Menüyü aç / kapat
Tercihler menüsünü aç / kapat
Kişisel menüyü aç / kapat
Oturum açık değil
Herhangi bir düzenleme yaparsanız IP adresiniz herkese açık olarak görünecektir.
16.37, 22 Temmuz 2026 tarihinde Admin (mesaj | katkılar) tarafından oluşturulmuş 335 numaralı sürüm (Musiki)

Timurlular, XIV. yüzyılın sonlarında Timur tarafından kurulan ve XV. yüzyıl boyunca Maveraünnehir, Horasan, İran ve çevresinde hüküm süren Türk-Moğol kökenli bir hanedandır. 1370 yılında Semerkand merkezli olarak ortaya çıkan devlet, Timur’un fetihleriyle Orta Asya’dan Anadolu’ya, İran’dan Hindistan sınırlarına kadar geniş bir hâkimiyet alanına ulaşmıştır.

Timur’un ölümünden sonra yaşanan taht mücadelelerine rağmen Şahruh döneminde yeniden düzenlenen Timurlu Devleti, özellikle Herat merkezli olarak büyük bir siyasî, ekonomik ve kültürel gelişme yaşamıştır. Bu dönemde mimari, minyatür, musiki, astronomi ve edebiyat alanlarında önemli eserler verilmiş; Ali Şîr Nevâî, Uluğ Beg ve Bihzâd gibi isimler Timurlu kültür çevresinde yetişmiştir.

Timurlular, Türk-Moğol devlet geleneği ile İran-İslam idarî ve kültürel unsurlarının birleştiği bir siyasî yapı oluşturmuşlardır. XV. yüzyılın sonlarında iç mücadeleler ve Özbeklerin yükselişi sonucunda zayıflayan devlet, XVI. yüzyıl başlarında Maveraünnehir ve Horasan’ın elden çıkmasıyla sona ermiştir. Timurlu hanedanının bir kolu ise Babür önderliğinde Hindistan’da Babürlü Devleti’ni kurmuştur.

Kuruluş Öncesi Orta Asya’nın Siyasi Durumu

Timur’un ortaya çıktığı XIV. yüzyıl ortalarında Orta Asya, Cengiz Han’ın kurduğu siyasî düzenin parçalanma sürecini yaşıyordu. Cengiz Han’ın 1227’de ölümünden sonra imparatorluk oğulları arasında paylaştırılmış, Çağatay’a doğuda Uygur ülkesinden batıda Buhara ve Semerkant’a kadar uzanan Maveraünnehir ve çevresi verilmişti.

Çağatay, Cengiz Han’ın yasasını en iyi bilen ve uygulanmasında en yetkili kişi olarak kabul edilmişti. Sert yönetimi ve geleneksel Moğol hukukuna bağlılığı sebebiyle Müslüman halk üzerinde olumsuz bir iz bırakmıştı. 1242’de ölümünden sonra onun adı hanedanına ve daha sonra Orta Asya’daki siyasî-kültürel çevreye adını vermeye devam etti.

Çağatay Hanlığı’nın gerçek anlamda kuruluşu, Çağatay’ın ölümünden sonraki dönemde gerçekleşti. Çağatay’ın torunu Algu, Kubilay Han ile Arık Böke arasındaki mücadeleden yararlanarak Harezm, Türkistan ve Afganistan üzerinde hâkimiyet kurdu ve hanlığın temelini oluşturdu.

XIV. yüzyıl başlarında Çağatay hanları arasında İslamiyet ve yerleşik hayatla ilişkiler değişmeye başladı. Kebek Han (1318-1326), Maveraünnehir’de daha fazla yerleşik düzene yönelerek yeni idarî uygulamalar başlattı ve para bastırdı. Onun kardeşi Tarmaşirin (1326-1334) İslamiyet’i kabul ederek Alaeddin adını aldı ve İslam medeniyetinin etkisini artırmaya çalıştı. Ancak göçebe beylerin tepkisi sonucu tahttan indirildi ve öldürüldü.

Tarmaşirin’den sonra hanlık yeniden göçebe geleneklerin etkisi altına girdi. XIV. yüzyıl ortalarında Maveraünnehir’de siyasî otorite zayıfladı. Kazan Han’ın merkeziyetçi yönetim kurma girişimleri boy beylerinin tepkisine yol açtı ve Emir Kazagan’ın ayaklanması sonucunda 1346’da öldürüldü. Bundan sonra gerçek güç, Cengiz Han soyundan gelen göstermelik hanlar adına hareket eden emirlerin eline geçti.

Emir Kazagan’ın 1358’de öldürülmesiyle Maveraünnehir’de siyasî istikrarsızlık daha da arttı. Bölgedeki parçalı yapı, kısa süre sonra Timur’un yükselişine zemin hazırlayan ortamı oluşturdu.

Timur’un Ortaya Çıkışı ve İlk Faaliyetleri

Emir Kazagan’ın 1358 yılında öldürülmesinden sonra Maveraünnehir’de siyasî istikrarsızlık yeniden arttı. Kazagan’ın oğlu Abdullah, Semerkant’ı merkez hâline getirmeye çalıştıysa da diğer beylerin tepkisiyle karşılaştı ve çıkan mücadelede öldürüldü. Bu gelişmelerin ardından bölge, Çağatay hanları ve yerel emirler arasındaki mücadelelere sahne oldu.

Timur, 9 Nisan 1336’da Keş (Şehrisebz) yakınlarındaki Hoca Ilgar köyünde doğdu. Babası Turagay, Barlas boyuna mensup itibarlı bir bey olmakla birlikte siyasî faaliyetlerden uzak duran, daha çok dinî çevrelerle ilişkileri bulunan bir kişiydi. Timur’un annesi Tekina Hatun idi.

Timur’un 1360 yılına kadar olan hayatı hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. XIV. yüzyıl kaynaklarında onun erken dönem faaliyetleri hakkında farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Bazı tarihçiler Timur’un siyasî sahneye çıkışını Maveraünnehir’deki karışıklık ortamıyla ilişkilendirirken, Timur’un mensup olduğu Barlas boyunun Çağatay ulusu içindeki itibarlı konumuna da dikkat çekmişlerdir.

Timur’un soyu, daha sonraki dönemde Cengiz Han soyuyla ilişkilendirilmiştir. Bu soy bağlantısı, Timur’un Cengiz Han geleneğine dayanan siyasî meşruiyetini güçlendiren unsurlardan biri olmuştur. Bununla birlikte Timur doğrudan Cengiz Han soyundan gelmediği için hükümdarlık unvanı olarak han yerine emir unvanını kullanmış, Cengiz soyundan gelen kişileri sembolik han olarak tahta çıkarmıştır.

1360 yılında Doğu Türkistan hükümdarı Tuğluk Timur’un Maveraünnehir’e sefer düzenlemesi sırasında Timur ona bağlılığını bildirdi ve Keş bölgesinin yönetimi kendisine bırakıldı. Tuğluk Timur’un oğlu İlyas Hoca’yı Maveraünnehir valisi olarak görevlendirmesi üzerine Timur bir süre onun hizmetinde bulundu. Ancak İlyas Hoca’nın çevresindeki emirlerin uygulamalarından rahatsız olarak Emir Hüseyin’in yanına geçti.

Timur ile Hüseyin bu dönemde birlikte hareket ederek çeşitli mücadelelere katıldılar. Horasan ve Sistan bölgelerindeki faaliyetleri sırasında Timur yaralandı; sağ elinden aldığı yara ve ayağındaki sakatlık nedeniyle daha sonraki kaynaklarda “Timur-i Leng” (Aksak Timur) olarak anılmaya başladı.

1365 yılında Timur ve Hüseyin Maveraünnehir’de yeniden güç kazandılar. Ancak iki emir arasındaki ilişkiler zamanla bozuldu. Hüseyin’in Timur’un adamlarına karşı tutumu ve aralarındaki siyasî rekabet, eski akrabalık bağlarına rağmen iki tarafı karşı karşıya getirdi.

1370 yılında Timur, Cengiz Han soyundan Suyurgatmış’ı han ilan ederek Emir Hüseyin üzerine yürüdü. Belh kuşatmasının ardından Hüseyin öldürüldü ve Timur Maveraünnehir’de tek hâkim güç hâline geldi. Aynı yıl Semerkant’a gelen Timur, 9 Nisan 1370 tarihinde burada iktidarını ilan ederek Timurlu hâkimiyetinin temelini attı.

Harezm Seferleri

Timur’un iktidarını sağlamlaştırmasından sonra yöneldiği ilk bölgelerden biri Harezm oldu. Cengiz Han’ın miras paylaşımında Harezm’in kuzey ve batı kesimleri Cuci ulusuna, Hive ve Kat çevresindeki doğu bölgeleri ise Çağatay ulusuna bırakılmıştı. Ancak XIV. yüzyılda Kongrat kabilesinden Hüseyin Sufi, Harezm’in doğu bölgeleri üzerinde hâkimiyet kurarak Çağatay mirasına bağlı toprakları ele geçirdi.

Timur, bu bölgelerin eski Çağatay ulusuna ait olduğunu ileri sürerek Hüseyin Sufi’den geri verilmesini istedi. Talebinin reddedilmesi üzerine Harezm üzerine sefere çıktı. 1371-1379 yılları arasında düzenlenen dört sefer sonucunda Harezm meselesi Timur’un lehine sonuçlandı.

İlk sefer sırasında Hüseyin Sufi yenilgiye uğradı ve kısa süre sonra öldü. Yerine geçen kardeşi Yusuf Sufi, Timur’a bağlılık göstermesine rağmen verilen sözleri yerine getirmedi. Bu durum üzerine Timur yeniden harekete geçti. Yusuf Sufi, Timur’un oğlu Cihangir ile evlendirilmek üzere Süyün Beg’i göndermeyi kabul etti. Bu evlilik 1374 yılında gerçekleşti ve daha sonra Timur’un veliaht olarak düşündüğü Muhammed Sultan dünyaya geldi.

1376 yılında üçüncü defa Harezm üzerine yürüyen Timur, Deşt-i Kıpçak meseleleriyle ilgilenmek zorunda kaldı. Bu durumdan yararlanan Yusuf Sufi çevre bölgelere akınlarda bulundu. Timur 1379 yılında düzenlediği son seferle Harezm’i kesin olarak hâkimiyeti altına aldı. Kuşatma sırasında Yusuf Sufi’nin ölümü üzerine şehir ele geçirildi ve bölge Timurlu yönetimine bağlandı.

Moğollar ve Deşt-i Kıpçak Seferleri

Timur, Harezm mücadeleleri sırasında Sirderya’nın doğusundaki Moğol emirleri ve Deşt-i Kıpçak bölgesiyle de ilgilenmek zorunda kaldı. Maveraünnehir’in kuzeydoğusunda yaşayan bazı kabileler, Timur’un hâkimiyetini kabul etmeyerek ayaklanmışlardı.

1375 yılında Celayir beylerinden Adilşah Behram ile Kıpçak reisi Sar Buka, Timur’a karşı harekete geçti. Semerkant üzerine yürüyen bu kuvvetler başarılı olamayarak bölgeden uzaklaştılar. Celayir kabilesi daha sonra dağıtılarak diğer beylerin hizmetine verildi.

Timur, 1375 sonlarından itibaren Doğu Türkistan’daki Duğlat emiri Kamereddin üzerine seferler düzenledi. 1376 yılında tekrarlanan harekât sonucunda Kamereddin yenilgiye uğradı.

Bu dönemde Timur’un dikkatini çeken önemli kişilerden biri Toktamış oldu. Ak Orda hükümdarı Urus Han ile mücadele hâlindeki Toy Hoca Oğlan’ın oğlu Toktamış, 1376 yılında Timur’a sığındı. Timur, Deşt-i Kıpçak’ta güçlü bir hâkimiyet kurmanın kendi siyasî çıkarları açısından önemli olduğunu düşünerek Toktamış’ı destekledi.

Timur, Toktamış’a asker, silah ve çeşitli hediyeler vererek onu Ak Orda tahtı için destekledi. Otrar, Savran ve Suğnak gibi şehirleri ele geçirmesi için yardım sağladı. Ancak Toktamış, Urus Han’ın oğulları karşısında birkaç defa yenilgiye uğradı ve yeniden Timur’un yanına dönmek zorunda kaldı.

Urus Han’ın Toktamış’ın teslim edilmesini istemesi üzerine Timur bunu reddetti ve kendisine sığınan bir kişiyi korumanın geleneklere uygun olduğunu belirtti. Taraflar arasında başlayan mücadeleler kesin bir sonuç vermedi. Urus Han’ın ve ardından haleflerinin ölümüyle Toktamış yeniden güç kazandı.

1378 yılında Timur’un desteğiyle tekrar harekete geçen Toktamış, Ak Orda’da hâkimiyeti ele geçirdi. Ardından Deşt-i Kıpçak’ın önemli merkezlerini kontrol altına alarak bölgede güçlü bir siyasî konuma ulaştı.

Horasan’ın Ele Geçirilmesi

Timur, 1370 yılında Maveraünnehir’de hâkimiyeti ele geçirdiğinde İran siyasî bakımdan parçalanmış durumdaydı. Horasan’da merkezi Herat olan Kertler (1245-1383), Sebzevar merkezli Serbedarlılar (1337-1381), Cürcan ve çevresinde Toga Timurlular (1337-1410), Fars ve Kirman bölgelerinde Muzafferliler (1294-1393), Irak-ı Arap, Irak-ı Acem ve Azerbaycan’da ise Celayirliler (1336-1432) hüküm sürmekteydi.

Kert hükümdarı Melik Muizzeddin’in 1370 yılında ölümünden sonra yerine geçen Gıyaseddin Pir Ali, Timur ile yakın ilişkiler kurmadı ve Semerkant’taki büyük kurultaya katılmadı. Horasan’daki devletler arasındaki sürekli mücadeleler, bölgenin Timur tarafından ele geçirilmesi için uygun bir ortam oluşturdu.

Timur, 1380 yılında oğlu Miranşah’ı bir orduyla Horasan’a gönderdi ve ardından kendisi de harekete geçti. Önce Fuşenc Kalesi ele geçirildi, daha sonra Herat kuşatıldı. Kert hükümdarı Gıyaseddin Pir Ali bir süre direndikten sonra 1381 yılı Nisan ayında şehri teslim etti. Timur onu bağışladı ancak hazinesine el koydu.

1382 yılında Horasan’a yeniden sefer düzenleyen Timur, bölgedeki rakip güçleri ortadan kaldırmaya başladı. Kert hanedanı mensupları Herat’ta çıkan bir ayaklanmadan sorumlu tutularak cezalandırıldı ve böylece yaklaşık 140 yıl boyunca bölgede hüküm süren Kert hâkimiyeti sona erdi.

Timur aynı dönemde Serbedarlılar üzerine de yürüdü. Sebzevar merkezli bu hareketin lideri Hoca Ali Müeyyed teslim oldu ve bir süre Timur’un yanında bulundu. Daha sonra öldürülmesiyle Serbedarlı hâkimiyeti de sona erdi.

Horasan seferleri sırasında Sistan, Astarabad, Damgan, Simnan ve Mazenderan bölgeleri de Timur’un hâkimiyet alanına girdi. Sistan hükümdarları etkisiz hâle getirildi; Toga Timurluların lideri Emir Veli ise Timur’un ilerleyişi karşısında bölgeden çekilmek zorunda kaldı. 1384 yılında Emir Veli’nin yeniden yenilmesiyle Horasan ve Hazar Denizi’nin güneydoğusundaki bölgeler Timurlu yönetimine bağlandı.

Üç Yıllık Sefer (1386-1388)

Horasan’ın ele geçirilmesinden sonra Timur, İran’ın diğer bölgelerine yöneldi. 1386 yılında başlayan bu harekât, üç yıl boyunca İran, Azerbaycan ve Kafkasya’daki hâkimiyet mücadelelerini belirledi.

Timur ilk olarak Mazenderan ve Luristan üzerine yürüdü. Luristan hâkimi Melik İzzeddin’in hac kervanlarına saldırdığı gerekçesiyle bölgeye sefer düzenlendi ve Luristan hâkimi ailesiyle birlikte ele geçirilerek Semerkant’a gönderildi.

Ardından Azerbaycan’a yönelen Timur, Celayirli Sultan Ahmed’in bölgedeki zayıf hâkimiyetinden yararlandı. Sultan Ahmed’in Tebriz’den ayrılması üzerine şehir Timur’un eline geçti. Timur daha sonra Nahçıvan ve Kars çevresine ilerledi; Tiflis’i ele geçirerek Gürcüler üzerine hâkimiyet kurdu. Şirvan ve Gilan hükümdarları da Timur’a bağlandı.

Timur’un Azerbaycan’daki ilerleyişi, Altın Orda hükümdarı Toktamış ile ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Timur’un desteğiyle Ak Orda’da iktidara gelen Toktamış, zamanla Deşt-i Kıpçak’ın tamamına hâkim olmuş ve Timur’un bölgedeki nüfuzuna rakip hâle gelmişti. Toktamış 1385-1386 kışında Tebriz üzerine yürüyerek şehri yağmaladı ve büyük miktarda ganimetle bölgeden ayrıldı.

Timur ile Toktamış arasında Azerbaycan ve Kafkasya üzerindeki rekabet böylece açık bir çatışmaya dönüştü. 1386-1387 kışında Toktamış’ın kuvvetleri Derbend üzerinden Azerbaycan’a girince Timur karşı harekete geçti. Yapılan mücadelede Timur’un oğlu Miranşah’ın komuta ettiği kuvvetler Toktamış’ın ordusunu yenilgiye uğrattı.

Timur daha sonra Doğu Anadolu’da güçlenen Kara Koyunlu Türkmenleri üzerine yürüdü. Ancak Kara Mehmed’in kuvvetleri dağlık bölgelerde direnerek Timur’un birliklerini geri püskürttü. Bunun üzerine Timur İran’a döndü.

1387 yılında Hemedan üzerinden İsfahan’a gelen Timur, şehir halkından vergi talep etti. Tahsildarların sert uygulamaları üzerine çıkan ayaklanma sonucunda şehir ele geçirildi ve ağır şekilde cezalandırıldı. Ardından Şiraz üzerine yürüyen Timur, Muzafferli hükümdarı Zeynelabidin’in şehirden ayrılması üzerine Fars bölgesini de hâkimiyeti altına aldı.

Toktamış Üzerine Birinci Sefer (1391)

Toktamış’ın 1386 yılında Azerbaycan’da Timur’un oğlu Miranşah karşısında başarısızlığa uğramasından sonra Maveraünnehir üzerine harekete geçmesi, Timur ile Altın Orda hükümdarı arasındaki çatışmayı açık hâle getirdi.

Toktamış 1387 yılında Suğnak’tan geçerek Savran şehrine geldi ancak güçlü savunması nedeniyle şehri ele geçiremedi. Bu sırada Endican’dan gelen Timur’un oğlu Ömer Şeyh, Otrar yakınlarında Toktamış’ın kuvvetleriyle karşılaştı fakat yenildi. Bunun üzerine Toktamış Maveraünnehir’e girerek çevre yerleşimleri yağmaladı ve Buhara üzerine yürüdü ancak şehri ele geçiremedi.

Aynı dönemde Harezm’de Süleyman Sufi’nin isyan etmesi Timur’un dikkatini bölgeye çevirmesine neden oldu. Timur 1388 yılında Ürgenç üzerine yürüdü. Süleyman Sufi Toktamış’ın yanına kaçarken şehir Timur’un eline geçti. Harezm halkının desteğini kaybettiğini düşünen Timur, Ürgenç halkının Semerkant’a sürülmesini ve şehrin yıkılmasını emretti.

Toktamış, Deşt-i Kıpçak’ın geniş kaynaklarına dayanarak güçlü bir ordu oluşturmuştu. Ordusunda Türk ve Moğol unsurlarının yanında Rus, Çerkez, Alan, Kırım ve Kefe çevresinden gelen birlikler de bulunuyordu.

1388 yılı sonunda Toktamış yeniden Savran’ı kuşattı. Timur, Maveraünnehir, Horasan ve diğer bölgelerden kuvvetlerini toplayarak harekete geçti. Ancak Toktamış doğrudan savaşa girmeyerek geri çekildi.

Timur, 1390 yılı sonunda Deşt-i Kıpçak üzerine büyük bir sefer başlattı. Taşkent ve Otrar üzerinden ilerleyen Timur, 1391 yılı başlarında Toktamış’a elçiler gönderdi. Toktamış barış talebinde bulunsa da Timur bunu kabul etmedi.

