Menüyü aç / kapat
Tercihler menüsünü aç / kapat
Kişisel menüyü aç / kapat
Oturum açık değil
Herhangi bir düzenleme yaparsanız IP adresiniz herkese açık olarak görünecektir.
12.47, 19 Temmuz 2026 tarihinde Admin (mesaj | katkılar) tarafından oluşturulmuş 105 numaralı sürüm

Etimoloji

Oğuz adının anlamı ve kökeni hakkında kesin bir açıklama bulunmamaktadır. Eski kaynaklarda daha çok Türkmen adı üzerinde durulmuş, Oğuz adının anlamı konusunda ayrıntılı bilgi verilmemiştir.

İlhanlı döneminde yazıya geçirilen Uygurca Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz kelimesi “ilk süt” anlamındaki ağız/ağuzkelimesiyle ilişkilendirilmiştir. Ancak bu açıklama kabul görmemektedir. Çünkü Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk adlı eserinde ilk süt anlamındaki kelime ağız ve ağuz şeklinde geçmektedir. Bu nedenle destandaki kullanımın bir yazım hatasından kaynaklandığı düşünülmektedir.

Oğuz adının kökeni hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. J. Marquart kelimeyi ok+uz şeklinde açıklayarak “oklu adamlar” anlamını vermiştir. Ancak Türkçede uz kelimesinin bu anlamda kullanılmaması sebebiyle bu görüş kabul edilmemiştir. D. Sinor ve L. Bazin ise Oğuz adını öküz ve tosun kelimeleriyle ilişkilendirmiştir; fakat bu açıklamalar da dil bakımından yeterli bulunmamıştır.

J. Hamilton, Oğuz adını oğuş kelimesine bağlamıştır. Ancak Orhun Yazıtlarında geçen oğuş kelimesinin “aile, akraba” anlamında kullanılması bu görüşün kabul edilmesini zorlaştırmaktadır.

Günümüzde en çok üzerinde durulan açıklamalardan biri, Oğuz adının ok+uz birleşiminden meydana geldiği görüşüdür. Buna göre ok kelimesi “boy, oymak”, -z eki ise çokluk anlamı taşımaktadır. Bu açıklama, Oğuz adını “boylar topluluğu” anlamıyla ilişkilendirmektedir.

Gök Türkler Döneminde Dokuz Oğuzlar

Dokuz Oğuzlar hakkında en eski ayrıntılı bilgiler, VIII. yüzyıla ait Orhun Yazıtları'nda yer almaktadır. Yazıtlarda Tokuz Oğuz Budun adıyla geçen bu topluluk, Gök Türk döneminin önemli siyasi güçlerinden biriydi. Buradaki "budun" kelimesi, belirli bir siyasi teşkilata ve toplumsal yapıya sahip topluluk anlamında kullanılmaktadır.

Dokuz Oğuzların yaşadığı bölgenin, Moğolistan'da Tula (Tuğla) Irmağı çevresi olduğu anlaşılmaktadır. Orhun Yazıtları'nda kuzeyde yaşayan bir topluluk olarak gösterilen Dokuz Oğuzların doğu komşuları Tatarlar idi. Dokuz Oğuzların dokuz boydan meydana geldiği bilinmekle birlikte bu boylardan yalnızca Kum ve Tongra boylarının adları kaynaklarda açık olarak geçmektedir.

II. Gök Türk Kağanlığı'nın kuruluş döneminde Dokuz Oğuzlar, Gök Türklerin karşısındaki en güçlü siyasi topluluklardan biriydi. İlteriş Kağan (Kutlug Kağan) devleti yeniden kurmaya çalışırken Dokuz Oğuzlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Tonyukuk Yazıtı'nda İlteriş Kağan'ın Dokuz Oğuzlarla beş kez savaştığı belirtilmektedir. Bu mücadelelerin sonunda Dokuz Oğuzlar Gök Türk hâkimiyetini kabul etti.

Dokuz Oğuzlar, Gök Türk devlet yapısı içinde önemli bir yere sahipti. Bilge Kağan Yazıtı'nda geçen "Tokuz Oğuz budun kentü budunum erti" ifadesi, Dokuz Oğuzların kağana doğrudan bağlı bir topluluk olduğunu göstermektedir. Bu ifade, Dokuz Oğuzların Gök Türklerle aynı boydan geldiği anlamına gelmez; siyasi bağlılığı ifade eder.

Bilge Kağan döneminde Dokuz Oğuzlar zaman zaman Gök Türk yönetimine karşı ayaklandılar. 715-716 yıllarında Toğu Balık, Andırgu, Çuş Başı ve Ezgenti Kadaz bölgelerinde yapılan savaşlarda iki taraf karşı karşıya geldi. Bir süre Çin'e sığınan Dokuz Oğuzlar daha sonra yeniden Bilge Kağan'ın yönetimine girdiler.

Gök Türk Kağanlığı'nın son dönemlerinde Dokuz Oğuzlar devletin önemli unsurlarından biri olmaya devam etti. 742-745 yıllarında Gök Türk hâkimiyetinin sona ermesiyle birlikte Dokuz Oğuzların bir bölümü Çin'e sığındı, diğerleri ise kurulan Uygur Kağanlığı içinde yer aldı.

