Menüyü aç / kapat
Tercihler menüsünü aç / kapat
Kişisel menüyü aç / kapat
Oturum açık değil
Herhangi bir düzenleme yaparsanız IP adresiniz herkese açık olarak görünecektir.
21.43, 22 Temmuz 2026 tarihinde Admin (mesaj | katkılar) tarafından oluşturulmuş 356 numaralı sürüm
(fark) ← Önceki sürüm | Güncel sürüm (fark) | Sonraki sürüm → (fark)

Hazarlar, VII-X. yüzyıllar arasında Karadeniz’in kuzeyi, Kafkasya, İtil Nehri havzası ve Batı Avrasya bozkırlarında hüküm süren bir Türk devletiydi. Göktürk siyasi geleneğinin devamı niteliğinde ortaya çıkan Hazar Kağanlığı, kısa sürede geniş bir coğrafyada etkili olmuş; Bizans İmparatorluğu, İslam dünyası ve Doğu Avrupa topluluklarıyla siyasi ve ticari ilişkiler kurmuştur. İtil merkezli olarak gelişen Hazar devleti, farklı din ve toplulukları bünyesinde barındıran çok kültürlü yapısı, uluslararası ticaretteki rolü ve Museviliği benimseyen yönetici sınıfıyla Orta Çağ Avrasya tarihinin dikkat çekici siyasi oluşumlarından biri olmuştur.

Hazarların Kimliği ve Ortaya Çıkışı

Hazar Kağanlığı üzerine yapılan araştırmalar yaklaşık 150 yıldır devam etmekte olup, Hazarların kökeni ve kimliği konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Araştırmacılar Bizans, Arap, Fars, Ermeni ve Çin kaynaklarını karşılaştırmakta; arkeolojik buluntular, sikkeler ve çeşitli maddi kültür unsurlarından yararlanarak Hazar tarihini yeniden değerlendirmektedir.

Hazarların kökeni konusunda geçmişte farklı görüşler ileri sürülmüştür. XIX. yüzyılda bazı araştırmacılar Hazarları Sarmat-Doğu, Slav-Ugur gibi topluluklarla ilişkilendirmiştir. Daha sonraki dönemlerde ise Hazarların Akatzirlerin devamı, Uygurlardan ayrılan bir boy veya VI. yüzyılda Sasani-Bizans mücadelelerinde görülen Suvar topluluklarından biri olduğu yönünde görüşler ortaya çıkmıştır.

Günümüzde öne çıkan görüşlerden biri, Hazarların VI. yüzyılda İtil (Volga) çevresine gelen bir Türk topluluğu olduğudur. Bu görüşe göre Hazarlar, Çin kaynaklarında Tiele (Tieh-le) adıyla geçen ve geniş bozkır sahasına yayılan Ogur toplulukları içinde yer alan bir boydu.

Hazarların çok daha erken dönemlerde var olduklarını ileri süren bazı görüşler ise kaynakların kronolojik değerlendirilmesiyle tartışmalı hâle gelmiştir. Bazı eserlerde II. veya III. yüzyıllara ait olaylarda Hazar adının geçmesi, bu kaynakların gerçekten o dönemlerde kaleme alınıp alınmadığı sorusunu ortaya çıkarmaktadır. Bazı tarihçiler, Hazarların daha sonra güçlü bir siyasi unsur hâline gelmesiyle eski olaylarda geçen bazı kavim adlarının yerine Hazar adının geçirilmiş olabileceğini belirtmektedir.

Bu nedenle Hazarların ortaya çıkış tarihini belirlemek için yalnızca tek bir kaynaktaki Hazar adının geçmesi yeterli görülmemektedir. Farklı kaynak gruplarının birbirini destekleyen kayıtları dikkate alındığında, Hazarların VI. yüzyılın ikinci yarısında İtil Nehri’nin batısı ve Kuzey Kafkasya çevresinde ortaya çıktıkları anlaşılmaktadır.

Hazarların varlığını 570’li yıllara bağlayan başlıca kaynaklardan biri VI. yüzyılda kaleme alınan Pehlevice Bahman Yaşt eseridir. Bu kaynakta Eftalitler, Tibetliler ve Göktürklerle birlikte Hazarlardan da söz edilmektedir. Bir diğer önemli kayıt, 569 yılında tamamlanan Zacharias Rhetor’un Süryanice eseridir. Bu eserde Kuzey Kafkasya’daki Kutrigur, Suvar, Bulgar ve Avar topluluklarının yanında Hazarlardan da bahsedilmektedir. Çin kaynaklarında ise I. Hüsrev’in (531-579) sarayına Göktürk ve Hazar hükümdarlarının elçiler gönderdiği aktarılmaktadır.

Bu farklı kaynaklar, 570’li yıllarda Hazarların İtil’in batısında ve Kuzey Kafkasya’da siyasi bir unsur olarak ortaya çıktığını göstermektedir.

Hazarların yükselişi, Göktürk Kağanlığı’nın batı yönündeki faaliyetleriyle yakından ilişkilidir. 571-572 yıllarında İstemi Kağan’ın yönetimindeki Göktürk orduları İtil’i aşarak Onogurlar, Sabirler ve Alanlar üzerinde hâkimiyet kurdu. Bu gelişmelerin ardından Hazarların bölgeye yerleştiği veya burada güç kazandığı düşünülmektedir.

Bu dönemde Hazarlar, Göktürk Kağanlığı’nın batıdaki bağlı unsurlarından biri durumundaydı. 588-589 yıllarında Sasani topraklarına yönelik kuzeyden gelen tehditlerde bazı Bizans kaynakları Hazar adını kullanmak yerine “Türkler” veya “Türk olarak anılan Hunlar” ifadelerini kullanmıştır. Bunun nedeni, Hazarların henüz bağımsız bir devlet olarak değil, Göktürk siyasi sistemi içinde değerlendirilmesidir.

Hazarların kökeniyle ilgili değerlendirmelerde onların Ogur topluluklarıyla bağlantısı özellikle önem taşır. Bazı araştırmacılara göre Hazarlar, Altay çevresinden batıya hareket eden Ogur boyları içinde yer almış ve VI. yüzyılın ortalarında Göktürk hâkimiyetine girmiştir. Daha sonra Göktürklerin batı siyasetinin bir sonucu olarak İtil ve Kafkasya sahasına yerleşmişlerdir.

Sonuç olarak Hazarların, Göktürk hâkimiyeti altında bulunan Ogur kökenli bir topluluk olarak VI. yüzyılın ikinci yarısında İtil-Kafkasya bölgesinde güç kazandıkları ve burada daha sonra bağımsız bir siyasi yapı oluşturdukları kabul edilmektedir.

Hazarların Göktürk-Bizans İttifakındaki Rolü

VI. yüzyılın ikinci yarısında İtil (Volga) çevresinde ortaya çıkan Hazarlar, 580’li yıllarda Sasani Devleti’nin kuzey sınırlarını tehdit eden önemli bir güç hâline gelmişti. Ancak 590’lı yıllardan VII. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Hazarların Kafkasya’daki faaliyetleri kaynaklarda daha az görülmektedir. Bu durumun, Göktürk Kağanlığı içinde yaşanan siyasi mücadelelerle bağlantılı olduğu düşünülmektedir.

Batı Göktürk Kağanlığı’nın Tong Yabgu Kağan döneminde yeniden güç kazanmasıyla birlikte Hazarların da Kafkasya’daki faaliyetleri yeniden canlandı. Göktürklerin batı bölgelerinde sağladığı düzen, daha önce pasif durumda bulunan Hazar topluluklarının tekrar siyasi ve askerî faaliyetlere katılmasına imkân verdi.

Bu gelişmeler, Bizans İmparatorluğu ile Sasani Devleti arasındaki uzun savaş dönemine denk geldi. İmparator Maurice’in öldürülmesinin ardından başlayan Bizans-Sasani savaşı, 624 yılına gelindiğinde yirmi yılı aşkın süredir devam etmekteydi. Başlangıçta birçok bölgesini kaybeden Bizans, İmparator Herakleios’un karşı saldırılarıyla üstünlük sağlamaya başlamıştı. Ancak savaşın kesin bir zaferle sonuçlandırılması için Bizans’ın daha güçlü müttefiklere ihtiyacı vardı.

Herakleios daha önce Lazlar, Çerkesler, Gürcüler ve Abazalar gibi Kafkas topluluklarından destek almıştı. Ancak bu yardımlar savaşın genel gidişatını değiştirecek ölçüde değildi. Bu nedenle Bizans imparatoru, Sasani Devleti’ne karşı daha güçlü bir ittifak arayışına girdi.

Bu süreçte Bizans’ın dikkatini yeniden Göktürkler ve onların hâkimiyetindeki Hazarlar çekti. Herakleios, 625 yılında Andre adlı elçisini kuzeye göndererek Göktürklerle temas kurdu. Bu girişimin arkasında, Tong Yabgu Kağan’ın Batı Göktürk topraklarında yeniden düzen sağlaması ve İtil çevresindeki Hazarları aktif hâle getirmesiyle ilgili haberlerin etkili olduğu düşünülmektedir.

Andre, Göktürk hükümdarı Tong Yabgu Kağan’ın huzuruna çıkarak Bizans’ın Sasani Devleti’ne karşı ittifak teklifini iletti. Bizans kaynaklarında Ziebel, Ermeni tarihçisi Kalankatlı Moses’te Jebu Xak’an, diğer kaynaklarda ise Çepetuh, Jebu Xana veya Jibga gibi biçimlerde geçen bu hükümdar, Göktürklerin batı kanadını yöneten Tong Yabgu Kağan’dı.

Tong Yabgu’nun vereceği karar, yalnızca Bizans-Göktürk ilişkileri açısından değil, aynı zamanda Bizans-Sasani savaşının sonucu bakımından da önemliydi. Bu ittifakın gerçekleşmesiyle Göktürk ve Hazar kuvvetleri Kafkasya’daki mücadelede belirleyici bir rol üstlenecekti.

Göktürk-Hazar Seferleri ve Kafkasya Hâkimiyeti (627-630)

Tong Yabgu Kağan’ın Bizans İmparatoru Herakleios’un Sasani Devleti’ne karşı yaptığı ittifak teklifini kabul etmesinden sonra, 627 yılında Göktürk orduları Kafkasya’ya yöneldi. Göktürk hanedanına mensup ve Şad unvanı taşıyan bir komutanın yönettiği büyük bir ordu bölgeye ulaştı.

Göktürk ordularının Kafkasya’ya gelişi, bölgedeki güç dengelerini kısa sürede değiştirdi. Şad yönetimindeki kuvvetler Aras Nehri kıyılarına ilerleyerek burada karargâh kurdu. Sasani hükümdarı II. Hüsrev (Hüsrev Perviz), bu hareketin Bizans ile Göktürklerin ortak saldırısı için önemli bir tehdit oluşturduğunu gördü. Ancak Sasani yönetimi Göktürk ordusunu bölgeden çıkarabilecek askerî güce sahip değildi.

Sasani hükümdarı, Şad’a elçi göndererek bölgeden çekilmesini istedi. Buna karşılık Şad, Sasani kuvvetlerinin Bizans topraklarından çekilmesini talep eden bir cevap verdi. Bu gelişmeler üzerine Hüsrev Perviz savunma hazırlıklarına başladı.

Ancak Sasani hükümdarının beklediği zaman gerçekleşmeden Göktürk kuvvetleri harekete geçti. Tong Yabgu Kağan, büyük bir orduyla Albanya bölgesine girdi ve kısa sürede Kafkasya’nın en önemli geçitlerinden biri olan Derbend’i ele geçirdi.

Derbend’in kolayca alınması, bölgedeki siyasi dengelerin değiştiğini gösterdi. Sasani hâkimiyeti altında bulunan topluluklar, artık yeni güç karşısında konumlarını yeniden değerlendirmeye başladı. Kalankatlı Moses, bu dönemde bölgede ortaya çıkan korkuyu ve insanların savunma ile kaçış arasında kaldığı durumu aktarmaktadır.

Göktürk ilerleyişi yalnızca Derbend çevresiyle sınırlı kalmadı. Aynı dönemde başka bir Göktürk-Hazar kuvveti Atropatene bölgesine saldırılar düzenledi. Sasani hâkimiyetinin zayıflamasıyla birlikte bazı yerel yöneticiler de taraf değiştirmeye başladı. Ermeni prensi Smbat, Sasani yönetimine karşı ayaklanarak Göktürk hâkimiyetini kabul etti.

Tong Yabgu’nun kuvvetleri kısa süre içinde Derbend’i ele geçirmiş, Partav’ı (Berdaa) zapt etmiş ve Atropatene bölgesinde etkili olmuştu. Bu başarıların ardından Göktürklerin yeni hedefi, Bizans İmparatoru Herakleios ile birlikte kuşatacakları Tiflis şehri oldu.

Tiflis Kuşatması ve Bizans-Sasani Savaşının Sonu

627 yılında Göktürk-Hazar kuvvetlerinin Kafkasya’daki ilerleyişi, Bizans-Sasani savaşının seyrini değiştirdi. Haziran 627’de Bizans İmparatoru Herakleios ile Batı Göktürk Kağanı Tong Yabgu, Tiflis surları önünde bir araya geldi. Bu görüşmenin ardından Bizans ve Göktürk-Hazar kuvvetleri şehri kuşattı.

Müttefik ordu iki ay boyunca Tiflis’i mancınıklarla kuşattı ve şehrin savunmasını kırmaya çalıştı. Ancak kuşatma beklenenden uzun sürdü. Tong Yabgu, Sasani topraklarına ilerlemek yerine Tiflis önünde zaman kaybetmenin askerî açıdan faydasını sorgulamaya başladı. Bunun üzerine kuşatmayı sona erdirerek daha sonra yeniden geleceğini bildirdi ve yaklaşık 40 bin kişilik bir kuvveti Herakleios’un emrine bırakarak kuzeye çekildi.

Bu kuvvet, Bizans İmparatoru için büyük önem taşıyordu. Çünkü uzun süren savaşlar sonucunda Bizans ordusunun mevcudu oldukça azalmıştı. Göktürk-Hazar desteği, Herakleios’un Sasani Devleti’nin merkezine yönelik harekâtını mümkün hâle getirdi.

Herakleios, büyük ölçüde Hazarlardan oluşan müttefik kuvvetlerle birlikte güneye ilerledi. Önce Albanya ve Atropatene bölgelerini ele geçirdi; ardından Gence ve Nahçıvan üzerinden Urmiye çevresine ulaştı. Bu ilerleyiş, Sasani topraklarının merkezine ulaşan yolun açılmasını sağladı.

Bizans tarihçisi Theophanes, sefer sırasında Türk askerlerinin kış şartları ve devam eden Sasani saldırıları nedeniyle geri çekildiğini aktarır. Ancak bu hareket bir ihanet veya ittifaktan ayrılma olarak değerlendirilmemelidir. Bozkır ordularının uzun süreli seferlerde kış şartlarına göre hareket etmeleri ve uygun kışlaklara çekilmeleri dönemin askerî uygulamalarının bir parçasıydı.

Herakleios, müttefik kuvvetlerin geri dönmesini beklemeden ilerlemeye devam etti. 12 Aralık 627 tarihinde Ninova yakınlarında Sasani ordusunu yenilgiye uğrattı. Bu zafer doğrudan Bizans ordusu tarafından kazanılmış olsa da, Göktürk-Hazar kuvvetlerinin Kafkasya’daki harekâtı Sasani savunmasını zayıflatmış ve Bizans’ın ilerleyişi için önemli bir avantaj sağlamıştı.

627-630 yılları arasındaki bu gelişmeler, Hazarların Kafkasya’daki askerî önemini artırdı. Hazarlar, Göktürk siyasi sistemi içinde hareket eden bir güç olmalarına rağmen, Bizans-Sasani mücadelesinin sonucunu etkileyebilecek seviyede büyük bir askerî kapasiteye sahip olduklarını göstermiş oldular.

629 Göktürk-Hazar Seferi ve Hazarların Kafkasya’daki Etkinliği

627 yılında Bizans ile Göktürkler arasında kurulan ittifakın ardından Bizans-Sasani savaşı kısa süre içinde sona erdi. Sasani hükümdarı II. Hüsrev’in öldürülmesi ve ardından yapılan anlaşmayla iki büyük güç arasındaki uzun mücadele sona ererken, Göktürkler Kafkasya’daki faaliyetlerini sürdürmeye devam etti.

629 yılında Göktürk-Hazar kuvvetleri yeniden Tiflis önlerinde görüldü. Bu defa ordunun başında Tong Yabgu Kağan’ın adı bilinmeyen oğlu bulunuyordu. Önceki seferden farklı olarak bu harekât, Bizans’a destek amacıyla değil, bölgede Göktürk hâkimiyetini güçlendirme amacı taşıyordu.

Tong Yabgu’nun ana kuvvetlerle bölgeye ulaşmasının ardından Tiflis kısa sürede ele geçirildi. Daha sonra Tong Yabgu kuzeye dönerken, Şad unvanlı Göktürk komutanı Albanya üzerine ilerledi ve bölgede hâkimiyet kurmaya başladı. Şad, otağını Albanya’nın merkezi Partav’a kurdurdu.

Göktürk-Hazar ordularının ilerleyişi bununla sınırlı kalmadı. Şad Armenya bölgesinde faaliyet gösterirken, Çorpan Tarhan adlı Göktürk komutanının yönettiği başka bir kuvvet, bölgeye gönderilen Sasani ordusunu pusuya düşürerek yenilgiye uğrattı.

630 yılına gelindiğinde Kafkasya’daki siyasi üstünlük büyük ölçüde Göktürklerin eline geçmiş görünüyordu. Ancak Batı Göktürk Kağanlığı içinde başlayan taht mücadeleleri bu ilerleyişi durdurdu. Tong Yabgu Kağan’ın ölümüne yol açan iç karışıklıklar sebebiyle Kafkasya’daki Göktürk kuvvetleri geri çekilmek zorunda kaldı.

Göktürklerin bölgeden çekilmesi, Hazarların daha bağımsız bir siyasi güç olarak ortaya çıkmasının önünü açan gelişmelerden biri oldu. Göktürk hâkimiyetinin zayıflamasıyla birlikte Hazarlar, daha önce bağlı oldukları siyasi yapıdan ayrılarak Kafkasya ve İtil çevresinde kendi güç merkezlerini oluşturmaya başladılar.

Hazar Kağanlığı’nın Kuruluşu

Hazar Kağanlığı’nın ortaya çıkışı, Göktürk Kağanlığı’nın batı bölgelerindeki hâkimiyetinin sona ermesiyle yakından ilişkilidir. Hazar tarihinin başlangıcı konusunda farklı değerlendirmeler bulunmakla birlikte, 652 yılında Arapların Belencer önlerinde uğradığı yenilgi çoğu zaman Hazarların güçlü bir siyasi yapı olarak tanınmasının önemli bir göstergesi kabul edilir. Ancak Hazar Kağanlığı’nın kuruluşunu bu tarihle başlatmak doğru değildir.