Timur’un ordusu bozkır bölgesine ilerlediğinde Altın Çuku Dağı’nda bir kitabe dikildi. 1391 tarihli bu yazıtta Timur’un Toktamış üzerine büyük bir orduyla sefere çıktığı belirtilmektedir.

27 Nisan 1391 tarihinde Kunduzca mevkiinde Timur ile Toktamış’ın orduları karşılaştı. Savaş Timur’un kesin zaferiyle sonuçlandı. Toktamış geri çekilirken Timur büyük miktarda ganimet elde etti ve Deşt-i Kıpçak’taki bazı toplulukları cezalandırdı. Timur 11 ay süren seferin ardından 1391 yılında Semerkant’a döndü.

Beş Yıllık Sefer (1392-1397)

Timur, Toktamış üzerine düzenlediği seferin ardından İran ve Orta Doğu’daki hâkimiyetini genişletmek amacıyla 1392 yılında yeni bir sefere çıktı.

Önce Mazenderan bölgesindeki yerel hâkimleri itaat altına aldı. Ardından Fars bölgesine yönelerek Muzafferliler üzerine yürüdü. Şiraz hâkimi Şah Mansur’un Timur’a karşı direnmesi üzerine yapılan savaşta Şah Mansur yenildi ve öldürüldü. Bunun ardından Muzafferli hanedanı sona erdirilerek Fars bölgesi Timur’un yönetimine bağlandı.

Timur daha sonra Irak-ı Arap’a yöneldi. Bu sırada Celayirli Sultan Ahmed Bağdat’ı terk ederek bölgeden uzaklaştı. Timur 1393 yılında Bağdat’ı ele geçirdi ve ardından Kerkük, Erbil, Musul, Mardin ve Diyarbakır gibi merkezler üzerine yürüdü.

Timur’un Irak ve Doğu Anadolu’daki ilerleyişi bölgedeki siyasî dengeleri değiştirdi. Erzincan Emiri Mutahharten Timur’a bağlılığını bildirdi. Buna karşılık Memlük Sultanı Berkuk, Timur’un gönderdiği elçileri öldürerek karşılık verdi.

Bu dönemde Anadolu’daki siyasî yapı parçalı durumdaydı. Osmanlı Devleti, Kadı Burhaneddin Devleti, Karamanlılar, Dulkadırlılar, Kara Koyunlular ve Akkoyunlular bölgedeki başlıca güçlerdi. Kadı Burhaneddin, Timur’un hâkimiyet talebini reddederek Osmanlılar ve Memlüklerle ilişki kurmaya çalıştı.

Timur başlangıçta Anadolu üzerine ilerlemek yerine Toktamış meselesini çözmeye yöneldi. Çünkü Anadolu’ya girmesi durumunda kuzeyde Altın Orda, güneyde Memlük kuvvetleriyle karşı karşıya kalabileceğini düşünüyordu.

Toktamış Üzerine İkinci Sefer (1395)

1391 yılındaki Kunduzca yenilgisine rağmen Toktamış, Deşt-i Kıpçak’ın kaynaklarından yararlanarak yeniden güç toplamaya çalıştı. Memlüklerle ilişki kurarak Timur’a karşı destek aradı.

Toktamış’ın Derbend üzerinden Şirvan bölgesinde faaliyet göstermesi üzerine Timur 1395 yılında harekete geçti. Önce Toktamış’ın kuvvetleri yenilgiye uğratıldı. Ardından iki hükümdarın orduları 15 Nisan 1395 tarihinde Terek Nehri kıyısında karşılaştı.

Terek Savaşı’nda Timur kesin bir zafer kazandı. Toktamış savaş alanından kaçmayı başardı ancak Altın Orda’nın siyasî gücü büyük ölçüde kırıldı.

Timur, Toktamış’ı takip ederek Deşt-i Kıpçak boyunca ilerledi. Toktamış’a bağlı bazı kabileleri cezalandırdı; Ten Nehri, Azak, Kuban ve Dağıstan bölgelerine kadar ulaştı. 1395 yılı sonunda Altın Orda’nın önemli merkezlerinden Hacı Tarhan ve Saray Berke şehirleri ele geçirilerek yağmalandı.

Bu sefer Altın Orda Devleti’nin eski gücünü kaybetmesinde önemli bir dönüm noktası oldu. Timur’un harekâtları sonucunda Altın Orda artık eski hâkimiyet seviyesine ulaşamadı. Aynı süreç Rus knezlerinin üzerindeki Altın Orda baskısının azalmasına da yol açtı.

Timur 1396 yılında Derbend ve Azerbaycan üzerinden Sultaniye ve Hemedan yoluyla Semerkant’a döndü.

Hindistan Seferi (1398-1399)

Timur, daha önce oğlu Cihangir’in oğlu Pir Muhammed’i Sind Nehri’ne kadar uzanan bölgelerin yönetimiyle görevlendirmişti. 1398 yılında Hindistan üzerine sefere çıktı. Bu seferin gerekçesi cihad olarak açıklansa da, Timur’un ileride planladığı seferler için büyük miktarda ekonomik kaynak elde etmek istediği anlaşılmaktadır.

Timur, Kabil çevresindeki putperest topluluklar üzerine harekât düzenledikten sonra Sind Nehri’ni geçti ve Hindistan içlerine ilerledi. Bu sırada Delhi merkezli Tuğluk Sultanlığı hükümdarı II. Mahmud Han bölgede hâkimdi.

Timur, yol üzerindeki kaleleri ele geçirerek ilerledi ve Batnir Kalesi’ni fethetti. Ardından Delhi yakınlarında Tuğluk ordusuyla karşılaştı. II. Mahmud Han’ın yenilmesi üzerine Timur 19 Aralık 1398’de Delhi’yi ele geçirdi. Şehir yağmalandı ve büyük miktarda ganimet elde edildi.

Timur daha sonra çevredeki bazı merkezleri de ele geçirerek Kabil üzerinden geri döndü ve 29 Nisan 1399’da Semerkant’a ulaştı.

Yedi Yıllık Sefer (1399-1404)

Timur’un Hindistan seferinden sonra yeniden batıya yönelmesinin temel sebeplerinden biri İran, Kafkasya ve Anadolu’daki gelişmelerdi. Azerbaycan valisi olan oğlu Miranşah’ın yönetimindeki bölgelerde ortaya çıkan karışıklıklar da Timur’un müdahalesini gerekli hâle getirdi.

Miranşah, 1396 yılında geçirdiği bir kazadan sonra sağlık sorunları yaşamış ve devlet işlerinden uzaklaşmıştı. Yönetimde meydana gelen aksaklıklar üzerine Timur, 1399 yılında batıya doğru harekete geçti. Miranşah’ın adamları hakkında soruşturma yaptırdı ve yönetimi yeniden düzenledi.

Timur 1399-1400 kışını Azerbaycan’daki Karabağ’da geçirdi. Bu sırada Azerbaycan, Gürcistan ve Irak bölgelerinde hâkimiyetini güçlendirdi. Kara Koyunlu hükümdarı Kara Yusuf ile Celayirli Sultan Ahmed, Timur’un ilerleyişi karşısında bölgeden ayrılarak önce Memlükler’e, ardından Osmanlılara sığındılar.

Suriye Seferi

Timur, batı seferi sırasında Memlük Devleti üzerine yöneldi. Memlük Sultanı Berkuk’un daha önce Timur’un elçilerini öldürmesi ve bazı rakiplerini himaye etmesi, sefer için gerekçe oluşturdu.

Timur, 1400 yılında Sivas üzerine yürüyerek şehri ele geçirdi ve tahrip etti. Daha sonra Suriye’ye yöneldi. Halep, Hama ve Humus ele geçirildi. 1401 yılında Dımaşk kuşatılarak fethedildi; şehir yağmalandı.

Halep’te Timur, aralarında İbn Haldun’un da bulunduğu bazı âlimlerle görüştü. Dımaşk’ın ardından Mardin ve Bağdat çevresindeki gelişmelerle ilgilenen Timur, Celayirli Sultan Ahmed’in hâkimiyetindeki Bağdat’ı da ele geçirdi.

Osmanlılarla İlişkilerin Bozulması ve Ankara Savaşı (1402)

Timur’un Anadolu’ya yönelmesinde Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid ile yaşanan siyasî rekabet önemli rol oynadı. Timur, Bayezid’den Kara Yusuf’un teslim edilmesini, Anadolu’daki bazı beyliklerin eski topraklarına iade edilmesini ve Osmanlıların kendisine bağlılık göstermesini istedi.

Bayezid bu talepleri kabul etmedi. İki hükümdar arasındaki yazışmalar sonuç vermeyince Timur Anadolu üzerine yürüdü.

Timur, 1402 yılı Mart ayında harekete geçti. Kemah ve Sivas üzerinden ilerleyerek Ankara’ya ulaştı. Bayezid de ordusuyla Ankara’ya geldi ve iki taraf 28 Temmuz 1402 tarihinde Ankara Savaşı’nda karşılaştı.

Savaş Timur’un zaferiyle sonuçlandı. Bayezid esir alındı ve Osmanlı Devleti’nde siyasî bir kriz dönemi başladı. Ankara Savaşı sonrasında Timur Anadolu’daki eski Türk beyliklerini yeniden kurdu; Karaman, Germiyan, Aydın, Saruhan, Menteşe ve Hamidoğulları yeniden bağımsız hâle geldi.

Timur ayrıca İzmir üzerine yürüyerek şehri 1402 yılı Aralık ayında ele geçirdi ve bölgeyi Aydınoğullarına bıraktı.

Son Yılları ve Çin Seferi Hazırlığı

Timur 1404 yılında Semerkant’a döndü ve yeni bir büyük sefere hazırlanmaya başladı. Bu sefer Çin’deki Ming Hanedanı üzerine yapılacaktı.

Semerkant’a dönüşünden sonra imar faaliyetlerine devam eden Timur, 1405 yılında Çin seferi için harekete geçti. Ancak sefer sırasında Otrar’da hastalanarak 18 Şubat 1405 tarihinde öldü.

Timur’un Son Seferi ve Ölümü

Timur, Yedi Yıllık Sefer’e çıkarken devlet merkezinin yönetimini Cihangir’in oğlu Muhammed Sultan’a, doğu sınırlarının idaresini ise Ömer Şeyh’in oğlu İskender’e bırakmıştı. İskender, Doğu Türkistan’daki gelişmelerden yararlanarak Moğollar üzerine seferler düzenledi ve Hoten’e kadar ilerledi. Ancak Semerkant’a dönme girişimi Muhammed Sultan tarafından bir muhalefet hareketi olarak değerlendirildi ve İskender tutuklanarak Semerkant’a gönderildi. Burada yargılanarak hapsedildi, bazı adamları ise öldürüldü.

Timur, daha önce Doğu Türkistan ve Moğolistan bölgelerine yönelik faaliyetlerini sürdürmüş ve bu bölgeleri hâkimiyeti altına almayı amaçlamıştı. Hindistan seferinden sonra Azerbaycan’da bulunduğu sırada Çin’deki gelişmelerden haberdar oldu ve doğuya büyük bir sefer düzenlemeye karar verdi.

Timur, 1404 yılında Çin seferi için hazırlıklara başladı. Sefer öncesinde doğu bölgelerinin yönetimini torunları arasında düzenledi. Uluğ Bey’e Taşkent, Sayram, Aşpara ve Çin sınırına kadar uzanan Moğol bölgeleri; İbrahim Sultan’a ise Endican, Kaşgar ve Hoten çevresinin yönetimi verildi.

Timur 1404 yılı Kasım ayı sonunda Semerkant’tan hareket ederek Aksulat’a ulaştı. Kış şartlarının ağırlaşması nedeniyle burada konakladı. Daha sonra ordusunu iki kola ayırarak ilerlemeyi planladı ve kendisi Otrar yönüne hareket etti. Sir Derya Nehri’ni buzlar üzerinden geçen ordu, 1405 yılı Ocak ayında Otrar’a ulaştı.

Otrar’da bir süre kalan Timur, sefer yollarının uygun hâle gelmesini bekledi. Ancak yaşlılığı ve zorlu kış şartları nedeniyle sağlığı bozuldu. Şubat 1405’te hastalığı ağırlaşınca, yanında bulunan devlet adamları ve ailesiyle görüşerek Cihangir’in oğlu Pir Muhammed’i veliaht ilan etti ve ona bağlı kalınacağına dair söz aldı.

Timur, 18 Şubat 1405 tarihinde Otrar’da 69 yaşında öldü. Ölümü, Çin seferinin başlamadan sona ermesine ve Timurlu Devleti’nde yeni bir taht mücadelesinin başlamasına yol açtı.

Timur Sonrası Dönem ve Halef Mücadeleleri (1405-1409)

Timur’un 18 Şubat 1405’te Otrar’da ölümü, Timurlu ordusunda ve hanedan içinde büyük bir belirsizliğe yol açtı. Timur’un yanında bulunan Emir Şeyh Nureddin, Şah Melik ve diğer ileri gelen emirler, onun vasiyetini yerine getirmek için birlikte hareket edeceklerine dair yemin ettiler. Timur’un veliaht olarak belirlediği Cihangir’in oğlu Pir Muhammed’e haber gönderilerek Semerkant’a gelmesi istendi.

Timur’un cenazesi ölümünden kısa süre sonra Semerkant’a götürüldü ve 23 Şubat 1405’te Muhammed Sultan’ın medresesine defnedildi. Ancak Timur’un ölümünün ardından emirler arasında vasiyetin uygulanması konusunda görüş ayrılıkları ortaya çıktı.

Başlangıçta Pir Muhammed’in hükümdar olarak tanınması kararlaştırılmıştı. Ancak onun uzak bir bölgede bulunması ve Semerkant’a ulaşmasının zaman alacak olması sebebiyle bazı emirler, Timur’un diğer torunu Şahruh’un daha uygun bir aday olduğunu savunmaya başladılar. Bu sırada Taşkent’te bulunan Halil Sultan da destek toplamaya başladı.

Halil Sultan, Timur’un ölüm haberini aldıktan sonra Semerkant’a hâkim olmak amacıyla harekete geçti. Bazı emirler, devletin karışıklığa sürüklenmesini önlemek amacıyla Halil Sultan’ı destekledi ve ona biat etti.

Merkez ordusundaki emirler ise Timur’un vasiyetine bağlı kalınması gerektiğini savunarak Pir Muhammed’i desteklemeye devam ettiler. Ancak Semerkant’taki güç dengesi Halil Sultan’ın lehine gelişti. Emir Argunşah’ın kaleyi onun adına koruması üzerine şehir merkezî yönetimin kontrolüne geçti.

Halil Sultan 16 Mart 1405 tarihinde Semerkant’a girdi. Timur’un vasiyetine uygun görünmek amacıyla Muhammed Sultan’ın oğlu Muhammed Cihangir’i han ilan etti ve onun adına para bastırdı. Ancak gerçek iktidar Halil Sultan’ın elindeydi.

Halil Sultan, Timur’un hazinesini kullanarak emirlerin desteğini sağlamaya çalıştı. Bu sırada Horasan hükümdarı Şahruh da Timur’un ölüm haberini aldıktan sonra kendi hâkimiyet bölgesinde bağımsız hareket etmeye başladı.

Şahruh, Horasan’ın güvenliğini sağladıktan sonra Maveraünnehir’e yöneldi. Ceyhun Nehri yakınlarında Emir Şah Melik ve diğer Timurlu emirleriyle temas kurdu. Halil Sultan da kendisine elçi göndererek Horasan’ın Şahruh’a, Maveraünnehir’in ise kendisine bırakılmasını teklif etti.

Taraflar arasında doğrudan savaş yaşanmasa da Timur’un mirası üzerindeki mücadele devam etti. Şahruh, Timur hanedanının en güçlü üyelerinden biri olarak ortaya çıktı ve sonraki yıllarda Timurlu devletinin yeniden birleşmesini sağlayacak siyasî mücadeleye başladı.

Azerbaycan ve Acem Irak’ında Timurlu Hâkimiyetinin Sonu (1405-1410)

Timur, ölümünden kısa süre önce batı bölgelerinin yönetimini torunları arasında düzenlemişti. Azerbaycan ve çevresindeki bölgeler Mirza Ömer’e verilmiş, Emir Cihanşah onun atabegi olarak görevlendirilmişti. Fars ve Irak-ı Arap bölgelerindeki Timurlu mirzaları da Mirza Ömer’e bağlı hâle getirilmişti.

Timur’un ölümünden önce bu bölgelerde Kara Koyunlu hükümdarı Kara Yusuf ile mücadele devam etmekteydi. 1403 yılında Mirza Ömer, kardeşi Ebu Bekir Mirza ve diğer Timurlu kuvvetleriyle birlikte Kara Yusuf üzerine yürüdü. Hille yakınlarında yapılan savaşta Timurlular galip geldi ve Kara Yusuf Suriye taraflarına çekildi.

Ancak Timur’un 1405 yılında ölümü, Timurlu hâkimiyetinin batı bölgelerinde hızla zayıflamasına yol açtı. Azerbaycan’daki emirler arasında çıkan anlaşmazlıklar Mirza Ömer’in durumunu güçleştirdi. Mirza Ömer’in atabegi Cihanşah’ın bazı emirlerin etkisiyle ona karşı harekete geçmesi üzerine 24 Mart 1405’te çatışma çıktı. Cihanşah yenilerek öldürüldü.

Mirza Ömer bu olaydan sonra Azerbaycan’daki hâkimiyetini sürdürmeye çalıştı. Ancak kardeşi Ebu Bekir Mirza ile mücadele etmek zorunda kaldı. Ebu Bekir, babası Miranşah ile birleşerek Azerbaycan’a yöneldi ve 1405 yılı sonunda Tebriz’i ele geçirdi.

Mirza Ömer, Ebu Bekir’e karşı başarılı olamayınca Horasan hükümdarı Şahruh’un yanına sığındı. Başlangıçta Şahruh’un hâkimiyetini kabul ettiyse de daha sonra ona karşı ayaklandı. 18 Nisan 1407’de yapılan savaşta Şahruh tarafından yenildi ve kısa süre sonra öldü.

Bu sırada Ebu Bekir Mirza Azerbaycan’daki hâkimiyetini korumaya çalışırken Kara Koyunlular yeniden güç kazanmaya başladı. Kara Yusuf, 1406 yılında Nahçıvan yakınlarında yapılan savaşta Ebu Bekir’i yenerek Timurluların Azerbaycan’daki gücünü büyük ölçüde kırdı.

1408 yılında Tebriz yakınlarındaki Serdrud Savaşı’nda Kara Yusuf ile Ebu Bekir arasında yeniden mücadele yaşandı. Kara Koyunlu kuvvetleri kesin bir zafer kazandı. Savaş sırasında Miranşah öldürüldü. Bu yenilgiyle birlikte Azerbaycan ve Irak-ı Acem’de Timurlu hâkimiyeti sona erdi.

Timurluların bölgeden çekilmesi, Kara Koyunluların aşiret birliğinden güçlü bir siyasî yapıya dönüşmesini sağladı. Kara Yusuf ve halefleri, Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Irak bölgelerinde önemli bir güç hâline geldi.

Azerbaycan’daki gelişmelerin ardından Celayirliler de bölgeye yeniden hâkim olmaya çalıştı. Ancak Kara Yusuf, 1410 yılında Celayirli Sultan Ahmed’i yenerek Azerbaycan’daki üstünlüğünü kesinleştirdi. Böylece Azerbaycan ve Irak-ı Arap’ın önemli bir bölümü Kara Koyunlu hâkimiyetine geçti.

Güney İran’da (Fars ve Kirman) Timurlu Mirzaları Arasındaki Mücadeleler (1405-1411)

Timur’un ölümü sırasında Fars bölgesi, Ömer Şeyh’in oğulları tarafından yönetiliyordu. Kardeşleri arasında en güçlü konumda bulunan Pir Muhammed, dedesinin ölüm haberini alınca kendi hâkimiyetini sağlamlaştırmaya çalıştı. Timur’un sağlığında annesi Mülket Aga’nın Şahruh ile evlendirilmiş olmasını dikkate alan Pir Muhammed, Şahruh adına hutbe okutulmasını ve sikke bastırılmasını kabul ettiğini bildirdi.

