeniden güçlenmesiyle yönetici sınıflar ve aydınlar Budizmden uzaklaştı. Çin düşüncesi dış etkilerden kaçınan, kendi geleneklerine yönelen daha kapalı bir yapıya büründü.

Buna karşılık Çin kökenli teknolojiler Batı’ya taşındı. Pusula, barut, kâğıt ve hareketli baskı tekniklerinin Avrupa’da yaygınlaşması, Moğol döneminde gelişen Avrasya bağlantılarıyla ilişkilendirilebilir. XIII. yüzyıldaki ticari hareketlilik gibi XIV. yüzyıldaki teknolojik gelişmeler de Moğol İmparatorluğu’nun Avrupa üzerindeki önemli sonuçları arasındaydı.

Çin aynı zamanda topraklarını genişletti. Yuan döneminde ele geçirilen Yunnan kalıcı biçimde Çin’e bağlandı. Mingler, Yuanların mirasçısı oldukları düşüncesiyle Orta Asya üzerinde de nüfuz kurmaya çalıştı. Bu hedef tam anlamıyla gerçekleşmese de daha sonra Qing Hanedanı döneminde Moğolistan, Tibet ve Doğu Türkistan’ın Çin egemenliğine girmesine temel oluşturdu.

Hristiyanlığın Gerilemesi

Moğol yönetiminin sona ermesi, Hristiyanlığın özellikle Orta Doğu ve Asya’daki geleceğini olumsuz etkiledi. İslam dünyası, Hristiyan toplulukların Moğollarla iş birliği yapmasını ve Haçlı Seferleriyle aynı dönemde Müslümanlara karşı hareket etmelerini ihanet olarak değerlendirdi.

1258-1295 yılları arasında Doğu Hristiyanlığı önemli bir güç kazanmıştı. Ermenilerin Müslümanlara ve ibadet yerlerine yönelik saldırıları da tepkileri artırdı. Moğolların İslamiyet’i kabul etmesi veya bölgeden çekilmesiyle Hristiyan topluluklar korumasız kaldı.

XIV. yüzyıldan sonra İran, Orta Asya ve Çin’deki Hristiyan cemaatleri giderek ortadan kalktı. Birbirinden kopuk kiliseler uzun süre varlıklarını koruyamadı. Hristiyanlık Arap ülkelerinde de zamanla zayıfladı.

İslam Dünyası

İlhanlı ve Altın Ordu hükümdarlarının İslamiyet’i kabul etmesi, Müslümanların Orta Doğu’daki konumunu güçlendirdi. Kıpçak bozkırları Hristiyanlığa yaklaşmışken yönünü değiştirerek İslamlaştı ve aynı zamanda Türkleşti.

İslamiyet Orta Asya’da da yayılmayı sürdürdü. Altayların doğusundaki bazı bölgeler dışında Batı ve Doğu Türkistan’ın büyük kısmına ulaştı. Böylece Moğol fetihleri sonucunda İslam dünyasının coğrafi sınırları doğuya doğru genişledi.

Buna karşılık İslam dünyasının siyasi ağırlık merkezi batıya kaydı. Abbasi Halifeliği’nin merkezi olan Bağdat’ın 1258’de ele geçirilmesi ve halifenin öldürülmesi, Kahire’nin yükselmesine yol açtı. Abbasi ailesinin üyeleri Mısır’a yerleşti ve XVI. yüzyıl başındaki Osmanlı fethine kadar burada kaldı.

Memlüklerin Aynicâlût’ta Moğolları yenmesi, Mısır’ın saygınlığını daha da artırdı. Kahire İslam dünyasının başlıca siyasi ve kültürel merkezi hâline geldi.

Bağdat bir süre kültürel önemini koruduysa da eski gücüne ulaşamadı. Timur’un 1393’teki saldırısı şehrin gerilemesini hızlandırdı. Mezopotamya ve Harezm gibi eski uygarlık merkezleri de uzun süreli bir ekonomik ve tarımsal çöküş yaşadı.

Anadolu ve Osmanlıların Yükselişi

Anadolu Selçuklularının Moğollara bağımlı hâle gelmesi devletin çözülmesini hızlandırdı. Buna karşılık Moğol istilaları başlangıçta Anadolu’nun nüfusunu ve kültürel çeşitliliğini artırdı. Türk-İran dünyasından çok sayıda âlim, mutasavvıf ve zanaatkâr bölgeye göç etti. Celâleddîn-i Rûmî bu hareketin en önemli temsilcilerinden biriydi.