Çin kaynaklarında yer alan bir kayıt, Hazarların Göktürk hâkimiyetinin sona ermesinden hemen sonra bağımsız bir siyasi konuma ulaştığını göstermektedir. Bu kaynağa göre, Tong Yabgu Kağan’ın ölümünden sonra onun tarafından çeşitli bölgelere gönderilmiş komutanlar bağımsız hâle gelmiştir. Her ne kadar bu kayıt doğrudan bir Hazar Kağanlığı’ndan söz etmese de, Göktürk siyasi yapısından ayrılan ve Kafkasya çevresinde hâkimiyet kuran yeni bir oluşumun varlığına işaret etmektedir.

652 yılında Belencer’de Arap ordusunu mağlup eden Hazar hükümdarının taşıdığı kağan unvanı da bu siyasi devamlılığı göstermektedir. Hazar hükümdarlarının unvanları, devlet teşkilatı ve yönetim anlayışı incelendiğinde Göktürk mirasının güçlü biçimde devam ettiği görülmektedir.

Hazar Kağanlığı’nın yönetim sistemi, Göktürk Kağanlığı’nın birçok unsurunu korumuştur. Kağanlık düzeni, hanedan anlayışı, yerel idari yapı ve vergi sistemi bakımından iki devlet arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır. Bu durum, Hazar devletinin Göktürk siyasi geleneği içinde ortaya çıktığını göstermektedir.

Hazar Kağanlığı’nın kurucusunun kim olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak kaynaklarda adı geçen en güçlü aday, Tong Yabgu Kağan’ın 629 Kafkasya seferine katılan Şad unvanlı oğludur. Bu komutan, Göktürk ülkesindeki taht mücadeleleri sebebiyle Kafkasya’daki faaliyetlerini yarıda bırakmış ve geri çekilmek zorunda kalmıştı.

Muhtemelen bu komutan veya onun soyundan gelen bir hanedan üyesi, Göktürklerin Kafkasya’daki mirasını devam ettirerek yeni siyasi yapının temelini oluşturdu. Böylece VII. yüzyılın ilk yarısında Kafkasya’nın kuzeyinde, Göktürk geleneğini sürdüren bağımsız Hazar Kağanlığı ortaya çıktı.

Arap-Hazar Mücadelesinin Başlangıcı ve Belencer Savaşı (652)

VII. yüzyılın ortalarında Kafkasya’da iki yeni güç yükselmeye başladı: Arap İslam Devleti ve Hazar Kağanlığı. Bizans-Sasani savaşlarının iki büyük imparatorluğu zayıflatmasının ardından ortaya çıkan siyasi boşluktan yararlanan Araplar, kısa sürede Sasani Devleti’ni ortadan kaldırmış ve Bizans topraklarında genişlemeye başlamıştı.

Arap fetihlerinin Kafkasya’ya yönelmesi, bölgedeki güç dengelerini değiştirdi. Göktürk-Hazar seferleri sırasında büyük zarar gören bazı şehir ve yerleşimler, Arap ilerleyişine karşı koyamadı ve İslam Devleti’nin hâkimiyetine girdi. Araplar, Kafkasya’nın stratejik geçidi olan Derbend’i ele geçirdikten sonra kuzeye doğru ilerlemeye başladılar.

642 yılında gerçekleştirilen Arap seferi, Kuzey Kafkasya’ya yönelik daha geniş harekâtların başlangıcı niteliğindeydi. Bu sefer sırasında Arap ordusu önemli bir direnişle karşılaşmadan Belencer’e kadar ulaştı. Ancak sonraki yıllarda bölgede kalıcı hâkimiyet kurmak için daha büyük bir sefer hazırlığı yapıldı.

Halife Osman döneminde 652 yılında Selman b. Rebia komutasındaki Arap ordusu Kafkasya’nın kuzeyine ilerledi ve Belencer’i kuşattı. Önceki seferlerden farklı olarak bu defa Belencer halkı güçlü bir savunma gösterdi. Kuşatma devam ederken Hazar Kağanı’nın yönettiği Hazar ordusu şehrin yardımına geldi.

Hazarların ani saldırısı, Arap ordusu üzerinde büyük etki oluşturdu. Belencer önlerinde gerçekleşen savaşta Arap ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Kafkasya Umumi Valisi ve ordunun komutanı Selman b. Rebia da savaşta öldürüldü. Çok az sayıdaki Arap askeri geri dönebildi.

Ermeni tarihçisi Sebeos, yenilgiden kurtulanların ülkelerine son derece zor şartlarda ulaştığını aktararak Arap ordusunun uğradığı büyük kaybı vurgulamaktadır. Bazı Arap kaynaklarında Belencer Savaşı’ndaki kayıpların 10 bin civarında olduğu belirtilmektedir.

Belencer yenilgisi, Arap fetihlerinin başlangıç döneminde önemli bir dönüm noktası oldu. Daha önce karşılaştıkları güçlerin çoğunu mağlup eden Arap orduları, ilk defa büyük ve ağır bir yenilgiyle karşılaşmıştı. Bu nedenle Belencer Savaşı, Hazar Kağanlığı’nın askerî gücünü gösteren ve Kafkasya’daki siyasi ağırlığını artıran önemli olaylardan biri hâline geldi.Bu bölüm Hazarlar maddesinde “Hazar Egemenliğinin Kafkasya ve Karadeniz’e Yayılması (VII. yüzyıl)” başlığı altında yer almalı. Önceki Belencer Savaşı bölümünün devamıdır ve Hazarların artık savunmadan çıkıp yayılmacı bir güç hâline gelişini anlatır.

Hazar Egemenliğinin Kafkasya ve Karadeniz’e Yayılması (VII. yüzyıl)

Belencer Savaşı’ndaki zafer, Hazar Kağanlığı’nın Kafkasya’daki konumunu güçlendirdi. Araplar ağır yenilginin ardından hemen yeni ve kapsamlı bir sefer düzenleyemedi. Halife Osman döneminde gönderilen kuvvetler Gürcistan sınırlarında sınırlı faaliyetlerde bulundu ve Hazar hâkimiyetini sarsacak bir sonuç elde edemedi.

656 yılında Halife Osman’ın öldürülmesiyle başlayan iç savaş, Arapların Kafkasya’daki gücünü daha da zayıflattı. Hazarlar bu siyasi karışıklıktan yararlanarak Albanya üzerindeki etkilerini artırdı. Arapların bölgedeki hâkimiyetlerini yeniden kuramamaları, Hazarların Kafkasya’daki nüfuzunun güçlenmesine imkân verdi.

Bu dönemde Hazarların etkisi altında bulunan Hun İlteberliği de Kafkasya siyasetinde önemli bir rol oynadı. Albanya yöneticileri, Hun saldırılarından korunmak amacıyla zaman zaman Tarki’de bulunan Hun merkezine elçiler göndererek bağlılıklarını bildirdiler. 681 yılında Albanya din adamlarının, hükümdarları Varaz Trdat adına Hun İlteberi’ni ziyaret ettiği aktarılmaktadır.

Hazarların Kafkasya’daki hâkimiyeti daha sonra genişledi. 683 veya 684 yılında Derbend’i ele geçiren Hazarlar, 685 yılında Albanya, Ermenistan ve Gürcistan’ı içine alan geniş çaplı bir harekât gerçekleştirdi. Böylece Hazar Kağanlığı, Kafkasya’nın en önemli siyasi güçlerinden biri hâline geldi.

Hazarların yayılması yalnızca Kafkasya ile sınırlı kalmadı. VII. yüzyılın ikinci yarısında Karadeniz’in kuzeyindeki Bulgar siyasi yapısının zayıflamasından da yararlandılar. Kubrat Han’ın ölümünden sonra Büyük Bulgar Hanlığı içerisinde başlayan iç mücadeleler, Hazarların bölgeye müdahale etmesine imkân sağladı.

668-671 yılları arasında Hazarlar, Kubrat Han’ın küçük oğlu Asparuh’un yönetimindeki Bulgar topluluğuna karşı harekete geçti ve onları eski yurtlarından uzaklaştırdı. Asparuh’un batıya doğru göçü, Bulgar topluluklarının geniş çaplı yer değiştirmesine yol açtı. Bu gelişmeler sonucunda Büyük Bulgar Hanlığı siyasi bütünlüğünü kaybetti.

Bulgarların zayıflamasıyla Hazarlar Karadeniz kıyılarına ulaştı. Bu durum, Hazarların ticaret yollarına erişimini artırdı ve Phanagoria ile Bosporus gibi önemli merkezler üzerinden Bizans İmparatorluğu ile doğrudan komşu hâle gelmelerini sağladı.

650’lerden 680’li yılların ortalarına kadar geçen dönemde Hazar Kağanlığı büyük askerî başarılar elde etti. 652 yılında Belencer’de Arap ordusunu yenilgiye uğratmaları, ardından Albanya üzerindeki hâkimiyetlerini güçlendirmeleri, 684 yılında Derbend’i ele geçirmeleri ve Bulgar siyasi birliğinin dağılmasında etkili olmaları Hazarların bölgesel bir güç hâline gelmesini sağladı.

Bu dönemde Hazarlar, Kafkasya’dan Karadeniz’in kuzeyine uzanan geniş bir sahada etkili olan önemli bir siyasi yapı kurmuştu. Ancak bu başarıları gerçekleştiren hükümdarların ve komutanların isimleri kaynaklarda açık biçimde korunmamıştır. Bilinen, onların VII. yüzyılın ikinci yarısında Avrasya tarihinin önemli güçlerinden birini ortaya çıkardıklarıdır.

Hazar-Bizans İlişkileri ve Kırım’da Hâkimiyet Mücadelesi (695-711)

Hazar Kağanlığı’nın VII. yüzyılın ikinci yarısında Karadeniz’in kuzeyine doğru genişlemesi, Bizans İmparatorluğu açısından önemli bir gelişme oldu. Büyük Bulgar Hanlığı’nın ortadan kalkması ve Hazarların bölgeye hâkim olması, Bizans’ın kuzey siyasetindeki dengeleri değiştirdi.

Bizans kaynakları, Hazarların kısa sürede geniş bir sahaya yayıldığını belirtmektedir. Hazarlar, Sarmatya olarak adlandırılan bölgelerden başlayarak İtil’in batısındaki topraklara ve Pontus (Karadeniz) kıyılarına kadar uzanan geniş bir alan üzerinde hâkimiyet kurmuştu.

Başlangıçta Bizans yönetimi, Hazarlarla doğrudan bir çatışma içine girmedi. Bunun temel nedeni, Hazarların henüz Bizans topraklarına yönelik bir tehdit oluşturmamasıydı. Bizans bürokrasisi, yeni komşularıyla Büyük Bulgar Hanlığı dönemindeki dostane ilişkilerin benzerini kurabileceklerini düşünüyordu.

Ancak 695 yılında Bizans İmparatoru II. Justinianos’un tahttan indirilerek Kırım’daki Hersones’e sürgün edilmesi, iki devlet arasındaki ilişkilerin değişmesine yol açtı. Hersones başlangıçta Bizans için güvenli bir sürgün bölgesi olarak görülüyordu. Fakat II. Justinianos burada yeniden iktidara dönmek için girişimlerde bulunmaya başladı.

Bizans’ın bu girişimlerden haberdar olması üzerine II. Justinianos, Hersones’ten ayrılarak Doros’a geçti ve Hazar Kağanı’ndan yardım istedi. Hazar Kağanı, imparatorun talebini kabul ederek ona sığınma hakkı verdi. II. Justinianos, Hazar ülkesinde önemli bir itibar gördü ve Hazar Kağanı’nın kız kardeşiyle evlendi. Vaftiz sonrası Theodora adını alan eşiyle birlikte Hazar hâkimiyetindeki Phanagoria şehrinde yaşamaya başladı.

Ancak II. Justinianos’un Bizans tahtına dönüş süreci Hazar-Bizans ilişkilerini zorladı. İmparator, eşi ve oğlunu geri almak için diplomatik girişimler yerine askerî güç kullanmaya yöneldi. Bu durum Hazar Kağanlığı’nın tepkisine yol açtı. Hazar Kağanı, II. Justinianos’a gönderdiği mesajda askerî müdahalenin gereksiz olduğunu belirterek diplomatik bir çözüm talep etti.

Daha sonraki gelişmeler Hazarların Kırım’daki etkisinin arttığını gösterdi. II. Justinianos’un 710 yılında Hersones üzerine gönderdiği Bizans kuvvetleri şehirde Hazar yönetim görevlisi olan tudun ile karşılaştı. Bu durum Hazarların Kırım’daki nüfuzunun önemli ölçüde arttığını göstermekteydi.

Hersones’te başlayan isyan süreci de Hazar etkisiyle bağlantılıydı. Şehir halkı Hazar Kağanı’ndan yardım istedi. II. Justinianos başlangıçta isyanı bastırmaya çalışsa da başarısız oldu. Bizans ordusunun şehri kuşattığı sırada Hazar kuvvetleri bölgeye ulaştı ve Bizans ordusunu yenilgiye uğrattı.

Bu gelişmelerin ardından Hersones’teki isyanın liderlerinden Bardanes, Hazarların desteğiyle güç kazandı ve Konstantinopolis’e ilerledi. 711 yılında II. Justinianos tahttan indirildi ve öldürüldü.

695-711 yılları arasındaki olaylar, Hazar Kağanlığı’nın Karadeniz sahillerindeki etkisini açık biçimde ortaya koydu. VII. yüzyılda Kafkasya ve Karadeniz çevresinde güçlenen Hazarlar, VIII. yüzyılın başlarında Bizans’ın Kırım’daki hâkimiyetini etkileyebilecek seviyeye ulaşmıştı.Bu bölüm Hazarlar maddesinin en geniş ve önemli kısımlarından biri. Başlık olarak:

Arap-Hazar Savaşlarının Kızışması (702-730)

VII. yüzyılın sonlarında Hazar Kağanlığı, Kafkasya’daki hâkimiyetini güçlendirmişti. Arapların iç karışıklıklarla meşgul olduğu dönemde Hazarlar, bağlı toplulukları aracılığıyla Albanya üzerindeki etkilerini artırmış ve 683-684 yıllarında Derbend’i ele geçirmişti. Araplar 689-690 yıllarında karşı saldırıyla Derbend’i geri alsalar da Hazar gücünü ortadan kaldıracak kapsamlı bir harekât gerçekleştiremediler.

692-693 yıllarında Hazarlar Derbend üzerine yeniden saldırdı. Şehir savunması başarılı olsa da bu başarı Arapların bölgedeki durumunu değiştirmedi. Kafkasya’da kesin üstünlük kurmak isteyen Araplar için Hazar tehdidini tamamen ortadan kaldıracak daha güçlü bir askerî harekât gerekliydi.

Bu amaçla Emevî ailesiyle yakın ilişkileri bulunan Mesleme b. Abdülmelik, Kafkasya valiliğine getirildi. Mesleme, bölgeye gelir gelmez Hazarlar üzerine sefer düzenledi. Ancak 702 yılındaki ilk girişimi beklenen sonucu vermedi ve ardından Hazarların karşı saldırısıyla karşılaştı.

Hazarlar Derbend’i ele geçirerek bölgede yeniden üstünlük sağladı. 710 yılına kadar Derbend birkaç defa el değiştirdi. Mesleme, 710 ve 711 yıllarında Derbend’in kuzeyine seferler düzenleyerek Hazar gücünü kırmaya çalıştı; ancak Hazarların Kafkasya’daki varlığı sona erdirilemedi.

714 yılında Hazarlar yeniden harekete geçti. Derbend’i ele geçirdikten sonra Arapların karşı saldırısı üzerine gerçekleşen mücadelede Mesleme ağır bir yenilgi aldı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Hazarlar, Arap kuvvetlerini Gürcistan’a kadar takip etti. Bu yenilgi, Emevî yönetimi açısından büyük bir prestij kaybına yol açtı.

717 yılında Bizans başkenti Konstantinopolis’e yönelik Arap kuşatması sebebiyle Kafkasya’daki mücadele geçici olarak geri planda kaldı. Bu fırsattan yararlanan Hazarlar Azerbaycan bölgesine akın düzenledi ve Arap hâkimiyetini tehdit etmeye devam etti.

722 yılında Hazarlar, Melik b. Saffar komutasındaki Emevî ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu gelişme üzerine Halife Yezid b. Abdülmelik, tecrübeli komutan Cerrah el-Hakemî’yi Kafkasya’ya gönderdi.

Cerrah el-Hakemî, yaklaşık 25 bin kişilik ordusuyla bölgeye geldi ve Hazarların geri çekilmesinden yararlanarak kuzeye ilerledi. Darbah Nehri civarında Hazar ordusuyla karşılaştı ve önemli bir zafer kazandı. Ardından Hamzin, Kayakent ve Tarku gibi merkezleri ele geçirerek Belencer üzerine yürüdü.

722 yılında Belencer’in ele geçirilmesi, Arapların Kafkasya’daki uzun mücadeleleri boyunca elde ettikleri en önemli başarılardan biri oldu. Şehir büyük bir yıkıma uğradı ve halkı ağır kayıplar verdi. Cerrah daha sonra Kafkasya Hunlarının merkezi Varaçan’ı ele geçirerek Semender yönünde ilerledi; ancak Hazarların büyük bir ordu hazırladığı haberini alınca geri çekildi.

Cerrah’ın başarıları kalıcı olmadı. Hazarlar kısa süre içinde toparlandı ve 724 yılında Derbend çevresine kadar ilerledi. Cerrah onları durdurmayı başarsa da kuzey seferleri devam etti. Daryal Geçidi üzerinden yapılan harekât sonucunda Alanlar da Arap hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı.

724 yılında Cerrah’ın yerine yeniden Mesleme b. Abdülmelik getirildi. Ancak Mesleme’nin valiliği sırasında Hazarlar yeniden güç kazandı. 728 yılında Hazarlar Mesleme’ye karşı önemli bir başarı elde etti ve bu yenilgi onun görevden alınmasına yol açtı.

Cerrah el-Hakemî ikinci defa Kafkasya valiliğine getirildiğinde Hazar tehdidi daha da büyümüştü. Hazar Kağanı’nın oğlu Barsbek komutasındaki ordu, gizli bir harekâtla Derbend’i ele geçirdi ve Aras Nehri’nin güneyine ilerledi. Hazar birlikleri Paytarakan, Varsan ve çevresindeki bölgelere saldırırken ana kuvvetler Erdebil üzerine yöneldi.

Cerrah, Hazar ilerleyişini durdurmak amacıyla Erdebil’e hareket etti. 8 Ekim 730 tarihinde gerçekleşen Erdebil Savaşı, Hazarların büyük zaferiyle sonuçlandı. Arap ordusu ağır kayıplar verdi; Kafkasya valisi Cerrah el-Hakemî de savaşta öldü.

Erdebil zaferinin ardından Hazar kuvvetleri geniş bir alana yayıldı. Baylakan, Bajarvan, Gence ve Arran bölgeleri yağmalandı; Hazar birlikleri Musul çevresine kadar ilerledi. Ancak bu seferin amacı kalıcı hâkimiyet kurmaktan çok askerî üstünlüğü göstermek ve ganimet elde etmekti.

730 Erdebil yenilgisi, Araplar açısından Belencer Savaşı’ndan daha büyük bir darbe olarak değerlendirildi. Hazar Kağanlığı böylece VIII. yüzyılın başlarında İslam dünyasının kuzey sınırlarında karşılaştığı en güçlü rakiplerden biri hâline geldi.