Uygurlar Döneminde Dokuz Oğuzlar

Uygurlar, VIII. yüzyılın ortalarında Gök Türk hâkimiyetinin sona ermesiyle Orhun bölgesinde yeni bir siyasi güç olarak ortaya çıktı. Uygurların eski yurdu Yukarı Selenga (Selenge) Irmağı çevresiydi. Dokuz Oğuzların Uygur hâkimiyeti altına ne zaman girdikleri kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Uygurların 742 yılında Basmıl ve Karluklarla birlikte Gök Türk Kağanlığı’na karşı yürüttükleri mücadelede Dokuz Oğuzların da etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Uygur Kağanlığı'nın kurucusu Köl Bilge Kağan döneminden sonra tahta geçen oğlu Moyun Çor (Tengride Bolmış İl Etmiş Bilge Kağan) döneminde Dokuz Oğuzlar hakkında daha fazla bilgi bulunmaktadır. Moyun Çor'un Taryat Yazıtı'nda Uygurların On Uygur, Dokuz Oğuzların ise ayrı bir topluluk olarak zikredildiği görülmektedir.

Moyun Çor döneminde Dokuz Oğuzlar başlangıçta Uygur hâkimiyetini kabul etmiş olsalar da kısa süre sonra bağımsız hareket etmeye başladılar. Kağan, bir seferinde "Dokuz Oğuz budunumun tamamını topladım" ifadesini kullanarak bu topluluk üzerindeki hâkimiyetini belirtmektedir. Ancak daha sonra Dokuz Oğuzların büyük kısmının kendisine karşı çıkması üzerine onları Sekiz Oğuz adıyla anmıştır. Bu durum, Dokuz Oğuz boylarından bir kısmının Uygur yönetimine bağlı kaldığını göstermektedir.

749 yılında Moyun Çor, Dokuz Oğuzlar ve müttefikleri Dokuz Tatarlar üzerine sefer düzenledi. Yapılan mücadeleler sonucunda bu isyan hareketleri bastırıldı ve Dokuz Oğuzlar yeniden Uygur hâkimiyetine girdi.

Uygur Kağanlığı döneminde Dokuz Oğuzlar devletin önemli unsurlarından biri olmaya devam etti. Ancak Dokuz Oğuz adı zamanla Uygur adıyla karıştırılmıştır. Çin kaynaklarında Uygurların on boydan meydana geldiği belirtilirken, bazı İslâm kaynaklarında Uygurlar Tokuz Guz (Dokuz Oğuz) adıyla anılmıştır.

Bu kullanım, Uygurlar ile Dokuz Oğuzların aynı topluluk olduğu anlamına gelmez. Uygurlar On Uygur adıyla anılan ayrı bir siyasi birlikti; Dokuz Oğuzlar ise farklı bir budundu. İki topluluğun aynı kağanlık çatısı altında bulunması ve ad benzerliği, İslâm coğrafyacılarının bu iki adı zaman zaman aynı kabul etmelerine yol açmıştır.

Dokuz Oğuzların sonraki tarihi hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. 840 yılında Kırgızların Uygur Kağanlığı'nı yıkmasından sonra Dokuz Oğuz topluluğunun dağıldığı, bazı grupların Uygurlar ve diğer Türk toplulukları içinde eridiği düşünülmektedir.

Seyhun Oğuzları

Seyhun Oğuzlarının Ortaya Çıkışı

Göktürk Kağanlığı’nın yıkılmasından sonra Orta Asya’da Türk toplulukları arasında yeni siyasi dengeler ortaya çıktı. Orhun bölgesinde 744 yılında kurulan Uygur Kağanlığı, Doğu Türkistan ve Batı Türkistan sahalarında Göktürkler dönemindeki geniş hâkimiyeti devam ettiremedi. Bu dönemde Batı Türkistan’da Karluklar, Türgişler, Çiğiller, Tohsılar, Yağmalar ve Oğuzlar gibi çeşitli Türk toplulukları bulunuyordu.

Oğuzların Seyhun boylarına ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte VIII. yüzyılın ikinci yarısında Türgiş Kağanlığı’nın Karluklar tarafından ortadan kaldırılması, bölgedeki siyasi hareketliliği artırmış ve birçok Türk topluluğunun yer değiştirmesine yol açmıştır. Oğuzların de bu dönemde batıya doğru hareket ederek Seyhun çevresine yerleşmiş olmaları muhtemeldir.

Bazı İslam kaynaklarında Oğuzların VIII. yüzyılın sonlarında Mâverâünnehir çevresine ulaştıkları belirtilmektedir. IX. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Oğuzlar artık Aşağı Seyhun boylarında önemli bir siyasi ve askerî güç hâline gelmişlerdi. Abbasîlerin Horasan valisi Abdullah b. Tahir döneminde Oğuzlar üzerine sefer düzenlenmesi de onların bu dönemde bölgedeki varlığını göstermektedir.

Oğuzların Seyhun Boylarındaki Yurdu

X. yüzyılın ilk yarısında Oğuzların yaşadığı saha batıda Hazar Denizi’nden doğuda Seyhun’un orta kesimlerine, güneyde Mâverâünnehir sınırlarından kuzeyde bozkır bölgelerine kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyordu.

Oğuz ülkesinin batı sınırı Hazar Denizi’ne ulaşıyordu. Hazar’ın doğu kıyısındaki Mangışlak Yarımadası X. yüzyıl başlarında Oğuzların hâkimiyetine girmişti. Bu bölgenin daha önce yerleşime açık olmaması sebebiyle Oğuzların buraya yerleşmesiyle Mangışlak önemli bir Oğuz sahası hâline geldi.

