Menüyü aç / kapat
Tercihler menüsünü aç / kapat
Kişisel menüyü aç / kapat
Oturum açık değil
Herhangi bir düzenleme yaparsanız IP adresiniz herkese açık olarak görünecektir.

Asya Hun Devleti

Ansiklo sitesinden
13.58, 26 Temmuz 2026 tarihinde Admin (mesaj | katkılar) tarafından oluşturulmuş 399 numaralı sürüm

Asya Hun Devleti, MÖ III. yüzyılın sonlarında Orta Asya bozkırlarında teşekkül eden ve Türk tarihinin bilinen ilk büyük siyasî teşkilatlanmalarından biri kabul edilen bozkır devletidir. Çin kaynaklarında çoğunlukla Hsiung-nu (匈奴) adıyla kaydedilen devlet, özellikle Mete Han döneminde geniş bir coğrafyaya hâkim olarak Orta Asya'nın en güçlü siyasî otoritesi hâline gelmiştir. Doğuda Mançurya'dan batıda Batı Türkistan'a, kuzeyde Sibirya bozkırlarından güneyde Gobi Çölü ile Çin Seddi arasındaki sahaya kadar uzanan hâkimiyet alanı sayesinde Asya'nın siyasî dengelerini uzun süre etkilemiştir.

Asya Hun Devleti, yalnızca geniş sınırlarıyla değil, geliştirdiği devlet teşkilatı, askerî organizasyonu ve bozkır siyasetiyle de sonraki Türk devletleri üzerinde kalıcı izler bırakmıştır. Hükümdarın taşıdığı Ch'an-yü (Şanyü) unvanı, ikili idarî teşkilat, onlu askerî sistem ve bozkır boylarını tek merkez etrafında birleştiren yönetim anlayışı, daha sonraki Göktürk ve diğer Türk devletlerinde farklı biçimlerde varlığını sürdürmüştür.

Hun Adı

Hun topluluğu, Çin kaynaklarında MÖ 318 yılından itibaren Hsiung-nu (匈奴) adıyla kaydedilmiştir. Aynı ad, farklı kültürlerin kaynaklarında değişik biçimlerde aktarılmıştır. Hint metinlerinde Huna, Roma kaynaklarında Hunni veya Chunni, Soğd belgelerinde Xun, Yunan kaynaklarında ise Houo ya da Xouw, Ermeni kaynaklarında Hunik, adları kullanılmaktadır.

Bununla birlikte Çin kroniklerinde Hsiung-nu adı ilk adlandırma değildir. Daha eski metinlerde Hunlar için Hsün-yü, Ch’üen-i, Kuei-kuo, Kuei-fang, Kuei-jung ve Yen-yun, gibi farklı adlara rastlanmaktadır. Araştırmacılar, yazılışları birbirinden farklı olan bu adların eski Çince telaffuzlarının birbirine yakın olabileceğini ve aynı topluluğu ifade etmiş olabileceklerini düşünmektedir.

Hun adının kökeni konusunda ise ortak bir görüş bulunmamaktadır. Eski Çincenin fonetik yapısı tam olarak açıklığa kavuşmadığından, Hsiung-nu adının ilk telaffuzu kesin biçimde belirlenememektedir. Peter B. Golden'in aktardığına göre Omeljan Pritsak, bu adın farklı dönemlerde Gun, Kun ve Xun biçimlerinde telaffuz edilmiş olabileceğini ileri sürmektedir.

Kelimenin anlamı hakkında da çeşitli etimolojik açıklamalar yapılmıştır. Bunlar arasında adın Türkçedeki kün (halk), Moğolcadaki küm (insanoğlu) ve Macarcadaki him (erkek) sözcükleriyle ilişkilendirilebileceğini ileri süren görüşler bulunmaktadır. Ancak bu öneriler üzerinde görüş birliği bulunmamakta, Hun adının kökeni konusundaki tartışmalar devam etmektedir.

Coğrafya

Asya Hun Devleti, Orta Asya'nın doğu bozkırlarında ortaya çıkmış ve zamanla Avrasya'nın en geniş siyasi teşekküllerinden biri hâline gelmiştir. Arkeolojik bulgular, Hunların ilk dönemlerden itibaren Moğolistan ile Sarı Irmak'ın büyük kıvrımı içerisinde yer alan Ordos Bölgesi çevresinde yaşadıklarını göstermektedir. Devletin güçlenmesiyle birlikte hâkimiyet sahası doğuda Büyük Hinggan Dağları'ndan batıda Altaylar'a, kuzeyde Baykal Gölü çevresinden güneyde Gobi Çölü ve Ordos'a kadar uzanan geniş bozkır kuşağını içine almıştır. Bu coğrafya, Hun Devleti'nin siyasi teşkilatlanmasını, askerî stratejisini ve ekonomik yapısını belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur.

Asya Hun Devleti, MÖ 2. yüzyıldan MÖ 1. yüzyılın ilk yarısına kadar Orta Asya bozkırlarının büyük bölümüne hâkim olmuş, doğuda Mançurya'dan, batıda Hazar Denizi'nin doğusuna, kuzeyde Sibirya bozkırlarından, güneyde Çin Seddi'ne ve Pamir bölgelerine kadar geniş bir alana egemen olmuştur.

Hunların yaşadığı bölge, Orta Asya'nın geniş otlaklarıyla karakterize edilen bozkır kuşağı içerisinde yer almaktaydı. İlkbahardan sonbahara kadar farklı dönemlerde yeşeren doğal otlaklar, büyük hayvan sürülerinin beslenmesine elverişli şartlar sağlıyordu. Bu durum göçebe hayvancılığı Hun ekonomisinin temel faaliyetlerinden biri hâline getirirken, at yetiştiriciliği de hem ulaşım hem de askerî teşkilat açısından büyük önem kazanmıştır. Hayvancılığa dayalı bu ekonomik yapı, Hunların mevsimlere göre yer değiştiren göçebe yaşam tarzını da şekillendirmiştir.

Orta Asya'nın doğal yapısı, Hun Devleti'nin siyasi ve askerî faaliyetleri üzerinde doğrudan etkili olmuştur. Altay, Tanrı, Sayan ve Hangay dağları ile bunların arasında uzanan geniş vadiler, bozkır dünyasının doğal sınırlarını belirlerken aynı zamanda göç ve sefer yollarını da yönlendirmiştir. Gobi Çölü ise Çin ile bozkır arasındaki en önemli doğal engellerden biri olmuş, buna karşılık Ordos Bölgesi iki dünya arasındaki temasın yoğunlaştığı stratejik bir saha hâline gelmiştir. Çin Seddi'nin inşa edilmesi de büyük ölçüde bu sınır bölgesindeki Hun-Çin mücadelesiyle bağlantılıdır.

Bölgenin akarsu sistemi de Hunların hayatında önemli bir yer tutmuştur. Orhun ve Selenga nehirleri ile bunların oluşturduğu havzalar, Moğolistan'ın en elverişli yaşam alanları arasında yer alırken; İli Vadisi, Tarbagatay çevresi ve Altay etekleri hayvancılık için uygun otlaklar sunmuştur. Daha batıda Sir Derya ve Amu Derya havzaları, Orta Asya'nın yerleşik kültür merkezleriyle bozkır dünyası arasında bağlantı kurulmasını sağlamıştır. Bu coğrafi şartlar, Hunların hem batıya hem de güneye doğru gerçekleştirdikleri siyasi ve askerî hareketlerde önemli rol oynamıştır.

Hun Devleti'nin bulunduğu coğrafya, ulaşım açısından da stratejik bir konuma sahipti. Kansu Koridoru, Tarım Havzası, İli Vadisi ve dağ geçitleri, Çin ile İç Asya arasında uzanan başlıca güzergâhları oluşturuyordu. Bu yollar sayesinde ticaret kervanları, elçilik heyetleri ve ordular geniş bozkır sahasında hareket edebilmiş; Hunlar da Çin ile olan siyasi ve ekonomik ilişkilerinde bu doğal ulaşım hatlarından yararlanmıştır.

Kuruluş Dönemi

Teoman (?–MÖ 209)

MÖ 215 yılında Çin ordularının Hunları kuzeye çekilmeye zorlayan askerî başarıları sonrasında Çin yönetimi, kuzeyden gelebilecek Hun akınlarına karşı etkili bir güvenlik sistemi oluşturduğunu düşünüyordu. Ancak çok geçmeden Doğu Asya'nın siyasi dengelerini değiştirecek iki önemli gelişme yaşandı. Bunlardan ilki Han Hanedanlığı'nın (MÖ 206-MS 220) iktidara gelmesi, ikincisi ise Hun Devleti'nde Mete'nin hükümdarlığa yükselmesiydi.

Çin kaynaklarında yer alan adıyla T’ou-man, Hun hükümdarlarının kullandığı Ch’an-yü (Tan-hu) unvanıyla anılmaktadır. Bu unvan, yalnızca bir boy veya kabile reisini değil, teşkilatlanmış bir devletin en yüksek yöneticisini ifade etmektedir. Ch’an-yü unvanının kökeni ve telaffuzu hakkında araştırmacılar farklı değerlendirmelerde bulunmuş olmakla birlikte, Hun dönemindeki gerçek okunuşu kesin olarak bilinmemektedir. Han-shu'da bu unvanın anlamı "sonsuz genişlik ve büyüklük" şeklinde açıklanmıştır. Hun hükümdarlarının tamamı tarafından kullanılan bu unvan, Göktürk döneminde de varlığını sürdürmüştür.

Shih-chi'de Teoman dönemine ilişkin verilen bilgiler, Hunların Çin karşısındaki durumunu ve sonrasında yaşanan gelişmeleri özetlemektedir. Buna göre, Teoman'ın hükümdarlığı sırasında Tung-hular ile Yüeh-chihler güçlü bir konumdaydı. Hunlar ise Ch’in Hanedanlığı'nın baskısı karşısında kuzeye çekilmek zorunda kalmıştı. Yaklaşık on yıl sonra General Meng T’ien'in ölümüyle birlikte Çin'de beylerin ayaklanmaları başladı ve ülke iç karışıklıklara sürüklendi. Sınırların korunması amacıyla görevlendirilen birlikler de zamanla merkezî otoriteden uzaklaştı. Çin'deki bu siyasi karışıklık Hunlara yeniden hareket alanı sağladı. Hunlar giderek güneye ilerledi, Sarı Irmak'ı geçerek eski Çin sınırlarına kadar ulaştı.

Teoman döneminin siyasî ve ekonomik yapısına ilişkin kaynaklarda ayrıntılı bilgiler bulunmamaktadır. Buna karşılık, veliahtlık meselesi nedeniyle yaşanan gelişmeler Hun tarihinin en önemli olaylarından biri olarak ayrıntılı biçimde aktarılmaktadır.

Kaynaklara göre Teoman'ın veliahtı büyük oğlu Mete'ydi. Daha sonra çok sevdiği başka bir eşinden bir erkek çocuğu dünyaya gelince, hükümdar veliahtlığı bu oğluna bırakmayı planladı. Bu amaçla Mete'yi rehine olarak Yüeh-chihlere gönderdi; ardından da onlara saldırarak Mete'nin öldürülmesini sağlamayı hedefledi. Ancak Mete, değerli bir at ele geçirerek Yüeh-chihlerden kaçmayı başardı ve Hun ülkesine döndü. Gösterdiği cesaretten etkilenen Teoman, onun emrine on binden fazla süvariden oluşan bir birlik verdi.

Islık çalan oklar, Asya Hunlarının askeri stratejisinde psikolojik üstünlük sağlamak ve düşman üzerinde korku yaratmak amacıyla kullanılmıştır. Uç kısmındaki özel delikler sayesinde ok, havada ıslık sesi çıkarıyordu.

Mete bundan sonra ordusunda mutlak itaati sağlamak amacıyla ses çıkaran özel bir ok geliştirdi. Askerlerine, bu okun yöneldiği hedefe ok atmayan herkesin idam edileceğini bildirdi. İlk denemelerde hedef gösterilen av hayvanlarına ok atmayanlar derhal öldürüldü. Daha sonra Mete kendi seçkin atını hedef aldı; buna rağmen emrine uymayan askerler de aynı şekilde cezalandırıldı. Ardından en sevdiği eşini hedef seçtiğinde yine tereddüt edenler öldürüldü. Böylece emrindeki birlik, hiçbir emri sorgulamadan yerine getirecek bir disipline ulaştı.

Bir süre sonra Mete, sesli oku bu kez babasının en değerli atına yöneltti. Artık askerleri hiçbir tereddüt göstermeden onunla birlikte ok attılar. Bu durum, komutasındaki süvarilerin tamamen kendisine bağlı hâle geldiğini ortaya koyuyordu.

Son aşamada Teoman ile birlikte çıktığı bir av sırasında Mete sesli oku doğrudan babasına fırlattı. Emrindeki süvariler de aynı hedefe ok yağdırarak Teoman'ı öldürdüler. Böylece Mete, kendisini Hun Ch’an-yüsü ilan ederek MÖ 209 yılında Hun Devleti'nin hükümdarı oldu.

Kaynaklarda aktarılan bu olaylar, Teoman'ın sevdiği eşinden doğan oğlunu veliaht yapmak istemesi üzerine başlayan taht mücadelesinin, Mete'nin önceden oluşturduğu sıkı disiplin altındaki on bin kişilik süvari birliğinin desteğiyle sonuçlandığını göstermektedir. Böylece Teoman'ın ölümüyle Hun Devleti'nde yeni bir dönem başlamış ve devletin yönetimi Mete'nin eline geçmiştir.

Mete Han (MÖ 209-174)

İç Hâkimiyetin Sağlanması

Mete'nin hükümdarlığının ilk yılları, Hun Devleti'nde merkezi otoritenin güçlendirilmesine yönelik uygulamalarla geçti. Tahta çıkış sürecinde yaşanan iktidar mücadelesi, devlet yönetiminde tam bir birlik sağlanmasının zorunlu olduğunu göstermişti. Bu nedenle Mete, öncelikle kendi hâkimiyetini tartışmasız hâle getirmeye yöneldi.

Çin kaynaklarına göre Mete, tahta çıktıktan sonra kendisine karşı çıkabilecek bütün rakiplerini etkisiz hâle getirdi. Veliahtlık meselesi nedeniyle ortaya çıkan hanedan içi muhalefet ortadan kaldırıldı; eski hükümdarın diğer eşinden olan oğlu, üvey annesi ve kendisini desteklemeyen bazı devlet adamları idam edildi. Böylece hükümdarlık üzerinde hak iddia edebilecek unsurlar tasfiye edilerek yönetim tek elde toplandı.

Merkezi otoritenin sağlamlaştırılmasında ordunun rolü de büyük önem taşıyordu. Mete, tahta çıkmadan önce oluşturduğu disiplin anlayışını hükümdarlığı döneminde de sürdürdü. Ch'an-yü'nün emirlerine mutlak bağlılık esas alınırken, askerî teşkilat devlet yönetiminin en güçlü dayanaklarından biri hâline getirildi. Bu sayede Hun Devleti kısa süre içerisinde iç karışıklıklardan arındırılmış ve dış siyasete yönelebilecek bir istikrara kavuşmuştur.

İç düzenin sağlanmasının ardından Mete, Hun boylarını tek bir siyasî otorite altında toplamaya ve komşu topluluklara karşı fetih hareketlerine başlamıştır. Böylece kısa süre içinde iç birliğini sağlayan Hun Devleti, Orta Asya'nın en güçlü siyasî teşkilatlarından biri hâline gelecek yükseliş sürecine de girmiştir.

Tung-huların Yenilgisi

İç siyasette otoritesini sağlamlaştıran Mete, ilk askerî harekâtını doğuda yaşayan Tung-hular üzerine gerçekleştirdi. O dönemde bozkırın en güçlü topluluklarından biri olan Tung-hular, Hun Devleti'nde yaşanan taht değişikliğinden yararlanarak siyasi baskı kurmaya çalıştılar.

Çin kaynaklarına göre Tung-hu hükümdarı, önce Mete'nin değerli atını istedi. Mete, savaşın henüz uygun olmadığı düşüncesiyle bu isteği kabul etti. Ardından hükümdarın en sevdiği eşinin gönderilmesi talep edildi. Hun ileri gelenlerinin büyük bölümü bu isteğin reddedilmesini savunsa da Mete, iki devlet arasında çatışma çıkmasını istemediğini belirterek bu talebi de yerine getirdi. Bir süre sonra Tung-hular bu defa iki devlet arasındaki, ekonomik bakımdan fazla önem taşımayan bir sınır bölgesinin kendilerine bırakılmasını istediler. Hun ileri gelenlerinden bazıları söz konusu arazinin değersiz olduğunu ileri sürerek talebin kabul edilebileceğini ifade ettiler. Mete ise toprağın devletin temel unsuru olduğunu belirterek bu görüşe karşı çıktı ve toprak tavizini savunanları ağır şekilde cezalandırdı. Ardından hiç vakit kaybetmeden Tung-hular üzerine sefer düzenledi.

Ani bir saldırıyla başlayan savaşta Hun ordusu kesin bir üstünlük sağladı. Tung-hu Devleti ağır bir yenilgiye uğratıldı; hükümdarları öldürüldü, çok sayıda insan esir alındı ve büyük miktarda hayvan ele geçirildi. Bu zafer sonucunda doğu bozkırlarında Hun üstünlüğü kesin biçimde tesis edildi. Tung-huların hâkimiyeti altındaki bazı topluluklar da Hun Devleti'ne bağlandı.

Tung-huların yenilgisi, Mete'nin dış siyasette elde ettiği ilk büyük başarı olarak kabul edilmektedir. Bu zafer yalnızca doğu sınırlarını güvence altına almakla kalmamış, Hun Devleti'nin bozkırdaki siyasî üstünlüğünü pekiştirerek daha sonraki fetih hareketlerinin de önünü açmıştır.

Yüeh-chih Seferi

Doğu bozkırlarında Tung-huların direncini kıran Mete, ardından batıya yönelerek Hun Devleti'nin en önemli rakiplerinden biri olan Yüeh-chihler üzerine sefer düzenledi. Çin kaynaklarına göre Yüeh-chihler, Mete'nin hükümdarlığının ilk yıllarında Kansu Bölgesi ve çevresinde yaşayan güçlü bir bozkır topluluğuydu. Hun Devleti ile Çin arasındaki ulaşım yollarını kontrol etmeleri ve batı sınırında önemli bir siyasi güç oluşturmaları nedeniyle Hunlar açısından stratejik bir konuma sahiptiler.

Mete'nin gerçekleştirdiği sefer sonucunda Yüeh-chihler ağır bir yenilgiye uğradı. Bu mağlubiyet, onların Kansu'daki hâkimiyetlerini kaybetmelerine yol açarken, batıya doğru göç etmelerini de hızlandırdı. Daha sonraki yıllarda Yüeh-chihler Batı Türkistan'a ulaşarak yeni bir siyasi varlık oluşturmuş, Hunlar ise Kansu Koridoru üzerindeki nüfuzlarını önemli ölçüde artırmıştır. Yüeh-chihlerin saf dışı bırakılması, batı sınırını güvence altına alana Hun Devleti'nin, atnı zamanda Orta Asya'ya uzanan ticaret yolları üzerinde daha etkin bir konum elde etmesini sağlamıştır. Böylece Mete, doğuda Tung-huların ardından batıda da en güçlü rakibini etkisiz hâle getirerek bozkırdaki siyasi üstünlüğünü pekiştirmiştir.

Çin kronikleri, Mete'nin bu başarıdan sonra kuzey ve batıda yaşayan birçok bozkır topluluğunu da hâkimiyeti altına aldığını kaydetmektedir. Böylece Hun Devleti, kısa süre içerisinde doğudan batıya uzanan geniş bir coğrafyada etkili olan büyük bir bozkır imparatorluğuna dönüşme sürecine girmiştir.

Bozkır Birliğinin Sağlanması

Çin kaynaklarına göre Mete'nin bu başarılarının ardından Ting-lingler, Kırgızların ataları kabul edilen Ko-kun (Gekun) topluluğu ile Hun-yü, Ch'ü-she ve diğer bazı bozkır kavimleri Hun Devleti'ne bağlandı. Böylece daha önce birbirinden bağımsız hareket eden birçok topluluk, Hun Ch'an-yüsü'nün otoritesini tanımaya başladı. Çin kronikleri, bu dönemde yirmi altı kadar kavim veya siyasî birliğin Hun egemenliğine girdiğini kaydetmektedir. Böylece Asya Hun Devleti, doğuda Mançurya'dan batıda Orta Asya'nın iç kesimlerine kadar uzanan geniş bir sahada etkili olan ilk büyük bozkır devleti hâline geldi.

Bozkır birliğinin sağlanması, Hun Devleti'nin dış siyasetinde de yeni bir dönemin başlangıcını oluşturdu. Doğu ve batıdaki rakiplerini etkisiz hâle getiren Mete, artık dikkatini güneydeki Han Hanedanlığı'na çevirebilecek askerî ve siyasî güce ulaşmıştı. Nitekim bundan sonraki süreçte Hun-Çin ilişkileri, Orta Asya tarihinin belirleyici unsurlarından biri hâline gelecektir.

Çin ile Mücadele

Hunlar ile Çin arasındaki mücadele yeni değildi. Ch'in Hanedanlığı döneminde General Meng T'ien'in seferleri sonucunda Hunlar Ordos Bölgesi'nden çekilmek zorunda kalmış, Çin Seddi'nin kuzeyindeki birçok stratejik alan Çin denetimine girmişti. Ancak Ch'in Hanedanlığı'nın kısa sürede yıkılması ve Çin'de yaşanan iç karışıklıklar, Hunlara kaybettikleri bölgeleri yeniden ele geçirme fırsatı verdi.

Mete, Han Hanedanlığı'nın kuruluş yıllarında Çin'in içinde bulunduğu siyasî istikrarsızlıktan yararlanarak Hun nüfuzunu yeniden güneye doğru genişletti. Özellikle Ordos Bölgesi yeniden Hun hâkimiyetine girdi ve Çin'in kuzey sınırlarında Hun askerî varlığı yeniden güç kazandı. Böylece Ch'in döneminde kaybedilen önemli bozkır sahalarının büyük bölümü geri alındı.

Pai-teng Kuşatması (MÖ 200)

Hun Devleti'nin kısa sürede güçlenmesi ve Ordos başta olmak üzere kuzey bozkırlarında yeniden hâkimiyet kurması, Han Hanedanlığı'nı harekete geçirdi. İmparator Kao-tsu (Liu Bang), Hun tehdidini ortadan kaldırmak amacıyla MÖ 200 yılında büyük bir orduyla kuzeye sefer düzenledi. Çin ordusunun hedefi, Hunları bozkırın iç kesimlerine çekilmeye zorlayarak kuzey sınırında kalıcı güvenliği sağlamaktı.

Mete ise doğrudan meydan savaşına girmek yerine bozkır savaş geleneğine uygun bir strateji izledi. Geri çekilme manevralarıyla Çin ordusunu takip etmeye teşvik etti ve düşmanı kendi ikmal merkezlerinden uzaklaştırdı. Han ordusu ilerledikçe ana kuvvetlerinden ayrıldı ve Hun süvarilerinin hareket kabiliyetine karşı savunmasız hâle geldi. Çin kaynaklarına göre Mete, uygun zamanı bekledikten sonra seçkin süvari birlikleriyle ani bir saldırı başlatarak Han ordusunu Pai-teng'de kuşattı. İmparator Kao-tsu ve beraberindeki kuvvetler günlerce kuşatma altında kaldı. Hun süvarileri çevredeki bütün geçiş yollarını kontrol altına alırken Çin ordusu yiyecek ve takviye sıkıntısı yaşamaya başladı. Han Hanedanlığı'nın kurucusu olan imparator, içinde bulunduğu güç durumdan ancak çeşitli diplomatik girişimlerin ardından kurtulabildi.