Hazar-Arap Savaşı’nın Son Aşaması (731-737)

730 yılında Hazar Kağanı’nın oğlu Barsbek’in komutasındaki ordunun Kafkasya valisi Cerrah el-Hakemî’nin ordusunu Erdebil’de yenmesi, Hazar-Arap mücadelesinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Hazar birlikleri bu zaferin ardından Azerbaycan üzerinden ilerleyerek Musul ve İran içlerine kadar ulaştı. Ancak Hazarların amacı bu bölgelerde kalıcı hâkimiyet kurmak değil, askerî üstünlüklerini göstermek ve ganimet elde etmekti.

Bu gelişmeler üzerine Araplar yeniden büyük bir kuvvet hazırladı. Said b. Amr komutasındaki ordu Kafkasya’ya gönderildi. Hazarlar başlangıçta kuzeye çekilme eğiliminde olsalar da Arap ilerleyişine karşı yeniden toplandılar. Ancak Said b. Amr karşısında başarılı olamadılar ve Araplar kısa süre içerisinde bölgede yeniden üstünlük kurdu.

Said’in zaferinin ardından Arap yönetimi Kafkasya’daki hâkimiyetini kalıcılaştırmak amacıyla Mesleme b. Abdülmelik’i yeniden bölgeye gönderdi. Mesleme, Derbend’i ele geçirerek askerî ve idarî düzenlemeler yaptı. Arap ordusunun güçlendirilmesi, bölgedeki Arap nüfusunun artırılması ve uzun süreli seferler için gerekli hazırlıkların yapılması bu düzenlemelerin başlıcalarıydı.

Mesleme daha sonra Hazarlar üzerine yeni bir sefer düzenledi. Şirvan, Makat ve Lezgi bölgelerine ilerleyen Arap ordusu birçok kaleyi ele geçirdi. Karakaytak Hunları ve Avarlar gibi bazı topluluklar da Arap hâkimiyetini kabul etti. Ancak Mesleme’nin Hazarlarla karşılaşmasıyla durum değişti. Hazarlar karşısında yenilgiye uğrayan Mesleme geri çekilmek zorunda kaldı ve Hazar akınlarını ancak Derbend civarında durdurabildi.

Mesleme’nin başarısızlığı üzerine yerine Muhammed b. Mervan getirildi. Mervan, kendisinden önceki Arap komutanlarından farklı olarak bölgeyi ve Hazarların askerî yapısını iyi tanıyordu. Göreve başladıktan sonra Kafkasya’daki Arap idarî ve askerî düzenini güçlendirdi ve büyük bir sefer için hazırlıklara girişti.

736 yılında Mervan, Hazar topraklarına yönelik büyük bir harekât başlattı. 737 yılında Belencer ve Semender ele geçirildi. Daha önceki Arap seferlerinde ulaşılması zor olan bu merkezlerin alınması, Hazar Kağanlığı açısından büyük bir tehdit oluşturdu. Mervan daha sonra ordusuyla Hazar ülkesinin iç bölgelerine ilerledi.

Hazar Kağanı, Arap ordusunun büyüklüğü karşısında doğrudan çatışmaya girmek yerine geri çekilmeyi tercih etti. Başkent ve önemli bölgeler Hazar Tarkan veya Alp Tarkan komutasındaki yaklaşık 40 bin kişilik bir kuvvet tarafından korunurken Kağan kuzeye çekildi.

Mervan’ın ilerleyişi Hazarların askerî ve ekonomik gücünü zor durumda bıraktı. Bunun üzerine Hazar Kağanı barış talebinde bulundu. Mervan, anlaşmayı Kağan’ın İslamiyet’i kabul etmesi şartına bağladı. Kaynaklara göre Hazar hükümdarı bu şartı kabul etti ve ardından Arap ordusu bölgeden çekildi.

Ancak Hazar Kağanlığı’nın İslamiyet’i kabulü kalıcı olmadı. Hazar-Arap savaşlarının sona ermesinin temel nedeni dinî bir dönüşümden çok, iki tarafın uzun süreli savaşların getirdiği maliyetleri görmesiyle ilgilidir. Araplar, Hazar ülkesini doğrudan fethetmek yerine kuzey sınırlarında istikrarlı bir güç olarak varlığını sürdürmesinin kendi çıkarlarına daha uygun olduğunu kabul etti.

Mervan ile Hazar Kağanı arasındaki anlaşma, iki devlet arasındaki büyük mücadele dönemini sona erdirdi. Bundan sonraki süreçte Hazarlar ve Araplar arasında zaman zaman çatışmalar yaşansa da VIII. yüzyılın ortalarından itibaren ilişkiler daha çok sınır güvenliği ve diplomatik denge çerçevesinde şekillendi.

Hazar Kağanlığı’nın Gücünün Pekişmesi (752-799)

737 yılında Muhammed b. Mervan’ın seferiyle sona eren uzun Hazar-Arap mücadeleleri sonrasında iki taraf arasında yaklaşık on beş yıl süren bir durgunluk dönemi başladı. Hazar Kağanlığı, büyük bir askerî darbe almış olsa da kısa süre içinde toparlandı. Arapların da doğrudan Hazar topraklarına yönelik geniş çaplı bir fetih girişiminde bulunmaması, iki güç arasında yeni bir denge oluşmasına yol açtı.

VIII. yüzyılın ortalarında İslam dünyasında meydana gelen siyasî değişimler Kafkasya’daki güç dengelerini etkiledi. 750 yılında Emevîlerin yıkılmasıyla Abbâsîler iktidara geldi. Ancak yeni yönetim, Emevîlerin son döneminde başlayan askerî zayıflığı tamamen ortadan kaldıramadı. Bu durum özellikle Kafkasya’da hissedildi ve Hazar Kağanlığı yeniden etkili bir güç hâline geldi.

Abbâsî Halifesi Mansûr döneminde Hazarların bölgedeki gücü dikkate alınarak Kafkasya Valisi Yezid’e Hazarlarla iyi ilişkiler kurması tavsiye edildi. Halife, Hazarlarla akrabalık kurulmasının bölgedeki güvenlik açısından önemli olduğunu düşünüyordu. Bu doğrultuda 758 yılında Hazar Kağanı’nın kızı ile Yezid b. Üseyd arasında evlilik gerçekleştirildi.

Hazar prensesinin Arap topraklarına gelişi, Hazar Kağanlığı’nın sahip olduğu siyasi ve ekonomik gücü göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Kaynaklarda, prensesin büyük bir maiyet ve çok sayıda değerli eşya ile geldiği aktarılır. Bu evlilik, 737 sonrasında gelişen barış ve ticaret ilişkilerinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

Ancak bu barış dönemi uzun sürmedi. 761 yılında Hazar prensesinin ölümünden sonra Hazarlar arasında bunun şüpheli bir olay olduğu yönünde kanaat oluştu. Bunun ardından Hazar-Arap ilişkileri yeniden bozuldu. 762 yılında Hazar orduları Abbâsî sınırlarını aşarak Derbend, Ermenistan ve çevresindeki bölgelere saldırdı. 764 yılında daha geniş kapsamlı yeni bir Hazar seferi gerçekleşti.

Hazar orduları Derbend ve Daryal geçitleri üzerinden ilerleyerek daha önce Arapların kontrol altına aldığı bazı bölgeleri yeniden ele geçirdi. Abbâsîlerin gönderdiği kuvvetler Hazar ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğradı. Kaynaklarda bu savaşta Arap ordusunun büyük kayıplar verdiği ve Hazarların çok sayıda esir ile ganimet elde ederek geri döndüğü belirtilir.

Bu yenilgiler Kafkasya’daki Abbâsî hâkimiyetini zayıflattı. Bölgedeki Ermeni, Gürcü ve Albanya yöneticileri Arap yönetimine karşı bağımsızlık girişimlerinde bulundu. Bazı yerel hükümdarlar ve beyler Hazar desteği aradı. Böylece Hazar Kağanlığı, Kafkasya’da yalnızca askerî bir güç değil, bölgesel siyasette belirleyici bir aktör hâline geldi.

VIII. yüzyılın sonlarında Hazarlar Kafkasya’daki etkilerini sürdürmeye devam ettiler. 791 yılında Arapların Hamzin bölgesine düzenlediği saldırının ardından Hazarlar yeniden güneye inerek karşı harekâtta bulundu. 799 yılında ise Kafkasya’daki iç mücadelelerden yararlanarak Derbend çevresine sefer düzenlediler. Bu dönemde Hazar Kağanlığı, eski rakibi Araplara karşı üstünlüğünü büyük ölçüde korudu.

Hazarların güçlenmesi yalnızca Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Karadeniz’in kuzeyinde ve Doğu Avrupa’da da etkilerini artırmaya başladılar. Daha önce Bizans ile mücadele ettikleri Kırım bölgesinde yeniden etkinlik kurmaya yöneldiler. 786 veya 787 yılında Kırım’daki Doros kenti Hazar hâkimiyetine girdi. Bu gelişme, Hazarların Karadeniz’in kuzeyindeki siyasi ağırlığını artırdı.

Aynı dönemde Hazarların Dinyeper boylarındaki Slav toplulukları üzerinde de nüfuz kurduğu görülmektedir. Rus kroniklerinde Polyanların Hazarlar tarafından vergiye bağlandığı aktarılır. Bu durum Hazar Kağanlığı’nın VIII. yüzyılın sonlarında Kafkasya’dan Doğu Avrupa içlerine uzanan geniş bir etki alanına sahip olduğunu göstermektedir.

VIII. yüzyılın sonuna gelindiğinde Hazar Kağanlığı, Arap saldırılarından toparlanmış, Kafkasya’daki üstünlüğünü yeniden sağlamış ve Karadeniz’in kuzeyinde etkili bir siyasi güç hâline gelmişti.

Hazarya’da Değişim Rüzgârları: Macarlar ve Sarkel Kalesi’nin İnşası (830-841)

VIII. yüzyılın ikinci yarısında Hazar Kağanlığı, Kafkasya’da Araplara karşı üstünlük sağlamış, Kırım ve Don Nehri çevresindeki hâkimiyet alanını genişleterek dönemin önemli güçlerinden biri hâline gelmişti. Ancak IX. yüzyıl, Hazarların daha farklı tehditlerle karşılaşacağı yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

Bu değişimin önemli göstergelerinden biri, 838-841 yılları arasında Don Nehri kıyısında inşa edilen Sarkel Kalesi’ydi. Bizans kaynaklarında kalenin yapımı, Hazarların Bizans’tan yardım istemesi ve ardından Petronas adlı bir komutanın başkanlığındaki heyetin gönderilerek kaleyi inşa etmesi şeklinde anlatılır.

Bununla birlikte arkeolojik araştırmalar, Sarkel’in yalnızca bir Bizans eseri olarak değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır. Kalenin mimarisi ve inşa tekniklerinde Kafkasya’dan Orta Asya’ya kadar uzanan yerel unsurlar görülmektedir. Bu nedenle Bizans kaynaklarının Sarkel’in yapımındaki rolü olduğundan daha fazla göstermiş olması mümkündür. Bizanslılar büyük ihtimalle kalenin inşasında teknik danışmanlık ve lojistik destek sağlamışlardı.

Sarkel’in inşası yalnızca Hazarların askerî ihtiyaçlarıyla ilgili değildi. Don Nehri çevresi, Hazar ekonomisinin ve Bizans ticaret ağlarının önemli bağlantı noktalarından biriydi. Bu bölgenin güvenliği hem Hazarların hem de Bizans’ın ekonomik çıkarları açısından önem taşıyordu.

Sarkel’in hangi tehdide karşı inşa edildiği konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı Bizans kaynakları kaleyi Peçenek göçleriyle ilişkilendirir. Ancak Peçeneklerin Don bölgesinde etkili hâle gelmeleri daha sonraki bir döneme rastlar. Bu nedenle Sarkel’in asıl olarak Macar hareketleriyle bağlantılı olduğu görüşü daha fazla kabul görmektedir.

İbn Rüste’nin aktardığı bilgilere göre Hazarlar, Macarlardan korunmak amacıyla aralarına hendek kazmışlardı. Bu kayıt, Sarkel’in inşa edildiği döneme ilişkin önemli bir ipucu olarak değerlendirilir. Macarların batıya doğru hareketleri, Hazarların Don bölgesindeki güvenlik anlayışını değiştirmiş ve yeni savunma tedbirleri almalarına yol açmıştır.

Sarkel’in Macarlara karşı inşa edilmesinin sebebi, Hazarların bu gücü yenemeyecek durumda olmalarıyla açıklanamaz. Daha çok, ticaret yollarını ve ekonomik merkezleri düzensiz akınlardan koruma amacı taşıdığı düşünülmektedir. Hazar ekonomisi İtil Nehri, Harezm, Hazar Denizi kıyıları ve Kırım arasındaki geniş ticaret ağına dayanıyordu. Don bölgesinin korunması bu ticaret sisteminin devamı açısından önemliydi.

Sarkel Kalesi kısa sürede Hazar ticaret sisteminin önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Arkeolojik buluntular, kalenin yalnızca askerî bir üs olmadığını, aynı zamanda ticari faaliyetlerin yürütüldüğü bir merkez olduğunu göstermektedir. Sarkel, İtil şehrinin üstlendiği role benzer şekilde Don Nehri çevresindeki ticaret yollarının kontrol noktalarından biri oldu ve Kırım’daki Hazar yerleşimleriyle kuzey bölgeleri arasındaki bağlantıyı güçlendirdi.

Hazarya’da Değişim Rüzgârları: Rusların Ortaya Çıkışı (800-887)

VIII. yüzyılın sonlarında Hazar Kağanlığı’nın kuzey ve batı sınırlarında yeni bir hareketlilik ortaya çıkmaya başladı. Baltık Denizi’nin doğu kıyılarında yaşayan İsveçli tüccarların güneye doğru ilerlemeleri, zamanla Hazar dünyasını da etkileyen büyük bir ticaret ve siyasi değişim sürecinin başlangıcı oldu.

Baltık bölgesindeki ticaret, VII. yüzyıla kadar daha çok kıyı hatlarıyla sınırlıydı. Ancak Letonya’daki Grobin yerleşimiyle başlayan yeni dönem, İsveçli tüccarların daha uzak bölgelere yöneldiğini gösterir. Yaklaşık bir asır sonra, 750 civarında Volhov Nehri üzerindeki Staraya Ladoga yerleşimi önemli bir ticaret merkezi hâline geldi. İsveçli tüccarlar kısa süre içerisinde İlmen Gölü ve Oka Nehri çevresine kadar ulaştılar.

Bu hareketliliğin temel sebeplerinden biri Arap gümüşünün kuzey bölgelere ulaşmasıydı. 737’de Hazar-Arap savaşlarının sona ermesinden sonra Kafkasya üzerinden gelişen ticari ilişkiler, İtil Nehri çevresi ile kuzey bölgeleri arasında yoğun bir alışveriş ağı oluşturdu. Arkeolojik kazılarda VIII. yüzyılın ortalarından itibaren Oka ve İtil çevresinde çok sayıda Arap sikkesine rastlanması, bu ticari canlanmanın önemli göstergelerinden biridir.

Arap gümüşüne ulaşma isteği, İsveçli tüccarların güneye doğru yayılmasını hızlandırdı. Bu hareket zamanla yalnızca ticari faaliyetlerle sınırlı kalmadı; kuzeyden gelen grupların yeni yerleşim alanları oluşturmasına ve bölgedeki siyasi dengelerin değişmesine yol açtı.

IX. yüzyılın ortalarında bu tüccarlar uluslararası kaynaklarda Rus (Rhos) adıyla anılmaya başladılar. İbn Hurdazbih, Rus tüccarlarının kürk ve kılıç ticareti yaptıklarını, nehir yollarını kullanarak Hazar Denizi üzerinden Bağdat’a kadar ulaştıklarını aktarır. Rus adının kökeni konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte, son dönem araştırmalarında bunun İsveç’in Roslagen bölgesiyle ilişkili olduğu görüşü öne çıkmaktadır.

Başlangıçta Rusların Hazarlarla ilişkileri daha çok ticari nitelikteydi. Ancak IX. yüzyılın ortalarından itibaren kuzeydeki hareketlilik askerî bir boyut kazandı. 859 yılında Vareg adı verilen savaşçı gruplar, kuzey Slav toplulukları üzerinde hâkimiyet kurarak Hazarların kuzey sınırlarında yeni bir rakip olarak ortaya çıktılar.

862 civarında Vareg hâkimiyetinin sona ermesinin ardından Slav toplulukları arasında siyasi karışıklık başladı. Bunun üzerine kaynaklarda Rus beyleri olarak geçen Rurik, Sineus ve Truvor’un bölgeye davet edildiği aktarılır. Rurik’in Novgorod çevresinde kurduğu hâkimiyet, daha sonraki Rus siyasi tarihinin başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir.

Bununla birlikte bu ilk yapılanmayı doğrudan gelişmiş bir devlet olarak değerlendirmek yerine, bölgesel bir bey yönetimi olarak görmek daha uygundur. Rurik ve çevresindeki liderler farklı bölgelerde hâkimiyet kurmuş, ancak henüz merkezi bir siyasi yapı ortaya çıkmamıştı. Arkeolojik bulgular da bu dönemde bazı yerleşimlerin zor kullanılarak ele geçirildiğini göstermektedir.

Rurik’in ölümünden sonra naibi Oleg döneminde bu yapı daha merkezi bir hâle geldi. Oleg, 882 yılında Kiev’i ele geçirerek güney yönünde genişleme sürecini başlattı. Ardından Dinyeper çevresindeki Slav topluluklarını hâkimiyeti altına aldı.

Bu gelişmeler Hazar Kağanlığı’nın batı sınırlarını doğrudan etkiledi. Severyanlar ve Radimiçler gibi daha önce Hazar egemenliği altında bulunan Slav boyları Rus hâkimiyetine geçti. Böylece Hazarların Dinyeper bölgesindeki nüfuzu büyük ölçüde sona erdi ve batı sınırları Don Nehri çevresiyle sınırlanmaya başladı.

IX. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Hazar Kağanlığı, bir yandan kuzeyden gelen Rus baskısıyla, diğer yandan Karadeniz’in kuzeyindeki siyasi değişimlerle karşı karşıyaydı. Sarkel’in inşasıyla başlayan savunma dönemi, Rusların yükselişiyle birlikte Hazarların batıdaki hâkimiyet alanlarının daralmasına yol açtı.

Hazarya’da Değişim Rüzgârları: Peçenekler (860-900)

Hazar Kağanlığı IX. yüzyılda üç önemli tehditle karşı karşıya kaldı. Bunlardan ilki 830’lu yıllarda ortaya çıkan Macar baskısı, ikincisi ise 880’li yıllarda Rusların Dinyeper boylarında yayılmasıydı. Macar tehdidi Hazarları Don Nehri çevresinde Sarkel gibi savunma yapıları kurmaya zorlamış, Rusların ilerleyişi ise Dinyeper bölgesindeki Hazar nüfuzunun sona ermesine yol açmıştı.

Ancak yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Peçenek hareketi, diğerlerinden daha ağır sonuçlar doğurdu. Çünkü Macar ve Rus faaliyetleri daha çok Hazarların batı sınırlarını etkilerken, Peçenekler Kağanlığın ekonomik temelini oluşturan doğu ticaret yollarını tehdit etti.