Güneyde Oğuzlar İslam dünyasıyla komşuydu. Harizm bölgesindeki Cürcaniye (Gürgenç) çevresi ve Aral Gölü’nün güneyindeki bazı yerleşimler Oğuzlarla Müslüman bölgeler arasındaki sınır noktalarını oluşturuyordu. Mâverâünnehir tarafında ise Buhara çevresinden başlayarak İsficab bölgesine kadar uzanan alan Oğuzların güney sınırını meydana getiriyordu.

Seyhun’un sağ kıyısında bulunan Karaçuk Dağları, Oğuzların önemli merkezlerinden biriydi. Bu bölgedeki Fârâb (Karaçuk) ve Savran (Sabran) şehirleri Oğuz coğrafyasında önemli yerleşim yerleri arasında bulunuyordu. Savran, Müslümanlarla Oğuzlar arasındaki sınır şehirlerinden biri olarak kabul ediliyordu.

Seyhun Irmağı ve Oğuz Coğrafyası

Seyhun Irmağı, Oğuzların yaşadığı bölgenin temel coğrafi unsurlarından biriydi. Göktürkler döneminde İnci Ögüz adıyla bilinen bu nehir, Oğuzlar tarafından yalnızca Ögüz adıyla anılmıştır. İslam coğrafyacıları ise daha sonra bu ırmağa Seyhun adını vermiştir.

Seyhun’un aşağı ve orta kesimleri geniş bozkır alanlarından oluşuyordu. Irmak çevresinde sazlıklar, kamışlıklar ve bataklıklar bulunuyordu. Bu doğal çevre, hayvancılığa dayalı konargöçer hayat için elverişliydi. Seyhun kış aylarında donduğu için kervanlar ve yolcular tarafından geçiş amacıyla da kullanılıyordu.

Oğuzların kuzeyindeki geniş çöl bölgesi Kara Kum olarak biliniyordu. İslam coğrafyacıları bu bölgeyi Oğuz Çölü anlamındaki Mefâzâtü’l-Guzziyye adıyla kaydetmişlerdir. Kızıl Kum bölgesi ise özellikle XI. yüzyıldan itibaren Oğuzların önemli kışlak alanlarından biri hâline gelmiştir.

Oğuzların Geçim Kaynakları ve Yaşam Tarzı

Seyhun Oğuzlarının temel ekonomik faaliyetleri hayvancılığa dayanıyordu. Koyun ve at yetiştiriciliği başta olmak üzere keçi, sığır ve deve besiciliği yapılmaktaydı. At, Oğuz toplumunda ulaşım ve savaş gücünün temel unsuru olduğu gibi ekonomik hayatın da önemli bir parçasıydı.

Sert kara ikliminin hâkim olduğu Seyhun ve Aral çevresinde Oğuzlar kış aylarını çoğunlukla keçe çadırlarda geçiriyorlardı. Yakacak olarak bölgede yetişen süksük ağacından yararlanıyorlardı. Bu ağaç yüksek ısı vermesi ve uzun süre yanması sebebiyle bozkır hayatında önemli bir yere sahipti.

Oğuzlar ve Peçenekler

Oğuzların Seyhun bölgesine gelişinden önce bu sahalarda Peçeneklerin yaşadığı düşünülmektedir. Doğudan gelen Oğuz baskısı sonucunda Peçeneklerin önemli bir kısmı batıya doğru göç etmek zorunda kaldı.

Peçeneklerin bir bölümü önce Cim (Emba) ve İtil arasındaki bölgelere çekildi, daha sonra Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yöneldi. Ancak bazı Peçenek grupları eski yurtlarında kalarak Oğuz topluluğu içerisinde yer aldı. Bu gruplar zamanla Oğuz boyları arasında Peçenek adıyla anılmıştır.

Oğuzlarla Peçenekler arasındaki mücadelelerin hatıraları daha sonraki Türkmen rivayetlerinde ve destan geleneğinde de yaşamıştır. Ancak bu anlatıların tamamını tarihî olaylarla doğrudan ilişkilendirmek mümkün değildir.

Seyhun Oğuzlarının Tarihî Önemi

Seyhun Oğuzları, daha sonraki Türk tarihinin en önemli siyasi oluşumlarından biri olan Oğuz Yabgu Devleti’nin temelini oluşturmuştur. Seyhun çevresindeki bu Oğuz topluluğu, XI. yüzyılda Selçuklu hareketinin ortaya çıkacağı sosyal ve siyasi zemini hazırlamıştır.

Bu nedenle Seyhun Oğuzları, yalnızca bir bozkır topluluğu olarak değil, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşuna uzanan tarihî sürecin başlangıç noktalarından biri olarak değerlendirilir.

Oğuzların Yaşayış Tarzı

X. yüzyılın başlarında Oğuzların büyük bölümü konargöçer bir hayat sürmekteydi. Yılın farklı dönemlerinde hayvanlarının ihtiyaçlarına göre yaylak ve kışlaklar arasında hareket ediyorlardı. İlkbahar ve yaz aylarında kuzeydeki Kara Kum bölgesine, Cim (Emba) Irmağı çevresine, Aral Gölü ile Buzaçı ve Mangışlak arasındaki sahalara çıkıyorlardı. Kış mevsimi yaklaştığında ise çoğunlukla Aşağı Seyhun boylarına dönüyorlardı.

Oğuzların siyasi merkezi de bu mevsimlik hareket düzenine göre şekillenmişti. Oğuz hükümdarları yabgu unvanını taşıyor ve kış aylarını Seyhun Irmağı yakınındaki Yeni Kent’te geçiriyordu. Yaz mevsiminde ise kuzeydeki yaylaklara gidiyorlardı.