Pai-teng Kuşatması, Hun Devleti'nin askerî teşkilatının ve bozkır savaş taktiklerinin Çin ordusu karşısındaki üstünlüğünü ortaya koyan en önemli olaylardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu gelişmeden sonra Han yönetimi, Hunlara karşı yalnızca askerî yöntemlerle başarı elde edemeyeceğini anlamış ve kuzey siyasetinde önemli bir değişikliğe giderek, Hun Devleti ile doğrudan savaşı sürdürmek yerine diplomatik ilişkilere ağırlık vermiştir.

Ho-ch'in Antlaşmaları ve Hun-Çin Diplomasisi

İmparator Kao-tsu döneminden itibaren iki devlet arasındaki ilişkilerde diplomatik yöntemler ön plana çıktı. Çin kaynaklarında Ho-ch'in (和親) olarak adlandırılan siyaset, Hun hükümdarı ile Han hanedanı arasında akrabalık ilişkisi kurulmasını ve barışın bu yolla korunmasını amaçlıyordu.

Ho-ch'in siyaseti çerçevesinde Han sarayı, Hun hükümdarına hanedan mensubu olduğu belirtilen prensesler göndermeyi, ayrıca belirli aralıklarla ipekli kumaşlar, tahıl, şarap ve çeşitli hediyeler ulaştırmayı kabul etti. Buna karşılık Hun Devleti de iki ülke arasındaki barışın korunmasını ve sınır bölgelerinde düzenin sağlanmasını taahhüt etti. Taraflar, Çin Seddi'ni fiilî sınır olarak kabul ederek ticaret ve elçilik faaliyetlerinin belirli kurallar çerçevesinde yürütülmesi konusunda anlaşmaya vardılar.

Her ne kadar Ho-ch'in antlaşmaları iki devlet arasında barışı hedeflese de sınırdaki askerî hareketlilik tamamen sona ermedi. Zaman zaman karşılıklı akınlar ve diplomatik gerginlikler yaşansa da taraflar genel olarak antlaşmaları sürdürmeye özen gösterdiler. Bu durum, Hun Devleti'nin Çin tarafından siyasî bakımdan dikkate alınan güçlü bir devlet olarak kabul edildiğini göstermektedir.

Hun-Çin ilişkilerinin önemli bir yönünü de karşılıklı diplomatik yazışmalar oluşturmuştur. Çin kroniklerinde korunan mektuplar, Mete'nin Han imparatoruyla kendisini eşit konumda gördüğünü ve iki devlet arasındaki ilişkileri bağımsız hükümdarlar arasında yürütülen diplomatik temaslar olarak değerlendirdiğini ortaya koymaktadır. Bu yazışmalarda sınır güvenliği, elçi değişimi, ticaret ve antlaşmaların uygulanmasına ilişkin konular ele alınmıştır.

Mete döneminde oluşturulan bu diplomatik düzen, yalnızca onun hükümdarlığı süresince değil, daha sonraki Hun hükümdarları döneminde de Hun-Çin ilişkilerinin temel çerçevesini belirlemiştir. Böylece askerî rekabet ile diplomatik müzakereler uzun yıllar boyunca birlikte yürütülen bir devlet politikası hâline gelmiştir.

Devletin Zirveye Ulaşması

Mete'nin yaklaşık otuz beş yıl süren hükümdarlığı, Asya Hun Devleti'nin siyasi, askerî ve idari bakımdan en güçlü dönemini oluşturmuştur. Tahta çıktığında doğu bozkırlarının önemli güçlerinden biri olan Hun Devleti, onun izlediği fetih siyaseti sonucunda Orta Asya'nın en büyük siyasi teşekküllerinden biri hâline gelmiştir. Doğuda Tung-huların, batıda Yüeh-chihlerin mağlup edilmesi ve kuzeydeki bozkır topluluklarının Hun hâkimiyetini kabul etmesiyle bozkırdaki dağınık güçler ilk defa tek bir merkezî otorite altında birleşmiştir. Çin kaynakları da bu dönemde çok sayıda boy ve siyasi topluluğun Hun egemenliğine girdiğini kaydetmektedir.

Mete döneminde askerî teşkilat geliştirilmiş, atlı birliklere dayanan bozkır savaş sistemi en ileri düzeyine ulaşmıştır. Yüksek hareket kabiliyetine sahip süvari birlikleri, disiplinli komuta anlayışı ve hızlı sefer düzeni sayesinde Hun ordusu hem bozkırdaki rakiplerine hem de Çin ordularına karşı önemli başarılar kazanmıştır.

Ekonomik bakımdan ise Hun Devleti, bozkır hayvancılığına dayalı yapısını korurken Çin ile kurduğu diplomatik ve ticari ilişkilerden de yararlanmıştır. Ho-ch'in antlaşmaları çerçevesinde Çin'den gönderilen ipek, tahıl ve diğer hediyeler iki devlet arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesine katkı sağlamıştır.

Mete'nin hükümdarlığı, Asya Hun Devleti'nin imparatorluk niteliği kazandığı dönem olarak kabul edilmektedir. Bu dönemde oluşturulan merkezî yönetim anlayışı, askerî teşkilat ve bozkır siyaseti daha sonraki Göktürk, Uygur ve diğer Türk devletlerinin yönetim geleneğini etkilemiş; Mete de Türk devlet geleneğinin şekillenmesinde önemli rol oynayan hükümdarlardan biri olarak değerlendirilmiştir. Çin kronikleri de onu güçlü bir hükümdar ve başarılı bir askerî lider olarak tasvir etmektedir.

Lao-shang Ch’an-yü (Chi-yü) (MÖ 174-160)

Mete'nin ölümünün ardından MÖ 174 yılında Hun tahtına oğlu Chi-yü geçti. Çin kaynaklarında Lao-shang unvanıyla anılan yeni hükümdarın tahta çıkması üzerine Han İmparatoru Wen-ti, Hunlarla sürdürülen evlilik ittifakını devam ettirmek amacıyla bir prenses gönderdi. Bu heyetle Hun ülkesine gelen Çinli saray görevlisi Chung Hang-yüeh, daha sonra Han yönetiminden ayrılarak Lao-shang’ın danışmanları arasına katıldı.

Chung Hang-yüeh, Hun hükümdarını Çin mallarına ve yaşam biçimine aşırı ilgi göstermemesi konusunda uyardı. Bozkır şartlarına uygun keçe, kürk ve hayvansal ürünlerin Çin ipeği ile yiyeceklerinden daha kullanışlı olduğunu savundu. Ayrıca Hun sarayındaki idarî çalışmalara katkıda bulunarak nüfus ve hayvan varlığının kaydedilmesinde görev aldı. Çin elçileriyle yaptığı görüşmelerde Hunların toplumsal düzenini, aile geleneklerini ve konargöçer yaşam biçimini savunarak iki devlet arasındaki diplomatik yazışmalarda Hun hükümdarının Han imparatoruyla eşit bir konumda gösterilmesine önem verdi.

Lao-shang döneminde Hunların batıya yönelik askerî faaliyetleri sürdü. Yüeh-chihler bir kez daha ağır yenilgiye uğratıldı ve topluluğun büyük bölümü batıya çekilmek zorunda kaldı. Böylece Hunların Kansu ve çevresindeki üstünlüğü daha da güçlendi.

Hun-Çin ilişkileri ise barış antlaşmasına rağmen zaman zaman çatışmalı bir seyir izledi. Lao-shang, MÖ 166 yılında yaklaşık 140.000 kişilik bir kuvvetle Çin’in kuzeybatısındaki An-ting ve Ho-hsi bölgelerine girerek ülkenin iç kesimlerine kadar ilerledi. Çin ordusu bölgeye ulaştığında Hun kuvvetleri geri çekilmişti. MÖ 162 yılında Han İmparatoru Wen-ti’nin evlilik ittifakını ve barışı yenileme teklifinde bulunmasıyla iki devlet arasındaki diplomatik ilişkiler yeniden düzenlendi. Lao-shang, MÖ 160 yılında öldü.

Chün-ch’en Ch’an-yü (MÖ 160-126)

Lao-shang Ch’an-yü’nün ölümünün ardından Hun tahtına oğlu Chün-ch’en Ch’an-yü geçti. Tahta çıkışının ardından Han İmparatoru Wen-ti, Hunlarla sürdürülen Ho-ch'in siyasetini devam ettirmek amacıyla yeni hükümdara bir prenses göndererek evlilik ittifakını yeniledi. İlk yıllarda iki devlet arasında önemli bir askerî çatışma yaşanmadı. Ancak Çin'in antlaşma hükümlerini aksatması üzerine Hun akınları yeniden başladı. MÖ 156 yılında Han İmparatoru Wen-ti'nin ölümüyle Çin'de ortaya çıkan karışıklıklardan yararlanmak isteyen Hunlar bazı sınır bölgelerinde harekete geçtiyse de girişimleri sonuçsuz kaldı. Wen-ti'nin yerine geçen İmparator Ching-ti döneminde ise evlilik ittifakı yeniden yenilenmiş ve taraflar arasında büyük çaplı bir savaş yaşanmamıştır.

MÖ 141 yılında Han tahtına geçen İmparator Wu-ti ile birlikte Hun-Çin ilişkilerinde yeni bir dönem başladı. Wu-ti, önceki imparatorlardan farklı olarak Hunlara karşı savunma yerine saldırı siyaseti izledi. Bu doğrultuda MÖ 133 yılında Ma-i'de Hun ordusunu pusuya düşürerek kesin sonuçlu bir darbe indirmeyi planladı. Çinli tüccar Nieh-i aracılığıyla hazırlanan plana göre Hun ordusu Ma-i'ye çekilecek, burada gizlenen büyük Çin kuvvetleri tarafından kuşatılacaktı. Ancak Hunlar son anda tuzağı fark ederek geri çekildi. Başarısızlıkla sonuçlanan bu girişim, yaklaşık altmış yıldır devam eden Ho-ch'in siyasetinin fiilen sona ermesine yol açtı.

Wu-ti'nin Hunlara karşı uyguladığı yeni stratejinin önemli adımlarından biri de Batı Bölgeleri ile doğrudan ilişki kurma girişimiydi. Bu amaçla MÖ 139 yılında elçi Chang Ch'ien, Yüeh-chihlerle ittifak kurmak üzere batıya gönderildi. Yolculuğu sırasında Hunlar tarafından yakalanarak uzun yıllar esir tutulmasına rağmen daha sonra kaçmayı başardı ve görevini sürdürdü. Yüeh-chihleri Hunlara karşı savaşa ikna edemese de dönüşünde Batı Türkistan ve Orta Asya hakkında Çin sarayına ayrıntılı bilgiler sundu. Böylece Çin'in Batı Bölgeleri'ne yönelik siyaseti için yeni bir dönem başlamış oldu.

Hunlarla Han Hanedanlığı arasındaki mücadele, MÖ 129 yılından itibaren açık savaşlara dönüştü. İmparator Wu-ti'nin görevlendirdiği Wei Ch'ing, Li Kuang, Kung-sun Ao ve Kung-sun Ho kumandasındaki Çin kuvvetleri çeşitli cephelerde Hunlara karşı harekâta girişti. İlk seferlerde iki taraf da önemli kayıplar verdi. Ertesi yıl gerçekleştirilen yeni askerî harekâtlarda Çin kuvvetleri Ordos bölgesindeki Hun hâkimiyetini kırarak bölgenin kontrolünü ele geçirdi ve burada yeni yerleşim merkezleri kurdu. Böylece Hunlar Sarı Irmak'ın güneyindeki en önemli üslerinden birini kaybetmiş oldular.

Chün-ch’en Ch’an-yü MÖ 126 yılında öldü. Çin kaynaklarına göre ölümünün ardından tahta oğlu Yü-tan'ın geçmesi beklenirken, İ-chih-hsieh, töreyi ihlal ederek hükümdarlığı ele geçirdi ve kendisini Ch’an-yü ilan etti.

İ-chih-hsieh Ch’an-yü (MÖ 126-114)

Chün-ch’en Ch’an-yü’nün ölümünün ardından Hun tahtına kardeşi İ-chih-hsieh Ch’an-yü geçti. Tahta çıkar çıkmaz Çin sınırlarına yönelik akınları yeniden başlattı. İlk olarak Tai ve Yen-men bölgelerine düzenlenen seferlerde Hun kuvvetleri Çin garnizonlarına ağır kayıplar verdirdi. Ertesi yıl Tai, Ting-hsiang ve Shang-chün bölgelerine yönelik yeni akınlar gerçekleştirildi. Aynı dönemde Sağ Bilge Bey de Shuo-fang çevresine saldırarak çok sayıda esir ve ganimetle geri döndü.

Hun akınlarının artması üzerine Han İmparatoru Wu-ti kapsamlı bir askerî harekât başlattı. MÖ 124 yılında Başkomutan Wei Ch’ing kumandasındaki büyük Çin ordusu Shuo-fang ve Kao-ch’üeh yönünde ilerleyerek Hun kuvvetlerine ani bir baskın düzenledi. Bu saldırıda çok sayıda Hun esir alındı ve büyük miktarda hayvan ele geçirildi. Ancak bu başarıya rağmen Hunlar kısa süre sonra yeniden sınır akınlarına başladılar.

İ-chih-hsieh döneminin en önemli gelişmelerinden biri, Çin’in Ho-hsi (Hexi) Koridoru’na yönelik seferleri oldu. MÖ 121 yılında General Huo Ch’ü-ping idaresindeki Çin kuvvetleri Hunların batı kanadına ağır darbeler indirdi. Hsiu-t’u ve Hun-yeh beylerinin yönetimindeki bölgeler Çin saldırıları karşısında çöktü. Hun-yeh Beyi sonunda halkıyla birlikte Han Hanedanlığı’na teslim olurken, Hsiu-t’u Beyi öldürüldü. Böylece Hunlar Kansu ve Ho-hsi Koridoru üzerindeki hâkimiyetlerini büyük ölçüde kaybetti; Çin ise Batı Bölgeleri'ne açılan stratejik güzergâhın kontrolünü ele geçirdi.

MÖ 119 yılında Han Hanedanlığı, Wei Ch’ing ve Huo Ch’ü-ping kumandasında geniş çaplı bir kuzey seferi daha düzenledi. Çin orduları Gobi Çölü’nü aşarak Hun ülkesine girdi. İ-chih-hsieh Ch’an-yü kuşatmayı yararak geri çekilmeyi başarsa da savaş sonucunda her iki taraf da ağır kayıplar verdi. Çin kuvvetleri Hun ordusunu tamamen ortadan kaldıramamış olmakla birlikte, bozkırın iç kesimlerine kadar ilerleyerek Hunların askerî üstünlüğünü ciddi ölçüde sarstı. Bu savaş, Hun-Çin mücadelesinde önemli bir dönüm noktası kabul edilmektedir.

Aynı dönemde Han İmparatoru Wu-ti, Batı Bölgeleri ile ilişkilerini geliştirme siyasetini sürdürdü. Bu amaçla Chang Ch’ien ikinci defa batıya gönderildi. Wusun başta olmak üzere çeşitli devletlerle temas kuran elçi, Hunlara karşı beklenen askerî ittifakı sağlayamasa da Batı Türkistan hakkında Çin sarayına değerli bilgiler ulaştırdı. Bu gelişme, Han Hanedanlığı'nın Batı Bölgeleri'ne yönelik siyasetinin şekillenmesinde önemli rol oynadı. İ-chih-hsieh Ch’an-yü MÖ 114 yılında öldü.

Wu-wei Ch’an-yü (MÖ 115-104)

İ-chih-hsieh Ch’an-yü’nün ölümünün ardından Hun tahtına oğlu Wu-wei Ch’an-yü geçti. Onun hükümdarlığı sırasında Hun Devleti, Han Hanedanlığı’nın kuzey ve batı sınırlarındaki askerî ve siyasî baskısıyla karşı karşıya kaldı. Çin yönetimi, Ho-hsi Koridoru’ndaki hâkimiyetini pekiştirmek amacıyla Çin Seddi’ni batıya doğru uzatmış, yeni savunma hatları oluşturmuş ve sınır bölgelerinde askerî tarım kolonileri kurarak ele geçirilen toprakları güvence altına almaya çalışmıştır.

Bu dönemde Han Hanedanlığı, Hunların müttefikleriyle olan ilişkilerini zayıflatmaya yönelik bir siyaset izledi. Tibet topluluklarıyla Hunlar arasındaki bağları koparma girişimleri sonuç vermediği gibi, Wusunları Ho-hsi bölgesine yerleştirme planı da başarısız oldu. Buna karşılık Çin, Batı Bölgeleri’ndeki nüfuzunu artırmaya yönelik diplomatik faaliyetlerini sürdürdü.

MÖ 111 yılında Han orduları Hunlara karşı yeni seferler düzenlediyse de önemli bir başarı elde edemedi. Ardından İmparator Wu-ti büyük bir askerî hazırlığa girişerek kuzey sınırında kuvvet gösterisinde bulundu. Hun hükümdarıyla görüşmek üzere gönderilen Çin elçisinin sert ve tehditkâr ifadelerine rağmen Wu-wei Ch’an-yü yeni bir genel savaşa girmemeyi tercih etti. Çin kaynaklarına göre, ağır savaşların ardından Hun ordusunu yeniden güçlendirmek amacıyla askerlerini dinlendirmiş ve savaş hazırlıklarını sürdürmüştür.

Daha sonra Han sarayıyla diplomatik temaslar yeniden başladı. Wu-wei Ch’an-yü, evlilik ittifakının sürdürülmesine olumlu yaklaştığını bildirmekle birlikte veliahtını Çin’e rehine göndermeyi kabul etmedi. Çin elçisine, önceki antlaşmalarda böyle bir hükmün bulunmadığını hatırlatarak mevcut şartların korunmasını istedi. Bu nedenle iki devlet arasındaki ilişkiler, barış girişimlerine rağmen ihtiyatlı bir şekilde devam etti.

Wu-wei döneminde Çin’in Batı Bölgeleri’ndeki faaliyetleri hız kazandı. Wusunlarla kurulan evlilik ittifakı ve Lou-lan ile Ch’e-shih gibi stratejik merkezlere yönelik askerî harekâtlar, Han Hanedanlığı’nın bölgedeki nüfuzunu artırdı. Buna karşılık Hunlar da Wusunlarla ilişkilerini korumaya çalışarak bölgedeki siyasî dengeyi muhafaza etmeye gayret ettiler. Wu-wei Ch’an-yü MÖ 104 yılında öldü.

Wu-shih-lu Ch’an-yü (MÖ 105-102)

Wu-wei Ch’an-yü’nün ölümünün ardından yerine oğlu Wu-shih-lu Ch’an-yü geçti. Çin kaynaklarında yaşının küçük olması sebebiyle "Çocuk Ch’an-yü" olarak da anılmaktadır. Tahta çıktıktan sonra Hun ordularını yeniden harekete geçirerek sol kanadı Yün-chung, sağ kanadı ise Chiu-ch’üan ve Tun-huang yönüne sevk etti.

Hun töresine göre hükümdarlığın amcasına geçmesi gerektiğini savunan bazı çevreler, genç hükümdarın tahta çıkışına karşı çıktı. Bu durum özellikle sol kanattaki Hun beyleri arasında huzursuzluğa yol açtı. Han Hanedanlığı bu iç çekişmeden yararlanmak amacıyla hem Ch’an-yü’ye hem de amcasına gizlice elçiler göndererek Hun yönetiminde ayrılık oluşturmayı hedefledi. Ancak elçiler Hunlar tarafından yakalanınca iki devlet arasındaki diplomatik ilişkiler daha da gerginleşti ve karşılıklı elçi tutuklamaları başladı.

Aynı dönemde Hun ülkesi ağır geçen bir kış nedeniyle büyük kayıplar verdi; çok sayıda hayvan telef oldu. Buna rağmen Wu-shih-lu Ch’an-yü askerî hazırlıklarını sürdürdü. Çin'in desteğini alarak isyan etmeyi planlayan Sol Büyük Merkez Komutanı'nın girişimi ise önceden haber alınarak engellendi. İsyancı komutan idam edilirken, yardım için gönderilen Çin kuvvetleri Hun ordusuyla karşı karşıya geldi. Yapılan savaş Hunların zaferiyle sonuçlandı ve bazı Çinli komutanlar ülkelerine dönmeleri hâlinde cezalandırılacaklarını düşündüklerinden Hunlara sığındılar.

Bu başarının ardından Wu-shih-lu Ch’an-yü, Sarı Irmak'ın batısındaki eski Hun yerleşimlerine yönelik seferler düzenledi ve bölgedeki çeşitli merkezleri kuşattı. MÖ 103 yılında ise Çin orduları, Hunlar içindeki muhalif unsurlarla iş birliği yaparak Ch’an-yü’ye karşı yeni bir harekât başlattı. Chün-chih Dağı civarında gerçekleşen savaşta ilk aşamada bazı başarılar elde eden Çin kuvvetleri, dönüş yolunda Hun ordusu tarafından kuşatıldı. Çinli General Chao P’o-nu esir düşerken, ordusunun önemli bir bölümü de Hunlara teslim oldu.

Ertesi yıllarda Wu-shih-lu Ch’an-yü, Shou-fang ve Shou-hsiang kalelerine yönelik seferler düzenlediyse de kaleleri ele geçiremedi. MÖ 102 yılında yeni bir sefer sırasında hastalanarak öldü. Veliahdının küçük yaşta olması nedeniyle Hun tahtına kardeşi Chü-li-hu Ch’an-yü geçti.

Chü-li-hu Ch’an-yü (MÖ 102-101)

Chü-li-hu Ch’an-yü'nün kısa süren hükümdarlığı sırasında Han Hanedanlığı, kuzeybatı sınırındaki askerî hazırlıklarını hızlandırdı. Çin Seddi’nin kuzeybatı kesimleri tahkim edilirken Kansu bölgesinde yeni kaleler ve gözetleme kuleleri inşa edildi. Sınır garnizonları asker ve çiftçilerle güçlendirildi. Buna rağmen Hun akınları devam etti. MÖ 102 yılının sonbaharında Hun kuvvetleri Shuo-fang ve Yün-chung bölgelerine saldırarak sınır yerleşimlerine zarar verdi, çok sayıda kişiyi öldürdü ve esir aldı. Geri çekilirken Çin'in bazı gözetleme kuleleri ile sınır tesislerini de tahrip ettiler. Bu akınlar, Han Hanedanlığı'nın sınır savunmasını sürekli baskı altında tutmayı amaçlayan Hun siyasetinin devam ettiğini göstermektedir.

Aynı dönemde Han İmparatoru Wu-ti dikkatini Batı Bölgeleri'ne çevirdi ve Fergana'daki ünlü "kan terleyen atlar"ı ele geçirmek amacıyla iki büyük askerî sefer düzenledi. İlk girişim başarısızlıkla sonuçlanırken, ikinci sefer sonunda Fergana, Han Hanedanlığı'nın isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Çin kaynaklarına göre Chü-li-hu Ch’an-yü, dönüş yolundaki Çin ordusuna saldırmayı planlamış, ancak uygun zamanı yakalayamadığı için bu girişim gerçekleşmemiştir.