Savaşlardan kaçan Türk topluluklarının Anadolu’ya yerleşmesiyle bölgedeki Türk nüfusu arttı. Orta Asya gelenekleri yeniden güç kazandı ve Anadolu Türk kültürünün oluşumuna katkıda bulundu.

Selçuklu hanedanı saygınlığını kaybedince yerel beyler bağımsızlaştı. XIV. yüzyılın başında Anadolu’da birbirleriyle rekabet eden çok sayıda beylik ortaya çıktı. Bunlardan biri olan Osmanlı Beyliği, zamanla diğerlerinden ayrılarak Avrupa yönünde genişledi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun ortaya çıkışı, Anadolu Selçuklu düzeninin Moğol hâkimiyeti altında çözülmesinin dolaylı sonuçlarından biri oldu.

Kuzey Afrika’nın Yükselişi

Moğol istilalarının yarattığı yıkım, Kuzey Afrika’daki bazı kültür merkezlerinin önem kazanmasına da katkıda bulunmuş olabilir. Fas’ın sahil şehirleri Doğu ile daha yoğun ilişkiler kurdu. İran’daki gözlemevlerinde Kuzey Afrikalı gökbilimcilerden yararlanılması bu bağların örneklerinden biriydi.

Kahire’nin yükselişi ve Moğol hâkimiyeti altında Asya yollarının birleşmesi, İbn Haldun ve İbn Battûta gibi Kuzey Afrikalı aydın ve seyyahların Doğu’ya yönelmesini kolaylaştırdı. İbn Haldun Mısır ve Suriye’ye, İbn Battûta ise Hindistan ve Çin’e kadar ulaştı.

Rusya

Rusya, Cengiz Han İmparatorluğu’nun en derinden etkilediği ülkelerden biri oldu. 1237-1238’deki Moğol istilasından, Altın Ordu’nun başkenti Saray’ın Kırım Hanı I. Mengli Giray tarafından 1502’de yıkılmasına kadar yaklaşık iki buçuk yüzyıl boyunca Altın Ordu hâkimiyetinde kaldı. Bu dönemde Avrupa’dan büyük ölçüde koptu ve siyasi bakımdan bozkır dünyasına yaklaştı.

Rus prensleri ve din adamları Moğol üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı. Soylular, hanların desteği sayesinde mevkilerini korudu. Kilise mensupları ise hükümdar için dua etmeleri karşılığında vergiden ve mallarına el konulmasından muaf tutuldu. Zaman zaman bağımsızlık girişimleri ve isyanlar ortaya çıksa da her iki grup da uzun süre Altın Ordu yönetimiyle iş birliği yaptı.

Bu düzenin en ağır yükünü halk taşıdı. Vergiler ve yükümlülükler geniş kitlelerin üzerine bırakıldı. Bununla birlikte isyanları önlemek amacıyla baskının denetimsiz biçimde artmasına izin verilmedi. Uzun süren hâkimiyet, Rus toplumunda otoriteye bağlılık ve itaat anlayışını güçlendirdi.

Bozkır dünyasının gelenekleri Rus siyasi ve toplumsal hayatına nüfuz etti. Rus prenslikleri, önlerinde başka güçlü bir örnek bulunmadığı için Altın Ordu’nun yönetim düzenini ve siyasi anlayışını taklit etti. Mutlak hükümdarlık, koşulsuz itaat ve merkezî devlet anlayışı zamanla Rus çarlığının belirgin özellikleri hâline geldi.

Tatar yönetimine duyulan düşmanlık da güçlüydü. Rus toplumunun Moğol hâkimiyetinden kurtulması uzun bir mücadele gerektirdi. Ortodoks Kilisesi önce pasif, daha sonra daha etkin bir direniş odağına dönüştü.

Rusya, bağımsızlığını kazandıktan sonra eski Altın Ordu topraklarında genişlemeye başladı. Bu nedenle Rus devletinin, Moğol siyasi mirasını reddederken onun bazı yönetim ilkelerini ve hâkimiyet sahasını devraldığı ileri sürülebilir.

Kaynakta Sovyet yönetimi de bu mirasla karşılaştırılmaktadır. Mutlak iktidar, geniş çaplı sürgünler, toplumsal hayatın tek bir merkezden düzenlenmesi ve evrensel hâkimiyet iddiası, Moğol yönetiminin bazı özelliklerinin yeni bir ideoloji altında yeniden ortaya çıkışı olarak değerlendirilmektedir. Bu benzerlikler doğrudan bir devamlılıktan çok, güçlü merkezî yönetimlerin ortak uygulamalarını yansıtmaktadır.