Peçenekler, İrtiş Nehri’nin yukarı kesimlerindeki yurtlarından muhtemelen VIII. yüzyılın ortalarında ayrılarak Aral Gölü’nün kuzeyine yerleştiler. Daha sonra Oğuz boylarının baskısıyla bu bölgelerden ayrılmak zorunda kaldılar ve batıya yönelerek 860’lı yıllarda Yayık Nehri çevresine ulaştılar.

Peçeneklerin geldikleri bölge, önceki göç sahalarından farklıydı. Çünkü artık karşılarında belirli bir siyasi teşkilata sahip Hazar Kağanlığı bulunuyordu. Ayrıca bu bölge, İtil Nehri üzerinden Yayık’a ve oradan Harezm’e uzanan, Çin’e kadar devam eden önemli ticaret yollarının geçtiği bir sahaydı.

Peçeneklerin bu hattı kontrol altına alması, Hazar ekonomisi açısından ciddi bir tehdit oluşturdu. Doğu ile yapılan ticaretin devam edebilmesi için Hazarların Peçenek sorununa çözüm bulması gerekiyordu.

Hazarlar Peçeneklere karşı doğrudan mücadele etmek yerine bağlı güçlerden yararlanma yoluna gittiler. Bizans İmparatorluğu’nun çevresindeki toplulukları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasına benzer şekilde Hazarlar da Peçeneklere karşı tabi unsurları harekete geçirdiler. Hazar hâkimiyetindeki Macar grupları ve Burtaslar bu mücadelede kullanıldı.

Bizans kaynağı De Administrando Imperio, Hazar egemenliğindeki Lebedia adlı Macar beyinin Peçeneklere karşı mücadele ettiğini, ancak başarılı olamayarak bölgeden çekildiğini aktarır. Bunun yanında Hazar ordusundaki tabi topluluklardan Burtasların da Peçeneklere karşı savaştığı bilinmektedir.

Ancak bu güçler Peçenek konfederasyonunu durdurabilecek seviyede değildi. Bunun üzerine Hazarlar, Peçeneklere karşı Oğuzlarla da iş birliği yaptılar. Oğuzların Peçeneklerle mücadelesi yalnızca Hazarların desteğiyle açıklanamaz; aynı zamanda iki topluluk arasındaki eski rekabet ve Oğuzların doğudan Karluk baskısıyla karşılaşmaları da bu mücadelede etkiliydi.

895 yılında Oğuzların saldırısı sonucunda Peçenekler ağır bir yenilgi aldı. Hazarlar başlangıçta bu gelişmenin kendi lehlerine sonuçlanacağını ve Peçeneklerin etkisiz hâle geleceğini düşünmüş olmalıdır. Ancak sonuç beklenenden farklı oldu.

Peçenek yenilgisi, onların batıya doğru büyük bir göç hareketine başlamasına yol açtı. Bu göç dalgası Hazar topraklarını da etkiledi. İtil çevresindeki yerleşimlerin ne ölçüde zarar gördüğü kesin olarak bilinmese de Don bölgesindeki yerleşimlerde tespit edilen yıkım izleri ve Peçenek akınlarının Kırım’a kadar ulaşması, bu hareketin Hazar Kağanlığı üzerinde önemli bir baskı oluşturduğunu göstermektedir.

Peçenek göçü Doğu Avrupa tarihinin siyasi dengelerini de değiştirdi. Peçenek baskısı sonucunda bölgede yaşayan Macar boyları batıya doğru yönelerek Karpatlar bölgesine göç etti. Böylece Orta Avrupa’nın geleceğini şekillendirecek yeni bir dönem başladı.

IX. yüzyılın sonunda Hazar Kağanlığı, batıda Rusların ve Macarların ilerleyişi, doğuda ise Peçenek hareketi nedeniyle önceki yüzyıllardaki geniş nüfuz alanını kaybetmeye başladı. Kağanlık artık yükseliş dönemindeki genişleme siyasetinden, mevcut hâkimiyet alanlarını korumaya çalışan bir döneme girmişti.

Hazarya’da Değişim Rüzgârları: Oğuzlar (895-920)

Hazar Kağanlığı IX. yüzyılı büyük sarsıntılarla geride bırakmıştı. Özellikle Peçenek göçü, Kağanlığın siyasi ve ekonomik merkezi olan İtil çevresinde ciddi tahribata yol açmıştı. Ancak Peçeneklerin bölgeden ayrılması Hazarlar için eski düzenin yeniden kurulması anlamına gelmedi. Çünkü İtil–Harezm ticaret yolu üzerinde yeni bir güç ortaya çıkmıştı: Oğuzlar.

860’lı yıllardan itibaren Hazar denetiminden çıkan İtil–Harezm güzergâhında güç kazanan Oğuzlar, X. yüzyılın başlarında henüz Hazar Kağanlığı için doğrudan bir tehdit oluşturmuyordu. Bununla birlikte bozkır halklarının hızlı hareket kabiliyeti ve sınır bölgelerinde oluşturdukları baskı, Hazarlar açısından yeni bir güvenlik sorunu meydana getiriyordu.

895 sonrasındaki ilk dönem hakkında kaynaklar sınırlıdır. Ancak X. yüzyılın başlarında bölgeden geçen İbn Fadlan’ın kayıtları, Hazar-Oğuz ilişkilerinin zamanla gerginleştiğini göstermektedir. İbn Fadlan, Oğuzların Hazar Kağanlığı ile mücadele etmekten çekindiklerini ve Hazarların çok sayıda Oğuz esirine sahip olduğunu aktarır.

Oğuz-Hazar çatışmasının nedenleri kaynaklarda açık şekilde belirtilmemektedir. Bununla birlikte Mes‘ûdî’nin verdiği bilgiler, Oğuzların zaman zaman Hazar sınırlarına girerek İtil veya Don çevresine kadar ulaştıklarını göstermektedir. Hazar sınır kuvvetlerinin bu akınları durduramadığı durumlarda Hazar hükümdarının merkez ordusuyla müdahale ettiği anlaşılmaktadır.

Bu mücadelede ekonomik sebepler de etkili olmuş olabilir. Hazarlar, 860’lardan sonra büyük ölçüde kontrollerinden çıkan İtil–Harezm ticaret yolunu yeniden kendi siyasi ve ekonomik alanlarına dahil etmek istiyorlardı. Oğuzların aynı bölgede güç kazanması, iki taraf arasında kaçınılmaz bir rekabet ortamı oluşturdu.

Böylece Peçeneklerin bölgeden çekilmesi Hazarlar için beklenen istikrarı sağlamadı. İtil ve Yayık arasındaki sahalarda bu kez Oğuzlar yeni bir güç olarak ortaya çıktı. X. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Oğuzlar, önceki dönemde Hazar sınırlarından çekinen veya sınır ihlalleri yapan bir topluluk olmaktan çıkarak Kağanlık için ciddi bir askerî tehdit hâline gelecekti.

960’lı yıllara gelindiğinde Oğuz baskısı, Hazar Kağanlığı’nın karşı karşıya kaldığı diğer siyasi ve askerî sorunlarla birleşerek Kağanlığın zayıflamasında önemli bir unsur hâline gelecekti.

Hazarya’da Değişim Rüzgârları: İtil Bulgarları (920)

İtil Nehri’nin yukarı kesimleri, erken dönemlerden itibaren bozkır topluluklarının yerleşim alanlarından biri olmuştur. Ancak bölgedeki Bulgar nüfusunun güç kazanması, VII. yüzyılda Hazar Kağanlığı’nın Büyük Bulgar Hanlığı’nı dağıtması sonrasında başlayan Bulgar göçleriyle yakından ilişkilidir.

Kubrat Han’ın oğullarından Kotrag’ın idaresindeki Bulgar gruplarının İtil boylarına yerleşmesiyle başlayan süreç, Arap-Hazar mücadeleleri sırasında gerçekleşen yeni göç hareketleri ve IX. yüzyıldaki Peçenek baskılarıyla daha da güçlendi. Bu süreç sonunda İtil çevresinde farklı topluluklardan oluşan Bulgar nüfusu ortaya çıktı.

X. yüzyıl başlarında Bulgar adı, yalnızca belirli bir grubun adı olmaktan çıkarak İtil çevresindeki farklı unsurları içine alan siyasi bir kimliğe dönüştü. İbn Rüste, 903-913 yılları arasında kaleme aldığı eserinde Bulgarların üç gruba ayrıldığını belirtir. Bunlar Bursula, Esğil ve Bulgar olarak zikredilir. Bu kayıt, bölgedeki Bulgar topluluğunun çok unsurlu yapısını göstermektedir.

İtil Bulgarlarının Hazar egemenliği altına ne zaman girdiği kesin olarak bilinmemektedir. Yazılı kaynaklarda bu durum hakkında bilgi veren ilk kişi İbn Fadlan’dır. 922 yılında İtil Bulgar ülkesine ulaşan İbn Fadlan, Bulgarların başında İlteber unvanını taşıyan Almış’ın bulunduğunu aktarır.

Arkeolojik buluntular ise Bulgar siyasi yapısının daha erken tarihlerde şekillenmiş olabileceğini göstermektedir. Almış adına basılmış ve 901-910 yıllarına tarihlenen sikkelerin bulunması, onun İbn Fadlan’ın ziyaretinden önce de siyasi bir otoriteye sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Almış, başlangıçta Hazar Kağanlığı’na bağlı bir hükümdardı. İlteber unvanı, onun Hazar siyasi sistemi içerisindeki konumunu göstermektedir. Bununla birlikte Almış’ın kendi adına sikke bastırması ve ülkesinden geçen tüccarlardan vergi alması, Bulgar idaresinin önemli ölçüde geliştiğine işaret eder.

X. yüzyılın başlarında Hazar Kağanlığı’nın yaşadığı siyasi ve ekonomik sorunlar, İtil Bulgarlarının güç kazanmasını hızlandırdı. Peçenek hareketleri sonucunda doğu ticaret yollarının zarar görmesi, Rus akınlarının Hazar ticaret merkezlerini etkilemesi ve Hazar Denizi çevresindeki siyasi değişimler, Kağanlığın ekonomik gücünü zayıflattı.

Özellikle 914’ten sonra Hazar Denizi çevresindeki ticaret yollarında yaşanan değişim, İtil Bulgarları için büyük bir fırsat oluşturdu. Samanî ticaretinin Hazar sahalarından Bulgar topraklarına yönelmesiyle Bulgar ülkesi önemli bir ticaret merkezi hâline geldi. Arkeolojik kazılarda Bulgar bölgelerinde bulunan yoğun Samanî sikkeleri bu ekonomik canlanmanın göstergesidir.

Bu gelişmeler Almış’ın siyasi hedeflerini de değiştirdi. Hazar Kağanlığı’nın zayıfladığını gören Bulgar hükümdarı, bağımsız bir siyaset izleme arayışına girdi. Bunun ilk göstergelerinden biri, Hazar Kağanı’nın talep ettiği evlilik bağını kabul etmemesi oldu.

Ancak Almış’ın bağımsızlık arayışı kolay gerçekleşebilecek bir süreç değildi. 922 yılında Abbasi Halifeliği ile ilişkiler kurarak İslam dünyasından destek sağlamaya çalıştı. Bunun sonucunda Bulgarlar İslam dünyasında tanınmaya başladı. Fakat İbn Fadlan’ın kayıtları, bu tarihte bile Bulgarların Hazar tehdidinden çekindiğini göstermektedir.

Hazar Kağanlığı IX. yüzyılın sonlarından itibaren güç kaybetmeye başlamış olsa da İtil çevresindeki hâkimiyetini koruyabilecek durumdaydı. Bu nedenle İtil Bulgarlarının Hazar sisteminden ayrılması ani bir kopuş şeklinde değil, siyasi bağımsızlaşma süreci olarak gelişti.

İtil Bulgarları yaklaşık 950’li yıllara kadar Hazar nüfuz alanı içerisinde kalmaya devam etti. Ancak bu süreç, Hazar Kağanlığı’nın eski hâkimiyet alanlarında yeni siyasi merkezlerin ortaya çıkmaya başladığını gösteren önemli gelişmelerden biri oldu.

Hazarya’da Değişim Rüzgârları: Bizans Siyaseti ve Kafkasya Sınırları (900-960)

Hazar Kağanlığı ile Bizans İmparatorluğu uzun süre boyunca siyasi ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda yakın ilişkiler kurmuştu. İki devlet zaman zaman ortak düşmanlara karşı iş birliği yapmış, özellikle Arap tehdidine karşı ittifaklar geliştirmişti. III. Leon döneminde Hazar Kağanı’nın kızı Çiçek ile Bizans veliahtı Konstantinos arasındaki evlilik, bu ilişkilerin en önemli örneklerinden biridir.

İki devlet arasındaki yakınlığın temelinde ticari çıkarlar da bulunuyordu. Don bölgesinde Macar baskısına karşı inşa edilen Sarkel Kalesi, Hazar-Bizans iş birliğinin bir sonucuydu. Bu yapı sayesinde Harezm’den Kırım’a uzanan ticaret yollarının güvenliği sağlanmış ve her iki devlet önemli ekonomik kazanç elde etmişti.

Ancak IX. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan gelişmeler bu dengeleri değiştirdi. 895 yılında başlayan Peçenek hareketi, Hazar-Bizans ilişkilerinin temelini oluşturan siyasi ortamı sarstı. Peçenekler İtil çevresindeki ticaret yollarına zarar verdikleri gibi, zamanla Kırım bölgesinde de Bizans çıkarlarını tehdit etmeye başladılar.

Hazar Kağanlığı’nın bu yeni tehdide karşı etkili bir müdahalede bulunamaması, Bizans’ın kuzey siyasetini değiştirmesine neden oldu. Konstantinopolis yönetimi, Karadeniz’in kuzeyindeki çıkarlarını koruyabilmek için Peçeneklerle doğrudan ilişki kurmaya yöneldi. Böylece daha önce Hazarlarla kurulan denge yerine, Peçenekleri de içine alan yeni bir siyasi düzen ortaya çıktı.

Bizanslılar 914 yılında Peçeneklerle ilk temaslarını kurdular. Bu ilişkiler özellikle Bulgar Hanlığı’na karşı kullanılabilecek bir ittifak olarak önem kazandı. X. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Peçeneklerle kurulan ilişkiler, Bizans’ın kuzey siyasetinin temel unsurlarından biri hâline geldi.

Bununla birlikte Hazar Kağanlığı tamamen önemini kaybetmiş değildi. X. yüzyıl ortalarında kaleme alınan Bizans saray kaynaklarında Hazar Kağanlığı hâlâ saygın bir devlet olarak görülmekteydi. De Cerimoniis Aulae Byzantinaeadlı eserde Hazar Kağanı’na gönderilecek diplomatik yazışmaların kuralları belirtilmiş ve hükümdara yüksek unvanlarla hitap edilmesi gerektiği aktarılmıştır.

Ancak Bizans’ın Hazarlara bakışı zamanla değişmeye başladı. De Administrando Imperio adlı eserde Hazarlar artık eski müttefik olarak değil, gerektiğinde karşı tedbir alınması gereken bir güç olarak ele alınır. Eserde Hazarların muhtemel düşmanları arasında Alanlar, Kara Bulgarlar ve Oğuzlar gösterilir.

Bu değişimin temel sebeplerinden biri Hazarların Kafkasya’daki eski üstünlüklerini kaybetmeye başlamalarıydı. IX. yüzyılın sonlarında Rusların Dinyeper bölgesine, Peçeneklerin ise batı bozkırlarına yayılması Hazarların kuzeydeki hâkimiyet alanlarını daraltmıştı. Buna rağmen X. yüzyıl başlarında Hazarlar Kafkasya’nın en önemli güçlerinden biri olmaya devam ediyordu.

901 yılında Hazar hükümdarının idaresindeki kuvvetler Şandan bölgesine girerek buradaki Arap güçlerine saldırdı ve onları geri çekilmeye zorladı. 912 yılında Abbasi komutanı Ali b. Haytham’ın saldırısı da Hazarlar tarafından ağır bir yenilgiyle sonuçlandırıldı. Kaynaklarda bu mücadele sonrasında çok sayıda esir ele geçirildiği belirtilmektedir.

Hazarlar aynı dönemde Kafkasya’daki bazı halklar üzerindeki hâkimiyetlerini de sürdürüyordu. Avarlar, Kaytaklar ve Alanlar Hazar nüfuz alanı içerisinde bulunuyordu. Ancak bu durum 930’lu yıllardan itibaren değişmeye başladı.

938 yılında Arapların Kaytaklara saldırması ve Şandan bölgesinde ilerlemesi karşısında Hazarlar etkili bir karşılık veremedi. Bundan sonra Kafkasya’daki Hazar hâkimiyeti hızla gerilemeye başladı. Avar, Gumik, Tuman, Şandan, Karah, Zirikan ve Filan gibi bölgeler üzerindeki kontrol zamanla kaybedildi.

Kafkasya’daki bu çözülme, Bizans’ın bölgeye bakışını da değiştirdi. Konstantinos Porphyrogennetos, Hazarların artık Alanlar ve Kara Bulgarlar gibi bölgesel güçler tarafından tehdit edilebileceğini düşünüyordu. Bu durum, Hazarların eski dönemlerdeki geniş siyasi etkilerini kaybettiklerini gösteriyordu.

X. yüzyıl ortalarına gelindiğinde Hazar Kağanlığı hâlâ varlığını sürdürmekteydi; ancak geçmişte Araplara, Bizans’a ve çevredeki bozkır halklarına karşı üstünlük sağlayan büyük güç konumunu kaybetmişti. Kafkasya’daki hâkimiyetin çözülmesi, Kağanlığın siyasi gerileme sürecinin en önemli aşamalarından biri oldu.

Son (965)

X. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Hazar Kağanlığı eski gücünü büyük ölçüde kaybetmişti. Bir zamanlar çevresindeki devletler üzerinde belirleyici bir güç olan Kağanlık, artık askeri faaliyetlerini planlarken kendi egemenlik alanındaki veya çevresindeki yerel güçleri hesaba katmak zorunda kalıyordu.

Bizans İmparatoru Konstantinos Porphyrogennetos, Hazarların karşılaşabileceği tehditleri sıralarken Alanlar, Kara Bulgarlar ve Oğuzlardan bahsediyordu. Bu değerlendirme, Hazar Kağanlığı’nın çevresinde giderek artan baskıyı göstermekteydi. Nitekim 964-965 yıllarında Oğuz saldırıları karşısında Hazarlar zor durumda kaldılar ve Harezm’den yardım almak zorunda kaldılar.

Daha önce Oğuzların düzensiz hareketlerini durdurabilen Hazarlar, bu defa dış destek olmadan karşı koyabilecek güçte değildi. Bu durum, Kağanlığın zayıflığını çevredeki rakiplerine gösterdi. Hazarların İtil Irmağı çevresindeki Slav boyları üzerindeki hâkimiyetini genişletmeye çalışan Kiev knezi Svyatoslav, ortaya çıkan fırsatı değerlendirdi.

Svyatoslav’ın 964-965 yıllarındaki seferi Hazar Kağanlığı için sonun başlangıcı oldu. Hazar Kağanı, Rus kuvvetlerine karşı mücadele ettiyse de yenilgiye uğradı. Povest Vremennıh Let adlı Rus kroniği, Svyatoslav’ın Hazarların kentini ve “beyaz ev” olarak adlandırılan merkezi ele geçirdiğini aktarır. Bu kentin Hazar başkenti İtil olduğu kabul edilmektedir.