Yeni Kent ve Oğuz Şehirleri

Yeni Kent (Yengi Kent), Oğuz yabgularının başkenti konumundaydı. Arapça kaynaklarda el-Karyetü’l-Hadîse, Farsça Hudûdü’l-Âlem’de ise Dih-i Nev (Yeni Köy) adıyla geçen şehir, Seyhun Irmağı’nın aşağı kesiminde bulunuyordu.

İbn Havkal’a göre Yeni Kent, Seyhun’un ağzına yakın bir yerdeydi ve barış dönemlerinde buraya gemilerle yiyecek maddeleri getiriliyordu. XII. yüzyılda şehrin öneminden dolayı Şehr-i Kend adıyla anıldığı görülür. Moğol istilası sırasında tamamen ortadan kalkmamış, XIII. yüzyılda hâlâ önemli bir şehir olarak varlığını sürdürmüştür.

Oğuz yabgusuna bağlı diğer önemli şehirler Cend ve Huvâre idi. Cend, Seyhun’un sol kıyısında, Yeni Kent’in güneydoğusunda bulunuyordu. Daha sonraki dönemde Selçukluların tarihinde önemli bir yere sahip olan Cend, Selçuk Bey’in faaliyet gösterdiği merkezlerden biri olmuştur. Şehir zamanla büyük bir ticaret merkezi hâline gelmiş ve XII-XIII. yüzyıllarda Harizmşahlar döneminde gelişimini sürdürmüştür.

Huvâre hakkında ise kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadır. Bu durum şehrin zamanla önemini kaybettiğini veya başka bir adla anılmaya başladığını düşündürmektedir.

Karaçuk Bölgesindeki Oğuz Şehirleri

Kaşgarlı Mahmud’un eserinde Oğuz şehirleri arasında Sepren (Savran), Karaçuk, Suğnak, Karnak ve Sütkend zikredilir. Bu şehirlerin çoğu Karaçuk Dağları çevresindeki verimli bölgelerde bulunuyordu.

Sepren veya Savran, X. yüzyıl kaynaklarında Oğuz sınırında bulunan önemli bir şehir olarak geçer. Müslümanlarla Oğuzlar arasındaki ticari ilişkilerde önemli rol oynayan şehir, güçlü surlarıyla dikkat çekiyordu.

Karaçuk, Fârâb bölgesinin Türkçe adıydı. Seyhun çevresindeki bu bölge, Türk şehir kültürünün geliştiği merkezlerden biriydi. Ünlü filozof Fârâbî de bu bölgeyle ilişkilidir.

Suğnak ise Hudûdü’l-Âlem’de yay üretimiyle tanınan bir şehir olarak gösterilir. Daha sonraki dönemlerde de Seyhun çevresinin önemli şehirlerinden biri olmaya devam etmiştir.

Sütkend, Seyhun’un sol kıyısında bulunan bir başka Oğuz yerleşimiydi. X. yüzyılda burada Müslüman olmuş Oğuz ve Karluk grupları yaşamaktaydı. Bu topluluklar, Müslüman olmayan Türk gruplarına karşı bölgeyi koruyorlardı.

Oğuzlarda Göçebe ve Yerleşik Hayat

Oğuz toplumu tamamen göçebe bir yapıdan oluşmuyordu. Seyhun boylarında zamanla şehirler gelişmiş ve bazı Oğuz grupları yerleşik hayata geçmiştir. Özellikle İslamiyet’in kabulünden sonra şehirleşme süreci hız kazanmıştır.

Göçebe Oğuzlar, şehirlerde yaşayan soydaşlarına "yatuk" yani "tembel" adını veriyorlardı. Bunun sebebi, yerleşik hayat sürenlerin savaşlara ve uzun göç hareketlerine daha az katılmalarıydı. Buna karşılık şehirlerde yaşayan Oğuzlar ticaret, zanaat ve tarımla uğraşıyorlardı.

Oğuz şehirlerinde Mâverâünnehir kökenli yerli unsurlar da bulunuyordu. Oğuzlar, Farsça konuşan bu topluluklara "sukak" adını veriyorlardı.

Oğuz Şehir Kültürü

X. yüzyıldan itibaren Aşağı ve Orta Seyhun bölgelerinde ekonomik hayat gelişmiş, bunun sonucunda şehirleşme hız kazanmıştır. Arkeolojik araştırmalar, Oğuz şehirlerinde gelişmiş bir şehir kültürünün bulunduğunu göstermektedir.

Bu şehirlerde ticaret, bilim ve dinî faaliyetler de gelişmiştir. Fârâbî ve Cevherî gibi önemli bilim insanlarının Oğuz çevresiyle bağlantılı olmaları, bölgenin kültürel önemini göstermektedir.

Yerleşik Oğuzların önemli bir bölümü Moğol istilasına kadar şehirlerde yaşamaya devam etti. Moğol istilası sonrasında bu şehirlerde yaşayan halkın bir kısmı Horasan ve İran bölgelerine göç etti. Daha sonra bu grupların önemli bir bölümü Anadolu’ya yöneldi.

İktisadi Hayat

X. yüzyılın başlarında Oğuz toplumunun büyük bölümü konargöçer bir hayat sürmekteydi. Bu nedenle ekonomik faaliyetlerin temelini hayvancılık oluşturuyordu. Oğuzların başlıca servet kaynakları koyun sürüleri, at sürüleri (yılkılar), develer ve bazı kaynaklara göre sığırlardan meydana geliyordu.