Pir Muhammed, bölgesindeki yönetimi düzenlemek amacıyla şehirlere darugalar tayin etti, askerleri kayıt altına aldı ve Kirman hâkimi İdigu Barlas’ın kendisine bağlanmasını istedi. İdigu Barlas’ın bunu kabul etmemesi üzerine Pir Muhammed, kardeşi Mirza İskender ile birlikte Kirman üzerine yürüdü. İskender şehri kuşattıysa da Şeyh Nimetullah’ın aracılığıyla taraflar arasında anlaşma sağlandı.

1406 yılından sonra Ömer Şeyh oğulları arasında anlaşmazlıklar başladı. Mirza İskender’in bağımsız hareket etmesi üzerine Pir Muhammed onu etkisiz hâle getirmeye çalıştı. İskender yakalanarak Herat’a gönderildi ancak Tabes yöresinde kaçmayı başardı. Daha sonra Isfahan hâkimi kardeşi Rüstem ile birleşerek Şiraz üzerine yürüdü. Şehri ele geçiremeyince çevreyi yağmalayıp geri döndü.

Pir Muhammed bunun üzerine Isfahan üzerine yürüdü. Rüstem, Şahruh’a karşı daha önce giriştiği başarısız ayaklanma sonrası Horasan’dan kaçan Hasan Candar ve taraftarlarına güvenerek direnmeyi tercih etti. Ancak Isfahan önlerinde yenildi ve önce Kaşan’a, ardından Horasan’a çekildi. Mirza İskender de aynı şekilde Horasan yönüne gitti.

Pir Muhammed, Isfahan’ı ele geçirdikten sonra şehri bağışladı ve burada imar faaliyetlerinde bulundu. Timur dönemine ait maliye ve vergi kayıtlarını toplatarak yeniden düzenledi. Şehrin yönetimini oğlu Ömer Şeyh’e bırakarak Şiraz’a döndü.

Bu sırada Rüstem Şahruh’un yanına sığınırken, İskender de Horasan ve Maveraünnehir taraflarında yeni bir güç toplamaya çalıştı. İskender’in çevresinde büyük bir topluluk oluşması, bölgedeki Timurlu yöneticileri endişelendirdi. Bunun üzerine İskender batıya dönmek zorunda kaldı.

Öte yandan Kara Koyunlular karşısında yenilen Mirza Ebu Bekir’in Kirman’a sığınması, bölgedeki dengeleri daha da karmaşıklaştırdı. Ebu Bekir Kirman’da hâkimiyet kurmaya çalıştıysa da İdigu Barlas’ın oğulları tarafından engellendi. Daha sonra Sistan’a yönelen Ebu Bekir, burada Şahruh’a karşı bir ittifak oluşturma girişiminde bulundu. Ancak Şahruh’un harekete geçmesi üzerine yeniden Kirman taraflarına döndü ve yapılan çatışmada öldürüldü.

Şahruh, İskender’in faaliyetlerinden haberdar olduğunda iki kardeş arasında anlaşma sağlanmasını istedi. Bunun üzerine İskender 1409 yılı başında Şiraz’a döndü. Ancak Pir Muhammed’in Kirman seferi sırasında, emirlerinden Şerbetdar Hüseyin tarafından öldürülmesi üzerine Fars bölgesindeki hâkimiyet İskender’in eline geçti.

İskender Şiraz’a hâkim olduktan sonra Yezd ve Isfahan üzerine harekete geçti. Rüstem ile yaptığı mücadelede üstünlük sağladı ve Isfahan’ı kuşattı. Bu sırada Halil Sultan arabuluculuk yapmak amacıyla bölgeye geldiyse de tarafları uzlaştırmayı başaramadı. Rüstem Kara Koyunluların yanına çekilirken, Baykara Horasan’a kaçtı. İskender ise Isfahan kuşatmasını kaldırarak Şiraz’a döndü.

1410 yılında Mirza Rüstem, Kara Koyunlu hükümdarı Kara Yusuf’un desteğini alarak yeniden Isfahan’a yöneldi. Ancak Güney İran’daki mücadeleler sırasında Şahruh doğrudan müdahalede bulunamadı. Çünkü önce Maveraünnehir’de hâkimiyetini sağlamlaştırması gerekiyordu.

Şahruh 1409 yılında Maveraünnehir’de hâkimiyeti ele geçirdikten sonra Halil Sultan’ı batı meseleleriyle ilgilenmek üzere görevlendirdi. Halil Sultan bir süre Ömer Şeyh oğulları arasındaki mücadelelere müdahale etmeye çalıştıysa da 1411 yılında ölümüyle birlikte Şahruh’un bu yöndeki girişimleri sonuçsuz kaldı.

Halil Sultan Döneminde Maveraünnehir Mücadelesi ve Şahruh’un Hâkimiyet Kurması (1405-1409)

Miranşah’ın Horasan Seferi ve Maveraünnehir’de Yeni Dengeler

Şahruh, Amuderya kıyısında Halil Sultan ile görüşmeler sürdürürken, Halil Sultan’ın babası Miranşah’ın Horasan’a doğru ilerlediği haberini aldı. Bunun üzerine 5.000 kişilik bir kuvvet Miranşah’ı karşılamak üzere gönderildi. Şahruh’un mektubunda Timur’un her mirzaya belirli bir bölge verdiği, herkesin kendi hâkimiyet alanının işleriyle ilgilenmesi gerektiği belirtilerek Halil Sultan’ın Gürcistan ve Ermenistan taraflarına yönelmesi, Maveraünnehir’in ise Pir Muhammed’e bırakılması gerektiği ifade ediliyordu.

Miranşah bu görüşleri kabul etmiş görünerek Ebubekir ile birlikte Azerbaycan’a dönmeye karar verdi. Bu sırada Şahruh, Timur tarafından Rey bölgesine tayin edilmiş olan Süleyman Şah ile görüştü. Süleyman Şah, Pir Muhammed’in gelişini beklemek üzere Şaburgan çevresinde bırakıldı. Emir Şeyh Nureddin ise Halil Sultan’ın hizmetine girerek uygun zamanda ona karşı harekete geçmek üzere Semerkand’a gönderildi.

Ancak Şeyh Nureddin’in Halil Sultan’ın hizmetine girmesinden sonra gelişmeler farklı yönde ilerledi. Hudaydad Hüseyni’nin ayaklanmasını bastırmak üzere Semerkand’dan ayrılan Şeyh Nureddin, kısa süre sonra onunla birleşerek Halil Sultan’a karşı mücadeleye başladı. İki emir, Sirderya boyundaki Sayram, Taşkent, Endican, Şahruhiye, Otrar ve Suğnak gibi önemli merkezlerde etkili oldular.

Pir Muhammed’in Maveraünnehir Seferi

Andhoy civarında Şahruh’un yanından ayrılan Sultan Hüseyin, Halil Sultan’ın yanına gitti ve onun tarafından iyi karşılandı. Halil Sultan daha önce Timur’un hazinesini Pir Muhammed’e göndereceğine söz vermiş olmasına rağmen bu sözünü yerine getirmedi.

Timur’un ölüm haberini alan Pir Muhammed, ordusuyla Semerkand üzerine yürüdü. Ancak Halil Sultan bu gelişmeyi öğrenerek Sultan Hüseyin kumandasında 30.000 kişilik bir kuvvet gönderdi. Bu kuvvetin görevi Pir Muhammed ile görüşerek Sultan Hanike’yi ona teslim etmek ve onun Amuderya’yı geçmesini engellemekti.

Fakat Belh’e ulaşan Sultan Hüseyin, Pir Ali Taz’ın etkisiyle kendi hükümdarlık iddiasına yöneldi. Ordudaki begleri toplantıya çağırarak bazılarını tutuklattı, ardından Sultan Hanike’yi kendi nikâhına aldı ve Semerkand üzerine yürüdü. Halil Sultan ise Keş’e gelerek ona karşı çıktı. Ancak savaş başlamadan önce Sultan Hüseyin’in yanındaki bazı beglerin Halil Sultan’ın tarafına geçmesi üzerine Sultan Hüseyin geri çekildi.

Pir Muhammed bu olay üzerine Süleyman Şah’tan Sultan Hüseyin’in teslim edilmesini istedi. Süleyman Şah bunu reddedince Pir Muhammed harekete geçti. Yapılan mücadelede Süleyman Şah ve Sultan Hüseyin yenilerek Şahruh’un yanına sığındılar. Şahruh, Süleyman Şah’a Serahs’ı dirlik olarak verdi; ancak Pir Muhammed’in isteği üzerine Sultan Hüseyin daha sonra öldürüldü.

Pir Muhammed ile Halil Sultan Arasındaki Savaş

Rakiplerinden birini ortadan kaldıran Pir Muhammed, Şahruh’a elçi göndererek Maveraünnehir’in Timur’un vasiyeti gereği kendisine ait olduğunu ve bu bölgeyi geri almak için amcasının desteğini istedi.

Şahruh doğrudan harekete geçmek yerine hazırlıkların tamamlanmasını bekledi ve Uluğ Bey ile Şah Melik’i öncü kuvvet olarak gönderdi. Şah Melik Amuderya’yı geçerek Halil Sultan’ın sınır kuvvetlerini etkisiz hâle getirdi.

Bu sırada Hudaydad Hüseyni de Semerkand üzerine yürümeye hazırlanıyordu. Halil Sultan, önce Şah Melik üzerine hareket etti. Ancak Şah Melik’in geçitleri tutması nedeniyle kesin sonuç alınamadı ve taraflar arasında görüşmeler başladı. Yapılan anlaşmayla Timur’un hazinesi ve mirzaların mallarının iadesi kararlaştırıldı.

Pir Muhammed ise Halil Sultan’a gönderdiği elçi aracılığıyla onun Timur tarafından vasiyet edilmediğini ileri sürdü. Halil Sultan ise kendisine tahtı verenin Timur olduğunu söyleyerek hâkimiyetini savundu.

Sonunda Pir Muhammed Amuderya’yı geçerek ilerledi. Halil Sultan da karşı harekete geçti ve iki taraf 1406 yılı Şubat ayında Karşı suyu kıyısında karşılaştı. Savaş Halil Sultan’ın zaferiyle sonuçlandı. Pir Muhammed Belh’e, Şah Melik ve Uluğ Bey ise Horasan’a çekildi.

Şahruh’un Maveraünnehir’e Müdahalesi ve Halil Sultan’ın Sonu

Pir Muhammed’in yenilgisinden sonra Şahruh Herat’tan hareket etti. Ancak yeniden barış görüşmeleri başladı ve Halil Sultan Semerkand’a döndü. Daha sonra Halil Sultan, Pir Muhammed’in ortadan kaldırılması için onun beylerbeyi Pir Ali Taz ile gizlice anlaştı. Bu anlaşma sonucunda Pir Muhammed 1407 yılı Şubat ayında öldürüldü.

Şahruh Belh’e gelerek durumu düzenlemeye çalıştı ve bölgeyi Pir Muhammed’in oğlu Kaydu’ya bırakarak Herat’a döndü.

Halil Sultan’ın yönetimi ise zamanla zayıfladı. Sürekli asker bulundurmak zorunda kalması, Timur’un hazinesini dağıtması ve çevresindeki bazı emirlerin etkisini artırması hoşnutsuzluklara yol açtı. Özellikle eşi Şad Mülk’ün devlet işlerinde etkili olması ve eski Timurlu emirlerinin değer kaybetmesi muhalefeti güçlendirdi.

Bunun üzerine Hudaydad Hüseyni ve Şeyh Nureddin gibi güçlü emirler Şahruh’tan yardım istedi. Şahruh 1409 yılında Maveraünnehir üzerine yürüdü. Bu sırada Halil Sultan Hudaydad Hüseyni ile mücadele ederken yenildi ve esir alındı. Daha sonra Şahruh’un yaklaşması üzerine Otrar’a götürüldü.

Halil Sultan, Emir Şeyh Nureddin’in aracılığıyla Şahruh ile görüştü ve anlaşmaya varıldı. Buna göre Halil Sultan Maveraünnehir’den ayrılarak Rey bölgesine gidecek, eşi Şad Mülk kendisine teslim edilecekti.

1409 yılında Şahruh Semerkand’a girerek Timurlu taht mücadelesine son verdi. Şehirde oğlu Uluğ Bey’i hâkim bıraktı, Şah Melik’i ise onun atabeyi olarak görevlendirdi. İbrahim Sultan Belh’e, Kaydu ise Kandahar’a tayin edildi.

Böylece Timur’un ölümünden sonra başlayan taht mücadeleleri büyük ölçüde sona ermiş ve Timurlu Devleti Şahruh’un liderliği altında yeniden birleşmiştir.

Şahruh Devri’nde Uluğ Bey’in Faaliyetleri ve Azerbaycan Seferleri (1416-1430)

Uluğ Bey’in Fergana ve Kaşgar’da Hâkimiyet Kurması

Şahruh’un İskender üzerine düzenlediği sefer sırasında oğlu Uluğ Bey, Türkistan bölgesinin güvenliğini sağlamak amacıyla Semerkand’da bırakıldı. Bu sırada Fergana hâkimi olan Ömer Şeyh’in oğlu Ahmed, Uluğ Bey’in davetlerine şüpheyle yaklaşarak Semerkand’a gelmedi ve ardından ayaklandı.

Görüşmeler sonucunda Ahmed, oğlunu Semerkand’a göndereceğini bildirmiş olmasına rağmen sözünü yerine getirmedi. Bunun üzerine Uluğ Bey Fergana üzerine yürüdü; Ahsi ve Endican’ı ele geçirdi. Ahmed ise dağlık bölgelere çekildi. Uluğ Bey daha sonra Semerkand’a döndü.

Şahruh Herat’a döndüğünde Uluğ Bey’in bu hareketi hakkında herhangi bir cezalandırmaya gitmedi. Ahmed ise Moğol hanı Muhammed’e sığınarak Kaşgar taraflarına kaçtı. Daha sonra Şahruh tarafından affedilerek Herat’a çağrıldı. Ancak buraya geldiğinde tutuklandı ve Mekke’ye sürgün edildi.

Ahmed, Kaşgar’dan ayrılırken yerine Şeyh Ali-i Tuğayi’yi bırakmıştı. Şeyh Ali-i Tuğayi’nin oğlu Semerkand’a gönderilerek Uluğ Bey’e bağlılık bildirildi. Uluğ Bey de kendi adamlarını Kaşgar’a göndererek bölgede Timurlu hâkimiyetini sağlamlaştırdı.

Uluğ Bey’in Moğollar ve Özbeklerle İlişkileri

Şahruh’un Fars seferinden dönüşü sırasında Uluğ Bey Sirderya kıyısında bulunuyordu. Bu sırada Harezm’den gelen haberlerde Toktamış’ın oğullarından Cebbar Berdi’nin Cengiz Oğlan’ı yenerek Deşt-i Kıpçak’ta hâkimiyet kurduğu bildirildi. Bunun üzerine Uluğ Bey Semerkand’a döndü.

Moğollar tarafından gönderilen elçiler dostluk ilişkileri kurmak istediklerini bildirdiler. 1417-1418 kışında Uluğ Bey Hocend civarında bulunurken Deşt-i Kıpçak’tan Edige’nin elçisi geldi. Bunun üzerine sefere devam edilmeyerek Semerkand’a dönüldü.

1418 yılında Kaşgar’dan gelen haberlerde Moğollar arasında anlaşmazlık çıktığı bildirildi. Bu sırada yeni Moğol hanı Veys Han’ın elçileri birlik ve dostluk teklifinde bulundu.

1419 yılında Deşt-i Kıpçak’tan Barak Oğlan’ın yardım istemesi üzerine Uluğ Bey Özbek topraklarına yöneldi. Ancak Özbeklerin dağıldığı haberini alınca geri döndü.

Daha sonra Moğollar arasındaki karışıklıklardan yararlanmak isteyen Uluğ Bey 1420 yılında sefere çıktı. Ancak Moğol ileri gelenlerinin bağlılık bildirmesi üzerine harekâtı durdurdu ve Semerkand’a geri döndü.

1421 yılında Şir Muhammed Han’ın Veys Han’ı yenerek Moğollar arasında hâkimiyet kurduğu haberi geldi. Böylece Uluğ Bey, çevresindeki iki önemli siyasi güç üzerinde kendi etkisini artırmış oldu.

Şahruh’un I. Azerbaycan Seferi (1420-1421)

Kara Koyunlu hükümdarı Kara Yusuf’un Timurlu mirzalarını ve ardından Celayirli Sultan Ahmed’i yenerek Azerbaycan’da hâkimiyet kurması, Şahruh için önemli bir tehdit oluşturdu. Daha önce Kara Koyunlular üzerine yürümek isteyen Şahruh, İskender meselesi nedeniyle bu planını ertelemek zorunda kalmıştı.

Kara Yusuf’un Sultaniye ve çevresindeki hâkimiyetini genişletmesi üzerine Şahruh yeniden harekete geçti. Kara Yusuf’a elçiler göndererek bağlılığını bildirmesini istedi. Ancak Kara Yusuf bu teklifi kabul etmedi.

Şahruh 1420 yılı Ağustos ayında Herat’tan hareket etti. Rey’e ulaştığında ordusunun büyük ölçüde güçlendiği görüldü. Önce Kazvin ele geçirildi. Bu sırada Kara Yusuf’un öldüğü ve Kara Koyunlu ordusunun dağıldığı haberi geldi.

Şahruh bunun üzerine Sultaniye’ye yöneldi. Cihanşah şehri terk etmişti. Şahruh halkın zarar görmesini engelledi ve şehrin yağmalanmasına izin vermedi.

1421 yılında Tebriz üzerine hareket eden Şahruh, Kara Koyunlu kuvvetleriyle karşılaştı. Kara Yusuf’un oğulları İskender ve İsfend, Timurlulara karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadılar.

30 Temmuz 1421’de Eleşkird yöresindeki Yahşi mevkiinde yapılan savaşta Timurlular galip geldi. Şahruh savaş sonrasında esir alınan kadın ve çocukları serbest bıraktı.

Şahruh, Azerbaycan hâkimiyetini Kara Koyunluların rakibi olan Ak Koyunlu Kara Yülük Osman Bey’in oğlu Ali Bey’e bırakarak 1421 yılı sonunda Horasan’a döndü.

Uluğ Bey’in Moğollar Üzerine Seferi (1425-1426)

Uluğ Bey, daha önce kendisine destek verdiği Moğol beylerinin bağımsız hareket etmeye başlamaları üzerine Moğollar üzerine sefer düzenlemeye karar verdi. Şahruh’un onayını aldıktan sonra hazırlıklara başladı.

1425 yılı başlarında Sirderya’yı geçen Uluğ Bey, Taşkent üzerinden Moğol topraklarına ilerledi. Yengi Taraz çevresinde Kereyitler üzerine ani bir baskın yapılmasına karar verildi. Ancak bu harekât beklenen sonucu vermedi ve Moğollar Timurlu ordusuna karşı harekete geçti.

Aksu civarında yapılan savaşta Moğollar yenildi. Daha sonra Aşpara bölgesinde ilerleyen Uluğ Bey, Moğollara ağır darbeler vurdu. Yerleşim merkezleri yağmalandı ve çok sayıda esir alındı.

Sefer sonunda Uluğ Bey Semerkand’a döndü ve 1426 yılı Haziran ayında şehre girdi. Zafer nedeniyle büyük törenler düzenlendi.

Uluğ Bey’in Özbeklerle Savaşı ve Şahruh’un Semerkand Seferi (1427)

Deşt-i Kıpçak’ta güçlenen Barak Oğlan, daha önce Uluğ Bey’den yardım almasına rağmen Sirderya boyundaki bazı bölgeler üzerinde hak iddia etmeye başladı. Özellikle Suğnak bölgesi üzerinde hak ileri sürdü.

Barak’ın kuvvetlerinin sınırı geçerek yağma faaliyetlerinde bulunması üzerine Uluğ Bey savaş hazırlıklarına başladı. Şahruh da oğlu Mirza Cuki kumandasında destek kuvvetleri gönderdi.

Ancak Şubat 1427’de Suğnak yakınlarında yapılan savaşta Timurlu ordusu Özbekler karşısında yenildi. Yenilgi üzerine Maveraünnehir’de karışıklık çıktı.

Şahruh 1427 yılında Semerkand’a hareket etti. Şehirde yapılan soruşturma sonucunda bazı emirler sorumlu tutuldu ve cezalandırıldı. Uluğ Bey de kısa süreliğine yönetimden uzaklaştırıldı; ancak daha sonra yeniden Semerkand hâkimi olarak bırakıldı.

