Menüyü aç / kapat
Tercihler menüsünü aç / kapat
Kişisel menüyü aç / kapat
Oturum açık değil
Herhangi bir düzenleme yaparsanız IP adresiniz herkese açık olarak görünecektir.

Avarlar: Revizyonlar arasındaki fark

Ansiklo sitesinden
Değişiklik özeti yok
Değişiklik özeti yok
998. satır: 998. satır:
Avarların kullandığı değerli eşyalar bir ödeme aracından çok siyasî ve toplumsal anlam taşıyan prestij nesneleriydi. Altın, gümüş ve değerli kumaşlar hükümdarın gücünü görünür hâle getiriyor; hediyeler aracılığıyla kağan ile savaşçı aristokrasi arasındaki bağlılık ilişkisi güçlendiriliyordu.
Avarların kullandığı değerli eşyalar bir ödeme aracından çok siyasî ve toplumsal anlam taşıyan prestij nesneleriydi. Altın, gümüş ve değerli kumaşlar hükümdarın gücünü görünür hâle getiriyor; hediyeler aracılığıyla kağan ile savaşçı aristokrasi arasındaki bağlılık ilişkisi güçlendiriliyordu.


Bu bakımdan Avar Hükümdarlığı’nın siyasî düzeni, yalnızca askerî güce değil, aynı zamanda '''itibar, gösteriş ve hediye dağıtımı üzerine kurulu bir prestij ekonomisine''' dayanıyordu. Kağanın hazinesi ve dağıttığı değerli eşyalar, Avar toplumunda birlik sağlayan temel unsurlardan biri olarak işlev görüyordu.Bu bölüm '''“Logades ve Savaşçı Aristokrasi”''' başlığı altında değerlendirilebilir. Önceki '''“Kağanlık ve Yönetim Yapısı”''' ile '''“Avar Altını: Prestij, Hediyeler ve Temsil”''' bölümlerinin devamıdır. Kaynak metindeki tartışmalı sosyolojik ayrıntıları koruyarak, Ansiklo üslubuna daha sıkı şekilde şöyle düzenlenebilir:
Bu bakımdan Avar Hükümdarlığı’nın siyasî düzeni, yalnızca askerî güce değil, aynı zamanda '''itibar, gösteriş ve hediye dağıtımı üzerine kurulu bir prestij ekonomisine''' dayanıyordu. Kağanın hazinesi ve dağıttığı değerli eşyalar, Avar toplumunda birlik sağlayan temel unsurlardan biri olarak işlev görüyordu.


== Logades ve Savaşçı Aristokrasi ==
== Logades ve Savaşçı Aristokrasi ==
1.173. satır: 1.173. satır:
Ancak arkeolojik buluntularda görülen haç veya Hristiyan sembolleri her zaman bireysel din değiştirmeyi göstermez. Bu semboller farklı kültürler tarafından benimsenmiş veya yeni anlamlar kazanmış olabilir.
Ancak arkeolojik buluntularda görülen haç veya Hristiyan sembolleri her zaman bireysel din değiştirmeyi göstermez. Bu semboller farklı kültürler tarafından benimsenmiş veya yeni anlamlar kazanmış olabilir.


Avar yönetici tabakasının Hristiyanlığa yönelmesi ise belirgin bir süreç hâline gelmemiştir. 8. yüzyılın sonunda Frank egemenliğiyle birlikte Hristiyanlaştırma faaliyetleri başlamış, ancak Avar Kağanlığı’nın siyasî varlığı kısa süre sonra sona ermiştir.Bu bölüm Avar maddesinde '''“Avarlar ve Bizans İmparatorluğu”''' başlığı altında kullanılabilir. Metin oldukça uzun olduğu için Ansiklo üslubunda temel tezi koruyarak sıkılaştırmak daha uygun olur. Özellikle kaynak metindeki yorumları tarihsel bilgi ile karıştırmamak için bazı ifadeleri daha nötr hâle getirdim.
Avar yönetici tabakasının Hristiyanlığa yönelmesi ise belirgin bir süreç hâline gelmemiştir. 8. yüzyılın sonunda Frank egemenliğiyle birlikte Hristiyanlaştırma faaliyetleri başlamış, ancak Avar Kağanlığı’nın siyasî varlığı kısa süre sonra sona ermiştir.Bu bölüm Avar maddesinde '''“Avarlar ve Bizans İmparatorluğu”''' başlığı altında kullanılabilir.  
----
----


1.246. satır: 1.246. satır:
Avarlar ile Bizans arasındaki bu ilişki, Çin imparatorlukları ile kuzey bozkır halkları arasındaki hediye ve haraç sistemleriyle bazı benzerlikler taşısa da aynı yapının doğrudan devamı olarak değerlendirilemez. Avar-Bizans ilişkileri daha çok Geç Roma dünyası ile barbar krallıkları arasındaki mücadele ve diplomasi geleneği içinde şekillenmiştir.
Avarlar ile Bizans arasındaki bu ilişki, Çin imparatorlukları ile kuzey bozkır halkları arasındaki hediye ve haraç sistemleriyle bazı benzerlikler taşısa da aynı yapının doğrudan devamı olarak değerlendirilemez. Avar-Bizans ilişkileri daha çok Geç Roma dünyası ile barbar krallıkları arasındaki mücadele ve diplomasi geleneği içinde şekillenmiştir.


Avar kağanları Bizans ile tamamen eşit bir siyasî konum kuramamış, Roma dünyasının resmî unvan ve makam sistemine Hunlar dönemindeki ölçüde dâhil olamamıştır. Buna rağmen Bizans ile kurdukları ilişkiler, Avar Kağanlığı’nın siyasî gücünün önemli unsurlarından biri olmuş ve kağanın çevresindeki savaşçı aristokrasiyi desteklemiştir.
Avar kağanları Bizans ile tamamen eşit bir siyasî konum kuramamış, Roma dünyasının resmî unvan ve makam sistemine Hunlar dönemindeki ölçüde dâhil olamamıştır. Buna rağmen Bizans ile kurdukları ilişkiler, Avar Kağanlığı’nın siyasî gücünün önemli unsurlarından biri olmuş ve kağanın çevresindeki savaşçı aristokrasiyi desteklemiştir.  
Kaynağa sadık kalarak, dış bilgi eklemeden ve metindeki ana tartışmayı koruyarak '''Ansiklo üslubuna''' uyarladım. Bu bölümde özellikle “Avarlar tek bir etnik topluluk muydu?” sorusunu merkeze aldım; çünkü kaynak zaten bunu tartışıyor.  


== Avar Etnogenezi ==
== Avar Etnogenezi ==

21.27, 22 Temmuz 2026 tarihindeki hâli


Avar Kağanlığı, VI. yüzyılın ortalarından VIII. yüzyılın sonlarına kadar Orta ve Doğu Avrupa’da etkili olmuş bir bozkır devletidir. Avarlar, 558 yılında Avrupa tarih sahnesine çıkmış ve yaklaşık iki buçuk yüzyıl boyunca Macar bozkırları ile Orta ve Doğu Avrupa’nın geniş bir bölümünde hâkimiyet kurmuştur.

Avarların en güçlü dönemlerinde Bizans İmparatorluğu ve Franklar üzerinde önemli bir baskı oluşturdukları, Sâsânî İranı ve Orta Asya’daki Türk topluluklarıyla temas kurdukları görülmektedir. Avar hâkimiyeti, Slav topluluklarının yayılma sürecinde de etkili olmuş ve Avrupa’nın doğusundaki siyasi dengelerin şekillenmesinde rol oynamıştır.

Buna rağmen Avarlar, Avrupa tarih yazımında uzun süre diğer bozkır topluluklarına göre daha az tanınmıştır. Attila ve Hunlar sonraki dönemlerin hafızasında güçlü bir yer edinirken, Avar Kağanlığı’nın kurucusu Bayan Kağan dahi kaynaklarda sınırlı şekilde yer almıştır. Avar tarihi hakkında bilgiler büyük ölçüde onların düşmanları tarafından yazılmış kaynaklara dayanmaktadır.

Avarların kendilerine ait yazılı kaynakları oldukça sınırlıdır. Bulgarlar ve Türkler gibi büyük yazıtlar bırakmamışlar, günümüze yalnızca birkaç kısa metin ulaşmıştır. Bu nedenle Avarların tarihi çoğunlukla Bizans, Frank ve diğer komşu toplulukların kayıtları ile arkeolojik buluntular üzerinden araştırılmaktadır.

Kaynaklarda Avarlar çoğu zaman vahşi, güvenilmez ve savaşçı bir halk olarak tasvir edilmiştir. Ancak modern araştırmalar, bu anlatıların dönemin siyasi ve kültürel bakış açılarıyla şekillendiğini göstermektedir. Avar Kağanlığı yalnızca askerî seferlerle var olan bir güç değil; savaş, diplomasi, tehdit ve müzakere yoluyla ilişkiler kuran bir siyasi yapıydı.

Avarların tarihi, erken Orta Çağ Avrupa’sında farklı yaşam biçimlerinin ve siyasi yapıların karşılaşmasını göstermesi bakımından önem taşır. Yazılı kaynakların sınırlı kaldığı alanlarda arkeolojik araştırmalar, Avar toplumunun yapısı ve kültürü hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır.

Kaynaklar ve Tarih Yazımı

Avarlar hakkındaki tarihî bilgilerin büyük bölümü, onları dinî ve kültürel bakımdan farklı gören düşmanları tarafından yazılmış kaynaklardan elde edilmektedir. Avarların kendilerine ait kapsamlı yazılı eserleri bulunmadığından, Avar tarihi büyük ölçüde Bizans, Frank ve diğer komşu toplulukların kayıtları aracılığıyla bilinmektedir.

Bu kaynaklar dönemin önyargılarını taşımaktadır. Bizanslı ve Batılı yazarlar, kendilerinden farklı yaşam biçimine sahip toplulukları çoğu zaman eski “barbar” anlayışının kalıpları içinde değerlendirmiştir. Göçebe yaşam tarzı; vahşilik, düzensizlik ve güvenilmezlik gibi özelliklerle ilişkilendirilmiştir. Ancak bu durum, kaynaklarda verilen bilgilerin tamamen gerçek dışı olduğu anlamına gelmez. Tarihî kaynaklardaki önyargılar, çoğu zaman gerçek olayların farklı bir bakış açısıyla yorumlanması sonucunda ortaya çıkmıştır.

Avarlar hakkında en önemli yazılı bilgiler Bizans kaynaklarında bulunmaktadır. VI. yüzyılın ortaları, Bizans tarih yazıcılığının verimli dönemlerinden birine denk gelmiş ve Avarların ortaya çıkışı bu kaynaklarda takip edilebilir hâle gelmiştir.

Erken dönem Avar tarihi için en önemli yazarlardan biri Menandros’tur. Onun eseri günümüze ulaşmamış olsa da elçilik raporları ve aktarılan bölümler Avar-Bizans ilişkileri hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Theophylaktos Simokattes ise İmparator Maurikios dönemini anlatan eseriyle Avar savaşları ve siyasetinin başlıca kaynaklarından biridir.

Avarlar hakkında bilgi veren diğer önemli kaynaklar arasında Strategikon, Efesli Johannes’in kilise tarihi, Miracula Sancti Demetrii, Theophanes’in kroniği, Konstantinos Porphyrogennetos’un De Administrando Imperio adlı eseri, Fredegar Kroniği ve Karolenj dönemine ait yıllıklar bulunmaktadır.

Latin Batı’daki kaynaklarda Avarlara Bizans kaynakları kadar geniş yer verilmemiştir. Bununla birlikte Fredegar Kroniği, Paulus Diaconus’un Lombard tarihi ve Karolenj dönemine ait eserler, Avarların batı ile ilişkileri hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Özellikle Avar Kağanlığı’nın son dönemleri, Frank kaynakları sayesinde daha ayrıntılı şekilde takip edilebilmektedir.

Yazılı kaynakların sınırlı olması nedeniyle arkeolojik araştırmalar Avar tarihinin anlaşılmasında büyük önem taşır. Karpat Havzası ve çevresinde ortaya çıkarılan çok sayıdaki mezar ve yerleşim kalıntısı, Avar toplumunun sosyal yapısı, savaşçı kültürü, ekonomik hayatı ve kültürel ilişkileri hakkında bilgiler sağlamaktadır. Günümüze kadar yaklaşık 50.000 Avar mezarı ortaya çıkarılmıştır.

Bununla birlikte arkeolojik buluntuların yorumlanması dikkat gerektirir. Bir arkeolojik kültürün doğrudan belirli bir halk veya siyasi birlikle eşleştirilmesi her zaman mümkün değildir. Aynı şekilde dil, isimler ve maddi kültür unsurları da tek başına etnik kimliği belirlemek için yeterli değildir.

Avar tarihinin araştırılması, tarih, arkeoloji, dil bilimi, Bizans çalışmaları, Slav araştırmaları ve diğer disiplinlerin birlikte değerlendirilmesini gerektiren bir alandır. Avarlar hakkındaki bilgiler ancak farklı kaynak türlerinin karşılaştırılmasıyla daha geniş bir çerçevede anlaşılabilir.

Avarların Kökenleri ve Ortaya Çıkışı

Avarların kökeni, Avar tarihinin en tartışmalı konularından biridir. Bunun temel sebebi, Avarların kendilerine ait yazılı kaynak bırakmamaları ve çağdaş kaynakların onları çoğunlukla dışarıdan gözlemlemesidir. Erken dönem Bizans kaynakları Avarları genellikle “Hun” veya “İskit” gibi daha önce bilinen bozkır halklarıyla ilişkilendiren genel ifadelerle tanımlamıştır.

VI. yüzyılın ortalarında Avrupa’da ortaya çıkan Avarlar, Bizans kaynaklarında yeni gelen bir bozkır topluluğu olarak görünür. Ancak onların kimliği ve geçmişi konusunda kesin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Avarların, Orta Asya bozkır dünyasıyla bağlantılı oldukları kabul edilmekle birlikte, bu topluluğun hangi unsurlardan oluştuğu ve tarih sahnesine çıkmadan önce hangi süreçlerden geçtiği tartışmalıdır.

Avar adı, Çin kaynaklarında Juan-Juan (Rouran) olarak geçen Orta Asya’daki siyasi oluşumla ilişkilendirilmiştir. Juan-Juan Kağanlığı’nın 552 yılında Göktürkler tarafından yıkılmasından sonra batıya yönelen bazı grupların Avar adıyla Avrupa’da ortaya çıktığı düşünülmüştür. Bununla birlikte Avarların yalnızca tek bir topluluktan meydana geldiği görüşü günümüzde kabul edilmemektedir.

Erken Orta Çağ bozkır topluluklarında siyasi birlikler, farklı kökenlerden gelen grupların bir araya gelmesiyle oluşabilmekteydi. Avar Kağanlığı da zaman içinde farklı toplulukları kendi siyasi yapısı içinde birleştiren bir güç hâline gelmiştir. Bu nedenle Avar kimliği, yalnızca soy veya köken üzerinden değil, aynı zamanda siyasi bağlılık ve kültürel bütünleşme süreci içinde değerlendirilmelidir.

Avarların kökeni konusundaki araştırmalar, Çin, Bizans ve diğer yazılı kaynakların yanı sıra arkeolojik buluntular ve dil araştırmalarından yararlanır. Ancak kaynakların sınırlılığı ve farklı yorumlara açık olması nedeniyle Avarların erken tarihi kesin sınırlar içinde ortaya konulamamaktadır.

Avarların Avrupa Tarihindeki Yeri

Avarlar, Antik Çağ’dan Orta Çağ’a geçiş döneminde Avrupa’nın siyasi dengelerini etkileyen önemli topluluklardan biri olmuştur. 558 yılında tarih sahnesine çıkan Avarlar, 796 yılına kadar yaklaşık iki buçuk asır boyunca Macar bozkırlarından Orta ve Doğu Avrupa’nın geniş bir bölümünde hâkimiyet kurmuştur.

Avar Kağanlığı’nın en güçlü döneminde Bizans ve Frank dünyası Avar hareketlerini yakından takip etmek zorunda kalmış, Avarlar aynı zamanda Sâsânî İranı ve Orta Asya Türkleriyle ilişkiler kurmuştur. Avar hâkimiyeti, Slav topluluklarının Ege Denizi ile Baltık Denizi arasındaki geniş sahaya yayılmasında da etkili olmuştur.

Avarların Avrupa tarihindeki yeri, uzun süre hak ettikleri ölçüde bilinmemiştir. Hunların Avrupa hafızasında daha güçlü bir iz bırakmasına karşılık Avarlar daha az tanınmıştır. Attila, Nibelungen destanı ve çeşitli sanat eserleriyle sonraki dönemlerin hafızasında yer alırken, Avar Kağanlığı’nı kuran Bayan Kağan’ın adı çok daha sınırlı biçimde bilinmektedir.

Bunun sebeplerinden biri, Avarların kendi tarihlerini anlatan kapsamlı yazılı eserler bırakmamış olmalarıdır. Bulgarlar ve Türkler gibi bazı bozkır toplulukları yazıtlar bırakırken, Avar hâkimiyet alanından yalnızca birkaç kısa runik yazılı metin günümüze ulaşmıştır. Bu nedenle Avar tarihi büyük ölçüde onların komşuları ve düşmanları tarafından yazılan kaynaklara dayanır.

Avar hükümdarlarından kaynaklarda adı açık biçimde geçen tek kişi Bayan Kağan’dır. Diğer hükümdarlar çoğunlukla yalnızca kağan unvanıyla anılmıştır. Bu durum, Avarların tarihî hafızadaki görünürlüğünü azaltan unsurlardan biri olmuştur.

Avarların Kaynaklardaki Tasviri

Avarlar, çağdaş kaynaklarda çoğunlukla olumsuz ifadelerle tasvir edilmiştir. Bizanslı ve Batılı yazarlar onları vefasız, vahşi, açgözlü ve güvenilmez bir halk olarak göstermiştir. Bu anlatımlar, dönemin yerleşik toplumlarının göçebe topluluklara yönelik bakışını yansıtmaktadır.

Bununla birlikte kaynaklardaki bu olumsuz tasvirler, Avarların tarihî gerçekliğini tamamen açıklamaz. Bizanslıların “barbar” olarak nitelediği Avarlar, aynı zamanda askerî açıdan etkili bir güç oluşturmuş ve özellikle süvari savaşında önemli başarılar kazanmıştır. Bizans ordusu da Avarlarla karşılaşmalar sonucunda üzengi gibi bazı askerî unsurlardan etkilenmiştir.

Modern araştırmalar uzun süre bu kaynakların taşıdığı önyargıların etkisi altında kalmıştır. Avarlar çoğu zaman Avrupa düzenini tehdit eden yıkıcı bir güç olarak değerlendirilmiştir. Ancak son dönem araştırmaları, Avar Kağanlığı’nın yalnızca saldırılardan oluşan bir yapı olmadığını; savaş, tehdit, diplomasi ve ekonomik ilişkiler yoluyla varlığını sürdüren bir siyasi sistem olduğunu göstermektedir.

Avar ordusu, savaş gücü yüksek ve büyük ölçüde askerî faaliyetlere dayanan bir yapıydı. Kağanlığın elde ettiği ganimetler ve siyasi kazançlar, bağlı savaşçı gruplar arasında belirli kurallar çerçevesinde dağıtılıyordu. Böylece savaş, Avar siyasi düzeninin temel unsurlarından biri hâline gelmişti.

Avarların Roma ve Bizans dünyasıyla ilişkileri yalnızca çatışmadan ibaret değildi. Avarlar ile Bizans arasında savaşların yanında elçilik faaliyetleri, anlaşmalar ve karşılıklı ilişkiler de yaşanmıştır. Bu durum, Avar Kağanlığı’nın dönemin siyasi sistemi içinde yer alan bir güç olduğunu göstermektedir.

Avarlar, Franklar ve Lombardlar gibi Batı’daki bazı toplulukların aksine Roma siyasi mirasını benimseyerek Hristiyan bir devlet kurmamışlardır. Bu durum, onların sonraki Avrupa tarih yazımında daha az görünür hâle gelmelerinde etkili olmuştur.

Avarlar ve “Barbar” İmgesi

Avarların tarih yazımındaki olumsuz imajı, büyük ölçüde onları anlatan kaynakların bakış açısından kaynaklanmaktadır. Avarlar hakkında bilgi veren yazarların çoğu, onları kendi toplumlarının karşısında yer alan yabancı bir güç olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle Avarlar, kaynaklarda çoğu zaman yerleşik medeniyetin karşıtı olarak gösterilmiştir.

Erken Orta Çağ araştırmalarında uzun süre bu bakış açısının etkisi görülmüştür. Göçebe topluluklar, yerleşik toplumların aksine daha ilkel ve düzensiz yapılar olarak değerlendirilmiştir. Ancak sonraki araştırmalar, bu yaklaşımın yetersiz olduğunu ortaya koymuştur.

Avar Kağanlığı’nın tarihi, yalnızca savaş ve yıkım üzerinden açıklanamaz. Avarlar, farklı toplulukları bir araya getiren siyasi bir yapı oluşturmuş, geniş bir bölgede hâkimiyet kurmuş ve çevresindeki devletlerle sürekli ilişkiler içinde bulunmuştur. Bu nedenle Avar tarihi, Avrupa’nın erken Orta Çağ’daki siyasi ve kültürel dönüşümünün bir parçası olarak ele alınmaktadır.

Avarların yaşadığı bölgeler, farklı halkların karşılaştığı bir alan olmuştur. Yazılı kaynakların sınırlı kaldığı durumlarda arkeolojik buluntular Avar tarihinin anlaşılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bugüne kadar Avar dönemine ait çok sayıda mezar ortaya çıkarılmıştır. Bu buluntular, Avar toplumunun kültürü, askerî yapısı ve yaşam biçimi hakkında bilgiler sağlamaktadır.

Arkeolojik araştırmalar, Avar dünyasının tek tip bir topluluktan oluşmadığını; farklı kültürel unsurların bir arada bulunduğunu göstermektedir. Erken Orta Çağ’daki halklar, çoğu zaman farklı kökenlerden gelen grupların siyasi birlikler içinde birleşmesiyle oluşmuştur. Bu nedenle Avar tarihi, yalnızca bir halkın değil, Avar hâkimiyeti altındaki geniş coğrafyanın tarihi olarak değerlendirilmelidir.

Avar Tarihinin Kaynakları

Avarlar hakkındaki tarihî bilgilerimizin büyük bölümü Bizans kaynaklarından gelmektedir. Avarların Avrupa’ya gelişleri, Bizans tarih yazımının oldukça canlı olduğu bir döneme rastlamıştır. Özellikle I. Justinianus döneminden sonra Bizans tarihçileri Avarlarla ilgili önemli bilgiler aktarmıştır.

Erken dönem Avar tarihi için en önemli kaynaklardan biri Menandros’tur. Menandros, İmparator Maurikios döneminden önceki yılları da kapsayan eserinde Avarlarla Bizans arasındaki ilişkileri anlatmıştır. Eseri günümüze bütünüyle ulaşmamış olsa da elçilik raporları ve bazı bölümleri daha sonraki derlemeler aracılığıyla korunmuştur. Bu bilgiler, Avarların ilk dönem siyaseti ve Bizans ile ilişkilerinin anlaşılması açısından önem taşır.

Theophylaktos Simokattes, Avar tarihi için bir diğer önemli Bizans kaynağıdır. İmparator Maurikios dönemini anlatan eseri, özellikle Avar-Bizans mücadeleleri hakkında ayrıntılı bilgiler içerir. Simokattes, Menandros’un çalışmalarından yararlanmış ve VI. yüzyıl sonundaki olaylar hakkında önemli bir anlatı bırakmıştır.

Avarlar hakkında bilgi veren askerî kaynaklardan biri Strategikon’dur. Yaklaşık 600 yılı civarında kaleme alınan bu eser, Bizans ordusunun düşmanlarıyla mücadele yöntemlerini ele almakta ve Avarların savaş tarzı, askerî özellikleri ve siyasi davranışları hakkında bilgiler vermektedir.

Efesli Johannes’in kilise tarihi de erken Avar dönemi için önemli kaynaklardan biridir. Her ne kadar eser dinî bir bakış açısıyla kaleme alınmış olsa da Avar saldırıları ve bu saldırıların etkileri hakkında bilgiler içermektedir.

Avarların Selanik kuşatmaları hakkında önemli bilgiler veren kaynaklardan biri Miracula Sancti Demetrii’dir. Selanik’in koruyucu azizi Demetrios etrafında şekillenen bu eser, Avar-Slav saldırılarını anlatırken dönemin şehir hayatı ve askerî olayları hakkında ayrıntılar sunmaktadır.

Bizans kaynaklarının yanında Avar tarihi için daha geç dönemlere ait çeşitli eserler de önem taşımaktadır. Bu kaynaklar, özellikle Avarların Balkanlar, Orta Avrupa ve Frank dünyasıyla ilişkileri hakkında bilgiler sağlamaktadır.

Theophanes’in kroniği, Avarlar ve Bulgarlar hakkında bilgi veren önemli Bizans kaynaklarından biridir. 800’lü yıllarda kaleme alınan bu eser, 285-813 yılları arasındaki olayları kronolojik biçimde ele alır. Theophanes, Avar savaşlarının anlatımında büyük ölçüde daha önceki kaynaklardan yararlanmıştır. Bununla birlikte Avarlar hakkındaki bilgileri çoğu zaman sınırlıdır.

İmparator Konstantinos Porphyrogennetos’un De Administrando Imperio adlı eseri de Avarlarla ilgili bilgiler içermektedir. X. yüzyılda hazırlanan bu eser özellikle Balkanların batısındaki bölgelerin tarihi ve bazı halkların kökenleri hakkında bilgiler vermesi bakımından önemlidir.

Batı kaynakları arasında Fredegar Kroniği önemli bir yere sahiptir. Fredegar, VII. yüzyıl ortalarında Frankların doğu sınırlarının ötesinde yaşanan olaylar hakkında bilgiler aktarmıştır. Bu eser, Avarların Batı dünyasıyla ilişkilerinin anlaşılmasında kullanılan temel kaynaklardan biridir.

Lombard tarih yazımı da Avarlar hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Özellikle Paulus Diaconus’un başlattığı gelenek, Avarlar ile Lombardlar arasındaki ilişkiler ve İtalya çevresindeki olaylar hakkında bilgiler vermektedir. Lombardların Avarlarla olan mücadeleleri ve ittifakları büyük ölçüde bu kaynaklar sayesinde bilinmektedir.

Karolenj dönemine ait yıllıklar ise Avar Kağanlığı’nın son dönemleri için başlıca kaynaklardır. Bu kaynaklarda özellikle Frankların Avarlara karşı yürüttüğü seferler ve Avar hâkimiyetinin sona erme süreci anlatılmaktadır. 791 ve 796 yıllarındaki Frank seferleri, bu yıllıklar sayesinde ayrıntılı biçimde takip edilebilmektedir.

Arkeoloji ve Avar Tarihinin Maddi Kaynakları

Avar tarihi için yazılı kaynakların sınırlı olması sebebiyle arkeolojik araştırmalar büyük önem taşımaktadır. Yazılı belgelerin sustuğu alanlarda arkeoloji, Avar toplumunun yapısı ve yaşam biçimi hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır.

Bugüne kadar Avar hâkimiyet alanlarında çok sayıda mezar ortaya çıkarılmıştır. Özellikle Karpat Havzası ve çevresinde yapılan kazılar sonucunda yaklaşık 50.000 Avar mezarı gün ışığına çıkarılmıştır. Bu mezarlara her yıl yenileri eklenmektedir. Bununla birlikte bu buluntuların tarihî açıdan yorumlanması çeşitli sorunları da beraberinde getirmektedir.

Avar dönemine ait yerleşim alanları, mezarlara kıyasla daha az bilinmektedir. Buna karşılık mezarlar, Avar toplumunun sosyal yapısı ve kültürü hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Soylu savaşçılar, bazen atlarıyla birlikte, zengin süs eşyaları ve silahlarıyla gömülmüştür. Savaşçıların eşleri de çoğu zaman değerli süs eşyaları taşımaktadır.

Avar mezarlarından elde edilen buluntular yalnızca sanat tarihi açısından değil; toplum yapısı, ekonomik hayat, gömme gelenekleri, beslenme alışkanlıkları, ulaşım araçları, hastalıklar ve yaşam şartları hakkında da bilgi vermektedir.

Avar arkeolojisi özellikle Macaristan’da önemli gelişmeler göstermiştir. Gyula László ve István Bóna gibi araştırmacılar, Avar toplumunun sosyal ve ekonomik yapısının incelenmesine katkıda bulunmuşlardır. Bunun yanında Avusturya, eski Yugoslavya, Çekoslovakya ve diğer bölgelerde yapılan çalışmalar Avar döneminin daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.

Bununla birlikte arkeolojik buluntuların yorumlanması çeşitli sorunlar taşımaktadır. Bir arkeolojik kültürün doğrudan belirli bir halka veya siyasi birliğe bağlanması her zaman mümkün değildir. Avar dönemindeki kültürel yapı, farklı toplulukların bir arada yaşadığı ve birbirleriyle etkileşim kurduğu karmaşık bir ortam oluşturmuştur.

Bu nedenle Avar tarihinin araştırılması, yalnızca arkeolojik verilere veya yazılı kaynaklara dayanmaz. Tarih, arkeoloji, dil bilimi ve diğer alanlardan elde edilen bilgilerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Avar tarihi, Avar hâkimiyeti altındaki farklı toplulukların ve geniş bir coğrafyanın ortak tarihi olarak ele alınmalıdır.

Avarların Göçü ve Bizans ile İlk Temaslar

Avarların Bizans dünyasının dikkatini çekmesi, 558 yılında Konstantinopolis’e gönderdikleri ilk elçilik heyetiyle gerçekleşmiştir. Bizanslıların Avarlarda fark ettiği ilk özelliklerden biri, Çinlilerin saç biçimine benzetilen uzun ve örgülü saçlarıydı. Theophanes, Avar elçilerinin şehre gelişini anlatırken halkın daha önce hiç görmediği bu topluluğu görmek için toplandığını ve Avarların uzun, örülmüş saçlarının sırtlarına kadar uzandığını belirtmektedir. Avarların kıyafetleri ise diğer Hun topluluklarınınkine benziyordu.

Avarlar hakkında erken dönemde bilgi veren Agathias da onların saç biçiminden söz etmektedir. Ancak kaynakların sınırlı ilgisi, Avarların başlangıçta Bizans için daha çok dikkat çekici bir yabancı topluluk olarak görüldüğünü göstermektedir.

Avarların siyasi geçmişi hakkında daha ayrıntılı bilgiler Menandros tarafından aktarılmıştır. Buna göre Avarlar, uzun süren göçlerden sonra Alanların hükümdarı Sarosios’un yanına ulaşmış ve Bizans ile ilişki kurmak istemiştir. Sarosios, Avarların bu isteğini Germanus’un oğlu Justinus aracılığıyla İmparator I. Justinianus’a bildirmiştir.

Bu sırada Avarlar Kafkasların kuzeyinde, Alanların da bulunduğu bölgede bulunuyordu. Bizans yönetimi, Avarların taleplerini başlangıçta çeşitli sebeplerle bekletmiş, ancak daha sonra elçiler Kandich’in yönetiminde Konstantinopolis’e gönderilmiştir.

Avar elçisi, Bizans imparatoruna güçlü bir müttefik olarak kendilerini sunmuştur. Avarların, imparatorun düşmanlarına karşı savaşabileceklerini belirtmiş; bunun karşılığında değerli hediyeler, düzenli ödemeler ve yerleşmek için uygun topraklar talep etmiştir. Justinianus, devlet adamlarıyla yaptığı görüşmelerden sonra bu talepleri kabul etmiş ve Avarlara altın zincirler, yataklar, ipek kıyafetler ve çeşitli hediyeler göndermiştir.

Bu anlaşma, Bizans’ın kuzey sınırlarında uyguladığı geleneksel diplomasi anlayışının bir örneğiydi. Roma ve Bizans yönetimleri, uzun süre boyunca kuzeydeki bozkır topluluklarıyla ittifaklar kurarak onları birbirlerine karşı kullanmaya çalışmışlardır. İmparatorluğun ödediği yıllık miktarlar, bu toplulukların güçlerini artırmalarına ve sınır bölgelerindeki dengelerin korunmasına hizmet etmiştir.

Ancak bu siyaset, aynı zamanda yeni tehditlerin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Attila’nın ölümünden sonra Karadeniz çevresinde büyük bir bozkır hâkimiyeti oluşmamış olsa da Gotlar, Bulgarlar, Kutrigurlar, Uturgurlar, Antlar ve Slavlar zaman zaman Roma topraklarına saldırılar düzenlemiştir. Bizans yönetimi, bu gruplar arasındaki rekabetlerden yararlanarak sınırlarını korumaya çalışmıştır.

Avarların ortaya çıktığı dönemde Balkanlar zaten uzun süredir saldırılarla karşı karşıyaydı. Justinianus döneminde Bulgar Hunları, Slavlar, Gepidler ve Kutrigurlar Balkan bölgelerine çeşitli akınlar düzenlemişti. Bizans, bu saldırılara karşı özellikle Tuna boyunca uzanan savunma hatlarını güçlendirmişti.

Ancak Balkan eyaletleri bu sürekli savaş ortamından büyük zarar görmüştü. Trakya başta olmak üzere bazı bölgelerde nüfus ve ekonomik güç azalmış, imparatorluğun sınır bölgelerindeki düzen zayıflamıştı. Bu durum, Avarların ilerleyen yıllarda bölgede etkili bir güç hâline gelmesini kolaylaştıran şartlardan birini oluşturmuştur.

559 yılında Avarlar Kafkaslar bölgesinde bulunurken Bizans’ın Balkanlardaki durumu zaten zayıftı. Aynı dönemde Kutrigur Hunları hükümdarı Zabergan, Tuna’yı aşarak Konstantinopolis çevresine kadar ilerlemişti. Bizans, bu saldırıyı durdurmak için yeterli askerî güce sahip değildi.

Justinianus, Kutrigurlara karşı Uturgurların hükümdarı Sandilchos’tan yardım istemiştir. Sandilchos, Kutrigurlarla akrabalık bağlarına rağmen Bizans’ın isteğini kabul etmiş ve onların saldırı gücünü azaltmaya yönelik harekete geçmiştir. Agathias’ın aktardığına göre bu mücadele sonucunda Hun toplulukları güç kaybetmiş ve bölgede dağılmıştır.

Avarların Avrupa sahnesine çıktığı sırada Bizans’ın kuzey sınırlarındaki siyasi dengeler bu şekilde değişmekteydi. Avarlar ise henüz büyük bir güç olarak görülmese de kısa süre içinde Karadeniz çevresindeki bozkır siyasetinin önemli unsurlarından biri hâline gelecekti.

Avarların Batıya Göçü

Avarların VI. yüzyıl ortalarında Avrupa sahnesine çıkışı, Orta Asya’daki siyasî gelişmelerle bağlantılıdır. Bizans kaynakları Avarların gelişini, doğudan gelen ve eski hâkimiyet alanlarını terk etmek zorunda kalan bir topluluğun hareketi olarak anlatır.

Bu dönemde Orta Asya’da iki önemli güç bulunuyordu. Ceyhun ve Seyhun arasındaki Sogdiana bölgesinde etkili olan Eftalitler (Akhunlar), Çin, Hindistan, İran ve Batı arasındaki ticaret yollarında önemli bir konuma sahipti. Daha kuzeydoğuda ise Tanrı Dağları ve Altay çevresinde Juan-Juan Kağanlığı hüküm sürüyordu. 552-555 yıllarında Juan-Juan hâkimiyeti, onların eski tâbileri olan Türkler tarafından yıkıldı. Türk Kağanlığı kısa zamanda güçlenerek batıya yayıldı ve yaklaşık 560 yılında Eftalit Devleti’nin ortadan kaldırılmasında etkili oldu.

Bizans kaynakları Avarların bu süreçte Türk hâkimiyetinden ayrılarak batıya yöneldiğini bildirir. Menandros’un aktardığına göre Türk hükümdarı İstemi Yabgu, Avarların kaçışından haberdar olmuş ve onları takip etmek istemiştir. Avarlar, Türklerin Eftalitlerle savaşmasını fırsat bilerek Türk egemenlik sahasından uzaklaşmışlardı. Kaynaklar, Avarların Türk ordusundan mı ayrıldıkları veya Türk kuvvetlerinin yokluğundan yararlanarak mı kaçtıkları konusunda kesin bilgi vermez.

Türklerle Avarlar arasındaki bu düşmanlık sonraki yıllarda da devam etmiştir. 568 yılında Bizans elçisi İmparator II. Justinianus adına Türklerle görüşürken, Türk elçisi Maniak Avarların büyük bölümünün Türk hâkimiyetinden ayrıldığını ve yaklaşık yirmi bin kişinin batıya gittiğini belirtmiştir.

Avarların kökeni konusunda Bizans kaynaklarında farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bazı kaynaklar onları doğudan gelen eski Avar-Hun topluluklarıyla ilişkilendirirken, bazıları Avar adının daha sonra benimsenmiş bir siyasî kimlik olduğunu ileri sürer. Theophylaktos Simokattes, Avarların aslında Var ve Hunni adlı topluluklarla bağlantılı olduğunu, bunların Avrupa’ya geldikten sonra Avar adını kullandıklarını aktarır.

Bu anlatıya göre Var ve Hunni toplulukları batıya ilerlediğinde Karadeniz çevresindeki Barselt, Onogur ve Sabir gibi halklar onları gerçek Avarlar sanmış ve bu güçten çekinerek onlara hediyeler göndermiştir. Var ve Hunni toplulukları ise bu durumdan yararlanarak Avar adını benimsemişlerdir.

Bununla birlikte kaynaklar Avarların kökeni konusunda kesin bir görüş birliği sağlamaz. Bizans yazarlarının aktardığı bilgiler, farklı dönemlere ait olayları ve çeşitli halk adlarını iç içe geçirebildiği için dikkatle değerlendirilmelidir. Buna rağmen Avarların VI. yüzyıl ortalarında Orta Asya’daki Türk yükselişi sırasında batıya yönelen ve kısa süre içinde Avrupa’nın önemli siyasî güçlerinden biri hâline gelen bir topluluk olduğu anlaşılmaktadır.

Avarların Kökeni

Avarların kökeni, erken dönem kaynaklarının farklı ve zaman zaman çelişkili bilgiler vermesi nedeniyle tartışmalı konulardan biridir. Bizans tarihçisi Theophylaktos Simokattes, Avrupa’daki Avarların gerçek Avarlar olmadığını, Var ve Hunni adlı toplulukların Avar adını benimsediğini ileri sürer. Bu sebeple onları “sahte Avarlar” (Pseudavaroi) olarak adlandırır.

Theophylaktos’un anlatısına göre Var ve Hunni toplulukları batıya yöneldiklerinde Karadeniz çevresindeki bazı halklar onları gerçek Avarlar sanmış, bunun sonucunda bu topluluklar Avar adını kullanmaya başlamıştır. Ancak bu anlatı, Bizans tarih yazımının bozkır halklarını açıklama biçimiyle bağlantılıdır ve kesin bir tarihî gerçek olarak kabul edilmez.

Avar adının kökeni konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Çin kaynaklarında A-pa adıyla geçen topluluklar, Türk yazıtlarında Apar şeklinde görülen isimler ve İran kaynaklarındaki Avar adlandırmaları bu tartışmada ele alınmıştır. Bununla birlikte aynı veya benzer isimlerin farklı dönemlerde farklı topluluklar tarafından kullanılması nedeniyle yalnızca isim benzerliğine dayanarak kesin bir köken bağlantısı kurmak mümkün değildir.

Avarların Juan-Juanlarla ilişkisi de araştırmalarda tartışılmıştır. Theophylaktos, Avarları Türklerin yıktığı Juan-Juanlarla ilişkilendirirken, modern araştırmalar bu bağlantının doğrudan ve kesin biçimde kanıtlanamadığını belirtir. Avarların ortaya çıkışında Juan-Juan, Eftalit, Var-Hunni ve Ogur unsurlarının etkili olmuş olabileceği ileri sürülmüştür.

Bozkır dünyasında siyasî birlikler çoğu zaman farklı toplulukların birleşmesiyle oluşmuştur. Bu nedenle Avar kimliği de tek bir soy grubundan ziyade, VI. yüzyıldaki siyasî ve askerî gelişmeler sonucunda şekillenen bir birlik olarak değerlendirilir. Avrupa’ya gelen Avar topluluğu farklı kökenlerden gelen unsurları bünyesinde toplamış ve zamanla Avar adı altında birleşmiştir.