At, Oğuz toplumunda yalnızca ulaşım ve savaş aracı değildi; aynı zamanda ekonomik hayatın önemli bir unsuruydu. Develer ise özellikle yük taşımacılığında kullanılıyordu. İbn Fadlan’ın "Türk develeri" olarak kaydettiği hayvanların, çift hörgüçlü Türk develeri olduğu anlaşılmaktadır.

Oğuzların beslenmesinde hayvansal ürünler önemli bir yer tutuyordu. İbn Fadlan, Oğuzların misafirleri için koyun kestiklerini aktarır. Aynı kaynakta ölen kişilerin atlarının etinin yenildiği de belirtilir. Oğuz destanlarında da diğer Türk topluluklarında olduğu gibi at ve deve etinin tüketildiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Bununla birlikte at eti kullanımının zamanla azaldığı, özellikle İslamiyet’in kabulünden sonra Hanefi mezhebinin etkisiyle yaygınlığını kaybettiği görülmektedir.

Ticaret ve Üretim

Oğuzlar ile komşu İslam ülkeleri arasında canlı bir ticari ilişki bulunuyordu. Oğuz ülkesinden geçen en önemli ticaret yollarından biri Harizm’den İtil (Volga) bölgesine uzanan güzergâhtı. Bu yol, Orta Asya ile Doğu Avrupa arasındaki ticarette önemli bir yere sahipti.

İslam coğrafyacıları Oğuzlar arasında çok sayıda tüccar bulunduğunu belirtmektedir. Oğuz tüccarları Harizm bölgesindeki Cürcâniye ve Barategin şehirlerine, Mâverâünnehir’de ise Savran gibi merkezlere giderek ticaret yapıyorlardı.

Oğuzların başlıca ticaret ürünlerinden biri koyundu. Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerinin et ihtiyacının önemli bir kısmı Oğuzlar ve Karluklar tarafından karşılanıyordu. Türk koyununun, bölgedeki diğer koyun türlerinden farklı ve değerli kabul edildiği anlaşılmaktadır.

Oğuzlar ayrıca Türk keçesi üretimiyle de tanınıyorlardı. Keçe, bozkır hayatında çadır yapımından giyim eşyasına kadar birçok alanda kullanılıyordu. İslam dünyasında kaliteli bir ürün olarak bilinen Türk keçesi, Oğuzların ticaret malları arasında yer alıyordu. İbn Fadlan, Harizm’de soğuk günlerde Türk keçesinden yapılmış bir çadırda kaldığını aktararak bu ürünün yaygın kullanımını göstermektedir.

Dini İnanışlar

X. yüzyılın başlarında Oğuzlar, Uygurlar dışında kalan birçok Türk topluluğu gibi geleneksel Türk dini inanışlarını sürdürmekteydiler. İslam dünyasında Türklerin yaratıcı anlayışına sahip oldukları ve Tanrı kavramını kullandıkları bilinmekteydi. Bazı İslam bilginleri Türklerin yaratıcıya Uluğ Bayat adını verdiklerini de aktarmaktadır.

Oğuzların Tanrı anlayışı hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmamaktadır. Ancak bazı kaynaklar, halk arasında Tanrı’nın insanî özelliklerle düşünülebildiğini göstermektedir. İbn Fadlan’ın aktardığı bir olayda bir Oğuz’un Tanrı’nın eşi olup olmadığını sorması, bu konudaki halk tasavvurunun İslam anlayışından farklı olduğunu göstermektedir.

Oğuz toplumunda dinî ve manevi otorite sahibi kişiler bulunuyordu. İbn Fadlan herhangi bir tapınaktan veya din adamından söz etmese de Oğuzların hâkim olarak adlandırdığı bu kişilere büyük saygı gösterildiğini belirtmektedir. Bu kişilerin topluluk üzerinde önemli bir nüfuza sahip oldukları, hatta insanlar ve malları üzerinde karar verme yetkilerinin bulunduğu aktarılmaktadır.

Oğuzların manevi önderlerinden biri Dede Korkut olarak kabul edilir. Bu kişiler hastalıkları tedavi eden, geleceğe ilişkin yorumlarda bulunan, önemli kararların uygun olup olmadığını belirleyen ve dini törenleri yöneten kimselerdi. Bunlara Oğuzlar arasında kam adı verilip verilmediği kesin olarak bilinmemektedir. Daha sonraki dönemlerde bu tür manevi kişilere ata ve baba gibi unvanlar verilmiştir.

Ölüm ve Gömülme Gelenekleri

Oğuzların ölü gömme gelenekleri eski Türk topluluklarıyla büyük benzerlikler taşımaktadır. Ölüler, üzerlerinde elbiseleri, silahları ve kişisel eşyalarıyla birlikte gömülürdü. Mezarlar oda şeklinde hazırlanır, ölü oturur durumda yerleştirilir ve yanına içki dolu kaplar bırakılırdı. Mezarın üzeri kapatıldıktan sonra dış kısmına kubbeyi andıran bir toprak yapı yapılırdı.

Bu mezar geleneği ile sonraki dönemlerde Türk dünyasında görülen kümbetler arasında benzerlikler bulunmaktadır. Hazar ötesi Türkmenlerinde de mezarların üzerine tümsek biçiminde yapılar yapıldığı bilinmektedir.

Cenaze törenlerinden sonra ölü için yuğ adı verilen anma törenleri düzenlenirdi. Bu törenlerde kesilen atların eti yenilir, başları, ayakları ve derileri mezarın üzerine dikilen sırıklara asılırdı. İnanca göre ölen kişi, öteki dünyaya bu atlarla birlikte giderdi.