Şahruh’un II. Azerbaycan Seferi (1429-1430)

Şahruh’un ilk Azerbaycan seferinden sonra Kara Koyunlular yeniden güç kazanmıştı. İskender Tebriz’i ele geçirerek Azerbaycan’daki hâkimiyeti yeniden sağlamıştı.

Şahruh, hem İskender’i cezalandırmak hem de Timurluların bölgedeki hâkimiyetini yeniden kurmak amacıyla 1429 yılında ikinci Azerbaycan seferine çıktı.

1429 yılı Nisan ayında Herat’tan hareket eden Şahruh, Rey ve Sultaniye üzerinden Tebriz’e ilerledi. Sultaniye’de Kara Koyunlu kuvvetleri tutunamayarak çekildi.

İskender ise kardeşi Cihanşah ve Ebû Said ile birlikte Urmiye Gölü çevresinde kuvvet topladı. İki taraf 17-19 Eylül 1429 tarihleri arasında Selmas yakınlarında karşılaştı. Yapılan savaşta İskender ve Cihanşah yenilerek Doğu Anadolu’ya çekildiler.

Şahruh, İskender’i takip etmek üzere kuvvet gönderdi ancak onu ele geçiremedi. Daha sonra Karabağ’a çekildi. Burada Kara Yusuf’un oğlu Ebû Said Şahruh’un huzuruna çıkarak bağlılığını bildirdi ve Azerbaycan hâkimliği kendisine verildi.

1430 yılında Şahruh Karabağ’dan ayrılarak Horasan’a döndü. Böylece Azerbaycan üzerindeki Timurlu baskısı yeniden kurulmuş, ancak bölgedeki Kara Koyunlu varlığı tamamen ortadan kaldırılamamıştı.

Şahruh Devri’nin Son Dönemi (1430-1447)

Özbeklerin Horasan’a Hücumları

Uluğ Bey’in 1427 yılında Özbekler üzerine düzenlediği başarısız seferden sonra Timurlular ile Deşt-i Kıpçak arasındaki ilişkiler zayıfladı. Bu dönemde Deşt-i Kıpçak’ta güçlü bir siyasî birlik bulunmadığından, ilişkiler daha çok bölgesel mücadeleler ve göçebe akınları şeklinde devam etti. Buna rağmen Uluğ Bey, Deşt-i Kıpçak ve Moğolistan’daki gelişmeleri yakından takip ederek Herat’taki devlet merkezine bilgi aktarmaktaydı.

Şahruh’un Azerbaycan seferinden dönüşü sırasında Harezm’den gelen haberlerde Özbeklerin bölgeye saldırdığı bildirildi. Özbek hükümdarı Ebü’l-Hayr Han’ın 1430-1431 kışında Harezm’in kuzey bölgelerine girdiği ve bölgeyi yağmaladıktan sonra geri çekildiği belirtilmektedir. Şahruh’un gönderdiği kuvvetler Özbek ordusuna yetişemedi ancak çevredeki bazı bölgeleri yağmaladı.

Bu gelişmeler üzerine Şahruh, oğlu Baysungur’u bazı beglerle birlikte 1431 yılında Mazenderan’a gönderdi. 1427’de Uluğ Bey ve Mirza Cuki’nin Özbeklere karşı yenilgileri ile Harezm valisi Şah Melik’in ölümü, Özbek akınlarını kolaylaştırmıştı. Hazar Denizi kıyıları, Harezm ve Sirderya boyları gibi göçebe toplulukların kışlak olarak kullandıkları bölgeler yeniden yağma hareketlerine sahne olmaya başladı. Şahruh, Horasan ve çevresini korumak amacıyla sık sık mirzalar ve emirler göndermek zorunda kaldı.

Şahruh’un III. Azerbaycan Seferi (1434-1436)

Selmas savaşından sonra Şahruh’a bağlılığını bildiren Kara Koyunlu Ebû Said’in Azerbaycan hâkimliği kısa sürdü. 1431 yılında gelen haberlerde Kara Koyunlu İskender’in Ebû Said’i öldürerek Azerbaycan’da yeniden hâkimiyet kurduğu bildirildi.

İskender’in oğlu Yar Ali, Van Gölü çevresinde halka ağır vergiler uygulayınca halk şikâyette bulundu. Bunun üzerine İskender oğlunu yanına çağırdı. Babasının öfkesinden çekinen Yar Ali, Şirvanşah Halilullah’a sığındı. Kara Koyunlu tehdidinden çekinen Şirvanşah ise onu tutuklayarak sarayına gönderdi.

Bunun üzerine İskender Şirvan üzerine yürüdü ve bölgeyi yağmaladı. Şirvanşah Halilullah, Şahruh’tan yardım istediği gibi Ak Koyunlu Kara Yülük Osman Bey’den de destek talep etti. Kara Yülük Osman Bey Erzurum’u ele geçirerek durumu Şahruh’a bildirdi.

Kara Koyunlu beyleri arasındaki mücadeleler, Şirvanşah’ın yardım isteği ve Ak Koyunlu-Kara Koyunlu çatışmaları Şahruh’u yeniden Azerbaycan üzerine sefer düzenlemeye yöneltti. Emirlerin çoğu bu sefere karşı çıkmasına rağmen Şahruh kararlı davranarak hazırlıklara başladı.

Şahruh 1434 yılı Kasım ayında Herat’tan hareket etti ve 1435 yılı Şubat ayında Rey’e ulaştı. Burada kış hazırlıkları tamamlandıktan sonra Kara Koyunlu Cihanşah’ı yanına çağırdı. Cihanşah, İskender’in karşısında Şahruh’un desteğini kabul ederek onunla birlikte hareket etti.

1435 yılında Şahruh Ucan’a geldiğinde İskender direnemeyeceğini anlayarak önce Alıncak Kalesi’ne, ardından Anadolu’ya doğru çekildi. Böylece Azerbaycan’da Timurlu hâkimiyeti yeniden sağlandı.

İskender’in kaçışı üzerine Şahruh, Ak Koyunlu Kara Yülük Osman Bey’den onun yolunu kesmesini istedi. Mirza Cuki de İskender’i takip etti. Erzurum yakınlarında Kara Yülük Osman Bey ile İskender arasında yapılan savaşta Ak Koyunlular yenildi ve Kara Yülük Osman Bey öldü.

İskender Erzurum’a girdiyse de Timurlu kuvvetlerinin yaklaşması üzerine Osmanlı topraklarına sığındı. Şahruh, Osmanlı hükümdarı II. Murad’a elçi göndererek İskender’in yakalanmasını istedi.

Bu sırada Harezm’den Özbek akınlarıyla ilgili yeni haberler geldi. Özbeklerin Harezm’e yeniden saldırması üzerine Şahruh Azerbaycan’da daha fazla kalmanın fayda sağlamayacağını düşünerek geri dönmeye karar verdi. 1436 yılında Azerbaycan hâkimliğini Kara Koyunlu Cihanşah’a bırakarak Herat’a döndü.

Böylece Şahruh’un Azerbaycan seferleri Timurluların bölgede kesin hâkimiyet kurmasını sağlayamadı. Kara Koyunlu Devleti’nin varlığı, Timurluların batıdaki genişleme siyasetinin önündeki en önemli engel olarak devam etti.

Sultan Muhammed’in Acem Irak’ına Tayini ve Şahruh’un Ölümü (1438-1447)

Kara Koyunlu İskender’in 1438 yılında ölümünden sonra Acem Irak’ında Timurlu hâkimiyetine karşı yerel hareketler ortaya çıktı. Rüstemdar hâkimi Melik Keyumers’in ayaklanması üzerine bölgeye kuvvet gönderildi. Daha sonra durumun kontrol altına alınmasıyla Şahruh’un torunu Baysungur oğlu Sultan Muhammed’in Acem Irak’ına gönderilmesine karar verildi.

Sultan Muhammed’e Sultaniye, Kazvin, Rey ve Kum şehirleri verildi. Genç mirza kısa sürede Hemedan, Nihavend ve Gaverud bölgelerinde hâkimiyet sağladı. Ancak çevresindeki bazı emirlerin etkisiyle Isfahan üzerine yürüdü ve ardından Şiraz’ı ele geçirmeye yöneldi.

Bu sırada Şahruh yaşlanmış ve devlet yönetiminde eski gücünü kaybetmeye başlamıştı. 1441 yılında Uluğ Bey’in oğlu Abdüllatif, Herat’tan Semerkand’a gitmiş ancak daha sonra geri dönmüştü. Şahruh’un veraset meselesi ise kesin bir çözüme kavuşmamıştı.

1446 yılında Sultan Muhammed Isfahan’a yürüyerek şehre girdi. Daha sonra Şiraz üzerine hareket etti. Bunun üzerine Şahruh, torununun isyanını bastırmak amacıyla Herat’tan ayrıldı.

Şahruh Rey’e ulaştığında Sultan Muhammed geri çekildi. Şahruh, Isfahan ileri gelenlerini cezalandırdı ve bazı kişileri idam ettirdi. Ancak bu sırada sağlık durumu kötüleşmeye başladı.

Şahruh 1447 yılı Mart ayında Rey yakınlarında hayatını kaybetti. Onun ölümüyle Timur’un kurduğu büyük imparatorluk fiilen yeni bir taht mücadelesi dönemine girdi. Şahruh’un uzun süren hâkimiyeti sırasında Timurlular Horasan ve Maveraünnehir’de güçlü bir devlet olarak varlıklarını sürdürmüş, ancak batı bölgelerinde Kara Koyunlu Devleti’nin yükselişini engelleyememişlerdi.

Uluğ Beg Devri (1447-1449)

Şahruh’un Ölümü ve Uluğ Beg’in İktidar Mücadelesi

Şahruh’un 1447 yılında ölümü bir süre gizli tutulduysa da gece ordugâhta duyuldu. Hükümdarın ölümü sırasında torunları Ebü’l-Kasım Babür, Abdüllatif ve kızı oğlu Halil Sultan ordugâhta bulunuyordu. Devlet ileri gelenlerinin büyük kısmı Sultan Muhammed üzerine gönderilmiş olduğundan, orduda güçlü emirler bulunmuyordu.

Gevherşad Aga, Uluğ Beg’in oğlu Abdüllatif aracılığıyla ordunun yönetimini ele almasını istedi. Abdüllatif idareyi aldıktan sonra ilk olarak babası Uluğ Beg’e haber gönderdi. Şahruh’un hayatta kalan tek oğlu olan Uluğ Beg, babasının ölümüne üzülmekle birlikte tahtın kendi hakkı olduğunu düşünerek hazırlıklara başladı. Horasan’ı ele geçirmek amacıyla Amu Derya kıyısına geldiğinde, kardeşi Muhammed Cuki’nin oğlu Ebû Bekir Mirza’nın daha önce nehri geçtiğini öğrendi.

Uluğ Beg, yeğeni Ebû Bekir Mirza’yı kızını verme vaadiyle yanına çağırdı ve daha sonra onu Semerkand’a göndererek ortadan kaldırdı. Ardından Amu Derya’yı geçerek Belh’i ele geçirdi ve burada karargâh kurdu.

Bu sırada Abdüllatif, Şahruh’un cenazesinin bulunduğu orduyu yönetmekteydi. Ebü’l-Kasım Babür ve Halil Sultan’ın ordu pazarını yağmalama girişimleri üzerine bazı kişiler cezalandırıldı. Şahruh’un ölümünden üç gün sonra cenaze Horasan’a doğru yola çıkarıldı.

Abdüllatif, Semerkand’a gitmek üzere ilerlerken Hinduke adlı emir ile Mirza Babür’ün birleştiğini ve yolun kapalı olduğunu öğrendi. Bunun üzerine Sebzvar yolunu tercih etti. Nişabur’a ulaştığında Şahruh’un Herat’ta bıraktığı Mirza Alâüddevle’nin harekete geçtiğini öğrendi.

Alâüddevle başlangıçta Uluğ Beg’in desteğini kazanmak amacıyla Semerkand’a para ve hediyeler göndermiş, hutbenin Şahruh adına okunmasını sağlamıştı. Ancak Abdüllatif’in Gevherşad Aga’ya karşı sert davranışı üzerine harekete geçti. Hazineyi açarak bir ordu hazırladı ve Meşhed üzerine yürüdü.

1447 yılı Nisan ayında Herat kuvvetleri Nişabur yakınlarında Abdüllatif’i esir aldı. Gevherşad Aga kurtarılarak Herat’a götürüldü. Abdüllatif ise İhtiyareddin Kalesi’nde hapsedildi. Şahruh’un cenazesi ise Gevherşad Medresesi’ndeki hanedan türbesine defnedildi.

Uluğ Beg ile Alâüddevle Arasındaki Mücadele

Şahruh’un ölümünden sonra Uluğ Beg’in hâkimiyeti tehlikeye girdi. Alâüddevle kuzeye ilerleyerek Murgab Irmağı’nı geçti. Ancak kardeşi Ebü’l-Kasım Babür’ün de tehdidi altında bulunması sebebiyle barış görüşmeleri başladı ve Abdüllatif serbest bırakıldı.

1448 yılı başlarında Uluğ Beg ve Abdüllatif birlikte Alâüddevle üzerine yürüdüler. İki taraf Herat yakınlarındaki Tarnab’da karşılaştı ve Alâüddevle yenildi. Uluğ Beg Herat’a girdikten sonra Meşhed’i de ele geçirdi.

Uluğ Beg, Horasan’da kalmayı tercih etmedi. Semerkand çevresindeki Özbek akınları sırasında şehrin yağmalandığı ve Çin çinileriyle süslenen Çinihane’nin tahrip edildiği haberini alınca, babası Şahruh’un cenazesini, bazı değerli eşyaları ve elde edebildiği hazineleri alarak Maveraünnehir’e döndü. Şahruh’un naaşı daha sonra Semerkand’daki Timur Türbesi’ne nakledildi.

Uluğ Beg ile Abdüllatif’in Mücadelesi ve Uluğ Beg’in Ölümü

1448 yılı olayları Uluğ Beg’in askerî ve siyasî itibarını büyük ölçüde sarstı. Buna rağmen 1449 yılında yeniden Horasan üzerine yürümeyi düşünüyordu. Ancak bu defa oğlu Abdüllatif ile karşı karşıya geldi.

Abdüllatif, İslam hukukuna aykırı görülen ticaret vergisini kaldırmış ve Amu Derya üzerindeki kayıklara el koymuştu. Uluğ Beg, küçük oğlu Abdülaziz’i Semerkand’da bırakarak Abdüllatif üzerine yürüdü. Taraflar Amu Derya’nın iki yakasında uzun süre bekledi.

Bu sırada Abdülaziz’in Semerkand’daki emirlerin ailelerine baskı yaptığı haberleri orduda hoşnutsuzluğa yol açtı. Uluğ Beg, Semerkand’a dönmek zorunda kaldı. Şehirde Argun kabilesinden bazı kimseler, Miranşah soyundan geldiği ileri sürülen genç Mirza Ebû Said’i hükümdar ilan ederek kuşatma girişiminde bulunmuştu. Ancak Uluğ Beg duruma hâkim olarak Ebû Said’i bozkırlara kaçırdı.

Daha sonra Abdüllatif, babasının yokluğundan yararlanarak Amu Derya’yı geçti ve Tirmiz ile Şehr-i Sebz’i ele geçirdi. Baba-oğul arasındaki son savaş 1449 yılı sonbaharında Semerkand yakınlarında meydana geldi. Uluğ Beg yenilerek Semerkand’a sığınmak istedi ancak kale komutanı kapıları açmadı.

Bunun üzerine Şahruhiye’ye yöneldi, fakat buradaki kale yöneticisi de onu kabul etmeyerek Abdüllatif’e teslim etmek istedi. Uluğ Beg sonunda kendi isteğiyle oğluna teslim oldu.

Abdüllatif başlangıçta babasının hacca gitmesine izin verdi. Ancak aynı zamanda Uluğ Beg hakkında gizli bir yargılama yapıldı. Cengiz Han soyundan bir hanın huzurunda yapılan yargılama sonucunda, geçmişte babasının öldürülmesinden sorumlu olduğu iddiasıyla Uluğ Beg’in cezalandırılması kararlaştırıldı.

Uluğ Beg, Semerkand’dan ayrılırken Abbas adlı kişi tarafından öldürüldü (Ekim 1449). Cesedinin defni hakkında kesin bilgi bulunmamaktadır. 1941 yılında Timur’un mezarı açıldığında Uluğ Beg’e ait olduğu belirtilen iskelette başın kesilmiş olduğu görülmüştür.

Uluğ Beg’in ölümüyle Timur’un oğulları ve torunları arasındaki hâkimiyet mücadelesi yeni bir aşamaya girmiş, Timurlu tahtı kısa süre sonra farklı hanedan kolları arasında el değiştirmiştir.

Abdüllatif Devri (1449-1450)

Uluğ Beg’in ölümünden sonra Abdüllatif, Maveraünnehir’de hâkimiyetini sağlamlaştırmaya çalıştı. İran’da hanedan üyeleri arasındaki mücadelelerin devam etmesi sebebiyle ona karşı doğrudan bir müdahale gerçekleşmedi. Abdüllatif, babasının ardından kardeşi Abdülaziz’i de öldürttü. Bu olaydan sonra Uluğ Beg taraftarı bazı beylerin Semerkand üzerine düzenlediği sefer başarısızlıkla sonuçlandı ve dört bey öldürüldü.

1449/1450 kışında Abdüllatif’in hâkimiyeti Maveraünnehir’de kesinleşmiş görünüyordu. Deşt-i Kıpçak’taki Özbek akınları da bu dönemde eski yoğunluğunu kaybetti.

Abdüllatif, babası gibi astronomi ve tarihle ilgilenmekle birlikte din adamlarına ve dervişlere büyük önem veriyordu. Onların derslerine katılıyor, ilmî tartışmalara giriyordu. Arapça ve Farsçayı tartışma yapabilecek düzeyde bildiği belirtilmektedir. Ulu Cami’de hutbenin hükümdar tarafından okunması uygulaması da onun döneminde yeniden başladı.

Ancak Abdüllatif’in yönetimi halk ve askerler açısından ağır bir dönem oldu. İtaatsizliği sert biçimde cezalandıran hükümdarın yönetiminden duyulan hoşnutsuzluk zamanla arttı. Tarihçi Abdürrezzak-ı Semerkandi, onun yaşlılara saygı ve gençlere merhamet gösterilmesine izin vermediğini aktarır.

Uluğ Beg ve Abdülaziz taraftarları, eski beylerin intikamını almak amacıyla Abdüllatif’e karşı bir suikast hazırladı. Suikast, Abdüllatif’in Meydan Bağı adlı konağından sabah namazı için camiye giderken 8 Mayıs 1450 tarihinde gerçekleşti. Çınar Bahçesi yakınlarında saldırıya uğrayan Abdüllatif öldürüldü. Kesilen başı Uluğ Beg Medresesi’nin kapısında teşhir edildi.

Abdullah Devri (1450-1451)

Abdüllatif’in öldürülmesinden sonra suikastçılar, Şahruh’un oğlu İbrahim Sultan’ın oğlu Mirza Abdullah’ı hapisten çıkararak hükümdar ilan ettiler. Abdullah, ilk olarak Semerkand hazinesindeki paraları askerlere dağıtmak zorunda kaldı.

Abdüllatif dönemindeki sert yönetimin ardından Abdullah devrinde yeniden Uluğ Beg dönemine benzer bir yönetim anlayışı ortaya çıktı. Ancak bu değişiklik Buhara’daki din çevrelerinde olumlu karşılanmadı. Abdüllatif’in ölümünü öğrenen Buhara yöneticileri Mirza Ebû Said’i serbest bırakarak ona bağlandılar.

Ebû Said Semerkand üzerine yürüdü, ancak yenilerek Deşt-i Kıpçak taraflarına çekildi. Abdullah bu defa Şahruh’un torunu Alâüddevle ile mücadele etmek zorunda kaldı. Alâüddevle’nin Belh, Şaburgan ve Hisar çevresinde güç kazanması üzerine Abdullah onun üzerine yürüdü, ancak ordusu savaşmadan dağıldı.

Bu sırada Ebû Said, Sir Derya havzasındaki Türkistan (Yesi) şehrini ele geçirdi. Abdullah’ın gönderdiği ordu 1450/1451 kışında şehri kuşattı. Ebû Said, Özbek hükümdarı Ebü’l-Hayr Han’ın yardıma geldiği söylentisini yayarak kuşatmacıları kandırdı. Özbeklerin geldiğine inanan Timurlu ordusu geri çekildi.