Hun kuvvetleri aynı yıl Çin sınırlarına yönelik akınlarını sürdürürken Chü-li-hu Ch’an-yü hastalandı ve MÖ 101 yılında öldü. Yerine kardeşi Ch’ieh-t’e-hou Ch’an-yü geçti.

Ch’ieh-t’e-hou Ch’an-yü (MÖ 101-96)

Chü-li-hu Ch’an-yü’nün ölümünün ardından Hun tahtına kardeşi Ch’ieh-t’e-hou Ch’an-yü geçti. Onun hükümdarlığı sırasında Han Hanedanlığı, Fergana seferlerinde elde ettiği başarıların da etkisiyle Hun Devleti’ne karşı daha saldırgan bir siyaset izlemeye başladı. İmparator Wu-ti, Hunlara karşı kesin sonuç almayı hedefleyen yeni askerî hazırlıklara girişti.

Bu dönemin en dikkat çekici olaylarından biri, Çin elçisi Su Wu’nun Hun ülkesine gönderilmesidir. Han sarayı başlangıçta Hunlarla mevcut barış düzenini sürdürmek isterken, elçilik heyetinin karıştığı bir suikast girişimi ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Girişimin ortaya çıkarılması üzerine Hun hükümdarı, Çin heyetinin teslim olmasını istedi. Heyetin başındaki Su Wu bunu reddedince uzun yıllar sürecek bir sürgüne gönderildi. Çin kaynaklarında, Su Wu’nun Baykal Gölü çevresinde yıllarca esaret altında yaşadığı ve ancak daha sonraki dönemde ülkesine dönebildiği kaydedilmektedir.

Hun-Çin mücadelesi kısa süre sonra yeniden savaşa dönüştü. MÖ 99 yılında Han orduları çeşitli kollardan Hun topraklarına ilerledi. Li Kuang-li batı yönünde harekât düzenlerken, General Li Ling daha küçük bir kuvvetle Hun ülkesine girdi. Ch’ieh-t’e-hou Ch’an-yü büyük bir orduyla Li Ling’i kuşatarak ağır kayıplar verdirdi ve Çinli general sonunda teslim olmak zorunda kaldı. Hun hükümdarı, Li Ling’i hizmetine alarak ona yüksek bir mevki verdi ve akrabalık bağı kurdu.

MÖ 97 yılında Han Hanedanlığı Hunlara karşı yeni bir büyük sefer düzenledi. Çin orduları kuzeye doğru ilerlerken Ch’ieh-t’e-hou Ch’an-yü, kadın ve çocukları güvenli bölgelere gönderdikten sonra ana kuvvetleriyle Tula Nehri'nin güneyinde savunma düzeni aldı. Çin kaynaklarına göre iki taraf arasında günlerce süren şiddetli çarpışmalar yaşandı; ancak Han ordusu belirleyici bir başarı elde edemeden geri çekildi. Böylece Hun Devleti, Wu-ti döneminin yoğun askerî baskısına rağmen bozkırdaki varlığını korumayı sürdürdü.

Ch’ieh-t’e-hou Ch’an-yü, yaklaşık beş yıl süren hükümdarlığının ardından MÖ 96 yılında öldü. Yerine Hu-lu-ku Ch’an-yü geçti.

Hu-lu-ku Ch’an-yü (MÖ 96-85)

Ch’ieh-t’e-hou Ch’an-yü’nün ölümünün ardından Hun tahtına veliahtı Hu-lu-ku Ch’an-yü geçti. Kaynaklara göre sağlık durumu nedeniyle başlangıçta hükümdarlığı kabul etmek istememiş, ancak kardeşinin ısrarı üzerine tahta çıkmıştır. Hükümdar olduktan sonra veliahdını Sol Bilge Beyi tayin etmiş, bu ise hanedan içinde bazı huzursuzluklara yol açmıştır.

Hu-lu-ku döneminde Hunlar ile Han Hanedanlığı arasındaki mücadele yeniden şiddetlendi. MÖ 90 yılında Hun birlikleri Wu-yuan, Shang-ku ve Chiu-ch’üan bölgelerine akınlar düzenleyerek Çin sınırındaki askerî merkezlere ağır zarar verdiler. Bunun üzerine Han İmparatoru Wu-ti, Hunlara karşı üç ayrı koldan büyük bir askerî harekât başlattı.

Hun hükümdarı, Çin ordularının birleşmesini önlemek amacıyla kuvvetlerini farklı cephelere dağıttı. Doğudan ilerleyen Çin birlikleri, Hun hizmetindeki Li Ling'in kumandasındaki kuvvetler tarafından durduruldu. Batı yönündeki Çin ordusu da önemli bir başarı sağlayamadı. Merkezden ilerleyen büyük Çin ordusu ise Hun kuvvetleriyle yaptığı çarpışmaların ardından ağır kayıplar verdi. Çin kaynaklarına göre General Li Kuang-li savaş sonunda Hunlara esir düştü. Hu-lu-ku Ch’an-yü, Li Kuang-li'yi iyi karşılayarak yüksek bir göreve tayin etti ve onu hanedanla akrabalık bağı kuracak şekilde ödüllendirdi.

Bu savaşlar, Han Hanedanlığı'nın uzun süredir sürdürdüğü büyük askerî harekâtlara rağmen Hun Devleti'ni kesin olarak mağlup edemediğini ortaya koydu. Savaşların ardından iki devlet arasındaki ilişkiler yeniden diplomatik zemine taşınmaya çalışıldı. Hu-lu-ku Ch’an-yü, Han sarayına haber göndererek evlilik ittifakının yenilenmesini teklif etti. Ancak bu girişimin ardından hastalandı ve MÖ 85 yılında öldü. Hu-lu-ku'nun hükümdarlığı, Hun Devleti'nin Han Hanedanlığı karşısındaki askerî direncini koruduğu son güçlü dönemlerden biri olarak değerlendirilmektedir.

Hu-yen-ti Ch’an-yü (MÖ 85-68)

Hu-lu-ku Ch’an-yü'nün ölümünün ardından, vasiyetine rağmen kardeşi yerine küçük yaştaki oğlu Hu-yen-ti Ch’an-yü tahta çıkarıldı. Bu durum, hanedan üyeleri arasında ihtilaflara yol açtı. Taht değişikliğinden memnun olmayan bazı Hun beyleri Çin'e sığınmayı tercih ederken, devlet yönetiminde saray çevresinin etkisi arttı.

Hu-yen-ti döneminde Hun Devleti, hem iç karışıklıklar hem de dış baskılar nedeniyle zayıflama sürecine girdi. Devlet yönetiminde etkili olan Çin asıllı Wei Lü, bozkır geleneğine aykırı olarak surlar, hendekler ve tahıl depoları inşa edilmesini önerdi, ancak Hun beylerinin itirazı üzerine bu düşünce uygulanmadı.

Hunlar bu dönemde Çin sınırlarına yönelik akınlarını sürdürmekle birlikte eski askerî üstünlüklerini koruyamadılar. Han Hanedanlığı sınır savunmasını güçlendirirken diplomatik ilişkiler de yeniden canlandı ve uzun yıllardır Hun ülkesinde tutulan Çinli elçiler serbest bırakıldı. Buna rağmen iki devlet arasındaki mücadele devam etti.

Dönemin en önemli gelişmesi, MÖ 72 yılında Han Hanedanlığı ile Wusunların ortaklaşa düzenlediği büyük askerî harekâttır. Farklı yönlerden ilerleyen müttefik kuvvetlerin Hun topraklarına saldırıları sonucunda çok sayıda insan esir alındı, büyük miktarda hayvan ele geçirildi ve Hunların ekonomik gücü ciddi biçimde sarsıldı. Aynı yıl yaşanan şiddetli kış şartları kayıpları daha da artırdı.

Hun Devleti'nin zayıflaması üzerine kuzeyde Ting-lingler, doğuda Wu-huanlar, batıda Wusunlar ve güneyde Han Hanedanlığı eş zamanlı olarak Hunlara baskı yapmaya başladı. Çin kaynakları, bu saldırılar ve doğal afetler sonucunda Hunların nüfusunun önemli bir bölümünü, sürülerinin ise yaklaşık yarısını kaybettiğini kaydetmektedir. Böylece Hunlar askerî güçleriyle birlikte bozkırdaki siyasî üstünlüklerini de büyük ölçüde yitirmeye başladılar. Hu-yen-ti Ch’an-yü MÖ 68 yılında öldü.

Hsü-lu-kuan-chü Ch’an-yü (MÖ 68-60)

Hu-yen-ti Ch’an-yü’nün ölümünün ardından Hun tahtına kardeşi ve Sol Bilge Beyi olan Hsü-lu-kuan-chü Ch’an-yü geçti. Yeni hükümdarın eşlerinden birini Büyük Yen-chih ilan ederek diğerini bu makamdan uzaklaştırması, saray çevresinde yeni bir anlaşmazlığa yol açtı. Tahttan indirilen hatunun ailesi hükümdara karşı cephe alırken, hanedan üyeleri arasındaki rekabet giderek belirginleşti.

Hsü-lu-kuan-chü başlangıçta Han Hanedanlığı ile evlilik ittifakını yenilemeyi düşündü, ancak daha sonra Çin sınırlarına asker göndermeye karar verdi. Sefer hazırlıkları Hunlar arasından Çin’e sığınan kişiler tarafından haber verilince, Çin ordularının bu sığınmacıları kılavuz olarak kullanabileceğinden endişe eden Hun kuvvetleri geri çekildi.

Dönemin en önemli mücadelesi, Batı Bölgeleri’nin kilit merkezlerinden biri olan Ch’e-shih üzerinde yaşandı. Turfan Havzası’nda bulunan bu devlet, hem Hunların bölgedeki hâkimiyetini sürdürmesi hem de Han Hanedanlığı’nın daha batıya ilerleyebilmesi bakımından stratejik öneme sahipti. Hunlarla akrabalık ilişkisi kuran Ch’e-shih hükümdarının Han yönetimine karşı çıkması üzerine Çin orduları MÖ 67 yılında bölgeye saldırdı. Ch’e-shih kuvvetleri yenilirken hükümdar kuzeye çekilerek Hunlardan yardım istedi.

Hunlar müttefiklerine destek vermek üzere harekete geçmelerine rağmen Çin ordusunun geçiş yollarını kontrol etmesi nedeniyle belirleyici bir müdahalede bulunamadılar. Daha sonra Hun yönetimi, hükümdarın kardeşini tahta çıkararak bölgedeki etkisini korumaya çalıştı. Ancak yeni hükümdarın halkıyla birlikte yerini terk etmesinin ardından Han Hanedanlığı, boşalan topraklara asker yerleştirerek bölgede kalıcı bir varlık oluşturmaya başladı. Bu gelişme, Hunların Ch’e-shih ve çevresindeki tarım alanlarıyla bağlantısının zayıflamasına yol açtı.

Hsü-lu-kuan-chü döneminde Hunların yalnızca Çin karşısındaki değil, kuzeydeki konumu da sarsıldı. MÖ 64-61 yılları arasında Ting-ling toplulukları Hun topraklarına art arda akınlar düzenledi ve Hun kuvvetleri bu saldırıları önlemekte başarılı olamadı. Aynı yıllarda Han Hanedanlığı’nın Batı Bölgeleri’ndeki askerî ve idarî nüfuzu giderek arttı.

MÖ 62 yılında Hsü-lu-kuan-chü Ch’an-yü, büyük bir kuvvetle Çin sınırlarına yaklaştı. Av amacıyla düzenlendiği belirtilen bu hareketin sınır şehirlerine yönelik bir akına dönüşebileceği Çin yönetimine önceden bildirildiğinden Han kuvvetleri savunmaya geçti. Sefer sırasında ağır biçimde hastalanan Hun hükümdarı harekâtı durdurmak zorunda kaldı. Han sarayına barış görüşmeleri için elçi gönderdikten kısa süre sonra MÖ 60 yılında öldü.

Wo-yen-ch’ü-t’e Ch’an-yü (MÖ 60-58)

Hsü-lu-kuan-chü Ch’an-yü’nün ölümünün ardından, henüz kurultay toplanmadan Ulu Hatun Chüan-ch’ü Yen-chih’in desteğiyle Sağ Bilge Beyi T’u-ch’i-t’ang, Wo-yen-ch’ü-t’e unvanıyla Hun tahtına çıkarıldı. Böylece hükümdarlık, önceki ch’an-yünün oğullarına değil, daha eski hanedan koluna geçmiş oldu.

Yeni hükümdar iktidarını sağlamlaştırmak amacıyla eski yönetimin mensuplarını görevden uzaklaştırdı, yerlerine kendi yakınlarını getirdi ve muhalif gördüğü birçok Hun beyini idam ettirdi. Bu sert uygulamalar hem hanedan üyeleri hem de boy beyleri arasında büyük tepki doğurdu. Eski hükümdarın oğulları ile onları destekleyen gruplar Hun merkezinden uzaklaşarak muhalefeti örgütlemeye başladılar.

MÖ 58 yılında Sol Kanat beyleri, Wo-yen-ch’ü-t’e’ye karşı ayaklanarak Hu-han-yeh’i ch’an-yü ilan ettiler. İsyanın kısa sürede genişlemesi üzerine Wo-yen-ch’ü-t’e askerî bakımdan yalnız kaldı. Yardım istediği yakınları da kendisini desteklemeyince intihar ederek hayatına son verdi. Böylece Hun Devleti, uzun sürecek taht mücadeleleri ve iç bölünmeler dönemine girmiş oldu.

Hu-han-yeh Ch’an-yü (MÖ 58-31)

Wo-yen-ch’ü-t’e Ch’an-yü’nün ölümünün ardından Sol Kanat beylerinin desteğiyle Hu-han-yeh Ch’an-yü Hun tahtına çıktı. Ancak yeni hükümdarın iktidarı kısa sürede tartışmalı hâle geldi. Tahta geçmesinde önemli rol oynayan bazı beylerle arasının açılması ve bunlardan birini idam ettirmesi, Hun aristokrasisi içinde yeni isyanların başlamasına yol açtı.

İç mücadeleler kısa sürede büyüyerek Hun ülkesinin farklı bölgelerinde yeni ch’an-yülerin ortaya çıkmasına neden oldu. T’u-ch’i, Hu-chieh, Ch’e-li, Chün-chen ve Wu-chi gibi rakip hükümdarlar kendi hâkimiyetlerini ilan ettiler. Böylece Büyük Hun Devleti tarihinde ilk defa aynı anda birden fazla ch’an-yü ortaya çıktı ve merkezî otorite ciddi biçimde sarsıldı.

Rakip hükümdarlar arasında yaşanan mücadeleler sonunda üstünlük sağlayan taraf Hu-han-yeh oldu. Çeşitli rakiplerini etkisiz hâle getirerek Hun birliğini yeniden kurmayı başardı. Ancak bu başarı kalıcı olmadı. Kısa süre sonra kardeşi Hu-t’u-wu-ssu isyan ederek Chih-chih Ch’an-yü unvanını aldı ve Hun tahtı üzerinde hak iddia etti. İki kardeş arasındaki mücadele sonunda Hun Devleti doğu ve batı olmak üzere iki siyasî merkeze ayrıldı. Tarih yazımında bunlar Doğu Hunları ve Batı Hunları olarak adlandırılmaktadır.

Bu bölünme sırasında Hu-han-yeh askerî ve siyasî bakımdan zor durumda kaldı. Chih-chih karşısında üstünlük kuramayacağını anlayınca MÖ 53 yılında Hun kurultayını topladı ve Han Hanedanlığı ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesini gündeme getirdi. Kurultayda Çin'e bağlılık meselesi uzun tartışmalara yol açtı. Bazı beyler Hunların bağımsızlığından vazgeçilemeyeceğini savunurken, diğerleri devletin mevcut şartlarda tek başına ayakta kalamayacağını ileri sürdü. Sonunda Hu-han-yeh'in görüşü benimsendi ve Han Hanedanlığı ile uzlaşma yoluna gidilmesi kararlaştırıldı.

Alınan karar doğrultusunda Hu-han-yeh önce veliahtını Han sarayına rehine olarak gönderdi. Ardından MÖ 51 yılında bizzat Çin başkentine giderek Han İmparatoru Hsüan-ti'nin huzuruna çıktı. Çin sarayında büyük bir törenle karşılanan Hun hükümdarı, geleneklere uygun biçimde bağlılığını bildirdi. Buna karşılık Han Hanedanlığı da Hun hükümdarına çeşitli hediyeler verdi; ayrıca Hun ülkesine ipekli kumaşlar ve önemli miktarda tahıl göndererek ekonomik destek sağladı.

Hu-han-yeh'in Çin ile kurduğu bu ilişki, Hun dış politikasında yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Han Hanedanlığı ile açık savaşlar yerini büyük ölçüde diplomatik ilişkilere bırakırken, Doğu Hunları Çin'in desteğiyle varlığını sürdürmeye çalıştı. Buna karşılık Batı Hunları'nı yöneten Chih-chih bağımsız siyasetini devam ettirdi ve iki Hun devleti arasındaki rekabet uzun yıllar sürdü.

HUN DEVLETİ’NİN İKİYE BÖLÜNMESİ

Batı Hun Devleti

Chih-chih Ch’an-yü (MÖ 56-36)

Tahta Çıkışı ve Hun Devleti'nin Bölünmesi

Chih-chih Ch’an-yü, Hun Devleti'nin iç karışıklıklarının yoğunlaştığı bir dönemde siyaset sahnesine çıktı. Hu-han-yeh Ch’an-yü'nün kardeşi olan Chih-chih, başlangıçta Hun devlet teşkilatında önemli görevler üstlendi. Ancak Hu-han-yeh'in Çin ile yakınlaşarak Han Hanedanlığı'nın himayesini kabul etmesi, iki kardeş arasında ciddi bir görüş ayrılığına neden oldu. Hun beylerinin bir kısmı bağımsızlık siyasetini savunan Chih-chih'i desteklerken, diğer kısmı Hu-han-yeh'in yanında yer aldı. Böylece Büyük Hun Devleti doğu ve batı olmak üzere iki ayrı siyasî merkeze ayrıldı. Hu-han-yeh doğuda Han Hanedanlığı ile iş birliği içinde varlığını sürdürürken, Chih-chih batıda bağımsız bir politika izlemeye başladı.

Batıya Yönelişi ve Mücadeleleri

Doğuda istediği üstünlüğü sağlayamayan Chih-chih, faaliyetlerini Batı Türkistan'a yöneltti. Önce Wusunlarla mücadeleye girişti, ardından Ting-lingler ve Chien-k'un gibi bozkır topluluklarını hâkimiyeti altına alarak nüfuz alanını genişletti. Daha sonra K'ang-chü Devleti ile ittifak kurdu ve bu devletin desteğiyle batıdaki konumunu güçlendirdi. Ancak iki taraf arasındaki ilişkiler uzun sürmedi. Chih-chih kısa süre sonra K'ang-chü yönetimiyle de anlaşmazlığa düştü ve bölgedeki hâkimiyetini askerî güç kullanarak korumaya çalıştı.

Bu dönemde Talas havzasında surlarla çevrili yeni bir merkez kurdurdu. Çin kaynakları, bu kalenin Batı Hun Devleti'nin siyasî ve askerî merkezi hâline geldiğini belirtmektedir. Chih-chih, buradan hareketle Batı Türkistan'daki ticaret yollarını ve çevre devletleri denetimi altında tutmayı amaçladı. Böylece Hun siyaseti ilk defa Orta Asya'nın batısında kalıcı bir merkez oluşturma yönünde gelişme gösterdi.

Han Hanedanlığı ile Son Mücadele

Chih-chih'nin Batı Türkistan'da güç kazanması Han Hanedanlığı tarafından tehdit olarak değerlendirildi. Bunun üzerine Çinli komutanlar Kan Yen-shou ile Ch'en T'ang kumandasında bir sefer düzenlendi. Batı Bölgeleri üzerinden ilerleyen Çin ordusu Talas'taki Hun merkezini kuşattı. Chih-chih ve kuvvetleri kaleyi uzun süre savunmalarına rağmen kuşatma giderek daraldı. Şiddetli çarpışmaların ardından surlar aşıldı ve Hun direnişi kırıldı.

MÖ 36 yılında meydana gelen bu savaşta Chih-chih Ch’an-yü hayatını kaybetti. Onun ölümüyle Batı Hun Devleti ortadan kalkarken Han Hanedanlığı'nın Batı Bölgeleri üzerindeki nüfuzu önemli ölçüde güçlendi. Buna karşılık Hu-han-yeh'in yönetimindeki Doğu Hunları varlığını sürdürmeye devam etti. Chih-chih'in hükümdarlığı, Hun tarihinin batıya yönelen son büyük bağımsız siyaset girişimi olarak değerlendirilmektedir.

Doğu Hun Devleti

Hu-han-yeh Ch'an-yü (MÖ 58-31)

Hu-han-yeh Ch’an-yü, daha önce de belirtildiği üzere, bağlılığını bildirmek amacıyla oğlunu Çin sarayına göndermişti. Bunun ardından MÖ 51 yılında Çin'in başkentine davet edilen Hun hükümdarı, büyük bir resmî törenle karşılandı ve daha sonra halkıyla birlikte Çin Seddi'nin kuzeyindeki bölgelere yerleştirildi.

Hu-han-yeh, MÖ 48 yılında ikinci kez Çin sarayını ziyaret etti. Bu ziyarette de önceki gelişinde olduğu gibi ihtişamlı törenlerle ağırlandı ve kendisine değerli hediyeler sunuldu. Çin sarayı tarafından 110 takım elbise, 9.000 top ince desenli ipek kumaş ile 8.000 chin ağırlığında ham ipek hediye edildi.

Bu sırada Çin imparatoru, Chih-chih'in oğlunu geri getiren Çin elçisinin öldürülmesinden Hu-han-yeh'yi sorumlu tutuyordu. Olayın aydınlatılması amacıyla Hun ülkesine iki görevli gönderildi. Yapılan inceleme sonunda söz konusu olayda Hu-han-yeh'nin herhangi bir sorumluluğu bulunmadığı anlaşıldı. Bununla birlikte elçiler, dikkat çekici başka bir gelişmeyi de rapor ettiler. Onların gözlemlerine göre Hu-han-yeh'nin idaresindeki Hun topluluğu yeniden güç kazanmış, nüfusu artmış ve eski kuvvetini toplamaya başlamıştı. Bu nedenle onun kuzeye dönerek eski yurtlarına yerleşmesine izin verilmesinin Çin açısından sakıncalı olacağı kanaatine vardılar. Aksi takdirde bu uzak bölgelerde Hunları denetim altında tutmanın güçleşeceğini ifade ettiler.

Bu değerlendirmeler üzerine Hu-han-yeh'den Çin'e bağlı kalacağına ve saldırmazlık ilkesine uyacağına dair yemin etmesi istendi. MÖ 43 yılında Hun hükümdarı ve maiyeti, geleneklere uygun olarak Nuo Nehri'nin doğusundaki bir dağa çıktı. Burada beyaz bir at kurban edildi. Ch’an-yü, kıngrak adı verilen tören bıçağıyla altını yontarak içkiye kattı ve Lao-shang Ch’an-yü döneminde öldürülen Yüeh-chih hükümdarının kafatasından yapılmış kâseye konulan bu içkiye kan akıtılarak ant içildi. Böylece iki taraf arasında sadakat yemini gerçekleştirildi.