Oğuzlarda balbal geleneğinin izleri de görülmektedir. Ölen kişinin hayatta öldürdüğü düşmanları temsil eden ağaçtan yapılmış heykeller mezarın üzerine konulurdu. Bu kişilerin öteki dünyada ölene hizmet edeceğine inanılırdı.

Geleneksel İnançlar ve Günlük Hayat

Oğuzlarda su kutsal kabul edilirdi. Bu nedenle suya girmek ve suyu kirletmek hoş karşılanmazdı. Yabancıların yıkanmalarına engel olunur, böyle davrananlara ceza verilirdi. Bu anlayış, Türklerde suyun arındırıcı ve kutsal bir unsur kabul edilmesiyle ilgilidir.

Dini inanışların etkisiyle bazı günlük uygulamalarda da farklılıklar görülmekteydi. Oğuzların elbiselerini eskimeden çıkarmadıkları, koyunları İslami usullerin aksine başına vurarak öldürdükleri aktarılmaktadır.

Hastalıklar konusunda da toplumun geleneksel inanışları etkiliydi. Oğuzlar hastalanan kişilere, yakın akrabaları dahi olsa, fazla yaklaşmazlardı. Hastalara hizmetçiler veya cariyeler bakardı. Yoksul ve kimsesiz hastalar ise kendi kaderlerine bırakılırdı. Bu uygulamanın temelinde bulaşıcı hastalıklardan korunma düşüncesinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Gelenek ve Görenekler

X. yüzyılda Oğuz toplumunda kadınlar, diğer birçok Türk topluluğunda olduğu gibi erkeklerden ayrı tutulmaz ve yüzlerini örtmezlerdi. Kadınların sosyal hayattaki bu konumu, sonraki dönemlerde Anadolu’daki Türkmen topluluklarında da uzun süre devam etmiştir.

Oğuz toplumunda zina ve gulamlık gibi bazı eski toplumlarda görülen uygulamaların yaygın olmadığı belirtilmektedir. İslam dünyasında da Türk kadınları iffetli kimseler olarak tanınmıştır.

Oğuzlarda öldürülen kişinin öcünü alma, yani kan davası geleneği bulunuyordu. Bunun yanında bazı aile hukukuna ait eski gelenekler de yaşamaktaydı. İbn Fadlan, Oğuz sü-başısı Etrek’in babasının ölümünden sonra üvey annesiyle evlendiğini aktarmaktadır.

Evliliklerde kalın adı verilen başlık verme geleneği yaygındı. Düğün törenleri hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamakla birlikte, Türklerde düğünlerin müzik ve oyunlarla kutlandığı bilinmektedir. Nitekim Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in 1063 yılında halifenin kızıyla yaptığı evlilik sırasında Türk beyleriyle birlikte müzik eşliğinde oynadığı ve Türkçe ezgiler söylendiği aktarılmaktadır.

Oğuzların geleneksel yemeklerinden biri tutmaç idi. Tutmaç, tarih boyunca birçok kaynakta Türklerin önemli yemeklerinden biri olarak geçmektedir. Bu yemek daha sonraki dönemlerde Türkiye Selçukluları, Memlükler ve Osmanlı saraylarında da tüketilmiştir.

Oğuzların fiziksel özellikleri hakkında X. yüzyıl için ayrıntılı bilgiler bulunmamaktadır. Daha sonraki kaynaklarda, özellikle Mâverâünnehir ve İran bölgelerine yerleşmelerinden sonra Türkmenlerin yüz şekillerinin İranlılara benzediği yönünde yorumlar yapılmıştır.

Oğuz erkekleri sakallarını tıraş eder, yalnızca bıyık bırakırlardı. Buna karşılık saçlarını kesmezlerdi. XI. yüzyılda Oğuzlarla karşılaşan Ermeni kaynakları, onların uzun saçlarına ve yay kullanımındaki ustalıklarına dikkat çekmiştir.

Oğuzların kıyafetleri hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. Genel olarak yün, keçe ve deriden yapılmış elbiseler giydikleri anlaşılmaktadır. Kış aylarında özellikle deri elbiseler kullanılırdı. Tuğrul Bey’in Nişabur’a girişinde başında keten sarık, üzerinde uzun kollu bir kaftan, ayağında keçe çizme, kolunda yay ve kemerinde üç ok bulunduğu aktarılmaktadır.

Oğuzların karakter özellikleri, yaşadıkları bozkır hayatının etkisiyle şekillenmişti. Sert iklim şartları ve göçebe yaşam savaşçı özelliklerini güçlendirmiştir. Cesaret, doğruluk, konukseverlik ve büyüklerine saygı önemli değerler arasındaydı. Bunun yanında geleneksel inanışların ve manevi otoritelerin toplum üzerindeki etkisi devam etmekteydi.

Oğuzların konuştuğu Türkçe, Kaşgarlı Mahmud tarafından Türk lehçeleri arasında en zarif ve açık lehçelerden biri olarak değerlendirilmiştir. Oğuzlar, Seyhun bölgesindeki şehirlerde birlikte yaşadıkları Soğd halkından da bazı kelimeler almışlardır. Bu kelimelerin bir kısmı daha sonra Anadolu Türkçesine taşınmıştır.