Bunun üzerine Abdullah yeni bir ordu hazırladı. Ebû Said ise Ebü’l-Hayr Han’dan yardım istedi. İki taraf 1451 yılı Haziran ayında Semerkand yakınlarındaki Şiraz köyü civarında karşılaştı. Özbek destekli Ebû Said’in ordusu Abdullah’ın kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Abdullah savaş sırasında öldürüldü (22 Haziran 1451).

Ebû Said Semerkand’a girerek hükümdar oldu. İlk icraatı Abdüllatif’in katillerini öldürtmek oldu. Ebü’l-Hayr Han ise Uluğ Beg’in kızıyla evlenerek bazı değerli eşyalarla birlikte Deşt-i Kıpçak’a döndü.

Ebû Said Devri (1451-1469)

Ebû Said’in iktidarıyla birlikte Timurlu Devleti’nde din adamlarının etkisi arttı. Semerkand’a Taşkent’ten davet ettiği Nakşibendi şeyhi Hoca Ubeydullah-ı Ahrar, devlet yönetiminde büyük nüfuz kazandı. Şeriata bağlılığıyla tanınan Hoca Ahrar, Ebû Said döneminin en etkili dinî şahsiyetlerinden biri oldu.

Bu sırada Horasan ve Maveraünnehir’de Timurlu hanedan üyeleri arasındaki mücadeleler devam ederken, Irak-ı Acem ve Fars bölgelerinde Sultan Muhammed hâkimiyet kurmaya çalışıyordu. Kara Koyunlu hükümdarı Cihanşah’ın saldırıları sonucunda Kazvin ve Sultaniye Kara Koyunluların eline geçti. Sultan Muhammed’in ölümünden sonra Babür, Acem Irak’ı ve Fars bölgelerini kendi hâkimiyetine kattı.

Kara Koyunlu hükümdarı Cihanşah, Timurluların zayıflığından yararlanarak İran’daki hâkimiyetini genişletti. Pir Budak’ın kumandasındaki Kara Koyunlu kuvvetleri kısa sürede Acem Irak’ı, Fars ve Kirman bölgelerini ele geçirdi.

Ebû Said, 1454 yılında Babür üzerine yürüdü ancak Semerkand’ı ele geçiremedi. Taraflar Ceyhun Irmağı sınır olacak şekilde anlaşmaya vardılar.

1456 yılında Cihanşah’ın Horasan üzerine ilerlemesi Timurlular için yeni bir tehdit oluşturdu. Babür’ün hastalığı sebebiyle devlet işleriyle yeterince ilgilenememesi üzerine Cihanşah Horasan’da ilerledi. Babür 22 Mart 1457 tarihinde Meşhed’de öldü.

Babür’ün ölümünden sonra küçük yaştaki oğlu Mahmud hükümdar ilan edildi. Ancak Alâüddevle’nin oğlu Sultan İbrahim hapisten kaçarak Herat üzerine yürüdü. Aynı dönemde Ebû Said de Horasan’a hareket etti ve Herat’a girdi.

1458 yılında Cihanşah Horasan’ı ele geçirmek amacıyla yeniden harekete geçti ve Haziran ayında Herat’a girdi. Ancak beklenenin aksine Türkmenler şehirde yağma yapmadılar. Cihanşah, Şahruh döneminden kalan bazı uygulamaları sürdürerek halkın desteğini kazanmaya çalıştı.

Ebû Said, Cihanşah ile yaptığı mücadeleden sonra 22 Aralık 1458 tarihinde Herat’a girdi ve burayı başkent yaptı. Daha sonra Horasan’daki diğer Timurlu mirzalarını yenerek hâkimiyetini güçlendirdi.

1460 yılında Sultan Hüseyin Baykara’nın Horasan’daki faaliyetleri üzerine Ebû Said onun üzerine yürüdü. Sultan Hüseyin Harezm’e çekildi. Daha sonra tekrar Horasan’a sefer düzenlese de bölgede kalıcı bir hâkimiyet kuramadı.

Kara Koyunlu Cihanşah, zamanla Azerbaycan, Irak, Fars ve Kirman bölgelerine hâkim olarak büyük bir güç hâline geldi. Ancak Ak Koyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile yaptığı mücadelede yenildi ve öldürüldü (Kasım 1467).

Cihanşah’ın ölümünden sonra Ebû Said, Kara Koyunlu topraklarını ele geçirmek amacıyla harekete geçti. Hoca Ahrar’ın da tavsiyesiyle sefere çıkan Ebû Said, 1468 yılında İran’a ilerledi. Ancak Uzun Hasan’ın kuvvetleri karşısında başarısız oldu. Ak Koyunlu hükümdarı tarafından yakalanan Ebû Said, 1469 yılı Şubat ayında öldürüldü.

Bu zaferin ardından Uzun Hasan, İran’ın büyük bölümünde hâkimiyet kurarak Ak Koyunlu Devleti’nin yükselişini sağlamış oldu.

Hüseyin Baykara Devri (1469-1506)

Timurluların son büyük hükümdarı olan Hüseyin Baykara b. Mansur b. Baykara b. Ömer Şeyh b. Timur, 1438 yılında Herat’ta doğdu. Dedesi Baykara, Timur’un ölümünden sonra Fars bölgesinde hâkimiyet kurmuş, ancak 1415 yılında Şahruh tarafından bölgeden uzaklaştırılmıştı. Önce Kandahar’a gönderilen Baykara, daha sonra entrika suçlamasıyla tutuklanarak Semerkand’a sevk edilmiş ve burada hayatını kaybetmişti. Oğlu Mirza Mansur ise 1445/1446 yılına kadar büyük sıkıntılar içinde yaşamıştı.

Hüseyin Baykara gençlik yıllarında Ebü’l-Kasım Babür’ün hizmetine girdi. 1452 yılında Babür’ün yanına gelen Hüseyin Baykara, 1454 yılında Babür’ün Semerkand seferine katıldı. Ancak Horasan’a dönmeyerek Ebû Said’in yanında kaldı. Bu dönemde Ömer Şeyh kolundan Muhammed b. Üveys’in isyanı üzerine Ebû Said, Hüseyin Baykara ile birlikte bazı hanedan mensuplarını Semerkand kalesinde hapsettirdi. Annesi Firuze Begüm’ün girişimleri sonucunda affedilen Hüseyin Baykara yeniden Babür’ün hizmetine döndü.

Ebû’l-Kasım Babür’ün 1457 yılında ölümünden sonra Hüseyin Baykara, Horasan’daki taht mücadelelerinde farklı hanedan mensuplarının yanında yer aldı. Merv hâkimi Mirza Sencer’in yanına giderek kızı Bike Sultan Begüm ile evlendi. Sencer’in Meşhed’e gitmesi üzerine Merv’in idaresi Hüseyin Baykara’ya bırakıldı. Ancak kısa süre sonra bölgede tutunamayarak Murgab çevresine çekildi.

Kara Koyunlu hükümdarı Cihanşah’ın Horasan’dan ayrılmasından sonra Astaraabad çevresinde de güç kaybeden Hüseyin Baykara, Harezm’e çekildi. Burada Ebû Said’in kuvvetlerini yenerek Hive ve çevresine hâkim oldu. 1468 yılında Özbek hükümdarı Ebü’l-Hayr Han’dan yardım istemesine rağmen, onun ölümü ve Özbekler arasındaki karışıklıklar sebebiyle bu destek gerçekleşmedi.

Bu sırada Ebû Said’in Azerbaycan seferine çıkması ve 1469 yılında öldürülmesi Hüseyin Baykara için büyük bir fırsat oluşturdu. Ebû Said’in oğullarından Sultan Mahmud’un Horasan üzerindeki iddiasından vazgeçmesi üzerine 24 Mart 1469 tarihinde Herat’ta Hüseyin Baykara adına hutbe okundu. Böylece Hüseyin Baykara Horasan hâkimiyetini ele geçirdi.

Yadigar Muhammed ile Mücadele

Hüseyin Baykara’nın Horasan’daki en önemli rakibi, Şahruh’un oğlu Baysungur’un torunu Yadigar Muhammed Mirza oldu. Ak Koyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın desteğini alan Yadigar Muhammed’in faaliyetleri üzerine Hüseyin Baykara harekete geçti.

1470 yılında Sebzvar üzerine yürüyen Hüseyin Baykara’nın yaklaşması üzerine Yadigar Muhammed geri çekildi. Ancak daha sonra Herat’ta çıkan karışıklıklardan yararlanarak şehri ele geçirdi. Yadigar Muhammed’in yanında bulunan Türkmen beylerinin halka karşı kötü davranışları kısa sürede hoşnutsuzluk oluşturdu.

Hüseyin Baykara, Ali Şir Nevai’nin de bulunduğu taraftarlarının yardımıyla Herat üzerine yürüdü. Yadigar Muhammed bir baskınla yakalanarak Hüseyin Baykara’nın huzuruna getirildi ve öldürüldü. Türkmen beyleri dağıldı ve Hüseyin Baykara Ağustos 1470’te yeniden Herat’a hâkim oldu.

Bu tarihten ölümüne kadar Hüseyin Baykara Horasan’da kesintisiz olarak hüküm sürdü. Hâkimiyet alanı kuzeyde Harezm, güneyde Kandahar, doğuda Gazne ve Belh, batıda Damgan ve Bistam çevresiyle sınırlı kaldı.

Hüseyin Baykara Döneminde Herat

Hüseyin Baykara döneminde Herat, Timurlu kültür ve sanat hayatının en önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Dönemin kaynakları, özellikle Herat’ın bilim, sanat ve edebiyat çevreleri bakımından gelişmiş olduğunu belirtir.

Hükümdarın yakın çevresinde şair ve devlet adamı Ali Şir Nevai önemli bir yer tutuyordu. Nevai, Hüseyin Baykara döneminde devlet işlerinde etkili olmuş ve dönemin kültürel faaliyetlerinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Bununla birlikte Hüseyin Baykara’nın siyasi ve askerî faaliyetleri sınırlı kaldı. İlk yıllarında daha dindar bir yaşam sürmesine rağmen sonraki dönemlerde eğlenceye ve saray hayatına daha fazla önem verdi. Bu durum devletin askerî dinamizminin zayıflamasına yol açtı.

Maveraünnehir ile Mücadeleler

1472 yılında Ebû Said’in oğlu Sultan Mahmud Mirza’nın Belh üzerine hareket etmesi üzerine Hüseyin Baykara onunla mücadele etti. Murgab kıyısındaki Çekmen savaşında galip gelen Hüseyin Baykara Herat’a döndü.

1475 yılında Belh valisi Ahmed Müştak’ın isyanı üzerine Hüseyin Baykara Belh seferine çıktı. Sultan Mahmud ve Sultan Ahmed Mirza’nın da bölgeye gelmesiyle mücadele uzadı. Ancak Maveraünnehir’de çıkan sorunlar sebebiyle Timurlu mirzaları geri çekildi. Ahmed Müştak daha sonra Hüseyin Baykara’ya itaat ederek görevine devam etti.

Hüseyin Baykara, Ebû Said’in oğullarından Mirza Ebubekir’in 1479 yılında Horasan’a yönelik hareketini de bastırdı. Ebubekir, Sistan ve Kirman taraflarına kaçtıktan sonra tekrar Horasan’a yöneldi, ancak yakalanarak öldürüldü.

Dinî Politikalar

Hüseyin Baykara ilk dönemlerinde Şiiliğe yakınlık göstermiş ve On İki İmam adına hutbe okutulmasına izin vermişti. Ancak zamanla Ali Şir Nevai’nin de etkisiyle Sünniliği benimsedi.

1481 yılında Belh yakınlarında Hz. Ali’nin mezarının bulunduğuna dair ortaya atılan iddia büyük ilgi uyandırdı. Hüseyin Baykara, ileri gelenlerle birlikte bu yeri ziyaret etti ve burada bir türbe yaptırıldı. Daha sonra çevresinde gelişen yerleşim, Mezar-ı Şerif adıyla tanınan önemli bir ziyaret merkezi hâline geldi.

Devlet Yönetimi ve Vezirlik Mücadeleleri

Hüseyin Baykara döneminde devlet yönetimindeki en önemli meselelerden biri mali durumdu. Bu sebeple çeşitli devlet adamları vezirlik makamına getirildi.

Nizamülmülk ve Mecdeddin Muhammed, dönemin en etkili yöneticileri arasında yer aldı. Mecdeddin, geniş yetkilerle donatılarak hükümdarın adına karar alma gücüne sahip oldu. Memurlar üzerindeki denetimi artırdı, yolsuzluklarla mücadele etti ve mali düzenlemeler yaptı.

Ancak beylerle ilişkilerindeki sert tutumu ve saraydaki rakiplerinin faaliyetleri sonucunda görevden uzaklaştırıldı. Daha sonra yeniden göreve getirilse de eski gücünü koruyamadı. 1494 yılında hayatını kaybetti.

Son Yılları ve Timurluların Sonu

1497 yılından itibaren Hüseyin Baykara, oğulları arasındaki mücadelelerle uğraşmak zorunda kaldı. Özellikle Bediüzzaman Mirza’nın Belh ve çevresindeki faaliyetleri devlet içinde önemli bir sorun oluşturdu. Ali Şir Nevai’nin arabuluculuk çabalarıyla zaman zaman uzlaşmalar sağlandı.

Bu sırada Maveraünnehir’de Muhammed Şibani önderliğindeki Özbekler güç kazanmaya başladı. Şibani Han, 1500 yılında Semerkand’ı ele geçirdi ve 1501 yılında burada hâkimiyetini kesinleştirdi. Hüseyin Baykara ise bu gelişmelere karşı etkili bir tedbir alamadı.

1506 yılında Şibani Han’ın Amu Derya’yı geçerek Horasan’a yönelmesi üzerine Hüseyin Baykara harekete geçti. Ancak Herat’tan ayrıldıktan kısa süre sonra hastalanarak 5 Mayıs 1506 tarihinde öldü.

Ölümünden sonra oğulları Muzaffer Hüseyin ve Bediüzzaman ortak hükümdar ilan edildi. Ancak Timurlu yönetimi kısa sürede çözüldü. Şibani Han 1507 yılında Herat’ı ele geçirerek Horasan’daki Timurlu hâkimiyetine son verdi.

Timurlu hanedanı bundan sonra Babür tarafından Hindistan’da kurulan devlet aracılığıyla varlığını sürdürdü. Maveraünnehir ve Harezm Özbeklerin hâkimiyetine girerken, Horasan daha sonra Safevilerin yönetimine geçti.

Devlet teşkilatı

Hakimiyet anlayışı

Timur, Müslüman bir hükümdar olmakla birlikte eski Türk-Moğol devlet geleneklerini de sürdürmüş ve yasa ile töre anlayışını devlet yönetiminde korumuştur. Dönemin muhalif tarihçilerinden İbn Arabşah, Timur’un yasayı şeriata üstün tuttuğunu ileri sürerek onu eleştirmiştir. Bu sebeple bazı din âlimleri tarafından ağır biçimde suçlanmıştır. Bununla birlikte Timurlu tarihçileri, Timur’un halefi Şahruh’u şeriata bağlı ideal bir hükümdar olarak göstermişlerdir.

Şahruh döneminde şeriatın devlet yönetimindeki etkisi artmış olsa da eski Türk-Moğol hukuk geleneği tamamen ortadan kalkmamıştır. Şahruh’un töreye aykırı davranan hanedan mensuplarını ve devlet görevlilerini cezalandırdığı bilinmektedir. Uluğ Beg ise dedesi Timur’un yönetim anlayışına daha yakın durmuş, yasa ve töre bilgisiyle tanınan Moğol beylerinden Duğlat Hudaydad’dan bu konuda bilgi almıştır.

XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Timurlu hükümdarları siyasi meşruiyetlerini güçlendirmek amacıyla din adamları ve dini çevrelerle daha yakın ilişkiler kurmaya başlamışlardır. Abdüllatif, Ebû Said ve Sultan Ahmed dönemlerinde şeriatın etkisi daha belirgin hâle gelmiştir. Sultan Ahmed, Nakşibendi şeyhi Hoca Ubeydullah Ahrar’ın etkisi altında bulunmuştur. Hüseyin Baykara ise daha dengeli bir yönetim anlayışı benimsemiş, ne tamamen dinî çevrelerin ne de eski töre anlayışının etkisi altında kalmıştır.

Timurlularda hâkimiyet anlayışının temel unsurlarından biri tek hükümdar fikriydi. Moğol siyasi geleneğinden gelen anlayışa göre devletin başında yalnızca bir hükümdar bulunmalıydı. Timur döneminde de bu merkeziyetçi anlayış devam etmiş, bir ülkede iki hükümdarın bulunmasının karışıklığa yol açacağı düşünülmüştür. Bu anlayış daha sonra Babür tarafından da ifade edilmiş, Hüseyin Baykara’nın ölümünden sonra oğulları Bediüzzaman Mirza ile Muzaffer Hüseyin Mirza’nın ortak hükümdarlığı alışılmadık bir durum olarak değerlendirilmiştir.

Timur mutlak hâkimiyet anlayışına sahipti ve kurultayın yetkilerini sınırlı tutmuştur. Kararlarını uygularken dinî unsurları da siyasi amaçları doğrultusunda kullanmıştır. Onun yönetiminde hükümdara bağlılıkta dinî otoritelerden çok beylerin ve kabilelerin sadakati önem taşımıştır. Timur, kendisine karşı çıkan bazı kabileleri ağır şekilde cezalandırarak siyasi birliği sağlamaya çalışmıştır.

Hükümdar ailesi

Timur, Cengiz Han soyundan gelmemesine rağmen Moğol siyasi geleneğinde Cengiz Han ailesinin meşruiyetine büyük önem vermiştir. 1370 yılında rakibi Emir Hüseyin’i ortadan kaldırdıktan sonra onun hanedanından gelen Saray Mülk Hanım ile evlenmiş ve böylece “Küregen” (güveyi) unvanını kullanma hakkı kazanmıştır.

Timur, hayatı boyunca Cengiz Han soyundan gelen bir kişiyi sembolik han olarak yanında bulundurmuş, kendisi ise “beg” unvanını kullanmıştır. Uluğ Beg de benzer şekilde Semerkand’da Cengiz soyundan gelen hanları tahtta bulundurmuştur. Ancak Şahruh döneminde bu uygulamaya ihtiyaç duyulmamış ve hükümdar “Bahadır” unvanıyla yetinmiştir.

Timurlu sarayında hanımlar önemli siyasi roller üstlenmiştir. Hükümdar eşleri ve hanedan kadınları, eski Türk-Moğol geleneklerinin etkisiyle devlet işlerinde söz sahibi olmuşlardır. Timur’un eşi Saray Mülk Hanım ve gelini Hanzade, Şahruh’un eşi Gevherşad Aga, Hüseyin Baykara’nın annesi Firuze Begüm ve eşi Hatice Begüm siyasi etkileriyle öne çıkan hanedan kadınlarıdır.

Hanedan kadınları yalnızca saray hayatında değil, zaman zaman siyasi olaylarda da etkili olmuşlardır. Bazı şehzadelerin cezalarının hafifletilmesinde veya hükümdar kararlarının değiştirilmesinde rol oynadıkları görülmektedir. Ayrıca hanedan üyelerinin eğitimine önem verilmiş, kadınlar ve erkekler için özel eğiticiler görevlendirilmiştir.

Mirzaların yetiştirilmesi ve veraset anlayışı

Timurlu hanedanında şehzadelerin yetiştirilmesine büyük önem verilmiştir. Doğumdan sonra saray geleneğine uygun törenler yapılır, çocuklar sütannelere ve saray kadınlarına teslim edilirdi. Daha ileri yaşlarda ise hükümdarlık görevlerine hazırlanmak amacıyla atabegler görevlendirilirdi.

Şahruh, Uluğ Beg ve diğer Timurlu şehzadelerinin eğitiminde önemli devlet adamları görev almıştır. Şahruh’un eğitiminde Emir Alaeddin Alike Kükeltaş, Uluğ Beg’in eğitiminde ise Emir Şah Melik etkili olmuştur.

Timurlularda belirli bir veraset sistemi bulunmadığından devlet hanedanın ortak malı kabul edilmiştir. Veliaht belirlenmiş olsa bile diğer mirzaların hükümdarlık iddiasında bulunmaları engellenememiştir. Timur, ölümünden önce torunu Pir Muhammed’i veliaht göstermesine rağmen onun hâkimiyeti kabul edilmemiştir.