Avrupa Üzerindeki Etkiler

Moğol istilaları Avrupa’da kısa sürmüş olsa da özellikle Polonya, Macaristan, Litvanya ve Alman topraklarında ağır sonuçlar doğurdu. Bazı bölgelerde nüfus azaldı, siyasi dengeler değişti ve devletlerin gelişimi kesintiye uğradı.

Silezya’nın nüfus kaybı, bölgenin Alman yerleşimine karşı direncini zayıflattı. Macaristan, güçlü bir Orta Avrupa devleti olma imkânını büyük ölçüde kaybetti. Litvanya ise Polonya üzerinde etkisini artırabilecek yeni fırsatlar elde etti. Moğollarla Papalık, Fransa, İngiltere ve İtalyan şehirleri arasında kurulan ilişkiler de Avrupa diplomasisinin yönünü etkiledi.

Buna rağmen Avrupa tarihçiliği Moğol istilalarının uzun vadeli sonuçlarını sınırlı biçimde ele aldı. Haçlı Seferleri geniş ölçüde incelenirken Moğol İmparatorluğu’nun Batı Avrupa’daki siyasi ve toplumsal etkileri çoğu zaman ikincil bir konu olarak kaldı.

Avrupa’nın Dünyayı Tanıması

XIII. yüzyıla kadar Avrupalıların dünya hakkındaki bilgileri sınırlıydı. Moğol İmparatorluğu’nun kurulması ve Avrasya’nın geniş bir bölümünde güvenliğin sağlanması, Avrupa’nın Doğu’ya açılmasını kolaylaştırdı.

Misyonerler, elçiler, tüccarlar ve serüvenciler önce Volga ve Orta Asya’ya, ardından İran, Moğolistan ve Çin’e ulaştı. Bazıları Hindistan, Seylan ve Endonezya’ya kadar ilerledi. Bu yolculuklar Avrupalıların dünya hakkındaki eski inançlarını değiştirdi.

Doğu’da var olduğuna inanılan Rahip Jean’ın krallığı ve yeryüzü cenneti gibi efsaneler geçerliliğini yitirdi. Buna karşılık Avrupalılar yeni coğrafi bilgiler, düşünceler ve zenginliklerle karşılaştı. Misyonerler unutulmuş veya sapkın sayılan Hristiyan topluluklarını keşfetti. Elçiler Avrupa ve Akdeniz dünyasının ötesinde geniş bir diplomatik düzen bulunduğunu gördü. Tüccarlar ise uzak pazarlarda büyük kazançlar elde etti.

Yolculuklardan dönenler gördüklerini yazıya geçirdi. Odoric de Pordenone, Marco Polo ve Jean de Mandeville’e atfedilen eserler geniş bir okuyucu kitlesine ulaştı. Bu anlatılar Doğu’yu Avrupa hayal gücünün merkezlerinden biri hâline getirdi.

Cathay, Çin ve Japonya hakkındaki gerçek bilgilerle efsaneler birbirine karıştı. Buna rağmen bu eserler Avrupa’nın coğrafi ufkunu genişletti ve uzak ülkelere ulaşma isteğini canlı tuttu.

Coğrafi Keşiflere Etkisi

Moğol İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Avrasya kara yolları yeniden güvensiz hâle geldi. XIV. yüzyıl ortalarından itibaren Çin ve Hindistan’a giden eski kara yolları büyük ölçüde kapandı. Doğu’daki Hristiyan toplulukları Batı dünyasıyla bağlantılarını kaybetti.

Avrupalılar yaklaşık bir buçuk yüzyıl boyunca Doğu’ya ulaşmanın yeni yollarını aradı. Kastilya Krallığı Timur’a elçiler gönderdi, denizciler Atlantik ve Afrika kıyılarında ilerledi. Amaç eski ipek ve baharat yollarına alternatif güzergâhlar bulmaktı.

Kristof Kolomb, Marco Polo’nun eserini okuyup notlandırmıştı. Dünyanın yuvarlak olduğu düşüncesinden hareket ederek batıya gidildiğinde Hindistan’a ulaşılabileceğine inanıyordu. 1492’de Amerika’ya ulaştığında karşılaştığı topluluklara bu nedenle Hintliler adı verildi.