İbn Havkal da Rusların İtil’i ele geçirerek tahrip ettiğini ve halkın dağıldığını belirtir. Böylece VIII. yüzyılda Harezm’den Dinyeper boylarına, Oka bölgesinden Derbend’e kadar uzanan geniş bir sahada etkili olan Hazar Kağanlığı, 965 yılındaki Rus saldırısıyla siyasi varlığını büyük ölçüde kaybetti.

Hazarlar bundan sonra tamamen ortadan kalkmadı; ancak bağımsız ve güçlü bir kağanlık olarak tarih sahnesindeki rollerini yitirdiler. Yaklaşık üç asır boyunca Doğu Avrupa, Kafkasya ve Avrasya ticaret yollarında önemli bir güç olan Hazar Kağanlığı’nın dönemi böylece sona erdi.

Yıkılıştan Sonra Hazarlar

Hazar Kağanlığı’nın 965 yılında yıkılmasıyla Doğu Avrupa tarihinde önemli bir dönem sona erdi. Dönemin coğrafyacılarından İdrisî, önceki kaynaklara dayanarak Hazarları hâlâ güçlü bir devlet gibi anlatsa da kendi dönemine geldiğinde Rusların Burtasları, Bulgarları ve Hazarları hâkimiyetleri altına aldığını belirtir.

Bununla birlikte Hazar siyasi varlığının sona ermesi, Hazar toplumunun tamamen ortadan kalkması anlamına gelmedi. İbn Havkal, Rusların İtil’i ele geçirmesinden sonra Hazarların çevre bölgelere dağıldığını, ancak bir kısmının Şirvanşah Muhammed’in yardımıyla ülkelerine döndüğünü ve Ruslara vergi vererek yaşamayı umduklarını aktarır.

Hazarların döndükleri bölge kaynaklarda açık biçimde belirtilmez. Ancak bu yerin daha sonraki dönemlerde adı geçen Saksın kentiyle ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bunun yanında bazı Hazar grupları farklı bölgelere göç etti. 1064 yılında 3000 hanenin “Hazar toprakları”ndan gelerek yeniden kurulan Kahtan kentine yerleştiği aktarılır. Rus kaynaklarında da 1023, 1079 ve 1083 yıllarında Rus toplumu içinde Hazarların varlığına dair kayıtlar bulunmaktadır.

XI. yüzyılda Hazarların çevre bölgelere dağılmasında, aynı dönemde gerçekleşen Kuman-Kıpçak göçlerinin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreç Hazarların toplumsal bütünlüğünün zayıflamasına yol açtı. Bununla birlikte Hazar adı ve Hazar toplulukları daha sonraki yüzyıllarda da varlığını korudu.

1245 yılında Moğolistan yolculuğuna çıkan Plano Carpini, coğrafi ayrıntılarda hatalar bulunsa da Kırım çevresinde ve Kafkasya’da yaşayan Hazar topluluklarından bahseder. Kafkasya’daki grubun Hristiyan olduğu bilgisi dışında ayrıntı vermez. Bu kayıt, Hazarların XIII. yüzyılda bile bazı bölgelerde varlıklarını sürdürdüklerini göstermesi bakımından önemlidir.

Rubrucklu William ise XIII. yüzyılın ortalarında Hazar adını daha çok coğrafi bir terim olarak kullanır. Onun Hazarya olarak adlandırdığı bölge, Kırım’da Kerson, eski Hazar merkezi Tamatarha (Matrica) ve Suğdak arasındaki sahayı kapsıyordu. Hazarya adı, XIII. yüzyılın ikinci yarısından Kırım’daki Ceneviz hâkimiyetinin sona erdiği XV. yüzyıla kadar Kırım’ın önemli bir bölümü için kullanılmaya devam etti.

Hazar adı Kafkasya ve Anadolu’da da yer isimlerinde yaşamaya devam etti. Kuban Irmağı çevresi bazı kaynaklarda Hazareti adıyla anılırken, Anadolu’da Hazarlarla ilişkilendirilen çeşitli yer adları bulunmaktadır.

Hazar mirasının bir diğer yönü ise tarihî hafızadaki yeridir. Hazar Kağanlığı, siyasi varlığını kaybettikten sonra bile güçlü ve düzenli bir devlet olarak hatırlanmaya devam etti. XII. yüzyıl yazarı Kâtib el-Semerkandî, Hazar Kağanı’nı büyük bir hükümdar olarak tasvir eder. Bu tür anlatılar, Hazar Kağanlığı’nın sonraki dönemlerde sahip olduğu itibarı göstermektedir.

Hazarların bıraktığı siyasi miras, bazı tarihî anlatılarda yeni anlamlar da kazandı. Bazı Selçuklu kaynaklarında Selçuk Bey ile Hazar Kağanlığı arasında bağ kurulması, Hazarların sahip olduğu prestijle ilişkilendirilmektedir. Bunun yanında Rus kroniklerinde Hazarlar, güçlü ancak yıkıcı olmayan bir hâkimiyet kuran bir topluluk olarak hatırlanır. Bu yönüyle Hazar hatırası, Doğu Avrupa ve çevre bölgelerin tarihî hafızasında olumlu bir yer edinmiştir.

Devlet, Toplumsal Hayat ve Ekonomi

İdari Mekanizma

Hazar Kağanlığı, Göktürk hanedanına mensup olduğu düşünülen bir ailenin yönetiminde ortaya çıkan bir boylar konfederasyonuydu. Zaman içerisinde Bulgarlar, Alanlar ve diğer çeşitli toplulukların Kağanlık bünyesine katılmasıyla devlet yapısı genişledi. Böylece Hazar Kağanlığı yalnızca bir boylar birliği olmaktan çıkarak farklı halkları bünyesinde barındıran bir siyasi konfederasyona dönüştü.

Hazar egemenliği altında Bulgarlar, Macarlar, Hunlar, Burtaslar, Alanlar ve Slavlar gibi farklı topluluklar bulunuyordu. Bu kadar çeşitli unsuru uzun süre bir arada tutabilen Hazar yönetiminin başarısı yalnızca askerî güce dayanmadı. Hazar ordusunun güçlü olduğu dönemler bulunmakla birlikte, Kağanlığın devamlılığını sağlayan temel unsurlardan biri düzenli bir yönetim sistemi ve güçlü ekonomik yapıydı.

Hazar devlet teşkilatı, yerleşik imparatorluklardaki gibi geniş bir bürokrasiye dayanmıyordu. Bozkır devletlerinin özelliklerini taşıyan daha sade bir idari yapıya sahipti. Devletin başında kağan bulunuyor, yönetim kademelerinde tarkanve tudun gibi unvanlara sahip görevliler yer alıyordu. Yerel idareciler ise taşradaki yönetim ve denetim görevlerini yürütüyordu.

Hazar Kağanlığı aynı zamanda bağlı toplulukların kendi bölgelerinde geniş yetkilere sahip olduğu bir konfederasyon niteliğindeydi. Tabi beyler kendi egemenlik alanlarını yönetirken Kağanlık merkezine bağlılıklarını sürdürüyorlardı. Hazar boylarının beyleri de devlet yönetiminde önemli bir yere sahipti.

Kağan ile beyler arasındaki uyum, Hazar siyasi yapısının temel unsurlarından biriydi. 737 yılında gerçekleşen Arap saldırısı sırasında Hazar Kağanı’nın beyleriyle görüşerek onların tavsiyelerine göre hareket etmesi, bu yönetim anlayışının önemli örneklerinden biridir. Bozkır devletlerinde hükümdar ile beyler arasındaki uyumsuzlukların siyasi çözülmelere yol açtığı bilinmektedir. Hazar Kağanlığı’nın uzun süre varlığını sürdürebilmesi de merkezî otorite ile boy aristokrasisi arasındaki dengeli ilişkiyle bağlantılıydı.

Kağan

Hazar hükümdarı hakkında kaynaklarda iki farklı tasvir bulunmaktadır. Bazı Müslüman yazarlar kağanı, devletin başında bulunan ancak bek unvanlı hükümdarın gölgesinde kalan sembolik bir hükümdar olarak gösterirken; diğer kaynaklar onu ordulara komuta eden güçlü bir başkomutan olarak tasvir eder.

Hazar tarihindeki olaylar, ikinci tasvirin daha gerçekçi olduğunu göstermektedir. Hazar Kağanı çeşitli dönemlerde ordularının başında savaşa katılmıştır. 737 yılına kadar Araplarla yapılan mücadelelerde ordunun başında yer aldığı, 764 yılında Abbasilere karşı kazanılan büyük zafer sırasında orduyu yönettiği ve 901 yılında Şandan seferinde başarı kazanan hükümdarın da kağan olduğu görülmektedir. Kağan, 965 yılında Svyatoslav’ın saldırısı sırasında da devletinin başkomutanı olarak mücadele etmiştir.

Kağan yalnızca askerî lider değildi; aynı zamanda devletin önemli kararlarını alan kişiydi. 758 yılında Hazar Kağanı’nın kızı ile Kafkasya Valisi Yezid b. Üseyd arasındaki evlilik için izin alınması, kağanın diplomatik ilişkilerdeki rolünü göstermektedir. Benzer şekilde II. Justinianos ile yapılan evlilik ilişkisi ve Bizans veliahtı Konstantinos ile Çiçek arasındaki evlilikte de karar makamı kağandı.

Kağan, dış ilişkilerde de devletin temsilcisiydi. Bizans kaynaklarında Hazar Kağanı’na gönderilen diplomatik yazışmalar doğrudan hükümdara hitap edecek şekilde düzenlenmiştir. Bu durum, kağanın uluslararası ilişkilerde temel aktör olduğunu göstermektedir.

Hazar Kağanlık makamının Göktürk siyasi geleneğiyle güçlü bağları bulunuyordu. Kağan, tıpkı Göktürklerde olduğu gibi devletin başındaki hanedan mensubu hükümdardı. Hazar devletinde kullanılan kağan, tudun, tarkan ve iltebergibi unvanların Göktürk siyasi yapısıyla büyük benzerlik göstermesi, iki devlet arasındaki kurumsal devamlılığa işaret etmektedir.

Müslüman kaynaklarında Hazar kağanlarının tahta çıkışıyla ilgili aktarılan bazı bilgiler de Göktürk hükümdarlık gelenekleriyle benzerlik gösterir. Bu durum, Hazar yönetici hanedanının bozkır siyasi geleneğini devam ettirdiğini göstermektedir.

Kağanlık anlayışında hükümdarın meşruiyeti kut kavramıyla ilişkiliydi. Bazı kaynaklarda hükümdarın başarısızlık veya doğal felaketlerle ilişkilendirilerek tahttan indirilebilmesi, bozkır toplumlarında hükümdarın Tanrı tarafından verilen kutu taşıdığı inancıyla bağlantılıdır. Hükümdarın başarısı ve devletin düzeni, göğün iradesinin bir göstergesi olarak kabul edilirdi.

Bek

Hazar Kağanlığı’nın yönetim yapısında kağanın yanında önemli bir makam da bek unvanını taşıyan görevliye aitti. Müslüman coğrafyacılar bu kişiyi bazen îşâ veya melik unvanlarıyla zikretmişlerdir.

İbn Rüste, bek makamındaki kişinin kağandan daha geniş yetkilere sahip olduğunu, devlet işlerini yürüttüğünü ve ordunun başında sefere çıktığını belirtir. Mesudî de benzer şekilde kağanın daha çok devletin meşruiyetini temsil eden hükümdar olduğunu, asıl idari yetkinin ise melik olarak adlandırdığı kişide bulunduğunu aktarır. Gerdîzî ve İstahrî gibi yazarların eserlerinde de benzer bilgiler yer alır.

Bununla birlikte Hazar siyasi tarihiyle ilgili çeşitli olaylar, kağanın tamamen sembolik bir hükümdar olduğu görüşünü desteklemez. Kağanın ordulara komuta etmesi, diplomatik kararlar alması ve devlet yönetimindeki rolü, daha karmaşık bir yönetim yapısına işaret eder.

Bek makamıyla ilgili önemli bilgiler Bizans kaynaklarında da görülür. Sarkel Kalesi’nin inşası sırasında Hazarlardan gelen talep, Bizans kaynaklarında hem kağan hem de bek (pekh) unvanlı bir kişiyle ilişkilendirilir. Ancak Bizans kaynaklarında bek, kağanın yerine geçen bir hükümdar olarak değil, kağanın ardından gelen yüksek görevli olarak gösterilir. Ayrıca Bizans’ın Hazar Kağanı’na gönderdiği diplomatik yazışmalarda yalnızca kağanın muhatap alınması, onun devletin en üst makamı olduğunu göstermektedir.

Bununla birlikte Abbasi Halifesi Vâsık-Billâh’ın 843 yılında Hazar ülkesine gönderdiği elçilik sırasında mektubunu beke hitaben yazması, bu makamın bazı dönemlerde dış ilişkilerde de muhatap kabul edildiğini göstermektedir.

Bek makamının konumunu en ayrıntılı açıklayan kaynaklardan biri İbn Fadlân’dır. Ona göre Hazar devletinde kağan hükümdardır; ancak devlet işleriyle ilgilenen, orduları yöneten ve halkla ilişkileri sürdüren kişi kağan beydir. Kağan Bey, kağanın huzuruna düzenli olarak çıkar, ona bilgi verir ve devlet yönetiminde ikinci derecede önemli bir konuma sahiptir.

İbn Havkal’ın aktarımları da bu yapıyı destekler. Buna göre bek, kağan tarafından tayin edilen ve hükümdarın altında yer alan yüksek bir devlet görevlisidir. Ordunun yönetimi, idari işler ve dış ilişkilerde önemli sorumluluklar üstlenebilir.

Bu nedenle Hazar Kağanlığı’ndaki bek makamı, kağanın üzerinde bağımsız bir hükümdarlık makamı olarak değil; kağanın altında yer alan, ancak geniş yetkilere sahip başlıca yönetici makamlarından biri olarak değerlendirilmelidir. Bekin sahip olduğu askerî ve idarî güç, bazı dönemlerde devlet içinde kağana karşı etkili olabilecek bir konuma ulaşmasına da imkân vermiştir.

Tarkan, Tudun ve Diğer Görevliler

Hazar Kağanlığı’nda bek makamından sonra önemli devlet görevlilerinden biri tarkan unvanını taşıyan kişilerdi. Tarkanlar özellikle askerî görevleriyle öne çıkmakla birlikte bazı bölgelerde idarî sorumluluklar da üstlenmişlerdir.

Tarkan unvanlı kişilere dair örnekler, bu makamın yüksek seviyeli bir görev olduğunu göstermektedir. 737 yılında Mervan’ın Hazar ülkesine yönelik seferi sırasında Alp Tarkan, Hazar başkentinin savunmasıyla görevlendirilmiştir. 764 yılında ise Ras Tarkan, Hazar ordusunun başkomutanı olarak gösterilir. Bu örnekler, tarkanların ordunun üst kademelerinde yer aldığını ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte tarkan unvanı yalnızca askerî bir makam değildi. Bazı kaynaklarda bölge yöneticileri de tarkan unvanıyla anılır. Suğdak’taki Hazar yöneticisinin Yuri adlı bir tarkan olduğu, İbn Hurdazbih’in ise Semender yöneticisini tarkan olarak kaydettiği bilinmektedir. Kafkasya’da görülen bazı yer adlarının da bu unvanı taşıyan yöneticilerle ilişkili olduğu düşünülmektedir.

Hazar devlet teşkilatındaki diğer önemli unvanlardan biri tudun idi. Tudun unvanlı görevlilere dair kaynaklarda sınırlı sayıda örnek bulunmaktadır. II. Justinianos döneminde Kırım’daki olaylarda görev yapan bir tudun ile Doros’taki Hazar yöneticisi bu unvanla anılır.

Tudunların görev alanları kaynaklarda açık biçimde belirtilmemekle birlikte, Göktürk Kağanlığı’nda tudunların özellikle vergi toplama ve mali işlerle ilgilenen görevliler olması, Hazar Kağanlığı’nda da benzer sorumluluklara sahip olduklarını düşündürmektedir.

Bizans kaynaklarında Hazar devlet teşkilatıyla ilişkili olarak Papatze ve Balgitze adlı iki unvandan da bahsedilir. Bu görevlilerden Papatze’nin geniş bir bölgenin, Balgitze’nin ise Bosporus kentinin yöneticisi olduğu anlaşılmaktadır. Balgitze unvanının “balıkçı” kelimesiyle ilişkili olduğu ve burada şehir yöneticiliği anlamı taşıdığı ileri sürülmüştür. Eski Türk siyasi terminolojisinde şehirlerin “balık” olarak adlandırılması bu yorumu desteklemektedir.

Bu görevliler büyük ihtimalle idarî makam sahipleriydi ve bağımsız askerî güçlere sahip değillerdi. II. Justinianos’un yakalanması emri sırasında öldürülmeleri, yanlarında güçlü bir askerî koruma bulunmadığını göstermektedir.

Tabi Ulusların İdaresi

Hazar Kağanlığı, geniş hâkimiyet sahasında bulunan farklı halkları tek tip bir yönetim modeliyle idare etmemiştir. Kaynaklar, tabi toplulukların yönetiminde üç farklı uygulamanın bulunduğunu göstermektedir.

İlk yönetim biçimi, doğrudan merkezî idareye bağlı bölgelerde görülür. Bu tür bölgelerde yerel bir hükümdar veya hanedan bulunmaz, halklar Hazar merkezinden gönderilen görevliler aracılığıyla kontrol edilirdi. İbn Rüste’nin Burtaslarla ilgili verdiği bilgiler bu yapıya örnek teşkil eder. Burtas toplulukları kendi içlerinde yaşlı kişiler tarafından yönetilmekteydi; ancak Hazar Kağanlığı ile ilişkileri vergi sistemi üzerinden kuruluyordu.

Benzer bir uygulama Slav boylarında da görülür. Povest Vremennıh Let’te Polyanların Hazar egemenliği altına girmesinden bahsedilirken başlarına bir Hazar yöneticisinin getirildiği veya bölgede askerî birlik bulundurulduğu belirtilmez. Buna karşılık Polyanların Hazar vergi sistemine dahil oldukları ve her haneden kürk vergisi verdikleri aktarılır.

İkinci yönetim biçimi, merkezden gönderilen görevliler aracılığıyla yürütülen idarî sistemdir. Hazar egemenliğindeki bazı şehir ve bölgelerde tarkan, Papatze, Balgitze veya sahib gibi unvanlar taşıyan yöneticiler görev yapıyordu. Suğdak ve Semender’deki tarkanlar ile Belencer’in yöneticileri bu gruba örnek gösterilebilir. Bu kişiler yerel hanedan temsilcileri değil, büyük ihtimalle Hazar merkezî idaresi tarafından görevlendirilen yöneticilerdi.