Şahruh da uzun mücadeleler sonucunda iktidarı ele geçirmiş olmasına rağmen kendi ölümünden sonra kesin bir veraset düzeni oluşturamamıştır. Bu durum, hanedan mensupları arasında sürekli taht mücadelelerine yol açmıştır.

Timurlu şehzadeleri kendilerine verilen eyaletlerde merkezi yönetimin küçük bir örneğini kurar, saray ve idare teşkilatlarını oluştururlardı. Bu nedenle birçok mirza, bulunduğu bölgede bağımsız bir hükümdar gibi hareket edebilmiştir. Hükümdarla aralarında anlaşmazlık çıktığında ise merkezî otorite müdahale ederdi.

Mirzaların bu siyasi konumu, Timurlu tarihinde sık sık isyanlara ve taht mücadelelerine neden olmuştur. Uluğ Beg’in oğlu Abdüllatif tarafından öldürülmesi, Şahruh’un torunu Sultan Muhammed üzerine sefer düzenlemek zorunda kalması ve Hüseyin Baykara’nın oğullarıyla yaşadığı mücadeleler bu durumun örnekleridir.

Sonuç olarak Timurlu devlet teşkilatında eski Türk-Moğol hâkimiyet anlayışı, İslamî unsurlar ve hanedan geleneği birlikte varlığını sürdürmüştür. Ancak kesinleşmiş bir veraset sisteminin bulunmaması ve mirzaların geniş siyasi yetkilere sahip olması, zamanla devletin iç mücadelelerle zayıflamasına yol açmıştır.

Ordu teşkilatı

Türk-Moğol askerî gelenekleri ile İran ve İslam devlet anlayışının birleştiği Timurlu Devleti’nde, hükümdar ve eyaletlerdeki mirzalardan sonra devlet merkezinde askerî ve mali-idari işleri yürüten iki önemli divan bulunuyordu. Askerî yapının ağırlığı sebebiyle bunların başında Divan-ı Büzürg-i İmaret veya Tavacı Divanı gelmekteydi.

Tavacı Divanı’nın beyleri, Cengiz Han yasası ve Timur töresi gereğince diğer devlet görevlilerinden üstün kabul edilirdi. Türkler ve Türkleşmiş Moğolların işlerine baktığı için Türk Divanı adıyla da anılan bu kurumun kâtiplerine bahşi veya nüvisendegân-ı Türk denilirdi. Divanın başında bir Divan Beyi bulunmakla birlikte, kaynaklarda çok sayıda Tavacı emirinden söz edilmektedir. Timur’un 1370 yılında sekiz kişiyi tavacı olarak görevlendirdiği bilinmektedir.

Tavacı emirleri ordunun toplanması, askerî düzenin sağlanması, ganimetlerin dağıtılması ve hükümdarın huzurundaki askerî törenlerin düzenlenmesi gibi görevleri yürütürlerdi. Hükümdarın özel birlikleri arasında yaklaşık 1000 kişiden oluşan Kavçin bölüğü bulunuyordu. Hükümdar emirleri yarlık adı verilen belgelerle orduya bildirilir, bu emirlerin ulaştığını göstermek amacıyla binbaşı ve yüzbaşılardan möçelka adı verilen belgeler alınırdı. Bu belgeleri taşıyan görevlilere ise möçelkacı denirdi.

Hükümdarın yakın çevresinde askerî ve saray görevleri üstlenen içkiler, içki beyleri, inaklar, yasavullar ve çehrelerbulunuyordu.

Timurlu ordusu, esas olarak Cengiz Han tarafından oluşturulan onlu teşkilata dayanıyordu. Ordunun temel birlikleri tümen (on bin kişilik birlik), binlik ve yüzlük koşunlardan meydana gelmekteydi. Bununla birlikte Timur, mevcut askerî sistemi korumakla yetinmemiş, savaş düzenlerinde yeni uygulamalara da başvurmuştur. 1391 yılında Toktamış Han ile yaptığı savaşta ordusunu yedi büyük birlik hâlinde düzenlemiştir.

Sefer sırasında ordu; sağ kanat (Baraungar), sol kanat (Caungar) ve merkez (Kol) bölümlerine ayrılırdı. Ordunun önünde manglay (irevül) adı verilen öncü birlikler, arkasında ise çağdavul adı verilen artçı kuvvetler bulunurdu. Düşman hakkında bilgi toplamak amacıyla karavul birlikleri ve kılavuz anlamındaki gacarcılar kullanılırdı. Kaçan düşmanı takip eden birliklere ise nikavul denirdi.

Timurlu ordusunda istihbarat faaliyetleri de önemli bir yer tutuyordu. Timur, çeşitli ülkelere tüccar, derviş, asker, sanatkâr, müneccim ve pehlivan gibi farklı kimliklerle casuslar göndererek şehirler, yollar, dağlar, kavimler ve siyasi gelişmeler hakkında bilgi toplatıyordu.

Askerlerin sefere hazırlanması tavacı emirlerinin sorumluluğundaydı. Askerlerin belirlenen zamanda orduya katılması ve kendi ihtiyaçlarının bir kısmını beraberinde getirmesi zorunluydu. Timur’un 1391 yılında Toktamış üzerine yaptığı sefer öncesinde askerlerden yay, ok, sadak, kılıç, kalkan gibi silahların yanı sıra çadır, kazma, kürek, balta, iplik, deri ve çeşitli araç gereçler getirmeleri istenmişti.

Ordunun silah ihtiyacını karşılamak için Cebehane veya Kurhane adı verilen askerî imalathaneler bulunuyordu. Bu kurumun yönetimi Kurbeyi tarafından yürütülüyordu. Semerkand kalesinde zırh, kalkan, ok, yay ve miğfer üreten yaklaşık 1000 sanatkâr çalışıyordu. Şahruh’un Azerbaycan seferi sırasında cebehanede 30.000 silah bulunduğu ve 10.000 yeni silah hazırlanmasının emredildiği bilinmektedir.

Timurlu ordusu sefer sırasında savunma tedbirleri de alırdı. Ordugâhların çevresine siperler kazılır, tura ve çeper adı verilen savunma yapıları oluşturulurdu. Bu kamplarda geceleyin ateş yakılması ve yüksek sesle konuşulması yasaktı.

Savaşlarda filler, mancınık, arrade ve karabuğra gibi kuşatma araçları kullanılmıştır. Orduda istihkâm birlikleri olan kahılkacılar ve lağımcılar anlamındaki nakabcılar görev yapmıştır. Kuşatmalarda neft kullanılmış, İzmir kuşatmasında duvarların yıkılmasında bu yöntemden yararlanılmıştır. Savaş sırasında askerlerin moralini yükseltmek için bağırışlar, borular ve kösler kullanılır, savaştan önce öglige adı verilen armağanlar dağıtılırdı.

Başarı gösteren asker ve beyler suyurgal adı verilen ihsanlarla ödüllendirilirdi. Daha çok arazi tahsisi anlamına gelen suyurgal ile sahipleri vergi ve resimlerden muaf tutulur, bazı bölgelerde devlet adına vergi toplama hakkı elde ederdi. Zamanla bu imtiyazlar kalıtsal hâle gelmiş ve din adamları ile dinî kurumlara da verilmiştir.

Suyurgallara zaman zaman tarhanlık ayrıcalığı da eklenirdi. Tarhan sahibi kişiler vergilerden muaf tutulur ve belirli sayıdaki suçlarından dolayı sorumlu tutulmazdı.

Timur’un askerî başarılarının temelinde, hükümdara bağlı, disiplinli ve düzenli bir ordu oluşturması bulunuyordu. Timurlu ordusu, Cengiz Han’dan miras kalan askerî teşkilatı korurken Timur’un geliştirdiği savaş düzenleri ve disiplin anlayışıyla güçlü bir askerî yapı hâline gelmiştir.

Maliye

Timurlu Devleti’nde Türk-Moğol unsurları dışındaki reayanın işleri ile mali konularla ilgilenen ikinci büyük divan Divan-ı Mâl veya Şart Divanı idi. Bu divanın başında bir Divan Beyi bulunur, kâtiplerine ise vezir veya nüvisendegân-ı Tacik adı verilirdi. Devlet protokolünde (orun) Timur töresine göre Tavacı emirleri ile vilayetlerin damgaları arasında yer alan bu divanın görevlileri; vergi işlerini yürütmek, tarımsal üretimi artırmak, şehirlerin imarını sağlamak ve devlet gelirlerini yükseltmekle sorumluydu.

Para basılması, mali hesapların tutulması ve vergilerle ilgili yolsuzluk şikâyetlerinin incelenmesi de bu divanın görevleri arasındaydı. Hvandmir, Timurlu hükümdarlarını bu makama getirilen kişileri sık sık değiştirdikleri ve zaman zaman düşük seviyedeki kimseleri bu görevlere tayin ettikleri gerekçesiyle eleştirmektedir. Ancak görev değişikliklerinin temel sebepleri arasında divan ileri gelenleri ve memurların yolsuzluklara karışmaları veya kendi aralarındaki anlaşmazlıklar bulunuyordu. Bu tür sorunları önlemek amacıyla Şahruh, oğlu Mirza Baysungur’u divan işlerini denetlemekle görevlendirmişti.

Devlet hazinesi Semerkand Kalesi ile Herat’taki İhtiyareddin Kalesi’nde muhafaza edilirdi. Bununla birlikte hazinenin miktarı ve devlet gelirlerinin toplamı hakkında kesin bilgiler bulunmamaktadır. Timurlular döneminde en yüksek para birimi tümen idi. En yaygın kullanılan para birimleri ise Irak dinarı, Kepeki dinarı, dirhem ve tenge idi. Kelime anlamı on bin olan tümen, on bin dinara karşılık gelmekteydi. Abdürrezzak-ı Semerkandî, Kepeki dinarının yaklaşık iki miskal, yani dokuz gram ağırlığında saf gümüşten oluştuğunu belirtmektedir.

Timurlu vergi sistemi yalnızca İslam hukukunda yer alan vergilerden oluşmuyordu. Bunların başında ticaret ve zanaat erbabından alınan tamga vergisi gelmekteydi. Şer‘î bir vergi kabul edilmediği için tamga, zaman zaman din adamları ile hükümdarlar arasında tartışmalara yol açmıştır. Bununla birlikte Şahruh gibi dindarlığıyla tanınan hükümdarlar döneminde de bu verginin uygulandığı görülmektedir.

Mirza Abdüllatif, Uluğ Beg’e karşı mücadelesi sırasında halk desteğini kazanmak amacıyla Müslümanlardan alınan tamganın kaldırılacağını ilan etmişti. Ancak bu uygulama belirli bölgeler ve dönemlerle sınırlı kalmıştır. Yezd bölgesinde esnaf çarşılarından ve ipek ticaretinden alınan tamga vergisinden söz edilmektedir.

Tamganın şer‘î olmaması sebebiyle kaldırılması sevap kabul edilmekteydi. Nitekim Babür, Rana Sanga’ya karşı kazandığı zaferden sonra Müslümanlardan tamga alınmamasını emrettiğini anlatmaktadır. Ancak devlet hazinesinin önemli gelir kaynaklarından biri olması sebebiyle bu vergiden tamamen vazgeçilmesi mümkün olmamıştır. Tamganın oranı ise bilinmemektedir.

Esnaftan ayrıca dükkân başına belirli dönemlerde alınan başka vergiler de bulunuyordu. Moğol döneminden kalan kılan adı verilen arazi vergisi Timurlular zamanında aynı adla kullanılmasa da, bazı kaynaklarda benzer bir uygulamadan söz edilmektedir. Göçebelerden alınan hayvan vergisi olan kobçur adı da zamanla kullanılmamış, ancak pay-i gavane adıyla benzer bir verginin devam ettiği anlaşılmıştır.

Merkezî otoritenin zayıfladığı dönemlerde mevcut vergilere ek olarak olağanüstü vergiler de alınmıştır. Bu dönemlerde halkın ev ev sayımı yapılır ve belirlenen miktarda para toplaması istenirdi. Şahruh’un ölümünden sonra güney İran ve Acem Irak’ının bazı bölgelerinde bu yöntem uygulanmış, Yezd ve çevresinden 700 tümen para toplanmıştır.

Olağanüstü durumlarda ordunun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla da halktan para istenirdi. Sultan Muhammed, Şahruh’un ölümünden sonra Yezd ileri gelenlerinden şehir ve çevresinde ev başına yirmi Kepeki dinarı toplanmasını istemişti.

Devlet otoritesinin zayıfladığı dönemlerde vergiler bazen artırılıyor, tahsilat yapılamadığı zaman zor kullanılıyordu. Bazı durumlarda aynı yılın vergisi farklı hükümdarlar adına tekrar tekrar toplanabiliyordu. 1457 yılında Horasan’da Mirza Şah Mahmud, Mirza Sultan İbrahim ve Sultan Ebu Said adına ayrı ayrı vergi alınması bu duruma örnektir.

Ebu Said döneminde vergi sistemini düzenlemeye yönelik bazı tedbirler alınmıştır. 1460-1461 yılında Semerkand, Buhara ve diğer bölgelerde tamganın kaldırılmasını emreden Ebu Said, vergilerin zamanından önce toplanmamasını, zorunlu durumlarda sınırlı miktarda alınmasını ve üç taksit hâlinde belirli dönemlerde tahsil edilmesini istemiştir. Fazla vergi toplandığı bildirildiğinde ise hazineden bu fazlalığın halka geri verilmesini emretmiştir.

1461-1462 yılında Ebu Said’in vergi uygulamalarına ilişkin buyruğu Herat Camii’ne taş üzerine kazınarak ilan edilmiştir. Halktan sık sık vergi toplamamak amacıyla zaman zaman tüccarlardan borç para alınması yoluna da gidilmiştir.

Hüseyin Baykara döneminde ise halkın ekonomik sıkıntıları dikkate alınarak 1470-1471 yılında, halkın yoğun şikâyet ettiği bazı vergilerin iki yıl süreyle kaldırılması emredilmiştir.

Hakim, Damga ve Diğer Memuriyetler

Timurlu Devleti’nde şehir ve bölgelerin idari ve askerî işleri hakim veya damga adı verilen görevliler tarafından yürütülürdü. Bu iki unvan çoğu zaman aynı makamı ifade etmek üzere kullanılmıştır. Damgalar, görev yaptıkları bölgelerde yargu adı verilen adli işleri yürütür, gerektiğinde bölgenin askerî kuvvetleriyle sefere katılır ve olağanüstü durumlarda vergi toplamakla görevlendirilirdi.

Damgaların tayin ve azillerinin Maliye Divanı tarafından gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Şahruh döneminde başkent olması sebebiyle Herat damgası daha çok şehrin güvenliği ve asayişiyle ilgilenmiştir. Herat darugalığında Şahruh ile akrabalığı bulunan Emir Muhammed Derviş görev yapmış, onun 1433 yılında ölümünden sonra yerine oğlu Emir Sultan Ebu Said getirilmiştir.

Askerî açıdan önem taşıyan büyük merkezlerde, en yüksek idari görevli olan daruga dışında kale komutanlığı görevini üstlenen kutvallar da bulunurdu.

Saray teşkilatında ise hükümdar, mirzalar ve büyük beylerin kendilerine bağlı özel hizmetlileri vardı. Bunlar içki, nöker ve çehre olarak adlandırılırdı. Başlangıçta hükümdar veya beylerin şahsi hizmetinde bulunan bu kişiler, zamanla devlet teşkilatı içinde yüksek görevlere kadar yükselebilirlerdi.

Sarayda çeşitli hizmetleri yerine getiren birçok görevli bulunuyordu. Hükümdarın mutfağından ve yemeklerin güvenliğinden sorumlu görevliye bukavul, aşçı olarak çalışanlara bavurçi, hükümdar elini yıkarken ibrik tutan görevliye mabeci denirdi. Saray eşyaları, yatak, döşek ve çadırlarla ilgilenen; hükümdarın sefer veya yolculuklarında konaklama düzenini sağlayan görevliler ise ferraşlardı.

Teşrifat işlerini şigavul, hacib veya eşikağası yürütürken, hükümdarın çetrini taşıyan görevliye şökürcü adı verilirdi. Atlar ve ahırlardan sorumlu görevli ahtacı, eyer, gem, yem torbaları ve hayvanlarla ilgili diğer ihtiyaçlarla ilgilenen görevli ise rikabdardı.

Hükümdarlık alametlerinden biri olan nevbetin çalınmasından ve bu amaçla kullanılan aletlerin bulunduğu tablhaneveya nekkarehaneden sorumlu görevliye nekkareci denirdi. Av hayvanlarının yetiştirildiği kuşhanenin yöneticisi ise kuşhane emiri veya kuş beği unvanını taşırdı.

Timurlu Devleti’nde dinî görevler de önemli bir yere sahipti. Kaynaklarda sıkça geçen başlıca dinî makamlar arasında sadr, kadı, nakîbü’n-nükebâ, muhtesib, müderris ve şeyhülislâm bulunmaktaydı.

İmar Faaliyetleri

Timur, kendisini askerî unsurlara şehir ve köy halkından daha yakın hissetmesine rağmen, bozkır geleneğinde büyük bir suç kabul edilen yerleşik imar faaliyetlerine yönelmiş ve başkent olarak seçtiği şehirlerde büyük yapılar inşa ettirmiştir. Bu durum, daha önce Cengiz Han yasasına aykırı hareket etmekle suçladığı bazı kimselerin uygulamalarından farklı bir politika izlemesi anlamına geliyordu.

Timur, fethettiği ülkelerde büyük yıkımlara sebep olan seferler yürütmesine rağmen, sefer aralarında imar faaliyetlerine de önem vermiştir. Özellikle Semerkand’ın geliştirilmesine büyük önem vermiş; fethettiği bölgelerden getirilen ustalar ve sanatkârlarla şehir çevresinde çeşitli yerleşimler ve yapılar meydana getirmiştir. Dımaşk, Mısır, Şiraz, Sultaniye ve Bağdad adlarını taşıyan köyler kurdurmuş; şehir dışında Dilguşa, Şimal, Nakş-ı Cihan, Çınar ve Taht-ı Karaca adlarını taşıyan bahçeler yaptırmıştır.

Keş şehri yakınında bulunan Aksaray, Timur devri mimarisinin önemli eserlerinden biridir. Harezmli ustalar tarafından inşa edilen saray, özellikle çini süslemeleriyle tanınmıştır. Günümüze yalnızca yaklaşık 56 metre yüksekliğindeki görkemli giriş kapısı ulaşmıştır.

Timur, siyasî amaçlarla zaman zaman dinî merkezlere de önem vermiştir. 1397 yılında elçilerini kabul ettiği Dilguşa Sarayının yapımından sonra Yesi’ye giderek Hoca Ahmed Yesevî’nin mezarını ziyaret etmiş ve burada büyük bir imaret inşa edilmesini emretmiştir. İki yıl içinde tamamlanan yapı; büyük kubbesi, iki minaresi, sofaları, hücreleri ve künbetleriyle önemli bir dinî merkez hâline gelmiştir.

Semerkand’ın gelişmesiyle birlikte ticaret hacmi artmış, şehirde malların depolanacağı ve satılacağı alanlara ihtiyaç duyulmuştur. Bunun üzerine Timur, şehrin bir ucundan diğerine uzanan büyük bir cadde ve iki yanında dükkânlar yapılmasını emretmiştir. Clavijo’nun aktardığına göre, kısa sürede tamamlanan bu çarşıda çeşmeler ve havuzlar da bulunuyordu. Aynı dönemde Semerkand’ın en görkemli yapılarından biri olan Bibi Hanım Camii inşa edilmiştir. Ancak yapı daha Timur’un sağlığında bazı mimari sorunlar yaşamış ve zamanla büyük ölçüde harap olmuştur.

Timur’un yaptırdığı önemli yapılardan biri de Gök Saraydı. Bu yapı daha çok devlet hazinesinin korunması ve hapishane olarak kullanılmıştır. Timur hanedanı içinde taht mücadelelerinin yaşandığı dönemlerde bu saray sembolik bir anlam da kazanmış, burada tahta çıkan veya iktidar mücadelesini kaybeden şehzadelerle ilgili olaylar yaşanmıştır.

Timur’un özellikle şehir dışındaki büyük bahçeler içinde bulunan sarayları sevdiği anlaşılmaktadır. Bu bahçeler yalnızca hükümdarın kullanımına ayrılmış yerler olmayıp, zaman zaman Semerkand halkının gezinti ve eğlence alanları olarak da kullanılmıştır. Türk geleneklerinden yağmalı toy uygulaması Timurlular döneminde de devam etmiş, Uluğ Beg’in düğünü sırasında halkın geniş katılımlı ziyafetlere davet edildiği görülmüştür.