Avrupalılar bir süre daha Çin ile Marco Polo’nun Cathay’ının aynı ülke olup olmadığını tartıştı. XVII. yüzyılın başlarında bu iki adın aynı bölgeyi ifade ettiği kesinleşti.

Coğrafi keşiflerin yalnızca Orta Çağ seyyahlarının anlatılarından doğduğu söylenemez. Ancak bu yolculuklar sayesinde edinilen bilgiler, yeni deniz yollarının aranmasını teşvik etti. Moğol İmparatorluğu’nun sağladığı güven ortamı, Avrupa’nın Asya’yı tanımasına ve daha sonra dünyayı keşfetmeye yönelmesine önemli katkı sağladı.

Bu nedenle Moğol fetihlerinin en dikkat çekici sonuçlarından biri, büyük bir yıkımın ardından Avrasya halkları arasında benzeri görülmemiş ölçüde iletişim kurulmasına imkân vermesiydi. “Moğol barışı”, savaşlarla kurulmuş olmasına rağmen insanlar, mallar ve fikirler arasındaki dolaşımı hızlandırdı.

Kaynaklar

Moğol İmparatorluğu’na ilişkin kaynaklar son derece bol ve çeşitlidir. Cengiz Han ve ardıllarının hâkimiyetine giren toplumların yanı sıra Moğollarla savaşan, ittifak kuran veya diplomatik ilişki geliştiren devletler de geniş bir belge mirası bırakmıştır. Bu nedenle kaynaklar Çince, Moğolca, Türkçe, Farsça, Arapça, Rusça, Slavca, Gürcüce, Ermenice, Süryanice ve Latince başta olmak üzere çok sayıda dilde kaleme alınmıştır. Yunanca, Fransızca, İtalyanca, Macarca, Lehçe, Japonca, Korece, Tibetçe ve Güneydoğu Asya dillerinde de belgeler bulunmaktadır.

Bu metinlerin önemli bir bölümü yayımlanmış ve modern dillere çevrilmiştir. Bazıları yalnızca özgün dilinde yayımlandığından farklı alanlarda çalışan araştırmacılar tarafından kullanılamamaktadır. Henüz yayımlanmamış veya arşivlerde varlığı bilinmeyen belgelerin bulunması da mümkündür. Yeni keşfedilen kısa bir mektup bile daha önce belirsiz kalan bazı olayların açıklanmasını sağlayabilmektedir.

Cengiz Han’ın fetihlerinin aşamaları ve şartları genel olarak bilinmektedir. Buna karşılık imparatorluğun farklı bölgelerindeki günlük hayat, yerel yönetimler ve parçalanmanın ardından kurulan hanlıklar hakkında yapılması gereken çok sayıda araştırma vardır. Yerel kaynakların birçoğu henüz yeterince incelenmemiştir ve bunlar çoğunlukla genelleştirilmesi güç tekil olayları konu edinmektedir.

Moğol tarihi için çağdaş kaynaklar kadar daha sonraki dönemlerde yazılan eserler de önem taşır. Geç tarihli metinler, kaybolmuş eski eserlerden yararlanabilir, arşiv belgelerini aktarabilir veya güvenilir sözlü gelenekleri koruyabilir. Ayrıca Moğol İmparatorluğu’nun sonraki kuşaklar tarafından nasıl hatırlandığını ve farklı toplumların siyasi ve kültürel tarihlerine nasıl yerleştirildiğini gösterir.

Başlıca kaynak grupları Moğol, İslam, Çin, Doğu Hristiyan ve Batı kaynaklarıdır.

Moğol Kaynakları

Moğolca kaynaklar sayıca az olmakla birlikte büyük önem taşır. Moğollar Cengiz Han döneminden önce yazılı bir geleneğe sahip değildi. XIII. yüzyılın başlarında Uygur alfabesini kullanmaya başladılar. Bu alfabe Moğolcanın ses özelliklerine tam olarak uymamasına rağmen uzun süre kullanıldı.

Kubilay Han, XIII. yüzyılın sonlarında daha uygun bir yazı sistemi hazırlaması için Tibetli din adamı Fags-pa Lama’yı görevlendirdi. Tibet yazısı temel alınarak oluşturulan kare yazı veya Fags-pa alfabesi karmaşık yapısı nedeniyle yaygınlaşmadı ve kısa süre sonra terk edildi.

Uygur ve Fags-pa yazısıyla kaleme alınan eserlerin büyük bölümü kaybolmuştur. Moğol dilinin bilinen en eski yazılı belgelerinden biri, 1225 tarihli Cengiz Han taşıdır.