Çin'e dönen elçiler, böylesine ağır şartlar içeren bir antlaşmaya razı oldukları gerekçesiyle eleştirildiler. Bazı devlet adamları ise bu antlaşmanın doğurabileceği olumsuzluklardan korunabilmek için tanrıya kurban sunulmasını tavsiye etti. Buna rağmen yapılan antlaşma uzun süre yürürlükte kaldı ve Wang Mang dönemine (MS 9-23) kadar geçerliliğini korudu.

MÖ 33 yılında Hu-han-yeh, rakibi Chih-chih'in Çin kuvvetleri tarafından ortadan kaldırıldığını öğrenince yeni hükümdarı kutlamak ve bağlılığını yenilemek amacıyla Çin sarayını tekrar ziyaret etmek istedi. Bunun için önceden izin talebinde bulundu ve isteği olumlu karşılandı.

Başkentte yine büyük bir ihtişamla karşılanan Hun hükümdarına önceki ziyaretlerinden daha değerli hediyeler verildi. Bu ziyaret sırasında Hu-han-yeh, Çin hükümdarıyla akrabalık kurmak istediğini belirterek bir Çin prensesiyle evlenme arzusunu dile getirdi. Han Hanedanlığı, hanedan mensubu bir prenses göndermek yerine sarayın nedimelerinden Wang Ch’iang, daha yaygın adıyla Wang Chao-chün'ü Hun hükümdarına eş olarak vermeyi uygun gördü.

Wang Chao-chün küçük yaşta saraya alınmış olmasına rağmen imparator tarafından hiç görülmemişti. Çünkü saray geleneğinde hükümdar, haremdeki kadınları doğrudan görmek yerine ressamlar tarafından hazırlanan portrelere göre seçiyordu. Saray ressamına diğer kadınlar gibi hediye vermediği için Wang Chao-chün'ün portresi gerçeği yansıtmayacak şekilde yapılmış ve bu sebeple imparatorun dikkatini çekememişti.

Hu-han-yeh'nin evlilik talebi kabul edilince, sarayda gitmek isteyen bir kadına prenses unvanı verileceği ilan edildi. Bu çağrı üzerine Wang Chao-chün gönüllü oldu ve kendisine Yung-an Prensesi unvanı verildi. Hun hükümdarına teslim edilmek üzere imparatorun huzuruna çıktığında, Han Yuan-ti onun olağanüstü güzelliği karşısında büyük şaşkınlık yaşadı. Kararını değiştirebileceğini söylemesine rağmen Wang Chao-chün geri adım atmadı. Hun kıyafetlerini giyerek eline p'i-pa adlı çalgısını aldı ve Hun ülkesine doğru yola çıktı. Hun ülkesine ulaştığında ise kendisine Ning-hu Yen-chih unvanı verildi.

Çin kaynaklarında Wang Chao-chün'ün Hun ülkesine gelin gitmesiyle birlikte yaklaşık elli yıl süren bir barış döneminin başladığı belirtilmektedir. Bu nedenle Çin halkı onu zamanla barışın simgesi hâline getirmiş; şiirlerde, resimlerde, heykellerde ve halk anlatılarında önemli bir kahraman olarak yaşatmıştır.

Bu gelişmenin ardından Hu-han-yeh ikinci talebini de Çin hükümdarına iletti. Shang-ku'dan Tun-huang'a kadar uzanan sınır hattının güvenliğinin Hunlar tarafından sağlanmasını ve bu bölgelerdeki Çin askerlerinin geri çekilmesini istedi. Başlangıçta imparator bu teklife olumlu yaklaşsa da danışmanlarından biri bunun uzun vadede ciddi tehlikeler doğuracağını ifade etti. Danışmana göre Hunlar o sırada Çin'e bağlı görünseler bile yeniden güç kazandıklarında sınır bölgelerinde bulunmaları Çin topraklarına kolaylıkla saldırmalarına imkân sağlayacaktı. Geçmişte bunun birçok örneği yaşanmıştı. Ayrıca Çin'de ağır şartlar altında yaşayan çok sayıda kişinin Hun ülkesine sığınması da sınır güvenliği açısından ayrı bir sorun oluşturuyordu. Bunun yanında söz konusu bölgenin avcılık ve hayvancılık bakımından elverişli olduğu, Hunların eskiden beri bu ormanlardan silah yapımında kullandıkları ağaçları temin ettikleri ve Yin-shan çevresini eski yurtları olarak gördükleri de hatırlatıldı. Bu değerlendirmeler üzerine imparator, Hu-han-yeh'nin isteğini nazik bir ifadeyle reddetti.

Fu-chu-lei Juo-ti Ch'an-yü (MÖ 31-20)

Hu-han-yeh Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Hun tahtına oğlu Fu-chu-lei Juo-ti Ch'an-yü geçti. Yeni hükümdar, babasının Han Hanedanlığı ile kurduğu dostane ilişkileri sürdürmeyi tercih etti. Tahta çıkışının ardından Han sarayına elçiler göndererek hükümdarlığını bildirdi ve iki devlet arasındaki diplomatik temasların kesintiye uğramamasına özen gösterdi.

Fu-chu-lei döneminde Hun-Çin ilişkileri genel olarak barış içinde devam etti. Taraflar arasında elçi alışverişi sürdü, daha önce yapılan antlaşmalar korundu ve sınır bölgelerinde uzun yıllardır görülen büyük askerî çatışmalar yaşanmadı. Han Hanedanlığı da önceki siyasetine bağlı kalarak Hun hükümdarına çeşitli hediyeler gönderdi ve dostane ilişkileri muhafaza etmeye çalıştı.

Bu dönemin en önemli gelişmelerinden biri, Hu-han-yeh zamanında başlayan akrabalık siyasetinin devam ettirilmesidir. Hun sarayındaki Çinli prensesin varlığı iki devlet arasındaki diplomatik bağların korunmasına katkı sağladı. Böylece Hun Devleti, dışarıda barışçı bir siyaset izlerken içeride de istikrarını büyük ölçüde muhafaza etti.

Fu-chu-lei Juo-ti Ch'an-yü'nün hükümdarlığı sırasında önemli bir iç karışıklık veya büyük çaplı dış savaş meydana gelmedi. Bu nedenle dönemi, Hun Devleti'nin Hu-han-yeh tarafından oluşturulan siyasî düzeni koruduğu ve Han Hanedanlığı ile barışçı ilişkilerini devam ettirdiği bir geçiş süreci olarak değerlendirilmektedir. Yaklaşık on bir yıl hükümdarlık yapan Fu-chu-lei Juo-ti Ch'an-yü MÖ 20 yılında öldü.

Suo-hsieh Juo-ti Ch'an-yü (MÖ 20-12)

Fu-chu-lei Juo-ti Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Hun tahtına kardeşi Suo-hsieh Juo-ti Ch'an-yü geçti. Hükümdarlığı sırasında seleflerinin izlediği dış politika büyük ölçüde devam ettirildi. Han Hanedanlığı ile sürdürülen barış korunurken, iki devlet arasındaki diplomatik ilişkiler kesintiye uğramadı.

Suo-hsieh döneminde Hun hükümdarı ile Han sarayı arasındaki elçi trafiği devam etti. Taraflar, daha önce tesis edilen dostane ilişkileri sürdürmeye özen gösterdiler. Bu süreçte sınır bölgelerinde önemli bir askerî çatışma yaşanmadığı gibi, iki devlet arasındaki siyasî istikrar da korundu. Han yönetimi, Hun hükümdarına gelenek hâline gelen hediyeleri göndermeye devam ederken, Hunlar da antlaşmalara bağlı kaldılar.

Bununla birlikte, hükümdarlığın son yıllarında hanedan üyeleri arasında tahtın geleceğine ilişkin rekabetin yeniden belirginleşmeye başladığı görülmektedir. Her ne kadar bu çekişmeler Suo-hsieh döneminde açık bir iç savaşa dönüşmemiş olsa da, sonraki yıllarda ortaya çıkacak taht mücadelelerinin ilk işaretleri bu dönemde ortaya çıkmıştır.

Ch'e-ya Juo-ti Ch'an-yü (MÖ 12-8)

Suo-hsieh Juo-ti Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Hun tahtına Ch'e-ya Juo-ti Ch'an-yü geçti. Hükümdarlığı, önceki iki hükümdar döneminde olduğu gibi Çin ile barışın sürdüğü bir döneme rastlamaktadır. Han Hanedanlığı ile kurulan diplomatik ilişkiler devam etmiş, taraflar arasında elçi alışverişi ve karşılıklı hediyelerin gönderilmesi sürdürülmüştür.

Ch'e-ya döneminde Hun Devleti dış politikada önemli bir askerî harekâta girişmedi. Devletin temel amacı, Hu-han-yeh Ch'an-yü zamanında kurulan siyasî dengeyi korumak ve Çin ile sürdürülen barış ortamını devam ettirmekti. Bu nedenle hükümdarlığı boyunca Hun-Çin ilişkilerinde ciddi bir kriz veya büyük çaplı sınır çatışması yaşanmadı.

Bununla birlikte, hanedan içinde tahtın intikali meselesi önemini korumaya devam etti. Hükümdarlığının sonlarına doğru veliahtlık konusunda alınan kararlar, sonraki dönemde tahta geçecek Wu-chu-liu Juo-ti Ch'an-yü'nün iktidarını hazırlayan gelişmeler arasında yer aldı. Yaklaşık dört yıl hükümdarlık yapan Ch'e-ya Juo-ti Ch'an-yü MÖ 8 yılında öldü.

Wu-chu-liu Juo-ti Ch'an-yü (MÖ 8 – MS 13)

Ch'e-ya Juo-ti Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Hun tahtına Wu-chu-liu Juo-ti Ch'an-yü geçti. Onun hükümdarlığı, Hun Devleti'nin Çin ile barış siyasetini sürdürdüğü, ancak Han Hanedanlığı'nda meydana gelen siyasî gelişmeler nedeniyle ilişkilerin giderek yeni bir safhaya yöneldiği bir döneme rastlamaktadır. Hükümdar, tahta çıktıktan sonra Çin ile mevcut diplomatik düzeni korumaya özen gösterdi ve iki devlet arasındaki elçi alışverişi devam etti.

Wu-chu-liu döneminin ilk yıllarında Han Hanedanlığı ile ilişkiler büyük ölçüde istikrarlı şekilde sürdü. Ancak Han sarayında yaşanan siyasî değişimler ve özellikle Wang Mang'ın giderek güç kazanması, Hun-Çin ilişkilerini olumsuz etkilemeye başladı. Han yönetiminin Hunlara yönelik geleneksel politikasında görülen değişiklikler, bozkır aristokrasisi tarafından dikkatle takip edildi.

MS 9 yılında Wang Mang'ın Han Hanedanlığı'nı sona erdirerek Hsin Hanedanlığı'nı kurması, iki devlet arasındaki dengeleri kökten değiştirdi. Yeni yönetim, Hun hükümdarını Han imparatoruna bağlı bir sınır hükümdarı gibi göstermeye çalışan uygulamalara yöneldi. Hun hükümdarına gönderilen yeni mühür ve unvanlar, Hunların siyasî statüsünü düşürmeyi amaçlıyor ve iki devlet arasındaki eşitlik anlayışıyla bağdaşmıyordu. Wu-chu-liu Ch'an-yü bu değişiklikleri kabul etmedi ve iki devlet arasındaki ilişkiler giderek gerginleşti.

Wang Mang'ın Hun ülkesini parçalayarak birden fazla ch'an-yülük oluşturma düşüncesi ve bozkırdaki çeşitli grupları Hun yönetimine karşı kışkırtma girişimleri de bu dönemde ortaya çıktı. Bu gelişmeler, uzun yıllardır devam eden barış ortamının bozulmasına ve karşılıklı güvensizliğin artmasına yol açtı.

Yaklaşık yirmi bir yıl hüküm süren Wu-chu-liu Juo-ti Ch'an-yü, Hun Devleti'nin bağımsız siyasî konumunu korumaya çalışırken Çin'de meydana gelen hanedan değişikliğinin doğurduğu yeni şartlarla mücadele etmek zorunda kaldı.

Wu-lei Juo-ti Ch'an-yü (MS 13–18)

Wu-chu-liu Juo-ti Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Hun tahtına oğlu Wu-lei Juo-ti Ch'an-yü geçti. Hükümdarlığı, Çin'de Wang Mang'ın kurduğu Hsin Hanedanlığı ile Hun Devleti arasındaki ilişkilerin giderek bozulduğu bir döneme rastlamaktadır. Babası döneminde başlayan siyasî gerginlik, Wu-lei zamanında daha belirgin hâle geldi.

Wang Mang, Hun Devleti üzerindeki nüfuzunu artırmak amacıyla önceki Han imparatorlarının takip ettiği siyasetten ayrıldı. Hun hükümdarının unvanını ve statüsünü değiştirmeye yönelik girişimlerde bulundu. Ayrıca Hun ülkesini parçalayarak farklı ch'an-yüler ortaya çıkarmayı hedefleyen bir politika izledi. Bu uygulamalar Hun yönetimi tarafından bağımsızlıklarına yönelik bir müdahale olarak değerlendirildi ve iki devlet arasındaki diplomatik ilişkiler hızla bozuldu.

Wu-lei Ch'an-yü, Wang Mang'ın taleplerini kabul etmeyerek Hun Devleti'nin geleneksel siyasî konumunu korumaya çalıştı. Bunun üzerine sınır bölgelerinde karşılıklı gerginlik arttı. Elçiler arasında anlaşmazlıklar yaşandı ve iki taraf yeniden askerî hazırlıklara başladı. Uzun yıllar devam eden barış ortamı yerini ihtiyatlı ve gergin bir ilişkiye bıraktı.

Wu-lei döneminde Hun beyleri, Çin'in iç işlerine müdahale eden siyasetine karşı ortak tavır almaya çalışırken, Wang Mang da Hun aristokrası arasındaki görüş ayrılıklarından yararlanarak devleti içeriden zayıflatmayı amaçladı. Ancak bu girişimler Hun yönetiminin beklenen ölçüde parçalanmasını sağlayamadı. Yaklaşık beş yıl hüküm süren Wu-lei Juo-ti Ch'an-yü, MS 18 yılında öldü.

Hu-tu Erh-shih Tao-kao Juo-ti Ch'an-yü (MS 18–46)

Wu-lei Juo-ti Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Hun tahtına Hu-tu Erh-shih Tao-kao Juo-ti Ch'an-yü geçti. Onun hükümdarlığı, Hun Devleti'nin uzun süredir devam eden duraklama döneminden çıkarak yeniden siyasî ve askerî bakımdan güç kazandığı bir devreyi ifade eder. Aynı dönemde Çin'de Wang Mang yönetimine karşı başlayan büyük isyanlar ve Hsin Hanedanlığı'nın zayıflaması, Hunlara yeniden harekete geçme fırsatı verdi.

Yeni ch'an-yü, Wang Mang'ın Hun Devleti'ni parçalamaya ve hükümdarlık makamının itibarını azaltmaya yönelik uygulamalarını kabul etmedi. Hunlar, Çin'in kuzey sınırlarına düzenledikleri akınları yoğunlaştırırken, Wang Mang yönetimine karşı ayaklanan çeşitli Çinli gruplarla da temas kurdular. Böylece Çin'in iç karışıklıkları, Hunların siyasî nüfuzunu yeniden genişletmelerine imkân sağladı.

MS 23 yılında Wang Mang'ın öldürülmesi ve Hsin Hanedanlığı'nın sona ermesi üzerine Çin'de yeniden hanedan değişikliği yaşandı. Doğu Han Hanedanlığı kurulurken ülkede merkezî otorite henüz tam olarak sağlanamamıştı. Hu-tu Erh-shih Ch'an-yü bu ortamdan yararlanarak Hun hâkimiyetini bozkırda yeniden güçlendirdi ve Çin'in kuzey sınırları üzerindeki baskısını artırdı.

Bu dönemde Hun Devleti yalnızca Çin'e karşı değil, bozkırdaki diğer topluluklar üzerinde de yeniden nüfuz kurmaya başladı. Daha önce Hun hâkimiyetinden ayrılan bazı boylar yeniden ch'an-yüye bağlanırken, Hunların siyasî etkisi doğuda Mançurya'dan batıda Batı Bölgeleri'ne kadar geniş bir sahada yeniden hissedildi. Böylece Hun Devleti, uzun bir aradan sonra bozkırın en güçlü siyasî teşkilatı hâline geldi.

Hu-tu Erh-shih Ch'an-yü, Çin ile yürütülen diplomatik görüşmelerde Hun hükümdarının Han imparatoruna tâbi olmadığını, iki devletin eşit hükümdarlar tarafından yönetildiğini vurguladı. Bu yaklaşım, Wang Mang döneminde zedelenen Hun hükümdarlık anlayışının yeniden güçlendirilmesi bakımından önem taşımaktadır.

Bununla birlikte, hükümdarlığının son yıllarında hanedan üyeleri arasında yeniden taht mücadeleleri ortaya çıktı. Bu çekişmeler başlangıçta devletin bütünlüğünü sarsmasa da, Hu-tu Erh-shih Ch'an-yü'nün ölümünden sonra giderek derinleşti. Nihayet MS 48 yılında yaşanan ayrılık sonucunda Hun Devleti Kuzey Hunları ve Güney Hunları olmak üzere iki ayrı siyasî yapıya bölündü.

İKİNCİ BÖLÜNME VE YIKILIŞ

Kuzey Hunları

P'u-nu Ch'an-yü (MS 46–?)

Hun Devleti'nin ikiye ayrılmasının ardından Kuzey Hunlarının hükümdarı olan P'u-nu Ch'an-yü, Güney Hunlarının Çin hâkimiyetini kabul etmesiyle değişen siyasî dengeler içinde iktidara geldi. Güney Hun hükümdarı Pi Ch'an-yü'nün Çin desteğini alması, Kuzey Hunları için yeni bir rakibin ortaya çıkmasına yol açtı. Nitekim MS 49 yılında Güney Hun kuvvetleri Kuzey Hunlarına karşı başarılı bir sefer düzenleyerek çok sayıda esir ile binlerce at ve hayvan ele geçirdi. Bu yenilginin ardından P'u-nu, halkını yaklaşık beş yüz kilometre daha kuzeye çekmek zorunda kaldı.

Bu gelişmeler üzerine P'u-nu Ch'an-yü, Çin ile ilişkileri yumuşatmaya çalıştı. Daha önce ele geçirilen bazı Çinli esirleri serbest bırakarak iyi niyet göstergesinde bulundu ve sınır akınlarının Çin'e değil, yalnızca kendi düşmanlarına yönelik olduğunu bildirdi. Ardından Çin sarayına elçiler göndererek diplomatik ilişkiler kurmak istedi. Ancak Han yönetimi, Kuzey Hunlarıyla yakınlaşmanın Güney Hunlarını rahatsız edeceğini düşündüğünden bu teklife olumlu karşılık vermedi. Buna rağmen P'u-nu'nun elçileri hediyelerle geri gönderildi ve iki taraf arasındaki diplomatik temas tamamen kesilmedi.

İzleyen yıllarda Kuzey Hunları yeniden toparlanmaya başladı. MS 59 yılında Wu-yüan ve Yün-chung bölgelerine düzenlenen akınlarda çok sayıda esir ve hayvan ele geçirildi. Fakat Çin'in desteğini arkasına alan Güney Hunları, Kuzey Hunlarının ilerleyişini durdurarak onları yeniden kuzeye çekilmeye zorladı.

MS 60'lı yıllarda P'u-nu bir yandan Çin sınırlarına akınlarını sürdürürken, diğer yandan ticaret ilişkilerini geliştirmek amacıyla Çin'den resmî izin talebinde bulundu. Han yönetimi, sınır güvenliğinin sağlanacağı ümidiyle bu isteği kabul etti. Ancak Kuzey Hunları ile Çin arasındaki yakınlaşma, Güney Hunlarını rahatsız etti. Güney Hunlarının Çin'e karşı ayaklanma girişimi başarısız olurken, yardım amacıyla gönderilen Kuzey Hun birlikleri de geri çekilmek zorunda kaldılar.

Bu dönemde Han sarayı, Kuzey Hunlarını tamamen etkisiz hâle getirebilmek için yeni bir strateji benimsedi. Saray görevlisi Keng Ping'in tavsiyesi doğrultusunda, doğrudan bozkıra saldırmak yerine önce Batı Bölgeleri'nin ele geçirilmesine karar verildi. Böylece Kuzey Hunlarının İpek Yolu üzerindeki nüfuzunun kırılması hedefleniyordu.

MS 73 yılında başlatılan askerî harekât sırasında Çin orduları Barköl ve Hami çevresindeki Hun kuvvetlerini mağlup ederek bölgeyi ele geçirdi. Ardından Shan-shan ve Ch'e-shih gibi İpek Yolu devletleri Han hâkimiyetine girmeye başladı. General Pan Ch'ao'nun yürüttüğü seferlerle Kaşgar, Hotan ve çevresindeki şehir devletleri de zamanla Çin nüfuzuna alındı. Böylece Kuzey Hunlarının Batı Bölgeleri üzerindeki siyasî ve ekonomik üstünlüğü önemli ölçüde zayıfladı.

P'u-nu Ch'an-yü dönemi, Kuzey Hunlarının Çin karşısında tamamen ortadan kalkmadığı, ancak İpek Yolu üzerindeki hâkimiyetini giderek kaybettiği ve Çin'in Batı Türkistan'a doğru ilerleyişini durdurmakta zorlandığı bir dönem olarak değerlendirilmektedir. Bu gelişmeler, ilerleyen yıllarda Kuzey Hun Devleti'nin daha da zayıflamasına zemin hazırlamıştır.

You Liu Ch'an-yü (?–87)

P'u-nu Ch'an-yü'nün ardından Kuzey Hun tahtına You Liu Ch'an-yü geçti. Ancak Çin kaynakları onun tahta çıkış tarihi ve hükümdarlığının ilk yılları hakkında ayrıntılı bilgi vermez. MS 84 yılında You Liu Ch'an-yü, Çin'in Wu-wei şehrine elçiler göndererek iki devlet arasında ticaretin yeniden başlamasını istedi. Han yönetimi bu talebi kabul etti ve Hun tüccarlarının büyük miktarda sığır ve koyunla Çin'e gelmesine izin verdi. Bu gelişme, Kuzey Hunlarının ekonomik ilişkileri yeniden canlandırma çabasını göstermektedir. Ancak aynı yıllarda Hsien-pi ve Wu-huan topluluklarının baskıları, doğal afetler ve iç karışıklıklar Kuzey Hunlarını zayıflattı. Bazı Hun boyları Çin'e sığınırken, ticaret ilişkileri de uzun süre devam edemedi. MS 87 yılında You Liu Ch'an-yü, Hsien-pi saldırısı sırasında öldürüldü.

Pei Ch'an-yü (88–91)

You Liu Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Kuzey Hun tahtına Pei Ch'an-yü geçti. Ancak hükümdarlığının başladığı sırada Kuzey Hun Devleti hem iç karışıklıklarla hem de Çin ve Güney Hunlarının ortak baskısıyla karşı karşıya bulunuyordu. Aynı dönemde Güney Hun tahtına geçen T'un-tu-ho Ch'an-yü, Çin'den destek alarak Kuzey Hunlarını tamamen hâkimiyeti altına almayı amaçladı.