Avarların Batıya İlerlemesi

558 yılında Avarlar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda güçlü bir askerî birlik hâline gelmişti. Bizans kaynaklarında yaklaşık 20.000 savaşçıya sahip oldukları belirtilir. Bu sayı dönemin bozkır orduları için önemli bir güçtü.

Avarların yükselişi, Karadeniz-Hazar bozkırlarındaki mevcut siyasî dengeleri değiştirdi. İlk olarak bölgede yaşayan Sabirler, Zallar, Utigurlar ve Kutrigurlar Avarların baskısıyla karşılaştı. Sabirler daha önce Kafkasya bölgesinde Bizans ve Sasani rekabetinde önemli rol oynayan bir topluluktu; ancak Avar ilerleyişi karşısında güç kaybettiler.

Avarlar özellikle Utigur ve Kutrigurlar üzerinde etkili oldu. Menandros’un aktardığına göre Utigurlar Avarlara boyun eğdi. Kutrigurlar ise tamamen ortadan kalkmadı; daha sonraki dönemlerde Karadeniz bozkırındaki siyasî gelişmelerde yeniden ortaya çıktılar.

Avarların Antlarla ilişkisi de benzer şekilde askerî üstünlük üzerine kuruluydu. Avarlar Antlara karşı seferler düzenleyerek onları hâkimiyet altına aldılar. Ancak bozkır dünyasında bir topluluğun yenilmesi tamamen ortadan kalkması anlamına gelmiyordu; birçok topluluk yeni siyasî birlikler içinde varlığını sürdürmeye devam ediyordu.

Avarların Karadeniz çevresindeki ilerleyişi kısa sürede büyük bir hâkimiyet alanı oluşturdu. Bununla birlikte Avarların bütün Karadeniz-Hazar bozkırlarını doğrudan kontrol eden bir imparatorluk kurduğu söylenemez. Asıl güç merkezleri zamanla Orta Avrupa ve Tuna bölgesine yöneldi.

Bizans-Türk İlişkileri ve Avar Meselesi

Avarların Karadeniz bozkırlarında ortaya çıktığı dönemde Bizans İmparatorluğu, doğuda yükselen yeni güç olan Türk Kağanlığı ile diplomatik ilişkiler kurmaya başladı. Bizans sarayında Türkler hakkında başlangıçta sınırlı bilgi bulunuyordu. 562/563 yıllarında Türkler, Avarların kabul edilmemesi için İmparator I. Justinianus’a elçiler gönderdi.

Bizans kaynaklarında Türkler farklı isimlerle kaydedilmiştir. Theophanes Byzantios onları Don Nehri çevresinde yaşayan ve daha önce Massagetler olarak adlandırılan bir halk şeklinde tanımlar. Kaynaklarda geçen bazı adlandırmaların Avarlarla karıştırılması, erken dönem Bizans kayıtlarının bozkır halklarını tanımlamadaki güçlüğünü göstermektedir.

Türk Kağanlığı, 552 yılında Juan-Juan Kağanlığı’nın yıkılmasıyla ortaya çıkmış ve kısa sürede Orta Asya’nın en güçlü devletlerinden biri hâline gelmişti. Türklerin batı kanadını yöneten İstemi Yabgu, Eftalitlerin ortadan kaldırılmasında önemli rol oynadıktan sonra Batı Asya’daki siyasette etkili oldu.

Türkler ile Bizans arasındaki ilişkilerin temel unsurlarından biri İpek Yolu ticaretiydi. Türkler, Çin’den Batı’ya uzanan ticaret yollarının önemli bölümünü kontrol ediyor; özellikle Soğdlu tüccarlar aracılığıyla bu ticarette etkin rol oynuyordu. Sasani İranı’nın ipek ticareti üzerindeki hâkimiyeti ise Türkleri Bizans ile yakınlaşmaya yönelten başlıca sebeplerden biri oldu.

568 yılında İstemi Yabgu’nun gönderdiği Soğdlu elçi Manyak başkanlığındaki Türk elçilik heyeti Konstantinopolis’e ulaştı. Heyet, Persleri ipek ticaretinden dışlamayı ve Bizans ile ortak hareket etmeyi amaçlıyordu. Görüşmeler sonucunda iki devlet arasında dostluk anlaşması yapıldı.

Bizans da Türklerle ilişkilerini geliştirmek amacıyla elçilik heyetleri gönderdi. 569 yılında general Zemarchos, İstemi Yabgu’nun yanına elçi olarak gönderildi. Menandros’un aktardığına göre Zemarchos, Türk hükümdarının merkezine ulaşmış ve burada diplomatik görüşmeler gerçekleştirmiştir.

Ancak Bizans-Türk ittifakı uzun vadeli sonuçlar doğurmadı. Buna rağmen Türklerle kurulan ilişkiler, Bizans’ın Avarlara karşı izlediği siyaseti etkiledi. Türkler Avarları eski tebaaları olarak görüyor ve onların bağımsız hareket etmesini kabul etmiyordu. Bizans ise Avarları Türk baskısından kaçmış bir güç olarak değerlendirdi.

Bu dönemde Bizans’ın Avarlarla ilişkilerinde Türk faktörü önemli bir unsur hâline geldi. Türklerin Avarlara karşı düşmanca tutumu, Bizans’ın başlangıçta Avarlara karşı daha mesafeli davranmasına yol açtı.

Avarların Avrupa Siyasetine Girişi

Avarların Karadeniz-Hazar bozkırlarında güç kazanması, Bizans İmparatorluğu’nun kuzey sınırlarında yeni bir siyasi denge oluşturdu. Bizans yönetimi, bölgede bulunan farklı toplulukları birbirlerine karşı kullanarak sınır güvenliğini sağlamaya çalışıyordu. Utigurların Kutrigurlara karşı desteklenmesi ve Türk Kağanlığı ile Avarlara karşı ilişkiler kurulması bu siyasetin örneklerindendi.

Ancak Bayan Kağan yönetimindeki Avarlar kısa sürede çevredeki rakiplerine üstünlük sağladı. Karadeniz-Hazar bozkırlarındaki bütün güçleri tamamen hâkimiyet altına almasalar da Bizans sınırlarına yakın bölgelerde önemli bir siyasi güç hâline geldiler.

Avarlar Bizans topraklarında yerleşmek amacıyla elçilik heyetleri gönderdiler. Konstantinopolis’te yapılan görüşmelerde kendilerine vaat edilen yerlerin verilmesini talep ettiler. Bizans yönetimi ise daha önce Gotlarla uyguladığı iskân politikasına benzer bir yöntemi değerlendirdi. Ancak Avarların imparatorluk içinde yerleşmesinin ileride siyasi bir tehdit oluşturabileceği düşüncesiyle temkinli davrandı.

İmparator I. Justinianus’un danışmanları Avarlara Pannonia bölgesinde yerleşme teklifinde bulundu. Ancak Avarlar bunu kabul etmedi. Onlar özellikle Küçük İskitya (Scythia Minor) bölgesiyle ilgileniyordu. Bu bölge, Karadeniz bozkırlarına yakınlığı ve atlı savaşçı topluluklar için uygun otlakları nedeniyle stratejik önem taşıyordu.

Görüşmeler sonuçsuz kalırken Bizans-Avar ilişkileri gerginleşti. Bizans yönetimi Avar elçilerini oyalamaya çalıştı; Avarlar ise bu süreçte silah ve ihtiyaç malzemeleri temin etti. İki taraf arasındaki diplomatik gerilim açık bir çatışma ihtimalini ortaya çıkardı.

Bununla birlikte Avarlar aynı dönemde batıya doğru seferler düzenledi. 560’lı yıllarda Karpatlar üzerinden Frank topraklarına yönelen Avar birlikleri, Franklarla yapılan mücadelelerde önemli başarılar elde etti. Bu seferler doğrudan bir fetih hareketinden çok Bayan Kağan’ın bozkır dünyasındaki üstünlüğünü ve siyasi itibarını güçlendirme amacını taşıyordu.

Avarların erken dönem siyasetinde temel hedef, geniş bir imparatorluk kurmaktan önce Barbaricum olarak adlandırılan Avrupa bozkır ve sınır bölgelerinde üstünlük sağlamaktı. Zaferler, bağlı halklardan alınan vergiler ve hükümdarın itibarı, Avar Kağanlığı’nın meşruiyetinin temel unsurlarını oluşturuyordu.

Avarların Pannonia’ya Yerleşmesi ve Gepid Krallığı’nın Yıkılışı

565 yılı Kasım ayında 78 yaşındaki I. Justinianus’un ölümü üzerine yerine yeğeni II. Justinus geçti. Yeni imparator, selefinden farklı bir dış politika izleyeceğini gösterdi. “Pacıficus” unvanını benimseyen Justinus, barış arayışından çok Roma’nın eski itibarını ve hâkimiyet anlayışını yeniden güçlendirmeyi amaçlıyordu. Bu nedenle Justinianus dönemindeki uzlaştırıcı siyasetten uzaklaşarak daha sert bir tutum benimsedi.

II. Justinus’un tahta çıkışından kısa süre sonra Avar elçileri Konstantinopolis’e geldi. Elçilik heyetinin başında Targitos (Corippus’ta Targites) bulunuyordu. Avarlar, Justinianus döneminde kendilerine verilen yıllık ödemelerin devam ettirilmesini talep ettiler. Bizans sarayında büyük bir törenle karşılanan elçiler, Bayan Kağan’ın gücünü ve kendisine bağlı hâle getirilen halkları hatırlatarak taleplerini ilettiler.

Justinus ise Avarların isteklerini reddetti. Önceki imparator tarafından verilen hediyelerin kendi tasarrufunda olduğunu, Avarların bunlar üzerinde hak iddia edemeyeceğini belirtti. Ayrıca Türk Kağanlığı ile ilişkilerini hatırlatarak Avarlara karşı koyabileceklerini ifade etti. Bazı Bizans kaynakları, Justinus’un Avar elçilerine karşı çok sert davrandığını ve onları aşağılayıcı sözlerle karşıladığını aktarır. Bununla birlikte elçilik görüşmelerinin ardından Bayan Kağan doğrudan Bizans üzerine yürümek yerine dikkatini batıya çevirdi.

Avarların bu dönemdeki hareketleri yalnızca Bizans ilişkileriyle açıklanamazdı. Bayan Kağan, Karpat havzasındaki güç dengelerini kendi lehine çevirmeye çalışıyordu. Bölgedeki başlıca rakiplerden Gepidler ve Lombardlar arasındaki mücadele, Avarlar için önemli bir fırsat oluşturdu.

Attila İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra Gepidler, Karpat havzasının doğu kesiminde güçlü bir krallık kurmuştu. Kralları Kunimund, Sirmium çevresinde hüküm sürüyordu. Lombardlar ise Pannonia bölgesinde güç kazanmış ve Gepidlerle uzun süredir rekabet hâlindeydi. İki halk arasındaki mücadele 565 yılında yeniden şiddetlendi.

Lombard Kralı Alboin, Gepidlere karşı üstünlük sağlamak için Bayan Kağan’a elçi gönderdi. Lombardlar, Gepidlerin Bizans tarafından desteklendiğini ve bu durumun Avarların çıkarlarına aykırı olduğunu ileri sürdüler. Bayan Kağan başlangıçta doğrudan ittifak yapmaktan kaçındı; ancak yardım karşılığında ağır şartlar ileri sürdü. Lombardların sığırlarının onda birini, savaş ganimetlerinin yarısını ve Gepid topraklarının tamamını talep etti.

Bu anlaşma sonucunda Avarlar ve Lombardlar 567 yılında Gepidlere karşı harekete geçti. Gepid Kralı Kunimund, önce Lombardlarla savaşmayı tercih etti ancak yapılan savaşta yenildi ve öldürüldü. Gepid Krallığı büyük ölçüde ortadan kalktı. Avarlar ise büyük bir çatışmaya girmeden Tisa bölgesindeki Gepid topraklarını ele geçirdi. Böylece Karpat havzasının önemli bir bölümü Avar hâkimiyetine geçti.

567’deki gelişmelerin ardından Orta Avrupa’nın siyasi dengesi hızla değişti. 568 yılında Lombardlar, Alboin önderliğinde İtalya’ya göç etti. Bu göçe Gepidler, Sarmatlar, Suebler, Pannonialılar, Norikler ve başka topluluklardan katılan gruplar da eşlik etti. Lombardların ayrılmasıyla Pannonia bölgesi büyük ölçüde Avarlara kaldı.

Avarların Pannonia’ya yerleşmesi, onların Avrupa’daki hâkimiyetlerinin başlangıcını oluşturdu. Bayan Kağan döneminde Avarlar, yalnızca savaşçı bir topluluk olmaktan çıkarak Karpat havzasında kalıcı bir siyasi güç hâline geldi. 565-568 yılları arasındaki gelişmeler, Orta ve Doğu Avrupa’nın siyasi haritasını önemli ölçüde değiştirdi.

Dönüm Noktası: 568 Senesi

568 yılı, Avarların Karpat havzasına yerleşmesi ve Lombardların İtalya’ya göçüyle Orta ve Doğu Avrupa tarihinin önemli dönüm noktalarından biri oldu. Bu gelişmeler, Kavimler Göçü sürecinin son aşamalarından biri olarak değerlendirilmiş ve Antik Çağ’dan Erken Orta Çağ’a geçişin sembolik olaylarından biri kabul edilmiştir.

Bu dönemde Karpat havzasındaki siyasi dengeler köklü biçimde değişti. Svabyalılar Elbe ve Oder arasındaki bölgelerden ayrılırken Gepidler güç kaybetti, Lombardlar İtalya’ya yöneldi ve Avarlar Tuna havzasında yeni bir hâkimiyet alanı kurdu. Böylece Orta Avrupa’nın doğu kesimlerinde Avarlar ve onların egemenliği altındaki Slav toplulukları belirleyici unsurlar hâline geldi.

Daha eski tarih yazımında bu gelişmeler çoğu zaman Germen dünyasının geri çekilişi olarak yorumlandı. Ancak modern araştırmalar, olayları yalnızca etnik toplulukların yer değiştirmesi şeklinde değerlendirmez. Alboin, II. Justinus veya Bayan gibi hükümdarlar yalnızca kendi halklarının çıkarlarıyla hareket eden kişiler değildi; dönemin siyasi şartları, askerî güç dengeleri ve meşruiyet arayışları kararlarında etkiliydi.

II. Justinus’un Gepidlere karşı Avarları desteklemesi ilk bakışta çelişkili görünebilir. Gepid Kralı Kunimund, Sirmium gibi önemli bir merkezde hüküm süren, Bizans ile ilişkileri bulunan bir hükümdardı. Buna karşılık Avarlar, daha hareketli ve saldırgan bir güç olarak görülüyordu. Ancak Bizans’ın geleneksel siyaseti, barbar topluluklar arasındaki rekabeti kullanarak sınır bölgelerinde denge sağlamaya dayanıyordu. Bu bakımdan Gepidlerin ortadan kaldırılması, imparatorluk açısından kısa vadeli bir çıkar hesabının sonucuydu.

Bununla birlikte bu politika yeni bir güç ortaya çıkardı. Gepidlerin yerine Karpat havzasında Avar Kağanlığı yükseldi. Avarlar, bölgedeki savaşçı aristokrasiyi ve çeşitli toplulukları kendi hâkimiyetleri altında toplamaya başladı. Bizans açısından Gepidlerden daha tehlikeli bir rakiple karşı karşıya kalınmış oldu.

Karpat havzasındaki mücadele yalnızca toprak hâkimiyetiyle ilgili değildi. Bölgedeki Germen ve diğer savaşçı gruplar, kendi hanedanları ve gelenekleri etrafında destek toplamaya çalışıyordu. Lombard Kralı Alboin’in Gepidlere karşı yürüttüğü siyaset de bu bağlamda anlaşılmalıdır. Alboin, yalnızca askerî zafer kazanmayı değil, Gepid savaşçılarını kendi yönetimi altında toplamayı hedefledi.

Lombardlar 567 yılında Gepidleri yenerek krallıklarını sona erdirdi. Ancak kısa süre sonra Alboin, Avarlarla yaptığı anlaşma sonucunda Pannonia’yı terk ederek İtalya’ya yöneldi. Bu kararın ardında birçok etken bulunuyordu. Lombardlar için Karpat havzasında kalıcı bir üstünlük kurmak giderek zorlaşıyor, bölgede Avarlar yeni ve güçlü bir rakip olarak ortaya çıkıyordu.

568 yılında Lombard ordusu İtalya’ya hareket etti. Bu göç yalnızca Lombardlardan oluşmuyordu; Gepidler, Sarmatlar, Suebler, Pannonialılar, Norikler ve başka gruplar da bu harekete katıldı. Böylece Orta Tuna bölgesindeki siyasi yapı tamamen değişti. Lombardların çekilmesiyle Pannonia’da Avar hâkimiyetinin kurulmasının önü açıldı.

Avarların yükselişi, yalnızca bir halkın başka bir halkın yerini alması anlamına gelmiyordu. Karpat havzasındaki eski savaşçı aristokrasi düzeni dönüşüyor, yeni bir siyasi merkez ortaya çıkıyordu. Gepid Krallığı artık eski çekiciliğini kaybetmiş, savaşçı gruplar için geleceğe dönük bir güç merkezi olmaktan çıkmıştı. Avar Kağanlığı ise farklı kökenlerden gelen savaşçı toplulukları kendi yönetimi altında birleştiren yeni bir bozkır devleti olarak yükseldi.

568 olayları sonucunda Orta Avrupa’nın siyasi haritası yeniden şekillendi. Lombardların İtalya’ya göçü, Gepidlerin ortadan kalkması ve Avarların Tuna havzasına yerleşmesi, sonraki yüzyıllarda Balkanlar ve Orta Avrupa tarihini belirleyecek yeni güç dengelerinin temelini oluşturdu.

Yeni Büyük Güç

Sirmium’a İlk Saldırı

Avarların Karpat havzasına ilerleyişi, kaynaklarda ilk defa eski Sirmium kentinin surları önünde belirgin biçimde görülür. Kunimund’un yenilgisinden sonra Gepid garnizonu görünüşe göre şehri savaşmadan Romalılara bırakmıştı. Komutan Usdibad, Kunimund’un yeğeni Reptila ve Aryan piskoposu Thrasarich, Gepid kraliyet hazinesini Romalılara teslim ederek sürgüne gitmişti. Böylece General Bonus’un yönetimindeki Roma kuvvetleri Sirmium’a hâkim oldu ve şehir yaklaşık 125 yıl sonra yeniden Roma egemenliğine girdi.

Gepid hâkimiyetinin son döneminde Sirmium önemli bir siyasi merkez hâline gelmişti. Kral Kunimund burada oturuyor ve kendi adına para bastırıyordu. Şehirde Hristiyan Gepidlerin dini teşkilatı da bulunuyordu. Gepidlerin Aryan piskoposları vardı; ilk Avar kuşatması sırasında Ortodoks ruhani lider de şehir savunmasında etkili olmuştu.

Avarların eski Roma merkeziyle ilk karşılaşması tehditkâr bir gösteriyle başladı. Avar savaşçıları Sirmium önlerinde korku salmak amacıyla savaş naraları attı ve davullar çaldı. Buna karşılık Roma komutanı Bonus da askerlerini aynı şekilde karşılık vermeye teşvik etti; Romalı askerler kalkanları ve mataralarıyla büyük bir gürültü çıkararak Avarların psikolojik üstünlük kurma çabasına karşılık verdi.

Şehir halkı ise bu gösteriden etkilenmişti. Savaştan sonra Avar elçilerinin şehre yaklaştığını gören halk yeni bir saldırı olacağını düşünerek alarma geçti. Sirmium’un eski hamamları da bu dönemde hâlâ kullanılmaktaydı ve şehrin Roma geçmişinin önemli izlerinden birini oluşturuyordu.

Savaşın ayrıntıları günümüze ulaşmamıştır. Menandros’un eserinden kalan bölümler yalnızca savaş sonrasındaki görüşmeleri aktarır. Ancak Roma komutanı Bonus’un yaralandığı bilinmektedir. Avarlara zayıflığını göstermemek için yarası gizlice tedavi edilmiş ve Bonus acı çekmesine rağmen askerlerinin karşısına çıkmıştır. Görünüşe göre Romalılar Avar saldırısını geçici olarak durdurmayı başarmış, Bayan’ın ordusu şehirden çekilmiş ve Sirmium’un teslim edilmesi gerçekleşmemiştir.

Bununla birlikte Avarlar diplomatik baskı kurmaya devam etti. Bayan’ın temsilcileri, Gepid ülkesinin fetih hakkıyla Avarlara ait olduğunu ileri sürdüler. Bu nedenle Roma’nın Sirmium’u işgal etmesi, Avarlara göre savaş sebebiydi. Aynı şekilde Gepid komutanı Usdibad’ın Roma tarafından kabul edilmesi de Avarların itiraz ettiği konular arasındaydı.

Bu mesele, Roma hukuk anlayışı ile bozkır siyasi geleneği arasındaki farkı göstermektedir. Avarlara göre bir halk üzerinde kazanılan zafer, yalnızca o halkın yenilmesi anlamına gelmiyor; onun toprakları ve siyasi bağlılıkları da galibin hakkı kabul ediliyordu. Usdibad’ın Roma’ya sığınması bu nedenle Avarlar açısından ciddi bir siyasi sorun oluşturuyordu.

Bayan başlangıçta uzun bir savaş istemiyordu. Sirmium önündeki başarısızlığın ardından Roma ile anlaşmaya yanaştı. Ancak General Bonus, imparatorun onayı olmadan böyle bir anlaşma yapma yetkisine sahip değildi. Avar kağanı ise tamamen boş dönmek istemediğini belirterek bazı hediyeler talep etti. Bu durum, Avarların henüz bölgede kesin bir üstünlük kurmadığını ve ordunun somut kazanımlar beklediğini göstermektedir.

Avarların Karpat havzasına geliş yolu da tartışmalıdır. “İskitya yolundan” geldiklerini belirten ifade, onların Karadeniz’in kuzeyinden ve doğu bozkırlarından ilerlediğine işaret eder. Avarların 566/567 kışında Tuna çevresinde bulunduğu ve ardından Gepid topraklarına yöneldiği anlaşılmaktadır.

Sirmium görüşmeleri sırasında Bayan, Bonus’tan küçük miktarda altın ve gümüş eşya talep etti. Şehir savunucuları bu isteği karşılamaya hazır görünse de Bonus imparatorluk politikasına aykırı hareket etmek istemedi. Bunun üzerine Bayan Roma topraklarını yağmalamakla tehdit etti ve Kutrigurlardan oluşan bir birliği Tuna’nın güneyine gönderdi.

Kutrigurlar bu dönemde Avar ordusu içinde yardımcı savaşçı gruplar olarak bulunuyordu. Bayan onları Roma üzerindeki baskıyı artırmak amacıyla kullanmıştı. Daha sonraki dönemlerde bu rol büyük ölçüde Slav topluluklarına geçti. Kutrigurlar ise zamanla Avar ve Bulgar siyasi yapıları içinde eridi.

Müzakereler kesin bir anlaşmayla sonuçlanmadı. Taraflar arasında geçici bir ateşkes oluştu ve Bayan Gepid ülkesinin işgaline başladı. 568 yılında Lombardların Pannonia’dan ayrılmasıyla Avarlar bölgede daha geniş bir hâkimiyet alanı kurdu.

II. Justinus ise izlediği siyasetin başarılı olduğuna inanıyordu. Çok az askerî harcama yaparak önemli bir stratejik kazanım elde ettiğini düşünüyordu. Ancak bu başarı, imparatorun Avarlara karşı tutumunu sertleştirdi. Bayan’ın taleplerini kabul etmeyen Justinus, kısa süre sonra Avarlarla daha büyük bir çatışmanın içine girecekti.

Savaş ve Barış Arasında

Sirmium önündeki başarısız görüşmeler birkaç yıl boyunca devam etti. İlk büyük çatışmaların 570 ve 571 yıllarında yaşandığı, ardından geçici barış sağlandığı anlaşılmaktadır.

Bu dönemde Bizans, Avarlara karşı denge oluşturmak amacıyla Göktürklerle ilişkilerini geliştirdi. Ancak Türklerin Avarlara karşı kesin bir zafer kazanacağı düşüncesi Bizans yönetiminde aşırı güven oluşturdu. Türk kağanının Avarları kolayca yenebileceğini söylemesi, II. Justinus’un Avar tehdidini küçümsemesine katkıda bulundu.

Öte yandan Lombardların İtalya’ya ilerlemesi Bizans’ın planlarını zorlaştırdı. 569 yılında Milano Lombardların eline geçti. II. Justinus, Avarlara karşı hazırlık yaparken aynı zamanda İtalya ve Pers cephesindeki sorunlarla da uğraşmak zorunda kaldı.

Avarlarla ilişkilerde belirleyici sorunlardan biri Sirmium meselesiydi. Bayan’ın talepleri sürekli aynı kaldı: Sirmium’un teslim edilmesi, daha önce başka bozkır topluluklarına yapılan ödemelerin devam ettirilmesi ve Usdibad’ın iade edilmesi.

Avarlar bu talepleri savaş hukukuna dayandırıyordu. Onlara göre Gepidlerin yenilgisi, Gepid topraklarının ve halkının Avar hâkimiyetine geçmesi anlamına geliyordu. Sirmium bu nedenle yalnızca stratejik bir şehir değil, kazanılmış bir hakkın sembolüydü.

Bayan’ın amacı başlangıçta Roma ile sürekli savaşmak değildi. Daha önce Gotların Roma dünyasıyla kurduğu ilişkiye benzer şekilde, imparatorlukla anlaşarak Avar hâkimiyetini meşrulaştırmaya çalışıyordu. Ancak II. Justinus böyle bir düzenlemeyi kabul etmedi.

Sonunda Avar elçisi Targitios’un ardından Apsich başkanlığındaki başka bir elçilik heyeti Konstantinopolis’e geldi. Görüşmeler sırasında Romalılar Sirmium yerine başka bir yerleşim alanı vermeyi teklif etti. Ancak anlaşma gerçekleşmedi.

II. Justinus, Avarlarla uzlaşma yerine mücadele yolunu seçti. Fakat imparator, Balkan ordularının gücünü olduğundan fazla değerlendirmişti. 570’li yıllarda Avarlarla yapılan savaşlarda Bizans orduları ağır kayıplar verdi.

Bu yenilgiler sonucunda Bizans siyaseti değişmek zorunda kaldı. Yeni imparator Tiberios döneminde Avarlarla anlaşma yoluna gidildi. Yapılan anlaşmayla Avarlara yıllık 80.000 solidus ödeme kabul edildi. Böylece Avar Kağanlığı, Bizans tarafından Balkanlar’daki önemli siyasi güçlerden biri olarak tanınmış oldu.

Avarların yükselişi bundan sonra yalnızca askerî başarılarla değil, diplomasi yoluyla da sürdü. Bayan Kağan, Roma ile tamamen düşman olmak yerine imparatorlukla ilişkiler kurarak Karpat havzasındaki hâkimiyetini sağlamlaştırmayı tercih etti. Böylece Avar Kağanlığı, VI. yüzyılın sonlarında Orta Avrupa’nın en önemli siyasi güçlerinden biri hâline geldi.

Bayan’ın Bizans’la İttifakı

Aralık 574’te Tiberios, imparator ve aynı zamanda yönetimde ortak güç sahibi oldu. II. Justinus’un ağırlaşan ruhsal durumu ve siyasetten çekilmesiyle birlikte Bizans’ın Avarlarla ilişkileri yeniden düzenlendi. Birkaç yıl boyunca Tuna bölgesinde iki büyük gücün ortak çıkarları öne çıktı. Menandros’un özellikle vurguladığı üzere Bayan ile daha önce çatıştığı Tiberios arasındaki yakınlaşma, siyasi şartların değişmesinin sonucuydu.

Bayan’ın Tuna’nın kuzeyinde kurduğu hâkimiyet iki yönden tehdit altındaydı. Doğuda Göktürk birlikleri Hazar-Kıpçak bozkırlarında ilerliyor, Batı Türk Kağanlığı hükümdarı Türk Şad, “köleleri” olarak gördüğü Avarlara karşı sert tehditlerde bulunuyordu. Diğer taraftan Aşağı Tuna çevresinde Avar otoritesinden bağımsız hareket eden Slav gruplarının etkinliği artıyordu. Slavlar Avarlar için doğrudan büyük bir tehdit oluşturmamakla birlikte, kağanın bölgedeki üstünlük iddiasını zayıflatan bir unsur hâline gelmişti.

Bayan’ın Türklerle ilişkilerindeki gelişmeler tam olarak bilinmemektedir. Ancak Türk Şad’ın tehditlerinin doğrudan bir askerî harekâta dönüşmediği anlaşılmaktadır. Buna rağmen Türk saldırısı ihtimali Avarlar üzerinde ciddi bir endişe oluşturmuştu. Avarların Türk siyasetindeki konumu, Bizans elçilerinin Türk sarayında karşılaştığı sert tepkilerden de anlaşılmaktadır.

576 yılında Tiberios, daha önce iki defa bu görevi yerine getirmiş olan Valentinus’u Türklere elçi olarak gönderdi. Türklerle kurulan ilişkilerin önemini, yüz kişiden fazla Türk elçilik heyetinin Konstantinopolis’e gelip dönüş yolunda Valentinus’a eşlik etmesi göstermektedir. Bu heyet, o sırada Türk hâkimiyetindeki Kırım bölgesinden geçmişti. Böylece Bayan’ın bütün Utigurları hâkimiyeti altına aldığı yönündeki iddia, eğer daha önce geçerli olmuşsa bile artık önemini kaybetmişti.

Bu sırada Batı Türk Kağanlığı’nın başında İstemi Yabgu’nun oğlu bulunuyordu. Valentinus imparatorun mesajını sunduğu sırada Türk Şad onu sert biçimde durdurdu. Romalıları yalancılık ve ikiyüzlülükle suçlayan Türk hükümdarı, Bizans’ın Avarlarla ilişkisini eleştirdi. Ona göre Avarlar Türk hâkimiyetine bağlıydı ve Romalıların onlarla anlaşması kabul edilemezdi.

Türk Şad, Avarların kendisine bağlı halklar olduğunu ileri sürerek onları tekrar hâkimiyeti altına alabileceğini söyledi. Ayrıca Bizans’ın Avarlarla kurduğu ilişkilerin yanlış olduğunu belirtti ve Romalıların Tuna, Dinyester ve Meriç bölgelerindeki siyasi hareketlerini yakından bildiğini ifade etti.

Avarların Bizans tarafından korunması Türk Şad için nasıl düşmanca bir davranışsa, Avarlarla anlaşma yapılması da Türk hükümdarına göre aynı şekilde kabul edilemezdi. Ancak bu kriz büyümeden sona erdi. Valentinus ve beraberindekiler Türk geleneklerine uygun olarak İstemi Yabgu’nun cenaze törenine katıldı.

Türk Şad’ın gücünü göstermek amacıyla Kırım bölgesine asker gönderdiği ve bu ordunun Utigur beylerinin desteğiyle Bosporos (Kerç) şehrini ele geçirdiği aktarılır. Daha sonraki bazı bilgilere göre Türk kuvvetleri Avarlara karşı harekete geçmek amacıyla Herson bölgesine kadar ulaşmıştı.

Bayan, yönetiminin ilk yıllarında Türk Şad’ın saldırı ihtimalini ciddi bir tehdit olarak görmüş olmalıdır. Bizans da aynı endişeyi taşıyordu. Bu nedenle 574 yılında başlayan Bizans-Avar yakınlaşması iki tarafın da ortak güvenlik ihtiyacına dayanıyordu.

Ancak bu ittifakın yeni bir sorunu vardı: Slavların bağımsız hareketleri. 574 barışından sonra Aşağı Tuna’daki Slav grupları daha serbest hareket etmeye başladı. Ne Bizans ne de Avar Kağanlığı bu durumdan memnundu.

Slavlarla Mücadele

Tiberios’un imparatorluğunun dördüncü yılı olan 578’de yaklaşık 100.000 Slav’ın Trakya ve çevresindeki bölgelere büyük bir yağma akını düzenlediği aktarılır. Bu saldırılar Balkan eyaletlerinin güvenliğini ciddi biçimde tehdit etti.

Bu dönemde Bizans’ın ana askerî gücü Perslerle savaş hâlindeydi. Bu nedenle Tiberios, Slav akınlarına karşı Bayan’dan yardım istedi. İmparator, kağanı Slavlara karşı harekete geçmeye ikna ederek onların kendi topraklarını savunmak zorunda kalacağını ileri sürdü.

Bayan’ın Slavlara karşı harekete geçmek için kendi gerekçeleri de vardı. Aşağı Tuna’daki Slav liderleri Avar hâkimiyetini kabul etmiyor, vergi ödemeyi reddediyordu. Menandros’un aktardığına göre Bayan, Slav lideri Daurentios’a elçiler göndererek Avarlara bağlanmasını ve vergi vermesini istedi. Ancak Slavlar bu talebi reddetti ve kendilerinin kimseye boyun eğmeye alışık olmadıklarını belirtti.

Slavların elçileri öldürmesi, Bayan’ın tepkisini daha da sertleştirdi. Bu olay yalnızca kişisel bir hakaret olarak değil, Avar hâkimiyet anlayışına karşı bir meydan okuma olarak görüldü. Çünkü kağanın amacı yalnızca vergi almak değildi; Tuna çevresindeki bütün barbar topluluklar üzerinde üstünlük kurmaktı.

Avarların Slavlar üzerindeki gerçek hâkimiyeti sınırlıydı. Uzak bölgelerde yaşayan topluluklar merkezî otoriteden bağımsız hareket edebiliyordu. Ancak kağan için önemli olan, bu halkların siyasi üstünlüğünü tanımalarıydı.

Bayan, uzun süre Slavlarla doğrudan savaşa girmek istemedi. Ancak Bizans’ın desteğiyle harekete geçti. İllyricum valisi Johannes’in organizasyonuyla büyük bir Avar kuvveti Tuna üzerinden Slav bölgelerine gönderildi. Kaynaklarda bu ordunun 60.000 süvariden oluştuğu belirtilir.

Bununla birlikte Avar ordusu Slavlarla büyük bir meydan savaşına giremedi. Slav savaşçıları ormanlık alanlara çekildi ve Avarların hareket kabiliyetini sınırladı. Avarlar bunun yerine Slav yerleşimlerini yağmalamakla yetindi.

Bu sefer Slav akınlarını tamamen sona erdirmedi. Ancak Slav toplulukları artık Avar gücünü dikkate almak zorunda kaldı. Bundan sonra Avar hâkimiyetine karşı açık meydan okumaktan kaçındılar ve elde ettikleri ganimetten kağana pay vermek durumunda kaldılar.

Bayan’ın Bizans ile kısa süreli iş birliği başka sonuçlar da doğurdu. Daha sonraki dönemde İmparator Maurikios, doğu ordularının zayıflamasının ardından askerî gücü yeniden düzenlemeye çalıştı. Bazı kaynaklarda Bizans’ın barbar savaşçılar satın aldığı belirtilse de bu askerlerin doğrudan Avar hâkimiyetinden geldiği kesin değildir.

Bayan ise Avar ordusunun temel gücü olan ağır süvarileri paylaşmak istemezdi. Çünkü Avar askerî sistemi yeni savaşlara hazırlanıyordu. Bu dönemde Bizans’la kurulan ittifak, Avar Kağanlığı’nın Tuna bölgesindeki üstünlüğünü sağlamlaştırmasına yardımcı oldu.

Sirmium’un Fethi

Bayan, siyasi inisiyatifi yeniden ele aldıktan sonra Tuna Slavlarına karşı yürüttüğü mücadeleyle yetinmedi. Başarı kazanmış bir barbar ordusunun lideri olarak yalnızca Bizans’ın desteğiyle Slav akınlarını engellemek yeterli değildi. Avar ordusunun baskısı, özellikle ilk Sirmium kuşatmasından sonra giderek artmıştı. Bir zamanlar Bizans tarafından sağlanan hediyeler ve barış ilişkileri artık kağan için yeterli değildi.

İmparator Tiberios, Avar ordusunun gücünü kendi tecrübelerinden biliyordu. Ancak Bayan’ın önceki yıllarda izlediği temkinli siyaset, Bizans yönetiminde yanlış bir güven duygusu oluşturmuştu. Yaklaşık yirmi yıl boyunca yalnızca sınırlı çatışmalar yaşanmış, Sirmium’un teslimi ise esas olarak diplomatik bir mesele olarak görülmüştü. Fakat bu defa karar veren taraf Bayan olacaktı.

579 yılında Avar elçisi Targitios yıllık ödemeleri almak için Konstantinopolis’e geldiğinde durum sakin görünüyordu. Sirmium ve Singidunum’daki Bizans birlikleri savaşa hazır değildi. Yeni imparator Maurikios, mevcut askerî gücün büyük bölümünü doğuya, Perslerle mücadele etmek üzere Mezopotamya’ya göndermişti.

Bayan’ın planının önemli bir parçası Bizans’ı hazırlıksız yakalamaktı. Elçi Targitios imparatorluk hediyelerini alarak Konstantinopolis’ten ayrılırken Avar ordusu Sirmium ile Singidunum arasındaki Sava Nehri’ne ulaşmıştı. Burada bir köprü inşa edilmeye başlandı.

Avarların büyük nehirleri geçmek için köprüler kurması dönemin kaynaklarında dikkat çekici bir olay olarak anlatılır. Menandros, daha önce Tuna üzerindeki bir köprü girişimini ayrıntılı biçimde aktardığı gibi, Sava üzerindeki bu çalışmaya da geniş yer verir. Efesli Johannes ve daha sonraki tarihçiler de bu olayı kaydetmiştir. Büyük bir süvari ordusunun nehirlerden geçirilmesi önemli bir askerî başarı olarak görülüyordu.

Bazı kaynaklarda köprünün Tuna üzerinde yapıldığı anlatılır. Ancak olayın Sava Nehri ile ilgili olması daha muhtemeldir. Çünkü Sirmium kuşatması sırasında köprü, şehre Sava üzerinden ulaşan Bizans yardım yollarını kesmek için kullanılmıştır. Avarlar için asıl amaç, kuşatma sırasında şehrin dışarıdan destek almasını engellemekti.

Avarların nehir geçişi sırasında teknik zorluklar yaşadığı bilinmektedir. Menandros, Bayan’ın yukarı Pannonia’dan gemiler topladığını ve bunları askerî amaçla kullandığını aktarır. Avarlar düzenli bir donanmaya sahip değildi; ancak mevcut imkânları kullanarak nehri geçmeye çalıştılar.

Sava üzerindeki çalışmalar devam ederken Sirmium ve Singidunum’daki Bizans yöneticileri durumdan şüphelenmeye başladı. Singidunum komutanı Sethos, inşaatın amacını sorguladı. Bayan ise yine diplomatik bir oyun izledi. Slavlara karşı yeni bir sefer hazırladığını ileri sürdü ve elçisinin öldürülmesini gerekçe göstererek Konstantinopolis’e yeni bir elçilik göndermek istediğini söyledi.

Avarların gerçek amacı kısa sürede ortaya çıktı. Bayan, saldırmayacağına dair yemin etmeyi teklif etti ve bunu Avar geleneğine göre kılıç ve İncil üzerine yaptı. Bu süreçte Bizans yönetimi zaman kazanmaya çalıştı. İmparator, Türklerin Kırım’daki Herson bölgesindeki faaliyetlerini gerekçe göstererek harekâtı ertelemeye çalıştı.

Ancak Avarlar hazırlıklarını tamamlamıştı. Elçi Solachos Konstantinopolis’e gönderildi ve açık biçimde Sirmium’un teslim edilmesini istedi. Ona göre şehir artık Bizans tarafından tutulamazdı; nehir yoluyla asker ve erzak ulaşması mümkün değildi. Sadece büyük bir Roma ordusunun gelmesi Avar kuşatmasını kaldırabilirdi.

Bayan’ın Sirmium üzerindeki iddiası yalnızca askerî bir hedefe dayanmıyordu. Kağan, Gepid Krallığı’nın yenilgisinden sonra şehrin kendisine ait olduğunu düşünüyordu. Avar hukuk anlayışına göre yenilen halkın toprakları da galibin hâkimiyetine geçiyordu. Bu nedenle Sirmium’un Bizans tarafından elde tutulması, Avarların gözünde anlaşmazlığın temel nedeniydi.