En önemli Moğol kaynağı, büyük ölçüde 1240 veya 1241’de yazıldığı kabul edilen Moğolların Gizli Tarihi’dir. Eser sonraki dönemlerde çeşitli eklerle genişletilmiştir. Özgün Moğolca metin yalnızca parçalar hâlinde korunmuş, ancak Çin harfleriyle hazırlanmış çevriyazısı ve Çince çevirisi sayesinde yeniden oluşturulabilmiştir.

Gizli Tarih, efsanevi unsurlar, simgesel anlatımlar ve şiirsel bölümler içerse de yalnızca bir kahramanlık destanı değildir. Cengiz Han’ın yükselişi, Moğol boylarının birleşmesi ve erken imparatorluk düzeni hakkında temel tarihî bilgiler sunar.

Cengiz Han Seferlerinin Tarihi adıyla bilinen Şeng-vu Ts’ing Çen-lu’nun, kayıp bir Moğol eseri olan Altan Debterin XIII. yüzyılda yapılmış Çince çevirisi olduğu düşünülmektedir. Bu eserin Çin’de hazırlanan resmî Yuan tarihine ve Reşidüddin’in çalışmalarına kaynaklık etmiş olması mümkündür.

Moğollar, XIII. yüzyıldan sonra birkaç yüzyıl boyunca erken tarihleri hakkında kapsamlı eserler vermedi. XVII. yüzyılda Budizm ile eski Moğol geleneklerini uzlaştırmaya çalışan iki önemli vakayiname ortaya çıktı. Bunlardan ilki yazarı bilinmeyen Altan Tobçi, diğeri Sagang Seçen tarafından yazılan Erdeni-yin Tobçi’dir.

Moğol hükümdarlarının diplomatik mektupları da önemli bir kaynak grubudur. Bunların bir kısmı özgün Moğolca biçimiyle, bir kısmı Farsça veya Latince çeviriler hâlinde günümüze ulaşmıştır. Möngke’nin Fransa Kralı IX. Louis’ye, Baycu’nun Ascelin’e, Elcigidey’in IX. Louis’ye ve İlhanlı hükümdarlarının Avrupa krallarıyla papalara gönderdiği mektuplar bu gruba girer.

Öne çıkan belgeler arasında Güyük Han’ın 1246’da Papa IV. Innocentius’a gönderdiği mektubun Farsça çevirisi, Hülagü’nün 1262’de IX. Louis’ye gönderdiği mektubun Latince çevirisi, Abaka’nın Papa IV. Clemens’e ve İngiltere Kralı Edward’a yazdığı mektuplar, Argun’un Fransa Kralı Philippe le Bel ile Papa IV. Nicolaus’a gönderdiği belgeler, Gazan’ın Papa VIII. Bonifatius’a ve Olcaytu’nun Philippe le Bel’e yazdığı mektuplar bulunur.

Hükümdarların dinî kurumlara ve görevlilere verdiği fermanlar da Moğol yönetimini anlamak bakımından önemlidir. Genellikle “hoşgörü fermanları” olarak adlandırılan bu belgeler vergi muafiyeti, ibadet özgürlüğü, geçiş hakkı, makam ve unvan verilmesi gibi konuları düzenler.

Fermanların az bir kısmı Moğolca ve Fags-pa yazısıyla, büyük bölümü ise Çince kaleme alınmıştır. İlk örnekleri arasında Cengiz Han’ın 1219 ve 1223’te Taoist Çang-çuen’e verdiği belgeler yer alır. Taoist ve Budist tapınaklarındaki dikilitaşlarda çok sayıda ferman korunmuştur.

Altın Ordu hükümdarlarının Rus Ortodoks Kilisesi ileri gelenlerine verdiği Türkçe yarlıkların özgün metinleri kaybolmuş, yalnızca Slavca çevirileri günümüze ulaşmıştır. Mengü Temür, Özbek Han, Berdibeg ve diğer hükümdarlara ait bu belgeler kilisenin ayrıcalıkları hakkında bilgi verir.

Moğolca kaynaklar arasında XIV ve XV. yüzyıllara ait, İstanbul’da korunan bir Moğolca sözlük de bulunmaktadır.

İslam Kaynakları

İslam kaynakları, Moğol tarihinin en zengin ve en iyi bilinen kaynak grubudur. Özellikle İran, Irak, Horasan, Orta Asya ve Mısır’da kaleme alınan eserler fetihler, yönetim, toplum ve kültürel hayat hakkında ayrıntılı bilgiler verir.