MS 88 yılında Çinli General Tou Hsien kumandasındaki Han ordusu ile Güney Hun kuvvetleri ortak bir harekât düzenledi. Chih-luo Dağı'nda meydana gelen savaşta Kuzey Hunları ağır bir yenilgiye uğradı. Çok sayıda Hun öldürüldü veya teslim oldu; büyük miktarda hayvan sürüsü ele geçirildi. Zaferin ardından General Tou Hsien, Yen-jan (Hangay) Dağı'na zaferini anlatan ünlü kitabeyi diktirdi. Bu kitabe, Çin'in Kuzey Hunları karşısında kazandığı en önemli başarıların sembollerinden biri kabul edilmektedir.

Yenilginin ardından Pei Ch'an-yü Çin ile uzlaşma arayışına girerek kardeşini rehin göndermek istedi. Ancak Han yönetimi bunu yeterli görmedi. Çok geçmeden Çin ve Güney Hun kuvvetleri ikinci bir saldırı daha düzenledi. Bu harekâtta Pei Ch'an-yü yaralı olarak kaçmayı başarırken annesi, ailesi, hazinesi ve devlet mühürleri Çinlilerin eline geçti.

Bu yenilgiden sonra Kuzey Hun Devleti'nin siyasî gücü büyük ölçüde çöktü. Pei Ch'an-yü'nün batıya doğru çekildiği, onu takip eden bazı Hun topluluklarının ise ilerleyen yıllarda Batı Türkistan ve çevresine yöneldiği anlaşılmaktadır. Böylece Kuzey Hunlarının Orta Asya'daki hâkimiyet dönemi fiilen sona ermiş, devlet çözülme sürecine girmiştir.

Yü-ch'ü-ch'üan Ch'an-yü (91–93)

Pei Ch'an-yü'nün yenilgisinin ardından kardeşi Yü-ch'ü-ch'üan, Kuzey Hunlarının yeni hükümdarı ilan edildi. Tahta çıktıktan sonra Çin ile barış kurmaya çalışarak Han sarayına elçiler gönderdi. Bu sırada Çinli General Tou Hsien, kuzeydeki güç dengesinin korunması amacıyla onun varlığını destekliyordu.

Ancak Tou Hsien'in görevden alınarak idam edilmesi, Yü-ch'ü-ch'üan'ın en önemli dayanağını ortadan kaldırdı. Bunun üzerine kuzeye çekilen ch'an-yü, Çin yönetimi tarafından isyan hazırlığında olmakla suçlandı. Han ordusu, görüşme bahanesiyle Hun ülkesine girerek ani bir saldırı düzenledi ve Yü-ch'ü-ch'üan ile maiyetindeki kuvvetleri ortadan kaldırdı. Yü-ch'ü-ch'üan'ın ölümüyle Kuzey Hun Devleti'nin merkezî otoritesi büyük ölçüde çöktü. Aynı dönemde General Pan Ch'ao'nun Batı Bölgeleri'ndeki başarılı seferleri sonucunda Kuça, Aksu ve diğer İpek Yolu şehirleri de Çin hâkimiyetine girdi. Böylece Kuzey Hunlarının hem bozkırdaki hem de Batı Türkistan'daki siyasî nüfuzu büyük ölçüde sona erdi.

Feng-hou Ch'an-yü (94–118)

Kuzey Hunları, MS 94 yılında Güney Hun hâkimiyetini tanımak zorunda kaldılar. Ancak Güney Hun tahtına Shih-tzu'nun geçmesini kabul etmeyen çok sayıda Hun boyu isyan ederek kuzeye çekildi. Çin, Hsien-pi ve Wu-huan kuvvetlerinin ortak saldırısı karşısında geri çekilen bu topluluklar, T'un-tu-ho Ch'an-yü'nün oğlu Feng-hou'yu hükümdar ilan ederek Kuzey Hun Devleti'ni yeniden teşkilatlandırdılar.

Feng-hou, Çin ile ilişkileri düzeltmeye çalışarak birkaç defa elçiler gönderdi ve tâbiyetini bildirmeyi teklif etti. Hatta veliahdını rehin göndermeye hazır olduğunu da iletti. Ancak Han yönetimi bu tekliflere olumlu karşılık vermedi. Bunun üzerine yeniden askerî siyasete yönelen Feng-hou, MS 107 yılında Batı Bölgeleri'ndeki Çin garnizonlarına saldırarak bölgenin kontrolünü ele geçirdi ve uzun yıllar Çin sınırlarını baskı altında tuttu.

Çin ise General Pan Yung'un idaresinde Batı Bölgeleri'ni yeniden hâkimiyeti altına almak için harekete geçti. Hami, Ch'e-shih, Karaşar ve çevresindeki şehir devletleri birer birer Çin nüfuzuna girerken, Kuzey Hunlarının İpek Yolu üzerindeki etkinliği giderek zayıfladı. Aynı dönemde Hsien-pilerin artan saldırıları da Kuzey Hunlarını yıprattı.

MS 118 yılında Hsien-pi saldırıları sonucunda ağır kayıplar veren Feng-hou, az sayıdaki adamıyla Çin'e sığınarak Han yönetimine bağlandı. Ardından Çin ordularının Batı Bölgeleri'nde yürüttüğü seferler Kuzey Hunlarının son askerî gücünü de ortadan kaldırdı. MS 137 yılında Hu-yen Beyi'nin öldürülmesiyle Kuzey Hunlarının Batı Bölgeleri üzerindeki hâkimiyeti tamamen sona erdi ve Hun topluluklarının önemli bir bölümü batıya, Güney Kazakistan bozkırlarına göç etti. Bu gelişme, Kuzey Hun Devleti'nin tarih sahnesinden çekilişinin son aşamasını oluşturmuştur.

Güney Hunları (48-216)

Hai-luo Shih-chu-ti (Pi) Ch'an-yü (48–56)

Güney Hun Devleti'nin kurucusu kabul edilen Pi Ch'an-yü, Hun ülkesinin kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrılması üzerine MS 48 yılında güneydeki sekiz Hun boyunun desteğiyle hükümdar ilan edildi. Hu-han-yeh soyundan gelen Pi, Çin'in desteğini kazanabilmek amacıyla Han sarayına elçiler göndererek dostluk ve evlilik ilişkileri kurmayı teklif etti. Böylece Güney Hunları resmen Han Hanedanlığı'nın himayesine girmiş oldu.

Pi, iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra kardeşi Sol Bilge Beyi Mo komutasındaki kuvvetleri Kuzey Hunları üzerine sevk etti. Bu sefer sonucunda çok sayıda esir ve hayvan ele geçirilirken Kuzey Hunları kuzeye çekilmek zorunda kaldı. Kazanılan başarıdan sonra Pi, oğlunu rehin olarak Çin sarayına göndererek bağlılığını teyit etti. Han yönetimi de buna karşılık Hun hükümdarına altın mühür, değerli hediyeler, ipek kumaşlar, hayvan sürüleri ve tahıl göndererek iki devlet arasındaki ittifakı güçlendirdi.

Pi döneminde Güney Hunlarının siyaseti, Çin ile askerî çatışmadan ziyade ittifak ve himaye ilişkisi üzerine kuruldu. Başkentin yeri birkaç kez değiştirilmeye çalışılırken, Hun boylarının farklı bölgelere yerleşmesi iç teşkilatta ayrışmalara yol açtı. Buna rağmen Pi Ch'an-yü, Güney Hun Devleti'nin idarî temelini atan ve Çin ile uzun süre devam edecek siyasî ilişkinin esaslarını belirleyen hükümdar olarak öne çıktı.

Ch’iu-fu-you-ti Ch’an-yü (56-57)

Pi Ch’an-yü’nün MS 56 yılında ölmesinin ardından Güney Hun tahtına kardeşi Mo geçti ve Ch’iu-fu-you-ti unvanını aldı. Yeni hükümdarın tahta çıkması üzerine Han yönetimi, ölen ch’an-yü için taziye mesajı gönderirken Mo’nun hükümdarlığını da tanıdı. Çin sarayı, yeni ch’an-yüye hükümdarlık mührü, tören giysileri, kama ve kuşak gibi armağanlar gönderdi. Hun şehzadeleri ile ileri gelenlerine dağıtılmak üzere ayrıca çok miktarda ipekli kumaş verildi. Bu hediyeler, Güney Hunları ile Han Hanedanlığı arasında Pi döneminde kurulan bağlılık ve diplomatik ilişkinin Mo zamanında da sürdürüldüğünü göstermektedir.Ch’iu-fu-you-ti Ch’an-yü’nün hükümdarlığı uzun sürmedi.

İ-fa-yu-lu-ti (Han) Ch’an-yü (57-59)

Ch’iu-fu-you-ti Ch’an-yü’nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına kardeşi Han geçti ve İ-fa-yu-lu-ti unvanını aldı. Hükümdarlığı yaklaşık iki yıl süren Han Ch’an-yü döneminde, Güney Hun Devleti ile Han Hanedanlığı arasındaki siyasî ilişkiler genel olarak istikrarını korudu. Bu dönemin en dikkat çekici gelişmesi, daha önce Kuzey Hunlarının eline esir düşmüş olan birkaç bin kişinin ülkelerine geri dönebilmesidir. Böylece uzun süredir devam eden sınır mücadelelerinin insani sonuçlarından biri kısmen de olsa giderilmiş oldu. Han Ch’an-yü, hükümdarlığının ikinci yılında öldü.

Hai-t'ung Shi-chu Hou-ti (Shih) Ch'an-yü (59-63)

İ-fa-yu-lu-ti Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına, devletin kurucusu Pi Ch'an-yü'nün oğlu Shih geçti. Hai-t'ung Shi-chu Hou-ti unvanını kullanan yeni hükümdarın hükümdarlığı sırasında Güney Hun Devleti, Kuzey Hunlarının artan askerî baskısıyla karşı karşıya kaldı. MS 62 yılında Kuzey Hunları birkaç bin kişilik kuvvetle Wu-yuan Kalesi'ne saldırarak bölgeye girdiler. Ardından Yün-chung'u yağmalayıp Yuan-yang'a kadar ilerlediler. Bunun üzerine Shih Ch'an-yü, Han ordularıyla iş birliği yaparak General Ma Hsiang'ın desteğinde karşı harekâta geçti. Ortak mücadele sonucunda Kuzey Hunlarının ilerleyişi durduruldu ve saldırgan birlikler Hsi-hou bölgesine kadar geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu gelişmeler, Güney Hunlarının güvenliğini büyük ölçüde Han Hanedanlığı ile yürüttüğü askerî iş birliğine dayandırdığını göstermektedir. Shih Ch'an-yü, yaklaşık dört yıllık hükümdarlığın ardından MS 63 yılında öldü.

Ch'iu-chu-ch'e Lin-ti (Su) Ch'an-yü (63)

Shih Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına Ch'iu-fu-you-ti Ch'an-yü'nün oğlu Su geçti ve Ch'iu-chu-ch'e Lin-ti unvanını aldı. Ancak hükümdarlığı son derece kısa sürdü. Kaynaklarda bu döneme ait önemli bir askerî veya siyasî gelişmeden söz edilmez. Bunun temel sebebi, Su Ch'an-yü'nün tahta çıktığı aynı yıl içinde ölmesidir. Dolayısıyla devlet yönetiminde belirgin bir değişiklik meydana gelmeden hükümdarlığı sona erdi.

Hu-hsieh-shih-chu Hou-ti (Ch'ang) Ch'an-yü (63-85)

Su Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına kardeşi Ch'ang geçti ve Hu-hsieh-shih-chu Hou-ti unvanını aldı. Yaklaşık yirmi iki yıl süren hükümdarlığı boyunca Güney Hun Devleti, bir taraftan Han Hanedanlığı ile müttefiklik ilişkisini sürdürürken diğer taraftan Kuzey Hunlarıyla rekabetini devam ettirdi.

Hükümdarlığının ilk yıllarında, Kuzey Hunlarının Çin ile yakınlaşma girişimlerinden rahatsız olan Güney Hun yönetimi, onları Çin'e karşı ortak hareket etmeye davet etti. Kuzey Hunları bu teklife olumlu yaklaşarak asker gönderdilerse de Çin yönetimi hazırlıklı davrandığından plan başarıya ulaşmadı. MS 73 yılında Han Hanedanlığı'nın Kuzey Hunlarına karşı başlattığı büyük askerî harekâtta Güney Hun kuvvetleri Çin ordusuna destek verdi. Böylece Güney Hunları, Kuzey Hunlarının zayıflatılmasında Han ordusunun en önemli müttefiklerinden biri hâline geldi. Dönemin sonlarına doğru ise Güney Hun birlikleri, Çin sınırlarına ticaret amacıyla gelen bazı Kuzey Hun gruplarının hayvanlarını yağmaladı. Bu olay iki Hun topluluğu arasındaki gerginliği yeniden artırırken, Han yönetimi ilişkilerin bozulmaması için ele geçirilen hayvanların sahiplerine iade edilmesini emretti.

Uzun hükümdarlığı boyunca Güney Hun Devleti'nin Çin'e bağlı siyaseti devam etmiş, buna karşılık Kuzey Hunlarıyla mücadele devletin temel dış politika meselesi olmayı sürdürmüştür. Ch'ang Ch'an-yü, MS 85 yılında öldü.

İ-tu-yu-lu-ti (Hsüan) Ch'an-yü (85-88)

Hu-hsieh-shih-chu Hou-ti Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına Han Ch'an-yü'nün oğlu Hsüan geçti ve İ-tu-yu-lu-ti unvanını aldı. Hükümdarlığı kısa sürmesine rağmen bu dönem, Kuzey Hun Devleti'nin çözülme sürecinin hızlandığı yıllara rastlamaktadır.

Hsüan Ch'an-yü zamanında Hsien-piler, Kuzey Hunları üzerine ağır saldırılar düzenleyerek onların askerî gücünü önemli ölçüde sarstılar. Bu baskılar sonucunda Ch'ü-lan, Chu-pei ve Hu-tu-hsü boyları başta olmak üzere elli sekiz Hun boyu, yaklaşık 200.000 kişi ve 8.000 askerle birlikte Güney Hunlarına sığındı. Bu gelişme, Güney Hunlarının nüfusunu ve askerî gücünü artırırken Kuzey Hunlarının çözülmesini de hızlandırdı.

Böylece Güney Hun Devleti, bozkırdaki Hun topluluklarının önemli bir bölümünü yeniden kendi bünyesinde toplamayı başardı. Ancak Hsüan Ch'an-yü bu gelişmelerden uzun süre faydalanamadı ve tahta çıktıktan yaklaşık üç yıl sonra, MS 88 yılında öldü.

Hsiu-lan Shi-chu Hou-ti (T'un-tu-ho) Ch'an-yü (88-93)

Hsüan Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına Ch'ang Ch'an-yü'nün kardeşi T'un-tu-ho geçti ve Hsiu-lan Shi-chu Hou-ti unvanını aldı. Yeni hükümdar, uzun yıllardır devam eden Kuzey ve Güney Hun ayrılığını sona erdirmeyi ve bütün Hun boylarını yeniden tek bir yönetim altında toplamayı temel hedef olarak benimsedi.

Bu amaçla Han Hanedanlığı ile iş birliğine giderek Kuzey Hunlarına karşı düzenlenen büyük askerî harekâta katıldı. MS 89 yılında gerçekleştirilen Chih-luo Dağı Savaşı'nda Çin ve Güney Hun kuvvetleri ortak hareket ederek Kuzey Hunlarını ağır bir yenilgiye uğrattılar. Savaş sonunda on binlerce kişi esir alındı, çok sayıda hayvan ele geçirildi ve Kuzey Hun boylarının önemli bir bölümü Güney Hun hâkimiyetini kabul etti.

Bu zafer, Güney Hun Devleti'nin askerî ve demografik gücünü önemli ölçüde artırdı. Devletin nüfusu yeni katılan boylarla genişlerken ordunun mevcudu da belirgin biçimde yükseldi. Böylece Güney Hunları, Hun dünyasının en güçlü siyasî merkezi hâline geldi. T'un-tu-ho Ch'an-yü, MS 93 yılında öldü.

An-kuo Ch'an-yü (93-94)

T'un-tu-ho Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına, hanedan geleneği gereği An-kuo geçti. Hun halkının önemli bir kısmı ise askerî başarıları ve liderlik vasıflarıyla tanınan Shih-tzu'nun hükümdar olmasını bekliyordu. Bu durum, daha hükümdarlığının ilk günlerinden itibaren An-kuo'nun otoritesini tartışmalı hâle getirdi.

An-kuo, Shih-tzu'yu Sol Chü-ch'ü Beyi görevine getirse de iki taraf arasındaki rekabet giderek sertleşti. Güney Hunlarına sonradan katılan Kuzey Hun boyları An-kuo'yu desteklerken, eski Güney Hun aristokrasisinin önemli bir bölümü Shih-tzu'nun etrafında toplandı. Böylece devlet yönetiminde derin bir siyasî bölünme ortaya çıktı.

Taraflar arasındaki gerginlik kısa sürede açık mücadeleye dönüştü. Han sınır kuvvetlerinin de müdahil olduğu gelişmeler sırasında An-kuo, Shih-tzu'yu ortadan kaldırmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Çin ordusunun desteğini alan muhalifler karşısında yenilgiye uğrayan An-kuo, yakın adamları tarafından teslim edilerek öldürüldü. Böylece yaklaşık bir yıl süren hükümdarlığı sona erdi.

T'ing-tu Shi-chu Hou-ti (Shih-tzu) Ch'an-yü (94-98)

An-kuo Ch'an-yü'nün ortadan kaldırılmasının ardından Güney Hun tahtına Sol Bilge Beyi Shih-tzu geçti ve T'ing-tu Shi-chu Hou-ti unvanını aldı. Ancak hükümdarlığının ilk günlerinde devlet tam anlamıyla istikrara kavuşamadı. Özellikle daha önce Güney Hunlarına katılmış olan Kuzey Hun toplulukları, yeni hükümdarı benimsemeyerek isyan ettiler.

Han Hanedanlığı'nın askerî desteğiyle isyan bastırıldıysa da huzursuzluk tamamen sona ermedi. Kuzey Hun kökenli grupların önderlerinden Feng-hou, muhaliflerin başına geçerek kuzeye çekildi ve ilerleyen yıllarda Kuzey Hunlarının yeniden teşkilatlanmasında önemli rol oynadı. Böylece Güney Hun Devleti içindeki siyasî ayrışma tamamen ortadan kaldırılamadı.

Shih-tzu döneminde Han Hanedanlığı ile ittifak siyaseti sürdürüldü. Çin'in desteği sayesinde iç düzen büyük ölçüde yeniden sağlanırken, Kuzey Hunlarının eski gücünü yeniden kazanmasının da önüne geçilmeye çalışıldı.

Shih-tzu, yaklaşık dört yıl süren hükümdarlığının ardından MS 98 yılında öldü.

Wan-shih Shi-chu Hou-ti (T'an) Ch'an-yü (98-124)

Shih-tzu Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına T'an geçti ve Wan-shih Shi-chu Hou-ti unvanını aldı. Yaklaşık yirmi altı yıl süren hükümdarlığı, Güney Hun Devleti'nin nispeten istikrarlı dönemlerinden biri olmuştur. Bu süreçte devlet, Han Hanedanlığı ile müttefiklik siyasetini sürdürmüş ve özellikle kuzey sınırlarının korunmasında Çin ordusuyla ortak hareket etmiştir.

T'an Ch'an-yü devrinde Kuzey Hunları ve diğer bozkır toplulukları zaman zaman Çin sınırlarına akınlar düzenledi. Güney Hun kuvvetleri bu seferlerin önemli bir bölümünde Han ordusuna destek vererek sınır güvenliğinin sağlanmasında görev aldı. Böylece Güney Hunları, Han Devleti'nin kuzey siyaseti içinde vazgeçilmez askerî müttefiklerden biri hâline geldi.

Aynı dönemde Çin'in Batı Bölgeleri üzerindeki hâkimiyeti de giderek güçlendi. General Pan Ch'ao ve daha sonra oğlu Pan Yung'un yürüttüğü askerî harekâtlar sonucunda Tarım Havzası'ndaki şehir devletlerinin büyük bölümü Han nüfuzu altına girdi. Bu gelişme, Kuzey Hunlarının İpek Yolu üzerindeki etkisini önemli ölçüde azaltırken Güney Hunlarının da Han siyasetine daha fazla bağlanmasına yol açtı.

Uzun hükümdarlığı boyunca büyük bir iç karışıklık yaşanmayan T'an Ch'an-yü, MS 124 yılında öldü.

Wu-chi-hou Shi-chu-ti (Pa) Ch'an-yü (124-128)

T'an Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına oğlu Pa geçti ve Wu-chi-hou Shi-chu-ti unvanını aldı. Ancak onun hükümdarlığı, önceki dönemin istikrarını sürdürememiş, devlet içinde yeniden huzursuzlukların ortaya çıktığı bir devreye rastlamıştır.

Bu dönemde Güney Hunları Han Hanedanlığına bağlı siyasetini sürdürmekle birlikte, Hun beyleri arasındaki rekabet giderek belirginleşti. Merkezi otoritenin zayıflamasından yararlanan bazı boylar bağımsız hareket etmeye başladı. Aynı yıllarda kuzey ve batı bozkırlarında yaşanan gelişmeler de Güney Hunlarının hareket alanını daralttı.

Han Hanedanlığı ise Güney Hunlarını kuzey sınırlarının güvenliğinde askerî bir müttefik olarak kullanmaya devam etti. Güney Hun birlikleri zaman zaman Çin ordusuyla birlikte sınır bölgelerindeki harekâtlara katıldı ve bozkırdaki çeşitli topluluklara karşı düzenlenen seferlerde görev aldı.

Pa Ch'an-yü, yaklaşık dört yıl süren hükümdarlığının ardından MS 128 yılında öldü. Onun ölümüyle birlikte Güney Hun Devleti'nde taht mücadeleleri yeniden hız kazandı ve devletin siyasî gücü giderek zayıflamaya başladı.

Ch'u-t'e-juo Shi-chu-chiu (Hsiu-li) Ch'an-yü (128-140)

Pa Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına Hsiu-li geçti ve Ch'u-t'e-juo Shi-chu-chiu unvanını aldı. Bu dönemde Hun beyleri arasındaki nüfuz mücadeleleri devam ederken, Han yönetiminin devlet işlerine müdahalesi daha da arttı. Ch'an-yünün yetkileri daralırken, önemli siyasî kararlar büyük ölçüde Çin sarayının onayıyla uygulanmaya başladı. Böylece Güney Hun hükümdarları, bozkırın bağımsız liderleri olmaktan ziyade Han sınır siyasetinin bir parçası hâline geldiler.

Aynı yıllarda kuzey bozkırındaki Hsien-pi toplulukları giderek güç kazanıyor, Hunların geleneksel nüfuz sahasına doğru ilerliyordu. Bu gelişme Güney Hunlarının askerî hareket alanını daha da sınırlandırdı ve bozkırdaki güç dengesinin Hunlar aleyhine değişmesine yol açtı.

Hsiu-li Ch'an-yü, yaklaşık on iki yıl hüküm sürdükten sonra MS 140 yılında öldü.

Ch'e-niu Ch'an-yü (140-143)

Hsiu-li Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına Ch'e-niu geçti. Onun hükümdarlığı, Güney Hun Devleti'nin siyasî bakımdan zayıflamaya devam ettiği ve Han Hanedanlığına bağımlılığın daha da arttığı bir döneme rastlamaktadır.

Ch'e-niu devrinde Hun boyları arasındaki iç çekişmeler sürmüş, merkezi otoritenin eski gücünü yeniden tesis etmek mümkün olmamıştır. Han yönetimi, Güney Hunlarının iç işlerine daha fazla müdahale ederek ch'an-yünün otoritesini denetim altında tutmaya çalışmıştır. Böylece devletin dış siyaseti kadar iç idaresi de giderek Çin sarayının etkisi altına girmiştir.