Timur’un saraylarının duvarları, hükümdarın, oğullarının, torunlarının ve beylerinin seferlerini ve zaferlerini anlatan tasvirlerle süslenmiştir. 1398 yılında tamamlanan Taht-ı Karaca Sarayı da büyük bir bahçe içinde yer alıyordu. Timur’un, Miranşah, Şahruh, Uluğ Beg ve Muhammed Sultan’ın mezarlarının bulunduğu Gur-i Emir Türbesi ise Muhammed Sultan tarafından yaptırılan medresenin yanında bulunmaktaydı ve Timur tarafından Ankara Savaşı dönüşünde tamamlanmıştır.

Timur’un ölümünden sonra imar faaliyetlerinin en önemli merkezi Herat olmuştur. Şahruh döneminde şehir, siyasî ve kültürel bir merkez hâline getirilmiştir. Herat’ın Gazirgah çevresindeki bölgeleri büyük ölçüde geliştirilmiş; eski bahçeler onarılmış ve yeni yapılar inşa edilmiştir.

Şahruh, başlangıçta siyasî mücadeleler sebebiyle imar faaliyetlerine fazla zaman ayıramamış, ancak hâkimiyetini sağlamlaştırdıktan sonra bu alana yönelmiştir. 1410 yılında Moğol istilasından beri harap durumda olan Merv’inyeniden imar edilmesini emretmiş; Horasan genelinde yolların düzeltilmesi, köprülerin yapılması ve eski yapıların yenilenmesini sağlamıştır.

Herat’ta İhtiyareddin Kalesi yakınında bir medrese ve hankah yaptırılmış, bu kurumlara müderrisler, şeyhler ve diğer görevliler atanmıştır. Şahruh ayrıca şehirde bir darüşşifa inşa ettirmiş ve Hace Abdullah-ı Ensarî’nin mezarı üzerine 1425 yılında büyük bir türbe yaptırmıştır.

Şahruh’un eşi Gevherşad Begüm de önemli imar faaliyetlerinde bulunmuştur. Mimar Kıvameddin tarafından yapılan ve 1418’de tamamlanan Meşhed Camii, onun en önemli eserlerinden biridir. Gevherşad ayrıca Herat’ta Hıyaban başında bir cami ve büyük bir medrese yaptırmış; bu medreseye kendisiyle birlikte birçok Timurlu hanedan mensubu defnedilmiştir.

Şahruh’un diğer eşi Mülket Aga da Herat ve Belh’te medreseler, hankahlar ve hayır kurumları yaptırmıştır. Onun Herat’ta hankah, darülhadis, darüşşifa ve hamamları bulunuyordu.

Uluğ Beg, Maveraünnehir hâkimliğine getirildikten sonra özellikle eğitim ve bilim kurumlarının inşasına önem vermiştir. Buhara’da yaptırdığı medrese, onun en eski eserlerinden biridir. Semerkand’da 1417-1420 yılları arasında inşa edilen Uluğ Beg Medresesi, dönemin önemli bilim merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Burada Kadızade-i Rumi, Ali Kuşçu ve Gıyaseddin Cemşid gibi bilginler faaliyet göstermiştir. Kuhek tepesinin eteğinde ayrıca bir rasathaneyaptırılmıştır.

Uluğ Beg’in bilim kurumlarının yanında hankah, hamam ve çeşitli vakıflar da kurduğu bilinmektedir. Semerkand’daki Çinihane adlı yapı ise onun sanat anlayışını gösteren önemli eserlerden biri olmuştur.

Timur’un diğer hanedan üyeleri de imar faaliyetlerinde bulunmuştur. Fars bölgesinde hüküm süren Ömer Şeyh oğulları Yezd ve Şiraz’da kaleler, saraylar, hamamlar, medreseler ve darüşşifalar yaptırmışlardır. İbrahim Mirza Şiraz’da medrese ve hankah inşa ettirmiş, Sultan Muhammed ise İsfahan’da önemli bir yapı olan Beytü’ş-Şita’yı yaptırmıştır.

Şahruh’un ölümünden sonra kısa süreli bir durgunluk yaşansa da Hüseyin Baykara döneminde Herat yeniden büyük bir kültür ve sanat merkezi hâline gelmiştir. Şehir yeni saraylar, medreseler, kütüphaneler, köprüler, kervansaraylar, hastaneler, imarethaneler ve hamamlarla gelişmiştir. Hüseyin Baykara, Cihanara adı verilen bahçe ve saray kompleksini, oğlu Bediüzzaman Mirza için ise Bağ-ı Nev’i yaptırmıştır.

Timurlu devlet adamları ve ileri gelenleri de imar faaliyetlerine katılmıştır. Alike Kükeltaş, Celaleddin Firuzşah, Şah Melik ve diğer büyük emirler çeşitli cami, medrese, hankah, ribat ve hayır eserleri yaptırmışlardır.

Timurlular döneminin en önemli kültür adamlarından biri olan Ali Şir Nevaî, Herat ve Horasan’da çok sayıda hayır kurumu yaptırmış, bunların devamı için büyük vakıflar kurmuştur. İhlasiye Medresesi gibi eserler onun eğitim faaliyetlerine verdiği önemi göstermektedir.

Timurlu döneminde daha önceki Selçuklu ve Moğol dönemlerinden kalan birçok cami, medrese, ribat, köprü ve türbe de onarılmıştır. Yezd gibi şehirler bu dönemde önemli gelişmeler yaşamıştır.

Timurlu mimarisi, İran mimarisinin geleneklerinden yararlanmakla birlikte, yapıların büyüklüğü, yüksekliği, çini süslemeleri ve renk zenginliği bakımından yeni bir anlayış ortaya koymuştur. Büyük kubbeler, yüksek minareler, mukarnaslı taç kapılar ve zengin çini bezemeler bu dönemin belirgin özellikleri olmuştur. Kıvameddin gibi mimarların çalışmalarıyla gelişen bu mimari anlayış, daha sonra Safevi mimarisini de etkilemiş ve tarih yazımında “Timurlu Rönesansı” olarak nitelendirilen kültürel gelişmenin önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir.

Ziraî ve Ticari Faaliyetler

Timur’un uzun süren ve birçok bölgeyi etkileyen seferlerinden sonra ülke içinde güvenliğin sağlanması, Timur’un ölümünden sonra ise çeşitli bölgelerde hüküm süren mirzalar ve ileri gelen beylerin yeniden imar faaliyetlerine yönelmesi, ekonomik hayatın toparlanmasını kolaylaştırmıştır. Timurlu yöneticileri, şehirlerin ve bölgelerin gelişmesi için ziraî üretimin ve ticari faaliyetlerin istikrara kavuşması gerektiğinin farkındaydılar.

Timur döneminde şehirler, saraylar ve bahçeler inşa edilirken tarımsal faaliyetler de ihmal edilmemiştir. Timur, ülke içinde işlenebilecek hiçbir toprağın boş kalmasını istememiş; fethettiği bölgelerden çeşitli toplulukları başka yerlere naklederek yeni iskân alanları oluşturmuş ve tarım yapılmayan bazı bölgeleri üretime açmıştır. Ayrıca ülkenin birçok yerinde sulama kanalları yaptırmıştır.

Semerkand’ın büyütülmesi amacıyla farklı bölgelerden çok sayıda insan buraya getirilmiştir. Clavijo’nun aktardığına göre Timur, fethettiği ülkelerden esir ve toplulukları Semerkand’a naklederek şehrin nüfusunu artırmaya çalışmıştır. Bu göçlerin sonucunda şehrin nüfusunun yaklaşık 100.000 kişi arttığı belirtilmektedir. Anadolu’dan getirilen 30.000 çadır Kara Tatar, Sirderya’nın ötesindeki Issık Göl ve Kaşgar çevresine yerleştirilmiş; Azerbaycan’dan da kalabalık topluluklar başka bölgelere nakledilmiştir.

Tarım alanlarının genişletilmesi amacıyla özellikle sulama çalışmalarına önem verilmiştir. 1381 yılında Horasan’ın alınmasından sonra Timur, bölgedeki ziraatı canlandırmak için Murgab Nehri’nden kanallar açtırılmasını emretmiştir. Bu kanalların bazıları onları yaptıran devlet adamlarının adlarını taşımıştır. Kutluk Hatun adı verilen kanalın Timur’un kız kardeşi Kutluk Terken Aga ile ilişkili olduğu belirtilmektedir.

Azerbaycan’da Aras Nehri’nden başlayan ve Barlas Irmağı adıyla bilinen büyük bir kanal açılmış, böylece geniş alanlarda sulu tarım yapılması mümkün hâle gelmiştir. Aynı bölgede eski Beylekan şehri yeniden imar edilmiş, Aras Nehri’nden şehre kadar uzanan bir kanal açılarak bölgenin ekonomik gelişmesi desteklenmiştir. Kabil yakınlarında açılan Cûy-i Mahigir veya Cûy-i Nev adlı kanal da bazı köylerin sulanmasını ve yeni tarım alanlarının kullanılmasını sağlamıştır.

Şahruh döneminde de şehirlerin yeniden canlandırılması ve sulama faaliyetleri devam etmiştir. 1410 yılında Merv’in yeniden imar edilmesi emredilmiş; yollar, köprüler ve sulama sistemleri onarılmıştır. Murgab Nehri’nden gelen su yolları yeniden düzenlenmiş, Emir Alike Kükeltaş, Emir Musa ve Emir Ali Şegani bu çalışmalarla görevlendirilmiştir. Kısa zamanda Merv’de tarım yeniden gelişmiş, ilk yıl 500 çift öküz tarımda kullanılmış ve çevreden insanlar yerleştirilmiştir. Şehirde mescit, pazar, hamam, han, hankah ve medreseler inşa edilerek eski ekonomik canlılığı yeniden kazanılmaya çalışılmıştır.

Şahruh, 1435 yılında Karakoyunlular üzerine yaptığı sefer sırasında Azerbaycan ve Acem Irak’ındaki tahribatı gidermek için yeniden imar faaliyetleri başlatmış; boş kalan toprakların işlenmesini teşvik etmiş ve tarım yapan halktan beş yıl süreyle vergi alınmayacağını ilan etmiştir.

Devlet ileri gelenleri de tarım faaliyetlerine katılmıştır. Şahruh döneminin önemli emirlerinden Alike Kükeltaş, büyük miktarda tohum ektirerek tarımsal üretime katkıda bulunmuş, hatta Mısır’da bile arazi satın alarak bu faaliyetlerini sürdürmüştür.

Timurlu döneminde bazı bölgelerin tarımsal zenginliği kaynaklarda özellikle belirtilmektedir. Yezd’de halkın tahıl, pamuk ve meyve üretimi yaptığı; Semerkand’ın üzüm ve elması, Buhara’nın erik ve kavunu, Kabil’in sıcak iklim meyveleri, Gazne’nin boya kökü, Badgis’in fıstığı, Merv’in tahıl, pamuk ve kavunu, Astarabad’ın turunçgilleri ve Yezd’in şekerkamışı ile tanındığı aktarılmaktadır.

Bununla birlikte savaşlar zaman zaman ekonomik hayatı olumsuz etkilemiştir. Şahruh’un 1408 yılında Sistan üzerine yaptığı sefer sırasında bazı sulama yapılarının tahrip edilmesi bölgenin uzun süre zarar görmesine yol açmıştır. Vergi uygulamalarında da dönem dönem ağırlaşmalar yaşanmış; bazı tahsildarların halka kötü muamele ettiği ve geçmiş yıllara ait vergileri tekrar topladığı kaynaklarda belirtilmiştir.

Ticari Faaliyetler

Timur, seferleri sırasında büyük yıkımlara sebep olmasına rağmen ticaretin devlet gelirleri açısından önemini kavramış ve ticari faaliyetleri desteklemiştir. Başkent Semerkand önemli bir ticaret merkezi hâline gelmiş; şehirde çok sayıda dokuma imalathanesi bulunmuş ve baharat ticareti gelişmiştir. Clavijo, Semerkand çarşılarının zenginliğini ve genişliğini övgüyle anlatmaktadır.

Deşt-i Kıpçak ve Moğol ülkelerinden deri, Çin’den ipek, Hotan’dan değerli taşlar getirilmiştir. Timur, 1402 yılında Fransa kralına gönderdiği mektupta tüccarların serbestçe gidip gelmesinin önemini vurgulamış ve ticaret sayesinde dünyanın geliştiğini belirtmiştir.

Tüccarları koruma politikası Şahruh döneminde de devam etmiştir. Çin, Mısır ve Anadolu arasındaki ticaret yolları yeniden canlanmış; Abdürrezzak-ı Semerkandî, Çin’den getirilen malların Mısır ve Anadolu’ya ulaştırıldığını, uzak bölgeler arasındaki ticari bağlantıların güçlendiğini ifade etmiştir.

Timurlular döneminde Tebriz ve Sultaniye önemli ticaret merkezleri olarak varlığını sürdürmüştür. Hindistan’dan gelen kervanlar baharat taşımış; Gilan ve Şirvan’dan getirilen ipekler İran, Anadolu, Suriye ve Kefe’ye gönderilmiştir. Şiraz ve Horasan’dan gelen kumaşlar, Hürmüz’den getirilen inci ve değerli taşlar bölgesel ticaretin önemli ürünleri arasında yer almıştır.

Uluslararası ticaretin en önemli merkezlerinden biri Hürmüz olmuştur. Abdürrezzak-ı Semerkandî, 1441-1442 yıllarında Hürmüz’e uğradığında buraya Mısır, Suriye, Anadolu, Azerbaycan, Irak, Horasan, Maveraünnehir, Çin, Hindistan ve Afrika bölgelerinden tüccarların geldiğini belirtmektedir. Şehirde farklı bölgelerden getirilen mallar para veya takas yoluyla alınıp satılmaktaydı.

Moğol döneminden kalan devlet sermayesine dayalı ortaklık sistemi Timurlular döneminde de devam etmiştir. Hükümdar, mirzalar ve ileri gelenlerin katıldığı bu ortaklıklarda tüccarlara devlet hazinesinden kredi sağlanmış, bazılarına vergi muafiyetleri verilmiştir. Ancak faizli kredi uygulaması şeriata aykırı kabul edildiğinden zaman zaman ulema ile yöneticiler arasında anlaşmazlıklara yol açmıştır.

Dönemin ticari hareketliliğini gösteren örneklerden biri Şemseddin Muhammed adlı tüccarın yaptığı uzun mesafeli ticarettir. Şiraz’dan başlayarak Herat, Merv, Harezm ve Saray şehirlerine giden bu tüccar, Çin ve Türkistan malları satın almış, yaptığı ticaret sonucunda sermayesini birkaç kat artırmıştır.

Herat, Timurlular döneminde önemli bir ekonomik merkez hâline gelmiştir. Şehir, devlet gelirlerinin toplandığı merkez olmasının yanında deri üretimi, dokuma ve köle ticaretiyle de tanınmıştır. Türkistan ve Hindistan’dan getirilen mallar burada pazarlanmıştır. Cam şehrinin yünlü dokumaları, Semerkand’ın kırmızı kadifeleri ve Yezd’in ipekli kumaşları geniş bir üne sahipti.

Yezd özellikle dokuma ve şeker üretimiyle gelişmiştir. Şehirde şeker imalathaneleri kurulmuş, seten ve muslin gibi kumaşlar çeşitli bölgelere gönderilmiştir. Timurlu sarayına ve kutsal merkezlere gönderilen bazı değerli kumaşlar da burada hazırlanmıştır.

Kabil de Hindistan ile Orta Asya arasındaki ticaret yolları üzerinde önemli bir merkezdi. Hindistan’dan gelen kumaş, şeker ve baharatlar Kabil üzerinden diğer bölgelere ulaştırılmış; Fergana, Türkistan, Semerkand, Buhara, Belh ve Horasan’dan gelen tüccarlar burada alışveriş yapmıştır.

Kuzey bölgelerinde ise Suğnak şehri Deşt-i Kıpçak ticaretinin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Şehirde deri, kürk, ipekli kumaşlar ve çeşitli ticari mallar alınıp satılmıştır.

Şahruh’un ölümünden sonraki karışıklıklardan sonra Ebu Said döneminde Herat yeniden ekonomik canlılığına kavuşmuştur. Nakşibendî şeyhi Ubeydullah Ahrar’ın etkisiyle tamga vergisinin kaldırılması, tüccarların desteklenmesi ve sermaye sahiplerinin güçlenmesi şehrin ticari gelişimine katkı sağlamıştır.

Hüseyin Baykara döneminde Herat, yeniden büyük bir kültür ve ticaret merkezi hâline gelmiştir. Şehirde yeni çarşılar kurulmuş, ticaret yolları üzerindeki ribatlar artırılmıştır. Bununla birlikte ağır vergiler tamamen ortadan kalkmamış, ancak vakıflar aracılığıyla elde edilen gelirler hastane, imaret, han ve hamam gibi sosyal kurumların yapımında kullanılmıştır.

Dinî Hareketler

Timurlu hanedanı mensupları başlangıçta Sünni inanca bağlıydı ve halkın büyük çoğunluğu da Sünni idi. Bununla birlikte Gilan, Mazenderan, Huzistan ve Horasan’ın batısındaki Sebzvar çevresi gibi bazı bölgelerde Şiilik güçlü bir konuma sahipti. Şahruh başta olmak üzere Timurlu hükümdarlarının Sünni kimliği korumasına ve medreselerde Sünni anlayış doğrultusunda eğitim verilmesine rağmen Şii hareketlerin yayılması engellenemedi. Özellikle Şahruh döneminden itibaren çeşitli Rafızi ve tasavvufî eğilimler daha görünür hâle gelmeye başladı.

Bu dönemde etkili olan hareketlerden biri Hurufîlikti. Astarabadlı Fazlullah, kendisini ilahî hakikatin tecelli ettiği kişi olarak göstererek yeni bir dinî anlayış ortaya koymuştu. Timur döneminde takip edilen Fazlullah, Miranşah tarafından öldürülmüş olmasına rağmen fikirleri taraftar toplamaya devam etti. 1427 yılında Hurufî Ahmed-i Lur’un, Cuma namazından çıkan Şahruh’a suikast girişiminde bulunması, bu hareketin önemli bir topluluk hâline geldiğini göstermektedir. Suikasta katılanlar yakalanarak ağır şekilde cezalandırılmıştır.

Timurlu döneminin dikkat çeken diğer dinî hareketlerinden biri Seyyid Muhammed Nurbahş’ın faaliyetleridir. “Işık Bahşeden” anlamındaki Nurbahş lakabıyla tanınan bu kişi, özellikle güney İran’da ve Katif çevresinde etkili olmuş, daha sonra farklı bölgelerde taraftar kazanmıştır. On iki imamdan Musa el-Kâzım’ın soyundan geldiğini ileri sürerek Mehdi unvanını almış ve taraftarları tarafından halife olarak kabul edilmiştir. Öğretilerinde Vahdet-i Vücud anlayışına ağırlık vermiş, bazı dinî uygulamaları yeniden düzenleme iddiasında bulunmuştur.

Nurbahş’ın faaliyetleri Timurlu yönetiminin dikkatini çekmiş ve 1423 yılında Huttelan yakınlarında Emir Bayezid tarafından yakalanarak Herat’a, ardından Şiraz’a gönderilmiştir. Fars hâkimi İbrahim Sultan’ın serbest bırakması üzerine Bahtiyarîlerin bulunduğu bölgeye geçen Nurbahş burada büyük itibar kazanmış, adına hutbe okunmuş ve sikke bastırılmıştır. Şahruh’un emriyle yeniden yakalanarak Herat’a getirilen Nurbahş, burada halifelik iddiasından vazgeçtiğini açıklamak zorunda bırakılmıştır. Daha sonra ders vermesine izin verilmişse de tekrar şüphe uyandırması üzerine Tebriz’e gönderilmiş, ardından Şirvan’a geçerek Rey yakınlarında ölmüştür.