Sirmium’un önemi hem stratejik hem de sembolikti. Şehir, Sava geçişlerini kontrol eden önemli bir merkezdi. Bununla birlikte Avarların amacı yalnızca askerî üstünlük sağlamak değildi. Şehrin Roma hâkimiyetinde kalması, Avar egemenliğinin sınırlarını gösteren bir sembol hâline gelmişti.

Bizans için de Sirmium’un kaybı büyük anlam taşıyordu. Tiberios’un, şehri savaşmadan vermektense başka tavizleri tercih edeceğini söylediği aktarılır. Sirmium’un savunulması, yalnızca bir kale veya şehir mücadelesi değil, Roma’nın Balkanlardaki otoritesini koruma çabasıydı.

Kuşatma sırasında Bizans, şehre yardım ulaştırmaya çalıştı. Dalmaçya ve İllyricum üzerinden destek sağlanmaya çalışıldı. Ayrıca Lombardlar, Türkler ve Karadeniz-Hazar bozkırlarındaki bazı topluluklarla diplomatik temas kuruldu. Ancak bu girişimler sonuç vermedi.

Avarların kuşatması uzun sürdü. Şehrin çevresindeki yollar kontrol altına alındı ve Sirmium dışarıdan yardım alamaz hâle geldi. Kuşatmanın yaklaşık üç yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. Avar komutanı Apsich de ayrı bir birlikle bölgedeki yolları denetledi.

Sonunda Bizans yönetimi şehri koruyamayacağını kabul etti. Perslerle devam eden savaş, Balkanlardaki askerî imkânları sınırlamıştı. Slav akınları da yeniden yoğunlaşmıştı. Bu şartlar altında Tiberios, Sirmium’un boşaltılması karşılığında teslim edilmesi emrini verdi.

Anlaşmaya göre şehir halkı malları ve mülkleri dışında serbestçe ayrılabilecekti. Bayan ise daha önce kararlaştırılan 80.000 solidusluk ödemeyi ve ek hediyeleri aldı. Ancak teslim sürecinde yeni bir sorun ortaya çıktı. Avarların büyük şamanı Bookolabras’ın imparatorluk tarafına kaçması ve Bayan’ın onun iadesini istemesi müzakereleri yeniden zorlaştırdı.

Sirmium’un düşüşüyle birlikte şehir Avar hâkimiyetine geçti. Bazı kaynaklar Avarların şehre yerleştiğini, ardından büyük bir yangın çıktığını aktarır. Arkeolojik bulgular, şehirde Avar varlığını gösteren izler ortaya koymaktadır. Bununla birlikte yangının ve yıkımın ayrıntıları kaynaklarda farklı şekillerde anlatılır.

Sirmium’un fethi çağdaş kaynaklarda geniş yankı buldu. İspanyol kronikçisi Biclarolu Johannes, Avarların Pannonia’daki hâkimiyetini Balkanlardaki Slav saldırılarıyla birlikte değerlendirdi. Theophylaktos ve Theophanes de olayın önemine dikkat çekti.

582 yılında gerçekleşen Sirmium’un fethi, Avar-Bizans ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası oldu. Kısa süre sonra hem Bayan hem de Tiberios öldü. Yeni imparator Maurikios döneminde Bizans’ın Tuna siyaseti değişti. Bayan’ın ardından gelen Avar yönetimi ise daha saldırgan bir çizgi izlemeye başladı.

584: Hudutta Savaş ve Sembol Harbi

Sirmium’un fethinden kısa süre sonra Bayan öldü ve Avar tahtına oğullarından biri geçti. Yeni kağan, babasının kazandığı üstünlüğü sürdürmek ve kendi otoritesini göstermek amacıyla Bizans üzerindeki baskıyı artırdı. 582’de yapılan anlaşmaya göre Bizans’ın Avarlara yıllık 80.000 solidus ödemesi gerekiyordu. Ancak yeni kağan kısa süre sonra bu miktarın artırılmasını istedi.

Theophylaktos’a göre kağan, imparatorun sahip olduğu değerli hayvanları ve eşyaları talep etti. Maurikios ona Hindistan’dan getirilen bir fil gönderdi. Fakat bu hediyeyi yetersiz bulan kağan, daha görkemli bir altın yatak ve mevcut yıllık ödemeye ek olarak 20.000 solidus daha istedi.

Bu talepler yalnızca maddi kazanç amacı taşımıyordu. Erken Orta Çağ diplomasisinde hediyeler hükümdarlar arasındaki üstünlük ilişkisini gösteren sembolik unsurlardı. Kağanın hediyeleri reddetmesi, kendisini Roma imparatoruna bağlı bir alıcı konumuna düşürmemek ve kendi ordusu önünde üstünlüğünü göstermek anlamına geliyordu.

İmparator Maurikios ise Avarların yeni taleplerini kabul etmedi. Bu tavır, ilerleyen yıllarda Balkanlarda askerî mücadele yolunu seçmesinde etkili oldu.

Avarların ilk hedefi Singidunum (Belgrad) oldu. Şehir, Justinianus döneminde güçlendirilmiş önemli bir sınır merkeziydi. Ancak Sirmium’un kaybedilmesinden sonra yeterince korunamıyordu. Avarlar hızlı bir saldırıyla şehri ele geçirdi. Ardından Morava Nehri üzerindeki Viminacium (Kostolac) ve Augusta kalelerini aldılar.

Avar ordusu daha sonra Trakya’daki Anchialos (Anhialo) bölgesine ulaştı. Şehir kuşatılmadı; çevresi yağmalandı. Buradaki kaplıcalar Avar hükümdar ailesinin dikkatini çekti.

Efesli Johannes’in aktardığına göre kağan burada Bizans imparatoriçesi Anastasia’ya ait mor renkli bir kaftanı ele geçirdi ve giyerek Roma iktidar sembollerini kendi hâkimiyetiyle ilişkilendirdi. Bu olay, Avar hükümdarının Roma imparatorluk sembollerini kendi gücünü göstermek için kullandığı örneklerden biri olarak değerlendirilir.

Kağanın bu davranışı Roma tahtını ele geçirme iddiası anlamına gelmiyordu. Daha çok Roma dünyasının sembolik gücünü kendi hükümdarlığını yüceltmek için kullanmasıydı. Benzer şekilde birçok erken Orta Çağ hükümdarı Roma imparatorluk kültürünün unsurlarını kendi siyasi meşruiyetlerini güçlendirmek amacıyla benimsemişti.

584 yılı sonunda Avarların doğudan gelen yeni gruplarla güç kazandığı görülmektedir. Türk Kağanlığı içindeki mücadeleler sonucunda bazı Varhun grupları batıya göç etmiş ve Karpat havzasındaki Avarlara katılmıştı. Bu gelişmeler Bizans’ın Avarlara karşı Türklerle yeniden yakınlaşmasını kolaylaştırdı.

Maurikios, Avarları çevrelemek amacıyla Türklerle ilişkileri geliştirdi. Türkler daha önce Avarlara karşı düşmanca bir tutum sergilemişti. Böylece Bizans, Tuna’daki rakibine karşı doğudan ve batıdan baskı kurmaya çalıştı.

Aynı dönemde Avarlar ile Bizans arasında yeni müzakereler yapıldı. Ancak ilişkiler gerginliğini korudu. Bizans elçisi Komentiolos’un Avar sarayındaki sert konuşması kağanın tepkisini çekti ve elçi ölüm tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Sonunda Avar ileri gelenlerinin müdahalesiyle serbest bırakıldı.

585 yılında yeni bir anlaşma yapıldı. Buna göre Bizans’ın Avarlara yıllık ödemesi 100.000 solidusa çıkarıldı. Böylece Sirmium’un fethinden sonra başlayan yeni güç dengesi bir süreliğine devam etti.

585: Bookolabras Meselesi

Bizans ile Avarlar arasındaki anlaşmaya rağmen Balkanlardaki çatışmalar sona ermedi. Avar ordusu geri çekilirken Slav grupları yağma faaliyetlerini sürdürdü. Bizans kaynakları bu saldırılarda Avar etkisinin bulunduğunu düşünüyordu.

Bu dönemde Avar sarayında önemli bir kriz yaşandı. Kağanın baş şamanı Bookolabras, kağanın eşlerinden biriyle ilişki kurmakla suçlandı. Durum ortaya çıkınca kaçtı ve Bizans topraklarına sığındı.

Bookolabras’ın kaçışı, Avar-Bizans ilişkilerinde yeni bir sorun oluşturdu. Kağan onun geri verilmesini istedi. Ancak Bizans yönetimi şamanı Konstantinopolis’te tuttu. Bu durum Avarların gözünde anlaşmanın ihlali olarak değerlendirildi.

Bookolabras’ın meselesi, yalnızca kişisel bir olay değildi. Kağanın itibarı ve hükümdarlık otoritesiyle ilgiliydi. Sirmium görüşmelerinde olduğu gibi burada da Avar hükümdarı, kendi otoritesine yönelik bir meydan okumaya karşılık vermeye çalışıyordu.

Maurikios’un Avar elçisi Targitios’u tutuklatması ilişkileri daha da bozdu. Böylece Bizans yönetimi hem diplomatik kuralları ihlal etmiş hem de Avar sarayındaki daha uzlaşmacı unsurları zayıflatmış oldu.

Bunun ardından Avarlar Tuna sınırındaki Bizans kalelerine karşı geniş çaplı bir harekâta başladı. Akys (Prahovo), Bononia (Vidin), Ratiaria (Arçer), Durostorum (Silistre), Zaldapa, Tropaeum Traiani, Marcianopolis (Devnya) ve diğer bazı kaleler Avarların eline geçti.

Bu fetihler, Avarların Tuna hattında büyük bir üstünlük kurduğunu gösteriyordu. Ancak büyük şehirler karşısında aynı başarıyı gösteremediler. Avarlar kısa süre içinde Bizans’ın güçlü tahkimatlarıyla karşılaşmaya başladı.

586: Trakya’da Savaş

585 yılında Tuna sınırındaki başarılarından sonra Avarlar, 586 yılında yeniden Balkanlar üzerine harekete geçti. Bizans İmparatoru Maurikios, önceki yıl Slavlara karşı başarı kazanan Komentiolos’u Avrupa ordularının başkomutanlığına getirdi. Ancak doğuda devam eden Pers savaşları nedeniyle Bizans’ın Balkanlar için ayırabildiği askerî güç sınırlıydı.

Anchialos’ta toplanan Bizans ordusunda yaklaşık 10.000 asker bulunuyordu. Komentiolos yaptığı incelemede bunların bir kısmının savaş için uygun olmadığını belirledi ve birlikleri yeniden düzenledi. Avar ordusu ise geniş bir alana yayılmış, farklı birlikler hâlinde hareket ediyordu. Bu durum Bizans ordusuna bazı fırsatlar sağladı.

Bizans birliklerinden Kastos, Tuna bölgesindeki Zaldapa yakınlarında bulunan bir Avar grubuna saldırarak ganimetlerini ele geçirdi. Daha önemli bir başarı ise Martinos’un Tomis bölgesinde gerçekleştirdiği harekâttı. Bizans birlikleri kağanın bulunduğu bölgeye kadar ilerledi ve onu yakalamaya çalıştı. Avar kağanı kurulan tuzaklardan son anda kurtuldu.

Avar ordusu daha sonra yeniden toparlandı ve Bizans birlikleriyle mücadele devam etti. Kastos’un kuvvetleri Avar öncü birliklerine karşı başarı kazansa da geri çekilme emrine uymadığı için zor durumda kaldı. Avarlar tarafından kuşatılan Bizans birlikleri ormanlara dağılarak kurtulmaya çalıştı.

Bu sırada Komentiolos, Haemus Dağları çevresinde Avarların ilerleyişini durdurmaya çalıştı. Ancak Avarlar farklı yollar kullanarak Bizans savunmasını aşmayı başardı. Mesembria (Nesebar) bölgesinde bulunan Roma birlikleri yenildi ve şehir Avarların eline geçti.

Avar ordusu daha sonra Trakya içlerine ilerledi. Komentiolos’un kuvvetleri yeterli güçte değildi ve başkentin güvenliği tehlikeye girdi. Bu durum Konstantinopolis’te büyük endişeye yol açtı.

Avarların ilerleyişi sırasında kağanın ele geçirilmesi için birkaç fırsat ortaya çıktı. Ancak bu girişimler başarılı olmadı. Theophylaktos’un aktardığına göre Bizans ordusu içinde verilen bir “torna, torna” emri yanlış anlaşılmış ve panik meydana gelmişti. Bu karışıklık Avar kağanının kaçmasına imkân sağladı.

Avarlar Trakya’da birçok kaleye yöneldi. Appiaria, Beroe (Stara Zagora), Diocletianopolis (Hisarya) ve çevredeki bazı yerleşimler saldırıya uğradı. Ancak Philippopolis (Filibe) ve Adrianopolis (Edirne) gibi büyük merkezlerin güçlü savunmaları karşısında başarı sağlayamadılar.

Bu dönemde Avarların kuşatma teknikleri konusunda ilerleme kaydettiği görülmektedir. Appiaria’nın ele geçirilmesiyle ilgili anlatılan hikâyede Bizanslı bir esirin Avarlara kuşatma makineleri konusunda bilgi verdiği aktarılır. Bu olay, Avarların daha önce zorlandıkları şehir kuşatmalarında yeni yöntemler kullanmaya başladığını göstermektedir.

Avar saldırıları karşısında Maurikios, Komentiolos’u görevden alarak yerine Johannes Mystakon’u getirdi. Johannes, Avarlara karşı daha hareketli bir savaş yöntemi uyguladı. Ani saldırılar ve geri çekilmelerle Avar ordusunu zor durumda bıraktı. Bu yöntem, dönemin askerî anlayışında “İskit darbesi” olarak ifade edilen taktiklerle ilişkilendirilmiştir.

Sonuçta Avarlar Edirne çevresindeki kuşatmayı kaldırarak geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak savaş kesin bir sonuç vermedi. Avarlar Balkanlar üzerindeki baskılarını sürdürürken Slav gruplarının akınları da devam etti.

Karpat Havzasının İşgali ve İskânı

Avarlar 567 yılında Gepid Krallığı’nı ve eski Pannonia eyaletinin büyük bölümünü içine alan Lombard topraklarını ele geçirdi. VI. yüzyıl ortalarında Prokopios, Karpat Havzası’nı geniş ve büyük ölçüde boş bir bölge olarak tanımlamış, burada yaşayan barbarların diğer topluluklardan uzak ve dağınık bir hayat sürdüklerini belirtmişti. Bu geniş alanın Avar hâkimiyeti altında düzenlenmesi ve iskân edilmesi zaman almıştır.

Erken Avar dönemine ait arkeolojik buluntular, Avar kültürünün farklı kaynaklardan beslenen karmaşık yapısını göstermektedir. Bu dönemin karakteristik unsurları arasında kopçalı üzengiler, yuvarlak tabanlı üzengiler, yaprak biçimli demir mızrak uçları, çift başlı kılıçlar ve süslü kemer takımları bulunmaktadır. Gümüş tokalar, pullu zırhlar, halka veya piramit biçimli küpeler, çeşitli bilezikler ve geometrik ya da hayvan figürlü süslemeler de erken Avar maddi kültürünün önemli parçalarıdır.

Karpat Havzası’ndaki ilk Avar toplulukları tek bir kültürel kökenden gelmiyordu. Arkeolojik buluntular, Avarların Orta Asya’dan Tuna bölgesine kadar uzanan geniş bir kültürel çevreden etkilendiğini göstermektedir. Avar kültürü, farklı bozkır topluluklarının unsurlarının birleştiği bir yapı göstermiştir.

Bazı kültürel unsurlar Orta Asya’nın doğusundaki bozkır bölgelerinden gelmiştir. Juan-Juanların hâkimiyet alanı olan Altay çevresiyle bağlantılı kabul edilen bu unsurlar arasında bazı kemik tokalar, mızrak tipleri, kılıç biçimleri, sembolik zırh parçaları ve mezar gelenekleri bulunmaktadır. Orta Asya’nın batısı ve Sasani İmparatorluğu’nun kuzeyindeki bozkırlarla bağlantılı olarak ise P biçimli kulplara sahip kılıçlar, pullu zırhlar, gümüş kemer parçaları, yuvarlak küpeler ve bazı tamga biçimli işaretler görülmektedir.

Güney Rusya bozkırlarından gelen bazı unsurlar da Avar kültüründe yer almıştır. Bu bölgeler, daha önceki dönemlerde olduğu gibi Bizans etkisinin görüldüğü ortak bir bozkır kültür alanı oluşturuyordu. Bu nedenle bazı kültürel özellikleri belirli bir topluluğa doğrudan bağlamak mümkün değildir.

Bizans etkisi erken Avar kültürünün gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Bizans zanaatkârları Avarların taleplerine göre üretim yapmış, bazı teknik ve süsleme biçimleri benimsenmiştir. Cam kaplar, amforalar ve çeşitli değerli eşyalar ticaret veya ganimet yoluyla Karpat Havzası’na ulaşmıştır. Geç Roma ve Bizans geleneğine ait unsurlar, Avar sanatının temel bileşenlerinden biri hâline gelmiştir.

Erken Avar kültüründe Germen etkileri de görülmektedir. Özellikle hayvan üslubu olarak adlandırılan süsleme geleneğinde Bizans-Akdeniz sanatının ve Germen süsleme anlayışının birleştiği kabul edilmektedir. Ancak bu etkiler, Avar toplumunun Germen kökenli olduğunu göstermemektedir. Germen unsurları daha çok belirli bölgelerde ve sınırlı gruplar içinde görülmektedir.

Avar toplumunun biyolojik yapısı da çeşitli kökenlerin birleşimini yansıtmaktadır. Araştırmalar, Avar dönemindeki nüfusun tek tip olmadığını; Karpat Havzası’nda Orta Asya kökenli, Doğu Avrupalı ve bozkır topluluklarıyla ilişkili farklı grupların bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle Avar Kağanlığı’nı etnik açıdan tek bir topluluk olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Avar yerleşimleri zaman içinde farklı bölgelerde gelişmiştir. İlk dönemde küçük mezarlıklar ve küçük yerleşim alanları yaygınken daha sonra daha büyük köyler ortaya çıkmıştır. Bazı yerleşimlerde Batı ve Bizans etkileri daha belirgin olmuştur. Kölked gibi merkezlerde Avar dönemi boyunca yaşayan toplulukların tarım ve zanaat faaliyetleriyle uğraştığı görülmektedir.

Avar hâkimiyeti altında yerel Roma ve Germen kökenli toplulukların varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Özellikle Balaton Gölü çevresindeki Keszthely Kültürü, geç Roma geleneklerinin Avar dönemi içinde devam ettiğini göstermektedir. Fenékpuszta’daki eski Roma kalesi çevresinde Hristiyan geleneklerine bağlı yerleşimler yaşamaya devam etmiş, burada Roma, Germen ve Avar unsurlarının birleştiği bir kültür alanı oluşmuştur.

Avarlar fethettikleri bölgelerde farklı toplulukları tamamen ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman onları kendi hâkimiyet sistemleri içinde değerlendirmiştir. Savaş esirleri, çiftçiler ve zanaatkârlar ekonomik hayatta önemli roller üstlenmiştir. Bu durum, Avar Kağanlığı’nın yalnızca göçebe savaşçılardan oluşan bir yapı olmadığını; farklı yaşam biçimlerinin bir arada bulunduğu çok unsurlu bir siyasi yapı olduğunu göstermektedir.

Zamárdi çevresinde bulunan zengin erken Avar mezarları da bölgedeki güçlü Avar gruplarının varlığını ortaya koymaktadır. Bu merkezlerde Bizans, İtalya, Sasani ve bozkır kültürlerine ait unsurlar birlikte görülmektedir. Ancak VII. yüzyıldaki çatışmalar ve değişen siyasi şartlar sonucunda bazı merkezler önemini kaybetmiştir.

Bayan hanedanı dönemindeki Avar hâkimiyeti, etnik ve kültürel açıdan kapalı bir yapı oluşturmamıştır. Avar Kağanlığı, Doğu Avrupa’daki farklı toplulukların, geleneklerin ve yaşam biçimlerinin bir araya geldiği çok kültürlü bir siyasi oluşum olarak gelişmiştir.

Avarlar ve Slavlar

Erken Slavlar

Slavların erken dönem tarihi, yazılı kaynakların sınırlılığı nedeniyle uzun süre belirsiz kalmıştır. Bu durum, Lucien Musset’nin ifadesiyle Slav yayılmasının “karanlık ilerleyişi” olarak nitelendirilmiştir. Modern tarih yazımında Slav hareketleri çoğu zaman büyük ve örgütlü kavim göçleri şeklinde ele alınsa da erken Slav yayılması bu modele tam olarak uymaz.

V. yüzyılın sonları ile VII. yüzyılın başları arasında Doğu ve Orta Avrupa’da önemli bir dönüşüm yaşandı. Kaynaklarda giderek daha sık görülmeye başlayan Sclavi (Sklavenoi) ve Venethi adları Slav topluluklarını ifade etmekteydi. Ancak erken dönem Slavlarını tek bir siyasi birlik veya ortak bir halk yapısı olarak değerlendirmek sorunludur.

Bazı araştırmacılar, erken Slav tarihindeki ortak bir “Slav halkı” düşüncesinin sonradan oluşturulmuş bir tasvir olduğunu belirtmiştir. Bu görüşe göre “Slav” adı, VIII-IX. yüzyıllara kadar Roma ve bozkır imparatorluklarının sınır bölgelerindeki çeşitli toplulukları tanımlayan geniş bir ifade olarak kullanılmış olabilir.

Slavlaşma süreci yalnızca büyük bir halk göçüyle açıklanamaz. Roma düzeninin çözülmesi, sınır bölgelerindeki askerî ve ekonomik yapıların değişmesi, yeni yerleşim imkânlarının ortaya çıkması ve küçük topluluk hareketleri bu süreçte etkili olmuştur. Slavların yayılması, tek bir soy ağacından gelen birleşik bir halkın genişlemesinden çok, farklı grupların zaman içinde ortak bir kimlik çevresinde birleşmesiyle gerçekleşmiştir.

Arkeolojik bulgular, erken Slav kültürünün V. yüzyılda Karpatlar’ın kuzeydoğusunda belirginleştiğini göstermektedir. Yukarı Dinyester ve Prut bölgelerinde Prag-Korçak Kültürü, bunun doğusunda ise bozkır etkileri taşıyan Penkovka Kültürü görülmektedir. Bu kültürlerin özellikleri arasında basit seramikler, ocaklı veya çukurlu evler ve ölü yakma geleneği bulunmaktadır.

Slavlar ilk defa VI. yüzyılın başlarından itibaren Bizans kaynaklarında daha belirgin şekilde yer almaya başlamıştır. Prokopios, Slav ve Ant topluluklarının savaş tarzları hakkında bilgi vermektedir. Ona göre Slav savaşçıları genellikle hafif silahlıydı; kalkan ve mızrak kullanıyor, zırh taşımıyorlardı. Yaşam tarzlarını ise Hunlara benzer şekilde sade olarak tanımlamıştır.

Slavların akrabası kabul edilen Antlar, erken Slav tarihi içinde özel bir yere sahiptir. Antlar, diğer Slav gruplarından daha belirgin bir siyasi örgütlenmeye sahipti. Prokopios, Slavların ve Antların tek bir hükümdar tarafından yönetilmediğini, kararlarını topluluk halinde aldıklarını belirtse de Antların VI. yüzyılda daha belirgin bir siyasi yapı oluşturduğu görülmektedir.

Antlar, Dinyester ile Dinyeper arasındaki bölgede yaşamaktaydı. Bu bölgede Slav kültürünün yanı sıra bozkır topluluklarının etkileri de görülmektedir. Antların siyasi ve kültürel gelişiminde Slav unsurları ile çevredeki bozkır geleneklerinin birleştiği anlaşılmaktadır.

VI. yüzyılın ortalarında Slav toplulukları Tuna bölgesinde daha görünür hâle geldi. 551 yılında İllyricum’a yapılan Slav akınlarında Gepidlerin desteğiyle Tuna geçişleri gerçekleşmiş, bazı Slav savaşçı grupları Balkan seferlerine katılmıştır. Bu gruplar yalnızca küçük yağmacı topluluklar değildi; savaş tecrübesine sahip hareketli birliklerdi.

Karpat Havzası’nda Slavların varlığı VI. yüzyılın ortalarından önce kesin biçimde takip edilememektedir. Bununla birlikte Lombard-Gepid mücadeleleri sırasında Slav savaşçı gruplarının bölgede etkili olduğu görülmektedir. Lombard taht adayı Hildigis’in Gepidlere karşı mücadelesinde yanında Slav savaşçıları bulunmuştur.

Bohemya ve Moravya’nın Slavlaşmasının zamanı da kesin olarak belirlenememektedir. Bazı araştırmacılar bu süreci VI. yüzyılın ortalarına kadar götürse de arkeolojik kanıtlar kesin bir tarih vermemektedir. Karpat Havzası’nın geniş çaplı Slavlaşması, Baltık Denizi ile Doğu Alpler arasındaki bölgede gerçekleşen daha sonraki yerleşim hareketleriyle bağlantılıdır.

Daha kuzeyde, özellikle Elbe-Saale bölgesinde Slav toplulukları VI. yüzyıldan itibaren görülmeye başlamıştır. Buradaki Slavlaşma büyük bir göç dalgasından çok, çok sayıda küçük yerleşim hareketi şeklinde gerçekleşmiştir. Prag-Korçak geleneğinden gelişen kültürler, bu bölgelerdeki erken Slav çiftçi topluluklarının izlerini taşımaktadır.

Avarlar Karpat Havzası’na geldiklerinde, Karpatlar dışında Elbe’den Aşağı Tuna’ya kadar uzanan geniş bir alanda Slav grupları bulunuyordu. Ancak bu topluluklar arasında güçlü bir siyasi birlik mevcut değildi. Antlar dışında büyük bir örgütlenmeye sahip olmayan Slav grupları, çoğunlukla yerel savaşçı topluluklar ve küçük yerleşim grupları hâlinde yaşamaktaydı.

Yunanistan’ın Hafızasında Avar Dönemi

IX. yüzyılın sonları veya X. yüzyılın başlarında Kayserili Arethas, Patras metropolünün Slavlarla olan mücadelesi üzerine hazırladığı bir çalışmada Yunanistan’daki Slav varlığının geçmişini incelemeye çalışmıştır. Bu çalışma daha sonra “Monemvasia Kroniği” adıyla bilinen metin etrafında önemli tartışmalara yol açmıştır.

Arethas’ın aktardığı anlatıda Yunanistan’daki Slav varlığı, İmparator Maurikios döneminin ilk yıllarındaki Avar saldırılarıyla ilişkilendirilmiştir. Kronikte Avarların 582-586 yılları arasındaki faaliyetleri; Sirmium, Singidunum, Viminacium, Augusta ve Anchialos’un ele geçirilmesi, Elpidios’un elçiliği ve Uzun Duvarlar’a kadar gerçekleştirilen akınlar gibi olaylarla birlikte anlatılır. Bu bilgiler Menandros, Euagrios, Theophylaktos ve Theophanes gibi daha eski kaynaklardan alınmıştır.

Monemvasia Kroniği, Peloponnesos’taki Slav faaliyetleri hakkında sınırlı bilgi verir. Kronikte Maurikios’un hükümdarlığının altıncı yılına (587/588) ait bir tarih verilerek Avar ve Slavların Yunanistan’da yerleştiği bölgeler anlatılır. Metne göre Avarlar Selanik, Hellas, Epir, Attika ve Euboia’ya kadar ilerlemiş, Peloponnesos’a girerek bölgeyi ele geçirmiş ve burada uzun süre hâkimiyet kurmuştur.

Kronik, Peloponnesos’un 218 yıl boyunca Avarların hâkimiyetinde kaldığını ve ancak IX. yüzyıl başlarında Bizans yönetimine döndüğünü ileri sürmektedir. Ancak bu anlatının tarihsel değeri uzun süredir tartışılmaktadır. Metnin amacı yalnızca olayları aktarmak değil, Yunan nüfusunun geri çekilişini ve Slavların yerleşimini açıklamaktır.

XIX. yüzyılda Fallmerayer’in modern Yunanların büyük ölçüde Slav kökenli olduğu yönündeki görüşleri bu kroniğin yeniden tartışılmasına neden olmuştur. Daha sonraki araştırmalar ise yer adları, arkeolojik buluntular ve tarihî kaynaklar üzerinden Peloponnesos’taki Slav varlığını yeniden değerlendirmiştir.

Avar tarihi açısından temel soru, Peloponnesos’taki Slav yerleşiminde Avarların rolünün ne olduğudur. Bazı araştırmacılar Avar adının aslında Slav yayılmasını ifade ettiğini ileri sürmüş, bazıları ise Avarlar ile Slavların ortak hareket eden müttefik topluluklar olduğunu savunmuştur.

Ancak Avarların Yunanistan’a büyük gruplar hâlinde kalıcı olarak yerleştiğine dair güçlü bir kanıt bulunmamaktadır. Avarların temel yerleşim merkezi Karpat Havzası idi ve seferler sırasında Roma topraklarına giren ordular genellikle geri dönmekteydi. Peloponnesos gibi bozkır yaşamına uygun olmayan bir bölgede Avar nüfusunun kalıcı hâle gelmesi de beklenen bir durum değildir.

Buna karşılık Avar orduları, Slav gruplarının Balkanlar’daki hareketlerini desteklemiş olabilir. Bizans kaynaklarında Avarlar ile Slavların çoğu zaman birbirinden kesin biçimde ayrılmaması da bu ilişkinin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

Efesli Johannes, Miracula Demetrii ve diğer Bizans kaynakları bazı olaylarda Avar ve Slav gruplarını birlikte “barbarlar” olarak tanımlamaktadır. Özellikle Selanik kuşatmaları sırasında Avarların siyasi ve askerî etkisi açık biçimde görülmektedir.

Sonuç olarak Yunanistan’ın hafızasında “Avar dönemi”, doğrudan bir Avar yerleşiminden çok, Avar askerî gücünün ve Avar-Slav ilişkilerinin Balkanlardaki Slav yayılması üzerindeki etkisiyle şekillenmiştir.

Mukaddes ve Barbarlar

Selanik’in Avar-Slav saldırıları hakkındaki bilgiler, imparatorluk merkezli kroniklerden çok farklı bir bakış açısı sunan “Miracula Sancti Demetrii” adlı eserden elde edilmektedir. Menandros, Theophylaktos ve Theophanes gibi tarihçiler olayları daha çok Konstantinopolis merkezli siyasî gelişmeler çerçevesinde aktarırken, bu eser Selanik halkının yaşadığı saldırıları yerel bir bakış açısından anlatır.

Doğaüstü unsurlar içermesine rağmen Miracula Sancti Demetrii, yalnızca dinî hikâyelerden oluşan bir metin değildir. Eser, çoğu olaylara tanık olmuş kişilerin aktarımlarını içerir ve Selanik’in barbar saldırıları karşısındaki durumunu ayrıntılı biçimde anlatır. İlk kitap, Başpiskopos Johannes tarafından yaklaşık 610 yılından sonra kaleme alınmış ve VI. yüzyılın son dönemindeki olayları aktarmıştır. İkinci kitap ise VII. yüzyıldaki saldırıları konu edinir.

Konstantinopolis merkezli tarihçiler için imparatorluğun merkezi ön plandaydı. Bu nedenle Balkanların batısında ve özellikle Selanik çevresinde yaşanan olaylar çoğu zaman ihmal edilmiştir. Bu açıdan Miracula, Bizans bürokrasisinin göz ardı ettiği bölgeler hakkında önemli bilgiler sağlar.

Selanik Kuşatması

Başpiskopos Johannes’in anlattığı ilk büyük kuşatma, Maurikios döneminde gerçekleşmiştir. Avar kağanı, imparatorun elçilik girişimini reddetmesinin ardından Selanik’i hedef almıştır. Johannes’e göre kağan, Slav topluluklarını ve diğer barbar grupları bir araya getirerek Selanik üzerine göndermiştir.

Kuşatma ordusu 22 Eylül’de şehrin önüne ulaşmıştır. Bu sırada Selanik salgın hastalık ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle zayıf durumdaydı. Şehrin ileri gelenlerinin bir kısmı Konstantinopolis’e gitmiş, askerî birliklerin önemli bölümü ise başka bölgelerde bulunuyordu.

Buna rağmen kuşatmacılar şehri hemen ele geçirememiştir. İlk saldırıda surlara ulaşmaya çalışan birlikler beklenmedik bir direnişle karşılaşmış ve geri çekilmiştir. Şehir halkı bu başarısızlığı Aziz Demetrios’un koruyuculuğuna bağlamıştır.

Kuşatma uzadıkça Avar-Slav ordusu iaşe sıkıntısı yaşamaya başlamıştır. Çevreden toplanan yiyecekler kısa sürede tükenmiş, saldırganlar çeşitli bitkiler ve yabani ürünlerle beslenmek zorunda kalmıştır. Büyük bir ordunun uzun süre aynı bölgede tutulmasının zorlukları burada açık biçimde görülmektedir.

Kuşatmacılar daha sonra çeşitli savaş makineleri kullanarak saldırılarını artırmıştır. Mancınıklar, koçbaşları ve kuşatma kuleleri hazırlanmış; ancak kullanılan araçların yetersizliği ve savunmacıların direnci nedeniyle başarılı olunamamıştır.

Son saldırı girişiminde de kuşatmacılar arasında anlaşmazlık çıkmış ve ordu geri çekilmiştir. Bir süre sonra bazı barbar gruplar açlık nedeniyle şehre sığınmak istemiştir. Bu kişiler, ordunun büyük bölümünün geri çekildiğini ve kuşatmanın sona erdiğini bildirmiştir.

Kuşatmanın Tarihi ve Avarların Rolü

Selanik kuşatmasının tarihi konusunda araştırmacılar arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Olay genellikle 586 yılına tarihlendirilir. Bunun temel nedeni, dönemin siyasî gelişmeleri ve Papa Gregorios’un mektuplarında adı geçen Selanik Başpiskoposu Eusebios ile bağlantıdır.

Kuşatmanın başında Avar kağanının doğrudan bulunup bulunmadığı kesin değildir. Büyük ihtimalle saldırının esas gücünü Slav birlikleri oluşturmuştur. Avarlar ise bu harekâtın siyasî yönlendiricisi konumundaydı. Kağanın amacı Bizans üzerindeki baskıyı artırmak ve Slav savaşçıların desteğini korumaktı.

Selanik saldırısı, Avarların Balkanlar’daki etkisini göstermektedir. Slav grupları çoğu zaman küçük birlikler hâlinde hareket ederken, geniş çaplı askerî girişimler Avar yönetiminin desteğiyle gerçekleşebilmiştir.

Avar Adı ve Slav Hareketleri

Bizans kaynaklarında Avarlar ve Slavlar çoğu zaman kesin biçimde birbirinden ayrılmaz. Bunun nedeni yalnızca kaynakların sınırlılığı değil, aynı zamanda dönemin siyasî gerçekliğidir. Slav savaşçıların bir kısmı Avar kağanının otoritesi altında hareket ediyor, bu nedenle Bizanslı gözlemciler için saldırıların arkasında çoğu zaman “Avarlar” bulunuyordu.

Avarların Yunanistan’a büyük gruplar hâlinde yerleştiğine dair güçlü bir kanıt yoktur. Avarların asıl merkezi Karpat Havzası idi. Balkan seferlerine katılan Avar birlikleri çoğunlukla geri dönmüş, bölgede kalan topluluklar zaman içinde Slav kimliği içinde erimiştir.

Bu nedenle Selanik ve Peloponnesos’taki Avar etkisi, doğrudan bir yerleşimden çok, Avar askerî gücünün Slav hareketlerini yönlendirmesiyle açıklanmaktadır.

Grek Yarımadası’na Slav Akınları

VI. yüzyılın sonlarında Grek Yarımadası, Slav ve Avar saldırılarıyla karşı karşıya kaldı. Ancak bu dönemdeki olayların kronolojisini kesin biçimde ortaya koymak güçtür. Kaynakların azlığı ve birbirleriyle çelişen bilgiler, özellikle ilk Slav akınlarının tarihi konusunda farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Selanik kuşatması hakkında bilgi veren Miracula Sancti Demetrii ve Monemvasia Kroniği, Slav-Avar hareketlerinin VI. yüzyılın son çeyreğinde yoğunlaştığını göstermektedir. Selanik kuşatması genellikle 586 yılına tarihlendirilir. Bununla birlikte bazı kaynaklarda 587/588 yılı da zikredilmektedir.

Grek Yarımadası’na yönelik daha erken saldırılar konusunda farklı bilgiler bulunmaktadır. Monemvasia’nın kuruluşunu 583 yılına tarihlendiren kayıtlar, Slav-Avar hareketlerinin bu tarihten önce başlamış olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bazı geç dönem kaynakları daha eski olayları sonraki gelişmelerle birleştirmiş ve tarihleri karıştırmıştır.

Bizans tarihçisi Euagrios, “bütün Hellas’ın” ele geçirilmesini Singidunum ve Anchialos’un düşüşü ile Uzun Duvarlar’a yapılan saldırılarla ilişkilendirmiştir. Bununla birlikte burada kastedilen bölgenin bütün Balkan Yarımadası mı yoksa gerçek anlamıyla Hellas bölgesi mi olduğu tartışmalıdır.

Efesli Johannes de Korinth’in Slavlar tarafından yağmalanmasını VI. yüzyılın sonundaki Avar-Slav saldırıları bağlamında anlatmaktadır. Ancak bu anlatımların ayrıntıları kesin bir kronoloji oluşturmaya yeterli değildir.

Korinth ve Peloponnesos

Monemvasia Kroniği, Korinth’in Slav-Avar saldırıları sırasında ele geçirildiğini ve halkının Aigina Adası’na kaçtığını aktarır. Ancak arkeolojik veriler Korinth’in tamamen terk edilmediğini göstermektedir. Şehrin aşağı kesimlerinde yangın ve tahribat izleri bulunmuş, fakat Akrokorinth’in savunmaya devam ettiği anlaşılmıştır.

584 yılı civarındaki saldırılar şehrin zarar görmesine yol açmış olsa da Korinth’in Bizans bağlantısı devam etmiştir. 591 yılında Papa Gregorios’un elçisinin Korinth üzerinden Konstantinopolis’e gitmesi, şehrin hâlen önemli bir merkez olduğunu göstermektedir.

Monemvasia Kroniği, uzun bir süreci tek bir fetih olayı şeklinde anlatmaktadır. Bu nedenle Korinth, Argos ve diğer şehirlerin aynı anda tamamen Slav hâkimiyetine girdiği sonucuna varmak doğru değildir. Peloponnesos’un bazı bölgelerinde Slav yerleşimleri ortaya çıkarken, önemli şehir merkezleri Bizans kontrolünde kalmaya devam etmiştir.

Slav Yerleşimleri ve Toplumsal Değişim

Grek Yarımadası’nın Slavlaşması tek bir istila hareketiyle açıklanamaz. Süreç, VI. yüzyılın sonlarından itibaren gerçekleşen askerî akınlar, küçük çaplı yerleşimler ve yerli halkla kurulan ilişkiler sonucunda gelişmiştir.

Slav grupları özellikle dağlık ve kırsal alanlara yerleşmiştir. Şehirlerden uzak bölgelerde küçük köy yerleşimleri oluşturmuşlardır. Arkeolojik bulgular, Epir ve diğer bölgelerde vadilerden uzak yeni yerleşim alanlarının ortaya çıktığını göstermektedir.

Slavların yalnızca savaşçı topluluklar olarak görülmesi yanıltıcıdır. İlk akınlara katılan savaşçı grupların bir kısmı zaman içinde tarımla uğraşan yerleşik topluluklara dönüşmüştür. Slavların Grek Yarımadası’ndaki kalıcı etkileri, askerî başarılarından çok bu yerleşim süreciyle ilgilidir.

Dil araştırmaları da bu kültürel etkileşime işaret etmektedir. Yeni Yunancada tarım araçları ve üretim faaliyetleriyle ilgili bazı kelimelerin Slavca kökenli olduğu kabul edilmektedir. Bu durum Slavların bölgedeki ekonomik hayata katıldığını göstermektedir.

Avarların Rolü

Grek Yarımadası’ndaki Slav hareketlerinde Avarların etkisi önemli olmakla birlikte, Avarların bölgede büyük çaplı yerleşimler kurduğu düşünülmemektedir. Avar kağanlığı daha çok askerî ve siyasî bir üst güç olarak hareket etmiş, Slav gruplarının büyük seferlerini desteklemiştir.

586 yılındaki Selanik kuşatmasında olduğu gibi büyük çaplı askerî hareketler Avar desteğiyle gerçekleşebilmiştir. Ancak saldırılara katılan esas insan gücü çoğunlukla Slavlardan oluşmuştur.