Bu yıllarda kuzey bozkırında Hsien-pilerin yükselişi devam ederken, Güney Hunları eski askerî üstünlüklerini büyük ölçüde kaybetmişti. Devlet daha çok Han sınırlarını koruyan müttefik bir güç konumunda varlığını sürdürüyordu.

Ch'e-niu Ch'an-yü yaklaşık üç yıl tahtta kaldıktan sonra MS 143 yılında öldü.

Hu-lan-chuo Shi-chu-chiu (Tou-lou-chih) Ch'an-yü (143-147)

Ch'e-niu Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına Tou-lou-chih geçti ve Hu-lan-chuo Shi-chu-chiu unvanını aldı. Bu dönemde Hun beyleri arasındaki rekabet devam etmiş, merkezî otorite eski gücüne ulaşamamıştır. Han yönetimi ise Güney Hunlarını kuzey sınırlarının güvenliği için kullanmayı sürdürmüş, ch'an-yünün siyasî faaliyetleri büyük ölçüde Çin sarayının denetimi altında yürütülmüştür. Böylece Güney Hun hükümdarları bağımsız bozkır hükümdarlarından ziyade Han sınır sisteminin bir parçası hâline gelmiştir.

Tou-lou-chih Ch'an-yü devrinde Hsien-pilerin bozkırdaki nüfuzu artmaya devam ederken, Hunların geleneksel hâkimiyet sahası giderek daraldı. Güney Hun Devleti varlığını korumakla birlikte askerî ve siyasî bakımdan eski etkinliğini önemli ölçüde kaybetmişti.

Yaklaşık dört yıl süren hükümdarlığın ardından Tou-lou-chih Ch'an-yü MS 147 yılında öldü.

İ-ling Shi-chu-chiu (Chu-ch'e-erh) Ch'an-yü (147-172)

Tou-lou-chih Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına Chu-ch'e-erh geçti ve İ-ling Shi-chu-chiu unvanını aldı. Yaklaşık yirmi beş yıl süren hükümdarlığı, Güney Hun Devleti'nin son nispeten istikrarlı dönemlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte devlet, artık Han Hanedanlığı'nın siyasî nüfuzu altında yaşamını sürdürmekteydi.

Bu dönemde Güney Hun birlikleri, Han ordusunun kuzey sınırlarını korumaya yönelik askerî faaliyetlerinde aktif rol aldı. Hun süvarileri zaman zaman sınır bölgelerindeki isyanların bastırılmasında ve bozkırdaki çeşitli topluluklara karşı düzenlenen seferlerde Çin kuvvetleriyle birlikte hareket etti. Böylece Güney Hunları, Han Devleti'nin kuzey savunma sisteminin ayrılmaz bir unsuru hâline geldi.

Ancak uzun süren barış ortamına rağmen Hun aristokrasisi içindeki rekabet sona ermedi. Han yönetiminin hükümdar seçimleri üzerindeki etkisi giderek artarken ch'an-yülerin bağımsız hareket alanı daha da daraldı. Aynı dönemde Hsien-pilerin bozkırdaki yükselişi sürmüş ve Hunların eski nüfuz sahası iyice küçülmüştür. Chu-ch'e-erh Ch'an-yü, MS 172 yılında öldü.

Hu-t'e-jo-shih Chu-hou (T'u-t'e-jo) Ch'an-yü (172-178)

Chu-ch'e-erh Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına T'u-t'e-jo geçti ve Hu-t'e-jo-shih Chu-hou unvanını aldı. Bu dönemde Hun beyleri üzerindeki Han nüfuzu daha da güçlendi. Ch'an-yülerin tahta çıkışı ve devlet yönetimi büyük ölçüde Çin sarayının onayıyla şekillenirken, Güney Hun hükümdarlarının bağımsız hareket alanı oldukça daraldı. Buna karşılık Hun süvarileri, Han Devleti'nin kuzey sınırlarının korunmasında ve çeşitli askerî harekâtlarda görev almaya devam etti.

Bozkırdaki güç dengesi ise Hunların aleyhine değişmeyi sürdürdü. Hsien-pilerin nüfuzu giderek genişlerken, Güney Hun Devleti eski askerî üstünlüğünü yeniden kazanamadı. Devlet varlığını korusa da artık bölgenin belirleyici siyasî gücü olmaktan uzaklaşmıştı. T'u-t'e-jo Ch'an-yü, yaklaşık altı yıl süren hükümdarlığının ardından MS 178 yılında öldü. Yerine Ch'iang-ch'ü Ch'an-yü geçti ve Güney Hun Devleti'nin son dönemine girildi.

Ch'iang-ch'ü Ch'an-yü (179-188)

Hu-t'e-jo-shih Chu-hou Ch'an-yü'nün ölümünün ardından Güney Hun tahtına Ch'iang-ch'ü geçti. Onun hükümdarlığı, Güney Hun Devleti'nin Han Hanedanlığına bağımlılığının en belirgin hâle geldiği dönemlerden biri olmuştur.

Ch'iang-ch'ü Ch'an-yü, Han yönetimiyle yakın iş birliğini sürdürerek Güney Hun süvarilerini Çin'in çeşitli askerî seferlerine gönderdi. Özellikle kuzey sınırlarının korunması ve isyanların bastırılmasında Hun birlikleri Han ordusunun önemli yardımcı kuvvetleri arasında yer aldı. Ancak bu politika, Hun beyleri arasında ciddi hoşnutsuzluğa yol açtı. Birçok boy beyi, Hun askerlerinin Çin'in çıkarları için sürekli savaştırılmasına karşı çıkmaya başladı.

Merkezî otoritenin zayıflamasıyla birlikte boylar arasındaki muhalefet giderek büyüdü. Sonunda bazı Hun ileri gelenleri Ch'iang-ch'ü'ye karşı ayaklanarak onu öldürdüler. Böylece Güney Hun Devleti'nde uzun süredir biriken iç huzursuzluk açık bir iktidar mücadelesine dönüştü.

Ch'iang-ch'ü Ch'an-yü'nün 188 yılında öldürülmesi, Güney Hun tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bundan sonra taht mücadeleleri daha da şiddetlenmiş, Han Hanedanlığı'nın müdahaleleri artmış ve Güney Hun Devleti kısa süre içinde siyasî bütünlüğünü büyük ölçüde kaybetmiştir.

Yü-fu-lo Ch'an-yü (188-195)

Ch'iang-ch'ü Ch'an-yü'nün öldürülmesinin ardından oğlu Yü-fu-lo meşru hükümdar olarak tahta çıkmak istedi. Ancak Hun beylerinin önemli bir bölümü onu kabul etmeyerek Hsü-hu adlı bir beyi ch'an-yü ilan etti. Böylece Güney Hun Devleti'nde taht mücadelesi açık bir iç savaşa dönüştü.

Bu sırada Çin'de Sarı Sarıklılar İsyanı'nın ardından merkezî otorite büyük ölçüde sarsılmıştı. Yü-fu-lo, Han sarayından destek almak amacıyla Çin'e gitti. Ancak ülkedeki karışıklıklar sebebiyle beklediği yardımı alamadı. Bunun üzerine taraftarlarıyla birlikte uzun süre Çin'in kuzey sınır bölgelerinde yaşamak zorunda kaldı.

Hun ülkesinde ise Hsü-hu'nun yönetimi devam etti. Birkaç yıl sonra Hsü-hu ölünce Hun ileri gelenleri bu defa onun kardeşi Ch'iang-ch'ü'yü hükümdar seçtiler. Böylece Yü-fu-lo'nun meşru hükümdarlık iddiası fiilen gerçekleşemedi.

Yü-fu-lo, Çin'in kuzeyindeki savaş ağalarıyla zaman zaman iş birliği yaparak varlığını sürdürdü. MS 195 yılında öldü.

Hu-ch'u-ch'üan Ch'an-yü (195-216)

Yü-fu-lo Ch'an-yü'nün 195 yılında ölmesinin ardından Güney Hun tahtına kardeşi Hu-ch'u-ch'üan geçti. Ancak bu dönemde Güney Hun Devleti artık eski siyasî bütünlüğünü büyük ölçüde kaybetmişti. Çin'de Han Hanedanlığı'nın çözülme sürecine girmesi ve savaş ağalarının ortaya çıkması, Hunların iç siyasetini de doğrudan etkiledi.

Hu-ch'u-ch'üan, iktidarını koruyabilmek için önce Han sarayıyla, daha sonra kuzey Çin'de giderek güçlenen Ts'ao Ts'ao ile iş birliği yaptı. Güney Hun süvarileri bu dönemde Çin'deki iç savaşlarda yardımcı kuvvet olarak görev aldı. Böylece Hunlar, bağımsız bir bozkır devleti olmaktan ziyade Çin'deki siyasî mücadelelerin taraflarından biri hâline geldi.

MS 216 yılında Ts'ao Ts'ao, Güney Hun Devleti'nin siyasî varlığına son veren önemli bir düzenleme yaptı. Hu-ch'u-ch'üan saraya çağrılarak fiilen denetim altına alındı; ch'an-yülük makamı etkisizleştirildi ve Hun halkı beş ayrı idarî bölgeye ayrılarak Çinli görevlilerin gözetimine bırakıldı. Bu uygulama, Güney Hun Devleti'nin bağımsız siyasî teşkilatının sona erdiğini göstermektedir.

Her ne kadar devlet teşkilatı ortadan kaldırılmış olsa da Hun toplulukları kuzey Çin'deki varlıklarını korudular. İlerleyen yıllarda özellikle Liu Yüan'ın önderliğinde yeniden siyasî güç kazanacak ve Çin'in kuzeyinde Han Chao Devleti'ni kurarak Hun tarihinin yeni bir safhasını başlatacaklardır.

Hun Boylarının Çin İçlerine Yerleştirilmesi

II. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Doğu Han Hanedanlığı, uzun süredir devam eden taht mücadeleleri, ekonomik sıkıntılar ve büyük halk ayaklanmaları sebebiyle merkezî otoritesini büyük ölçüde kaybetmişti. Eyaletlerde görev yapan güçlü generaller zamanla bağımsız hareket etmeye başlamış, kendi ordularını kurarak bulundukları bölgelerde fiilî hâkimiyet tesis etmişlerdi. Bu süreçte en fazla güç kazanan kumandanlardan biri Ts'ao Ts'ao oldu. Sarı Sarıklılar İsyanı'nın bastırılmasında gösterdiği başarı sayesinde siyasî nüfuzunu artıran Ts'ao Ts'ao, yalnızca Çinli askerlerden değil, Hunlar başta olmak üzere çeşitli bozkır topluluklarından da yararlanarak güçlü bir askerî teşkilat meydana getirdi.

Güney Hunları da bu dönemde Çin iç mücadelelerinin önemli aktörlerinden biri hâline geldi. Ch'an-yü Yü-fu-lo ve daha sonra kardeşi Hu-ch'u-ch'üan, farklı Çinli kumandanlarla ittifaklar kurarak mücadelelere katıldılar. Ancak bu gelişmeler, Hun hükümdarlarının Çin siyasetine giderek daha fazla bağımlı hâle gelmesine yol açtı. Özellikle Ts'ao Ts'ao'nun güç kazanmasının ardından Güney Hun Devleti'nin bağımsız hareket alanı önemli ölçüde daraldı.

MS 216 yılında Ts'ao Ts'ao, kuzey sınırlarını güvence altına almak ve Hunların yeniden bağımsız bir siyasî güç hâline gelmesini önlemek amacıyla kapsamlı bir idarî düzenleme gerçekleştirdi. Güney Hun toplulukları beş ayrı idarî bölgeye ayrılarak Shan-hsi çevresine yerleştirildi. Her grubun başına Hun ileri gelenlerinden bir yönetici bırakılmakla birlikte bunların faaliyetleri Çinli görevliler tarafından denetlenmeye başlandı. Böylece ch'an-yülük makamı eski siyasî niteliğini kaybederek Han yönetimine bağlı sembolik bir unvana dönüştü.

Hun topluluklarının Çin içlerine yerleştirilmesi, kısa vadede Güney Hun Devleti'nin bağımsız siyasî varlığının sona ermesine yol açtı. Buna karşılık uzun vadede beklenmedik sonuçlar doğurdu. Kalabalık Hun nüfusu Çin'in kuzeyinde yaşamaya devam ederek askerî ve toplumsal kimliğini büyük ölçüde korudu. III. yüzyıl boyunca çeşitli ayaklanmalara katılan bu topluluklar, IV. yüzyılın başlarında yeniden siyasî teşkilatlanma imkânı buldular. Nitekim eski ch'an-yü soyundan gelen Liu Yüan'ın Han (Han Chao) Devleti'ni kurması, Ts'ao Ts'ao'nun yerleştirme politikasının Hun tarihindeki en önemli sonuçlarından biri olmuştur.

Devlet Teşkilatı

Çin kaynakları, Hunların yalnızca askerî bakımdan güçlü bir bozkır topluluğu olmadığını, aynı zamanda belirli kurallara göre işleyen gelişmiş bir devlet teşkilatına sahip bulunduğunu göstermektedir. Çin tarihçileri, özellikle Mete Han döneminden itibaren Hun Devleti'nin idarî düzenini daha yakından tanıma imkânı bulmuş ve devletin yönetim kademeleri hakkında ayrıntılı bilgiler kaydetmiştir. Bu bakımdan Hun devlet teşkilatı, Türk devlet geleneğini açıklayan en eski yazılı örneklerden birini oluşturmaktadır.

Hun Devleti'nin kuruluşundan önce bozkırdaki çeşitli topluluklar zaman zaman güç kazanmış, zaman zaman da parçalanarak bağımsız boylar hâlinde yaşamlarını sürdürmüştür. Çin kaynaklarına göre bu dağınık yapı, Mete'nin hükümdarlığıyla birlikte köklü bir değişime uğramış; Hunlar kuzeydeki birçok topluluğu kendi yönetimleri altında birleştirerek merkezî bir siyasî teşkilat meydana getirmiştir. Böylece devlet, yalnızca askerî başarılarla değil, düzenli bir idarî yapı sayesinde de geniş bozkır coğrafyasını yönetebilir hâle gelmiştir.

Modern araştırmalarda Hun Devleti'nin niteliği konusunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Bazı araştırmacılar onu bir boylar konfederasyonu olarak tanımlarken, diğerleri imparatorluk karakteri taşıyan teşkilatlanmış bir devlet olarak değerlendirmektedir. Bununla birlikte, hem Çin kaynaklarının aktardığı idarî yapı hem de hükümdar merkezli hiyerarşik düzen, Hun Devleti'nin sıradan bir kabile birliği olmaktan öte, geniş bir coğrafyayı yönetebilen gelişmiş bir siyasî organizasyon olduğunu ortaya koymaktadır.

Devlet teşkilatının temelinde Ch'an-yü'nün otoritesi bulunmakla birlikte, yönetim yalnızca hükümdarın şahsına dayanmıyordu. Hanedan üyeleri ile belirli soylu aileler devlet yönetiminin farklı kademelerinde görev alıyor, idarî ve askerî yetkiler hiyerarşik biçimde dağıtılıyordu. Böylece hem merkezî otorite korunuyor hem de geniş Hun ülkesinin yönetimi farklı idarî birimler aracılığıyla sürdürülebiliyordu.

Ch'an-yü

Hun Devleti'nin en yüksek yöneticisi Ch'an-yü unvanını taşımaktaydı. Çin kaynaklarında bu unvan, devletin siyasî ve askerî otoritesini temsil eden hükümdar için kullanılmaktadır. Ch'an-yü, devlet teşkilatının merkezinde yer alıyor, idarî kademelerin işleyişini denetliyor ve bütün tayinleri kendi yetkisi altında gerçekleştiriyordu. Bu durum, Hun Devleti'nde merkezî otoritenin hükümdar etrafında toplandığını göstermektedir.

Hun hükümdarları, devlet içindeki en güçlü boylardan biri olan T'u-ke boyuna mensuptu. Kaynaklar, hükümdarlık hakkının bu hanedana ait olduğunu belirtmektedir. Normal şartlarda Ch'an-yü'nün en büyük oğlu veliaht kabul edilirdi. Bununla birlikte veliahdın küçük yaşta olması veya devleti idare edebilecek yeterliliğe sahip görülmemesi hâlinde hükümdarlık, önceki Ch'an-yü'nün kardeşine geçebiliyordu. Böylece veraset yalnızca babadan oğula geçen katı bir sistem yerine hanedanın devamını esas alan esnek bir anlayışa dayanıyordu.

Ch'an-yü, idarî ve askerî teşkilatın bütün üst kademelerini doğrudan denetlemekle birlikte devlet yönetimini tek başına yürütmüyordu. Hanedan üyeleri ile hükümdar ailesine yakın aristokrat boylar, devletin çeşitli kademelerinde görev alıyor ve geniş Hun ülkesinin idaresini Ch'an-yü adına gerçekleştiriyordu. Böylece merkezî otorite korunurken idarî sorumluluklar belirli bir hiyerarşi içerisinde dağıtılmış oluyordu.

Çin kaynaklarında aktarılan idarî yapı, Ch'an-yü'nün yetkilerinin yalnızca merkezle sınırlı olmadığını göstermektedir. Taşra yöneticilerinin tayin edilmesi, imparatorluğun doğu ve batı kanatlarının denetlenmesi ve yüksek devlet görevlilerinin belirlenmesi doğrudan hükümdarın yetki alanına giriyordu. Bu nedenle Hun Devleti'nde idarî teşkilatın bütün kademeleri Ch'an-yü'nün otoritesi altında faaliyet göstermekteydi.

İkili Teşkilat

Hun Devleti'nin idarî yapısının temelini sağ ve sol olmak üzere iki ana kanattan oluşan ikili teşkilat sistemi meydana getiriyordu. Bu düzen içerisinde imparatorluğun doğu ve batı kesimleri ayrı idarî birimler hâlinde örgütlenmişti. Doğu kanadı, gelenek gereği daha üstün kabul ediliyor ve devletin veliahdı olan Sol Bilge Kral (Sol Bilge Prens) tarafından yönetiliyordu. Batı kanadının idaresi ise Sağ Bilge Kral'a bırakılıyordu. Her iki görev de hükümdar ailesinin mensuplarına verilmekteydi.

Veliahtın Sol Bilge Kral olarak doğu kanadının başına getirilmesi sayesinde geleceğin hükümdarı, daha Ch'an-yü hayattayken geniş bir bölgenin idarî ve askerî sorumluluğunu üstleniyor, devlet yönetimi konusunda tecrübe kazanıyordu. Böylece hükümdarlık değişikliklerinde yönetim boşluğu oluşmasının önüne geçilmeye çalışılıyordu.

İkili teşkilat yalnızca iki kanattan ibaret değildi. Sol ve Sağ Bilge Kralların altında yine hükümdar ailesine mensup Dört Boynuz Kralı ile daha sonraki dönemde teşkilata dâhil edilen Altı Boynuz Kralı bulunuyordu. Bu üst düzey yöneticiler imparatorluğun başlıca idarî bölgelerini yönetiyor ve doğrudan Ch'an-yü'ye karşı sorumlu olarak görev yapıyordu.

Bu sistem sayesinde Hun Devleti, geniş bozkır coğrafyasını merkezî otoriteyi zayıflatmadan yönetebilmiş; hanedan üyeleri de devlet idaresinin farklı kademelerinde görev alarak hem idarî hem askerî sorumluluk üstlenmiştir. Çin kaynaklarının aktardığı bu yapı, daha sonraki Türk bozkır devletlerinde görülen sağ-sol teşkilatlanmasının da en eski örneklerinden biri kabul edilmektedir.

Yirmi Dört Yüksek Devlet Görevlisi

Hun Devleti'nin merkezî teşkilatı, Ch'an-yü'nün otoritesi altında görev yapan yirmi dört yüksek devlet görevlisi üzerine kurulmuştu. Çin kaynaklarında bu görevliler, devletin en üst idarî ve askerî yöneticileri olarak gösterilmektedir. Hiyerarşinin başında Sol Bilge Kral ile Sağ Bilge Kral bulunuyor; bunları Sol Lu-li Kralı ve Sağ Lu-li Kralı izliyordu. Bu dört makam, devlet teşkilatının en önemli idarî birimlerini temsil etmekteydi.

Bu yöneticilerin büyük çoğunluğu hükümdar ailesine mensuptu. Özellikle Sol Bilge Kral makamı veliaht prens tarafından yürütülüyor ve doğu kanadının idaresinden sorumlu oluyordu. Sağ Bilge Kral ise batı kanadını yönetmekteydi. Böylece hem veraset sistemi güvence altına alınıyor hem de hanedan üyeleri daha hükümdarlık dönemleri başlamadan önce geniş idarî ve askerî tecrübe kazanıyordu.

Yirmi dört yüksek görevlinin her biri idari teşkilatın yanı sıra aynı zamanda kendi yönetim bölgelerindeki askerî teşkilatın da başında bulunuyordu. Çin kaynakları, bu yöneticilerin emrinde binbaşılar, yüzbaşılar ve onbaşılar bulunduğunu; ayrıca ast hükümdarlar, başvezirler, başkomutanlar, saray görevlileri ve çeşitli memurları tayin etme yetkisine sahip olduklarını belirtmektedir. Bu durum, Hun idarî sistemi ile askerî teşkilatın birbirinden ayrılmadığını, aynı hiyerarşik yapı içerisinde örgütlendiğini göstermektedir.

Merkezî yönetimde Ch'an-yü'ye yardımcı olan bir diğer grup ise Çin kaynaklarında Ku-tu (Gu-du) temsilci soyluları olarak anılan görevlilerdi. Bunlar, hükümdarın en yakın danışmanları arasında yer alıyor ve merkezî idarenin işleyişini düzenliyordu. Aynı zamanda merkez ile bölgesel yöneticiler arasındaki haberleşme ve idarî koordinasyonu sağlayarak devlet mekanizmasının düzenli biçimde işlemesine katkıda bulunuyorlardı.

Yüksek görevlilerin her birinin belirli bir idarî bölgesi ve bu bölgeye bağlı nüfus bulunuyordu. Kaynaklar, bu yöneticilerin sahip oldukları asker sayısı ve nüfusun büyüklüğüne göre farklı derecelerde değerlendirildiğini göstermektedir. Böylece Hun Devleti'nde yetki ve sorumluluklar, merkezî otorite korunacak şekilde kademeli olarak dağıtılmıştı. Bu sistem sayesinde geniş bozkır coğrafyasının idaresi yalnızca hükümdarın şahsına bağlı kalmamış, düzenli bir idarî hiyerarşi içerisinde yürütülmüştür.

Görev Konumu Temel görevi
Sol Bilge Kral Doğu kanadı Veliaht, doğu yönetimi
Sağ Bilge Kral Batı kanadı Batı yönetimi
Sol Lu-li Kralı Doğu Üst düzey idarî-askerî görev
Sağ Lu-li Kralı Batı Üst düzey idarî-askerî görev

Kurultay

Hun Devleti'nde önemli devlet meseleleri yalnızca hükümdarın iradesiyle karara bağlanmıyordu. Çin kaynakları, Ch'an-yü'nün savaş, barış, dış politika ve devleti ilgilendiren diğer önemli konularda devletin ileri gelenlerini topladığını ve onların görüşlerini aldığını göstermektedir. Her ne kadar son karar hükümdara ait olsa da, kurultay devlet yönetiminin vazgeçilmez kurumlarından biriydi. Özellikle Mete dönemine ait kayıtlar, hükümdarın komşu devletlerden gelen talepleri doğrudan karara bağlamadan önce devlet büyükleriyle istişare ettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Çin metinlerinde bu meclisin üyeleri, "devlet büyükleri" veya "soylu görevliler" olarak tanımlanmaktadır. Kaynaklarda bunlar bazen yalnızca "sağ ve sol" şeklinde anılmakta, bu ifadeyle devlet teşkilatının iki ana kanadını temsil eden yüksek yöneticiler kastedilmektedir. Böylece kurultay, yalnızca danışma organı değil, devletin idarî yapısını temsil eden üst düzey yöneticilerin bir araya geldiği siyasî bir meclis niteliği taşımaktaydı.