Oğuzların İslâmiyet’e Girişi

Oğuzlar arasında İslâmiyet’in yayılması X. yüzyılın başlarından itibaren görülmeye başlamıştır. X. yüzyılın ilk çeyreğinde Seyhun boylarındaki Süt-Kent’te Müslümanlığı kabul etmiş önemli bir Oğuz topluluğu yaşamaktaydı. Aynı dönemde Fârâb-Kencede ve Taşkent çevresinde Oğuz ve Karluklardan oluşan Müslüman topluluklar bulunuyordu. Bu gruplar, gayrimüslim Türk topluluklarına karşı sınır bölgelerinin savunmasında rol oynuyorlardı.

İbn Fadlan’ın 922 yılında Oğuz ileri gelenlerinden Kıçık Ynal ile yaptığı görüşme, bu dönemde İslâmiyet’in Oğuz yöneticileri arasında henüz tam olarak yerleşmediğini göstermektedir. Kıçık Ynal’ın daha önce Müslüman olduğu, ancak halkın tepkisi üzerine eski inancına döndüğü aktarılmaktadır.

İslâm sınırlarının Sâmânîler döneminde Türk bölgelerine doğru genişlemesi, Oğuzların İslâmiyet’le temasını artırdı. Sâmânî hükümdarı İsmail b. Ahmed’in Talaş seferi ve İsficab bölgesindeki faaliyetleri sonucunda Balasagun’un batısındaki Ordu şehrinde yaşayan Türkmen hükümdarı Müslüman olmuş ve İsficab beylerine vergi vermeye başlamıştır. Bu Türkmen topluluğu, Orta Asya’da İslâmiyet’i kabul eden ilk Türk gruplarından biri olarak kabul edilmektedir.

960 yılında yaklaşık 200.000 çadırlık bir Türk topluluğunun Müslüman olduğu aktarılmaktadır. Bu toplulukların başında Yağma, Karluk, Çiğil ve Tuhsı gibi Kara Hanlı hâkimiyetindeki Türk boyları bulunuyordu.

Oğuzlar arasında İslâmiyet’in yayılması ise X. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hız kazanmıştır. Sâmânî hanedanının son dönemlerinde Ebû İbrahim Muntasır’ın Kara Hanlılara karşı mücadelesi sırasında Oğuz yabgusu ile ittifak kurduğu, akrabalık ilişkisi geliştirdiği ve bu süreçte yabgunun Müslüman olduğu belirtilmektedir. Bu olay, Oğuzlar arasında İslâmiyet’in XI. yüzyıl başlarında etkili bir konuma ulaştığını göstermektedir.

Müslüman Oğuzlara, onları gayrimüslim Oğuzlardan ayırmak amacıyla Mâverâünnehir Müslümanları tarafından Türkmen adı verilmiştir. Başlangıçta "Müslüman Türk" anlamında kullanılan bu ad, zamanla Oğuzların genel adı hâline gelmiştir. Buna karşılık Oğuzlar kendilerini uzun süre Oğuz adıyla ifade etmişlerdir. XIII. yüzyıldan itibaren Türkmen adı yaygın biçimde kullanılmaya başlanmış, ancak Oğuz adı tarihî bir kimlik olarak yaşamaya devam etmiştir.

Türkmen adının kökeni konusunda eski ve yeni kaynaklarda farklı görüşler bulunmaktadır. Yaygın görüşlerden birine göre Türkmen kelimesi Türk adı ile Farsça mânend (benzer) kelimesinin birleşmesinden oluşmuş ve "Türk’e benzer" anlamına gelmiştir. Bir diğer görüş ise kelimeyi Türk-i iman şeklinde açıklamaktadır. Günümüzde ise -men ekinin Türkçe bir pekiştirme eki olduğu ve Türkmen kelimesinin "öz Türk" anlamı taşıdığı görüşü üzerinde durulmaktadır.

Oğuzların İslâmiyet’i kabul etmelerinde Müslüman tüccarlarla kurulan ilişkiler önemli rol oynamıştır. Yeni Kent, Cend ve Huvâre gibi Oğuz şehirlerinde Müslüman topluluklar yaşamaktaydı. Mâverâünnehir ve Hârizm’den gelen tüccarlar aracılığıyla Oğuzlar İslâm dini hakkında bilgi edinmişlerdir. Ticari ilişkilerin yanında şeyh ve dervişlerin faaliyetleri de İslâmiyet’in yayılmasına katkıda bulunmuştur.

Oğuz Yabgu Devleti

Oğuzlar, X. yüzyılın başlarında başında yabgu unvanını taşıyan hükümdarların bulunduğu bağımsız bir siyasi teşkilata sahipti. Oğuzların daha eski dönemlerde de, özellikle Türgişler ve Göktürkler zamanında yabgular tarafından yönetildikleri bilinmektedir. Ancak ilk dönem Oğuz yabgularının isimleri çağdaş kaynaklarda açık şekilde geçmez. Reşîdüddin’in Câmiʿü’t-Tevârîh adlı eserindeki destanî Oğuz tarihine dayanan anlatılarda bazı yabguların isimleri verilmekte ve bu hükümdarlar Kayı boyuna bağlanmaktadır.

Oğuz yabguları kış döneminde başkent durumundaki Yeni Kent’te (Yankent) oturuyordu. Yazlık merkezlerinin nerede bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir.

Devlet Teşkilatı ve Unvanlar

Oğuz Yabgu Devleti’nde hükümdardan sonra en önemli görevliler arasında Köl Erkin ve Sü Başı bulunuyordu. Köl Erkin, yabgunun veziri konumundaydı. Sü Başı ise ordunun başkomutanı anlamına gelmekteydi. Bu unvan, Göktürkler döneminde de kullanılmış ve daha sonraki Türk devletlerinde yaşamaya devam etmiştir.