Avar adı, Bizans kaynaklarında zaman zaman Slav grupları için de kullanılmıştır. Bunun nedeni, bazı Slav savaşçıların Avar askerî düzeni içinde yer alması ve Avar tarzı savaş yöntemlerini benimsemesidir. Bu nedenle arkeolojik buluntularda görülen Avar tarzı silah veya eşyalar her zaman doğrudan Avar yerleşimine işaret etmez.

Grek Yarımadası’nda Slavlaşmanın Seyri

Grek Yarımadası’ndaki Slav ilerleyişi birkaç aşamada gerçekleşmiştir:

  • VI. yüzyılın sonlarında Slav-Avar akınları başlamıştır.
  • 584 yılı civarında Orta Yunanistan ve Peloponnesos çevresinde saldırılar yoğunlaşmıştır.
  • 586 yılında Selanik kuşatması gerçekleşmiştir.
  • 587/588 civarında Peloponnesos’a yönelik saldırılar artmıştır.
  • VII. yüzyılın başlarında yeni Slav gruplarının yerleşmesiyle bölgede Slav nüfusu güçlenmiştir.

Bununla birlikte Yunanistan’ın tamamen Slavlaştığı görüşü kabul görmemektedir. Süreç, bazı bölgelerde Slav yerleşimlerinin oluşması, bazı bölgelerde ise Bizans şehirlerinin varlığını sürdürmesi şeklinde gelişmiştir.

Slavların Grek Yarımadası’ndaki varlığı, yalnızca istilalarla değil, uzun süreli yerleşim ve kültürel etkileşimlerle açıklanmalıdır.

Avar Hâkimiyeti Altında Slavlar

Avar-Slav ilişkileri, erken Slav tarihinin en tartışmalı konularından biridir. Eski araştırmalarda bu ilişkiler çoğunlukla tek yönlü bir hâkimiyet ilişkisi olarak değerlendirilmiştir. Bazı araştırmacılar Slavların gelişimini Avar baskısı altında açıklarken, bazıları Avarların etkisini sınırlı görmüş ve Slav topluluklarının kendi iç dinamikleriyle geliştiğini savunmuştur.

Günümüzde Avar-Slav ilişkilerinin tek bir modelle açıklanamayacağı kabul edilmektedir. Avarlar, Slavların siyasî ve askerî gelişiminde önemli bir rol oynamış; ancak Slav toplulukları da bağımsız hareket kabiliyetlerini büyük ölçüde korumuştur.

Avar kağanlığı döneminde Slav grupları farklı biçimlerde Avarlarla ilişki kurmuştur. Bazı Slav toplulukları Avarlara bağlı hareket ederken, bazıları bağımsız kalmış, bazıları ise Avar askerî sisteminin içinde yer almıştır.

Avarların Slavlar Üzerindeki Etkisi

Avarların en önemli etkilerinden biri, Slav savaşçı topluluklarının daha geniş askerî organizasyonlar içinde hareket etmelerini sağlamalarıdır. Erken dönem Slav toplulukları genellikle küçük gruplar hâlinde savaşırken, Avar hâkimiyeti altında daha büyük seferlere katılmaya başlamışlardır.

Selanik kuşatmaları ve 626 yılındaki Konstantinopolis kuşatması, Slav savaşçıların Avar orduları içindeki önemini göstermektedir. Konstantinopolis kuşatmasında Slavlar özellikle gemi yapımı, deniz ulaşımı ve kuşatma faaliyetlerinde kullanılmıştır.

Bununla birlikte Slavların Avar ordusundaki konumu her bölgede aynı değildi. Karpat havzasında bazı Slav grupları Avar ordusunun düzenli unsurları hâline gelirken, başka bölgelerde yalnızca belirli seferlere katılan müttefik topluluklar olarak kaldılar.

Slavların Avar Ordusundaki Rolü

Fredegar Kroniği, Avarların Slavları savaşlarda kullandığını aktarır. Buna göre Slavlar çoğu zaman savaşın ilk aşamasında kullanılıyor, Avar savaşçıları ise daha sonra ganimet toplamak amacıyla harekete geçiyordu. Ancak bu anlatım özellikle Bohemya ve Moravya çevresindeki ilişkileri yansıtmaktadır ve bütün Avar-Slav ilişkilerine genellenemez.

Bizans kaynakları, Avar ordusundaki Slav unsurların çeşitli görevler üstlendiğini göstermektedir. Slavlar:

  • piyade birlikleri olarak savaşmış,
  • köprü ve gemi yapımında görev almış,
  • nehir geçişlerinde kullanılmış,
  • bazı durumlarda bağımsız askerî gruplar olarak hareket etmiştir.

626 Konstantinopolis kuşatmasında Slavların özellikle deniz araçlarının hazırlanmasında görev aldığı bilinmektedir. Tuna bölgesinden getirilen küçük tekneler, kuşatma sırasında kullanılmıştır.

Avar Hâkimiyetinin Sınırları

Avarların Slav toplulukları üzerindeki etkisi güçlü olmakla birlikte doğrudan ve sürekli bir yönetim şeklinde değerlendirilmemelidir. Kaynaklarda Slavların tamamının Avar yönetimi altında bulunduğunu gösteren kesin bir kanıt yoktur.

Bizans kaynaklarında Slav toplulukları genellikle farklı liderlere sahip, gevşek örgütlenmiş topluluklar olarak tasvir edilir. Maurikios dönemine ait Strategikon, Slavların tek bir hükümdar tarafından yönetilmediğini, çok sayıda liderin bulunduğunu ve kararların topluluk içinde alındığını belirtmektedir.

Bu yapı, Slavların Avarlar karşısında tamamen bağımlı bir konumda olmadığını göstermektedir. Avar gücünün zayıfladığı bölgelerde Slav grupları daha bağımsız hareket edebilmiştir.

Haraç ve Bağlılık İlişkileri

Avar-Slav ilişkilerinde önemli konulardan biri haraç meselesidir. Bazı kaynaklarda Avarların Slavlardan vergi veya çeşitli ekonomik katkılar talep ettiği görülmektedir.

Bu talepler iki farklı biçimde ortaya çıkmıştır. Birincisi, kağanın üstünlüğünün kabulünü gösteren sembolik bağlılık ödemeleridir. İkincisi ise Avar savaşçı topluluklarının ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla alınan yiyecek, hayvan ve çeşitli ürünlerdir.

Ancak bu ilişkiler düzenli bir devlet vergisi sistemi şeklinde anlaşılmamalıdır. Kaynaklar, Avarların farklı Slav gruplarıyla farklı düzeylerde ilişkiler kurduğunu göstermektedir.

Slavların Dönüşümü

Avarlarla temas, Slav topluluklarının askerî ve siyasî gelişiminde etkili olmuştur. Slav savaşçıları Avar askerî kültüründen etkilenmiş, süvari savaş yöntemlerini ve yeni askerî örgütlenme biçimlerini öğrenmiştir.

Bazı Slav ileri gelenleri Avar yönetimi içinde yükselmiş ve zamanla Avar tarzı bir savaşçı kimliği kazanmıştır. Bu durum, Bizans kaynaklarının zaman zaman Avarlarla Slavları birbirine karıştırmasına neden olmuştur.

Ancak Slav topluluklarının gelişimi yalnızca Avar etkisiyle açıklanamaz. Bizans ve Frank dünyasıyla ilişkiler de Slav toplumlarının dönüşümünde önemli rol oynamıştır.

Avarların Slav Hafızasındaki Yeri

Slavların sonraki dönemlerdeki hafızasında Avarlar genellikle olumsuz bir yere sahip olmuştur. “Obor” veya benzeri adlarla anılan Avarlar, bazı Slav anlatılarında zalim ve baskıcı güçler olarak tasvir edilmiştir.

VII. yüzyılda Bohemya merkezli Samo hareketi sırasında Fredegar Kroniği, Slavların Avarlara karşı hoşnutsuzluğunu anlatır. Buna göre Avarlar Slavlardan haraç almakta ve kış aylarında onların bölgelerinde bulunmaktaydı.

Ancak bu anlatılar, bütün Slav-Avar ilişkilerinin sürekli bir baskı sistemi olduğunu kanıtlamaz. Daha çok belirli bölgelerdeki siyasi ve ekonomik ilişkileri yansıtır.

Sonuç olarak Avarlar, Slavların erken Orta Çağ’daki siyasî ve askerî gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Fakat Slav toplulukları Avar hâkimiyeti altında tamamen pasif bir unsur olmamış, kendi yerleşim alanlarını ve toplumsal yapılarını koruyarak zaman içinde bağımsız siyasî oluşumlara dönüşmüştür.

Avar Hâkimiyeti ve Slav Yayılmacılığı

Slavların Tuna ve Elbe bölgelerine yayılmasının Avarların yönlendirmesiyle mi, Avar baskısından kaçış sonucu mu yoksa kendi hareketleriyle mi gerçekleştiği kesin olarak belirlenememektedir. Kaynaklar Slav yayılmasının kronolojisini ve niteliğini açık biçimde ortaya koymamaktadır. Bununla birlikte Slav hareketlerinin Avar hâkimiyetinden önce başladığı, 568 yılından sonra ise değişen siyasî şartlarla yeni bir yön kazandığı anlaşılmaktadır.

Arkeolojik ve yazılı kaynaklar, Slav yayılmasının Karpat havzasındaki Avar hâkimiyet alanının çevresinde gelişen geniş bir hareket olduğunu göstermektedir. Bir kol Aşağı Tuna üzerinden Balkanlara yönelirken, diğer kol Karpatların kuzeyinden Bohemya, Moravya ve Alp bölgelerine ilerlemiştir.

Avar hâkimiyet alanındaki Slav varlığı her bölgede aynı değildi. Orta Tuna’daki “Slav boşluğu”, bu bölgelerde hiç Slav bulunmadığı anlamına gelmez; ancak burada Slav toplulukları siyasî açıdan daha zayıf durumdaydı. Buna karşılık bazı Slav grupları Avar hâkimiyet sahasının sınırlarında daha etkili hâle geldi.

Slav topluluklarının aynı veya benzer isimlerle farklı bölgelerde görülmesi, erken Slav tarihi açısından dikkat çekici olmakla birlikte, bu durum doğrudan büyük göç hareketlerinin kanıtı olarak değerlendirilemez. Küçük toplulukların farklı bölgelerde yeni siyasî ve etnik oluşumlara dönüşmesi de mümkündür.

Avar etkisi kuzeybatı bölgelerinde sınırlı kalmıştır. Elbe, Bohemya ve Moravya çevresindeki Slavlaşma doğrudan Avar hâkimiyetine bağlanamaz. Buna karşılık Karpat havzasına yakın bölgelerde bazı Slav grupları Avar siyasetinin sınır unsurları olarak hareket etmiş ve askerî tecrübe kazanmıştır.

Doğu Alp bölgesi ve Slovenya çevresinde de Avar etkisi daha çok siyasî alanda görülmüştür. Avar hâkimiyeti, Slav topluluklarının askerî ve siyasî gelişimini etkileyen unsurlardan biri olmuş, ancak Slav yayılmasının tek sebebi olmamıştır.

Avar faaliyet alanı ile Slav yayılma sahaları büyük ölçüde örtüşmekteydi. Ancak Avarların amacı hâkimiyet alanlarını korumak ve rakip güçleri sınırlandırmak iken, Slav topluluklarının hareketleri yeni yerleşim alanları oluşturma yönündeydi.

626 sonrasında Avar gücünün zayıflamasıyla bazı Slav toplulukları daha bağımsız hareket etmeye başladı. Bununla birlikte Aşağı Tuna ve Balkan bölgelerinde Avarlar, Bizans ile Slavlar arasındaki ilişkilerde etkili olmaya devam etti.ı

Avar hâkimiyet alanlarının doğu kesiminde Bizans ile Avar-Slav grupları arasındaki mücadeleler, Balkanlardaki siyasî dengeleri etkiledi. Ancak Avarların Slav toplulukları üzerindeki etkisi her bölgede aynı değildi. Aşağı Tuna çevresindeki Slav grupları, Avarlarla ilişkili olmakla birlikte çoğu zaman kendi amaçları doğrultusunda hareket etti.

578 yılında Avar Kağanı Bayan’ın seferleri, bazı Slav liderlerinin hareket alanını sınırlasa da Slav toplulukları üzerinde sürekli ve doğrudan bir hâkimiyet kurulamadı. Bu nedenle Aşağı Tuna’daki Slavların Avarlara bağlılığı kesin sınırlar içinde değerlendirilemez. 6. ve 7. yüzyıllarda Aşağı Tuna çevresindeki arkeolojik buluntular, Slav unsurlarının yanı sıra Roma ve Gepid topluluklarının da varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bölgede Avar kültürünün sınırlı görülmesi, Slav yerleşimlerinin çoğunlukla yerel şartlar içinde geliştiğine işaret etmektedir.

Slavların Balkanlara yerleşimi tek bir istilayla gerçekleşen bir olay değildi. Yağma amacıyla yapılan askerî hareketler ile kalıcı yerleşimler arasında ayrım yapmak gerekir. Avarların Bizans sınırlarına yönelik baskıları ve 602 sonrasında Bizans savunmasının zayıflaması, Slav gruplarının Balkanlarda daha kalıcı hâle gelmesini kolaylaştıran siyasî şartları oluşturdu.

Balkanlardaki Slavlaşma süreci, Avar askerî faaliyetleri, Bizans’ın zayıflayan sınır düzeni ve Slav topluluklarının kendi yerleşim hareketlerinin birleşimi sonucunda ortaya çıkan uzun süreli bir gelişmeydi.

Avar Hükümdarlığı döneminde Balkan vilayetlerinde Roma hâkimiyetinin zayıflaması, Slav topluluklarının bölgeye yerleşmesini kolaylaştıran gelişmelerden biri oldu. 6. yüzyılın sonlarından itibaren bazı iç bölgelerde güvenlik sorunları artarken, Bizans’ın askerî gücü daha çok Tuna sınırı ve önemli şehirlerde yoğunlaşmıştı.

Bununla birlikte Balkanların Slavlaşması yalnızca Avarların yönlendirdiği bir hareket olarak değerlendirilemez. Bazı Slav grupları Avar seferlerine katılırken bazıları kendi hareketleriyle farklı bölgelere yerleşti. Avarların Bizans topraklarına yönelik askerî faaliyetleri, Slav yerleşimlerinin geliştiği siyasî ortamın oluşmasında etkili oldu.

602 yılında Maurikios’un devrilmesi ve Bizans’ın Tuna savunmasının zayıflaması, Balkanlardaki dengeleri değiştirdi. Bu tarihten sonra bazı Slav grupları Balkanlarda daha kalıcı yerleşimler kurmaya başladı. 615 yılı civarında Selanik’i kuşatan Slav topluluklarının ailelerini ve mallarını beraberlerinde getirdiklerine dair bilgiler, bu hareketlerin yalnızca yağma amacı taşımadığını göstermektedir.

626 sonrasında Bizans bazı bölgelerde yeniden etkisini artırsa da Slav toplulukları Balkanların siyasî yapısında kalıcı bir unsur hâline geldi. Bizans kaynaklarında bu yerel Slav siyasî birlikleri “Sklavinia” olarak adlandırılmıştır.

Avar hâkimiyeti, Slavların Balkanlara yayılmasını kolaylaştıran siyasî şartlardan biri olmuş; ancak bu süreç yalnızca Avar etkisiyle açıklanamayan, yerleşim, göç ve yerli topluluklarla etkileşim yoluyla gelişen uzun süreli bir dönüşüm olmuştur.

Slav Toplum Yapısı ve Avarlarla İlişkileri

Slav topluluklarının siyasî ve askerî yapısı, Avar Hükümdarlığı’nın örgütlenmesinden farklı özellikler göstermekteydi. Bizans kaynaklarında Slavlar, tek bir hükümdarın yönetiminde birleşmiş bir topluluk olarak değil, çeşitli yerel liderlerin etkili olduğu dağınık gruplar şeklinde tasvir edilmektedir.

Maurikios’un Strategikon adlı eserinde Slavların özgür topluluklar hâlinde yaşadığı, aralarında çok sayıda lider bulunduğu ve ortak bir hükümdara bağlı olmadıkları belirtilmektedir. Slav toplulukları ormanlık ve bataklık bölgelerde yaşamaya, tarım ve hayvancılıkla uğraşmaya dayalı bir hayat sürdürmekteydi. Bu örgütlenme biçimi, onların büyük merkezî siyasî yapılar oluşturmalarını zorlaştırırken farklı bölgelere yayılmalarını kolaylaştıran bir özellik taşıyordu.

Erken dönemde Slav toplulukları arasında Dauritas, Ardagast ve Peiragast gibi liderler öne çıkmıştır. Ancak bu kişiler geniş topraklara hükmeden hükümdarlardan çok, belirli savaşçı grupların veya yerel toplulukların önderleri durumundaydı. Zamanla bazı bölgelerde bu tür yerel liderlikler daha belirgin siyasî yapılar hâline gelmiştir.

Avar Hükümdarlığı içindeki Slav topluluklarının durumu ise her bölgede aynı değildi. Bazı Slav grupları Avar seferlerine katılırken bazıları kendi yerel örgütlenmelerini korumaya devam etti. Bu nedenle Avarların Slavlar üzerindeki etkisi, her yerde doğrudan yönetim şeklinde değil, siyasî ve askerî üstünlük ilişkisi içinde değerlendirilmelidir.

Avarlar, Bizans’a karşı yürüttükleri seferlerde bazı Slav gruplarından yararlanmıştır. Slav savaşçıları özellikle Avarların Balkan seferlerinde ve 626 yılındaki Konstantinopolis kuşatmasında görülmektedir. Bu kuşatma sırasında Slav unsurları kara birlikleri içinde yer almış, ayrıca deniz harekâtı için kullanılan teknelerin hazırlanmasında görev almıştır.

Bununla birlikte Avarlarla Slav toplulukları arasındaki ilişkiler yalnızca zor kullanmaya dayanmıyordu. Theophylaktos Simokattes’in aktardığı bir olayda, Avar kağanının uzak bir Slav topluluğundan askerî destek sağlamak amacıyla hediyeler gönderdiği anlatılmaktadır. Bu durum, Avarların Slav gruplarıyla diplomatik ilişkiler de kurduğunu göstermektedir.

Avar hâkimiyeti altındaki Slav grupları farklı biçimlerde hareket etmekteydi. Bazıları kağanın seferlerine katılırken bazıları kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız hareket edebiliyordu. Bu nedenle Avar-Slav ilişkileri basit bir tâbiyet ilişkisi olarak değerlendirilmemelidir.

Avar hâkimiyeti döneminde Slav toplulukları ile kağan arasındaki bağ, askerî destek, siyasî bağlılık ve ekonomik yükümlülüklerin birleşiminden oluşmaktaydı. Haraç veya çeşitli ödemeler bazı durumlarda siyasî üstünlüğün kabulünü gösterirken, bazı durumlarda askerî faaliyetlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelikti.

Avarlarla kurulan ilişkiler, bazı Slav gruplarının daha geniş siyasî ve askerî çevrelerle temas kurmasını sağladı. Ancak Slavların yayılması ve sonraki siyasî gelişimleri yalnızca Avar etkisiyle açıklanamaz. Slav topluluklarının kendi örgütlenme biçimleri, tarıma dayalı yaşam tarzları ve farklı bölgelere uyum sağlayabilmeleri de bu süreçte etkili olmuştur.

Slavların Balkanlar ve Orta Avrupa’daki yayılması, tek bir fetih hareketinden çok, farklı grupların zaman içinde çeşitli bölgelere yerleşmesiyle gerçekleşen uzun süreli bir süreçti. Avar hâkimiyeti bu sürecin siyasî şartlarından biri olmuş, ancak Slavlaşmanın tek sebebi olmamıştır.

Slavların Balkanlara Yerleşimi

Avar hâkimiyeti döneminde Slav topluluklarının Balkanlara yayılması hız kazandı. Ancak bu süreç yalnızca Avarların yönlendirdiği bir askerî hareket olarak değerlendirilmemelidir. Bazı Slav grupları Avar seferlerine katılırken bazıları bağımsız hareket ederek farklı bölgelere yerleşti.

Başlangıçta yağma amaçlı hareket eden Slav gruplarının bir bölümü zamanla Balkanlarda kalıcı yerleşimler oluşturdu. Bizans sınır bölgelerinde askerî kontrolün zayıflaması ve bazı alanların nüfus kaybetmesi, bu yerleşimleri kolaylaştırdı.

Avarların Bizans’a karşı yürüttüğü seferler, Slavların Balkanlardaki yayılması için uygun siyasî ortam oluşturdu. Ancak Slavlaşma uzun süreli bir süreçti ve yalnızca Avar hâkimiyetiyle açıklanamaz.

Avar-Slav İlişkilerinin Niteliği

Avar hâkimiyeti altındaki Slav topluluklarının durumu tek biçimli değildi. Bazıları Avar seferlerine katılırken bazıları kağanın kontrolü dışında hareket ediyordu. Bu nedenle Avarların Slavlar üzerindeki etkisi doğrudan yönetimden çok siyasî ve askerî üstünlük şeklinde değerlendirilmelidir.

Avar savaşçıları, özellikle büyük seferlerde önemli askerî güç oluşturuyordu. Slavlar ise çoğu zaman piyade birlikleri, yardımcı kuvvetler veya yerel destek unsurları olarak kullanılıyordu.

626 yılındaki Konstantinopolis kuşatmasında Slavların önemli rol üstlenmesi bu durumun en açık örneklerinden biridir. Kuşatma birliklerinde Slav savaşçılar bulunuyor, ayrıca teknelerin hazırlanması ve deniz harekâtında görev alıyorlardı.

Bununla birlikte Avar ordusundaki bütün Slav grupları aynı konuma sahip değildi. Bazıları kağanın emriyle hareket ederken bazıları hediyeler veya çeşitli anlaşmalar yoluyla sefere katılmıştır.

Theophylaktos Simokattes’in aktardığı olayda, uzak bir Slav topluluğunun kağanın gönderdiği hediyeler karşılığında savaş gücü sağlaması istenmiştir. Bu olay, Avarların Slav topluluklarıyla ilişkilerinde yalnızca zor kullanmadığını, diplomatik yöntemlerden de yararlandığını göstermektedir.

Slavların Avar hâkimiyeti içindeki konumu zamanla değişmiştir. Bazı Slav savaşçıları Avar çevresinde yükselmiş ve Avar askerî düzeninden etkilenmiştir. Bu durum, Avar ve Slav unsurlarının tamamen ayrı dünyalar olarak değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır.

Ancak arkeolojik buluntuların etnik yorumunda dikkatli olunmalıdır. Avar tarzı silahlar veya Bizans kökenli eşyalar taşıyan her savaşçının Avar olduğu söylenemeyeceği gibi, Slavlara ait olduğu düşünülen bazı buluntular da doğrudan belirli bir etnik kimliği göstermeyebilir.

Bu sebeple erken Orta Çağ toplumlarında kimlikler, modern anlamdaki kesin etnik sınırlar üzerinden değerlendirilmemelidir.Haklısın, önceki kısımda bazı yerlerde kaynak metnin yoğunluğunu azaltırken fazla genel ifadeler kullandım. Bundan sonra kaynak sırasını ve kavramları koruyarak, ansiklo üslubuna aktaracağım; yeni yorum eklemeyeceğim.

Slavların Balkanlara Yerleşimi

Avar hâkimiyeti döneminde Balkanlar’daki Slav hareketleri yalnızca askerî akınlardan ibaret değildi. Başlangıçta yağma amacı taşıyan bazı Slav hareketleri zamanla kalıcı yerleşimlere dönüştü. Bizans sınır bölgelerinde nüfus kaybı ve askerî kontrolün zayıflaması, Slav topluluklarının yeni yerleşim alanları oluşturmasına imkân verdi.

Slavların Balkanlara yayılması merkezi bir fetih hareketinden çok, farklı grupların zaman içinde çeşitli bölgelere yerleşmesi şeklinde gerçekleşti. Bu süreçte Avarların Bizans sınırlarına yönelik askerî faaliyetleri önemli bir siyasî ortam oluşturdu; ancak Slavlaşma yalnızca Avarların yönlendirdiği bir hareket değildi. 6. yüzyılın sonlarından itibaren Balkanlarda görülen Slav yerleşimleri, 602 sonrasında Bizans savunmasının zayıflamasıyla daha kalıcı hâle geldi. Böylece Slav toplulukları zamanla bölgenin siyasî ve demografik yapısında önemli bir unsur hâline geldi.

Avar-Slav İlişkilerinin Niteliği

Avar Hükümdarlığı içindeki Slav topluluklarının durumu bölgelere göre farklılık göstermekteydi. Bazı Slav grupları Avarların askerî faaliyetlerinde yer alırken, bazıları kendi yerel yapılarını korudu. Bu nedenle Slavların Avar hâkimiyeti içindeki konumu doğrudan yönetimden çok siyasî ve askerî ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Avarlar, Bizans’a karşı yürüttükleri seferlerde Slav topluluklarından yararlandı. Slav savaşçılar özellikle Balkan seferlerinde ve 626 yılındaki Konstantinopolis kuşatmasında Avar ordusuyla birlikte hareket etti. Kuşatma sırasında Slav birlikleri deniz yoluyla gerçekleştirilen saldırılarda önemli rol oynadı.

Bununla birlikte Slav grupları arasındaki ilişkiler aynı değildi. Bazı topluluklar Avarlarla birlikte hareket ederken bazıları Avar hâkimiyet alanından bağımsız gelişim gösterdi. Avar ve Slav toplulukları arasındaki ilişkiler, askerî iş birliği, siyasî bağlılık ve yerel şartlara göre farklı biçimler aldı.

Maurikios’un Balkan Seferleri (591-602)

Pers Savaşı’nın sona ermesinden sonra İmparator Maurikios, Balkan cephesine yöneldi. 591/592 yıllarından itibaren Roma ordusunun büyük kısmı Avarlar ve Slavlara karşı kullanılmak üzere Tuna bölgesinde toplandı. Bu dönemdeki savaşların başlıca kaynağı Theophylaktos Simokattes’in eseridir.

Maurikios dönemindeki seferlerin kesin kronolojisi tartışmalıdır. Bununla birlikte bu yıllarda Bizans ordularının Avarlar ve Slavlara karşı çeşitli askerî faaliyetlerde bulunduğu görülmektedir.

Avarlar, Slav topluluklarıyla birlikte Bizans sınırlarında hareket etti. Avar orduları Tuna bölgesi, Singidunum çevresi ve Sirmium bölgesi gibi alanlarda faaliyet gösterdi. Bu mücadeleler sırasında Priskos önemli bir komutan olarak öne çıktı ve Avarlarla yürütülen savaşlarda görev aldı.

Maurikios dönemindeki Balkan savaşları, imparatorun 602 yılında tahttan indirilmesiyle sona erdi. Bu dönem, Avar-Bizans ilişkilerinin ve Balkanlar’daki güç dengelerinin önemli safhalarından biri oldu.

Maurikios Dönemi Sonrası Avar-Bizans İlişkileri

Maurikios döneminde Bizans, Tuna bölgesinde Avarlara ve Slavlara karşı askerî faaliyetlerde bulundu. Bu seferler Avar tehdidini ortadan kaldırmadı; Avar Kağanlığı Bizans sınırlarında etkili olmaya devam etti.

Avarlar, Bizans’a karşı yürüttükleri mücadelelerde Slav topluluklarından da yararlandı. Slav grupları Avar seferlerinde yer alırken aynı zamanda Balkan bölgelerinde kendi yerleşim hareketlerini sürdürdü.

Maurikios’un 602 yılında tahttan indirilmesiyle onun dönemi sona erdi. Avarlar ve Slavlarla yürütülen mücadeleler ise sonraki dönemde farklı şartlar altında devam etti.

602 Sonrası Avar Baskısı ve Balkanlar

Maurikios döneminin sonlarına doğru Avarlar ve Slav toplulukları Balkanlar’daki gelişmelerde önemli rol oynadı. Bu dönemde Avarlar Bizans topraklarına yönelik seferler düzenlerken, Slav grupları da Balkan bölgelerinde etkili olmaya başladı. Slav hareketleri Avar hâkimiyetiyle bağlantılı olmakla birlikte tek bir merkezden yönetilen bir süreç değildi. Bazı Slav grupları Avarlarla birlikte askerî faaliyetlere katılırken, bazıları kendi yerleşim hareketleriyle farklı bölgelere yayıldı. 7. yüzyılın başlarında Balkan eyaletlerindeki Roma hâkimiyeti zayıflarken Slav yerleşimleri daha görünür hâle geldi. Kaynaklarda 626 yılındaki Konstantinopolis kuşatması, Avarların Bizans karşısındaki en önemli askerî girişimlerinden biri olarak ele alınmaktadır.

Avarların Slavlar Üzerindeki Hâkimiyeti

Avar Hükümdarlığı içindeki Slav topluluklarının durumu bölgelere göre farklılık göstermekteydi. Bazı Slav grupları Avarların askerî faaliyetlerinde yer alırken, bazı bölgelerde Slav toplulukları kendi yerel yapılarını korudu.

Slav yayılması ile Avar hâkimiyeti arasında yakın bir ilişki bulunmakla birlikte, Slav hareketleri yalnızca Avarların yönlendirdiği bir süreç olarak değerlendirilemez. Slavların batıya ve güneye doğru yayılması, Avar hâkimiyetinden önce başlayan ve farklı bölgelerde farklı şekillerde gelişen uzun süreli bir süreçti.

Batı ve kuzeybatı bölgelerinde Avar etkisi sınırlı kalmış, Elbe çevresindeki Slav hareketleri doğrudan Avar yönetimine bağlanmamıştır. Buna karşılık Balkan bölgelerinde Slav grupları Avarlarla birlikte Bizans’a karşı yürütülen askerî faaliyetlerde yer almıştır.

Avar hâkimiyeti, bazı bölgelerde Slav hareketlerinin geliştiği siyasî ortamın önemli unsurlarından biri olmuştur. Ancak Slavlaşma süreci yalnızca Avar etkisiyle açıklanamaz.

Konstantinopolis Kuşatması (626)

626 yılında Avar Hükümdarlığı ile Bizans arasındaki mücadele en önemli safhalarından birine ulaştı. Avarlar, Slav topluluklarının da katıldığı büyük bir kuvvetle Konstantinopolis’i kuşattı.

Kuşatma sırasında Avar ordusu karadan, Slav birlikleri ise özellikle deniz yoluyla yapılan saldırılarda rol aldı. Ancak kuşatma başarılı olmadı ve Avar-Slav kuvvetleri şehri ele geçiremedi.

626 yılındaki başarısızlık, Avar Hükümdarlığı’nın sonraki dönemindeki gelişmeler açısından önemli bir olay oldu. Bu dönemden sonra Avar hâkimiyet alanında yeni siyasî hareketler görülmeye başladı ve bazı Slav toplulukları daha bağımsız hareket etme imkânı buldu.

626 Sonrası Avar Hâkimiyetinin Zayıflaması

626 Konstantinopolis kuşatmasının başarısızlığı, Avar Hükümdarlığı’nın gücünü sarsan önemli gelişmelerden biri oldu. Kuşatma öncesinde Avar kağanı, geniş bir hâkimiyet alanı ve farklı topluluklardan oluşan askerî güç üzerinde etkiliydi. Ancak başarısızlık sonrasında kağanın otoritesi özellikle bağlı topluluklar üzerinde zayıflamaya başladı.

Avar hâkimiyetindeki topluluklar arasında bağımsız hareket etme eğilimleri ortaya çıktı. Kağanın uzun süre sağladığı askerî üstünlük ve siyasî denetim, iç çekişmeler ve dış baskılar nedeniyle eski gücünü koruyamadı.

Avarların zayıflamasıyla birlikte Slav toplulukları daha bağımsız siyasî yapılar oluşturmaya başladı. Batı bölgelerinde Samo’nun önderliğinde ortaya çıkan Slav birliği, Avar hâkimiyetine karşı gelişen hareketlerin en dikkat çekici örneklerinden biri oldu.

Bununla birlikte Avar Kağanlığı hemen ortadan kalkmadı. Avarlar 7. yüzyıl boyunca Orta Avrupa’da varlığını sürdürdü ve bölgedeki siyasî dengelerde etkili olmaya devam etti. Ancak 626 sonrasında eski genişleme dönemindeki askerî üstünlüklerini yeniden sağlayamadılar.

Samo ve Avar Hâkimiyetine Karşı Slav Hareketleri

626 yılındaki Konstantinopolis kuşatmasının ardından Avar Hükümdarlığı’nın siyasî gücü zayıflamaya başladı. Bu dönemde bazı Slav toplulukları Avar hâkimiyetinden uzaklaşarak kendi siyasî birliklerini oluşturmaya yöneldi.

Batı Slavları arasında ortaya çıkan en önemli gelişme, Samo’nun önderliğinde kurulan birliktir. Fredegar Kroniği’ne göre Samo, başlangıçta bir tüccar iken Slavların Avarlara karşı mücadelesinde öne çıkmış ve onların lideri hâline gelmiştir.

Samo’nun yönetimindeki Slav toplulukları Avarlara karşı başarılı olmuş, ardından Franklarla da mücadele etmiştir. 631 civarında Frank kralı Dagobert’in ordusu Samo’nun kuvvetleri karşısında yenilgiye uğramıştır. Bu olay, Avar hâkimiyet alanının batı kesimlerinde yeni siyasî oluşumların ortaya çıkabildiğini göstermektedir.

Bununla birlikte Samo Birliği kalıcı bir devlet yapısına dönüşmemiştir. Samo’nun ölümünden sonra bu siyasî oluşum da dağılmış, ancak Avarların bölgedeki eski hâkimiyetlerini yeniden kurmaları mümkün olmamıştır.

Avarların zayıflamasıyla birlikte Orta Avrupa’da yeni güç dengeleri oluşmaya başlamış ve Slav topluluklarının siyasî gelişimi hız kazanmıştır.

Tuna’nın Kuzeyindeki Slavlara Karşı Bizans Seferleri (593-594)

Maurikios döneminde Avarlarla yapılan mücadelelerin ardından Bizans, Tuna’nın kuzeyindeki Slav topluluklarına karşı harekât düzenlemeye başladı. İmparatorun amacı yalnızca sınır savunması yapmak değil, Tuna’nın ötesindeki Slav gruplarını baskı altına alarak Bizans topraklarına yönelik akınları azaltmaktı.

593 yılında Bizans komutanı Priskos, Tuna’yı geçerek Slav liderleri Ardagast ve Musukios’un bulunduğu bölgelere sefer yaptı. Bizans birlikleri Slav yerleşimlerini yağmaladı, esirler aldı ve bazı grupları ağır kayıplara uğrattı. Ancak bu harekât Slav tehdidini tamamen ortadan kaldırmadı.

Bu sefer Avar-Bizans ilişkileri açısından da önemliydi. Avar kağanı, Tuna’nın kuzeyindeki Slav toplulukları üzerinde siyasî nüfuz iddiasında bulunuyor ve Bizans ordusunun bu bölgelere geçmesini kendi hâkimiyet alanına müdahale olarak değerlendiriyordu. Priskos’un seferi sonrasında yapılan görüşmelerde Bizans, elde ettiği ganimetlerin bir kısmını Avarlara vermek zorunda kaldı.

Aşağı Tuna’daki Slavların Avarlara doğrudan bağlı olup olmadığı kesin değildir. Bazı araştırmacılar bu toplulukların Avar hâkimiyet alanında bulunduğunu savunurken, bazıları daha bağımsız hareket ettiklerini belirtmektedir. Bu durum, Avar hâkimiyetinin her bölgede doğrudan yönetimden çok siyasî ve askerî üstünlük şeklinde gerçekleştiğini göstermektedir.

594 yılında Bizans’ın Slavlara karşı yürüttüğü harekât devam etti. Ancak Petros’un komutasındaki seferler kalıcı bir sonuç vermedi ve Tuna’nın kuzeyindeki Slav toplulukları askerî varlıklarını korudu.

Bu gelişmeler, Avar Kağanlığı’nın Balkanlar ve Tuna bölgesindeki siyasî ağırlığının yalnızca kendi ordusuna değil, Slav toplulukları üzerindeki nüfuzuna da dayandığını göstermektedir.

İlirya Seferi (595)

593-594 yıllarındaki Tuna ötesi Slav seferlerinden sonra Bizans ile Avar Kağanlığı arasındaki gerginlik yeniden arttı. 595 yılında Bizans komutanı Priskos, Tuna’yı geçerek Avar hâkimiyet alanına yakın bölgelerde harekâta başladı.

Priskos’un amacı Tuna’nın kuzeyindeki Slav gruplarına karşı yürütülen mücadeleyi sürdürmekti. Ancak Avar kağanı, Bizans ordusunun Tuna’yı geçmesini kendi hâkimiyet alanına yönelik bir müdahale olarak değerlendirdi. Avarlar, Tuna’nın kuzeyindeki bölgeler üzerinde siyasî üstünlük iddiasında bulunuyordu.

Bu sırada Avarlar Singidunum’u (Belgrad) ele geçirdi. Priskos şehrin geri verilmesini istedi. Avar birlikleri Roma saldırısı karşısında geri çekilmek zorunda kaldı ve Singidunum yeniden Bizans kontrolüne geçti.

Sefer sırasında taraflar arasında yapılan görüşmeler, Avar-Bizans ilişkilerindeki temel meselelerden birini ortaya koydu. Bizans, Tuna’nın kuzeyindeki Slav topluluklarını kendi askerî hedefleri doğrultusunda takip ederken; Avarlar bu bölgeleri kendi siyasî nüfuz sahası olarak görüyordu.

Priskos’un Dalmaçya yönündeki ilerleyişi sırasında Avarlar batı bölgelerinde de faaliyet gösterdi. Bu hareketler, Avar hâkimiyet alanının yalnızca Karpat Havzası ile sınırlı olmadığını, batı Balkan bölgelerinde de etkili olduğunu göstermektedir.

595 yılı gelişmeleri Avar Kağanlığı’nın askerî gücünün yanında siyasî nüfuzunun da devam ettiğini ortaya koymaktadır. Ancak Avar hâkimiyeti, bütün bağlı topluluklar üzerinde doğrudan yönetimden çok askerî üstünlük ve siyasî denetim şeklinde gerçekleşmekteydi.

Avarların Batı Siyaseti ve Alp Slavları

Avar Kağanlığı’nın batı bölgelerinde de Slav topluluklarıyla ilişkiler önemli bir siyasî mesele oluşturuyordu. Avarların hâkimiyet iddiasındaki Slav grupları zaman zaman kendi başlarına hareket ediyor, çevredeki topluluklarla çatışmalara giriyordu. Kağan ise bu hareketleri kontrol altında tutmaya ve kendi siyasî üstünlüğünü korumaya çalışıyordu. 6. yüzyılın sonlarına doğru Alp Slavları, muhtemelen Avar desteğinin de etkisiyle Karintiya ve Kranj bölgelerinde Germen-Roma hâkimiyetinin zayıflamasında rol oynadı. Bu süreçte eski Roma yerleşim düzeni ve kilise teşkilatı bazı bölgelerde gerilemeye başladı.

Karintiya’daki Slav hâkimiyeti 590’lı yıllarda belirgin hâle geldi. 592 yılında Bavyera dükü Tassilo’nun Slav bölgesine düzenlediği sefer, bölgedeki siyasî mücadelelerin devam ettiğini göstermektedir. Bu dönemde Avarlar, batı sınırlarındaki gelişmeleri yakından takip ediyor ve gerektiğinde askerî müdahalede bulunuyordu.

595 yılında Bavyeralıların Alp Slavlarına karşı giriştiği harekâtta Avarlar Slavların yanında yer aldı. Avar desteği sonucunda Bavyera kuvvetleri ağır kayıplar verdi. Bu olay, Avarların batı bölgelerinde yalnızca askerî güç değil, siyasî denge unsuru olarak da hareket ettiğini göstermektedir.

Bununla birlikte Avarların batıya yönelik faaliyetleri doğrudan bir fetih politikası anlamına gelmiyordu. Kağanlığın amacı daha çok kendi nüfuz alanını korumak, rakip güçlerin sınır bölgelerinde üstünlük kurmasını engellemek ve bağlı topluluklar üzerindeki hâkimiyetini sürdürmekti.

Avarların Alp bölgesindeki etkisi, Slav topluluklarının gelişimini tamamen belirlemedi. Slav grupları kendi yerleşim ve siyasî yapılarını oluştururken Avarlar daha çok askerî üstünlük ve diplomatik baskı yoluyla bölgesel dengelerde etkili oldu.