Kurultayın görev alanı yalnızca dış siyasetle sınırlı değildi. Devletin geleceğini ilgilendiren meseleler, hanedan içindeki gelişmeler ve bazı durumlarda hükümdarın seçimi de bu mecliste ele alınıyordu. Çin kaynaklarında, MÖ 60-58 yıllarında bir Ch'an-yü'nün ölümü üzerine yeni hükümdarın kurultay kararıyla belirlendiği açıkça belirtilmektedir. Bu kayıt, Hunlarda hükümdarlığın hanedan içinde kalmakla birlikte, olağanüstü şartlarda kurultayın da belirleyici bir rol üstlenebildiğini göstermektedir.

Kurultayın düzenli olarak toplandığı yıllık toplantılar da bulunuyordu. Çin kaynaklarına göre Hunlar, sonbaharda hayvanların semirdiği dönemde belirli bir merkezde büyük bir toplantı gerçekleştiriyor; burada hem insanlar hem de hayvanlar sayılıyor, çeşitli dinî törenler düzenleniyor ve devlet işlerine ilişkin kararlar alınıyordu. Bu toplantılar yalnızca idarî bir nitelik taşımıyor; aynı zamanda siyasî, askerî ve dinî fonksiyonları bir arada barındırıyordu.

Büyük toplantılarda gerçekleştirilen nüfus ve hayvan sayımı, devletin askerî ve ekonomik gücünün belirlenmesi açısından da önemliydi. Bozkır toplumunda insan ve hayvan varlığı, devletin savaş kapasitesini ve ekonomik imkânlarını doğrudan etkilediğinden, bu sayımlar idarî planlamanın temel unsurlarından birini oluşturuyordu.

İdarî Taksimat ve Bağlı Boyların Yönetimi

Hun Devleti'nin geniş bozkır coğrafyasını uzun süre yönetebilmesinde, merkezî otorite ile bölgesel idarenin birbirini tamamlayan bir düzen içinde işlemesi etkili olmuştur. Çin kaynaklarına göre ülke, doğu ve batı olmak üzere iki ana idarî bölüme ayrılmış; bu kanatların yönetimi hükümdar ailesine mensup yüksek görevlere bırakılmıştır. Ancak bu bölünme, devletin parçalanması anlamına gelmiyordu. Doğu ve batı kanatları, Ch'an-yü'nün üstün otoritesi altında faaliyet gösteren idarî birimlerdi ve bütün tayinler merkez tarafından denetleniyordu. Böylece taşra yönetimi üzerinde merkezî idarenin hâkimiyeti korunuyordu.

Yüksek görevlilerin idaresi altında bulunan bölgeler, kendi içlerinde daha küçük idarî birimlere ayrılmıştı. Çin kaynaklarında bu yöneticilerin her birinin belirli bir nüfusa ve askerî güce sahip olduğu, ayrıca kendi bölgelerinde görev yapan alt dereceli memurları tayin ettikleri belirtilmektedir. Binlik, yüzlük ve onluk esasına göre teşkilatlanan askerî-idarî yapı sayesinde hem nüfusun kontrolü sağlanıyor hem de savaş zamanında ordunun kısa sürede toplanması mümkün oluyordu. Bu durum, idarî teşkilat ile askerî teşkilatın birbirinden bağımsız değil, aynı sistemin tamamlayıcı parçaları olduğunu göstermektedir.

Hun hâkimiyeti yalnızca hanedanın doğrudan yönettiği bölgelerle sınırlı değildi. Devlete bağlı birçok boy ve topluluk, kendi yerel yöneticilerini muhafaza etmekle birlikte Ch'an-yü'nün üstünlüğünü tanıyor ve Hun devlet sistemine bağlı olarak hareket ediyordu. Bu topluluklar iç işlerinde belirli ölçüde serbest bırakılırken dış politika, askerî yükümlülükler ve merkeze bağlılık konusunda Hun hükümdarının otoritesini kabul etmek zorundaydı. Böylece geniş bozkır coğrafyasında farklı topluluklar tek merkezden yönetilen esnek bir siyasî yapı içerisinde bir araya getiriliyordu.

Çin kaynaklarının aktardığı idarî sistem, taşra yöneticilerinin doğrudan Ch'an-yü tarafından görevlendirildiğini de göstermektedir. Bu uygulama, eyalet veya bölge yöneticilerinin bağımsız güç merkezleri hâline gelmesini önlemeyi amaçlıyordu. İdarî makamların hanedan üyeleri veya hükümdar ailesiyle yakın bağları bulunan aristokrat boylara verilmesi de merkezî otoritenin korunmasına hizmet ediyordu. Özellikle Luanti (T'u-ke) hanedanı ile Hu-yen, Lan ve Hsü-pu gibi seçkin boylar devlet yönetiminde ayrıcalıklı bir konuma sahipti.

Bu idarî model sayesinde Hun Devleti, farklı etnik kökenlerden ve siyasî geleneklerden gelen çok sayıdaki bozkır topluluğunu tek bir siyasî çatı altında birleştirebilmiştir. Yerel yöneticilerin varlığı korunurken merkezî otoritenin zayıflamasına izin verilmemiş; böylece geniş bir coğrafyada idarî süreklilik sağlanmıştır. Modern araştırmalar da bu yapının, sıradan bir kabile konfederasyonundan çok, gelişmiş bir bozkır imparatorluğu teşkilatını yansıttığı konusunda büyük ölçüde birleşmektedir.

Töre ve Yönetim Anlayışı

Hun Devleti'nin siyasî ve idarî düzeni, yazılı kanunlardan ziyade töre adı verilen geleneksel hukuk kurallarına dayanıyordu. Çin kaynaklarında, Hun toplumunda devlet yönetimini ve toplumsal ilişkileri belirleyen yerleşmiş kuralların bulunduğu anlaşılmaktadır. Hükümdar en yüksek otoriteyi temsil etmekle birlikte, devlet yönetiminde törenin dışına çıkmıyor; idarî uygulamalar, veraset düzeni ve yüksek görevlilerin konumu büyük ölçüde bu geleneksel esaslar çerçevesinde şekilleniyordu. Bu durum, Hun devlet teşkilatının yalnızca hükümdarın şahsî iradesine bağlı olmadığını, köklü bir hukuk ve gelenek anlayışı üzerine kurulduğunu göstermektedir.

Devlet yönetiminde sadakat ve disiplin temel ilkeler arasında yer alıyordu. Çin kaynaklarında özellikle Mete'nin iktidara yükselişi anlatılırken, emirlere kayıtsız şartsız uyulmasının devlet düzeninin korunması açısından zorunlu görüldüğü belirtilmektedir. Mete'nin ıslık çalan oku kullanarak askerlerini denemesi ve emrine uymayanları cezalandırması, Hun idarî ve askerî sisteminde disiplin anlayışının ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Bu uygulama yalnızca ordunun eğitimiyle ilgili olmayıp, devlet otoritesinin tartışılmazlığına dayanan yönetim anlayışını da yansıtmaktadır.

Hun töresinde devletin ve hanedanın devamlılığı bireysel çıkarlardan üstün tutuluyordu. Bu anlayış, veraset uygulamalarında olduğu gibi yüksek devlet görevlerinin dağıtılmasında da etkisini göstermekteydi. Hükümdar ailesine mensup kişilerin idarî görevler üstlenmesi, yalnızca hanedan ayrıcalığı değil, devletin bütünlüğünü korumaya yönelik bir tedbir olarak görülüyordu. Bununla birlikte, hükümdarın yetkileri töreyle şekillenen geleneksel devlet düzeni içinde kullanılıyor; devletin önemli meselelerinde yüksek görevlilerin görüşlerine başvurulması da bu yönetim anlayışının bir parçasını oluşturuyordu.

Çin kaynaklarında Hunların belirli zamanlarda büyük toplantılar düzenledikleri, bu toplantılarda dinî törenlerin yanı sıra devlet işlerinin de görüşüldüğü belirtilmektedir. Nüfus ve hayvan sayımı yapılması, idarî düzenlemelerin ele alınması ve siyasî kararların değerlendirilmesi, devlet yönetiminin belirli bir usule göre yürütüldüğünü göstermektedir. Böylece töre, yalnızca hukukî kurallar bütünü değil; devlet teşkilatının işleyişini düzenleyen temel idarî gelenek olarak da görev yapıyordu.

Hun Devleti'nde merkezî otorite, hanedan esasına dayanan veraset sistemi, sağ ve sol kanat teşkilatı, yirmi dört yüksek devlet görevlisinden oluşan idarî hiyerarşi ve töreye bağlı yönetim anlayışı birbirini tamamlayan unsurlar hâlindeydi. Bu teşkilat modeli, daha sonraki Göktürkler başta olmak üzere birçok Türk bozkır devletinde farklı biçimlerde yaşamaya devam etmiş ve Türk devlet geleneğinin temel özelliklerinden biri hâline gelmiştir.

Askerî Teşkilat

Asya Hun Devleti'nin askerî teşkilatı, devlet yapısının ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu. Bozkır hayatının tabiî şartları sebebiyle idarî ve askerî teşkilatlanma birbirinden kesin çizgilerle ayrılmamıştı. Çin kaynaklarında da görüldüğü üzere devletin yüksek görevlileri aynı zamanda askerî birliklerin komutanı durumundaydı. Bu nedenle Hun Devleti'nde sivil ve askerî yönetim tek bir teşkilat içerisinde bütünleşmişti. Modern araştırmalar da Hun toplumunu, "ordu-millet" niteliği taşıyan bir yapı olarak değerlendirmektedir.

Hun ordusu, yerleşik devletlerin ordularından üç temel yönüyle ayrılıyordu. Birincisi, askerlik ücret karşılığında yapılan bir meslek değil, toplumun doğal bir göreviydi. İkincisi, savaş zamanında oluşturulan geçici birlikler yerine sürekli hazır durumda bulunan bir askerî teşkilat mevcuttu. Üçüncüsü ise ordunun temelini atlı birlikler oluşturuyordu. Bu özellikler, Hun ordusuna geniş bozkır coğrafyasında yüksek hareket kabiliyeti kazandırmış ve kısa sürede büyük mesafeler kat edebilmesini sağlamıştır.

Hun ordusunun esasını hafif süvari birlikleri meydana getiriyordu. Bozkır savaş tarzına uygun olarak yetiştirilen bu birlikler, süratli hareket etme, ani baskın düzenleme, geri çekilerek düşmanı yıpratma ve beklenmedik yönlerden saldırıya geçme gibi taktiklerde üstünlük sağlıyordu. Yerleşik devletlerin ağır teçhizatlı ve daha yavaş hareket eden ordularına karşı Hun süvarilerinin en önemli avantajı hız ve manevra kabiliyetiydi. Bu sayede Hunlar, sayıca üstün kuvvetlerle karşı karşıya geldiklerinde dahi savaşın seyrini kendi lehlerine çevirebiliyorlardı.

Onlu Teşkilat

Hun askerî sisteminin temelini onlu teşkilat oluşturuyordu. Çin kaynakları, bu düzenin Mete döneminde kesin biçimde uygulandığını göstermektedir. Ordu; on, yüz, bin ve on bin kişilik birlikler hâlinde teşkilatlanmıştı. On bin kişiden oluşan birlikler tümen olarak adlandırılıyor ve başlarında tümen komutanları bulunuyordu. Bu sistem yalnızca askerî düzeni kolaylaştırmakla kalmamış, devletin idarî yapısının da temel unsurlarından biri hâline gelmiştir.

Onlu teşkilatın en önemli işlevlerinden biri, ordunun kabile esasına dayanan dağınık yapısını ortadan kaldırmasıydı. Böylece askerî birlikler yalnızca boy bağlarına göre değil, devletin belirlediği hiyerarşik düzene göre örgütleniyor; farklı topluluklar aynı askerî sistem içerisinde görev yapabiliyordu. Bu düzen, Hun Devleti'nin siyasî bütünlüğünü güçlendirdiği gibi merkezî otoritenin de sağlamlaşmasına katkı sağlamıştır.

Kaynaklarda, veliaht Mete'nin hükümdar olmadan önce on bin kişilik bir süvari birliğinin komutanlığına getirildiği belirtilmektedir. Bu bilgi, tümen teşkilatının Hun Devleti'nin kuruluş döneminde mevcut olduğunu ve hanedan mensuplarının devlet yönetimine askerî komutanlık yoluyla hazırlandığını göstermektedir.

Askerî Eğitim ve Disiplin

Hun Devleti'nde askerî eğitim çocukluk döneminde başlıyor ve bozkır hayatının doğal şartları içerisinde sürdürülüyordu. Çin kaynaklarına göre Hun çocukları küçük yaşlardan itibaren ata binmeyi ve ok kullanmayı öğreniyor, koyun ve kuş gibi küçük hedeflere ok atarak avcılığa alıştırılıyorlardı. Yaşları ilerledikçe tilki, tavşan ve benzeri av hayvanlarını avlıyor, yetişkin olduklarında ise savaşçı olarak orduda görev alabilecek seviyeye ulaşıyorlardı. Bu nedenle Hun ordusu, yalnızca savaş zamanında oluşturulan birliklerden değil, hayatı boyunca askerlik eğitimi almış kişilerden meydana gelmekteydi.

Bozkır yaşamı, Hun savaşçılarının fizikî dayanıklılığını da artırıyordu. Uzun mesafeleri at üzerinde kat edebilme, zorlu iklim şartlarına uyum sağlama ve avcılık yoluyla kazanılan refleksler, askerî eğitim sürecinin ayrılmaz parçalarıydı. Bu özellikler sayesinde Hun ordusu, yerleşik devletlerin ordularına göre daha hareketli ve çevik bir yapıya sahipti. Çin kaynaklarında Hunların savaş sırasında olduğu kadar günlük hayatlarında da at üzerinde bulunmaları, bu askerî kültürün doğal sonucu olarak değerlendirilmiştir.

Askerî disiplin, Hun ordusunun en belirgin özelliklerinden biriydi. Çin kaynaklarında Mete'nin hükümdar olmadan önce emrindeki süvarileri özel bir eğitimden geçirdiği ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır. Mete, ıslık çalan özel bir ok kullanarak askerlerine, okun isabet ettiği hedefe tereddüt etmeden aynı anda ok atmaları emrini vermiş; emre uymayanları ise derhâl cezalandırmıştır. Eğitim süreci önce av hayvanları üzerinde uygulanmış, ardından kendi atı ve en sevdiği eşi hedef alınarak askerlerin hükümdar adayına mutlak bağlılığı sınanmıştır. Son aşamada aynı yöntem T'ou-man Ch'an-yü'ye karşı uygulanmış ve Mete, emrindeki birliklerin tam itaati sayesinde hükümdarlığı ele geçirmiştir.

Bu olay, yalnızca Mete'nin iktidarı ele geçirmesini açıklayan bir anlatı değildir. Aynı zamanda Hun ordusunda disiplin anlayışının hangi esaslara dayandığını göstermesi bakımından da önem taşımaktadır. Emirlerin hiçbir tereddüt göstermeden yerine getirilmesi, askerî başarının temel şartı kabul edilmiş; disiplin, ordunun bütün kademelerinde tavizsiz biçimde uygulanmıştır. Bu anlayış, Hun ordusunun kısa sürede büyük harekâtlar gerçekleştirebilmesinde belirleyici rol oynamıştır.

Silahlar ve Teçhizat

Hun ordusunun başarısında kullanılan silahlar kadar bunların bozkır savaş tarzına uygun biçimde geliştirilmiş olması da etkiliydi. Çin kaynakları ile arkeolojik buluntular, Hun savaşçılarının başlıca silahının kompozit yay olduğunu göstermektedir. Ahşap, boynuz ve sinirin bir araya getirilmesiyle hazırlanan bu yaylar, kısa olmalarına rağmen yüksek atış gücüne sahipti ve at üzerinde rahatlıkla kullanılabiliyordu.

Yayın yanında çeşitli tiplerde ok uçları, kısa kılıçlar, hançerler, mızraklar ve baltalar da Hun ordusunun kullandığı başlıca silahlar arasındaydı. Pazırık, Noin-Ula, Şibe ve diğer Hun kurganlarında ele geçirilen silahlar, askerlerin yakın ve uzak mesafeli muharebelere uygun biçimde donatıldığını göstermektedir. Ahşap veya deri kaplı kalkanlar ile kemikten ve boynuzdan yapılmış yardımcı savaş malzemeleri de bu teçhizatın parçaları arasında yer almaktadır.

Hun savaşçılarının en önemli üstünlüğü ise silahlarından çok atlı hareket kabiliyetiydi. Hafif teçhizat kullanan süvariler, hızlarını azaltacak ağır zırhlardan büyük ölçüde kaçınıyor; savaşın sonucunu sürat, manevra ve isabetli ok atışıyla belirlemeye çalışıyordu. Bu nedenle Hun ordusunun askerî gücü yalnızca kullandığı silahlardan değil, bu silahları bozkır şartlarında en etkili şekilde kullanabilen eğitimli süvarilerden kaynaklanıyordu.

Savaş Taktikleri

Hun ordusunun askerî üstünlüğü yalnızca disiplinli teşkilatından veya kullandığı silahlardan kaynaklanmıyordu. Çin kaynakları, Hunların savaş meydanında hız, hareket kabiliyeti ve manevrayı esas alan bir muharebe anlayışı benimsediklerini göstermektedir. Bozkırın coğrafi şartlarına uygun olarak geliştirilen bu taktikler, daha ağır ve yavaş hareket eden yerleşik devlet ordularına karşı önemli bir üstünlük sağlamıştır. Hun birlikleri, savaşın zamanını ve yerini mümkün olduğunca kendileri belirlemeye çalışmış; düşmanı kendi istediği sahaya çekerek muharebenin seyrini kontrol altında tutmuştur.

Hun süvarileri, doğrudan cephe savaşına girmek yerine ani baskınlar, çevik manevralar ve sürekli yer değiştirmeye dayanan bir mücadele yöntemi uyguluyordu. Gerektiğinde geri çekilerek düşmanı takip etmeye teşvik ediyor, uygun an geldiğinde ise farklı yönlerden yeniden hücuma geçiyorlardı. Çin kaynaklarında Hunların bu hareketli savaş tarzı sebebiyle düzenli Çin ordularının çoğu zaman kesin sonuç alamadığı ve uzun takip harekâtlarında güçlük yaşadığı ifade edilmektedir.

At üzerinde yüksek isabet oranıyla ok kullanabilmeleri, Hun süvarilerinin en önemli avantajlarından biriydi. Muharebe sırasında sürekli hareket hâlinde bulunan birlikler, yakın çatışmaya girmeden önce yoğun ok atışlarıyla karşı tarafın düzenini bozuyor, ardından durumun gereğine göre saldırıya devam ediyor veya yeniden manevraya yöneliyordu. Böylece savaşın temposu Hun birlikleri tarafından belirleniyor ve düşmanın kendi savaş düzenini kurması zorlaştırılıyordu.

Hunların askerî başarılarında keşif ve istihbarat faaliyetleri de önemli yer tutuyordu. Geniş bozkır sahasında hareket eden birlikler, düşmanın konumu ve hareketleri hakkında sürekli bilgi topluyor; bu bilgiler doğrultusunda baskın, takip veya geri çekilme kararları alınıyordu. Böylece savaş yalnızca meydandaki çarpışmadan ibaret görülmüyor, hazırlık ve hareket kabiliyeti de askerî planlamanın ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu.

At Kültürü ve Lojistik

Hun askerî sisteminin temel dayanaklarından biri attı. Bozkır hayatının ayrılmaz unsuru olan at, yalnızca ulaşım aracı değil, aynı zamanda ordunun hareket kabiliyetini belirleyen stratejik bir unsurdu. Çin kaynaklarında Hunların küçük yaşlardan itibaren ata binmeyi öğrendikleri ve günlük hayatlarının büyük bölümünü at üzerinde geçirdikleri belirtilmektedir. Bu durum, savaş zamanında ayrıca uzun bir binicilik eğitimine ihtiyaç duyulmamasını sağlıyor ve ordunun kısa sürede harekete geçebilmesine imkân veriyordu.

Arkeolojik buluntular da atın Hun askerî teşkilatındaki önemini açık biçimde ortaya koymaktadır. Pazırık, Noin-Ula, Şibe ve Berel gibi kurganlarda, seçkin kişilerin atları eyerleri, koşum takımları ve çeşitli süslemeleriyle birlikte gömülmüştür. Bu uygulama, atın yalnızca savaşta değil, sosyal statü ve inanç dünyasında da önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir.

Hun ordusunun hareket kabiliyeti, lojistik anlayışını da şekillendirmiştir. Uzun seferlerde bozkırın sunduğu imkânlardan yararlanılıyor; sürüler, avcılık ve taşınabilir temel ihtiyaç malzemeleri sayesinde birlikler ikmal hatlarına bağımlı kalmadan ilerleyebiliyordu. Bu özellik, özellikle Çin ordularına karşı yürütülen uzun mesafeli harekâtlarda Hunlara önemli bir stratejik avantaj sağlamıştır.

Askerî teşkilatın disiplinli yapısı, onlu sistem, yüksek hareket kabiliyetine sahip süvari birlikleri, etkili savaş taktikleri ve bozkır şartlarına uygun lojistik düzen bir araya geldiğinde, Hun ordusu çağının en başarılı askerî güçlerinden biri hâline gelmiştir. Bu askerî model, daha sonraki Türk bozkır devletleri tarafından da benimsenmiş ve çeşitli değişikliklerle uygulanmaya devam etmiştir.

Ekonomi

Hayvancılık

Asya Hun Devleti'nin ekonomik düzeninin temelini hayvancılık oluşturuyordu. Bozkır coğrafyasının iklimi ve bitki örtüsü, geniş sürülerin yetiştirilmesine elverişli olduğundan Hunların başlıca geçim kaynağı at, koyun, sığır ve daha sınırlı ölçüde deve gibi hayvanların beslenmesine dayanıyordu. Çin kaynakları, Hunların zenginliğinin sahip oldukları sürülerle ölçüldüğünü ve hayvan varlığının hem ailelerin refahını hem de devletin askerî gücünü belirleyen temel unsur olduğunu göstermektedir.

At, Hun ekonomisinde ayrıcalıklı bir yere sahipti. Ulaşım, haberleşme ve savaşın yanı sıra günlük hayatın hemen her alanında kullanılan atlar, devletin askerî başarısının da temel dayanaklarından biriydi. Çin ile yapılan ticarette en çok talep gören ürünlerden biri yine Hun atlarıydı. Bu nedenle at yetiştiriciliği yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasî ve stratejik bir faaliyet niteliği taşıyordu. Çin hanedanları, nitelikli Hun atlarını elde edebilmek amacıyla zaman zaman sınır ticaretini teşvik etmiş, hatta diplomatik ilişkilerde bu konu önemli bir yer tutmuştur.