Cengiz Han fetihleri sırasında yaşayan başlıca tarihçilerden biri, 1234’te ölen İbnü’l-Esîr’dir. el-Kâmil fi’t-Târîh adlı eserinde Moğol saldırılarını ve İslam dünyasında yarattığı yıkımı anlatır.

Horasanlı Cüzcânî, Tabakât-ı Nâsırî adlı eserinde Moğolların Afganistan ve Hindistan yönündeki hareketlerine yer verir. Şehâbeddin Muhammed en-Nesevî ise Celâleddin Harezmşah’ın hayatını konu alan eserinde Moğollara karşı yürütülen mücadeleyi aktarır.

Nasîrüddin Tûsî, Zîc-i İlhanî adlı astronomi eserinin önsözünde Moğolların kısa bir tarihini vermiştir. İlhanlı hükümdarına sunulan bu eser, Meraga’daki bilimsel faaliyetlerin de önemli belgelerindendir.

Moğol tarihi bakımından en önemli İranlı tarihçilerden biri Atâ Melik Cüveynî’dir. 1260’ta tamamladığı Târîh-i Cihangüşâ, Cengiz Han döneminden Hülagü’nün İsmailîlere karşı yürüttüğü seferlere kadar uzanır. Bağdat’ın alınışı daha sonra eklenen ayrı bir bölümde anlatılır.

Cüveynî, Moğol yönetiminde görev yapması ve Moğolistan’a seyahat etmesi sayesinde imparatorluğun merkezî yapısını yakından gözlemlemiştir. Bu nedenle eseri, Moğol İmparatorluğu’nun en güçlü dönemine ilişkin temel kaynaklardan biridir.

İranlı vezir Reşidüddin’in 1310-1311’de tamamladığı Câmiü’t-Tevârîh, Moğol tarihi için en kapsamlı eserlerden biridir. Evrensel tarih anlayışıyla yazılan eser, Moğol boyları, Cengiz Han’ın ailesi, fetihler ve İlhanlılar hakkında ayrıntılı bilgi verir. Reşidüddin’in aktardığı bazı bilgiler Çin’in resmî Yuan tarihiyle büyük ölçüde örtüşür.

Vassâf, Cüveynî’nin eserini devam ettiren tarihçilerden biridir. Çok süslü bir dille yazdığı ve yaygın olarak Târîh-i Vassâf adıyla bilinen eserinin ilk dört bölümünü 1312’de Olcaytu’ya sunmuş, daha sonra beşinci bir bölüm eklemiştir.

Olcaytu dönemini anlatan Târîh-i Olcaytu, Ebü’l-Kasım el-Kâşânî’ye atfedilir. Hamdullah el-Müstevfî’nin Târîh-i Güzîde ve Nüzhetü’l-Kulûb adlı eserleri de siyasi tarih, coğrafya, toplum ve ekonomi hakkında önemli bilgiler içerir.

Memlük tarihçisi Makrîzî’nin çalışmaları, Moğollara karşı başarıyla direnmiş Mısır’ın bakış açısını yansıtır. Bu eserler sayesinde Cengiz Han yasaları ve Moğol yönetim düzeni hakkında da bilgi edinilmektedir.

İbn Haldun’un Mukaddime’si doğrudan Moğol tarihine odaklanmasa da göçebe toplumlar, devletlerin kuruluşu ve çöküşü hakkındaki değerlendirmeleri bakımından önemlidir.

Emir Hüsrev, Moğollara esir düşmesi ve Hindistan’daki Moğol saldırılarını gözlemlemesi nedeniyle değerli bilgiler verir. El-Ömerî, Türkistan’a yaptığı yolculuk sırasında topladığı bilgileri aktarır. İbn Battûta ise Moğol fetihlerinden yaklaşık bir yüzyıl sonra Altın Ordu, Orta Asya, İran, Hindistan ve Çin’deki durumu gözlemlemiştir.

Geç dönem tarihçileri arasında Mîrhând’ın Ravzatü’s-Safâ’sı, Hândmîr’in Habîbü’s-Siyer’i, Hâfız-ı Ebrû’nun Zübdetü’t-Tevârîh’i ve Şerefeddin Ali Yezdî’nin Zafernâme’si önemlidir. Timur döneminde yazılan Muizzü’l-Ensâb da Cengizli ve Timurlu hanedanların soy bilgilerini içerir.