598 Seferi ve Drizipera Barışı

595 yılındaki Bizans saldırılarının ardından Avar Kağanlığı, batıdaki gelişmelerle ilgilenmiş ve Bizans’a karşı yeni bir sefer hazırlığına girişmiştir. 597 yılı sonlarında başlayan Avar harekâtı, Tuna boyunca ilerleyerek Trakya yönüne ulaşmıştır.

Avar ordusu Karadeniz kıyısındaki Tomis (bugünkü Köstence) çevresine kadar ilerlemiş, şehrin yardımına Priskos komutasındaki Bizans kuvvetleri gelmiştir. Taraflar kış şartları altında karşı karşıya kalmış, ancak bölgede yaşanan kıtlık Bizans ordusunu zor durumda bırakmıştır. Avar kağanı bu sırada Bizans askerlerine yiyecek göndererek geçici bir ateşkes sağlamıştır.

Bunun ardından savaş yeniden başlamış, Bizans komutanı Komentiolos’un başarısız harekâtı sonucunda Avarlar Trakya’da ilerlemiştir. Avar ordusu Drizipera’ya ulaşmış ve şehirde yaşanan veba salgını kağanın ordusunu ağır biçimde etkilemiştir. Kağan, oğullarından yedisini salgın nedeniyle kaybetmiştir.

Salgın ve askerî durumun etkisiyle iki taraf arasında yeni bir barış anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşma sonucunda Bizans’ın Avarlara ödediği yıllık haraç artırılmış ve miktar 120.000 solidusa çıkarılmıştır. Buna karşılık Tuna, iki taraf arasındaki temel sınır olarak kabul edilmiştir.

Anlaşmada Bizans’ın Tuna’nın kuzeyindeki Slav topluluklarına karşı düzenleyeceği seferler için özel hükümler yer almıştır. Böylece Slav bölgeleri, Bizans ve Avar siyasetinin kesiştiği alan olmaya devam etmiştir.

598 barışı, Avarların askerî üstünlüğünü koruduğunu göstermekle birlikte kağanlığın sınırsız bir hâkimiyete sahip olmadığını da ortaya koymuştur. Salgın hastalık ve askerî kayıplar, Avarların Bizans karşısındaki baskısını azaltan önemli etkenler olmuştur.

599 Seferi ve Avarların Krizi

598 barışından sonra Avar ordusu veba salgını nedeniyle geri çekilirken Priskos komutasındaki Bizans kuvvetleri yeniden harekete geçti. 599 yılında Bizans, yapılan anlaşmayı ihlal ederek Tuna’nın kuzeyine geçti.

Bizans ordusu Viminacium yakınlarındaki Tuna adaları üzerinden ilerledi. Avar kağanı, oğullarının komutasındaki birliklerle Bizans geçişini engellemeye çalıştı. Ancak Priskos’un kuvvetleri Avar saldırılarını geri püskürttü. Ardından gerçekleşen savaşlarda Avar ordusu ağır kayıplar verdi. Kaynaklara göre Avar prensleri ve çok sayıda savaşçı öldürüldü.

Priskos daha sonra Tisa bölgesine kadar ilerledi. Buradaki harekâtlarda Avar hâkimiyet alanındaki çeşitli topluluklarla karşı karşıya geldi. Roma kaynaklarında büyük zaferler olarak aktarılan bu çatışmalarda Avarların yanında Slav, Gepid ve diğer topluluklardan savaşçıların bulunduğu görülmektedir.

Bu savaşlar, Avar ordusunun tek bir etnik unsurdan oluşmadığını göstermektedir. Avar kağanının ordusu, Avar savaşçı çekirdeğinin yanında hâkimiyet alanındaki farklı topluluklardan gelen birlikleri de içeriyordu. Slav savaşçılar özellikle piyade unsurları içinde önemli bir yere sahipti.

Bununla birlikte Priskos’un başarıları Avar Kağanlığı’nı ortadan kaldıracak bir sonuç doğurmadı. Bizans ordusu Avar merkez bölgelerine kadar ilerleyebilmesine rağmen kalıcı bir işgal kuramadı. Avar siyasî yapısı ağır kayıplara rağmen varlığını sürdürdü.

599 seferleri, Avarların askerî gücünün ciddi biçimde sarsıldığını ve kağanın hâkimiyet alanındaki toplulukları yeniden harekete geçirmek zorunda kaldığını göstermiştir. Ancak Avar ordusunun çok unsurlu yapısı ve kağanın siyasî nüfuzu, bu kriz döneminde bile tamamen ortadan kalkmamıştır.

602: Tuna Siyasetinin Sonu ve Maurikios’un Düşüşü

599 yılında Priskos karşısında ağır kayıplar veren Avar Kağanlığı, sonraki dönemde askerî gücünü yeniden toparlamaya çalıştı. Kağan, Bizans karşısındaki konumunu güçlendirmek amacıyla batıdaki ilişkilerini geliştirdi ve Lombardlarla kalıcı bir barış kurdu. Bu diplomatik girişimler, Bizans’ı çevresindeki güçlerden uzaklaştırmayı amaçlayan bir siyaset olarak değerlendirilmektedir.

Avar-Lombard ilişkileri askerî iş birliğine de dönüştü. Lombardlardan gemi yapımı konusunda destek alan Avarlar, Tuna üzerindeki askerî imkânlarını artırmaya çalıştı. Bu dönemde Slav unsurlar da Avar siyaseti içinde önemli bir yer tutmaya devam etti.

602 yılında Avar-Bizans ilişkilerinde yeniden gerginlik yaşandı. Bizans komutanı Petros ile Avar kumandanı Apsich arasında Tuna bölgesinde karşılıklı askerî hareketlilik görüldü. Avarlar bu sırada Antlara karşı da bir sefer düzenledi. Bu harekât, Avarların kuzey sınırlarında ortaya çıkan tehditleri kontrol altında tutma çabasının bir parçasıydı.

Bu dönemde Avar hâkimiyetindeki topluluklarda çözülme belirtileri görülmeye başladı. Bazı Avar gruplarının Bizans tarafına geçmesi, kağanın otoritesinin zayıfladığına işaret eden gelişmelerden biri oldu.

Maurikios ise Avarlara karşı elde edilen başarıları sürdürmek ve Balkan sınırındaki hâkimiyeti yeniden kurmak amacıyla ordusuna Tuna’nın kuzeyinde kışlama emri verdi. Ancak askerler ağır şartlar altında bu emre karşı çıktı. Erzak sıkıntısı, ganimet beklentisinin azalması ve uzun süren savaşların yarattığı yorgunluk ordu içindeki hoşnutsuzluğu artırdı.

Bizans ordusunun isyanı kısa sürede siyasî bir krize dönüştü. Ordu komutanı Phokas imparator ilan edildi ve Maurikios 602 yılında tahttan indirildi. Böylece Maurikios döneminin Tuna siyaseti sona erdi.

602 olayları, Avar-Bizans savaşlarının yalnızca askerî mücadelelerden ibaret olmadığını göstermektedir. Avar tehdidini sınırlandırmaya çalışan Bizans siyaseti, uzun süren savaşların yarattığı ekonomik ve askerî baskılar nedeniyle iç istikrarsızlığa yol açmıştır.

Avar Hükümdarlığı’nın Yapısı ve Yaşam Biçimi

Bozkır Düzeni ve Göçebe Yaşam

Avar Hükümdarlığı’nın yapısını anlamak için Avrasya bozkır dünyasının özelliklerini dikkate almak gerekir. Çin Seddi’nden Tuna sınırlarına kadar uzanan geniş bozkır kuşağında benzer askerî ve toplumsal düzenler görülmekteydi. Bu alanlarda yaşayan topluluklar farklı bölgelere yayılsalar da atlı savaşçılığa, hayvancılığa ve boy teşkilatına dayanan ortak bir yaşam biçimini paylaşmışlardı.

Göçebelik, basit ve düzensiz bir yaşam tarzı olarak değerlendirilmemelidir. Bozkır ekonomisi, kurak ve geniş alanlardan yararlanmayı sağlayan uzmanlaşmış bir üretim biçimiydi. Hayvancılığa dayalı bu düzen; otlakların kullanımı, su kaynaklarının korunması, sürülerin yönetimi ve mevsimsel hareketler için belirli bir örgütlenme gerektiriyordu.

Avrasya bozkırlarında tek bir göçebe yaşam modeli bulunmuyordu. Atlı göçebelik, yaylacılık, dağ çobanlığı ve farklı hayvancılık biçimleri çevrenin şartlarına göre şekilleniyordu. Avarların yaşam biçimi de Orta Asya bozkır geleneğinin bir devamı olmakla birlikte, Orta Avrupa’daki yeni coğrafi şartlara uyarlanmıştı.

Bozkır toplumlarında hareket kabiliyeti büyük önem taşıyordu. At yetiştiriciliği ve gelişmiş süvari savaş teknikleri, bu toplulukların yerleşik devletler karşısında önemli askerî avantajlar elde etmesini sağladı. Hunlardan itibaren gelişen kompozit yay kullanımı, atlı savaş yöntemleri ve zamanla yaygınlaşan üzengi kullanımı, bozkır ordularının etkinliğini artırdı.

Avarların askerî gücü de bu bozkır geleneğine dayanıyordu. Atlı savaşçılar, hızlı hareket edebilme, uzun mesafeler kat edebilme ve ani saldırılar düzenleyebilme özellikleriyle Avar ordusunun temelini oluşturuyordu.

Askerî Teşkilat ve Kağanlık Sistemi

Bozkır devletlerinin temel gücü askerî teşkilata dayanıyordu. Avar Hükümdarlığı’nın ordusu da atlı savaşçılar üzerine kuruluydu. Süvari birlikleri, geniş hareket kabiliyetleri sayesinde hem uzak seferlerde hem de hızlı karşı saldırılarda önemli bir üstünlük sağlıyordu.

Bozkır ordularında askerî düzen genellikle onluk sisteme dayanıyordu. Birlikler küçükten büyüğe doğru çeşitli kademeler hâlinde örgütleniyor, bu yapı hem savaş düzeninin sağlanmasını hem de geniş toplulukların yönetilmesini kolaylaştırıyordu. Bu sistem, Türk ve diğer bozkır imparatorluklarında görülen askerî yapılanmanın temel unsurlarından biriydi.

Kağan, askerî ve siyasî düzenin merkezinde bulunuyordu. Hükümdarın otoritesi yalnızca hanedan soyuna değil, aynı zamanda askerî başarıya, savaşçıların bağlılığına ve çevresindeki ileri gelenlerle kurduğu ilişkilere dayanıyordu. Güçlü bir kağan yeni toplulukları kendi çevresinde toplayabilir, boyları ortak bir siyasî yapı içinde birleştirebilirdi.

Bozkır devletlerinde kağanın yanında beyler ve askerî önderler önemli bir yere sahipti. Boyların kendi liderleri ve savaşçı birlikleri bulunuyor, bunlar merkezî yönetimin askerî gücüne katılıyordu. Kağan ise farklı gruplar arasındaki dengeyi koruyarak devletin bütünlüğünü sağlamaya çalışıyordu.

Avar Hükümdarlığı’nda da benzer bir yapı bulunmaktaydı. Kağanın otoritesi, kendisine bağlı savaşçı topluluklar ve ileri gelenlerden oluşan çevresiyle birlikte işlerdi. Ancak bozkır devletlerinin hareketli yapısı nedeniyle merkezî güç sürekli olarak boyların bağımsız eğilimleri ve iç rekabetlerle karşı karşıya kalıyordu.

Boy Teşkilatı ve Toplumsal Yapı

Bozkır toplumlarının temel örgütlenme birimi boylardı. Boylar, ortak soy ve gelenek anlayışı etrafında birleşen topluluklardı. Bununla birlikte siyasî birlikler yalnızca akrabalık bağlarına değil, askerî başarı ve ortak çıkarlar etrafında oluşan ittifaklara da dayanıyordu.

Kağanlar, farklı boyları bir araya getirerek daha büyük siyasî birlikler kurabiliyorlardı. Yeni katılan topluluklar zamanla devlet yapısının parçası hâline geliyor, askerî ve siyasî düzen içinde yer alıyordu. Bu nedenle bozkır devletlerinde halkların birleşmesi ve ayrılması sürekli devam eden dinamik bir süreçti.

Avar Hükümdarlığı da çeşitli toplulukların bir araya gelmesiyle oluşmuştu. Avar yönetimi altında Avarların yanı sıra farklı kökenlerden gelen savaşçı ve yerleşik gruplar bulunuyordu. Bu çok unsurlu yapı, kağanın askerî ve siyasî otoritesini koruma biçimini doğrudan etkiliyordu.

Avul ve Günlük Yaşam

Bozkır toplumlarında toplumsal yaşamın temel birimlerinden biri avul olarak adlandırılan hareketli yerleşim birlikleriydi. Avul, birden fazla ailenin, sürüleri ve diğer ekonomik unsurlarıyla birlikte oluşturduğu geçici veya mevsimlik bir topluluktu. Bu yapı, hayvanların korunması, otlakların kullanılması ve günlük ihtiyaçların karşılanması bakımından önemliydi.

Avullar sabit köyler gibi sürekli aynı yerde kalan yerleşimler değildi. Sürülerin ihtiyaçlarına, mevsim şartlarına ve güvenlik durumuna göre hareket edebilen topluluklardı. Bu nedenle bozkır toplumlarında sosyal ilişkiler, yerleşik köylü topluluklarından farklı olarak daha hareketli bir yapıya sahipti.

Boylar ve aile grupları arasındaki ilişkiler, bozkır devletlerinin siyasî düzeninde de etkiliydi. Bir yandan büyük askerî birlikler oluşturmak için güçlü dayanışma gerekliydi; diğer yandan hayvancılığa dayalı yaşam biçimi küçük ve hareketli gruplar hâlinde örgütlenmeyi zorunlu kılıyordu. Bu durum, merkezî otorite ile boyların kendi güçlerini koruma eğilimleri arasında sürekli bir denge oluşturuyordu.

Kağan, gücü elinde tuttuğu dönemlerde farklı grupları ortak bir düzen içinde birleştirebiliyor, beyler ve ileri gelenler arasında görev dağılımı yapabiliyordu. Ancak hükümdarın otoritesi zayıfladığında boylar kendi geleneksel bağları etrafında yeniden örgütlenebiliyor ve siyasî birlikler parçalanabiliyordu.

Avar Hükümdarlığı’nın toplumsal yapısı hakkında doğrudan bilgiler sınırlıdır. Bununla birlikte Avar mezarlıkları üzerine yapılan araştırmalar, toplulukların belirli gruplar hâlinde örgütlenmiş olabileceğini göstermektedir. Farklı aile veya soy gruplarına ait kişilerin aynı mezarlık alanlarında belirli düzenler içinde bulunması, bozkır toplumlarındaki sosyal örgütlenmenin izlerini yansıtmaktadır.

Bozkır Devletlerinin Dinamik Yapısı

Bozkır devletleri, yerleşik imparatorluklardan farklı olarak hızlı yükseliş ve değişim süreçleri yaşayabiliyordu. Yeni askerî başarılar yeni toplulukların katılımını sağlarken, siyasî başarısızlıklar veya iç rekabetler devlet yapısında önemli değişikliklere yol açabiliyordu.

Bu devletlerde hükümdarın başarısı, çevresindeki savaşçı grupları bir arada tutabilmesine bağlıydı. Kağan; askerî başarı, ganimet dağıtımı, ittifaklar ve geleneksel meşruiyet unsurları aracılığıyla otoritesini sürdürüyordu.

Avar Hükümdarlığı da bu özellikleri taşıyan bir bozkır devletiydi. Kağanın çevresinde toplanan savaşçı gruplar, farklı halk unsurları ve bağlı topluluklar devletin askerî gücünü meydana getiriyordu. Ancak bu yapı sürekli hareket hâlinde olduğundan merkezî yönetim ile yerel güçler arasındaki denge devletin devamlılığı açısından belirleyici oluyordu.

Avarların Avrupa’daki hâkimiyeti, Orta Asya bozkır geleneğinin yeni bir coğrafyada uygulanmasıyla ortaya çıkmıştı. Bu nedenle Avar Hükümdarlığı, hem bozkır devletlerinin ortak özelliklerini taşıyan hem de Orta Avrupa şartlarına uyum sağlayan özgün bir siyasî oluşum olarak değerlendirilmelidir.

Ordu Teşkilatı ve Askerî Kültür

Avar Hükümdarlığı’nın gücünün temel unsurlarından biri gelişmiş süvari ordusuydu. Dönemin kaynakları Avarları savaş tecrübesi yüksek, hareket kabiliyeti güçlü ve askerî teknik bakımından çağdaş Avrupa ordularının üzerinde bir güç olarak tasvir eder. Bizans İmparatoru Maurikios’un Strategikon adlı eserinde Avarlar “savaşta tecrübeli” bir halk olarak değerlendirilmiştir.

Avarların askerî üstünlüğünün temelinde bozkır savaş geleneği bulunuyordu. Hunlardan itibaren Avrasya bozkırlarında yaygınlaşan kompozit yay, Avar ordusunun en önemli silahlarından biriydi. Odun, boynuz ve sinir tabakalarının birleştirilmesiyle yapılan bu yaylar güçlü menzile sahipti ve süvari üzerinde kullanılmaya uygundu. Kısa yapıları sayesinde at üzerinde kolayca taşınabiliyor, savaşçılar hareket hâlindeyken etkili ok atabiliyordu.

Avar savaşçıları yalnızca ok ve yayla değil, aynı zamanda mızrak, kılıç ve zırhla donatılmış ağır süvarilerdi. Strategikon, Avar süvarilerinin zırh, kılıç, yay ve mızrak kullandığını; atlarının da demir veya keçe koruyucularla donatıldığını aktarır. Çeşitli arkeolojik buluntular da demir üzengi, mızrak uçları, üç kanatlı ok uçları, zırh parçaları ve süvari kılıçlarının Avar askerî kültüründeki yerini göstermektedir.

Üzengi kullanımı, Avar askerî geleneğinin Avrupa’daki en dikkat çekici unsurlarından biri olarak kabul edilmiştir. Üzengi, süvarinin at üzerinde daha dengeli durmasını ve özellikle mızrak kullanımında daha etkili olmasını sağlamıştır. Bizans ordusu da Avarlarla olan mücadeleleri sırasında birçok askerî unsuru benimsemiş; yay, mızrak, at donanımı ve bazı kıyafet özellikleri Bizans süvarisinde görülmeye başlanmıştır.

Avarların savaş tarzı hız, hareketlilik ve taktik esnekliğe dayanıyordu. Ani baskınlar, sahte geri çekilmeler, düşmanı kuşatma ve uygun zamanda saldırıya geçme bozkır savaş geleneğinin temel unsurlarıydı. Strategikon, Avarların düşmana uzaktan saldırmayı, sahte geri çekilmeler yapmayı ve düşmanın hatalarından yararlanmayı tercih ettiğini belirtir.

Avar ordusunun önemli özelliklerinden biri de farklı halklardan oluşmasıydı. Avarların hâkimiyet alanındaki Slavlar, Gepidler, Bulgarlar ve diğer topluluklar askerî faaliyetlere katılmıştır. Bu nedenle Avar ordusu yalnızca Avar savaşçılarından oluşan bir yapı değildi; bağlı halklardan gelen birlikler de ordunun önemli unsurlarındandı.

Bununla birlikte Avar askerî sisteminin bazı sınırlılıkları vardı. Süvari ordusunun gücü büyük ölçüde atlara ve geniş otlaklara bağlıydı. Yeterli otlak bulunmadığında veya savaş sırasında at kayıpları yaşandığında ordunun hareket kabiliyeti azalabiliyordu. Yakın dövüş ve yaya savaş ise Avarların daha az güçlü olduğu alanlardı.

Kuşatma savaşlarında Avarlar başlangıçta Bizans şehirlerine karşı etkili yöntemlere sahip değildi. Zamanla ele geçirilen Roma askerleri, mimarlar ve teknik bilgiler sayesinde kuşatma araçlarını geliştirdiler. Sirmium gibi önemli merkezlerin ele geçirilmesi ve 626 yılında Konstantinopolis kuşatmasına katılmaları, bu alandaki ilerlemelerini göstermektedir. Kuşatma faaliyetlerinde Slav birlikleri ve diğer bağlı topluluklar da önemli rol oynamıştır.

Arkeolojik buluntular Avar savaşçılarının zengin bir askerî donanıma sahip olduğunu göstermektedir. Mezarlarda kılıç, mızrak, yay parçaları, üzengi, ok uçları ve at donanımına ait eşyalar bulunmuştur. Bu buluntular, Avarların Orta Asya bozkır geleneğini Bizans dünyasından alınan unsurlarla birleştiren karma bir askerî kültür geliştirdiğini ortaya koymaktadır.

Avar ordusunun kesin teşkilatı hakkında kaynaklar sınırlıdır. Bununla birlikte Bizans kaynakları Avarların birlikler hâlinde ve belirli bir düzen içinde savaştığını belirtir. Orta Asya bozkır devletlerinde görülen onluk askerî teşkilatlanmanın Avarlarda da etkili olduğu anlaşılmaktadır. Merkezî otoritenin güçlü olduğu dönemlerde kağan, farklı boy ve topluluklardan gelen savaşçıları büyük bir askerî güç hâline getirebilmiştir.

Kağanlık ve Yönetim Yapısı

Avar Hükümdarlığı’nın siyasî yapısının merkezinde kağan bulunuyordu. Bizans kaynakları Avar yönetimini güçlü ve disiplinli bir hükümdarlık olarak tasvir eder. Strategikon, Avarların bir hükümdar tarafından yönetildiğini, savaşta ve zorluklar karşısında dayanıklı olmalarının kağanın otoritesiyle ilişkili olduğunu belirtir. Ancak bu otorite sınırsız bir yönetim anlamına gelmiyordu; kağanın gücü gelenekler, askerî seçkinler ve boy liderleri tarafından dengeleniyordu.

Bozkır imparatorluklarında hükümdarın başarısı büyük ölçüde savaşçı toplulukları bir arada tutabilmesine bağlıydı. Güçlü bir kağan farklı boyları ve askerî grupları kendi çevresinde birleştirebilirken, merkezî otoritenin zayıflaması durumunda ayrılıkçı hareketler ortaya çıkabiliyordu. Hunlar, Gotlar ve diğer bozkır topluluklarında görülen hükümdarı terk etme veya başka bir liderin çevresinde toplanma eğilimi, bozkır siyasetinin temel özelliklerinden biriydi.

Avar Hükümdarlığı bu açıdan dikkat çekici bir istikrar göstermiştir. 600 yılı civarında Bizans karşısında alınan ağır yenilgiye, 626 Konstantinopolis kuşatmasının başarısızlığına ve sonraki dönemlerde yaşanan büyük askerî kayıplara rağmen Avar yönetici tabakası uzun süre varlığını korumuştur. Kaynaklarda Avarların, çağdaş birçok bozkır topluluğundan farklı olarak uzun süre kendi kağanlarının otoritesi altında kaldığı görülmektedir.

Avar yönetiminde kağanın yanında güçlü seçkin gruplar bulunuyordu. Bizans kaynakları, savaş ve barış kararlarında kağanın tek başına hareket etmediğini, önemli liderlerin ve ileri gelenlerin görüşlerinin etkili olduğunu göstermektedir. 584 yılında Komentiolos’un öldürülmesi konusunda kağanın öfkesinin Avar ileri gelenleri tarafından yatıştırılması ve 590’lı yıllarda Bizans’a karşı savaş kararlarında farklı görüşlerin ortaya çıkması, yönetimde ortak bir karar mekanizmasının bulunduğunu göstermektedir.

Bu seçkin grup kaynaklarda Logades olarak geçmektedir. Bunların kurumsal yapısı tam olarak bilinmemekle birlikte, kağanın askerî aristokrasi ve boy liderleriyle uzlaşmak zorunda olduğu anlaşılmaktadır. Kağan güçlü bir hükümdar olmakla birlikte yönetimini geleneksel dengeler içinde sürdürmek durumundaydı.

Avar hükümdarlık anlayışının temelinde askerî başarı ve karizma bulunuyordu. İlk kağan Bayan, büyük ölçüde kazandığı savaşlar ve kendisine bağlı askerî güç sayesinde iktidarını sağlamlaştırmıştır. Bununla birlikte hükümdarın meşruiyetinin hangi geleneksel kaynaklara dayandığı açık değildir. Avarlarda erken dönemde görülen temel hükümdarlık unvanı kağan idi. Bu unvan, Avrupa’da Avarlar tarafından yaygın biçimde kullanılan ve daha sonra başka bozkır topluluklarında da görülen bir hükümdarlık unvanı hâline gelmiştir.

Avar kağanlarının ardıllığı hakkında bilgiler sınırlıdır. Bayan’ın ardından oğullarının yönetimi devraldığı anlaşılmaktadır. Ancak 602 yılından sonra gerçekleşen iktidar değişikliklerinde hanedan içindeki ilişkiler ve kardeşler arasındaki güç dengeleri etkili olmuştur. 626’daki Konstantinopolis kuşatmasının başarısızlığı ise kağanlık makamının itibarını zedelemiş ve sonraki dönemde yönetim yapısında değişikliklere yol açmıştır.

Kağanın otoritesi yalnızca askerî güce değil, diplomasi ve törenlere de dayanıyordu. Bizans kaynaklarında kağanın elçiler kabul ettiği, anlaşmaları yönettiği, tehdit ve hediyeler yoluyla siyasî ilişkiler kurduğu görülmektedir. Bu uygulamalar Roma imparatorluk geleneğindeki güç gösterileriyle benzerlik taşımaktadır. Debdebe, hediyeler, yeminler ve hükümdarın kendisini güçlü biçimde sunması, bozkır siyasetinde otoritenin gösterilmesinin araçlarıydı.

Avar yönetiminde birlik, zorlayıcı bir bürokratik yapıdan çok kağanın kişisel otoritesi, askerî başarıları ve bağlı gruplarla kurduğu ilişkiler üzerinden sağlanıyordu. Bu nedenle kağanın gücü, hem kendi hanedanının itibarı hem de askerî seçkinlerin desteğiyle doğrudan bağlantılıydı.Bu bölüm Avar Hükümdarlığı’nın Yapısı ve Yaşam Biçimi maddesinde ayrı bir başlık olarak değerlendirilebilir.

Avar Altını: Prestij, Hediyeler ve Temsil

Avar Hükümdarlığı hakkında Attila dönemindeki Priskos veya Göktürk kağanlarıyla ilgili Menandros’un verdiği bilgiler gibi ayrıntılı saray tasvirleri bulunmamaktadır. Bununla birlikte Bizans kaynaklarındaki elçilik ve barış görüşmelerine dair kayıtlar, Avar kağanının kendisini nasıl temsil ettiğine ve hükümdarlık ihtişamının siyasî işlevine dair bilgiler vermektedir.

Avar kağanı, Bizans elçileriyle yapılan görüşmelerde ihtişamlı bir görünüm sergiliyordu. Kaynaklarda Bayan’ın altın taht üzerinde oturduğu, değerli kumaşlardan yapılmış çadırların kullanıldığı ve hükümdarın çevresinde koruyucu bir düzen oluşturulduğu aktarılır. Bu tür gösteriler yalnızca kişisel zenginliği değil, kağanın siyasî gücünü ve üstün konumunu ortaya koyan sembolik araçlardı.

Avarların erken dönem saray yaşamı hakkında bilgiler sınırlıdır. Bizans kaynakları Avar kağanının kesin bir başkentinden söz etmez. Sirmium çevresinde sık bulunmaları bu bölgenin önemli bir merkez olduğunu düşündürse de buranın kesin olarak başkent olduğu kanıtlanmış değildir. Arkeolojik buluntular, 7. yüzyılda Tuna-Tisa bölgesinin kuzeybatısında önemli yönetici merkezlerinin bulunduğuna işaret etmektedir.

Avar kağanlarının sahip olduğu zenginlik büyük ölçüde Bizans İmparatorluğu ile yapılan ilişkilerden elde edilen altın, gümüş, ipek kumaşlar ve değerli eşyalara dayanıyordu. İlk Avar elçiliklerinden itibaren Bizans’tan altın kaplamalı eşyalar, ipek giysiler, yataklar ve çeşitli hediyeler alınmıştır. Zamanla bu hediyeler düzenli ödemelere ve siyasî anlaşmaların bir parçası hâline gelen yıllık harçlara dönüşmüştür.

Avarların Bizans’tan aldığı ödemeler yüksek miktarlara ulaşmıştır. 6. yüzyılın sonlarında Bayan ve halefleri toplamda milyonlarca solidus değerinde altın ve değerli eşya elde etmiştir. Bu zenginlik, Avar yönetici sınıfının gücünü artırmış ve Karpat Havzası’nda önemli bir maddî birikim oluşturmuştur.

Bu altın ve değerli eşyalar yalnızca ekonomik değer taşımıyordu. Bozkır toplumlarında hükümdarlık hazinesi, askerî ve siyasî bağlılık ilişkilerinin kurulmasında önemli bir araçtı. Kağan, elde ettiği ganimetleri ve hediyeleri savaşçılarına, ileri gelenlere ve bağlı gruplara dağıtarak sadakati güçlendiriyordu. Bu nedenle hazinenin temel işlevlerinden biri biriktirmekten çok dağıtım yoluyla otorite kurmaktı.

Avar seçkinlerinin mezarlarında bulunan altın eşyalar bu prestij anlayışını göstermektedir. Kunbábony, Bocsa ve Kunagota gibi merkezlerde ortaya çıkarılan mezarlarda altın kaplamalı silahlar, kemer süsleri, kaplar ve tören eşyaları bulunmuştur. Bu eserler yalnızca zenginliği değil, sahibinin toplum içindeki rütbesini ve askerî itibarını da temsil ediyordu.

Avar toplumunda özellikle kemerler önemli statü göstergelerinden biriydi. Kemer süslerinin biçimi, sayısı ve işçiliği kişinin konumunu yansıtan semboller olarak değerlendirilmiştir. Silahlar, at koşumları ve diğer kişisel eşyalar da savaşçı kimliğinin ve toplumsal derecenin göstergeleriydi.

Avarların kullandığı değerli eşyalar bir ödeme aracından çok siyasî ve toplumsal anlam taşıyan prestij nesneleriydi. Altın, gümüş ve değerli kumaşlar hükümdarın gücünü görünür hâle getiriyor; hediyeler aracılığıyla kağan ile savaşçı aristokrasi arasındaki bağlılık ilişkisi güçlendiriliyordu.

Bu bakımdan Avar Hükümdarlığı’nın siyasî düzeni, yalnızca askerî güce değil, aynı zamanda itibar, gösteriş ve hediye dağıtımı üzerine kurulu bir prestij ekonomisine dayanıyordu. Kağanın hazinesi ve dağıttığı değerli eşyalar, Avar toplumunda birlik sağlayan temel unsurlardan biri olarak işlev görüyordu.

Logades ve Savaşçı Aristokrasi

Bozkır devletlerinde kağan ve hanedan, yönetimin tek unsuru değildi. Eski Türk yazıtlarında “beyler ve halk”, devlet düzeninin temel dayanakları arasında gösterilir. Kağanın başarısı, yönetici aile ile ileri gelenlerin ve halkın uyumuna bağlıydı. Uygur yazıtları ve diğer bozkır devletlerine ait kaynaklar, hükümdarlığın farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla şekillendiğini göstermektedir.

Avar Hükümdarlığı’nda kağanın dışında yer alan seçkin bir yönetici tabakanın bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu grubun yapısı ve görevleri yazılı kaynaklarda açık biçimde ortaya konmamıştır. Bizans kaynakları bu kişileri “hükmedenler”, “en kudretliler” veya “barbarların seçkinleri” anlamındaki ifadelerle tanımlar. Daha sonra “Logades” adıyla anılan bu grup, Avar yönetici çevresini oluşturan ileri gelenleri ifade eder.

Logades kavramı yalnızca Avarlara özgü değildir. Aynı ifade Hunlar için de kullanılmıştır. Ancak bu kavram, belirli hukukî bir makamdan çok hükümdarın çevresindeki ileri gelenleri ve nüfuz sahibi kişileri belirtmektedir. Bu kişiler bazen boy liderlerinden, bazen ise doğrudan kağanın kişisel maiyetinden oluşmuş olabilir.

Avar Logades’inin kesin yapısı bilinmemektedir. Özellikle bu grubun geleneksel boy aristokrasisine mi yoksa kağana bağlı savaşçı çevreye mi dayandığı açık değildir. Bununla birlikte kağanın kararlarında etkili oldukları ve siyasî dengede önemli rol oynadıkları görülmektedir.

Avar yönetici çevresi içinde adı bilinen kişiler daha çok elçilik ve askerî faaliyetler sırasında kaynaklara yansımıştır. Bunların başında Targitos ve Apsich gelir. Targitos, 6. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Bizans ile yürütülen görüşmelerde önemli bir Avar temsilcisi olarak görünür. 585 yılında Roma ile barış görüşmelerinde etkili olmuş ve savaş kararlarını etkileyebilecek nüfuza sahipti.

Apsich ise hem diplomatik hem askerî görevlerde görülen önemli bir Avar ileri geleniydi. Sirmium kuşatması sırasında askerî birliklere komuta etmiş, daha sonra Bizans kaynaklarında Avar ordusunun önemli kumandanlarından biri olarak geçmiştir. Onun konumu, Avar yönetici sınıfında askerî liderlerin taşıdığı önemi göstermektedir.

Avar ileri gelenlerinin tamamı Avar kökenli olmayabilir. Kaynaklarda Bulgar, Gepid ve başka topluluklarla bağlantılı isimlere de rastlanmaktadır. Bu durum, Avar Hükümdarlığı’nın farklı halk gruplarını askerî ve siyasî bir yapı içinde birleştiren çok unsurlu bir bozkır devleti olduğunu göstermektedir.

Arkeolojik buluntular, Avar savaşçı aristokrasisinin yaşam biçimine dair önemli bilgiler sağlamaktadır. Kunagota, Szentendre, Ozora ve Zamárdi gibi merkezlerde bulunan zengin mezarlar, yüksek statülü savaşçıların pahalı silahlarla, süslü kemerlerle ve değerli at koşumlarıyla gömüldüğünü göstermektedir.

Seçkin savaşçılar çoğu zaman atlarıyla birlikte defnedilmiş, kılıçları, silahları ve kemerleri statülerini gösteren unsurlar olarak kullanılmıştır. Altın ve gümüş kaplamalı eşyalar yalnızca zenginliği değil, savaşçı kimliğini ve toplumsal konumu ifade eden sembollerdi.

Bununla birlikte Erken Avar toplumunun sosyal yapısını kesin biçimde yeniden kurmak zordur. Göçebe topluluklar yerleşik toplumlara göre daha az arkeolojik iz bırakmaktadır. Bu nedenle Avar toplumunun yapısı daha çok mezarlar, eşya dağılımı, rütbe sembolleri ve yazılı kaynaklar üzerinden değerlendirilmektedir.

Avar Hükümdarlığı’nda kağan merkezi otoritenin başı olsa da yönetim, savaşçı aristokrasi ve ileri gelenlerin desteğine dayanıyordu. Kağanın gücü, askerî başarı, ganimet dağıtımı ve seçkin gruplarla kurduğu ilişkiler sayesinde korunuyordu. Bu bakımdan Logades olarak anılan yönetici çevre, Avar siyasî düzeninin temel unsurlarından birini oluşturuyordu.

Üretim Biçimleri ve Ekonomik Düzen

Avar toplumu hakkındaki değerlendirmeler çoğunlukla kağanlar, savaşçılar, aristokrasi, ganimet ve siyasî güç çevresinde şekillenmiştir. Ancak Avar Hükümdarlığı’nın devamını sağlayan ekonomik yapı, yalnızca savaş ve yağmaya dayanmıyordu.

Bozkır halklarının ekonomisi üzerine yapılan çalışmalar genellikle sınırlı sayıdaki yazılı kaynaklara veya arkeolojik buluntulara dayanır. Bu kaynaklar tarım, hayvancılık, zanaat ve ticaret hakkında bazı bilgiler verse de üretimin nasıl örgütlendiği ve toplumsal paylaşımın nasıl gerçekleştiği konusunda ayrıntılı bilgi sağlamaz.

Avar ekonomisini yalnızca yağmacılık üzerinden açıklamak yeterli değildir. Savaş ve haraç, Karpat Havzası’na büyük miktarda zenginlik getirmiştir; ancak Avar toplumunun iç düzeni de kendi üretim faaliyetlerine dayanıyordu. Avar savaşçı çevresi iki yönlü bir ekonomik yapıya sahipti. Bir tarafta savaşlar ve siyasî ilişkiler yoluyla elde edilen prestij malları bulunurken, diğer tarafta günlük yaşam için gerekli gıda ve kullanım eşyalarını sağlayan yerel üretim faaliyetleri yer alıyordu.

Avarların hâkim olduğu bölge bu ekonomik düzen için elverişli şartlara sahipti. Orta Tuna çevresindeki geniş bozkırlar hayvancılık için uygun alanlar sağlıyor, Slav, Roma ve Germen kökenli çiftçiler tarımsal üretimle iaşeye katkıda bulunuyor, Bizans sınırına yakınlık ise büyük miktarda değerli eşya ve haraç elde edilmesini mümkün kılıyordu.

Hayvancılık ve Tarım

Avarların askerî gücünün temelinde at yetiştiriciliği bulunuyordu. Bizans kaynakları Avar ordularının seferlere çok sayıda atla çıktığını belirtmektedir. Zengin savaşçıların geniş sürülere sahip olduğu anlaşılmaktadır; ancak bu hayvanların ortak mı yoksa kişisel mülkiyet altında mı bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir.

Mezar buluntuları, hayvan yetiştiriciliğinin Avar yaşamında önemli yer tuttuğunu göstermektedir. Bununla birlikte Avar ekonomisini yalnızca göçebe hayvancılıkla açıklamak mümkün değildir. Karpat Havzası, tarımsal faaliyetlerin sürdürülebileceği verimli bir bölgeydi ve Avarlar bu ekonomik imkânlardan yararlanmıştır.

Erken dönemde savaşçı gruplar ile çiftçi toplulukların yaşam alanları büyük ölçüde ayrı devam etmiştir. Avar savaşçıları bazı bölgelerde Slav çiftçiler ve yerel halklarla birlikte yaşamış, mevcut üretim düzenlerinden faydalanmıştır.

Yerleşimler ve Üretici Topluluklar

Avar dönemine ait yerleşim araştırmaları, toplumun yalnızca göçebe kamplardan oluşmadığını göstermektedir. Dunaujváros ve benzeri merkezlerde yapılan kazılarda ahşap yapılardan oluşan köy yerleşimleri ortaya çıkarılmıştır.

Avar hâkimiyeti altındaki bölgelerde Slav, Germen ve Roma kökenli topluluklar ekonomik faaliyetlerini sürdürmüştür. Kölked çevresindeki araştırmalar, bazı yerleşik toplulukların belirli ölçüde kendi iç düzenlerini koruduğunu göstermektedir. Balaton Gölü çevresindeki Keszthely Kültürü de farklı kültürel unsurların Avar hâkimiyeti altında birleştiği bir örnektir.

Avarlar bu yerleşik üretim merkezlerinden yararlanmış, bazı bölgelerde tarımsal faaliyetleri ve zanaat üretimini desteklemiştir. Bu durum, fethedilen bölgelerde ekonomik düzenin tamamen yok edilmediğini göstermektedir.

Esirler ve Bağlı Topluluklar

Avarlar savaşlar sonucunda ele geçirdikleri esirleri kendi hâkimiyet alanlarına taşımış ve çeşitli bölgelerde iskân etmişlerdir. Ancak bu toplulukların tamamının köle statüsünde yaşadığı söylenemez.

Kaynaklar, bazı esirlerin vergi ödeyen bağımlı topluluklar hâline geldiğini, yaşam biçimlerini büyük ölçüde koruduklarını ve zaman içinde toplumsal yükselme imkânı bulabildiklerini göstermektedir. Özellikle Pannonia’daki yerel halklar, Avar siyasî düzeninin üretici unsurları arasında yer almıştır.

Zanaat ve Üretim

Avar kültürünün önemli unsurlarından olan silahlar, kemer tokaları, at koşumları ve süs eşyaları gelişmiş bir zanaat geleneğine işaret eder. Ancak bu ürünlerin tamamının Avar kökenli zanaatkârlar tarafından mı üretildiği kesin değildir.