Hayvancılık, Hunların beslenme alışkanlıklarını da belirliyordu. Çin kaynaklarında Hunların başlıca gıda maddelerinin et ve süt ürünleri olduğu; koyun, sığır ve at sürülerinden elde edilen ürünlerin günlük yaşamın temelini oluşturduğu belirtilmektedir. Hayvanlardan yalnızca gıda sağlanmıyor; deri, yün, keçe ve kemik gibi ürünler de çadır yapımından giyim eşyalarına kadar birçok alanda kullanılıyordu. Böylece hayvancılık, ekonomik hayatın hemen bütün kollarını besleyen temel üretim faaliyeti durumundaydı.

Hunlar, bozkırın doğal şartlarına uyum sağlayabilmek amacıyla mevsimlere göre otlak değiştiren konargöçer bir yaşam sürdürüyordu. Yaz ve kış otlakları arasında gerçekleştirilen bu düzenli hareketlilik, sürülerin beslenmesini güvence altına alırken ekonomik üretimin sürekliliğini de sağlıyordu. Göçler rastgele değil, uzun yıllar boyunca oluşmuş geleneksel güzergâhlara göre gerçekleştiriliyor; böylece otlakların verimli biçimde kullanılması amaçlanıyordu.

Hayvancılık yalnızca aile ekonomisinin değil, devlet maliyesinin de temelini meydana getiriyordu. Savaş zamanında ordunun ihtiyacı olan binek hayvanları ve iaşe büyük ölçüde sürülerden karşılanıyor, barış dönemlerinde ise hayvan varlığı hem zenginlik hem de siyasî nüfuz göstergesi olarak kabul ediliyordu. Bu nedenle Hun Devleti'nin askerî ve ekonomik gücü arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktaydı.

Tarım

Her ne kadar Hun ekonomisinin temelini hayvancılık oluştursa da tarım tamamen ihmal edilmiş bir faaliyet değildi. Çin kaynakları, özellikle nehir vadileri ile vahalarda yaşayan topluluklar arasında tarımsal üretimin bulunduğunu göstermektedir. Hun hâkimiyeti altındaki bazı bölgelerde darı, buğday ve çeşitli tarım ürünleri yetiştiriliyor; bu üretim hem yerel ihtiyaçların karşılanmasına hem de devlet ekonomisine katkı sağlıyordu.

Tarımın Hun ekonomisindeki önemi, özellikle Batı Bölgeleri'nin denetim altına alınmasıyla artmıştır. Tarım bakımından verimli vahaların Hun egemenliğine girmesi, yalnızca gıda arzını güçlendirmemiş; aynı zamanda ticaret yollarının kontrolünü de kolaylaştırmıştır. Kuca, Turfan ve benzeri merkezler, hem tarımsal üretimleri hem de İpek Yolu üzerindeki konumları nedeniyle Hun Devleti açısından stratejik önem taşımaktaydı.

Çin kaynaklarında Hun hükümdarlarının zaman zaman Çin'den tahıl talebinde bulunduğu veya sınır ticareti yoluyla hububat temin ettiği de belirtilmektedir. Bu durum, bozkır ekonomisinin temelini hayvancılık oluşturmakla birlikte tarım ürünlerine duyulan ihtiyacın dış ticaret ve bağlı bölgeler aracılığıyla karşılandığını göstermektedir. Dolayısıyla Hun ekonomik sistemi, yalnızca göçebe üretimine dayanmayan; hayvancılık, tarım ve ticareti bir araya getiren karma bir yapıya sahipti.

Ticaret

Hayvancılığa dayanan üretim yapısı, Hun Devleti'nin dış ticarete yönelmesinde belirleyici olmuştur. Bozkır ekonomisi et, deri, yün ve at gibi ürünler bakımından zengin olmakla birlikte tahıl ve bazı tarım ürünleri açısından aynı imkânlara sahip değildi. Buna karşılık Çin, gelişmiş tarımsal üretimi ve el sanatlarıyla Hunların ihtiyaç duyduğu malları sağlayabiliyordu. Bu ekonomik farklılık, iki devlet arasında zamanla düzenli ticaret ilişkilerinin kurulmasına zemin hazırlamıştır.

Hunların Çin ile kurduğu ekonomik ilişki yalnızca ticaretten ibaret değildi. Siyasî ilişkilerin seyrine göre kimi zaman akınlar, kimi zaman da antlaşmalar ön plana çıkmıştır. Özellikle evlilik antlaşmaları sonrasında Çin sarayının Hun hükümdarına ipek, tahıl, çeşitli kumaşlar ve değerli hediyeler göndermesi, iki devlet arasındaki ekonomik alışverişin önemli bir parçasını oluşturmuştur. Barış dönemlerinde bu düzenli sevkiyatlar sınır bölgesindeki istikrarın korunmasına katkı sağlarken, ilişkilerin bozulduğu dönemlerde aynı ihtiyaçlar askerî yollarla karşılanmaya çalışılmıştır.

MÖ 133 yılında barış düzeninin bozulmasının ardından Han Hanedanı farklı bir yöntem izleyerek sınır pazarlarını açmıştır. Bu pazarlar aracılığıyla Hunlar ve Çinliler, ihtiyaç duydukları malları karşılıklı olarak değiş tokuş edebilmişlerdir. Çin yönetimi, ticaretin geliştirilmesi sayesinde Hun akınlarını azaltmayı ve sınır güvenliğini sağlamayı hedeflemiştir. Böylece sınır pazarları yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir araç olarak da kullanılmıştır.

Hunların ticaretinde en önemli ihraç ürünleri arasında atlar, hayvansal ürünler ve bozkır zanaatları yer alıyordu. Buna karşılık Çin'den başta tahıl ve ipek olmak üzere çeşitli dokuma ürünleri ile günlük yaşamda kullanılan mallar temin ediliyordu. Bu karşılıklı alışveriş, iki farklı ekonomik yapıya sahip toplumun birbirini tamamlayan üretim özelliklerinden kaynaklanıyordu.

İpek Yolu ve Batı Bölgeleri

Hun Devleti'nin ekonomik gücünü artıran en önemli unsurlardan biri de Orta Asya ticaret yolları üzerindeki hâkimiyetiydi. Doğu Türkistan'daki vahalar ile Batı Bölgeleri üzerinde kurulan siyasî denetim sayesinde Hunlar, Çin'i Orta Asya'ya bağlayan ticaret güzergâhlarını kontrol edebiliyordu. Bu durum yalnızca ticaret gelirlerini artırmamış, aynı zamanda Çin'in batıya açılma siyasetini de doğrudan etkilemiştir.

Batı Bölgeleri'nin Hun hâkimiyetinde bulunması, ticaret yollarının güvenliğinin sağlanmasına ve bu güzergâh üzerindeki şehir devletlerinin Hun nüfuzu altında kalmasına imkân vermiştir. Çin kaynaklarında Han Hanedanı'nın Batı Bölgeleri'ni ele geçirmek istemesinin temel sebeplerinden birinin de bu ticaret yollarını Hun denetiminden çıkarmak olduğu açıkça görülmektedir. Dolayısıyla İpek Yolu üzerindeki mücadele yalnızca askerî veya siyasî değil, aynı zamanda ekonomik bir rekabet niteliği taşımaktaydı.

Zanaat ve Üretim

Hun ekonomisi yalnızca hayvancılık ve ticarete dayanmıyordu. Arkeolojik buluntular ile yazılı kaynaklar, Hunların gelişmiş bir maden işleme geleneğine sahip olduklarını göstermektedir. Demir başta olmak üzere çeşitli madenlerden silahlar, at koşum takımları, kemer tokaları, kaplar ve süs eşyaları üretilmekteydi. Demir işçiliğindeki gelişmişlik, askerî gücü desteklediği kadar ekonomik hayatın da önemli bir unsuruydu. Bunun yanında marangozluk ve ağaç işçiliği gibi zanaatlar da günlük hayatın ihtiyaçlarını karşılayan üretim alanları arasında yer alıyordu.

Ekonomik Gerileme

Hun Devleti'nin son dönemlerinde ekonomik yapı önemli ölçüde zayıflamıştır. Çin kaynaklarında, iklim şartlarının olumsuzlaşması, otlakların yetersiz kalması ve uzun süren savaşların ekonomik kaynakları tükettiği belirtilmektedir. Ayrıca Çin ile yürütülen mücadelelerin ticareti aksatması ve Batı Bölgeleri üzerindeki hâkimiyetin sarsılması da ekonomik gücün azalmasına yol açmıştır. Kaynaklarda, General Wei Lü'nün ölümünden sonra Çin ile barış yolunun kapanmasının ekonomik sıkıntıları artırdığı ve bunun ordunun gücüne dahi olumsuz yansıdığı ifade edilmektedir.

Ekonomik zayıflama, devletin siyasî yapısını da doğrudan etkilemiştir. Kaynaklar, kıtlık ve otlak yetersizliği sebebiyle Hunların zaman zaman yeni otlaklar bulmak amacıyla akınlar düzenlediklerini; buna karşılık ekonomik imkânların daralmasının merkezî otoriteyi zayıflattığını göstermektedir. Böylece ekonomik sorunlar, Hun Devleti'nin son dönemindeki siyasî çözülmenin başlıca etkenlerinden biri hâline gelmiştir.

Hunlarla İlgili Çin Kaynakları

Hun Devleti'nin tarihini aydınlatan başlıca yazılı kaynaklar Çin kökenlidir. Bunun temel nedeni, Hunlara ait çağdaş yazılı belgelerin günümüze ulaşmamış olmasıdır. Buna karşılık Çin'de erken dönemlerden itibaren gelişen resmî tarih yazıcılığı, yalnızca hanedanların siyasi faaliyetlerini değil, Çin'in çevresinde yaşayan topluluklar ile kurduğu ilişkileri de düzenli biçimde kayıt altına almıştır. Bu sayede Hunlara dair günümüze ulaşan bilgilerin önemli bir bölümü Çin kroniklerinde korunmuştur.

Çin'de tarih yazıcılığı uzun bir gelişim sürecinin ürünüdür. İlk dönem kayıtları zamanla yerini kurumsal bir saray tarihçiliğine bırakmış, her hanedan kendi dönemine ait olayları resmî tarih eserlerinde sistemli biçimde kaydetmiştir. Bu kroniklerde, Çin'in komşusu olan bozkır toplulukları da siyasi gelişmeler çerçevesinde ele alınmış, özellikle Hunlarla yürütülen ilişkiler ayrıntılı biçimde aktarılmıştır. Hunlara ilişkin en kapsamlı bilgiler, Han Hanedanlığı döneminde kaleme alınan resmî tarih eserlerinde yer almaktadır. Bu kaynaklarda Hun hükümdarlarının faaliyetleri, Çin ile yapılan savaşlar ve antlaşmalar, diplomatik temaslar, elçilik heyetleri, evlilik siyaseti ve sınır ilişkileri kronolojik bir düzen içerisinde kaydedilmiştir. Böylece Hun Devleti'nin siyasi gelişimi farklı dönemler itibarıyla takip edilebilmektedir. Han Hanedanlığı'ndan sonra hazırlanan resmî tarih eserleri de Hunlar ile Hunlardan sonra Çin'in kuzeyinde etkili olan bozkır topluluklarına ilişkin kayıtlar içermektedir. Bu nedenle Hun tarihinin farklı evreleri, birbirini tamamlayan Çin kronikleri aracılığıyla izlenebilmektedir. Çin kaynakları yalnızca siyasi olayları aktarmakla sınırlı değildir. Bu eserlerde Hunların devlet teşkilatı, hükümdarlık sistemi, toplumsal yapısı, askerî organizasyonu, ekonomik faaliyetleri, göçebe yaşam biçimi, gelenekleri ve komşu devletlerle olan ilişkileri hakkında da önemli bilgiler bulunmaktadır. Bu yönüyle söz konusu kronikler, Hun tarihinin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarının incelenmesinde temel başvuru kaynakları arasında yer almaktadır. Bununla birlikte, bu kayıtların Çinli tarihçiler tarafından ve Çin devletinin resmî bakış açısıyla kaleme alındığı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu sebeple kroniklerde yer alan bilgilerin, arkeolojik buluntular, dil araştırmaları ve diğer yazılı kaynaklarla birlikte değerlendirilmesi, tarihî olayların daha sağlıklı biçimde yorumlanmasına katkı sağlamaktadır.

Erken dönem Türk tarihinin araştırılmasında Çin kronikleri vazgeçilmez bir kaynak grubunu oluşturmaktadır. Göktürk Yazıtları'ndan önce Türk topluluklarına ait günümüze ulaşmış yerli tarihî metinlerin bulunmaması, başta Hunlar olmak üzere ilk Türk devletlerinin tarihine ilişkin bilgilerin büyük ölçüde Çin kaynaklarına dayanmasına yol açmıştır. Günümüzde Hun Devleti'nin siyasi tarihi, hükümdarları, Çin ile ilişkileri, devlet teşkilatı ve Orta Asya'daki yeri hakkında ulaşılan bilgilerin önemli bir kısmı, bu kroniklerin sunduğu verilerin modern tarihçilik yöntemleriyle değerlendirilmesi sayesinde ortaya konulmaktadır.

Shih Ji (Tarih Kayıtları)

Asya Hun Devleti'nin erken dönem tarihini aydınlatan en önemli Çin kaynaklarından biri Shih Ji (史記, Tarih Kayıtları) adlı eserdir. Han Hanedanlığı devrinde kaleme alınan bu eser, yalnızca Çin tarihini değil, Çin'in komşusu olan bozkır topluluklarını da ayrıntılı biçimde ele alması nedeniyle Hun tarihi araştırmalarında temel başvuru kaynakları arasında yer alır.

Çin'de sistemli tarih yazıcılığı Han Hanedanlığı (MÖ 206-MS 220) döneminde gelişme göstermiştir. Daha önce çeşitli kronikler ve yıllıklar hazırlanmış olmakla birlikte, bunlar çoğunlukla belirli devletleri veya dönemleri konu edinmiştir. Buna karşılık Shih Ji, geniş bir zaman dilimini kapsayan ilk genel tarih eseri olması bakımından farklı bir konuma sahiptir. Eser, saray tarihçisi Ssu-ma Ch’ien (司馬遷) tarafından babası Ssu-ma T’an'ın başlattığı çalışmanın devamı olarak hazırlanmış ve yaklaşık MÖ 91 yılında tamamlanmıştır.

Hun tarihi açısından eserin en önemli bölümü, 110. bölümde yer alan Hsiung-nu Liezhuan (匈奴列傳, Hun Monografisi)'dir. Bu bölümde Hunların kökeni, siyasi teşkilatlanması, toplumsal yapısı, yaşayış tarzı, askerî sistemi ve Çin ile olan ilişkileri hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca Hunlardan önce Çin'in kuzeyinde yaşayan bozkır topluluklarına dair kayıtlar da verilerek Hunların tarih sahnesine çıkışına zemin hazırlayan gelişmeler aktarılmaktadır.

Eserde Hun siyasi tarihi Teoman (T’ou-man) Chanyu ile başlamakta, Mete (Mo-tun) Chanyu dönemindeki devletleşme süreci, fetihler, idarî düzen, veraset sistemi ve Çin ile yürütülen mücadeleler ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. Ardından gelen hükümdarların faaliyetleri kronolojik olarak sıralanmış ve anlatı MÖ 102 yılında hüküm süren Ch’ü-te Hou Chanyu dönemine kadar sürdürülmüştür.

Shih Ji, Hunlarla ilgili günümüze ulaşan en eski kapsamlı yazılı kayıtları içermesi bakımından Asya Hun Devleti tarihinin temel kaynaklarından biridir. Bununla birlikte eser, Han saray tarihçisi tarafından Çin merkezli bir bakış açısıyla kaleme alındığından, içerdiği bilgilerin diğer Çin kaynakları ve arkeolojik bulgularla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Han Shu (Han Hanedanlığı Tarihi)

Han Shu (漢書), Asya Hun Devleti tarihinin başlıca Çin kaynaklarından biridir. Han Hanedanlığı döneminde Pan Ku (班固) tarafından kaleme alınan eser, Han Devleti'nin resmî tarihini anlatmakla birlikte Hunlar hakkında da ayrıntılı bilgiler içermektedir. Özellikle Shih Ji'nin bıraktığı kronolojiyi devam ettirmesi bakımından Hun tarihi araştırmalarında vazgeçilmez bir kaynak niteliği taşır.

Eserde Hunların siyasi teşkilatı, toplumsal yapısı, ekonomik hayatı, gelenek ve görenekleri ile Çin'in kuzeyindeki diğer bozkır topluluklarıyla olan ilişkileri ele alınmaktadır. Ayrıca Mete (Mo-tun) Chanyu döneminde Hun Devleti'nin güçlenmesi, devlet teşkilatının gelişmesi ve Han Hanedanlığı ile yürütülen siyasi ve askerî mücadeleler ayrıntılı biçimde kaydedilmiştir.

Han Shu'nun en önemli özelliklerinden biri, Han sarayının Hunlara yönelik siyasetini resmî belgeler ışığında yansıtmasıdır. Elçi raporları, hükümdara sunulan görüşler ve saraydaki siyasi değerlendirmeler sayesinde Han yönetiminin Hunlara karşı izlediği diplomatik ve askerî stratejiler takip edilebilmektedir. Bu yönüyle eser, yalnızca Hun tarihini değil, Han-Hun ilişkilerinin gelişimini de açıklayan temel kaynaklardan biridir.

Eserdeki kayıtlar sayesinde Hun tarihini Çiçi (Chih-chih) Chanyu ile Hu-han-yeh Chanyu dönemlerinin sonuna, yaklaşık MÖ 23 yılına kadar izlemek mümkündür. Bu nedenle Han Shu, Shih Ji'nin ardından Hun tarihinin en önemli yazılı kaynaklarından biri olarak değerlendirilmektedir.

Hou Han Shu (Sonraki Han Tarihi)

Hou Han Shu (後漢書), Asya Hun Devleti'nin son dönemleri ile Hunların Çin hâkimiyeti altındaki gelişmelerini takip etmeye imkân veren temel Çin kaynaklarından biridir. Eserde özellikle Doğu Han Hanedanlığı döneminde Güney Hunları hakkında ayrıntılı bilgiler yer almaktadır.

Kaynağın Hunlarla ilgili bölümlerinde, Çin'e bağlanan Güney Hunlarının iskân edildiği bölgeler, yerleşim süreçleri, nüfus yapıları ve siyasi durumları ele alınmaktadır. Özellikle 89. bölüm, Güney Hunlarına ayrılmış olup burada chanyuların iktidara gelişleri, iç siyasi gelişmeler, Çin ile yürütülen ilişkiler, idarî teşkilat, boy ve kabile yapısı ile gelenek ve görenekler hakkında bilgiler verilmektedir. Ayrıca Güney Hunlarının kuzeyde yaşamaya devam eden Hun topluluklarıyla olan münasebetleri de kaydedilmiştir.

Eserde, Çinli devlet adamları ve generaller tarafından hükümdara sunulan raporlar da yer almakta olup bunlar Han yönetiminin Hunlara yönelik siyasetinin izlenebilmesine imkân sağlamaktadır. Bununla birlikte kaynak, Hunlarla temasın bulunmadığı dönemlerde olaylara yer vermediğinden kayıtlar kesintili bir özellik göstermektedir. Bu nedenle Hou Han Shu, Hun tarihinin özellikle Güney Hunları dönemini aydınlatan önemli bir kaynak olmakla birlikte, içerdiği bilgilerin kronolojik sürekliliği sınırlıdır.

Tzu-chih T’ung-chien

Tzu-chih T’ung-chien (資治通鑑), Asya Hun Devleti araştırmalarında başvurulan önemli Çin kronolojik kaynaklarından biridir. Sung Hanedanlığı döneminde Ssu-ma Kuang (司馬光) tarafından derlenen eser, MÖ 403 ile MS 960 yılları arasındaki olayları kronolojik bir düzen içinde aktarmaktadır. Bu geniş zaman aralığı sayesinde Hunlar ile Çin arasındaki siyasi ve askerî gelişmeler kronolojik bütünlük içerisinde takip edilebilmektedir.

Toplam 294 bölümden oluşan eser, uzun yıllar süren bir çalışmanın ürünü olup çok sayıda önceki tarih kaynağından yararlanılarak hazırlanmıştır. Müellif, yalnızca olayları sıralamakla yetinmemiş; yıllıklarda kısa veya kapalı biçimde yer alan bazı kayıtları açıklayıcı yorumlarla desteklemiştir. Bu özelliği, eserin tarihî olayların gelişim sürecini takip etmeyi kolaylaştıran önemli kaynaklardan biri olarak kabul edilmesini sağlamıştır.

Hun tarihi bakımından Tzu-chih T’ung-chien, önceki Çin tarih eserlerinde yer alan bilgileri kronolojik bir bütünlük içinde bir araya getirmesi nedeniyle önem taşımaktadır. Özellikle Hun-Çin ilişkilerinin zaman içindeki gelişimini izlemek ve farklı dönemlerde meydana gelen siyasi olayları tarih sırasına göre değerlendirmek isteyen araştırmacılar için değerli bir başvuru kaynağıdır.

Chin Shu (Chin Hanedanlığı Tarihi)

Chin Shu (晉書), Chin Hanedanlığı'nın (MS 265-420) resmî tarihini içeren temel Çin kaynaklarından biridir. Her ne kadar eserin merkezinde Chin Hanedanlığı'nın siyasi tarihi yer alsa da, Çin'in komşusu olan bozkır topluluklarına ilişkin önemli kayıtlar da ihtiva etmektedir. Bu nedenle Asya Hun Devleti'nin geç dönem tarihi ile Hunlardan sonra ortaya çıkan siyasi gelişmelerin incelenmesinde başvurulan kaynaklar arasında yer alır.

Hun tarihi açısından özellikle 97. bölümde bulunan "Dört Yabancı Kavim" başlıklı monografi önem taşımaktadır. Bu bölüm, Çin'in kuzey ve kuzeybatısındaki bozkır kavimlerine ilişkin bilgiler içerdiğinden, Hunların sonraki dönemlerine ve bozkır dünyasındaki siyasi gelişmelere ışık tutmaktadır. Bu nedenle Chin Shu, Hun tarihinin devam eden safhalarını değerlendirmede yardımcı Çin kaynaklarından biri olarak kullanılmaktadır.

Pei Shih ( Kuzey Tarihi)

Pei Shih (北史), Çin'in kuzeyinde hüküm süren devletlerin tarihini ele alan önemli resmî tarih kaynaklarından biridir. Li Yen-shou (李延壽) tarafından kaleme alınan eser, MS 386-618 yılları arasındaki gelişmeleri kapsamaktadır.

Kaynakta Kuzey Wei (Tabgaç), Batı Wei, Doğu Wei, Kuzey Ch’i, Kuzey Chou ve Sui hanedanlarına dair bilgiler yer almaktadır. Bu devletlerin önemli bir bölümü bozkır kökenli siyasi geleneklerle bağlantılı olduğundan eser, Hunlardan sonraki bozkır hâkimiyetinin Çin üzerindeki etkilerini izlemeye imkân vermektedir.

Asya Hun Devleti'nin doğrudan tarihini anlatmasa da, Hun siyasi mirasının sonraki bozkır devletleri üzerindeki yansımalarını ve bu devletlerin Çin ile ilişkilerini değerlendirmek bakımından Pei Shih, tamamlayıcı Çin kaynakları arasında önemli bir yere sahiptir.

İçindekiler