Yakut el-Hamevî, İbn Hallikân, Ebü’l-Fidâ, Seyf-i Herevî, İbnü’l-Fuvatî ve İbn Bîbî gibi yazarların eserleri de yerel tarih, coğrafya ve biyografi bakımından tamamlayıcı bilgiler sağlar.

Hive Hanı Ebü’l-Gazi Bahadır Han’ın XVII. yüzyılda Çağatay Türkçesiyle yazdığı Şecere-i Türk ve Şecere-i Terâkime, Türk ve Türkmen topluluklarının soy geleneklerini anlatır.

Yaklaşık 1300’de Turfan Uygurcasıyla kaleme alınan Oğuznâme de önemli bir eserdir. Oğuz Han’ın başarılarını konu almakla birlikte anlatıda Moğol döneminin izleri ve Cengiz Han’a ait bazı özelliklerin Oğuz’a aktarılmış biçimleri görülür.

Çin Kaynakları

Çin kaynakları çok geniş bir külliyat oluşturur. Bunların önemli bir bölümü henüz tam olarak çevrilmemiş veya incelenmemiştir.

En önemli Çin kaynağı, Yuan Hanedanı’nın resmî tarihi olan Yuan-şe’dir. Ming yönetiminin emriyle 1369’da hazırlanan eser 210 bölümden oluşur. Moğol hükümdarları, saray teşkilatı, devlet görevlileri, askerî seferler ve Çin yönetimi hakkında temel bilgiler içerir.

Moğol İmparatorluğu’na seyahat eden Çinli elçi ve gezginlerin eserleri de önemlidir. Çao Hong’un 1221’deki elçiliğini anlatan Mong Ta-pei-lu, Moğolların hayatı ve askerî düzeni üzerine erken tarihli bir metindir.

Yelü Çutsay’ın Si-yu-lu adlı eseri, Batı ülkelerine yaptığı yolculuğu konu edinir. Çang Tö-huei’nin Si-çe-ki adlı çalışması da batıya gönderilen bir elçiliğin izlenimlerini aktarır.

En önemli seyahat anlatılarından biri, Taoist Çang-çuen’in Cengiz Han’ın daveti üzerine 1221-1223 yıllarında gerçekleştirdiği yolculuğu anlatan Si-yu-ki’dir. Eser, yolculuk arkadaşlarından Li Çe-çang tarafından kaleme alınmıştır.

Cengiz Han Seferlerinin Tarihi olarak bilinen Şeng-vu Ts’ing Çen-lu ile çeşitli ferman derlemeleri de Çin kaynakları arasında yer alır.

Diğer önemli eserler arasında 1384 tarihli Hua-yi yi-yu, Şo-keng-lu, Mong-ku şe-pu, He to şu-liao ve Ögedey döneminde gönderilen elçilerin gözlemlerini içeren Hei Ta şih-lüeh bulunmaktadır.

Doğu Hristiyan Kaynakları

Ermeni, Gürcü, Süryani ve Rus kaynakları, Moğolların Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Avrupa’daki faaliyetleri hakkında önemli bilgiler verir.

Ermeni tarihçi Genceli Kirakos, Moğollara esir düşmüş ve daha sonra onların hizmetinde kâtiplik yapmıştır. 1258’den sonra kaleme aldığı eserinde Moğol istilalarını ve Ermeni Kralı Hethum’un Moğolistan yolculuğunu anlatır.

Kirakos’un çağdaşı Vardan Areveltsi de Moğollar hakkında bilgi vermiştir. Keşiş Hayton, XIV. yüzyılın başlarında Fransa’da yazdırdığı Doğu Ülkeleri Tarihinin Çiçeği adlı eserinde Kilikya, Moğollar ve Haçlı devletleri arasındaki ilişkileri ele alır.

Akançlı Grigor’un yaklaşık 1313’te yazdığı Okçu Milletin Tarihi, Moğolların Ermenistan ve çevresindeki faaliyetlerine ilişkin önemli bir kaynaktır.

Gürcü vakayinameleri yeterince incelenmemiş olmakla birlikte Moğol yönetimi altındaki Gürcistan’ın siyasi tarihi hakkında değerli bilgiler içerir. Bu metinlerin önemli bir kısmı daha sonra Gürcistan tarihine ilişkin geniş derlemelerde yayımlanmıştır.