Arkeolojik buluntular, Bizans ve Doğu Roma sanat geleneklerinin Avar zanaatında etkili olduğunu göstermektedir. Avarlar yabancı teknikleri benimsemiş ve kendi kültürel anlayışları içinde yeniden şekillendirmiştir.

Kunszentmárton’da bulunan kuyumcu atölyesine ait kalıntılar, Avar döneminde gelişmiş metal işçiliğinin varlığını göstermektedir. Burada kemer tokaları ve süs eşyaları için kalıplar, döküm araçları, teraziler ve çeşitli zanaat aletleri bulunmuştur.

Demircilik özellikle savaşçı toplumlarda yüksek itibara sahipti. Silah üretimi, askerî güç ve siyasî otoriteyle doğrudan ilişkiliydi. Bu nedenle metal işçileri bozkır toplumlarında önemli bir konuma sahip olmuştur.

Madenler ve Ticaret

Avar döneminde kullanılan metallerin kaynağı tam olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar belirli maden bölgelerinden yararlanıldığını ileri sürmüş olsa da bu görüşler kesin kanıtlarla desteklenmemiştir.

Karpat Havzası’nda demir işçiliğine dair buluntular mevcuttur. Ayrıca Transilvanya’daki tuz kaynakları ekonomik açıdan önemliydi. 7. yüzyılın sonlarına doğru Avarların bu kaynakların ticaretinde etkili olmuş olabileceği düşünülmektedir.

Avar ekonomisi, hayvancılık, tarım, zanaat, ticaret ve savaş yoluyla elde edilen gelirlerin birleşiminden oluşan karmaşık bir yapı göstermektedir. Kağanlığın gücü yalnızca askerî başarıya değil, bu farklı ekonomik unsurları bir arada kullanabilmesine dayanıyordu.

Mal Akışı ve Sınırlar

Avarların ticari faaliyetleri hakkında kaynaklar sınırlıdır. Bununla birlikte Avarların Bizans ve çevre bölgelerle çeşitli mal alışverişlerinde bulunduğu bilinmektedir. Avar ekonomisini yalnızca yağma ve haraç gelirleriyle açıklamak yeterli değildir; sınır bölgeleri, diplomatik ilişkiler ve ticari bağlantılar da ekonomik yapının önemli unsurları arasındaydı.

Avarların Bizans’tan silah temin ettiği bilinmektedir. 562 yılında Konstantinopolis’e gelen Avar elçileri aracılığıyla silah satın alınmıştır. Daha sonraki dönemlerde Avar ve Slav silah üretim merkezleri Franklar tarafından ele geçirilmiş ve kapatılmıştır.

Bizans ile bozkır devletleri arasındaki ticaret çoğu zaman siyasî ilişkilerle bağlantılıydı. Ticaret serbestisi, barış anlaşmalarının önemli konularından biri olarak görülüyordu. Avarlar da Bizans ile yaptıkları anlaşmalar çerçevesinde bazı ödemeleri ticaret yoluyla elde edilen mallarla karşılayabiliyordu.

Bizans ve Batı ile Mal Değişimi

Arkeolojik buluntular, Avarların Bizans dünyasından çeşitli mallar aldığını göstermektedir. Bunlar arasında:

  • altın ve gümüş eşyalar,
  • süs eşyaları,
  • cam kaplar,
  • amforalar,
  • ipek kumaşlar,
  • baharatlar

yer almaktadır.

Şarap da Avarlarla Bizans arasındaki alışverişte bulunan ürünlerden biriydi. Bunun yanında daha sınırlı ölçekte Lombard İtalya’sı ve Merovenj dünyasıyla da ekonomik ilişkiler kurulmuştur.

Avarların dışarıya ne sattığı konusunda kaynaklar daha az bilgi verir. Yazılı kaynaklarda açık biçimde görülen en önemli ticaret alanlarından biri esir alışverişidir. Savaşlarda ele geçirilen esirler fidye karşılığında serbest bırakılabiliyor veya satılabiliyordu.

Esir Ticareti

Savaş esirleri Avar ekonomisinde önemli bir unsur oluşturmuştur. Özellikle Bizans topraklarından alınan esirler, anlaşmalar sırasında geri verilmek üzere pazarlık konusu yapılmıştır.

598 yılında Avar kağanının esir başına bir solidus talep ettiği, Bizans’ın ise bu miktarı azaltmaya çalıştığı aktarılmaktadır. Daha erken dönemlerde Attila zamanında bir esirin fiyatının 8–12 solidus arasında değiştiği bilinmektedir.

Bununla birlikte Avarlarda geniş çaplı ve sürekli bir köle ticareti sisteminin varlığı kesin olarak gösterilemez. Esirlerin önemli bir bölümü çalışma gücü, fidye veya siyasî pazarlık unsuru olarak değerlendirilmiştir.

Kürk ve Bölgesel Ticaret

Avarların Karadeniz ve kuzey bölgeleriyle bağlantıları sayesinde kürk ve hayvansal ürün ticaretinden yararlanmış olabilecekleri düşünülmektedir. Ancak Avarlar, Orta Asya’daki bazı devletlerin sahip olduğu geniş İpek Yolu ticaret ağının merkezinde bulunmuyordu.

Karpat Havzası ile Karadeniz bozkırları arasında zanaat ürünleri ve çeşitli malların dolaşımı arkeolojik buluntularla izlenebilmektedir. Baltık ve Karadeniz arasındaki ticaret yollarıyla bağlantılı bazı ürünlerin Avar çevresine ulaştığı da ileri sürülmüştür.

  1. yüzyılın ikinci yarısında Avar hâkimiyet alanında Arap dirhemlerinin bulunması, İslam dünyasıyla sınırlı ticari ilişkilerin varlığına işaret etmektedir. Ancak bu durum gelişmiş bir para ekonomisinin bulunduğunu göstermez.

Para ve Değer Sistemi

Avar toplumunda Bizans altın sikkeleri günlük alışverişte kullanılan yaygın para birimleri olmaktan çok prestij malları olarak değer taşımıştır. Solidi çoğu zaman eritilerek altın ihtiyacını karşılamakta veya gösterişli eşyaların yapımında kullanılmıştır.

Avar mezarlarında bulunan altın sikkeler de genellikle ekonomik dolaşımdan çok sembolik anlam taşır. Bazı örneklerde ölüyle birlikte gömülen altınlar, Roma dünyasında ve başka kültürlerde görülen geleneksel uygulamalara benzer biçimde prestij ve statü göstergesi olmuştur.

680 yılından sonra Bizans sikkelerinin Avar buluntuları arasından büyük ölçüde kaybolması, yalnızca siyasî ilişkilerin değil ekonomik yapının da değiştiğini göstermektedir.

Vergi, Haraç ve Ekonomik Düzen

Avar ekonomik sistemi geniş çaplı bir pazar ekonomisine dayanmıyordu. Yerel topluluklar büyük ölçüde kendi ihtiyaçlarını karşılayan küçük ekonomik birimler hâlinde yaşamaktaydı.

Savaşçı kesimin ihtiyaçları ise doğrudan veya dolaylı olarak bağlı topluluklardan alınan vergiler ve haraçlarla destekleniyordu. Slav topluluklarından hayvan, kürk ve benzeri ürünler şeklinde ödemeler alınmış olabilir.

Ancak bu malların amacı yalnızca ekonomik ihtiyaçları karşılamak değildi. Altın, gümüş, ipek ve değerli eşyalar Avar toplumunda aynı zamanda itibar ve siyasî güç göstergesiydi.

İtibar Ekonomisi

Avar toplumunda değerli malların önemi, kullanım değerinden çok taşıdığı sembolik anlamla bağlantılıydı. Bir savaşçının sahip olduğu süs eşyaları, silahlar ve değerli hediyeler onun toplumsal konumunu gösteriyordu.

Bu nedenle değerli mallar sıradan ticari ürünler gibi sürekli el değiştiren nesneler değildi. Birçok eşya miras bırakılmak yerine sahibinin mezarına konuluyor veya bağlılık ilişkileri içinde hediye olarak dağıtılıyordu.

Kağanın gücü de bu itibar ekonomisi üzerine kuruluydu. Hükümdar, hediyeler ve rütbe dağıtımı yoluyla savaşçı çevresinin bağlılığını sağlıyor, siyasî düzeni koruyordu.

Erken Avar döneminde üretim ve kaynakların büyük ölçüde topluluk düzeyinde örgütlendiği anlaşılmaktadır. Pannonya’daki bağlı topluluklar doğrudan Avar aristokratlarına değil, genel olarak Avar Kağanlığı’nın hâkimiyetine bağlıydı. Ancak Geç Avar döneminde bazı seçkin kişilerin kendi hazinelerine ve maiyetlerine sahip olduğuna dair işaretler görülmektedir.

Din ve İnançlar

Avarların dinî inançları hakkında yazılı kaynaklar sınırlıdır. Bizanslı tarihçiler ve elçiler, bozkır halklarının dinî uygulamalarını çoğunlukla kendi kültürel bakış açılarıyla aktarmışlardır. Bu nedenle kaynaklarda görülen bilgiler dikkatle değerlendirilmelidir.

Şamanî Unsurlar ve Ritüeller

Bizans elçisi Zemarchos’un 6. yüzyılda Türkler arasında gözlemlediği bir arınma töreni, bozkır dünyasında görülen bazı dinî uygulamalara örnek teşkil eder. Tütsü yakılması, kötü etkilerin uzaklaştırılması için sözlü ritüeller yapılması, ateşten geçirilme ve vecd hâli gibi unsurlar daha sonraki araştırmalarda şamanî geleneklerle ilişkilendirilmiştir.

Ancak bu uygulamalar yalnızca göçebe topluluklara özgü değildir. Ateş, kurban ve kehanet gibi unsurlar geniş bir Avrasya dinî çevresinde görülmektedir. Bu nedenle Avar inanç sistemini yalnızca şamanizm kavramıyla açıklamak yeterli değildir.

Avar mezarlarında şamanî uygulamalara dair kesin kanıtlar sınırlıdır. Bazı mezarlarda kafataslarının eksik bulunması büyüsel uygulamalarla ilişkilendirilmiş olsa da bu yorum kesin değildir.

Dinî Uzmanlar ve Kehanet

Avarlar arasında dinî işlev taşıyan kişilerin bulunduğuna dair bazı bilgiler vardır. Theophylaktos, Avarlar arasında “büyücü” veya “papaz” anlamında kullanılan Bookolabras adlı bir kişiden bahseder. Benzer bir unvan Bulgar kaynaklarında Kolobros/Kulubros biçiminde görülür.

Bu tür kişilerin savaş zamanı uygun gün ve saatleri belirlediği, kehanetlerde bulunduğu ve çeşitli ritüeller gerçekleştirdiği aktarılır. Avarların bazı askerî başarılarını büyüsel uygulamalarla ilişkilendiren anlatılar da bulunmaktadır.

Yemin, Kılıç ve Kutsal Unsurlar

Avar toplumunda yeminler önemli bir siyasî ve dinî işleve sahipti. Bayan Kağan’ın Sirmium kuşatması sırasında kılıç üzerine yemin ettiği aktarılır. Bu yeminde gök, tanrı, ateş, dağlar ve sular gibi kutsal unsurlar çağrılmıştır.

Kılıç üzerine yemin etme geleneği diğer bozkır halklarında da görülmektedir. Yemin, hükümdarın sözünü kutsal bir düzen içinde bağlayan önemli bir uygulama olarak kabul edilmiştir.

Gök Tanrı İnancı

Avarların inanç dünyasında gök tanrı anlayışının önemli bir yer tuttuğu düşünülmektedir. Bayan’ın yemininde göğün ve tanrının anılması, Türk bozkır geleneğinde görülen Kök Tengri anlayışıyla ilişkilendirilmiştir.

Theophylaktos, Türklerin yer ve göğü yaratan tek bir tanrıya inandığını belirtir. Orhun Yazıtları’nda da kağanın yönetme yetkisinin gök tarafından verildiği ifade edilir. Bu anlayış, bozkır hükümdarlığının siyasî meşruiyetiyle doğrudan bağlantılıdır.

Sanat ve Arkeolojik Bulgular

Avar sanatında bazı semboller dinî anlamlarla ilişkilendirilmiştir. Mokrin’de bulunan kaya çizimleri, gök ağacı ve kozmik düzen anlayışıyla bağlantılı yorumlanmıştır. Avar süs sanatında görülen ağaç motifleri, hayvan figürleri ve koruyucu semboller de bozkır inanç dünyasının izleri olarak değerlendirilmiştir.

Nazar boncukları ve kötü etkileri uzaklaştırdığı düşünülen semboller Avar dünyasında yaygın olarak kullanılmıştır. Ancak bu tür sembollerin kesin anlamlarını belirlemek zordur.

Ölüm ve Gömü Gelenekleri

Avarların dinî hayatı hakkında en geniş bilgiler mezar buluntularından elde edilmektedir. Ancak mezarlar doğrudan bireysel inançlardan çok toplumun gelenekleri ve sosyal yapısı hakkında bilgi verir.

Avar mezarları genellikle doğu-batı veya güneydoğu-kuzeybatı yönlerinde düzenlenmiştir. Ölüler çoğunlukla tabut içinde gömülmüş, bazı mezarlara yiyecek ve hayvan kalıntıları bırakılmıştır.

At gömme geleneği Avar mezarlarında görülmektedir. Bazı mezarlarda at tamamen gömülürken bazı örneklerde yalnızca atın parçaları veya koşum takımları bulunmuştur. Ancak bu uygulama bütün Avar toplumu için geçerli değildir; daha çok seçkin savaşçı çevreleriyle ilişkilidir.

Büyük kurganlar ve anıtsal mezarlar Avarlarda yaygın değildir. Bu yönüyle Avar mezar gelenekleri Orta Asya’daki bazı bozkır topluluklarından ayrılır.

Hristiyanlık ve Avarlar

Avarların Hristiyanlığı benimsemesine dair kesin bilgiler sınırlıdır. Karolenj dönemi kaynakları Avarları pagan olarak tanımlar. Bununla birlikte Avar hâkimiyetindeki Karpat Havzası’nda Hristiyan topluluklar varlığını sürdürmüştür.

Özellikle Keszthely-Fenékpuszta çevresinde Roma döneminden kalan Hristiyan geleneklerin devam ettiği görülmektedir. Bu topluluklar Avar döneminde de yaşamış, bazı Hristiyan semboller kullanılmıştır.

Ancak arkeolojik buluntularda görülen haç veya Hristiyan sembolleri her zaman bireysel din değiştirmeyi göstermez. Bu semboller farklı kültürler tarafından benimsenmiş veya yeni anlamlar kazanmış olabilir.

Avar yönetici tabakasının Hristiyanlığa yönelmesi ise belirgin bir süreç hâline gelmemiştir. 8. yüzyılın sonunda Frank egemenliğiyle birlikte Hristiyanlaştırma faaliyetleri başlamış, ancak Avar Kağanlığı’nın siyasî varlığı kısa süre sonra sona ermiştir.Bu bölüm Avar maddesinde “Avarlar ve Bizans İmparatorluğu” başlığı altında kullanılabilir.


Avarlar ve Bizans İmparatorluğu

Avarların siyasî yükselişi Bizans İmparatorluğu ile kurdukları ilişkilerle yakından bağlantılıydı. Avar Kağanlığı’nın ilk döneminden itibaren Konstantinopolis ile temas kurulmuş, ilk elçilikler daha imparatorluk sınırlarına yerleşmeden önce gönderilmiştir. Bayan Kağan döneminde Bizans, Avar siyaseti için hem askerî hem de ekonomik açıdan önemli bir unsurdu.

Avar hâkimiyetinin dayandığı ekonomik düzen, Bizans dünyasından gelen değerli mallar ve özellikle itibar eşyalarıyla destekleniyordu. Altın, gümüş, ipek ve lüks eşyalar bozkır hükümdarlıkları için yalnızca ekonomik değer taşımıyor, aynı zamanda hükümdarın gücünü ve savaşçı çevresi üzerindeki otoritesini gösteriyordu.

Bayan Kağan’ın ilk dönem Bizans politikası, Kavimler Göçü dönemindeki barbar krallıkların uygulamalarına benziyordu. Avarlar başlangıçta Bizans ile ittifak kurmayı, imparatorluk sisteminin bir parçası olarak tanınmayı ve bunun karşılığında askerî güçlerini kullanmayı amaçladılar. Bizans yönetimi ise Gotlarla yaşanan tecrübeler sebebiyle Avarların imparatorluk topraklarında yerleşmesine daha ihtiyatlı yaklaştı.

568 yılında Avarlar Pannonia’ya hâkim oldular. Bu süreçte Gepidler ve Lombardlar arasındaki mücadeleden yararlandılar. Avarların Bizans ile ilişkileri başlangıçta açık bir düşmanlıktan çok, ittifak ve karşılıklı çıkar esasına dayanıyordu. Ancak zamanla Avar Kağanlığı’nın güçlenmesiyle ilişkiler değişti ve Balkanlar iki güç arasındaki başlıca mücadele alanlarından biri hâline geldi.

Sirmium’un Fethi ve Balkan Seferleri

Avar-Bizans ilişkilerinde önemli dönüm noktalarından biri Sirmium’un alınması oldu. Şehrin ele geçirilmesiyle Avarlar Tuna’nın güneyine daha fazla nüfuz etme imkânı kazandı. Bundan sonra Balkan bölgeleri sık sık Avar saldırılarına uğradı.

Avarların Bizans’a karşı yürüttüğü savaşlar yalnızca yağma amaçlı seferler değildi. Kağanlık, askerî başarıları siyasî anlaşmalara dönüştürmeye ve Bizans’tan düzenli ödemeler almaya çalışıyordu. Bu ödemeler Avar hükümdarının savaşçı çevresine karşı konumunu güçlendiren önemli unsurlardan biriydi.

Maurikios döneminde (582-602) Avar orduları birkaç kez Konstantinopolis çevresine kadar ulaştı. Balkan eyaletleri uzun süre Avar baskısı altında kaldı. Bununla birlikte Avar-Bizans ilişkilerinde savaş kadar diplomasi de önemliydi. Kağanlık, askerî baskıyı artırırken aynı zamanda anlaşmalar yoluyla ekonomik kazanımlar elde etmeye çalışıyordu.

Avarlar, Slavlar ve Bizans Dengesi

Bizans için Avarlar, Balkanlar’daki Slav hareketleri karşısında zaman zaman kullanılabilecek bir güçtü. İmparatorluk bazı dönemlerde Avarlarla Slavlara karşı iş birliği yaptı. Çünkü Bizans yönetimi, merkezi olmayan Slav topluluklarını daha kontrol edilmesi zor bir tehdit olarak görüyordu.

Avar Kağanlığı ise Bizans ile ilişkilerini Orta Avrupa’daki hâkimiyetini güçlendirmek için kullandı. Kağanlığın başarısı yalnızca askerî gücüne değil, çevresindeki farklı topluluklar ve büyük devletlerle kurduğu siyasî ilişkilere dayanıyordu.

Bizans-Avar Çatışmasının Son Dönemi

7. yüzyılın başlarında Avar-Bizans ilişkileri yeniden sertleşti. Avarlar Balkanlar üzerindeki baskılarını artırırken Bizans da sınırlarını korumaya çalıştı. 626 yılında Avarlar, Sasani müttefikleriyle birlikte Konstantinopolis’i kuşattılar. Ancak kuşatmanın başarısız olması Avar Kağanlığı’nın gücünde önemli bir kırılma oluşturdu.

Bundan sonra Bizans ile Avarlar arasındaki güç dengesi değişmeye başladı. Konstantinopolis’ten gelen zenginlik akışı azaldı ve Avar Kağanlığı’nın ekonomik temelleri zayıfladı. Bununla birlikte Avarlar, çevredeki diğer güçlerin yaşadığı iç sorunlardan yararlanarak birkaç yüzyıl boyunca varlıklarını sürdürdüler.

Avarlar ve Bizans İmparatorluğu

Avarların siyasî yükselişi Bizans İmparatorluğu ile kurdukları ilişkilerle yakından bağlantılıydı. Avar Kağanlığı’nın ilk döneminden itibaren Konstantinopolis ile temas kurulmuş, ilk elçilikler daha imparatorluk sınırlarına yerleşmeden önce gönderilmiştir. Bayan Kağan döneminde Bizans, Avar siyaseti için hem askerî hem de ekonomik açıdan önemli bir unsurdu.

Avar hâkimiyetinin dayandığı ekonomik düzen, Bizans dünyasından gelen değerli mallar ve özellikle itibar eşyalarıyla destekleniyordu. Altın, gümüş, ipek ve lüks eşyalar bozkır hükümdarlıkları için yalnızca ekonomik değer taşımıyor, aynı zamanda hükümdarın gücünü ve savaşçı çevresi üzerindeki otoritesini gösteriyordu.

Bayan Kağan’ın ilk dönem Bizans politikası, Kavimler Göçü dönemindeki barbar krallıkların uygulamalarına benziyordu. Avarlar başlangıçta Bizans ile ittifak kurmayı, imparatorluk sisteminin bir parçası olarak tanınmayı ve bunun karşılığında askerî güçlerini kullanmayı amaçladılar. Bizans yönetimi ise Gotlarla yaşanan tecrübeler sebebiyle Avarların imparatorluk topraklarında yerleşmesine daha ihtiyatlı yaklaştı.

568 yılında Avarlar Pannonia’ya hâkim oldular. Bu süreçte Gepidler ve Lombardlar arasındaki mücadeleden yararlandılar. Avarların Bizans ile ilişkileri başlangıçta açık bir düşmanlıktan çok, ittifak ve karşılıklı çıkar esasına dayanıyordu. Ancak zamanla Avar Kağanlığı’nın güçlenmesiyle ilişkiler değişti ve Balkanlar iki güç arasındaki başlıca mücadele alanlarından biri hâline geldi.

Sirmium’un Fethi ve Balkan Seferleri

Avar-Bizans ilişkilerinde önemli dönüm noktalarından biri Sirmium’un alınması oldu. Şehrin ele geçirilmesiyle Avarlar Tuna’nın güneyine daha fazla nüfuz etme imkânı kazandı. Bundan sonra Balkan bölgeleri sık sık Avar saldırılarına uğradı.

Avarların Bizans’a karşı yürüttüğü savaşlar yalnızca yağma amaçlı seferler değildi. Kağanlık, askerî başarıları siyasî anlaşmalara dönüştürmeye ve Bizans’tan düzenli ödemeler almaya çalışıyordu. Bu ödemeler Avar hükümdarının savaşçı çevresine karşı konumunu güçlendiren önemli unsurlardan biriydi.

Maurikios döneminde (582-602) Avar orduları birkaç kez Konstantinopolis çevresine kadar ulaştı. Balkan eyaletleri uzun süre Avar baskısı altında kaldı. Bununla birlikte Avar-Bizans ilişkilerinde savaş kadar diplomasi de önemliydi. Kağanlık, askerî baskıyı artırırken aynı zamanda anlaşmalar yoluyla ekonomik kazanımlar elde etmeye çalışıyordu.

Avarlar, Slavlar ve Bizans Dengesi

Bizans için Avarlar, Balkanlar’daki Slav hareketleri karşısında zaman zaman kullanılabilecek bir güçtü. İmparatorluk bazı dönemlerde Avarlarla Slavlara karşı iş birliği yaptı. Çünkü Bizans yönetimi, merkezi olmayan Slav topluluklarını daha kontrol edilmesi zor bir tehdit olarak görüyordu.

Avar Kağanlığı ise Bizans ile ilişkilerini Orta Avrupa’daki hâkimiyetini güçlendirmek için kullandı. Kağanlığın başarısı yalnızca askerî gücüne değil, çevresindeki farklı topluluklar ve büyük devletlerle kurduğu siyasî ilişkilere dayanıyordu.

Bizans-Avar Çatışmasının Son Dönemi

  1. yüzyılın başlarında Avar-Bizans ilişkileri yeniden sertleşti. Avarlar Balkanlar üzerindeki baskılarını artırırken Bizans da sınırlarını korumaya çalıştı. 626 yılında Avarlar, Sasani müttefikleriyle birlikte Konstantinopolis’i kuşattılar. Ancak kuşatmanın başarısız olması Avar Kağanlığı’nın gücünde önemli bir kırılma oluşturdu.

Bundan sonra Bizans ile Avarlar arasındaki güç dengesi değişmeye başladı. Konstantinopolis’ten gelen zenginlik akışı azaldı ve Avar Kağanlığı’nın ekonomik temelleri zayıfladı. Bununla birlikte Avarlar, çevredeki diğer güçlerin yaşadığı iç sorunlardan yararlanarak birkaç yüzyıl boyunca varlıklarını sürdürdüler.

Hediye mi, Haraç mı?

Avarlar ile Bizans İmparatorluğu arasındaki ilişkilerde en tartışmalı konulardan biri, Bizans’ın Avarlara yaptığı düzenli ödemelerin niteliğidir. Bu ödemeler Bizans kaynaklarında farklı şekillerde değerlendirilmiştir. Bazı kaynaklar bunları barbarlara verilen hediyeler olarak gösterirken, bazıları Avar baskısı sonucunda ödenen bir tür haraç olarak yorumlamıştır.

Avar-Bizans ilişkileri yalnızca askerî mücadelelerden ibaret değildi. Her iki taraf da savaş ve barış durumlarını belirleyen anlaşmalar yapıyor, diplomatik ilişkiler yürütüyor ve kendi hukuk anlayışları içinde taleplerini meşrulaştırmaya çalışıyordu. Ancak Roma dünyası ile bozkır siyasetinin farklı anlayışları sebebiyle bu ilişkilerin niteliği her zaman açık değildi.

Bizans açısından imparatorun barbar hükümdarlara yaptığı ödemeler, çoğu zaman bir üstünlük göstergesi olarak sunuluyordu. Bu ödemeler “hediye” veya hizmet karşılığı verilen ödüller şeklinde ifade edilirken, karşı taraf açısından düzenli alınan bu mallar siyasî gücün ve askerî başarının göstergesi olarak görülüyordu.

Menandros’un aktardığına göre Bizans İmparatoru I. Justinianus döneminde Avarlara verilen ödemeler, doğrudan bir korku veya zayıflık göstergesi olarak değil, savaşları önlemek ve imparatorluğun çıkarlarını korumak amacıyla yapılan diplomatik bir araç olarak görülüyordu. Buna karşılık bazı Bizans yazarları, imparatorların barbarlara para vermesini eleştirerek bunun Roma askerî gücünün zayıflamasına yol açtığını ileri sürmüştür.

Avar elçileri ise bu ödemeleri farklı bir anlayışla değerlendiriyordu. Onlara göre kağana verilen mallar, geçmişte yapılan yardımların ve askerî desteğin karşılığıydı. Avarlar, Bizans’ın sınırlarını koruduklarını ve düşmanlarına karşı mücadele ettiklerini ileri sürerek bu ödemeleri hak edilmiş bir karşılık olarak sunuyordu.

Bu durum, Roma ve Avar taraflarının aynı olaya farklı anlamlar yüklediğini göstermektedir. Bizans yönetimi ödemeleri imparatorun cömertliği ve üstünlüğünün göstergesi olarak değerlendirirken, Avarlar bunları kağanın gücünü ve itibarını destekleyen kazanımlar olarak görüyordu.

Bozkır toplumlarında hükümdarın aldığı hediyeler yalnızca ekonomik değer taşımıyordu. Altın, gümüş, ipek ve diğer değerli mallar kağanın savaşçı çevresi üzerindeki otoritesini güçlendiren itibar unsurlarıydı. Bu nedenle Bizans’tan gelen ödemelerin kesilmesi yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda siyasî bir meseleydi.

Avarlar ile Bizans arasındaki bu ilişki, Çin imparatorlukları ile kuzey bozkır halkları arasındaki hediye ve haraç sistemleriyle bazı benzerlikler taşısa da aynı yapının doğrudan devamı olarak değerlendirilemez. Avar-Bizans ilişkileri daha çok Geç Roma dünyası ile barbar krallıkları arasındaki mücadele ve diplomasi geleneği içinde şekillenmiştir.

Avar kağanları Bizans ile tamamen eşit bir siyasî konum kuramamış, Roma dünyasının resmî unvan ve makam sistemine Hunlar dönemindeki ölçüde dâhil olamamıştır. Buna rağmen Bizans ile kurdukları ilişkiler, Avar Kağanlığı’nın siyasî gücünün önemli unsurlarından biri olmuş ve kağanın çevresindeki savaşçı aristokrasiyi desteklemiştir.

Avar Etnogenezi

Avar Kağanlığı çok uluslu bir siyasî yapıydı. Kağan Bayan, 567 yılındaki zaferini sağlayan ordusunu “silah kardeşliğiyle kendisini takip eden halklar” olarak tanımlamıştı. Avar hâkimiyetinin son dönemlerinde ise Frank kaynaklarında artık “Hun halkları” ifadesi kullanılmıştır. Bizans elçisi Zemarchos da Türk kağanının gücünü, Türklere bağlı ve onların hâkimiyetini kabul eden çeşitli kabilelere dayandırmıştır. Bu durum, Erken Orta Çağ devletlerinin genellikle tek bir halktan oluşmadığını göstermektedir.

Avar Kağanlığı’nın etnik yapısı, yalnızca hâkim bir halkın diğer toplulukları yönetmesi şeklinde açıklanamaz. Savaş, zorla hâkimiyet altına alma, kültürel etkileşim ve siyasî bağlılık süreçleri zaman içinde yeni toplulukların oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bu süreçler bazen Avar kimliğinin yayılmasına, bazen de yeni bölgesel birliklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Kaynaklarda geçen “Avar” adı her zaman aynı grubu ifade etmez. Bazı durumlarda bu isim yalnızca Avar ordusuna bağlı savaşçıları, bazı durumlarda ise kağanlığın bütün tebaasını belirtmek için kullanılmıştır. Priskos’un Tisa çevresindeki savaş sırasında ele geçirilen esirlerle ilgili verdiği bilgiler, Avar ordusunda farklı toplulukların bulunduğunu göstermektedir. Bu orduda yaklaşık 3000 Avar’ın yanı sıra Gepidler, diğer barbar topluluklar ve 8000 kadar Slav bulunuyordu.

Arkeolojik bulgular da Avar kültürünün tek bir etnik gruba ait olmadığını göstermektedir. Avar dönemi olarak değerlendirilen maddî kültür unsurları, farklı kökenlerden gelen toplulukları kapsamaktadır. Avar tipi kemerler, silahlar ve süs eşyaları çoğu zaman toplumun üst tabakasına ait statü göstergeleriydi. Bu nedenle arkeolojik olarak Avar kültürü içinde görülen bütün unsurların doğrudan Avar kökenli kişilerle ilişkilendirilmesi mümkün değildir.

Avar kimliği başlangıçta sınırlı bir savaşçı grubuna dayanmış olmalıdır. Ancak kağanlığın siyasî başarısı, Avar adının daha geniş çevrelere yayılmasını sağlamıştır. Yönetici grubun gelenekleri, kıyafetleri ve yaşam tarzı zamanla bir devlet kültürü oluşturmuş ve Avar kimliği siyasî bağlılıkla birlikte daha geniş kitleler tarafından benimsenmiştir.

Bununla birlikte Avar hâkimiyeti altında farklı topluluklar varlığını sürdürmüştür. Avar kağanları, Kutrigurlar ve Bulgarlar gibi savaşçı grupların kendi kimliklerini korumasına belirli ölçülerde izin vermiştir. 7. yüzyılda Avar Bulgarları, kağanlık içindeki önemli topluluklardan biri hâline gelmiştir.

Avar dönemindeki etnik oluşum süreçlerine dair önemli bilgilerden biri, Kuber’in hikâyesini anlatan Miracula Demetrii adlı eserde yer alır. Buna göre Pannonia’ya getirilen Roma kökenli esirler, Avarlar, Bulgarlar ve diğer topluluklarla karışmış; zaman içinde yeni bir insan topluluğu ortaya çıkmıştır. Bu örnek, Avar Kağanlığı içinde farklı kökenlerden gelen grupların birleşerek yeni siyasî ve toplumsal kimlikler oluşturabildiğini göstermektedir.

Erken Orta Çağ’da bir halkı belirleyen unsur yalnızca soy, dil veya coğrafya değildi. Ortak gelenekler, yaşam tarzı, kurumlar, kıyafetler, savaş biçimi ve aidiyet duygusu kimliğin oluşmasında önemliydi. Avarlar da bu bakımdan yalnızca belirli bir kökene sahip insanlar topluluğu olarak değil, ortak siyasî ve kültürel unsurlar etrafında şekillenen bir topluluk olarak değerlendirilmelidir.

Avar kimliğinin oluşmasında gelenek ve aidiyet duygusu önemli bir rol oynadı. Bir kişinin Avar kabul edilmesi, yalnızca kökenine değil, Avar geleneklerini benimsemesine ve kendisini bu topluluğa ait görmesine bağlıydı. Bu nedenle Avar adı zaman içinde siyasî hâkimiyet, askerî güç ve kültürel etkiyle genişleyen bir kimlik hâline geldi.

Avar Kağanlığı içinde farklı düzeylerde etnik ve sosyal gruplar bulunuyordu. Bir tarafta kağanın askerî gücünü oluşturan Avar savaşçıları, diğer tarafta Avar hâkimiyetine bağlı Bulgarlar ve başka topluluklar, ayrıca yerel halk kitleleri vardı. Bu farklı grupların tamamının etnik kimliği kaynaklarda açık biçimde belirtilmemektedir. 7. ve 8. yüzyıllarda Avar siyasî gücünün zayıflamasıyla birlikte Avar kimliğinin etkisi de azalmaya başladı. Bununla birlikte Avar dönemi boyunca oluşan siyasî ve kültürel yapı, Karpat havzasındaki toplulukların şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Avar adı uzun süre bölgedeki güçlü siyasî kimliklerden biri olarak varlığını sürdürdü.

Avarlarda Etnik Kimlik ve Aidiyet

Erken Orta Çağ toplumlarında etnik kimlik, modern anlamdaki kesin sınırlarla belirlenmiş bir yapı değildi. Avarlar gibi hareketli bozkır topluluklarında dil, soy veya coğrafya tek başına belirleyici değildi. Ortak köken anlatıları, gelenekler, kurumlar, savaş biçimleri, kıyafetler ve topluluk bilinci etnik aidiyetin oluşmasında etkiliydi.

Avar kimliği de bu unsurların birleşimiyle şekillenmiştir. Bir kişinin Avar kabul edilmesi yalnızca doğuştan gelen bir özellik olarak görülmüyor; ortak gelenekleri benimsemesi ve kendisini bu topluluğun parçası olarak görmesi önem taşıyordu. Bu nedenle Avar adı, zaman içinde siyasî hâkimiyetin ve kültürel etkinin genişlemesiyle daha büyük bir topluluk için kullanılmaya başladı.

Avarların askerî ve siyasî üstünlüğü, onların yaşam tarzının çevredeki topluluklar üzerinde etkili olmasını sağladı. Avar kıyafetleri, savaş donanımı ve bazı gelenekleri farklı topluluklar tarafından benimsenebiliyordu. Ancak bu tür kültürel benzerlikler her zaman doğrudan Avar kökenini göstermemektedir. Bir topluluk Avar tarzını benimseyebilir, siyasî olarak Avar Kağanlığı içinde yer alabilir veya Avar yönetici sınıfıyla ilişki kurabilir.

Bu durum arkeolojik buluntuların yorumlanmasını da zorlaştırmaktadır. Belirli bir kemer tipi, süs eşyası veya silah türü tek başına kişinin etnik kimliğini kesin olarak göstermemektedir. Maddî kültür unsurları çoğu zaman siyasî statü, sosyal konum veya kültürel tercihlerin göstergesi olabilir.

Avar toplumunda özellikle savaşçı üst tabaka belirgin bir konuma sahipti. Altın süslemeler, silahlar ve gösterişli kemerler bu grubun statüsünü yansıtan unsurlardı. Buna karşılık toplumun geniş kesimleri daha sade mezar eşyalarıyla temsil edilmektedir. Bu farklılık, Avar toplumundaki sosyal ayrımları göstermektedir.

Avar hâkimiyet alanında yaşayan topluluklar arasında kültürel etkileşim sürekli devam etmiştir. Evlilikler, savaş esirleri, zorunlu yer değiştirmeler ve siyasî bağlılık ilişkileri farklı grupların birbirine karışmasına yol açmıştır. Fredegar, Avarların Slav kadınlarıyla ilişkilerinden ve bu birlikteliklerden doğan çocuklardan söz eder. Bu tür ilişkiler, bozkır toplumlarında görülen topluluklar arası karışım süreçlerinin bir örneğidir.

Bununla birlikte bu karışım, eski kimliklerin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Farklı topluluklar kendi geleneklerini ve aidiyetlerini uzun süre koruyabilmiştir. Avar Kağanlığı içinde Bulgarlar, Slavlar ve diğer gruplar kendi kimlik unsurlarını farklı ölçülerde sürdürmüştür.

Avar etnogenezi bu nedenle tek yönlü bir süreç değildir. Bir yandan farklı topluluklar Avar siyasî ve kültürel çevresine dâhil olurken, diğer yandan Avar hâkimiyeti altında yeni topluluk biçimleri ortaya çıkmıştır. Avar kimliği, soy birliğinden çok siyasî bağlılık, ortak gelenek ve askerî yapı etrafında gelişen tarihî bir oluşum olarak değerlendirilmelidir.

Avar Kağanlığı’nın zayıflamasıyla birlikte Avar kimliğini taşıyan siyasî yapı da çözülmeye başladı. Ancak Avar döneminde oluşan toplumsal ilişkiler ve kültürel etkiler, Karpat havzasındaki tarihî gelişmeler üzerinde iz bırakmıştır.

Avar Kimliğinin Sınırları

Avarlar ile diğer topluluklar arasındaki ayrım, Erken Orta Çağ kaynaklarında her zaman kesin biçimde ortaya konulamaz. Dönemin yazarları genellikle halkları belirli isimlerle sınıflandırmış olsa da bu adların hangi toplumsal kesimleri kapsadığı her zaman açık değildir.

Bir topluluğu belirleyen unsurlar arasında dil, köken, bölge, kültür, kurumlar ve ortak aidiyet duygusu sayılabilir. Ancak Avar Kağanlığı gibi çok uluslu yapılarda bu unsurların hiçbiri tek başına yeterli değildir. Farklı dilleri konuşan, farklı kökenlerden gelen ve farklı bölgelerde yaşayan topluluklar aynı siyasî yapı içinde birleşebilmiştir.

Bu nedenle Avarları yalnızca biyolojik veya soy temelli bir topluluk olarak değerlendirmek mümkün değildir. Antropolojik araştırmalar da Avarların tek bir ırka dayanan bir topluluk olmadığını göstermektedir. Aynı şekilde dil de belirleyici bir unsur değildir; çünkü çok dilli bozkır imparatorluklarında hâkim toplulukların dili her zaman bütün tebaaya yayılmamıştır.

Erken Orta Çağ yazarları çoğu zaman halkları dış görünüşleri, kıyafetleri, silahları ve yaşam biçimleri üzerinden tanımlamıştır. Avarlar da başlangıçta saç şekilleri ve savaş tarzları gibi özelliklerle tanınıyordu. Ancak zamanla Avar askerî tarzının Bulgarlar ve diğer topluluklar tarafından benimsenmesi bu ayrımları zorlaştırmıştır.

Avar kültürünün taklit edilmesi, Avar kimliğinin siyasî prestijiyle yakından ilişkiliydi. Avar tarzında giyinen veya Avar savaş geleneğini benimseyen bazı topluluklar, bu yolla yönetici sınıfa yakınlaşmayı veya güçlü bir kimlik kazanmayı amaçlamış olabilir. Bu durum, dışarıdan yapılan gözlemlerde etnik sınırların daha belirsiz görünmesine yol açmıştır.

Arkeolojik veriler de benzer sorunlar taşır. Belirli bir eşya türü veya mezar geleneği doğrudan belirli bir halkla ilişkilendirilemez. Bir kemer süslemesi veya silah tipi, yalnızca kültürel etkileşimi ya da sosyal statüyü gösterebilir. Bu nedenle Avar dönemine ait bütün buluntuları doğrudan etnik Avarlara bağlamak doğru değildir.

Avar kimliğinin temelinde ortak bir geçmiş anlayışı ve geleneklerin aktarılması bulunuyordu. Köken anlatıları, kabile gelenekleri, ritüeller, hukuk kuralları ve siyasî kurumlar topluluğun devamlılığını sağlıyordu. Bu ortak semboller, farklı kökenlerden gelen insanların aynı siyasî kimlik altında birleşmesine imkân veriyordu.