Üçüncü yönetim biçiminde ise tabi halkın kendi içinden seçilen yöneticiler aracılığıyla idare sağlanıyordu. Bu sistemde yerel hükümdarlar geniş yetkilere sahip olmakla birlikte Hazar Kağanlığı’na bağlılıklarını sürdürüyorlardı. De Administrando Imperio’da Macar lideri Levedi’nin Hazarlarla ilişkisi bu tür bir yönetim modeline örnek gösterilir. Hazarlarla mücadelede başarı gösteren Levedi, daha sonra bir unvan verilerek kendi topluluğunun yöneticisi konumuna getirilmiştir.

Bu tür tabi hükümdarlar arasında künde ve ilteber gibi unvanlar taşıyan kişiler bulunuyordu. Künde unvanının saygınlık anlamına gelen bir kelimeden türediği ve bozkır toplumlarındaki hiyerarşik yapıyla ilişkili olduğu ileri sürülmüştür. İlteber ise Göktürk döneminden beri kullanılan ve özellikle bağlı hükümdarlar için tercih edilen bir unvandı. Kafkasya Hunları ve İtil Bulgarlarının yöneticileri bu unvanla anılmıştır.

Tabi hükümdarlar kendi bölgelerinde önemli bir idarî ve askerî serbestliğe sahipti. Hazarların bu bölgelerde sürekli askerî birlik bulundurduğuna dair belirgin bir kanıt yoktur. Bunun yerine bağlı hükümdarlar kendi askerî güçlerini koruyor ve gerektiğinde Hazar Kağanlığı’nın savaşlarına katılıyorlardı. Ancak bu güçler zaman zaman kendi aralarında da mücadele edebiliyordu. İbn Rüste, Bulgarların Burtaslara karşı saldırılar düzenlediğini aktarır.

Tabiiyetin en önemli göstergelerinden biri vergi yükümlülüğüydü. Bulgarlar kendi ülkelerinden geçen tüccarlardan vergi toplarken, aynı zamanda Hazar Kağanı’na vergi ödüyorlardı. Bu durum, onların iç işlerinde geniş yetkilere sahip olmalarına rağmen dış egemenlik bakımından Hazarlara bağlı olduklarını gösterir.

Hazar hâkimiyetinin bir diğer unsuru evlilik ilişkileriydi. Tabi hükümdarların kızlarını Hazar Kağanı’nın sarayına göndermeleri, siyasi bağlılığın göstergelerinden biri olarak görülüyordu. Barsil, Gürcü ve Bulgar hükümdarlarının kızlarının Hazar sarayına gönderildiğine dair kayıtlar bulunmaktadır. İbn Fadlan, Hazar Kağanı’nın sarayında yirmi beş tabi hükümdarın kızının bulunduğunu aktarır.

Buna karşılık bazı durumlarda evlilik ilişkileri karşılıklı ittifak kurma aracı olarak kullanılmıştır. De Administrando Imperio’da Macar lideri Levedi ile Hazarlar arasındaki ilişkinin evlilik bağıyla güçlendirildiği anlatılır. Hazar Kağanlığı’nın bu tür evliliklerle bağlı topluluklar üzerindeki nüfuzunu artırmayı amaçladığı anlaşılmaktadır.

Askerî Güç ve Savunma Unsurları

Hazar Kağanlığı, kuruluşundan itibaren güçlü bir askerî yapıya sahipti. VII. yüzyılın ortalarından itibaren Arap ilerleyişini Belencer’de durdurmaları ve takip eden dönemlerde Arap ordularına karşı önemli başarılar kazanmaları, Hazar askerî gücünün bölgedeki etkisini göstermektedir. Bunun yanında Büyük Bulgar Hanlığı’nın ortadan kaldırılması, Kırım’daki nüfuzun genişletilmesi ve Doğu Avrupa’daki hâkimiyet alanının büyütülmesi de güçlü bir askerî teşkilatlanmanın sonucuydu.

Bununla birlikte Hazarların yükselişi yalnızca askerî güçleriyle açıklanamaz. Kağanlığın başarısında siyasî fırsatları değerlendirme, farklı halkları kontrol altında tutma ve ticaret yollarını koruma kabiliyeti önemli rol oynamıştır. VIII. yüzyılın sonlarına kadar bu sistem başarılı şekilde işlemiş, ancak IX. yüzyıldan itibaren askerî yapıda ve devlet düzeninde görülen değişimler Hazar gücünün zamanla zayıflamasına neden olmuştur.

737 sonrasında Araplarla gelişen ticari ilişkiler, Hazar toplumunda ekonomik ve sosyal dönüşümlere yol açmıştır. Ticaret ağlarının genişlemesiyle birlikte İtil gibi merkezlerde şehirleşme güçlenmiş, bozkır hayatı ile yerleşik yaşam arasında yeni bir denge oluşmuştur. Bu dönüşüm askerî yapıya da yansımıştır.

Hazar ordusu büyük ölçüde devlet gelirleri ve zengin kesimlerin desteğiyle finanse ediliyordu. Ordu, bir yandan Pax Hazarica olarak bilinen güven ortamının korunmasını sağlarken diğer yandan bu ortamın sağladığı ekonomik imkânlardan besleniyordu. Merkezî ordunun yanında Hazar hâkimiyetindeki çeşitli toplulukların askerî güçlerinden de yararlanılıyordu.

Hazar Kağanlığı’nın askerî sistemi, merkez kuvvetleri ile bağlı halkların askerî birliklerinin birleşimine dayanıyordu. Burtaslar, Bulgarlar, Alanlar, Macarlar, Slavlar, Avarlar ve Kafkasya’daki çeşitli topluluklar gerektiğinde Hazar ordusuna askerî destek sağlıyordu. İbn Rüste ve Gerdîzî, Burtasların ve Bulgarların önemli askerî güçlere sahip olduklarını aktarırken, Alanların da kalabalık bir askerî kapasiteye sahip olduğunu belirtir.

Bağlı toplulukların yanında şehir nüfusundan da gerektiğinde askerî destek alınabiliyordu. Yakut el-Hamevî, savaş veya büyük bir tehlike sırasında halktan asker toplandığını belirtmektedir. 910’lu yıllarda Rusların Hazar Denizi kıyılarına düzenlediği saldırıda İtil kentindeki Müslüman nüfusun da savunmaya katılması, bu uygulamaya örnek teşkil eder.

IX. yüzyılda Hazar askerî gücünün yaklaşık 40.000-50.000 kişilik bir kapasiteye sahip olduğu tahmin edilmektedir. Ancak X. yüzyılda hâkimiyet alanlarının daralması ve ekonomik kaynakların zayıflamasıyla birlikte bu askerî kapasite de gerilemiştir.

Hazar Kağanlığı, askerî gücünün yanında geniş bir savunma ağı kurarak ticaret yollarını ve sınır bölgelerini korumaya çalışmıştır. Bu savunma sisteminin en önemli örnekleri Don Irmağı çevresindeki Sarkel ve Semikarakor kaleleridir.

Sarkel Kalesi, Bizans desteğiyle IX. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiş ve Don boylarındaki önemli ticaret güzergâhlarından birini korumuştur. Kale yalnızca askerî bir yapı değil, aynı zamanda ticaret hareketlerinin denetlendiği önemli bir merkezdi.

Don Irmağı üzerindeki diğer önemli savunma noktalarından biri Semikarakor Kalesi’ydi. Arkeolojik araştırmalar, burada askerî bir garnizon bulunduğunu ve kalenin Hazarların Don bölgesindeki kontrol merkezlerinden biri olduğunu göstermektedir.

Hazarlar ayrıca Donetsk Irmağı boyunca bir dizi küçük kale ve tahkimat inşa etmişlerdir. Birbirlerine yakın mesafelerde bulunan bu yapılar, hem ticaret yollarının güvenliğini sağlıyor hem de Hazar egemenliğinin kuzeybatı sınırlarında devam ettirilmesine yardımcı oluyordu. Bazı araştırmacılar bu kalelerin aynı zamanda ticaret merkezleri veya kervan durakları olarak işlev gördüğünü belirtmektedir.

Hazar hâkimiyetindeki çeşitli yerleşimlerde de savunma yapıları ortaya çıkarılmıştır. Kırım ve Doğu Avrupa’daki bazı kaleler, Hazarların vergi toplama, ticaret yollarını kontrol etme ve bölgesel hâkimiyetlerini sürdürme amaçlarıyla kullandıkları merkezler olarak değerlendirilmektedir.

Mali Düzen

Hazar Kağanlığı’nın yaklaşık üç yüzyıl boyunca varlığını sürdürebilmesinin temel unsurlarından biri güçlü ve sürdürülebilir bir mali sistem kurmasıydı. Bu sistem, ticaretten elde edilen gelirler, bağlı halklardan alınan vergiler ve para dolaşımı üzerine kuruluydu.

Hazarların vergi sistemi büyük ölçüde Göktürk Kağanlığı dönemindeki uygulamalara dayanıyordu. Bunun önemli göstergelerinden biri, Göktürklerde de görülen tudun unvanının Hazar idarî yapısında devam etmesidir. Hazar tudunlarının görevleri hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmamakla birlikte, Kırım’daki Hazar görevlisinin ölümünden sonra kent halkından kişi başına vergi talep edilmesi, bu makamın vergi toplama göreviyle ilişkili olduğunu göstermektedir.

Hazarların vergi uygulamaları, egemenlikleri altındaki bölgelerin yapısına göre değişiklik gösteriyordu. Slav topluluklarından alınan vergiler çoğunlukla hane esasına dayanıyordu. Povest Vremennıh Let’te Polyanlardan “duman başına bir kılıç”, yani her hane için bir kılıç karşılığı vergi alındığı aktarılır. Başka bir kayıtta ise Polyan, Severyan ve Vyatiçlerden beyaz sincap kürkü şeklinde vergi toplandığı belirtilir.

Vyatiçlerden alınan vergilerde de benzer bir sistem görülür. Ancak burada vergi birimi olarak “saban” kullanılmıştır. Bu durum, Hazarların tarım topluluklarında üretim birimlerini esas alan bir vergilendirme uyguladıklarını göstermektedir.

Şehirlerde ise farklı bir vergi yöntemi uygulanıyordu. Kerson örneğinde olduğu gibi bazı kentlerden kişi başına vergi alınırken, Müslüman topluluklardan da benzer şekilde kişi esaslı vergiler toplandığı aktarılmaktadır. Bu durum, Hazarların yerleşim türüne ve ekonomik yapıya göre farklı vergilendirme yöntemleri kullandığını göstermektedir.

Vergilerin ödeme biçimi de bölgelere göre değişiyordu. Kürk üretimi yapılan bölgelerde vergi çoğunlukla kürk olarak alınırken, ticaret merkezlerinde ve para ekonomisinin geliştiği alanlarda gümüş kullanılıyordu. Örneğin Vyatiçlerin IX. yüzyıl ortalarında kürk ile ödeme yaptığı, daha sonraki dönemde ise gümüş üzerinden vergi verdiği görülmektedir.

Hazar mali düzeninin önemli unsurlarından biri de para basımıydı. Hazarlar IX. yüzyılda kendi sikkelerini piyasaya sürerek ekonomik sistemlerini güçlendirmişlerdir. İlk sikke grubu yaklaşık 825 yılında basılmış ve Abbasi sikkelerinin ağırlık standardını takip etmiştir. Bu sikkelerin ortaya çıkışı, VIII. yüzyıl sonu ve IX. yüzyıl başlarında yaşanan gümüş sıkıntısına karşı geliştirilen bir çözüm olarak değerlendirilmektedir.

825 tarihli sikke grubunun İsveç’e kadar ulaşması, Hazar ekonomik ağının genişliğini göstermektedir. Bu buluntular, Hazarların yalnızca kendi topraklarında değil, kuzey Avrupa’ya uzanan ticaret yollarında da etkili olduklarını ortaya koymaktadır.

837-838 yıllarında ise Hazarlar daha özgün özellikler taşıyan yeni bir sikke grubu çıkarmışlardır. “Ard el-Hazar”adıyla bilinen bu sikkelerin üzerinde “Hazarların ülkesi” anlamına gelen ifade ve Hazarlarla ilişkilendirilen bir tamga bulunmaktadır. Bu durum, Hazarların kendi siyasî kimliklerini para üzerinde göstermeye başladıklarını ortaya koymaktadır.

Bu dönemde basılan diğer sikke grupları arasında Musa sikkeleri, Tamga sikkeleri ve Halil sikkeleri bulunmaktadır. Musa sikkeleri üzerindeki yazılar sebebiyle dikkat çekmektedir. Tamga ve Halil sikkeleri ise üzerlerindeki sembol ve usta isimleriyle tanınmaktadır.

Hazar sikkeleri yalnızca Kağanlık topraklarında değil, geniş bir coğrafyada bulunmuştur. Gotland Adası, Estonya, Finlandiya, Åland Adaları ve Almanya kıyılarındaki buluntular, Hazar ekonomik sisteminin kuzey Avrupa ticaret ağıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir.

Hazar Kağanlığı’nın mali düzeni, askerî gücün ve idarî yapının devamını sağlayan temel unsurlardan biriydi. Vergi sistemi, ticaret gelirleri ve para dolaşımı sayesinde Hazarlar, farklı halkları bünyesinde barındıran geniş bir siyasî yapıyı uzun süre ayakta tutmayı başarmışlardır.

Ekonominin Kaynakları ve Ticaret Ağı

Hazar Kağanlığı’nın kuruluş dönemindeki ekonomik yapısı, diğer bozkır devletlerinde olduğu gibi büyük ölçüde hayvancılığa dayanıyordu. Ancak VIII. yüzyılda Arap-Hazar savaşlarının sona ermesiyle başlayan ticari ilişkiler, Hazar ekonomisinde önemli bir dönüşüm meydana getirdi. Kağanlık zaman içerisinde klasik bir bozkır ekonomisinden, geniş ticaret ağlarını kontrol eden bir yapıya dönüştü.

Bu değişim özellikle İtil kentinin gelişiminde açık biçimde görülmektedir. Müslüman coğrafyacılar, İtil’in zamanla büyük bir ticaret merkezi hâline geldiğini ve şehrin bazı kesimlerinin tamamen tüccarların yaşadığı alanlara dönüştüğünü aktarırlar. Şehrin batı kısmı olan Hanbalık, farklı bölgelerden gelen tüccarların faaliyet gösterdiği önemli bir pazar merkeziydi.

İtil’in yanı sıra Kırım’daki Bosporus, Suğdak ve Tamatarha şehirleri Karadeniz ticaretinde; Semender ve Belencer ise Kafkasya ticaretinde önemli merkezler hâline gelmişti.

Kuzey-Güney Ticareti

Hazar ekonomisinin büyük dönüşümü, Müslüman ülkelerle kurulan ticaret ilişkileriyle başladı. Arap-Hazar savaşlarının sona ermesinden sonra kuzey ve güney arasındaki ticaret hızla gelişti. Arkeolojik buluntular, VIII. yüzyıl ortalarından itibaren Hazar topraklarında Arap sikkelerinin yoğun biçimde dolaşıma girdiğini göstermektedir.

İtil Irmağı’nın aşağı kesimlerinden Oka Irmağı’na kadar uzanan bölgede bulunan çok sayıdaki Arap sikkesi, bu ticaret ağının büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Bu ticaretin temel ürünlerinden biri kuzey bölgelerinden getirilen kürklerdi. Özellikle kara tilki ve diğer değerli kürkler, İslam dünyasında yüksek rağbet görmekteydi.

Arap tüccarlar kuzeye gümüş para getirirken, karşılığında kürk başta olmak üzere kuzey ürünlerini alıyorlardı. Bu ticari hareketlilik, zamanla İskandinav tüccarlarının da Hazar topraklarına ulaşmasına yol açtı.

IX. yüzyılda Rus adıyla anılan İsveç kökenli tüccarlar, kuzey nehirleri üzerinden Azak Denizi’ne, ardından İtil yoluyla Hazar Denizi’ne ulaşıyorlardı. İbn Hurdazbih, bu tüccarların kürk ve Frank kılıçları taşıdıklarını, Hazar Denizi üzerinden Bağdat’a kadar gittiklerini aktarır. Böylece İtil, kuzey Avrupa ile İslam dünyası arasındaki ticaretin önemli bağlantı noktalarından biri hâline geldi.

Doğu Ticareti

Hazar ekonomisi yalnızca kuzey-güney ticaretine dayanmıyordu. Kağanlık toprakları aynı zamanda doğudan batıya uzanan ticaret yollarının üzerinde bulunuyordu.

Arkeolojik araştırmalar, Hazar egemenliğindeki bölgelerde Çin ve Türkistan kökenli çeşitli malların bulunduğunu göstermektedir. Cam eşyalar, süs eşyaları, boncuklar, aynalar ve ipekli kumaşlar bu ticaretin izlerini oluşturmaktadır.

Moşçevaya Balka’da bulunan Çin kökenli eserler ve Oka-Kama bölgelerinde ele geçen Çin ipeklileri, Hazar topraklarının uzak doğu ticaret ağıyla bağlantısını ortaya koymaktadır.

Hazarların Harezm ile bağlantısı özellikle dikkat çekicidir. Gerdizi, Ürgenç ile İtil arasındaki ticaret yolunu ayrıntılı biçimde anlatır. Bu güzergâh Harezm’den başlayarak Peçenek toprakları üzerinden İtil’e ulaşıyordu. Yolun zorlu şartlarına rağmen bu hattın kullanılması, iki bölge arasındaki ticaretin yoğunluğunu göstermektedir.

Arkeolojik buluntular da bu bağlantıyı desteklemektedir. Hazar sahasında bulunan deve ve eşek kemikleri, doğu ticaret kervanlarının bölgeden geçtiğini göstermektedir. Don boylarında ele geçirilen deve tasvirleri ve Türkistan tarzı kıyafetler, doğu ticaretinin kültürel etkilerini de ortaya koymaktadır.

Ticaret Yolları ve Güvenlik Sistemi

Hazar Kağanlığı, ticaret yollarının güvenliğini sağlamak amacıyla çeşitli tahkimatlar kurmuştu. Bu yapılar yalnızca askerî amaç taşımıyor, aynı zamanda ticaret merkezleri ve konaklama noktaları olarak da işlev görüyordu.

Sarkel Kalesi bunun en önemli örneklerinden biridir. Don Irmağı üzerindeki bu kale, hem askerî bir üs hem de ticaret yolunu koruyan bir merkez niteliğindeydi. Kuzey Donetsk ve Oskol bölgelerinde bulunan çok sayıdaki tahkimat da ticaret yollarının güvenliğini sağlama amacı taşıyordu.

Bu sistem sayesinde Hazar topraklarından geçen ticaret yolları, kuzey orman kuşağından Kafkasya’ya kadar uzanan geniş bir ağ oluşturdu.

Tüccarlar ve Üretim

Hazar ticaret hayatı yalnızca yabancı tüccarlardan oluşmuyordu. Hazarlar ve Kağanlık sınırları içerisinde yaşayan topluluklar da ticari faaliyetlere katılıyordu. Hazar tüccarları Hazar Denizi kıyılarında ve Konstantinopolis’te faaliyet gösteriyordu.

Bunun yanında yerel üretim de ticaret sisteminin önemli bir parçasıydı. Don bölgesindeki Borşevo kültürü çevresinde kürk ve amfora üretiminin geliştiği, bu ürünlerin Kırım limanlarına gönderildiği arkeolojik araştırmalarla ortaya konmuştur.