Türk kökenli Nestûrî din adamı Rabban Bar Sauma, Moğol hükümdarlarının elçisi olarak Avrupa’ya gönderilmiş ve seyahatini anlatmıştır. Eserin Farsça aslı kaybolmuş, Süryanice çevirisi korunmuştur. Metin aynı zamanda Patrik III. Mar Yaballaha’nın hayatını da içerir.

Bar Hebraeus veya Ebü’l-Ferec’in Süryanice kaleme aldığı evrensel tarih, yaratılıştan XIII. yüzyılın sonlarına kadar uzanır ve Moğol istilaları hakkında önemli bilgiler verir. Süryani Mihail’in vakayinamesi ise Moğol istilasından önce Yakın Doğu’nun siyasi ve toplumsal durumunu anlamak bakımından değerlidir.

Novgorod, Laurentianus ve İpatyev gibi Rus vakayinameleri Altın Ordu ile Rus prenslikleri arasındaki ilişkileri anlatır. Rus kaynakları uzun süre boyunca tarihçiler tarafından karşılaştırmalı biçimde incelenmiştir.

Batı Kaynakları

Batı kaynakları Moğolların Avrupa ile ilişkileri, diplomatik faaliyetleri ve günlük hayatları hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Batılı gezginler Orta Asya göçebelerini yakından tanımadıkları için karşılaştıkları toplumun yaşayışı, inançları ve gelenekleri üzerinde dikkatle durmuşlardır.

Parisli Matthieu’nün Chronica Majora adlı eseri, Doğu Avrupa’dan gelen haber ve belgeleri bir araya getirerek Moğol istilalarının Latin dünyasında yarattığı ilk tepkileri gösterir.

Nagyváradlı Rogerius’un Carmen Miserabile adlı eseri Macaristan’ın Moğol istilası sırasında yaşadığı yıkımı anlatır. Thomas de Split, Guillaume de Nangis, Joinville ve Roger Bacon’un eserlerinde de Moğollar hakkında çeşitli bilgiler bulunur.

Vincent de Beauvais’nin Speculum Historiale adlı ansiklopedisi ve Simon de Saint-Quentin’in Historia Tartarorumadlı eseri, Moğol tarihiyle ilgili önemli Batı kaynakları arasındadır.

Batılı kaynakların en değerlileri, Moğolistan’a ulaşan elçi ve gezginlerin anlatılarıdır. Jean de Plano Carpini, 1246-1247’de Moğolistan’a yaptığı yolculuğu Moğolların Tarihi adlı eserinde anlattı. Kısa fakat ayrıntılı olan eser, Moğol ordusu, yönetimi ve toplumuna ilişkin doğrudan gözlemler içerir.

Guillaume de Rubrouck, 1254’te Moğolistan’dan dönüşünde Fransa Kralı IX. Louis’ye sunduğu seyahat anlatısında coğrafya, etnografya, din ve saray hayatı hakkında ayrıntılı bilgiler verdi. Eser, Orta Çağ’ın en önemli seyahatnamelerinden biri kabul edilir.

David d’Ashby’nin Tatarların İşleri adlı eserinin yalnızca bir bölümü korunmuştur. Tamamı günümüze ulaşmış olsaydı Plano Carpini ve Rubrouck’un eserleriyle birlikte temel kaynaklardan biri olabilirdi.

Marco Polo’nun Dünyanın Tasviri adıyla bilinen eseri, geç tarihli olması ve gerçek bilgilerle efsaneleri bir araya getirmesine rağmen Yuan Çin’i ve Asya ticaret yolları hakkında geniş bilgiler içerir.

Ricoldo da Monte Croce, Odoric de Pordenone, Jean de Cori, Jourdain de Séverac ve Jean de Marignolli’nin seyahatnamelerinde de Moğol dünyasıyla ilgili çeşitli gözlemler bulunmaktadır.

Jean de Mandeville’in Doğu’ya gerçekten gidip gitmediği kuşkuludur. Eseri büyük ölçüde başka kaynaklardan derlenmiş olsa da Orta Çağ Avrupası’nın Doğu algısını yansıtması bakımından önem taşır.

Floransalı tüccar Francesco Balducci Pegolotti’nin 1330-1340 yılları arasında yazdığı Pratica della Mercatura, Asya ticaret yolları, duraklar, mallar ve yolculuk şartları hakkında ayrıntılı bilgiler verir.

Papalık arşivlerinde korunan XIII ve XIV. yüzyıl mektupları da Moğollarla Batı dünyası arasındaki diplomatik ve dinî ilişkilerin izlenmesini sağlayan önemli bir kaynak grubudur.

İçindekiler