Bu açıdan Avar Kağanlığı içindeki etnik topluluklar farklı düzeylerde varlık göstermiştir. Kağanın askerî gücünü oluşturan Avar savaşçıları siyasî etnos niteliği taşırken, Bulgarlar gibi bazı topluluklar kendi adlarını ve geleneklerini korumuştur. Daha geniş halk kitlelerinin ise kaynaklarda hangi kimliklerle tanımlandığı her zaman bilinmemektedir.

Avar siyasî gücünün zayıflamasıyla birlikte Avar kimliğinin taşıyıcıları da etkisini kaybetmiştir. Ancak Avar dönemi boyunca oluşan siyasî ve kültürel çevre, bölgedeki toplulukların şekillenmesinde rol oynamıştır.

Sonuç olarak Avar etnogenezi, tek bir halkın yayılması şeklinde değil; farklı toplulukların siyasî hâkimiyet, kültürel etkileşim ve ortak gelenekler aracılığıyla birleştiği uzun bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Avar kimliği, bu süreç içinde oluşan siyasî ve kültürel bir aidiyet biçimiydi.

Varhunnîler

Bizans tarihçisi Theophylaktos Simokattes’e göre Avarların kökeninde iki ayrı unsur bulunuyordu. Ona göre Ogurların bir bölümü Var, diğer bölümü ise Hunnî olarak adlandırılmıştı. Bu iki isim, eski mitolojik hükümdarlardan gelmekteydi. Theophylaktos’un anlatımı, Avarların iki ayrı yönetici soy veya gelenek çevresinin birleşmesiyle ortaya çıktığı şeklinde yorumlanmıştır.

Bu anlatı, Hunor ve Magor adlı iki kardeşin Macar köken efsanesini de hatırlatmaktadır. Bu hikâyede kardeşlerden biri Hun, diğeri ise Macarların atası olarak kabul edilir. Benzer şekilde Var ve Hunnî unsurlarının birleşmesiyle Avrupa Avarlarının oluştuğu düşünülmüştür.

Avar adının muhtemelen Var hanedanından gelen bir yönetici çevreyle ilişkili olduğu ileri sürülmüştür. Bayan’ın iktidarı ele geçirmesiyle iki soyun birleşmiş olması ihtimal dâhilindedir. Ancak Avar Kağanlığı zaman içinde başka toplulukların katılımıyla genişlemiş olsa da bu ikili yapı gelenek içinde varlığını korumuştur.

Theophylaktos’un anlatımı, Avar topluluğu içinde iki farklı yönetici grubun ve bunlara bağlı iki unsurun bulunduğunu göstermektedir. Bozkır dünyasında bu tür ikili yapılanmalar bilinmeyen bir durum değildir. Kırgızlarda, Moğollarda ve Hunlarda da yönetici soyların veya siyasî yapıların ikili bölünmelere sahip olduğu görülmektedir.

Bununla birlikte bu bölünmeler tamamen kapalı ve birbirinden ayrılmış topluluklar anlamına gelmez. Avar ordusunun yapısında da kesin bir ikili düzen bulunduğuna dair açık bir kanıt yoktur. Bu nedenle Var ve Hunnî ayrımı daha çok köken anlatısı ve yönetici gelenekleri bağlamında değerlendirilmelidir.

Arkeolojik ve antropolojik araştırmalar, Avarların Karpat havzasında tek ve yalıtılmış bir halk olmadığını göstermektedir. Varhunnî grupları arasında Tarniach, Kotzagir ve Zabender gibi toplulukların da Avarların güçlenmesine katkıda bulunduğu belirtilmektedir.

Ancak Var ve Hunnî adlarına kesin etnik anlamlar yüklemek mümkün değildir. Bu grupların hangi ölçütlere göre ayrıldığı bilinmemektedir. Kökenlerine dair anlatı oldukça sınırlıdır ve Avarlara katılan bütün toplulukların aynı soydan geldiği kabul edilemez.

Avarların kendilerine Varhunnî adını verip vermediği de bilinmemektedir. Theophylaktos’tan sonra bu isim kaynaklarda görülmez. Daha sonraki dönemlerde Moğol kabileleri arasında geçen Vargun adı aynı gelenekle bağlantılı olabilir; ancak bundan Avar Varhunnîlerinin sonraki tarihi hakkında kesin bir sonuç çıkarılamaz.

Benzer şekilde Macaristan’daki Varkony türü yer adları veya başka bölgelerdeki benzer isimler doğrudan Varhunnîlerle ilişkilendirilemez. Yer adları bazı tarihî bağlantılara işaret edebilse de tek başına Avar varlığının devamını kanıtlamaz.

Aynı dikkat Güney Slav bölgelerindeki yer adları için de gereklidir. Bazı yer adları Avarlarla ilişkilendirilmiş olsa da bunların kökenleri farklı açıklamalara dayanabilir. Bu nedenle yalnızca isim benzerliğinden hareket ederek Avar mirası hakkında kesin sonuçlara ulaşmak mümkün değildir.

Varhunnî meselesi, Avar Kağanlığı’nın oluşumunda farklı toplulukların ve geleneklerin birleştiğini göstermektedir. Ancak Var ve Hunnî adları, kesin etnik gruplardan çok Avar kimliğinin oluşumunda rol oynayan siyasî ve geleneksel unsurlar olarak değerlendirilmelidir.

Avar Dili

Avar dilini belirlemeye yönelik çalışmalar, kesin sonuçlara ulaşılması zor bir alan oluşturmaktadır. Tarihçiler, bozkır halklarından geriye kalan sınırlı dil malzemesini değerlendirirken dikkatli olmalıdır. Dil kalıntıları bulunan topluluklarda bile dil ile tarihî kimlik arasında doğrudan bir bağ kurmak her zaman mümkün değildir.

Avarlar hakkında mevcut dil malzemesinin son derece sınırlı olması, farklı görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Pelliot ve ardından Menges, Avarların Moğolca konuştuğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bu görüşün temelindeki sorun, 13. yüzyıl öncesi Moğolca hakkında yeterli dil malzemesine sahip olunmamasıdır.

Buna karşılık Gombocz, Németh, Moravcsik ve bazı araştırmacılar Avarların Türk dili konuştuğunu savunmuşlardır. Daha sonraki tartışmalarda ise Avar Kağanlığı’nın çok dilli bir yapıya sahip olduğu ve farklı dil unsurlarının bir arada bulunduğu görüşü öne çıkmıştır.

Avarlarla ilişkilendirilen az sayıdaki kişi adı ve unvan, kesin bir dil tespiti yapmaya yeterli değildir. Targitios eski İskitçe ile, Apsich ve Kandich Hun diliyle ilişkilendirilebilirken; Bayan adı Moğolca veya Çuvaş Türkçesiyle açıklanabilmektedir. Koch gibi bazı isimler Türkçe ile ilişkilendirilmiş, kağan unvanı ise farklı dil çevreleriyle açıklanmaya çalışılmıştır. Ancak Avar ve Varhunnî adları bu tür dil sınıflandırmalarının sınırlarını aşmaktadır.

Bozkır toplumlarında kişi adları ve unvanlar tek bir dile bağlı değildir. Yabancı unvanlar benimsenebilir, aynı kişi farklı kültür çevrelerinden gelen ad ve unvanları taşıyabilir. Bu nedenle yalnızca birkaç isim veya unvan üzerinden bir halkın dilini belirlemek mümkün değildir.

Avar Kağanlığı’nda konuşulan diller hakkında doğrudan bilgi veren kaynaklar oldukça azdır. Miracula Demetrii adlı eserde Kuber’in yönetimindeki toplulukların farklı diller konuştuğu belirtilir. Kuber’in görevlilerinden Mavros, “bizim dilimiz Romalıların, Slavların ve Bulgarların dili gibidir” şeklinde ifade kullanmıştır. Bu bilgi, Avar hâkimiyet sahasındaki etnik ve dilsel çeşitliliği göstermektedir.

Bu durum, Attila’nın sarayındaki çok dilliliği anlatan Priskos’un verdiği bilgilerle de benzerlik taşır. Priskos, Hun çevresinde Hunların, Gotların ve Romalıların dillerinin kullanıldığını belirtmiştir. Bu nedenle Avar Kağanlığı’nda da tek bir dilin hâkim olduğu düşünülmemelidir.

Avarların hangi dili ortak iletişim dili olarak kullandığı kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar, Bulgar Kağanlığı’nda olduğu gibi zamanla Slavcanın üstün duruma geldiğini düşünmektedir. Ancak Avar üst tabakasında Slav dilinin hâkim olduğuna dair açık bir kanıt bulunmamaktadır.

Geç Avar döneminde lingua francanın Slavca olduğu ihtimali üzerinde durulmuştur. Bununla birlikte Slavcanın yaygınlaşması, Avar Kağanlığı içindeki diğer dillerin varlığını ortadan kaldırmaz. Avar toplumunda farklı dil unsurlarının uzun süre birlikte yaşadığı anlaşılmaktadır.

Geç Avar dönemine ait bazı unvanlar, çağdaş Bulgar ve Hazar çevrelerindeki unvanlarla benzerlik göstermektedir. Bu unvanların yayılması büyük ölçüde Türk Kağanlığı dönemindeki siyasî ve kültürel etkilerle ilişkilendirilmiştir.

Avar mezarlarında bazı runik yazılı eserler bulunmuştur. Bunlar arasında Szarvas’ta bulunan ve 8. yüzyıla tarihlenen, 58 işaret içeren iğnedenlik dikkat çekmektedir. Bu yazılar Nagyszentmiklós altın eserlerindeki runik işaretlerle ilişkilendirilmiştir. Ancak bu buluntular Avarların hangi dili konuştuğunu kesin biçimde göstermemektedir.

Runik yazıların varlığı, Avar toplumunda belirli bir yazı geleneğinin bulunduğunu gösterse de günlük konuşma dili hakkında doğrudan bilgi sağlamaz. Bu yazıların kullanımı daha çok sembolik ve törensel bir çevreyle ilişkili olabilir.

Yeni yazıtların bulunması ve çözülmesi, gelecekte Avar dili konusundaki bilgileri artırabilir. Ancak mevcut verilerle Avarların tek bir dile sahip olduğu sonucuna ulaşmak mümkün değildir. Avar Kağanlığı, erken Orta Çağ bozkır dünyasının çok dilli ve kültürel açıdan karmaşık yapısını yansıtan bir siyasî oluşum olarak değerlendirilmelidir.

VII. Yüzyıl: Güçlenme ve Yeni Taarruzlar

602 yılından sonra Avar Kağanlığı, önceki dönemde yaşadığı askerî başarısızlıklara rağmen yeniden güç kazandı. Priskos’un Tuna seferleri Avarların itibarını zedelemiş olsa da kağanlık kısa sürede bu tehdidi atlattı. İtalya’daki Bizans başarıları ve Lombardlarla devam eden ilişkiler, Avarların dış konumunu tamamen kaybetmesine yol açmadı. Maurikios’un 602 yılının sonunda tahttan uzaklaştırılmasıyla birlikte Bizans’ın Tuna sınırındaki baskısı sona erdi.

602 yılı Balkan tarihi açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Maurikios’un Tuna merkezli ileri savunma siyasetinin sona ermesi, Avar ve Slav hareketlerinin Roma topraklarında daha serbest ilerlemesine imkân sağladı. Ancak Avar Kağanlığı’nın bu tarihte dağılmanın eşiğinde olduğu görüşü abartılıdır. Kağanlık, iç sorunlara rağmen varlığını sürdürmeye devam etti.

Maurikios’un ardından Bizans’ta yaşanan Phokas dönemi ve Herakleios’un iktidara gelişi sırasında imparatorluğun askerî gücü büyük ölçüde doğu sınırındaki Sasani tehdidine yönelmişti. Bu durum Tuna bölgesindeki savunmayı zayıflattı. Kaynaklarda 615 yılına kadar Avar ve Slav saldırıları hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. Bununla birlikte 610’dan sonra Balkanlar’daki saldırıların yeniden yoğunlaştığı görülmektedir.

Phokas döneminde Bizans, doğudaki savaş nedeniyle Tuna sınırında Avarlarla anlaşma yoluna gitti. Muhtemelen 604 yılında yapılan anlaşmayla Avarlara verilen yıllık ödemenin artırılması kabul edildi. Bu anlaşma sınırdaki baskıyı azaltmış olsa da Tuna bölgesindeki Bizans kalelerinin zayıflamasını ve Slavların daha geniş alanlara yayılmasını engelleyemedi. Singidunum, Novae, Durostorum, Tomis ve diğer bazı kaleler zaman içinde önemini kaybetti.

Bu dönemde Avar yönetiminde de bir değişiklik yaşandı. Kağanlık kurucusu Bayan’ın daha genç oğullarından biri iktidarı ele geçirdi. Yeni hükümdarın, önceki döneme göre daha saldırgan bir dış politika izlediği anlaşılmaktadır. Bayan’ın soyundan gelen bazı yöneticiler önceki yıllarda yaşanan askerî başarısızlıklar ve salgınlar nedeniyle zayıflamıştı. 610 yılından sonra ise Avar ordusu yeniden Balkanlar’da etkili bir güç olarak ortaya çıktı.

Batı Siyaseti ve Cividale’nin Fethi

VII. yüzyılın başlarında Avar Kağanlığı, batı sınırlarında yaşanan siyasi mücadelelerden de yararlandı. 609/610 yıllarında Bizans’taki iç karışıklıkların Avarlar tarafından bir fırsat olarak değerlendirilip değerlendirilmediği kesin değildir. Ancak kısa süre sonra Avarlar, batıdaki komşularının iç mücadeleleri içinde etkili oldular.

Bu dönemde Frank dünyasında Avusturasya Kralı II. Theudebert ile Burgonya’da hüküm süren kardeşi II. Theuderich ve büyükanneleri Brunhilde arasındaki mücadele Avrupa diplomasisinin önemli unsurlarından biriydi. Brunhilde’nin Avarlardan yardım istediğine dair bilgiler bulunmaktadır. Bununla birlikte Avarlar ile Franklar arasında doğrudan bir çatışmanın gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir.

Avar etkisiyle bağlantılı gelişmeler Doğu Alpler çevresinde de görüldü. Bavyera dükü Garibald’ın oğlu Tassilo, Aguntum (Lienz) çevresinde Slavlarla yapılan mücadelede yenildi. Slavların ardından Bavyera sınır bölgelerine saldırdığı, ancak Bavyeralıların karşılık vererek ganimetlerini geri aldığı aktarılır.

Avarların batıdaki en önemli askerî hareketlerinden biri ise Friuli Dükü II. Gisulf üzerine düzenlenen seferdi. Paulus Diaconus’un aktardığına göre Avar ordusu Friuli bölgesine saldırdı. Gisulf ve beraberindeki bazı kişiler savaşta öldürüldü; ailesi ve askerlerinin bir bölümü Cividale (Forum Iulii) şehrine sığındı. Şehir daha sonra ele geçirildi, erkekler öldürüldü, kadınlar ve çocuklar esir alındı. Gisulf’un oğulları ise kaçmayı başardı.

Avarların bu saldırısı Lombard Krallığı ile ilişkilerinde kalıcı bir kopuşa yol açmadı. Dönemin siyasi ilişkileri karmaşık ittifaklara dayanıyordu ve Avarların Friuli seferi kesin biçimde Frank veya Lombard iç mücadeleleriyle açıklanamaz. Bununla birlikte bu saldırı, Avarların batı sınırlarında askerî güçlerini gösterebildikleri önemli bir başarıydı.

Friuli’nin zayıflamasından sonra Slav grupları da İstriya bölgesinde faaliyet göstermeye başladı. Ancak Avarlar batıdaki siyasi çekişmelere daha fazla müdahil olmadı. Cividale seferi, Avar-Slav askerî gücünün batı sınırlarında etkisini gösteren bir hareket olarak kaldı. Bu gelişmelerin ardından kağanlık yeniden Balkan siyasetindeki faaliyetlerine yöneldi.

615 Yılında Büyük Taarruz

Maurikios’un devrilmesinden sonra Bizans’ın Balkan siyaseti büyük ölçüde durgunlaştı. Herakleios’un iktidara gelişinin ilk yıllarında imparatorluk hem iç sorunlarla hem de Sasani saldırılarıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Suriye’nin 613/614 yıllarında, Kudüs’ün 614’te ve Mısır’ın 619’da Perslerin eline geçmesi Bizans’ın askerî ve mali gücünü ciddi biçimde zayıflattı.

Bu dönemde Balkan eyaletleri savunmasız kaldı. Herakleios’un ancak 619/620 yıllarından sonra gerçekleştirdiği askerî ve mali düzenlemelerle yeniden aktif bir dış politika izleme imkânı bulduğu görülmektedir.

VII. yüzyılın başlarında Balkanlardaki gelişmeler hakkında kaynaklar sınırlı bilgi vermektedir. Bununla birlikte Selanik kuşatmaları, bölgedeki güç dengeleri hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Bu dönemde girişim büyük ölçüde Slav gruplarından gelmekteydi. Slav toplulukları, Avarlarla yapılan anlaşmalara rağmen kendi askerî faaliyetlerini sürdürebiliyorlardı.

Selanik’e yönelik saldırılar sırasında Slavların daha örgütlü hareket ettiği görülmektedir. Daha sonraki bir kuşatmada Drogubitler, Sagudatlar, Belegezitler, Baiunatlar ve Berzetler gibi Slav gruplarının isimleri kaydedilmiştir. Bu topluluklar Balkanlar’ın çeşitli bölgelerine yayılan saldırılar düzenlemiş ve bazı bölgelerde yerleşme amacı taşıyan hareketlerde bulunmuştur.

Ancak Slavların faaliyetleri tamamen Avarlardan bağımsız değildi. Selanik kuşatması sırasında Slav grupları, şehri ele geçirmek için Avar kağanından askerî destek istemiştir. Onlara göre Avar desteğiyle şehrin alınması büyük ganimet sağlayacaktı. Bu durum, Avar Kağanlığı’nın Balkanlar’daki askerî üstünlüğünü ve bölgedeki topluluklar üzerindeki etkisini göstermektedir.

Herakleios döneminin ilk yıllarında Bizans’ın Balkan hâkimiyeti büyük ölçüde geriledi. İç bölgelerdeki birçok şehir ve kale kaybedildi; Bizans’ın elinde daha çok kıyı bölgeleri ve Konstantinopolis çevresi kaldı. Naissus (Niş) gibi önemli merkezlerin 614/615 yıllarında düştüğü tahmin edilmektedir.

Bu fetihlerde Avarların rolü kaynaklarda açık biçimde belirtilmemektedir. Bazı kaynaklar saldırganları Slav olarak gösterirken, bazıları Avarlardan söz etmektedir. Bununla birlikte Avar Kağanlığı’nın bu dönemde Balkanlar’daki gelişmeler üzerinde belirleyici bir güç olduğu anlaşılmaktadır.

Selanik’e Karşı “Kağanın Savaşı”

Avarlar ile Slavlar arasındaki ilişkiler, Selanik kuşatmaları üzerinden daha açık biçimde görülmektedir. Slav grupları zaman zaman bağımsız hareket edebilmekte ve Avar kağanından askerî destek talep edebilmekteydi. Ancak Avar hâkimiyet alanı içinde yaşayan Slav toplulukları doğrudan kağanın yönetimi altındaydı ve onun seferlerine katılıyordu.

Miracula Demetrii’nin “kağanın savaşı” olarak adlandırdığı Selanik seferi, Avarların Balkanlar’daki en büyük askerî girişimlerinden biri oldu. Hazırlıkları yaklaşık iki yıl süren bu harekâtta Avar ordusu büyük bir kuşatma gücüyle şehre yöneldi. Kuşatma sırasında Avarların önceki saldırılara göre daha gelişmiş savaş araçları kullandığı görülmektedir.

Avar ordusu zırhlı savaşçılar, tekerlekli merdivenler ve ateş atan mancınıklar gibi kuşatma araçlarıyla Selanik surlarına saldırdı. Ancak kullanılan araçlara rağmen şehir ele geçirilemedi. Kuşatma yaklaşık otuz üç gün sürdü ve sonunda Avar kağanı geri çekilmek zorunda kaldı.

Geri çekilme öncesinde kağan, şehir savunucularıyla görüşerek ödeme talep etti ve yeniden saldırı tehdidinde bulundu. Anlaşma sonucunda Avar ordusu kilise çevresine zarar vermeden geri çekildi. Diğer barbar gruplar ise şehir halkıyla ticaret yaptı ve esir değişimleri gerçekleştirdi.

Selanik kuşatmaları, Avar Kağanlığı ile bölgedeki Slav toplulukları arasındaki karmaşık ilişkiyi göstermektedir. Slav grupları kendi askerî girişimlerini sürdürebilirken, büyük çaplı seferlerde Avar askerî gücünden yararlanıyordu. Bu durum Avarların Balkanlar’daki üstün konumunu ortaya koymaktadır.

Dalmaçya

VII. yüzyılın ilk yarısında Dalmaçya bölgesindeki Roma hâkimiyeti de zayıfladı. Salona şehrinin düşüşüyle ilgili çağdaş kaynaklar sınırlı bilgi vermektedir. Daha sonraki dönemlerde aktarılan anlatılarda şehrin Avarlar tarafından ele geçirildiği belirtilmektedir.

Konstantin Porphyrogennetos’un aktardığı hikâyelerde Avarlar, Roma kıyafetleri giyerek Salona’ya girmiş ve şehri ele geçirmiş olarak anlatılır. Ancak bu anlatıların tarihî ayrıntıları kesin değildir. Özellikle Avarların Tuna’dan gelerek doğrudan Dalmaçya’yı fethettiği şeklindeki anlatım tartışmalıdır.

Salona’nın düşüş tarihi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Daha önce 614 yılı kabul edilmiş olsa da arkeolojik buluntular ve sikke verileri şehrin 620’li yıllara kadar yaşamını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu nedenle saldırının 626 yılı sonrasına kadar uzanan bir dönemde gerçekleşmiş olabileceği düşünülmektedir.

Salona’nın düşüşünde doğrudan Avar ordusunun mu yoksa Avar etkisi altındaki Slav gruplarının mı belirleyici olduğu kesin değildir. Bölgede VII. yüzyılın ilk çeyreğinde Slav yerleşimleri görülmeye başlamıştır. Bu toplulukların zaman zaman Avar desteğiyle hareket etmiş olması mümkündür.

Avar adıyla Slav faaliyetlerinin birlikte anılması, Avar Kağanlığı’nın Balkanlar’daki etkisinden kaynaklanmaktadır. Avar siyasi hâkimiyeti altında hareket eden farklı topluluklar, Bizans kaynaklarında çoğu zaman tek bir güç olarak değerlendirilmiştir.

Salona’nın düşüşünden sonra bölgedeki Roma nüfusu tamamen ortadan kalkmadı. Spalato (Split), Zara (Zadar) ve Ragusa (Dubrovnik) gibi bazı şehirlerde Roma geleneği devam etti. Dalmaçya’daki sonraki gelişmeler, Avar hâkimiyetinin ardından Slavlarla Roma yerleşimleri arasındaki yeni ilişkiler çerçevesinde şekillendi.Bu bölüm Avar maddesinde VII. yüzyıl siyasî tarihi içinde önemli bir yere sahip. Özellikle 623 Konstantinopolis yakınındaki olay, Avar-Bizans ilişkilerinin son büyük dönüm noktalarından biridir. Ansiklo üslubuna uygun şekilde şöyle düzenlenebilir:

İmparatora Sürpriz Saldırı (623)

623 yılında Avar Kağanlığı ile Bizans İmparatorluğu arasında yapılan barış görüşmeleri beklenmedik bir olayla sonuçlandı. İmparator Herakleios, Avar tehdidini diplomatik yollarla azaltmak amacıyla kağanla görüşmeye karar verdi. Görüşmenin 5 Haziran 623 tarihinde Konstantinopolis’in batısındaki Uzun Duvarlar yakınlarında yapılması planlandı.

Herakleios, Pers cephesindeki ordusunun önemli bölümünü geri çekerek başkent çevresinde bulunuyordu. Görüşmeler öncesinde patrik Athanasios ve Kosmas, kağanla barış şartlarını konuşmak üzere gönderildi. Avar hükümdarı da imparatorla bizzat görüşmeye hazır olduğunu bildirdi.

İmparator görüşmeye büyük bir tören hazırlığıyla geldi. Yanında senatörler, din adamları, saray görevlileri, müzisyenler ve seçkin yurttaşlardan oluşan kalabalık bir maiyet bulunuyordu. Avarlara sunulmak üzere hediyeler ve hükümdarlık sembolleri de hazırlanmıştı.

Ancak Herakleios, görüşme yerine giderken Uzun Duvarlar bölgesinde gizlenen Avar süvarilerinin bulunduğunu öğrendi. Bu birliklerin amacı imparator ve beraberindekilerin dönüş yolunu kesmekti. Bunun üzerine Herakleios kıyafetlerini değiştirerek sıradan bir yolcu gibi görünmeye çalıştı, tacını gizledi ve hızlı biçimde Konstantinopolis’e döndü.

Avar süvarileri imparatoru takip ederek ilk defa Uzun Duvarlar’ın içine kadar ilerledi. Herakleios şehre ulaşmayı başardı. Avarlar ise imparatorun geride bıraktığı hediyeleri, kıyafetleri ve çeşitli eşyaları ele geçirdi. Daha sonra başkentin çevresini yağmaladılar ve bazı kiliseleri tahrip ettiler.

Olayın tarihi konusunda kaynaklar arasında farklılık bulunmaktadır. Theophanes olayı 619 yılına yerleştirirken, Chronicon Paschale ve diğer bazı kaynaklar 623 yılını vermektedir. Modern araştırmalarda olayın 623 yılında gerçekleştiği görüşü daha fazla kabul görmektedir.

Bu olaydan sonra Bizans ile Avarlar arasında yeni bir anlaşma yapıldı. Anlaşma gereğince Bizans’ın Avarlara yüksek miktarda ödeme yapmayı kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bazı kaynaklarda bu miktarın 200.000 solidus olduğu belirtilir. Herakleios’un Perslere karşı yürüttüğü savaş sırasında Avarlarla barışı korumaya çalışması, Bizans’ın iki cepheli savaştan kaçınma politikasını göstermektedir.

Ancak bu anlaşma uzun süreli olmadı. 623 sonrasında Balkanlar’da Slav hareketleri devam etti ve Avar Kağanlığı bölgedeki gelişmeleri kontrol etmekte zorlanmaya başladı. Kağan, hem Bizans’a karşı üstünlüğünü korumak hem de kendi hâkimiyet alanındaki gruplar üzerindeki otoritesini yeniden güçlendirmek için daha büyük bir askerî girişime yöneldi.

626 Konstantinopolis Kuşatması

Avar Kağanlığı’nın Bizans’a karşı gerçekleştirdiği son büyük askerî girişim, 626 yılında Konstantinopolis kuşatması oldu. Bu kuşatma, Avarların ulaştığı en yüksek askerî güç noktasını ve ardından başlayan gerileme sürecini gösteren önemli bir dönüm noktasıdır.

Herakleios’un 622 yılından itibaren Perslere karşı yürüttüğü seferler sırasında Bizans’ın doğuda güç kazanması, Avarlar açısından yeni bir tehdit oluşturuyordu. Avar Kağanı, Bizans’ın zor durumundan yararlanarak başkenti ele geçirmeyi amaçladı. Kuşatma hazırlıkları sırasında Avarlar, Balkanlardaki Slav toplulukları ve Perslerle aynı dönemde Bizans’a karşı harekete geçti.

Kuşatma öncesinde Bizans yönetimi gerekli hazırlıkları yaptı. Herakleios doğu cephesinde bulunurken Konstantinopolis’in savunması patrik Sergios, Caesar Konstantin ve komutan Bonos tarafından yürütüldü. Şehrin surları güçlendirildi ve imparator tarafından başkentin savunması için birlikler gönderildi.

29 Haziran 626’da Avar öncü birlikleri Konstantinopolis çevresine ulaştı. Asıl Avar ordusu ise 29 Temmuz’da kağanın yönetiminde şehrin önüne geldi. Kaynaklar Avar ordusunun sayısını farklı vermektedir; ancak dönemin şartları içinde büyük bir kuvvet olduğu anlaşılmaktadır. Avar ordusuna Slav savaşçılar, Bulgarlar ve diğer bağlı topluluklardan birlikler de katılmıştı.

Kağan, şehrin teslim edilmesini istedi. Bizans elçileriyle yapılan görüşmeler sonuç vermedi. Avarlar, Konstantinopolis’in kara surlarına karşı kuşatma makineleri, kuleler ve diğer savaş araçlarıyla saldırıya geçti. Aynı zamanda Slav birlikleri de Haliç üzerinden deniz saldırısı düzenlemek için monoksil adı verilen tekneler kullandı.

Kuşatma sırasında Avarlar kara surlarında önemli saldırılar gerçekleştirdi. Ancak Konstantinopolis’in güçlü surları, Bizans savunması ve deniz gücü saldırıları etkisiz bıraktı. Özellikle Slav donanmasının Haliç’te başarısız olması kuşatmanın kaderini belirledi. Bizans donanması Slav teknelerini yok etti ve Avar ordusunun Pers kuvvetleriyle birleşme ihtimali ortadan kalktı.

Saldırıların sonuç vermemesi üzerine Avar Kağanı kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. 7 Ağustos 626 tarihinde Avar ordusu Konstantinopolis önlerinden çekildi. Bizans kaynakları bu zaferi büyük ölçüde dinî bir kurtuluş olarak yorumlamış ve şehrin koruyucusu olarak Meryem’e atıfta bulunmuştur.

626 kuşatması Avar Kağanlığı için ağır sonuçlar doğurdu. Avarların yenilmezlik imajı büyük zarar gördü ve hâkimiyetleri altındaki bazı toplulukların bağlılığı zayıflamaya başladı. Kuşatma sonrasında Avar Kağanlığı iç karışıklıklarla karşı karşıya kaldı; Slav grupları daha bağımsız hareket etmeye başladı. Böylece 626 yılı, Avarların yükseliş döneminin sona erdiği ve gerileme sürecinin başladığı tarih olarak kabul edilir.

626 Sonrası Kriz ve Avar Kağanlığı’nın Gerilemesi

Konstantinopolis kuşatmasının başarısızlığı Avar Kağanlığı’nın siyasî gücünü önemli ölçüde sarstı. Kuşatma öncesinde Avar kağanı, Slavlar ve diğer bağlı topluluklar üzerindeki üstünlüğünü büyük askerî başarılarla koruyabiliyordu. Ancak 626’daki yenilgi, kağanın otoritesinin sorgulanmasına yol açtı.

Bizans kaynakları kuşatma sonrasında Avarların iç meselelerine dair sınırlı bilgi verir. Bununla birlikte Avar hâkimiyet alanındaki bazı toplulukların bağımsız hareket etmeye başladığı görülmektedir. Özellikle Slav grupları, daha önce kağanın askerî gücü içinde yer alırken zamanla kendi siyasî teşkilatlanmalarını geliştirmeye başladılar.

Bu dönemde Avar hâkimiyetindeki topluluklar arasındaki gerilim arttı. Kağanlığın geniş coğrafyaya yayılmış yapısı, farklı halkların askerî ve siyasî bağlılığını sürekli kontrol etmeyi zorlaştırıyordu. Konstantinopolis kuşatmasındaki başarısızlık, Avarların üstün güç imajını zayıflattı ve bağlı grupların ayrılma eğilimlerini güçlendirdi.

Avarların Balkanlar üzerindeki etkisi tamamen sona ermemiş olsa da önceki dönemdeki saldırı gücünü tekrar kazanamadılar. Bizans, doğuda Perslerle ve ardından Araplarla mücadele ederken Balkanlar’da yeni dengeler oluşmaya başladı. Slav toplulukları bölgede daha bağımsız bir konuma yükselirken Avar Kağanlığı giderek Karpat Havzası merkezli daha sınırlı bir güç hâline geldi.

626 sonrasında Avarların yaşadığı en önemli gelişmelerden biri, batıdaki Slav topluluklarının ayaklanmaları ve kağanlık otoritesinden uzaklaşmaları oldu. Bu süreç, Avarların başlangıçtaki geniş hâkimiyet alanının parçalanmasına yol açtı.

Samo Ayaklanması

Avar Kağanlığı’nın 626 Konstantinopolis kuşatması öncesinde ve sonrasında yaşadığı sorunların önemli göstergelerinden biri, batı bölgelerindeki Slav topluluklarının Avar hâkimiyetine karşı hareketlenmesiydi. Bu hareketin en dikkat çekici örneği Samo önderliğinde ortaya çıkan ayaklanmadır.

Frank kaynağı Fredegar’a göre Samo, Frank kökenli bir tüccar olarak Slavlarla ilişki kurmuş ve Avar hâkimiyetine karşı mücadele eden topluluklar arasında öne çıkmıştır. Kaynakta Samo’nun, ticaret amacıyla Slav ülkesine gelen bir grup Frank ile birlikte hareket ettiği belirtilir. Ancak Erken Orta Çağ’da tüccar, savaşçı ve siyasî temsilci arasındaki sınırlar kesin değildi; bu nedenle Samo’nun faaliyetlerinin yalnızca ticari amaçlarla açıklanamayacağı kabul edilmektedir.

Fredegar, Avar hâkimiyetindeki Slavların baskı altında bulunduğunu ve Avar savaşçılarının Slav kadınlarından doğan çocuklarının da zamanla büyüyerek babalarına karşı ilk ayaklananlar arasında yer aldığını aktarır. Samo, Avarlara karşı mücadelede gösterdiği askerî yetenek sayesinde Slavlar arasında öne çıkmış ve onların lideri olarak seçilmiştir.

Ayaklanmanın tarihi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Fredegar olayı 623/624 yıllarına yerleştirirken, bu tarihle ilgili kronolojik sorunlar bulunduğu belirtilmektedir. Buna rağmen Samo hareketinin, Avar Kağanlığı’nın batı kesimlerinde önemli bir kopuş hareketi oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Samo, Slav grupları üzerindeki hâkimiyetini güçlendirdi. Kaynakta onun çeşitli siyasî evliliklerle önde gelen topluluklarla bağ kurduğu ve yaklaşık otuz beş yıl boyunca hüküm sürdüğü aktarılır. Ölümünden sonra kurduğu siyasî yapı parçalanmış olsa da bağımsız yönetim geleneği devam etti.

631 yılında Frank Kralı Dagobert ile Samo arasında çatışma yaşandı. Frank tüccarlarının Slav ülkesinde öldürülmesi üzerine Dagobert, elçisi Sycharius’u tazminat talep etmek üzere Samo’ya gönderdi. Görüşmeler sırasında Samo ile Frank elçisi arasında hâkimiyet ve bağlılık ilişkisi konusunda anlaşmazlık çıktı. Samo, Frank kralına karşı düşmanlık göstermediğini, ancak ilişkilerin karşılıklı dostluk temelinde olması gerektiğini savundu.

Dagobert daha sonra Samo’ya karşı büyük bir sefer düzenledi. Frank ordusunun yanında Lombard ve Alman birlikleri de yer aldı. Lombardlar ve Almanlar Slavlara karşı başarı kazanırken, Dagobert’in ana ordusu Wogastisburg adlı kalede yenilgiye uğradı. Bu yenilgi Frankların doğu siyasetini olumsuz etkiledi; Sorb hükümdarı Dervan Samo’nun tarafına geçti ve Frank sınır bölgelerinde yeni sorunlar ortaya çıktı.

Samo hâkimiyetinin sınırları kesin olarak bilinmemektedir. Araştırmalarda merkezi için Bohemya ve Moravya üzerinde durulurken, bazı görüşler Aşağı Avusturya ve çevresini de önermiştir. Bununla birlikte geniş bir coğrafyaya yayılan güçlü bir devlet yapısından ziyade, çeşitli Slav topluluklarını bir araya getiren hareketli bir siyasî birlik olduğu anlaşılmaktadır.

Samo’nun yaklaşık 660 yılı civarındaki ölümünden sonra kurduğu birlik dağıldı. Ancak onun hareketi, Avar Kağanlığı’nın batı bölgelerinde Slav topluluklarının daha bağımsız hareket edebilmesini sağlayan önemli gelişmelerden biri oldu.

Hırvatların Ortaya Çıkışı

Avar Kağanlığı’nın 7. yüzyıldaki zayıflama sürecinde Balkanlar’daki Slav toplulukları arasında yeni siyasî oluşumlar ortaya çıktı. Hırvatların kökenine dair en önemli anlatı, 10. yüzyılda Konstantinos Porphyrogennetos tarafından aktarılan bilgidir. Buna göre Hırvatlar, kuzey bölgelerinden Dalmaçya’ya gelerek Avar hâkimiyetine son vermiştir. Ancak bu anlatının ayrıntıları tarihçiler arasında tartışmalıdır.

Mevcut bilgiler, Hırvat kimliğinin Avar hâkimiyetinin çözülmesi sonrasında yerel Slav toplulukları, savaşçı gruplar ve eski Avar yönetim yapıları çevresinde şekillenen uzun bir etnogenez süreciyle oluştuğunu göstermektedir. Hırvat adı ise kaynaklarda belirgin biçimde ancak 9. yüzyıldan itibaren görülmeye başlar.

Avar Kağanlığı’nda İç Çatışmalar ve Bulgarların Ayrılması

626 yılında Konstantinopolis kuşatmasının başarısızlığı Avar Kağanlığı’nın gücünü zayıflattı. Bu süreçte kağanlık içinde çeşitli gruplar arasında iktidar mücadeleleri başladı. 630 yılı civarında Avar hâkimiyeti altında bulunan Bulgar grupları da bu karışıklıklardan yararlanarak bağımsız hareket etmeye çalıştı.

Fredegar Kroniği’ne göre Avarlar ile Bulgarlar arasında Pannonia’da bir iktidar mücadelesi yaşandı. Yenilen Bulgar gruplarından bir kısmı batıya çekildi; liderleri Alcocus yaklaşık 700 kişiyle birlikte Slavların yaşadığı bölgeye sığındı. Bu olay, Avar hâkimiyet alanındaki çözülmenin göstergelerinden biri olarak kabul edilir.

Aynı dönemde Karadeniz’in kuzeyinde Kubrat önderliğinde yeni bir Bulgar siyasî oluşumu ortaya çıktı. Bizans kaynakları Kubrat’ı Avarlara karşı bağımsızlığını kazanan bir hükümdar olarak aktarır. Ancak Kubrat’ın doğrudan Avar hâkimiyetinden mi ayrıldığı, yoksa daha geniş bozkır siyaseti içinde bağımsız bir güç olarak mı yükseldiği tartışmalıdır.

Kubrat’ın kurduğu Büyük Bulgar Devleti, onun ölümünden sonra uzun süre yaşayamadı ve bölgedeki güç dengeleri değişti. Bu gelişmeler Avar Kağanlığı’nın batıdaki hâkimiyetinin zayıfladığı, çeşitli toplulukların kendi siyasî yapılarını oluşturmaya başladığı döneme denk gelir.

Kuber ve Asparuh Döneminde Avar Kağanlığı’nın Gerilemesi

626 yılındaki Konstantinopolis kuşatmasının başarısızlığı ve ardından yaşanan iç mücadeleler, Avar Kağanlığı’nın Avrupa’daki üstün konumunu zayıflattı. Kağanlık eski geniş hâkimiyet alanını koruyamazken, Aşağı Tuna ve Balkan bölgelerinde Slav toplulukları kendi siyasî merkezlerini oluşturmaya başladı. Batıda Karantanya ve Bohemya-Moravya çevresinde yeni güç odakları ortaya çıktı.

Bu dönemde Bulgar grupları da Avar hâkimiyet alanındaki çözülmeden yararlandı. Kubrat önderliğinde Karadeniz’in kuzeyinde kurulan Bulgar siyasî birliği, Avarlardan bağımsız bir güç hâline geldi. Kubrat’ın ölümünden sonra Bulgar grupları farklı yönlere dağıldı; bunlardan Asparuh liderliğindeki grup Tuna bölgesine ilerleyerek daha sonra Tuna Bulgar Devleti’nin temelini oluşturdu.

Avar Kağanlığı’nın batı ve güney sınırlarındaki bu gelişmeler, kağanlığın eski askerî ve siyasî ağırlığını kaybettiğini gösteriyordu. Ancak Avarlar Karpat havzasında varlıklarını sürdürmeye devam etti ve 8. yüzyıl sonlarına kadar bölgesel bir güç olarak kaldı.