Hazar Kağanlığı’nın ekonomik gücü, farklı bölgeleri birbirine bağlayan ticaret yolları, güvenlik sağlayan askerî yapılar ve çeşitli halkların üretim faaliyetleri üzerine kuruluydu. Bu ekonomik düzen, Kağanlığın yalnızca bir bozkır devleti olarak değil, Avrasya ticaret ağlarının önemli merkezlerinden biri olarak varlığını sürdürmesini sağlamıştır.

Din

Hazar Kağanlığı, Avrasya ticaret yollarının kesişme noktalarından biri olduğu gibi farklı dinlerin de bir arada bulunduğu bir siyasi yapıydı. Hazar hâkimiyeti altında geleneksel Türk inancı, Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet ile Slav ve Fin topluluklarının dinî inançları varlığını sürdürdü.

Hazar yönetimi, farklı din mensuplarının birlikte yaşayabildiği bir ortam oluşturdu. Bu durum, dinî baskıyla karşılaşan bazı Hristiyan ve Musevilerin Hazar topraklarına sığınmasına yol açtı. Müslüman coğrafyacılar da Hazar idaresinin farklı inançlara karşı hoşgörülü yaklaşımına dikkat çekmişlerdir.

Geleneksel Türk İnancı

Hazar toplumunun büyük kısmının İslamiyet, Hristiyanlık ve Musevilikten önce eski Türk inanç sistemine bağlı olduğu anlaşılmaktadır. İbn Rüste, Hazar ileri gelenlerinin Musevi olduğunu belirttikten sonra halkın geri kalanının “Türklerin dinine benzer bir din” üzerinde bulunduğunu aktarır.

Bu inanç sistemi hakkında kaynaklarda ayrıntılı bilgiler bulunmamakla birlikte bazı kayıtlar, Hazarların eski Türk diniyle benzer özellikler taşıdığını göstermektedir. Göktürklerde görülen bazı uygulamalar Hazarlar arasında da devam etmiş görünmektedir.

Bazı kaynaklarda Hazarların ölülerini yaktıklarından bahsedilir. Ayrıca İbn Fadlan’ın Hazar Kağanı’nın cenazesiyle ilgili aktardığı bilgiler, İslam öncesi Türk topluluklarının defin gelenekleriyle benzerlik göstermektedir.

Hazar toplumunda kehanet ve fal uygulamalarının da önemli bir yeri vardı. İbrahim b. Vasıf’ın aktardığı bilgiler, bozkır dünyasında yaygın olan fal geleneğinin Hazarlar arasında da bulunduğunu göstermektedir. Bununla birlikte Hazarların inanç dünyasında, her şeyi yaratan tek bir Tanrı anlayışı da önemli bir yer tutuyordu.

860 yılında Hazar ülkesini ziyaret eden Aziz Konstantin ile Hazar Kağanı arasında gerçekleştiği aktarılan görüşmede, Kağan’ın tek Tanrı inancına vurgu yaptığı anlatılır. Bu durum, Hazarların geleneksel inançlarının yalnızca doğa güçlerine dayalı olmadığını, tek Tanrı anlayışının da önemli bir unsur olduğunu göstermektedir.

Musevilik

Hazar yönetici sınıfının bir bölümü X. yüzyılda Museviliği benimsemişti. İbn Rüste’ye göre Hazarların büyük hükümdarı, onun yardımcısı ve ileri gelenleri Museviydi. Ancak bu durum bütün Hazar toplumunun Musevi olduğu anlamına gelmiyordu.

Bazı Müslüman coğrafyacılar, Hazar halkı içerisinde Musevilerin azınlıkta bulunduğunu belirtmektedir. Yakut el-Hamevi, hükümdar ve çevresinin Musevi olmasına rağmen halkın çoğunluğunun Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğunu aktarır.

İslamiyet ve Hristiyanlık

Hazar Kağanlığı şehirleşme ve ticaretin gelişmesiyle birlikte farklı dinlerin etkisine daha fazla açık hâle geldi. X. yüzyıla gelindiğinde İslamiyet ve Hristiyanlık, özellikle şehirlerde önemli topluluklara sahipti.

İdrisi, Hazarlar arasında Müslüman ve Hristiyanların bulunduğunu, ayrıca eski inançlarını sürdüren toplulukların da varlığını koruduğunu belirtir. Yakut el-Hamevi de benzer şekilde Hazar toplumunun büyük bölümünün Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğunu aktarır.

Bununla birlikte din değişimi, eski bozkır geleneklerinin tamamen ortadan kalkmasına yol açmadı. Yakut el-Hamevi, Müslüman ve Hristiyan Hazarların bile gelenek ve göreneklerinin eski inançlardan izler taşıdığını ifade eder.

Hazar Kağanlığı’nın dinî yapısı, farklı inançların aynı siyasi düzen içerisinde varlık gösterebildiği çok kültürlü bir toplum yapısını yansıtmaktadır.

Hristiyanlık

Hristiyanlık, Hazar Kağanlığı topraklarında özellikle Kırım’ın Hazar hâkimiyetine girmesinden sonra daha kurumsal bir yapıya kavuştu. Daha önce de Hazar sahasında Hristiyan topluluklar bulunmasına rağmen, bu dönemde düzenli bir kilise teşkilatı oluşturuldu.

Bizans kaynaklarında geçen Notitia episcopatuum adlı kilise listesinde, Hazar hâkimiyetindeki bölgelerde bulunan kilise merkezleri sıralanmaktadır. Bu teşkilatın merkezi Doros olup ona bağlı olarak Hotsir, Astel, Hvalis, Onogur, Reger, Hun ve Matraha kiliseleri bulunuyordu.

Kilise Teşkilatı

Kilise merkezlerinden biri olan Hotsir’in Kırım’daki Feodasia’nın batısında yer alan Fulla ve Karasiu çevresindeki teşkilatı ifade ettiği düşünülmektedir. Hotsir adının Hazar ismiyle bağlantılı olduğu ve daha sonraki dönemlerde Kırım’ın Hazarya adıyla anılmasıyla ilişkili bulunduğu belirtilmektedir.

Astel Kilisesi ise İtil kentiyle ilişkilendirilmektedir. Kaynaklarda Astel’in Hazar Irmağı üzerinde bulunan ve surlarla çevrili bir yerleşim olduğu aktarılır. Bu nedenle Astel’in İtil kentini ifade ettiği kabul edilmektedir. Bazı araştırmacılar, Tiflisli Abo’nun hayatını anlatan metinde geçen Nerses’in bağlı olduğu kilise teşkilatının da bu bölgeyle ilişkili olduğunu ileri sürmüştür.

Hvalis Kilisesi’nin merkezi kesin olarak belirlenememiştir. Bazı araştırmacılar burayı İtil ağzındaki bir yerleşimle ilişkilendirirken, bazıları Hvalis adının kaynaklarda Harezm için kullanılan isimlerden biri olması sebebiyle merkezinin Harezm’de bulunduğunu düşünmektedir.

Onogur Kilisesi Kuban bölgesiyle ilişkilendirilir. Reteg Kilisesi’nin ise büyük ihtimalle Terek boylarında bulunduğu kabul edilmektedir. Hun Kilisesi, Kafkasya’daki Varaçan’da kurulmuştu. Bu bölgedeki Hun topluluklarının Hristiyanlık geçmişinin VII. yüzyıla kadar uzandığı görülmektedir. Matraha Kilisesi ise Tamatarha kentinde bulunuyordu.

Hristiyanlığın Yayılması

786-787 yıllarında Doros’un Hazar hâkimiyetine girmesinden sonra Hazar topraklarında düzenli bir kilise teşkilatının kurulmasının sebebi kesin olarak bilinmemektedir.

Bazı araştırmacılar bu gelişmeyi Hazarların Museviliği kabul etmesine karşı Bizans Kilisesi’nin verdiği misyonerlik cevabı olarak değerlendirmiştir. Ancak bu görüş, Hazarların bu tarihten önce Museviliği kabul ettiği varsayımına dayanmaktadır. Bu nedenle kesin bir açıklama olarak kabul edilmemektedir.

Başka bir görüşe göre kilise teşkilatının yayılması, Bizans İmparatorluğu’ndaki ikonoklazm hareketiyle ilişkili olabilir. İkonoklazma karşı çıkan bazı din adamlarının Kırım’a gelerek burada faaliyet göstermeleri, Hazar topraklarında Hristiyanlığın güç kazanmasına katkı sağlamış olabilir.

Konstantin ve Methodios kardeşlerin 861 yılında Hazar Kağanı’nı ziyaret ederek ülkede misyonerlik faaliyetlerine izin almaları, Hristiyanlığın yayılmasında önemli bir gelişme olarak görülmektedir. Bu ziyaretin ardından Ortodoks Patriği Photios’un Kerç’teki din adamı Antony’ye gönderdiği mektupta bölgedeki dinî faaliyetlerden övgüyle bahsettiği aktarılır.

Hazar yönetiminin Hristiyanlığa karşı olumlu yaklaşımı bazı dinî metinlerde de görülmektedir. Aziz Abo’nun Yaşamıadlı eserde, Nerses adlı bir din adamının bulunduğu heyetin Hazar Kağanı tarafından kabul edildiği ve ilgiyle karşılandığı belirtilir.

Müslüman coğrafyacıların aktardıkları bilgiler de Hristiyanlığın Hazar toplumunda önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Bu kaynaklara göre Hazarlar arasında İslamiyet’ten sonra en yaygın dinlerden biri Hristiyanlıktı. Hristiyanlığın Hazar topraklarında yayılmasında özellikle kilise teşkilatının faaliyetleri etkili olmuştur.

Musevilik

Hazarların Museviliği kabulü, Hazar tarihiyle ilgili en çok tartışılan konulardan biridir. Ancak Hazar Kağanlığı’nı bütünüyle Musevi bir devlet olarak tanımlamak doğru değildir. Musevilik, öncelikle yönetici hanedan ve idareci kesim içerisinde benimsenmiş, halkın büyük bölümü ise farklı inançlara bağlı kalmaya devam etmiştir.

Müslüman coğrafyacılar, X. yüzyıldaki Hazar toplumunu anlatırken hükümdar ve çevresinin Musevi olduğunu, buna karşılık halkın çoğunluğunun Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğunu belirtirler. Yakut el-Hamevi, Hazar hükümdarının Musevi olmasına rağmen Yahudilerin toplum içerisindeki en küçük grubu oluşturduğunu aktarır.

Bu nedenle Hazarların Museviliği kabulü, toplumun tamamının din değiştirmesi şeklinde değil, yönetici sınıfın benimsediği bir dinî tercih olarak değerlendirilmelidir.

Museviliğin Hazar Topraklarındaki Geçmişi

Museviliğin Hazar coğrafyasındaki varlığı, Hazar Kağanlığı’ndan daha eski dönemlere uzanmaktadır. Kırım ve Dağıstan’da İsa’dan önceki dönemlerden itibaren Musevi toplulukların bulunduğu bilinmektedir. Bunun yanında Maveraünnehir ve çevresi gibi Hazarların ticari ilişkiler içerisinde olduğu bölgelerde de Musevi topluluklar yaşamaktaydı.

Hazar Kağanlığı’nın geniş ticaret ağları üzerinde kurulmuş olması, Museviliğin bu bölgede etkili hâle gelmesini mümkün kılan şartlardan biriydi. Özellikle Avrupa ile Çin arasındaki ticaret yollarında faaliyet gösteren Rahdani tüccarlarının Hazar toprakları üzerinden geçmesi, Hazar yönetici çevresiyle Musevi tüccarlar arasında ilişkiler kurulmasına zemin hazırlamış olabilir.

Museviliğin Kabul Tarihi

Hazar yöneticilerinin Museviliği ne zaman kabul ettiği kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar bu olayı VIII. yüzyıla kadar götürmektedir. Ancak bu görüş, daha çok Hazar Kağanı Yusuf’a atfedilen mektuptaki tartışmalı bilgilere dayanmaktadır.

Daha güvenilir kaynaklar, Museviliğin kabulünü VIII. yüzyılın sonları veya IX. yüzyılın başlarına yaklaştırmaktadır. Tiflisli Abo’nun hayatını anlatan metinde 790’lı yıllarda Hazarların tek yaratıcıya inanan bir halk olarak tanımlanması, bu dönemde henüz Museviliğin kesin biçimde hâkim din hâline gelmediğini göstermektedir.

860’lı yıllarda Hazar Kağanı ile Aziz Konstantin arasında gerçekleştiği aktarılan dinî tartışma da bu sürecin anlaşılması açısından önemlidir. Bu görüşmede Kağan, tek Tanrı inancını vurgulamış ancak Hristiyanların Teslis anlayışından ayrıldıklarını belirtmiştir.

Bu kayıtlar, Hazarların Museviliği kabulünün 700’lü yıllara ait olduğu görüşünü zayıflatmaktadır. Müslüman tarihçi Mesudi bile bu gelişmeyi Halife Harun Reşid dönemiyle (786-809) ilişkilendirirken, bazı kaynaklar da olayı IX. yüzyıl başlarına yaklaştırmaktadır.

Museviliğin Kabul Sebepleri

Hazarların Museviliği neden kabul ettiği kesin biçimde bilinmemektedir. Aziz Konstantin’in Hazar ülkesine yaptığı ziyaretin bir dinî tartışma talebi üzerine gerçekleştiği aktarılır. Hazar yönetimi, Yahudiler ve Müslümanlar arasında gerçekleşen tartışmada hangi inancın üstün olduğunu öğrenmek istemişti.

Bu anlatıya göre Hazar Kağanı, Yahudilerin etkili olduğu bir dinî ortam içerisinde bulunuyordu. Ancak Hazar sarayında Musevilerin güçlü bir konuma ulaştığını gösteren kesin kanıtlar bulunmamaktadır.

Bununla birlikte Rahdani tüccarlarının Hazar topraklarından geçen uluslararası ticaret ağı, Museviliğin yönetici çevrede tanınmasında etkili olmuş olabilir. Hazarların doğu sınırlarında yaşanan siyasi hareketlilik ve ticari ilişkiler de bu süreçte rol oynamış olabilir. Ancak bu değerlendirmeler kesin kanıtlara değil, tarihî ihtimallere dayanmaktadır.

Musevilik ve Devlet Yapısı

Hazar Kağanı ve yönetici çevrenin Museviliği benimsemesine rağmen, Museviliğin Hazar Kağanlığı’nın resmî devlet dini hâline geldiğini gösteren güçlü kanıtlar bulunmamaktadır.

837-838 yıllarında basıldığı düşünülen ve üzerinde “Musa Rasul Allah” ifadesi bulunan Musa sikkesi, Hazar yönetiminin Musevilikle ilişkisini gösteren önemli örneklerden biridir. Ancak bu sikkenin devamlı bir kullanım göstermemesi, Hazar devletinin kendisini tamamen Musevi bir kimlikle tanımlamadığını düşündürmektedir.

Benzer şekilde bazı kaynaklarda Hazar Kağanı’nın Müslümanlara yönelik baskıcı uygulamalarından bahsedilse de bu bilgiler, Hazarların genel hoşgörü politikasıyla çelişmektedir. Bu nedenle söz konusu kayıtların ihtiyatla değerlendirilmesi gerekir.

Hazar Kağanlığı’nda Musevilik, özellikle yönetici sınıfın benimsediği önemli bir dinî unsur olmuştur. Ancak Hazar toplumu farklı inançların birlikte yaşadığı çok dinli yapısını korumuştur.

İslamiyet

Hazarlar ile Müslümanlar arasındaki ilk ilişkiler uzun süre çatışma üzerine kuruluydu. 652 yılında Arapların Kafkasya valisi Selman b. Rebîa’nın ordusunun Hazarlar tarafından yenilgiye uğratılmasından 737 yılına kadar geçen dönem, iki tarafın askerî mücadele içerisinde olduğu bir süreçti.

VIII. yüzyılın ikinci yarısında da bazı çatışmalar yaşanmasına rağmen 737 yılı Hazar-Arap ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası oldu. Bu tarihten sonra iki taraf arasındaki ilişkiler yalnızca savaş alanıyla sınırlı kalmadı; ticaret ilişkileri gelişmeye başladı. Böylece daha önce düşman olan iki güç, ekonomik ilişkiler üzerinden birbirine yaklaşmaya başladı.

İslam’ın Hazar Toplumunda Yayılması

Hazar-Müslüman ilişkilerindeki değişim, X. yüzyılda daha belirgin hâle geldi. Arap-Hazar savaşlarını anlatan kaynaklarda Hazarlar uzun süre düşman bir güç olarak tasvir edilirken, Müslüman coğrafyacılar onları daha olumlu bir bakışla değerlendirmeye başladılar. Bu değişimde ticari ilişkilerin önemli rolü vardı.

Bunun yanında İslamiyet’in Hazar toplumu içerisinde yayılması da bu dönüşümün bir göstergesiydi. İbn Rüste, IX. yüzyıl sonları ve X. yüzyıl başlarında Müslümanları Hazar toplumundaki topluluklardan biri olarak gösterirken, daha sonraki kaynaklar Müslümanların Hazar ülkesindeki en kalabalık dinî gruplardan biri hâline geldiğini aktarır.

Ticaret ve Askerî Yapının Etkisi

İslamiyet’in yayılmasında Hazar Kağanlığı’nın ticaret ilişkileri önemli bir rol oynadı. Müslüman tüccarlar, Hazar şehirlerinde etkin bir varlık gösteriyor ve bu durum iki toplum arasındaki kültürel etkileşimi artırıyordu.

Bunun yanında Hazar ordusunun yapısında meydana gelen değişimler de İslam’ın yayılmasını etkiledi. Hazar Kağanlığı’nın son dönemlerinde ordunun önemli bir bölümünü Harezm kökenli Müslüman askerler oluşturuyordu.

Mesudi, Hazar ülkesinde Müslümanların güçlü bir konuma sahip olmasını büyük ölçüde ordudaki bu değişimle ilişkilendirir. Müslüman askerlerin devlet içerisindeki ağırlığının artması, toplumdaki İslamî etkinin de güçlenmesine katkı sağlamış olmalıdır.

Son Dönemde İslam’ın Güçlenmesi

Hazarların Oğuz tehdidiyle karşı karşıya kaldıkları dönemde Müslüman Harezm güçlerinden yardım istemeleri, Hazar toplumundaki dinî dönüşümün başka bir göstergesidir.

İbn Miskeveyh ve İbnü’l-Esîr, bu süreçte bazı Hazarların İslamiyet’i kabul ettiğini aktarırlar. Bu kişiler daha önce eski Türk inancına bağlı kimseler olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, Hazar toplumunda İslamlaşmanın aşamalı bir süreç içerisinde gerçekleştiğini göstermektedir.

Hazar Kağanlığı’nın yıkılmasından sonra da bu süreç devam etti. Makdisi, Museviliği benimseyen bazı Hazarların zaman içerisinde Müslümanlığa döndüğünü belirtmektedir.

Hazar toplumunda İslamiyet, ticari ilişkiler, şehirleşme ve askerî yapıdaki değişimlerin etkisiyle zaman içerisinde güç kazanmış; X. yüzyılda Kağanlık içerisindeki en önemli dinî unsurlardan biri hâline gelmiştir.