Şahruh döneminde ortaya çıkan önemli Şii hareketlerden biri de Muşa‘şa‘lar olmuştur. Huzistan bölgesinde yaşayan bu Arap kökenli topluluk, Şii inançlarına bağlıydı. Kurucuları Seyyid Muhammed b. Felah, İmam Musa el-Kâzım soyundan geldiğini ileri sürerek Mehdilik iddiasında bulunmuştur. Muşa‘şa‘lar önce Timurluların Fars hâkimleriyle mücadele ederek Huveyze’yi ele geçirmiş, daha sonra Bağdat çevresindeki Kara Koyunlu mirzalarıyla çatışmıştır. Seyyid Muhammed’in oğlu Sultan Muhsin döneminde güçleri daha da artmış ve Bağdat’tan Basra’ya kadar uzanan bölgede etkili hâle gelmişlerdir.

Timurlu döneminde tasavvufî çevrelerde de çeşitli tartışmalar yaşanmıştır. Harezmli alimlerden Ebu’l Vefa ve öğrencisi Şeyh Kemaleddin Hüseyin’in Vahdet-i Vücud anlayışını aşırı biçimde yorumlayan görüşleri dönemin alimlerinin dikkatini çekmiştir. Kemaleddin Hüseyin, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevisi ile Kaside-i Bürde’yi Harezm Türkçesiyle şerhetmiştir. Bazı şiirlerindeki ifadeler nedeniyle sorgulanmak üzere Herat’a getirilmiş, ancak dinî ilimlerdeki bilgisi sebebiyle cezalandırılmamıştır.

Timurlu döneminde en yaygın Sünni tarikat Nakşibendîlikti. Bununla birlikte devlet görevlileri ile tarikat çevreleri arasında zaman zaman anlaşmazlıklar yaşanmıştır. Sadr, şeyhülislâm, kadı ve müderris gibi şer‘î görevlerde bulunan kişiler ile halk arasında etkili olan tarikat şeyhleri arasında özellikle dinî uygulamalar konusunda farklılıklar ortaya çıkmıştır.

Şahruh, Sünni anlayışa bağlı bir hükümdar olarak şeriata uygun bir yönetim kurmaya çalışmış, meyhaneleri kapattırmış ve saray çevresindeki bazı eğlenceleri sınırlandırmıştır. Ancak Herat’ın siyasî ve kültürel merkez hâline gelmesiyle şehirde gelişen sanat, musiki ve eğlence hayatı tamamen ortadan kaldırılamamıştır. Bazı şeyhler, bu ortam sebebiyle müritlerini Herat’a gitmekten uzak tutmuştur.

Şahruh ve oğullarının Sünni tarikatları desteklemesine rağmen, Sünni din adamlarının daha çok şehirlerde bulunması ve göçebe topluluklar arasında etkili olamaması, Şii hareketlerin zamanla güç kazanmasına yol açmıştır. XV. yüzyılın sonlarında Sünni-Şii ayrılığı toplumsal çatışmalara dönüşmüş ve dönemin şairlerinden Câmî’nin eserlerine de yansımıştır.

Sonuç olarak Timurlular döneminde Sünnilik devletin hâkim mezhebi olmayı sürdürmüş, ancak Şii hareketler ve çeşitli tasavvufî akımlar giderek güç kazanmıştır. Bu dinî-siyasî gelişmeler, daha sonra Safevîlerin yükselişiyle birlikte İran’da Şiiliğin devlet mezhebi hâline gelmesinin zeminini hazırlayan süreçlerden biri olmuştur.

Çağatay Edebiyatı

XI-XII. yüzyıl Hakaniye Türkçesi ile XV. yüzyılın klasik Çağataycası arasında yer alan geçiş döneminde, Çağatay ve İlhanlı sahalarında başlayan edebî faaliyetler daha sonra Harezm ve Altın Orda çevrelerinde gelişmiştir. Bu edebî hareket XV. yüzyılın ilk yarısında güçlenmiş, yüzyılın ikinci yarısında ise Ali Şîr Nevâî’nin çalışmalarıyla klasik Çağatay edebiyatının oluşmasını sağlamıştır.

Semerkand, Herat ve Şiraz gibi zengin şehir merkezlerinde yetişen Çağatay mirzaları ve beyleri, İran edebiyatını tanımış ve kendi dilleriyle de benzer nitelikte eserler verilmesini istemişlerdir. Bu eğilim XV. yüzyıl boyunca giderek güçlenmiş, Ali Şîr Nevâî’nin faaliyetleriyle Türkçenin Farsça karşısında güçlü bir edebî dil olduğu anlayışı yaygınlaşmıştır.

Timur ve Şahruh dönemlerinde Türkçe edebiyat gelişme göstermesine rağmen bu dönemin şairleri hakkında bilgiler sınırlıdır. Bilinen ilk isimlerden biri, Farsça ve Türkçe şiirler yazan Emir Hacı Seyfeddin Nüküz’dür. Seyfî mahlasıyla tanınan bu şair, Timur ve Şahruh dönemlerinde devlet hizmetinde bulunmuş, Türkçe eserlerinden günümüze yalnızca Hibetü’l-Hakayık sonunda yer alan kısa bir takriz ulaşmıştır.

XV. yüzyıl Çağatay edebiyatının kronolojik bakımdan ilk önemli şairlerinden biri Sekkâkî’dir. İlk şiirlerini Timur döneminde yazdığı düşünülen Sekkâkî, Halil Sultan, Uluğ Beg, Arslan Hoca Tarhan ve Hoca Muhammed Parsa adına kasideler kaleme almıştır. Kaside ve gazellerden oluşan divanı günümüze ulaşmıştır.

Harezmli Haydar da XIV. yüzyılın sonlarından itibaren Çağatay Türkçesiyle şiirler yazan şairler arasında yer alır. Mirza İskender adına kaleme aldığı Mahzenü’l-Esrâr adlı mesnevisiyle tanınmıştır. Türkçe söyleyen anlamındaki Türkî-gûyunvanıyla anılan şairin eserleri edebî çevrelerde ilgi görmüştür.

XV. yüzyılın ilk yarısının en güçlü Çağatay şairi Lutfî kabul edilir. Kaside, gazel ve tuyuk gibi farklı nazım türlerinde eserler veren Lutfî, özellikle gazelleriyle ün kazanmıştır. Şerefeddin Ali Yezdî’nin Zafernâme’sini Türkçeye manzum olarak çevirmiş, ancak asıl başarısını Mirza İskender adına yazdığı Gül ü Nevruz adlı mesnevisiyle göstermiştir. Yaklaşık bir asırlık ömrü boyunca sürdürdüğü edebî faaliyetleriyle Nevâî öncesi Çağatay edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri olmuştur.

Şahruh döneminin diğer Çağatay şairleri arasında Yusuf Emîrî, Atâyî, Gedâyî ve Yakînî sayılmaktadır. Yusuf Emîrî gazel, kaside ve mesneviler yazmış; ancak eserleri daha sonraki dönemlerde eski önemini kaybetmiştir. Atâyî, Yesevî dervişlerinden İsmail Ata’ya bağlılığı sebebiyle bu mahlası kullanmış ve döneminde tanınmış bir şair olmuştur. Gedâyî’nin şiirlerinde tasavvufî eğilimler görülürken, Heratlı Yakînî özellikle Ok ve Yay Münazarası adlı eseriyle tanınmıştır.

Bu dönemde Türkçe eser veren ancak eserleri günümüze ulaşmayan başka şairlerin de bulunduğu bilinmektedir. Sazlar Münazarası adlı eserin sahibi Ahmedî ile Yusuf ve Züleyha mesnevisini yazan Dürbeg bunlar arasındadır. Ayrıca Kutbî, Naimî, Kalender Harimî, Tarhanî, Derviş Nazikî, Nakibî, Mukimî, Kemalî, Latifî, Mir Said, Hilalî, Kabûlî ve Garibî gibi şairlerin de Çağatay Türkçesiyle eser verdikleri kaydedilmektedir.

Timurlu şehzadeleri ve beyleri yalnızca şairleri himaye etmekle kalmamış, kendileri de şiir yazmışlardır. Seyyid Ahmed, Mirza İskender ve Ebu Bekir Mirza gibi hanedan mensuplarına ait şiirler bilinmektedir. Ayrıca eski geleneklere bağlı bazı beyler adına Uygur alfabesiyle eserler kaleme alınmıştır. Mansur Bahşı’nın Bahtiyarnâme’si (1435), Melik Bahşı’nın Mi‘râcnâme’si (1436), Kutadgu Bilig, Tezkiretü’l-Evliyâ ve Hibetü’l-Hakayık bu dönemde Uygur yazısıyla çoğaltılan eserler arasındadır.

Çağatay Türkçesinin edebî bir dil olarak gelişmesi, Türkçe bilmeyen nüfusun yoğun olduğu Semerkand, Herat ve Şiraz gibi şehir merkezlerinde gerçekleşmiştir. Bunun sebebi bu edebiyatın geniş halk kitlelerinden çok, Farsça ve İran edebiyatına hâkim olan eğitimli Türk çevrelerine hitap etmesidir.

XV. yüzyılın ikinci yarısında Çağatay edebiyatı en yüksek seviyesine Ali Şîr Nevâî ve Sultan Hüseyin Baykara döneminde ulaşmıştır. Ali Şîr Nevâî, Muhâkemetü’l-Lugateyn adlı eserinde Türkçenin kelime zenginliği ve ifade gücü bakımından Farsçadan üstün olduğunu savunmuş, Türk şairlerini kendi dilleriyle eser vermeye teşvik etmiştir. Onun eserleriyle Çağatayca yalnızca bir şiir dili olmaktan çıkmış, nazım ve nesrin farklı alanlarında kullanılabilen gelişmiş bir kültür dili hâline gelmiştir.

Nevâî, siyasi gücü, serveti ve edebî faaliyetleriyle Herat’taki sanat çevresinin en önemli şahsiyetlerinden biri olmuş, eserleri Türk dünyasının geniş bir bölümünde örnek kabul edilmiştir.

Timurlu hükümdarları arasında şair kimliğiyle öne çıkan Hüseyin Baykara, Hüseynî mahlasıyla Türkçe şiirler yazmış ve bunları bir divanda toplamıştır. Oğullarından Bediüzzaman Mirza ve Şah Garib Mirza da Türkçe şiirler kaleme almışlardır. Bunun yanında Ebu Bekir Mirza, Sultan Ahmed Mirza, Hoca Asafî, Emir Nizameddin Süheylî, Mirza Beg, Şevkî ve Yusûfî gibi birçok şair Çağatay edebiyatının gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Bununla birlikte Ali Şîr Nevâî’nin eserleri dışında Çağatay Türkçesinin özellikle ilmî ve edebî nesirde kullanımı sınırlı kalmıştır. Timurluların sona ermesiyle Herat’ın siyasi ve kültürel merkezi olma özelliğini kaybetmesi, Çağatay edebiyatının da eski gelişme ortamını yitirmesine yol açmıştır. Buna rağmen XV. yüzyılda oluşan klasik Çağatay edebiyatı, daha sonraki Türk edebiyatları üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır.

Resim ve Süsleme

Timur’un seferleri sonucunda ele geçirdiği bölgelerden birçok sanatkârı Semerkand’a gönderdiği bilinmektedir. Timur dönemine ait günümüze ulaşan minyatürlü bir yazma bulunmamakla birlikte, bu sanatkârların yaptığı mimari eserler ve bazı duvar resimleri kaynaklarda zikredilmektedir. İbn Arabşah, Timur devrinin en büyük nakkaşı olarak Bağdatlı Abdülhayy’ı göstermektedir.

Timurlu resim sanatının kaynakları arasında Bağdat ve Tebriz’deki Celayirli sanat çevresi ile Güney İran’daki Şiraz okulu gösterilmektedir. Timur’un bu bölgeleri ele geçirmesinden sonra bazı sanatkârlar Semerkand’a götürülmüş, Timur’un ölümünden sonraki karışıklıkların sona ermesiyle birlikte bir kısmı Baysungur tarafından Herat’a toplanmıştır. Bununla birlikte Bağdat, Tebriz ve Şiraz gibi eski sanat merkezlerindeki faaliyetler tamamen sona ermemiştir.

Şiraz’da Mirza İskender döneminde devam eden resim faaliyetleri, özellikle renk kullanımındaki uyum ile dikkat çekmiştir. Bu dönemde hazırlanmış, biri 38, diğeri 21 minyatür içeren iki antoloji günümüze ulaşmıştır. Şiraz’daki sanat faaliyetleri Mirza İskender’in ölümünden sonra İbrahim Mirza ve oğlu Abdullah dönemlerinde de devam etmiş, Kara Koyunluların şehri ele geçirmesine kadar sürmüştür. Böylece Şiraz resim geleneğinin etkileri Türkmenler aracılığıyla sonraki dönemlere taşınmıştır.

Kendisi de önemli bir hattat olan Mirza Baysungur, Herat’taki konağını bir sanat merkezi hâline getirmiştir. Şiraz’daki bazı sanatçıların da bu dönemde Herat’a gelmiş olması muhtemeldir. Baysungur’un ölümünden sonra da sanat faaliyetleri tamamen sona ermemiş, Hüseyin Baykara ve Ali Şîr Nevâî dönemlerinde yeniden güçlü bir himaye ortamı oluşmuştur.

Bu dönemin en önemli ressamlarından biri olan Bihzâd, geleneksel unsurlarla tabiat tasvirlerini birleştirerek kitap ressamlığında yeni bir üslup geliştirmiştir. Daha sonra Safevîler döneminde Tebriz’e geçen Bihzâd, yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla Timurlu resim geleneğinin devamını sağlamıştır.

Musiki

Seferlerle geçen hayatlarına rağmen Timurlu hükümdarları ve beyleri müzikli eğlencelere önem vermişlerdir. Timur’un fethettiği bölgelerden Semerkand’a gönderdiği sanatkârlar arasında çalgıcılar ve hanendeler de bulunuyordu. İbn Arabşah’ın Timur devri musikişinasları arasında saydığı kişiler arasında Abdüllatif Damganlı, Mahmud, Cemaleddin Ahmed Harezmli ve Celayirli sarayından getirilen Meragalı Abdülkadir bulunmaktadır.

Clavijo’nun aktardığına göre Timurlu saraylarında kadın ve erkeklerin katıldığı büyük eğlenceler düzenleniyor, bu toplantılarda çeşitli çalgılar çalınıyor ve şarkılar söyleniyordu. Semerkand’daki musikişinaslar büyük bir üne sahipti. Taşkent ileri gelenlerinden Muhammed Cihangir’in düğünü için Semerkand’dan çalgıcı ve okuyucular getirtmesi, bu şehrin musiki alanındaki etkisini göstermektedir.

Müzikli toplantılar yalnızca saray çevresiyle sınırlı kalmamış, zaman zaman dinî makam sahibi kişiler tarafından da düzenlenmiştir. Herat Şeyhülislâmı Seyfeddin Ahmed’in müderrislere verdiği ziyafetten sonra musiki icra edilmesi ve Semerkand Şeyhülislâmı İsameddin’in hamamının tamamlanması vesilesiyle kadın hanendelerin katıldığı bir eğlence düzenlemesi bu duruma örnek gösterilmektedir.

Timurlu döneminde musiki alanında özellikle iki isim öne çıkmaktadır. Bunlardan biri hanendeliği ve icracılığıyla tanınan Endicanlı Yusuf, diğeri ise musiki nazariyatı alanındaki çalışmalarıyla ün kazanan Meragalı Abdülkadir’dir.

Endicanlı Yusuf’un güzel sesi sebebiyle Fars hâkimi İbrahim Sultan tarafından defalarca Baysungur’dan istendiği, ancak bu isteğin kabul edilmediği bilinmektedir.

Meragalı Abdülkadir ise başlangıçta Celayirli saray çevresinde bulunmuş, Timur’un 1393 yılında Bağdat’ı ele geçirmesi üzerine birçok sanatkârla birlikte Semerkand’a gönderilmiştir. Daha sonra Miranşah’ın yanında bulunan Abdülkadir, çeşitli gelişmelerin ardından yeniden Timur’un hâkimiyetine girerek Semerkand’a getirilmiştir. Timur’un ölümünden sonra Herat’a geçmiş ve en önemli eserlerinden biri olan Câmiü’l-Elhân’ı 1415 yılında Şahruh adına kaleme almıştır. Bunun özet niteliğindeki Makāsıdü’l-Elhân adlı eseri 1418 tarihlidir. Kenzü’l-Elhân adlı nota yazımıyla ilgili eseri ise günümüze ulaşmamıştır. Son eseri Şerhü’l-Edvâr’da musiki makamları hakkında bilgiler vermiştir.

1435 yılında Horasan’da meydana gelen salgın sırasında ölen Abdülkadir’in eserleri Farsça yazılmış olup, İslam musikisi tarihi bakımından önemli bilgiler içermektedir. Farabi ve İbn Sînâ gibi önceki musiki nazariyecilerinden yararlanmış olmakla birlikte, onların eserlerini sadece tekrar etmemiştir. Aynı zamanda şair, hattat ve nakkaş olarak da tanınan Abdülkadir’in çocukları daha sonra Osmanlı ülkesinde de önemli musikişinaslar arasında yer almıştır.

Abdülkadir’in Makāsıdü’l-Elhân adlı eserinde on iki makam sıralanmaktadır. Bunlar Uşşak, Neva, Buselik, Rast, Hüseynî, Hicaz, Rehâvî, Zengüle, Irak, Isfahan, Zîrefkend ve Büzürg’dür. Eserinde ayrıca Türklerin şarkı ve türkü karşılığı olarak küğ kelimesini kullandıkları, Doğu Türkistan’da çok sayıda küğ bulunduğu ve bunlardan bazılarının hükümdar huzurunda icra edildiği belirtilmektedir.

Şahruh döneminde yaşayan ve Çağatay Türkçesiyle Sazlar Münazarası adlı eseri kaleme alan Ahmedî’nin çalışması da dönemin musiki aletleri hakkında bilgi vermektedir. Bu eserde tanbur, ud, çeng, kopuz, yatugan, rebab, gıcak ve kingire olmak üzere sekiz çalgıdan söz edilmektedir.

Kronoloji

Tarih Olay
1336 Timur doğdu.
1370 Timur Semerkand’da hâkimiyet kurarak Timurlu Devleti’nin temellerini attı.
1376 Toktamış, Timur’a sığındı.
1378 Toktamış, Ak Orda’da hâkimiyeti ele geçirdi.
1380 Timur’un Horasan seferleri başladı.
1386–1388 Üç Yıllık Sefer ile Kuzey İran, Azerbaycan, Isfahan ve Şiraz Timurlu hâkimiyetine girdi.
1391 Timur, Kunduzca Savaşı’nda Toktamış’ı mağlup etti.
1392–1396 Beş Yıllık Sefer sırasında Fars bölgesinde Muzafferî hâkimiyetine son verildi, Bağdat alındı ve Toktamış ikinci kez yenildi.
1398–1399 Timur Hindistan seferini gerçekleştirdi.
1399–1404 Yedi Yıllık Sefer başladı; Timur Suriye üzerine yürüdü ve 1402 Ankara Savaşı’nda Osmanlıları mağlup etti.
1405 Timur öldü. Halil Sultan Semerkand’da hâkimiyeti ele geçirdi.
1407 Timur’un veliahtı Pir Muhammed öldürüldü.
1408 Kara Yusuf karşısında yenilen Timurlular ağır kayıp verdi; Miranşah öldü.
1409 Şahruh Semerkand’ı ele geçirerek Timurlu tahtına hâkim oldu; Uluğ Beg Maveraünnehir valiliğine getirildi.
1415 İbrahim Sultan Fars bölgesinin yönetimine getirildi.
1420–1436 Şahruh’un Azerbaycan seferleri gerçekleşti; Kara Koyunlularla mücadele başladı.
1447 Şahruh öldü; Timurlular arasında taht mücadeleleri yeniden başladı.
1449 Uluğ Beg oğlu Abdüllatif tarafından öldürüldü.
1451 Ebû Said Semerkand’da hükümdar oldu.
1458 Kara Koyunlu Cihanşah Herat’ı ele geçirdi.
1469 Ebû Said, Akkoyunlu Uzun Hasan tarafından öldürüldü; Hüseyin Baykara Herat’ta hâkimiyet kurdu.
1501 Ali Şîr Nevâî öldü; Muhammed Şeybânî Han Semerkand’ı ele geçirdi.
1507 Muhammed Şeybânî Han’ın Herat’ı almasıyla Timurlu Devleti sona erdi.

Bu haliyle ansiklopedi maddesi için daha uygun; ayrıntılı sefer kronolojisinden ziyade devletin kuruluş–yükseliş–Şahruh dönemi–çöküş sürecini takip ediyor.

İçindekiler