Kültürün Devamlılığı ve Değişimi

626 yılından sonra Avar Kağanlığı’nda yaşanan siyasî krizlere rağmen kültürel bir kopuş meydana gelmedi. Arkeolojik buluntular, Erken Avar dönemindeki birçok gelenek ve zanaat unsurunun devam ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte mezar gelenekleri, yerleşim biçimleri ve eşya kültüründe bazı önemli değişimler ortaya çıktı. 7. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avar toplumunda yerleşik yaşama yöneliş arttı. Daha düzenli mezarlıklar oluşturuldu, yerleşim alanları genişledi ve Karpat havzasında tarımsal faaliyetlerin önemi arttı. Bu süreç, Avarların eski bozkır savaşçı yaşamından daha karma bir ekonomik ve toplumsal yapıya geçişini göstermektedir.

Orta ve Geç Avar dönemlerinde tuğrul kuşu ve asma bıyığı motifleriyle süslü bronz eserler, yeni kuşak tokaları ve farklı süs eşyaları yaygınlaştı. Bu değişimler zaman zaman yeni göçlerle açıklanmaya çalışılmıştır. Ancak günümüzde birçok araştırmacı, Avar kültüründeki dönüşümün yalnızca yeni toplulukların gelişiyle değil, Karpat havzasındaki uzun süreli kültürel gelişim ve bozkır dünyasıyla devam eden ilişkilerle açıklanabileceğini belirtmektedir.

Geç Avar kültürü, Türk, Hazar, Bulgar ve yerel unsurların etkilerinin birleştiği özgün bir yapı oluşturdu. Avar Kağanlığı siyasî olarak zayıflasa da 8. yüzyılda Karpat havzasında kendine özgü kültürel varlığını sürdürmeye devam etti.

Tuğrul Kuşunun Yüzyılı

8. yüzyılda tuğrul kuşu motifi, Avar toplumunda önemli bir kültürel sembol hâline geldi. Başlangıçta yönetici sınıfın gücünü gösteren bir işaret olan tuğrul, zamanla bronz döküm kuşak süslemeleriyle daha geniş bir savaşçı ve yerel seçkinler çevresinde yaygınlaştı. Tuğrul ve asma bıyığı motifleri, bozkır gelenekleriyle yerleşik zanaat anlayışının birleşimini yansıtmaktadır.

Geç Avar sanatında İskit hayvan üslubu, İran etkileri ve Bizans sanat gelenekleri bir araya gelmiştir. Kuşak tokaları, at koşumları, silahlar ve diğer süs eşyalarında görülen hayvan mücadeleleri, Avar savaşçı kültürünün önemli sembollerinden biri olmuştur. 8. yüzyılda Avar savaşçı geleneklerinin bazı unsurları devam etti. Uzun ve örgülü saç biçimi, yay, sadak, kılıç ve diğer silah kullanımı sürdü. Ancak altın zenginliğine dayanan eski itibar anlayışı zayıfladı; bronz döküm eserler daha yaygın hâle geldi. Kuşak süsleri, taşıyan kişinin toplumsal konumunu ve bağlı olduğu grubu gösteren önemli sembollerdi.

Bu dönemde savaşın toplum içindeki merkezi rolü azaldı. Mezar buluntuları, Avar nüfusunun büyük bölümünün köylerde yaşadığını ve tarımla uğraştığını göstermektedir. Orak, keser ve çeşitli tarım araçlarının mezarlarda bulunması, yerleşik yaşam biçiminin güçlendiğine işaret eder.

Geç Avar toplumu çok unsurlu bir yapıya sahipti. Avar hâkimiyeti altında farklı kökenlerden topluluklar yaşamaktaydı. Arkeolojik kültür ile etnik kimlik her zaman doğrudan örtüşmediği için, mezar buluntularından kesin etnik sonuçlara ulaşmak zordur. Bununla birlikte 8. yüzyılda Karpat havzasındaki siyasi ve kültürel yapı, kaynaklarda Avar Kağanlığı olarak tanınmaya devam etmiştir.

Avarların sınır bölgelerinde güçlü süvari toplulukları bulunuyordu. Özellikle Tuna çevresi ve batı sınırlarında silahlı mezarlar yoğunlaşmıştır. Bu bölgeler, Avar Kağanlığı'nın askerî savunma alanlarını oluşturuyordu.

Geç Avar Teşkilatı

7. yüzyıla kadar Avar siyasi düzeni kaynaklarda büyük ölçüde kağan merkezli olarak anlatılmıştır. Kağan, Avar Hükümdarlığı’nın dış ilişkilerdeki temsilcisi ve siyasi otoritenin sembolü olarak görülüyordu. Ancak gerçek güç dağılımı bundan daha karmaşık bir yapıya sahipti. 8. yüzyılın sonlarında Karolenj saldırıları sırasında Avar teşkilatının farklı unsurları daha açık biçimde görülmeye başladı. Frank kaynaklarında kağanın yanında Iugurrus, tudun, kapgan, tarkan ve canizauci gibi çeşitli unvan sahiplerinden söz edilir. Bu durum, Avar siyasi yapısında yalnızca kağanın değil, farklı makam sahiplerinin de etkili olduğunu göstermektedir.

Geç Avar teşkilatındaki unvanların çoğu, diğer bozkır devletlerinde de görülmektedir. Özellikle Türk Kağanlığı, Hazar Kağanlığı ve Tuna Bulgarları ile benzerlikler dikkat çeker. Ancak aynı unvanların farklı devletlerde aynı görevleri taşıdığı kesin değildir. Bu nedenle Avar teşkilatı doğrudan başka bozkır devletlerinin modelleriyle açıklanmamalıdır.

Avar siyasi düzeni, bozkır imparatorluklarının genel özelliklerini taşısa da kendine özgü tarihî şartlar içinde gelişmiştir. 7. ve 8. yüzyıllarda yaşanan iç mücadeleler, ekonomik değişimler ve yeni toplumsal dengeler sonucunda kağanın eski merkezi konumu zayıflamış, farklı yönetici grupların etkisi artmıştır.

Geç Avar teşkilatının yapısı hakkında bilgiler sınırlıdır. Bununla birlikte kaynaklarda geçen unvanlar, Avarların gelişmiş bir yönetim anlayışına ve bozkır devlet geleneğiyle bağlantılı bir siyasi yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

Avarlarda Çift Krallık: Kağan ve Iugurrus

Kaynaklarda Avarlarda açık biçimde tanımlanmış bir çift krallık sisteminden söz edilmez. Ancak 8. yüzyılın sonlarında Avar yönetiminde kağanın yanında ikinci bir yüksek makam sahibinin bulunduğuna dair bazı işaretler vardır.

782 yılında Frank Kralı Charlemagne’a gönderilen elçilik heyetinde Kağan (Caganus) ile Iugurrus birlikte anılmıştır. Bu durum, Avar siyasi yapısında iki önemli yöneticinin bulunduğunu göstermektedir. 796 yılındaki iç savaşlar sırasında her iki hükümdarın da öldürülmesinden sonra Iugurrus unvanı kaynaklardan kaybolmuş, 805 yılında vaftiz edilen Kağan Abraham ise ikinci bir hükümdardan söz edilmeksizin eski konumunu yeniden kazanmaya çalışmıştır.

Kağan ile Iugurrus arasındaki görev paylaşımı kesin olarak bilinmemektedir. Iugurrus’un kağana denk bir hükümdar mı, yoksa ona bağlı yüksek rütbeli bir yönetici mi olduğu açık değildir. Bu nedenle Avarlardaki yapı, Hunlar, Türkler, Hazarlar veya diğer bozkır devletlerindeki örneklerle doğrudan açıklanamaz.

Bozkır devletlerinde zaman zaman birden fazla hükümdarın veya hanedan mensubunun siyasi yetki taşıdığı görülür. Hunlarda Attila ve Bleda, Türklerde doğu ve batı kanatları, Hazarlarda kağan ve beg, Bulgar ve Macar devletlerinde ise benzer ikili yönetim biçimleri buna örnek gösterilmiştir. Ancak bu örneklerdeki sistemler birbirinin aynısı değildir.

Avarlarda Kağan ve Iugurrus arasındaki ilişki büyük ihtimalle merkezi otoritenin zayıfladığı geç döneme ait bir güç paylaşımıydı. Her iki makam sahibinin de kendi çevresine ve destekçilerine sahip olduğu, 795-796 yıllarındaki iç savaşın da bu rekabetle bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte Iugurrus’un görev alanı, yönetim bölgesi veya kağan karşısındaki kesin konumu bilinmemektedir. Avar siyasi yapısında bu ikiliğin kalıcı bir kurum hâline geldiğine dair yeterli kanıt bulunmaz. Görünen odur ki Geç Avar dönemindeki çift yönetim, kağanlığın zayıflayan merkezi yapısının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Geç Avar Teşkilatında Unvanlar

Geç Avar döneminde kağanın yanında çeşitli yüksek rütbeli yöneticiler bulunuyordu. Bu unvanların bir kısmı diğer bozkır devletlerinde de görülmekte olup, Avar siyasi teşkilatının geniş Avrasya bozkır geleneğiyle bağlantısını göstermektedir. Ancak aynı unvanların farklı devletlerde aynı görevleri ifade ettiği kesin olarak kabul edilemez.

Tudun

Geç Avar kaynaklarında en sık geçen unvan Tudundur. Bu unvan özellikle 795-803 yılları arasındaki olaylarda önemli bir siyasi aktör olarak görülür. Frank kaynakları Tudun’u Avar ülkesinde büyük güce sahip bir yönetici olarak tanımlar.

Tudun’un kendi bölgesine, halkına ve askerî maiyetine sahip olduğu anlaşılmaktadır. 795 yılında Franklara boyun eğen Tudun, Avar ülkesinin batı kesiminde etkili bir yönetici durumundaydı. Ancak daha sonra Franklarla ilişkileri bozulmuş, 803 yılında Frank seferi sonucunda yeniden itaat altına alınmıştır.

Tudun unvanı Avarlara özgü değildir. Çin kaynaklarında Türklerde Tudun (T’u-t’un) şeklinde valilik ve yönetim görevleriyle bağlantılı olarak geçer. Hazar Devleti’nde de bir Tudun’un valilik yaptığı bilinmektedir. Bu nedenle Avarlardaki Tudun’un, hükümdarlık içindeki önemli bölgesel yöneticilerden biri olduğu kabul edilir.

Tarkan

Tarkan unvanına Avarlarda sınırlı sayıda kaynakta rastlanır. Bu unvan daha geniş bozkır dünyasında yaygın olup Juan-Juanlar, Göktürkler, Hazarlar ve Bulgarlar gibi topluluklarda da görülmektedir.

Tarkanların kesin görevi her bölgede aynı değildir. Bazı yerlerde askerî görevler üstlenirken bazı durumlarda yüksek soylular veya devlet ileri gelenleri olarak ortaya çıkarlar. Avarlarda da kağanın çevresindeki seçkin yöneticilerden biri oldukları anlaşılmaktadır.

Kapgan

Kapgan unvanı Avarlarda yalnızca sınırlı kaynaklarla bilinmektedir. 805 yılında halkının ihtiyaçlarını görüşmek üzere Frank hükümdarıyla temas kuran bir Avar yöneticisi bu unvanla anılmıştır.

Kapgan unvanının kağanla ilişkisi kesin değildir. Bazı araştırmacılar onu ikinci hükümdar olarak değerlendirmiş, bazıları ise yüksek rütbeli bir yönetici kabul etmiştir. Kaynaklar, 805 yılında Avar siyasi düzeninin yeniden kurulmaya çalışıldığını ve Kapgan’ın bu süreçte önemli bir konuma sahip olduğunu göstermektedir.

Canizauci

811 yılında Frank kaynaklarında Canizauci, “Avarların önderi” anlamındaki princeps Avarum ifadesiyle geçer. Bu dönemde kağanlık eski gücünü büyük ölçüde kaybetmiş olsa da Canizauci’nin yeniden oluşturulan Avar düzeninin başındaki kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Canizauci unvanı muhtemelen Bulgar hükümdarlarında görülen kana subigi unvanıyla ilişkilendirilmiştir. Bu durum, Avarların son döneminde komşu bozkır devletlerinin siyasi geleneklerinden etkilendiklerini göstermektedir.

Zupan

Zupan unvanı Geç Avar döneminde birkaç örnekle bilinmektedir. Daha sonraki Slav dünyasında yaygın hâle gelen bu unvanın erken örnekleri Avar çevresinde görülür.

Zupan kelimesinin Türk bozkır geleneğindeki Çupan/Çupan unvanıyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Tuna Bulgarlarında da görülen bu unvan, yerel yöneticiler veya soylular için kullanılmıştır.

Katun

Avar hükümdarının eşine Katun unvanı verilirdi. Bu unvan bozkır dünyasında yaygın olup Juan-Juanlar, Göktürkler, Uygurlar ve Hazarlar gibi birçok toplulukta görülür.

Katun, hükümdar ailesindeki kadınların yüksek konumunu ifade eden bir unvandı. Ancak kaynaklardan Avar kadınlarının siyasi gücü hakkında kesin sonuçlara ulaşmak mümkün değildir.

Avar Ringi (Hükümdar Karargâhı)

Avar kağanının ikamet ettiği merkez kaynaklarda ring adıyla geçer. Frank yıllıkları, 796 yılında Pippin’in ordusunun Avar hükümdarlarının oturduğu bu merkezi ele geçirdiğini bildirir.

Ring, daha önce sanıldığı gibi çok büyük ve sürekli surlarla çevrili bir kale olarak değerlendirilmemektedir. Daha çok kağanın ikametgâhı, yönetim merkezi ve hazinenin bulunduğu hükümdar karargâhı olarak anlaşılmaktadır.

Bu tür merkezler bozkır devletlerinde yaygın bir gelenekti. Uygurlarda ve diğer bozkır imparatorluklarında hükümdarın çadırı, muhafızları ve bağlı yöneticileriyle birlikte oluşturduğu hareketli veya yarı yerleşik merkezler bulunuyordu. Avar ringi de benzer şekilde hükümdarlık merkezini ifade eden siyasi bir mekândı.

“Limes Certus”: Avarlar ve Batı

8. yüzyılın sonlarına kadar Avarlar ile Batı komşuları arasındaki ilişkiler çoğunlukla sınır düzenlemeleri ve karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde yürütülmüştür. 791 yılında Charlemagne’ın Avarlara karşı düzenlediği sefer sırasında Frank ordusunun Enns Nehri’nde durması, bu bölgenin iki siyasi yapı arasındaki belirlenmiş sınır olarak görüldüğünü göstermektedir. Frank kaynakları Enns’i Bavyera ile Hunlar (Avarlar) arasındaki “limes certus” yani kesin sınır olarak tanımlar.

Bu sınırın uzun süre değişmediği anlaşılmaktadır. Ancak 7. yüzyılın sonları ve 8. yüzyılın başlarına ait bazı kaynaklarda Avarlar ile Bavyeralılar arasında sınır çatışmaları görülür. Bu olayların Avarların büyük çaplı bir yayılma hareketi anlamına geldiği kesin değildir. Kaynaklar, daha çok sınır bölgesindeki ilişkilerin zaman zaman bozulduğunu göstermektedir. 8. yüzyılda Avarlar genel olarak Batı komşuları için sürekli bir tehdit oluşturmayan bir güç durumundaydı. Lombardlar ile ilişkilerde de önemli bir çatışma görülmez. Lombard kaynaklarında Avar ülkesi (Avaria) diğer komşu bölgelerle birlikte siyasi bir alan olarak anılmaktadır. Zamanla bu ifade, Avarların yaşadığı bölgeyi tanımlayan bir coğrafi terim hâline gelmiştir.

Avarlar ile Bavyeralılar arasındaki ilişkiler özellikle Doğu Alpleri ve Karantanya çevresinde önem kazanmıştır. 8. yüzyıl ortalarında Karantanyalı Slavlar ile Bavyeralılar arasındaki siyasi mücadelelerde Avarlar etkili bir müdahalede bulunamamıştır. Bu dönemde Hristiyanlaştırma faaliyetleri daha çok Bavyeralılar ve Slav toplulukları arasındaki ilişkiler çerçevesinde gelişmiştir.

Avarların Batı ile ilişkileri yalnızca siyasi mücadelelerden ibaret değildi. Arkeolojik buluntular, Avar dünyası ile Doğu Alpleri ve Aşağı Avusturya bölgeleri arasında kültürel temasların bulunduğunu göstermektedir. Avar silahları, kuşak süsleri ve diğer eşyalar batıdaki bazı mezarlıklarda görülür. Ancak bu buluntuların doğrudan Avar yerleşimi mi, ticaret mi, ganimet mi yoksa kültürel etkileşim sonucu mu ortaya çıktığı her zaman kesin olarak belirlenemez.

Avar etkisi özellikle erken dönemlerde daha belirgindi. At koşumları, zırh unsurları ve bazı askerî teknikler Batı toplumları üzerinde etkili olmuştur. Bununla birlikte 8. yüzyılda Avar Kağanlığı’nın tamamen dışa kapalı bir yapıya dönüştüğü söylenemez. Bölgesel ilişkiler devam etmiş, ancak Avarların siyasi ağırlığı Karolenjlerin yükselişi karşısında giderek azalmıştır.

Charlemagne’ın 788-791 yıllarında Avar sınırına yönelmesi, bu güç değişiminin açık göstergesi olmuştur. Avar Kağanlığı artık önceki yüzyıllardaki geniş siyasi etkisini koruyabilecek durumda değildi ve Karolenj ilerleyişi karşısında zayıflamıştı.

Avar Gücünün Çöküşü

Charlemagne’ın Avarlara karşı yürüttüğü savaş, onun hükümdarlığı dönemindeki en önemli askerî girişimlerden biri olarak görülmüştür. Einhard, Sakson savaşları dışında Frankların gerçekleştirdiği en büyük savaşın Avarlara veya Hunlara karşı yapılan sefer olduğunu belirtir. Ona göre bu savaş diğerlerinden daha büyük bir hazırlıkla yürütülmüş ve sekiz yıl süren mücadele sonunda kesin bir zaferle sonuçlanmıştır.

Frank kaynakları zaferi büyük bir başarı olarak sunar. Pannonia’nın savaş sonrasında ıssızlaştığı, Avar soylularının ortadan kaldırıldığı ve kağanın hazinelerinin ele geçirildiği anlatılır. Ancak bu anlatımlar Karolenj sarayının siyasi bakışını da yansıtmaktadır. Avar savaşının Franklar için büyük bir ganimet ve itibar kaynağı olduğu açıktır.

Karolenj propagandasında Avarlar, Kavimler Göçü döneminden kalan eski pagan düşmanların devamı olarak gösterilmiştir. Frank yazarları, geçmişte Batı’ya saldıran Hunların mirasının artık Franklar tarafından yenildiğini vurgulamıştır. Bu anlayış, Avarlara karşı yürütülen savaşın yalnızca siyasi değil, sembolik bir anlam da taşımasına yol açmıştır.

Bununla birlikte Avar savaşının temel sebebi doğrudan bir savunma hareketi değildi. Karolenjler esas olarak doğuya doğru genişlemekte ve Tuna bölgesindeki hâkimiyetlerini artırmak istemekteydi. Avar Kağanlığı ise bu dönemde eski gücünü kaybetmiş, özellikle Karolenjlerin yükselişi karşısında zayıflamıştı.

Avarların çöküş süreci, Frankların Bavyera üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmesiyle yakından bağlantılıydı. 788 yılında Bavyera dükü III. Tassilo tahttan indirildi ve bölge Karolenj yönetimine bağlandı. Böylece Avarlar batıdaki en önemli siyasi ortaklarını kaybetti. Bavyeralı soylular ise Avar topraklarının ele geçirilmesiyle yeni siyasi ve ekonomik imkânlar elde etti.

Avarlar, Charlemagne’ın güçlenmesine karşı diplomatik yollarla denge kurmaya çalıştı. 782 yılında Avar elçileri barış amacıyla Frank sarayına gönderildi. Aynı dönemde Avar ordusunun Enns sınırına yaklaşması, hem diplomasi hem de güç gösterisi niteliği taşıyordu. Ancak bu girişimler Avarların eski nüfuz alanlarını korumasına yetmedi.

788 yılında Avarlar ve Franklar arasındaki çatışmalar açık savaşa dönüştü. Avarlar İtalya yönünde ilerleyerek Frank topraklarına saldırdı; ancak bu harekât başarısız oldu. Tuna bölgesindeki mücadelelerde de Franklar üstünlük sağladı. Bu gelişmeler Avar Kağanlığı’nın askerî gücünün zayıfladığını gösterdi.

790 yılında taraflar arasındaki görüşmelerde temel anlaşmazlık, Enns sınırı ve Avar topraklarının statüsüydü. Franklar sınırı doğuya doğru genişletmek isterken Avarlar eski sınır düzenini korumaya çalışıyordu. Bu anlaşmazlık, 791 yılında Charlemagne’ın büyük Avar seferine zemin hazırladı.

Charlemagne’ın Avar seferleri sonucunda Avar Kağanlığı siyasî olarak ağır bir darbe aldı. Kağanlık merkezi, soylu sınıfı ve askerî yapısı büyük ölçüde zarar gördü. Avarların eski imparatorluk gücü ortadan kalkarken Pannonia bölgesi Karolenj hâkimiyet alanına girmeye başladı.

Charlemagne’ın Avar Ülkesine Seferi (791)

Charlemagne’ın 791 yılında başlattığı Avar seferi, Karolenj döneminin en büyük askerî hareketlerinden biri olmuştur. Franklar, Saksonlar, Frizler, Thüringler, Bavyeralılar ve bazı Slav unsurları yaz aylarında Regensburg’da toplanmıştır. Yapılan toplantıda Avarlara karşı savaş kararı alınmış ve ordu farklı kollara ayrılmıştır.

Ordunun bir bölümü Comes Theoderik ve hazinedar Meginfred komutasında Tuna’nın kuzey kıyısı boyunca ilerlerken ana kuvvetler nehrin güneyinden hareket etmiştir. Ayrıca Bavyeralılardan oluşan bir Tuna filosu da sefere katılmıştır. Ordunun Tuna hattını takip etmesi, hem ulaşım hem de iaşe bakımından gerekli görülmüştür.

Seferin geç başlamasının temel sebeplerinden biri ordunun beslenme ihtiyacıydı. Hasat döneminin tamamlanması beklenmiş, böylece büyük bir ordunun ihtiyaçlarının karşılanması amaçlanmıştır.

Eylül ayının başında Frank ordusu Enns Nehri yakınındaki Lorch bölgesinde toplanmıştır. 5 Eylül’de üç günlük oruç ve dua merasimi başlamış, bu dinî tören seferin kutsanması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu sırada ordu mensupları arasında hukuki meseleler de çözülmüş, Bavyera soylularına ait bazı davalar görülmüştür. Bu durum, Avar seferinin yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasi bir organizasyon olduğunu göstermektedir.

Frank orduları ilerleyiş sırasında ciddi bir Avar direnişiyle karşılaşmamıştır. İtalya yönünden hareket eden Frank birlikleri Avar topraklarına girerek bazı kaleleri ele geçirmiş ve esirler almıştır. Ana ordu ise Tuna boyunca ilerleyerek Avar hâkimiyet alanının içine ulaşmıştır.

Franklar, Viyana Ormanı çevresinde Avar tahkimatlarıyla karşılaşmıştır. Bu bölgelerde Avar garnizonlarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Tahkim edilmiş noktaların varlığı, Geç Avar döneminde Avarların yalnızca hareketli süvari birliklerinden oluşmadığını, belirli merkezlerde savunma yapıları da kullandığını göstermektedir.

Charlemagne’ın ordusu Viyana Ormanı’nı geçerek eski Pannonia topraklarına ulaşmıştır. Avarlar Frank ilerleyişine karşı açık bir meydan savaşı vermemiş, kuvvetlerini geri çekerek doğrudan çatışmadan kaçınmıştır. Bu durum, Avarların bilinçli bir savunma stratejisi uygulamış olabileceğini göstermektedir.

Frank ordusu Ekim ortalarında Raab Nehri çevresine ulaşmış, ancak ilerleyen mevsim ve orduda görülen hastalıklar sebebiyle geri dönüş kararı alınmıştır. Sefer sırasında Franklar düşman topraklarında yaklaşık iki ay kalmış ve ardından geri çekilmiştir.

791 seferi kesin bir askerî zaferle sonuçlanmamıştır. Avar Kağanlığı tamamen ortadan kaldırılmamış, kağanın ana merkezi ele geçirilmemiştir. Bununla birlikte sefer Avar siyasi düzenine önemli bir darbe vurmuştur. Frank ordularının Avar topraklarında uzun süre engellenmeden ilerlemesi, kağanlığın askerî ve siyasi zayıflığını ortaya koymuştur.

Avarların doğrudan savaşa girmek yerine geri çekilmesi kısa vadede kayıpları azaltmış olsa da hükümdarın itibarını zedelemiştir. Takip eden yıllarda ortaya çıkan iç mücadeleler ve siyasi parçalanmalar, 791 seferinin oluşturduğu baskının sonuçlarından biri olmuştur.

792-796: Avar Kağanlığı’nın Çöküş Süreci

791 yılındaki Frank seferinden sonra Avar meselesi Karolenj siyasetinin önemli konularından biri olmaya devam etti. Charlemagne’ın 793 yılına kadar Regensburg’da kalmasının sebeplerinden biri Avarlara karşı yeni hazırlıklardı. Bu dönemde Tuna filosu güçlendirildi; birbirine bağlanabilen ve ayrılabilen gemilerle köprüler oluşturulabilecek bir sistem hazırlandı. Ayrıca Tuna ve Ren nehirlerini birbirine bağlamayı amaçlayan büyük bir kanal projesi başlatıldı. Altmühl ve Rednitz arasındaki bu çalışma 793 sonbaharında imparatorun kamp kurduğu bölgede devam etti; ancak proje tamamlanamadı ve sonraki dönemlere kaldı.

Charlemagne’ın güneydoğu yönündeki faaliyetleri rakiplerini harekete geçirdi. Saksonlar Avarlardan bir karşı saldırı bekledi ve Avarlarla ortak hareket etmek için elçiler gönderdi. 792 yılında Franklara karşı Elbe bölgesinde saldırılar gerçekleşti; 793 yılında Slavların ve bazı Friz gruplarının katıldığı büyük bir ayaklanma başladı. İspanya’daki Kurtuba Emiri de Pannonya’daki Avar gücünün Franklara karşı etkili olabileceğini düşünüyordu. Aynı dönemde Charlemagne’ın oğlu Kambur Pippin’in isyanı gibi iç sorunlar da Avar seferinin ertelenmesine neden oldu. Franklar 794 yılında Saksonlar ve Müslümanlarla mücadele etti; Sakson savaşları 795 yılına kadar sürdü.

Bununla birlikte Avar Kağanlığı içinde önemli bir çözülme yaşanmaya başlamıştı. Frankların 791 seferindeki üstünlüğü, Avar yönetici çevrelerinde güç kaybı meydana getirdi. Avarların Frank askerî üstünlüğünü kabul etmeye başlaması ve yöneticiler arasındaki anlaşmazlıklar kağanlığın bütünlüğünü zayıflattı. Frank yıllıkları, 796 yılında bu iç çatışmalardan “intestina clades” (iç felaket) olarak söz eder. İç mücadeleler 795 yılında en yüksek seviyesine ulaştı.

Bu ortamda Avar ileri gelenlerinden Tudun, Charlemagne’a elçiler göndererek kendi bölgesi ve halkıyla birlikte Frank hâkimiyetini kabul etmeyi teklif etti. Tudun ayrıca Hristiyanlığı kabul etmek istediğini bildirdi. Bu gelişme, Karpat havzasındaki Avar siyasi birliğinin büyük ölçüde çözüldüğünü gösteriyordu. Avarların güçlü dayanışması ortadan kalkmış ve kağanlığın geleceği belirleyici bir yenilgi yaşanmadan önce zayıflamıştı.

Franklar bu durumdan yararlanarak 795 yılında yeni bir saldırı düzenledi. Bu girişimin arkasındaki isim muhtemelen kraldan çok Friuli Dükü Erik’ti. 791 yılındaki büyük ordunun hareket kabiliyetindeki sorunlardan ders çıkaran Erik, daha küçük ve hızlı birliklerle Avar merkezine yönelik bir harekât planladı. Avar ülkesini iyi tanıyan Slav lider Vojnomir’in desteğiyle gerçekleştirilen saldırıda Avarların Ring adı verilen merkezlerinden biri hedef alındı. Vojnomir’in birlikleri 795 sonbaharında Ring’e ulaşarak Avar hazinesinin bir bölümünü ele geçirdi.

796 yılında Franklar daha geniş kapsamlı bir sefer düzenledi. Charlemagne’ın oğlu Pippin ve Friuli Dükü Erik tarafından yönetilen orduya Bavyeralılar ve Alamanniler de katıldı. Bu sefer doğrudan bir savaştan çok bir devlet harekâtı niteliğindeydi. Frank ordusu Tuna’ya ilerlerken ciddi bir direnişle karşılaşmadı.

Frankların Tuna’daki karargâhına gelen yeni Avar kağanı, yanında Katun, tarhanlar ve diğer ileri gelenlerle birlikte Pippin’e bağlılığını bildirdi. Kağanın teslimiyeti kaynaklarda Avar hâkimiyetinin sona ermesi şeklinde anlatılır. Ancak bu bağlılık bütün Avar topluluklarını kapsamıyordu. Bazı Avar grupları Tisa bölgesine çekildi. Pippin’in ordusu Tuna’yı geçti ve terk edilmiş Ring merkezini ele geçirerek yağmaladı.

796 yılındaki gelişmelerin ardından Franklar Avar topraklarında Hristiyanlaştırma faaliyetlerine başladı. Tuna’daki Frank ordusuna eşlik eden din adamları, Aquileia Patriği Paulinus’un başkanlığında Avarların Hristiyanlaştırılması konusunda toplantılar yaptı. Bu dönemde Alcuin de Salzburg Piskoposu Arn’a gönderdiği mektuplarda Avar misyonunun dikkatli yürütülmesi gerektiğini vurguladı. Frank anlayışında siyasi bağlılık ile Hristiyanlığı kabul etme süreci birbirinden ayrı görülmüyordu.

796 yılı Avar Kağanlığı’nın tarihinde önemli bir dönüm noktası olmakla birlikte, kağanlığın askerî gücü tamamen ortadan kalkmadı. 799-803 yıllarındaki olaylar Avarların hâlâ direnebildiğini göstermektedir. Bununla birlikte 796’dan sonra Karpat havzasında birleşik bir Avar siyasi yapısı kalmadı. Tuna’nın batısındaki bölgelerde Tudun, Charlemagne’ın bağlı hükümdarı olarak yönetimini sürdürdü. Tisa’nın doğusuna ise Frank hâkimiyetini kabul eden veya bu hâkimiyetten kaçan Avar grupları yerleşti.

Böylece Avar Kağanlığı, güçlü ve bağımsız bir bozkır devleti olmaktan çıkarak Frank etkisi altındaki küçük siyasi yapılara ayrıldı.

796-811: Frank Hâkimiyeti Altında Avarların Son Dönemi

796 yılındaki Frank zaferinden sonra Avar ülkesi Karolenj siyasetinde eski önemini kaybetmeye başladı. Frank yıllıkları Saksonya savaşları ve İspanya’daki mücadelelere Avar meselelerinden daha fazla yer vermeye başladı. Bununla birlikte Pannonya’daki gelişmeler devam etti.

797 yılında Friuli Dükü Erik yönetimindeki Bavyera-Lombard kuvvetleri yeniden Pannonya’ya girdi. Aynı dönemde Kral Pippin’in Slavlarla yaptığı mücadelelerden de söz edilmektedir. Yıl sonunda ise bir Avar elçiliği zengin hediyelerle Charlemagne’ın huzuruna çıktı; ancak bu elçiliğin hangi Avar yöneticisi tarafından gönderildiği bilinmemektedir.

Avarlar arasında Hristiyanlaştırma faaliyetleri de sürdürüldü. 798 yılında Salzburg Piskoposu Arn, Avar misyonunun başına getirildi. Ancak bu faaliyetler sınırlı sonuç verdi. 799 yılında Avar bölgelerinde yeni bir ayaklanma başladı. Bu sırada Frankların doğu siyaseti önemli kayıplar yaşadı. Friuli Dükü Erik ve doğu topraklarının yöneticisi Gerold hayatlarını kaybetti. Erik, Avarlara karşı savaşırken değil, Liburnia’daki Tarsatica şehrinde çıkan bir şehir ayaklanmasında öldü. Gerold’un ölümü ise kaynaklarda belirsizdir; bazı kaynaklar onun savaş öncesinde öldürüldüğünü, bazıları ise savaş sırasında hayatını kaybettiğini bildirir.

799 ayaklanması Frank hâkimiyetini zor durumda bıraksa da Avarların eski sınırları aşan büyük bir saldırısı gerçekleşmedi. Bu nedenle olayların Avar gücünün yeniden yükselişi anlamına gelmediği görülmektedir.

802 yılında Pannonya’da yeni çatışmalar çıktı. İki Frank kontu Chadalog ve Goteram, birçok kişiyle birlikte bir Avar saldırısında öldürüldü. Bunun üzerine Charlemagne bölgeye asker gönderdi. Franklara bağlı Tudun da bu harekâta katıldı ve beraberinde çok sayıda Slav ve Avar bulunuyordu. Bu seferin ardından Pannonya’daki sorunların çözüldüğü kabul edildi.

Bu tarihten sonra Avar toplulukları Slav baskısı altında kaldı. Franklar, Avar prensliklerinin varlığını korumak amacıyla bölgede etkisini sürdürdü. Avarların zayıflamasında Bulgar saldırılarının da rol oynadığı düşünülmektedir. Bulgar hükümdarı Krum’un Avarları mağlup ettiği ve esir aldığı Avarlara yenilgilerinin sebeplerini sorduğu yönündeki bilgi, daha sonraki kaynaklarda yer almaktadır.

805 yılında Hristiyan Avar lideri Kapgan’ın ardından Theodor adlı bir Avar yöneticisi Charlemagne’ın huzuruna çıktı. Theodor, Slav saldırıları sebebiyle yaşadığı bölgeyi terk etmek zorunda kaldığını bildirerek Carnuntum ile Savaria arasındaki bölgeye yerleşme talebinde bulundu. Charlemagne bu isteği kabul etti; ancak Theodor dönüş yolunda öldü. Böylece Tuna bölgesinde Avarlar için Frank koruması altında yeni bir yerleşim alanı ortaya çıktı.

Aynı dönemde Avar kağanı da Charlemagne ile ilişki kurmaya çalıştı. Kağan, Frank hükümdarından hâkimiyetini yeniden tanımasını istedi. 21 Eylül 805 tarihinde Fischa’da vaftiz oldu ve Abraham adını aldı. Bu gelişmeyle birlikte kağan, Frankların desteklediği Avar yöneticilerinden biri hâline geldi.

Bununla birlikte Avarların bağımsız siyasi gücü büyük ölçüde sona ermişti. Viyana bölgesi Avar yerleşim alanları ile Frank hâkimiyetindeki bölgeler arasında bir geçiş alanı hâline geldi. Frank belgelerinde bu bölgeler “Avar ülkesi” olarak anılmaya devam etse de burada bağımsız bir siyasi otorite bulunmuyordu.

811 yılında Frank ordusu Pannonya’ya yeniden müdahale etmek zorunda kaldı. Kağan, Tudun ve Tuna bölgesindeki Slav liderleri Aachen’e çağrıldı. Charlemagne bu düzenlemeyle Avar yöneticilerinin Frank desteği olmadan eski konumlarını sürdüremeyecekleri bir siyasi yapı oluşturdu.

Avar yöneticilerinin kaynaklarda son kez önemli şekilde görülmesi bu döneme rastlar. 822 yılında Avar elçilerinden tekrar bahsedilse de 828 yılındaki düzenlemelerle Tuna çevresindeki Avar bağlı prenslikleri ortadan kaldırılmıştır. Böylece Avar Kağanlığı, 8. yüzyılın sonunda başlayan çözülme sürecinin ardından 9. yüzyılın ilk yarısında siyasi varlığını tamamen kaybetmiştir.

Avarların Sonu ve Mirası

Avarların ortadan kaybolması, Orta Çağ tarih yazımında sıkça dile getirilen bir konu olmuştur. Orta Çağ Rus kroniklerinden birinde Avarların tamamen yok olduğu ve geride hiçbir iz bırakmadıkları ifade edilir. Bu anlayış, Avarların güçlü bir siyasi yapı kurduktan sonra tarih sahnesinden silinmelerinin yarattığı şaşkınlığı yansıtır.

Frank kaynakları Avarlara karşı kazanılan zaferleri abartılı ifadelerle anlatmış ve Pannonya halkının tamamen yok edildiğini ileri sürmüştür. Ancak 803 yılından sonraki gelişmeler Frankların amacının bölgeyi tamamen boşaltmak değil, kendi hâkimiyetleri altında yeniden düzenlemek olduğunu göstermektedir.

Avarların 9. yüzyılda tamamen ortadan kalkmadığı, özellikle Macaristan’da yaşamaya devam ettikleri yönünde görüşler ileri sürülmüştür. Ancak Avar-Macar devamlılığını kanıtlayan kesin bir tarihî delil bulunmamaktadır. Avarların Hunlarla ilişkilendirilmesi veya daha sonraki topluluklarla doğrudan bağlantı kurulması da kaynaklarla desteklenmemektedir. 822 yılında son kez bir Avar elçiliğinden söz edilir; bundan sonra Avar adı siyasi önemini kaybetmiştir. 9. yüzyılda “Avar ülkesi” anlamındaki Avaria, provincia Avarorum ve benzeri ifadeler kullanılmaya devam etse de bunlar bağımsız bir Avar devletinin varlığını göstermemektedir. Avar kağanı veya tudun unvanları zaman zaman hatırlanmış olsa da Karpat havzasında siyasi bir Avar birliği bulunmamaktaydı.

Avar adı zamanla siyasi anlamını kaybetti. Frank fethi, Slav baskısı ve Bulgar ilerleyişi Karpat havzasındaki nüfus yapısını değiştirdi. Avar topluluklarının bir kısmı Slavlar ve diğer yerel unsurlarla karıştı. 9. yüzyılın ortalarında Avar adı artık bölgesel bir siyasi kimliği ifade etmiyordu.

Bununla birlikte Avarların mirası tamamen ortadan kalkmadı. Karpat havzasında Avar dönemine ait kültürel unsurlar sonraki dönemlerde yaşamaya devam etti. Arkeolojik araştırmalar, bazı Avar mezarlıklarının 9. yüzyılda da kullanıldığını ve bölgede Avar, Slav, Frank ve doğu bozkır etkilerinin bir arada görüldüğünü göstermektedir.

Tuna’nın batısında Frank etkisi daha belirgin hâle gelirken, Avar silahları ve süs eşyalarının yerini yeni kültürel unsurlar almaya başladı. Aşağı Avusturya ve çevresinde bazı Avar mezarlıkları terk edildi; yeni yerleşimlerde Slav özellikleri daha belirgin hâle geldi. Bununla birlikte eski Avar eşyaları bazı bölgelerde kullanılmaya devam etti.

Avar mirası özellikle Doğu Alpler ve Karpatlar çevresindeki sonraki Slav kültürlerinde görüldü. Ancak 9. yüzyıl kültürü, yalnızca Geç Avar döneminin devamı olarak değerlendirilemez. Bölgedeki yeni etnogenez sürecinde Slav toplulukları ve Frank siyasi etkisi belirleyici oldu.

Karpat havzasının doğusunda yaşayan bazı Avar grupları zamanla Bulgar etkisi altına girdi. 811 yılında Bulgar hükümdarı Krum’un ordusunda Avar ve Slav unsurlarının yer aldığı bilinmektedir. Ancak bundan sonra Bulgar Avarlarının izleri kaynaklarda kaybolur.

Karpat havzası 9. yüzyıl boyunca farklı güçlerin mücadele ettiği bir sınır bölgesi olarak kaldı. Daha sonra Macarların bölgeye gelişiyle birlikte Hunlar ve Avarlarla ilişkilendirilen tarihî gelenekler yeniden ortaya çıktı. Ancak Orta Çağ Macar tarih yazıcılığı Avarlardan çok Attila ile bağlantı kurmayı tercih etti ve Avarlar zamanla hafızadan silindi.

Avarların unutulmasında devletlerinin yıkılış biçimi de etkili oldu. Daha önce Avrupa’da büyük korku uyandıran Avarlar, siyasi güçlerini kaybettikten sonra sonraki kaynaklarda çoğunlukla Slav toplulukları arasında anılan eski bir topluluk olarak görülmeye başladı. Böylece birkaç nesil içinde Avar adı tarih sahnesinden çekildi.

İçindekiler