Kent Hayatı

Eski Türk toplulukları çoğunlukla bozkır yaşam tarzına sahip olmakla birlikte kent hayatına yabancı değillerdi. Hunlar döneminden itibaren Tung-wan Ch’eng ve İvogda gibi şehirlerin varlığı bilinmekte, sonraki Türk devletleri döneminde de çeşitli şehirleşme örnekleri görülmektedir. Arkeolojik araştırmalar, Türk topluluklarının bozkır hayatından şehirleşmeye doğru ilerleyen bir süreç yaşadığını göstermektedir.

Göktürkler döneminde Bilge Kağan ile Tonyukuk arasında şehirleşme konusunda ortaya çıkan görüş ayrılığı, bozkır hayatı ile yerleşik yaşam arasındaki farklılığı yansıtır. Tonyukuk, bozkırın sağladığı hareket kabiliyetini ve güvenliği ön plana çıkarırken Bilge Kağan, devletin gelişiminde şehirleşmenin ulaşılan yeni bir aşama olduğunu düşünüyordu.

Hazar Kağanlığı, Türk tarihinde kent hayatının geliştiği önemli siyasi yapılardan biriydi. Hazarlar, devletlerinin kuruluşundan önce var olan Belencer ve Phanagoria gibi şehirlerden yararlanmış, bunun yanında kendi hâkimiyetleri döneminde yeni yerleşim merkezleri geliştirmişlerdir. Hazar egemenliğindeki şehirler, özellikle ticaret yolları üzerindeki konumları sayesinde büyük bir gelişme göstermiştir.

İtil, Belencer, Semender ve Tamatarha gibi şehirler, Hazar ticaret ağının önemli merkezleriydi. Ancak bu şehirlerin gelişiminde yalnızca ekonomik zenginlik etkili değildi. Hazar Kağanlığı’nın farklı din ve topluluklara karşı izlediği hoşgörülü siyaset de şehirlerin uluslararası merkezler hâline gelmesine katkı sağladı. Mesudî, Hazar ülkesine gelen Müslüman tüccarların ve zanaatkârların hükümdarın adaleti ve güvenliği sebebiyle buraya yerleştiklerini belirtir.

Bununla birlikte Hazar şehir hayatı, tamamen yerleşik bir toplum yapısını ifade etmiyordu. Hazar toplumu büyük ölçüde bozkır geleneklerini korumaya devam ediyordu. Müslüman coğrafyacılar şehirleri anlatsalar da halkın önemli bir kısmı göçebe veya yarı göçebe yaşamını sürdürüyordu. İtil gibi başkent niteliğindeki merkezlerde bile halkın keçe çadırlarda yaşadığı ve mevsimlere göre hareket ettiği görülmektedir.

İbn Rüste, Hazar şehirlerinden Sarığşen ve Hanbalığ’ı anlatırken halkın kış aylarında bu merkezlerde bulunduğunu, baharın gelmesiyle birlikte kırsal alanlara çıktığını aktarır. Bu durum, Hazarların şehirleşme sürecine girmiş ancak bozkır yaşam tarzıyla bağlarını tamamen koparmamış bir toplum olduğunu göstermektedir.

Hazar Kağanlığı sınırları içerisinde çok sayıda şehir bulunuyordu. Belencer, Semender, Humara, İtil, Tamatarha, Phanagoria, Bulgar ve Suvar bu şehirlerin başlıcalarıydı. Bunlar arasında özellikle Belencer, Semender ve İtil, siyasi ve ekonomik önemleri bakımından öne çıkıyordu.

Belencer

Belencer, Hazar Kağanlığı öncesinde var olan eski yerleşim merkezlerinden biriydi. İbnü’l-Fakih ve İbn Hurdazbih, şehrin kuruluşunu Sasani dönemine kadar götürür. Bununla birlikte Belencer’in kökeninin, Ogur boylarından Belencerlerin yerleştirildiği bir sahadan gelişen bir yerleşime dayandığı anlaşılmaktadır. Kaynaklarda farklı kuruluş tarihleri verilse de şehrin V-VI. yüzyıllarda şehirleşme sürecine girdiği kabul edilmektedir.

Müslüman coğrafyacılar Belencer’i bir dağın yamacında ve bir nehir kenarında bulunan şehir olarak tanımlar. Arkeolojik araştırmalar, bu yerleşimin günümüzde Sulak Irmağı çevresindeki Satigma, Nalır-beg ve Tenselitay dağları bölgesinde bulunduğunu göstermektedir.

Belencer’in Hazarlarla ilişkisi VII. yüzyıl ortalarında belirginleşmiştir. 626 yılında Göktürklerin Kafkasya’daki faaliyetleri sırasında bölgenin yeni siyasi güce bağlandığı düşünülmektedir. Bununla birlikte Hazarların şehir üzerindeki hâkimiyetinin başlangıcı kesin olarak bilinmemektedir. Arapların 642 yılında Belencer’e yönelik saldırısında güçlü bir Hazar direnişinin görülmemesi, Hazarların henüz bölgede tam anlamıyla hâkimiyet kurmadığını göstermektedir.

Belencer, 652 yılında Hazar-Arap mücadelelerinin en önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Arap komutan Selman b. Rebîa’nın kuşattığı şehirde Hazarlar karşı saldırıya geçmiş ve Arap ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Bu olay, Hazar Kağanlığı’nın tarih sahnesindeki ilk büyük askerî başarısı olarak kabul edilir.

Sonraki dönemlerde Belencer, Hazar-Arap savaşlarında stratejik önemini korudu. Şehir zaman zaman Arap saldırılarına uğrasa da Hazarların kontrolünde kaldı ve Kafkasya’daki önemli savunma merkezlerinden biri oldu. Savaş dönemlerinin sona ermesiyle birlikte Belencer, ticaret yolları üzerindeki konumu sayesinde yeniden gelişmeye başladı.

Müslüman coğrafyacılar Belencer’i zengin ve gelişmiş bir şehir olarak tanımlamaktadır. Arkeolojik araştırmalar da bu anlatıları desteklemekte; şehirde bulunan mezar eşyaları, ekonomik ve kültürel hayatın gelişmişliğine işaret etmektedir. Ayrıca yapılan kazılarda ortaya çıkarılan iki kilise, Belencer’de Hristiyan toplulukların da varlığını göstermektedir.

Semender

Semender de Belencer gibi Hazar Kağanlığı öncesinde kurulmuş eski bir yerleşim merkezidir. İbn Hurdazbih ve İbnü’l-Fakih, iki şehrin kuruluşunu aynı döneme bağlar. Semender adının da bir Ogur boyuyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu bakımdan Belencer ve Semender’in, Sasani döneminde kuzey sınırlarının korunması amacıyla yerleştirilen toplulukların zamanla şehirleşmesiyle ortaya çıktığı değerlendirilmektedir.

Semender’in yeri konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar şehir için Dağıstan’daki Tarku bölgesini, bazıları ise Şelkovskaya çevresini önermiştir. Ancak kaynaklarda verilen farklı mesafe bilgilerinin yol güzergâhlarıyla ilgili olması mümkündür.

Semender, Hazar Kağanlığı’nın ilk dönemlerinde başkentlik görevini üstlenmiştir. Ancak Arap-Hazar savaşları sırasında şehrin tehdit altında kalması, Hazar yönetiminin başkenti daha kuzeydeki İtil’e taşımasına yol açmıştır. Bu değişiklik, Hazar Kağanlığı’nın siyasi merkezinin Kafkasya’dan Doğu Avrupa bozkırlarına kayması açısından önemli bir dönüm noktasıdır.

Başkentlik konumunu kaybetmesine rağmen Semender, ticaret hayatındaki önemini korudu. Hazar-Arap savaşlarının sona ermesinden sonra gelişen ticaret ağı sayesinde şehir büyük bir ekonomik canlılık kazandı. Müslüman coğrafyacılar Semender’i İtil’den daha büyük bir şehir olarak tanımlar ve çevresindeki tarımsal üretimin gelişmiş olduğundan bahsederler.

Semender aynı zamanda çok kültürlü yapısıyla dikkat çekiyordu. El-Bekrî, şehirde farklı milletlerden insanların yaşadığını belirtirken İbn Havkal şehirde Müslümanların, farklı dinlere mensup toplulukların ve putperestlerin bulunduğunu aktarır. Şehirde camiler, havralar ve kiliselerin bulunması, Hazar Kağanlığı dönemindeki dinî çeşitliliğin önemli göstergelerinden biridir.

İtil

İtil (Atil), Hazar Kağanlığı’nın başkenti ve devletin siyasi, ekonomik ve kültürel merkeziydi. Bununla birlikte şehrin konumu ve fiziki yapısı Hazar tarihi araştırmalarının en tartışmalı konularından biri olmaya devam etmektedir. Kentin yeri, kuruluş tarihi ve şehir yapısı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Araştırmacılar İtil’in konumu konusunda çeşitli bölgeler önermiştir. Wilhelm Tiesenhausen bugünkü Astrahan çevresini, Friedrich Westberg ise yakınındaki başka bir alanı işaret etmiştir. Zeki Velidi Togan, Abraham Nahum Polyak ve Svetlana Pletnöva ise şehrin günümüzde Volgograd olarak bilinen bölgede bulunduğunu düşünmüşlerdir. Ancak bu görüş arkeolojik araştırmalar tarafından desteklenmemiştir.

Lev Gumilöv, İtil’in Selitrennoe bölgesinde bulunduğunu ileri sürmüş, ancak burada yapılan araştırmalarda Hazar başkentine ait kesin bulgulara ulaşılamamıştır. 1990’lı yıllarda Astrahan’ın güneyindeki Samosdelka’da gerçekleştirilen kazılarda Saltovo-Mayaki kültürüne ait büyük bir yerleşim alanının ortaya çıkarılması yeni tartışmalar doğurmuştur. Ancak elde edilen veriler buranın Hazar başkenti olduğunu kesin biçimde göstermemektedir.

İtil’in konumu konusunda kesin bir sonuca ulaşılamamış olsa da şehrin İtil Irmağı’nın aşağı kesimlerinde bulunduğu kabul edilmektedir. Son yıllarda Astrahan çevresinde keşfedilen büyük yerleşim alanları, gelecekte yapılacak araştırmalar açısından önem taşımaktadır.

Kuruluşu ve Gelişimi

İtil’in kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda şehrin Hazarlar tarafından kurulduğu ifade edilir. Mücmelü’t-Tevârîh adlı eserde, Hazarların İtil Irmağı kıyısında kendi şehirlerini kurdukları aktarılır. Bu bilgi kesin bir kanıt olmamakla birlikte, dönemin anlayışını yansıtan önemli bir kayıttır.

İtil’den ilk bahseden kaynaklardan biri VIII. yüzyılın sonlarına ait Notitia episcopatuum adlı kilise teşkilatı listesidir. Burada şehir, bir nehir kenarında bulunan ve surlarla çevrili bir merkez olarak gösterilir.

Hazar Kağanlığı’nın başkentinin İtil’e taşınması, devletin siyasi yönelimindeki büyük değişimin göstergesiydi. Daha önce Kafkasya merkezli olan Hazar siyaseti, İtil’in başkent olmasıyla birlikte Doğu Avrupa, Kafkasya ve Asya arasındaki ticaret yollarının kesiştiği geniş bir alana yöneldi.

Şehrin Yapısı

İtil kenti iki ana bölümden oluşuyordu. Kaynaklarda farklı adlarla geçen bu iki bölümden doğudaki kesim Hanlık (Hanbalık), batıdaki kesim ise Sarığşın olarak anılmaktadır.

Doğu kesimi ticaret faaliyetlerinin yoğunlaştığı bölgeydi. Müslüman tüccarlar, zanaatkârlar ve farklı topluluklar burada yaşıyordu. Batı kesimi ise Hazar hükümdarı, askerî güçler ve Hazar toplumunun geleneksel kesimleriyle ilişkiliydi.

İstahrî, İtil’in doğu kısmında tüccarların, ticarethanelerin ve Müslümanların bulunduğunu; batı kısmının ise hükümdara, askerlerine ve Hazar halkına ait olduğunu belirtir.

Batı kesimindeki yaşam tarzı, bozkır geleneklerini büyük ölçüde koruyordu. Kaynaklara göre halkın önemli bir bölümü keçe çadırlarda yaşamaktaydı. Yakut el-Hamevî, bu çadırların Türklerin kullandığı kubbeli otağlar olduğunu belirtir. Buna karşılık hükümdarın sarayı tuğladan yapılmıştı.

Ticaret Merkezi Olarak İtil

İtil, Hazar ekonomisinin merkez noktasıydı. Şehir özellikle İslam dünyası ile kuzey bölgeleri arasındaki ticaretin önemli bir durağı hâline gelmişti. Müslüman tüccarlar, İtil üzerinden Hazar Denizi, Volga Nehri ve kuzey ticaret yollarına ulaşabiliyordu.

Şehirde camiler, mescitler, çarşılar ve hamamlar bulunuyordu. Müslüman coğrafyacılar, İtil’in özellikle ticaret bölgesini gelişmiş bir İslam şehri görünümünde tasvir ederler. Ancak bu anlatılar şehrin tamamını değil, daha çok Müslüman tüccarların yaşadığı doğu kesimini yansıtmaktadır.

İtil aynı zamanda çok dinli ve çok kültürlü yapısıyla dikkat çekiyordu. Şehirde Müslümanların yanı sıra Hristiyanlar, Museviler ve eski Türk inançlarını sürdüren topluluklar bulunuyordu.

Tarım ve Çevresi

İtil’in çevresinde şehrin ihtiyaçlarını karşılayan tarım alanları bulunuyordu. Yakut el-Hamevî, tarım bölgelerinin şehirden yaklaşık yirmi fersahlık bir alana yayıldığını aktarır. Ürünler kara ve nehir yollarıyla başkente taşınıyordu.

Bununla birlikte şehir, bütün ihtiyaçlarını çevresindeki üretimden karşılamıyordu. Kaynaklarda Hazarların dışarıdan gıda ürünleri getirdiklerine dair bilgiler bulunmaktadır. Bu durum, İtil’in büyük bir tüketim merkezi hâline geldiğini göstermektedir.

İtil, Hazar Kağanlığı’nın siyasi gücünü, ekonomik zenginliğini ve çok kültürlü yapısını bir araya getiren merkezdi. Şehrin kesin konumunun hâlâ tartışmalı olması, Hazar tarihinin en önemli araştırma sorunlarından biri olarak devam etmektedir.

Hazar Kağanlığı’nda Yönetim, Hukuk ve Toplumsal Düzen

Hazar Kağanlığı’nın büyümesi, yalnızca askerî güce dayanan bir hâkimiyet anlayışından ibaret değildi. Devletin uzun süre ayakta kalmasında merkezi yönetim, ticaret yollarının güvenliği, farklı toplulukların idaresi ve hukuki düzen önemli rol oynadı.

Hazarlar, geniş bir coğrafyada farklı halkları bünyelerinde barındıran bir siyasi yapı kurmuşlardı. Bulgarlar, Alanlar, Slavlar, Burtaslar, Macarlar ve başka topluluklardan oluşan bu çok unsurlu yapı, devletin yönetim anlayışında esnek bir model geliştirmesini gerektiriyordu. Ticaret yollarının güvenliği ve farklı toplulukların bir arada yaşaması, Hazar Kağanlığı’nın siyasi istikrarının temel unsurlarından biri oldu.

Bu düzen, bazı araştırmacılar tarafından Acemoğlu ve Robinson’un “Dar Koridor” kavramıyla karşılaştırılmıştır. Bu yaklaşıma göre güçlü devlet yapısı ile toplumun belirli ölçülerde denetime ve katılıma sahip olması arasında bir denge kurulması, istikrarlı bir yönetim ortaya çıkarabilir. Hazar örneğinde de devlet otoritesi güçlü olmakla birlikte, hükümdarın yetkileri geleneksel kurumlar ve toplumsal unsurlar tarafından sınırlandırılıyordu.

Hazar Kağanlığı’nın ekonomik gücünü oluşturan ticaret gelirleri, büyük ölçüde devletin güvenlik yapısını desteklemek için kullanıldı. Ordu teşkilatı, ticaret yollarını koruyan kaleler ve tahkimatlar bu düzenin devamını sağlayan unsurlardı. Don ve Donetsk bölgelerindeki kaleler hem askerî savunma noktaları hem de ticari merkezler olarak işlev görüyordu.

Hazar yönetiminin dikkat çekici yönlerinden biri hukuk alanındaki uygulamalardı. Müslüman kaynaklara göre İtil kentinde farklı dinî toplulukların kendi hukuklarına göre yargılanmasını sağlayan bir sistem bulunuyordu. Şehirde Müslümanlar, Hristiyanlar, Museviler ve eski inançlara mensup topluluklar için ayrı hâkimlerin görev yaptığı aktarılır. Bu uygulama, Hazar Kağanlığı’nın çok dinli yapısının yönetim anlayışına yansıyan önemli örneklerinden biridir.

Hazar ülkesinin farklı topluluklar için güvenli bir alan hâline gelmesi, dışarıdan gelen nüfus hareketlerini de destekledi. Mesudî, Müslüman tüccarların ve zanaatkârların Hazar ülkesine hükümdarın adaleti ve güvenliği sebebiyle geldiklerini belirtir. Aynı şekilde Hazar ordusunda görev yapan Harezmlilerin de dinî özgürlük, ibadet imkânı ve toplumsal haklar karşılığında Hazar hizmetine girdikleri aktarılır.

Hazar Kağanlığı’nda hükümdarın yetkileri de belirli sınırlar içerisinde bulunuyordu. 737 yılında Arap komutan Mervan’ın saldırısı sırasında Hazar Kağanı’nın beyleriyle yaptığı görüşme sonucunda karar vermesi, devlet yönetiminde danışma mekanizmasının varlığına işaret eder. Bu yapı, bozkır devletlerindeki kurultay geleneğiyle ilişkilendirilebilir.

Zaman içerisinde Hazar yönetiminde bazı değişimler yaşandı. İlk dönemlerde daha etkin bir askerî lider görünümündeki kağan, sonraki dönemlerde daha sembolik bir konuma yaklaşırken devlet işlerinde bek unvanlı görevli daha fazla sorumluluk üstlendi. Ancak bek, kağanın üzerinde bağımsız bir hükümdar değil, onun yetkilerinin bir bölümünü kullanan yüksek dereceli bir devlet görevlisiydi.

Müslüman kaynaklarda aktarılan bazı bilgiler, Hazar hükümdarının toplum ve ileri gelenler tarafından sınırlandırılabildiğini göstermektedir. Mesudî’nin aktardığına göre büyük felaketler, yenilgiler veya kıtlık dönemlerinde halk ve ileri gelenler kağanın değiştirilmesini talep edebiliyordu. Bu anlatı, Hazar yönetiminde hükümdarın mutlak bir otoriteye sahip olmadığını göstermesi açısından önemlidir.

Hazar Kağanlığı’nın yönetim sistemi, bozkır geleneğinden gelen siyasi kurumlarla ticaret imparatorluğu hâline gelmenin ortaya çıkardığı yeni ihtiyaçların birleşimiyle şekillenmiştir. Güçlü merkezi yapı, hukukî düzen ve farklı toplulukların bir arada yaşayabilmesini sağlayan uygulamalar, Hazar Barışı olarak ifade edilen istikrar ortamının oluşmasına katkıda bulunmuştur.

İçindekiler