Oğuzlar arasında yınal (inal) ve tarhan gibi unvanlar da kullanılıyordu. İbn Fadlan’ın seyahatnamesinde Oğuz ileri gelenlerinden Kıçık Yınal’dan bahsedilir. Harizmî ise Oğuz hükümdarına cebûye, veliahdına ise Yınal Tigin denildiğini kaydeder. Kaşgarlı Mahmud’a göre inal unvanı, özellikle anne tarafından soylu kabul edilen kişiler için kullanılıyordu.

Tarhan unvanı da Oğuzlar arasında kullanılan eski Türk unvanlarından biriydi. İbn Fadlan, Oğuz sübaşısı Etrek’in yanında tarhan unvanlı bir bey bulunduğunu aktarır.

Oğuz yabgularının devlet işlerinde kullanılan bir yazışma ve yönetim teşkilatına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Hükümdarın emir ve belgelerine tuğrağ adı verilirdi. Oğuzların diğer Türklerden farklı olarak "bitig" yerine "yazı" kelimesini kullanmaları ve yazıgçı unvanına sahip olmaları, gelişmiş bir bürokratik yapının bulunduğunu göstermektedir. Devlet görevlileri arasında vergi toplayıcılar, saray görevlileri, ahır beyleri, çavuşlar ve muhafızların bulunduğu anlaşılmaktadır.

Oğuzlar önemli meseleleri kengeşme (danışma) yoluyla çözüyorlardı. İbn Fadlan, Oğuz sübaşısı Etrek’in önemli kararlar öncesinde Yınal, Tarhan ve diğer ileri gelenlerle görüş alışverişinde bulunduğunu aktarır.

Askerî Yapı ve Savaş Gücü

Oğuz Yabgu Devleti, X. yüzyılın ilk yarısında bağımsız ve güçlü bir siyasi yapıydı. Oğuzlar herhangi bir devlete bağlı değildi ve dönemin kaynaklarında savaşçı özellikleriyle tanıtılmışlardır. Hudûdü’l-Âlem Oğuzları cesur ve savaşmaya hazır bir Türk topluluğu olarak niteler.

Oğuz ordusunun temelini atlı savaşçılar oluşturuyordu. Başlıca silahları ok, yay, kargı ve kılıçtı. Özellikle ok kullanımı Oğuz savaş kültürünün önemli unsurlarından biriydi. İbn Fadlan, Oğuz sübaşısı Etrek’in iyi bir okçu olduğunu belirtmektedir.

At yetiştiriciliği gelişmiş olan Oğuzlar, savaşlarda hareketli süvari birlikleri kullanıyorlardı. Ermeni tarihçisi Aristakes, Oğuz atlarının hızını ve savaş kabiliyetini övgüyle anlatmaktadır.

Komşularıyla İlişkileri

Oğuzların komşuları ile ilişkileri çoğunlukla mücadele şeklinde gelişmiştir. Oğuzlar, Peçeneklere karşı Hazarlarla ittifak yapmışlardır. Ancak X. yüzyılda Oğuz-Hazar ilişkileri zamanla bozulmuş ve Oğuzlar Hazar topraklarına akınlar düzenlemiştir.

Mes‘ûdî, Oğuzların İtil Nehri çevresine kadar geldiklerini ve nehrin donduğu kış dönemlerinde buz üzerinden geçerek Hazar ülkesine saldırılar yaptıklarını aktarır. Bu bilgiler, Oğuzların Hazarlar üzerinde bağımlı bir konumda olmadığını, aksine saldırı gücüne sahip bağımsız bir siyasi güç olduğunu göstermektedir.

Buna karşılık Oğuzların İtil Bulgarları ile ilişkileri daha dostane idi. İbn Fadlan’ın görüştüğü Oğuz sübaşısı Etrek, Bulgar hükümdarı Almış’ın damadıydı.

Oğuzların güneyinde İslâm dünyasının önemli merkezleri bulunuyordu. Mâverâünnehir ve Hârizm bölgeleri, ticaret yolları üzerinde yer almaları sebebiyle ekonomik ve kültürel açıdan gelişmişti. Bu bölgelerdeki Müslüman tüccarlar Oğuz ülkelerine kadar ulaşarak ticari ilişkiler kuruyorlardı.

Oğuzların doğu komşuları Karluklardı. Kaynaklar, Oğuzlarla Karluklar arasında zaman zaman savaşların yaşandığını ve bu mücadelelerden birinde Oğuz yabgusunun öldüğünü kaydeder.

Kuzeyde ise Kimeklerin bir kolu olan Kıpçaklarla komşuydular. Oğuzlar ile Kıpçaklar arasında mücadeleler yaşansa da barış dönemlerinde Kıpçakların sert kış şartlarında Oğuz topraklarına geçmelerine izin verildiği bilinmektedir. X. yüzyılın sonlarına doğru Kıpçakların güçlenmesi, bölgedeki siyasi dengeleri değiştirmiştir.Evet, bu bölüm de Oğuzlar maddesine eklenmeli ve "Oğuz Yabgu Devleti" bölümünün devamı olmalı. Ancak burada önemli bir nokta var: F. Sümer bu kısımda özellikle destanî anlatılarla tarihî verileri ayırmaya çalışıyor. Ansiklo maddesinde bunu korumak gerekir. Yoksa Şah Melik anlatısı doğrudan gerçek kabul edilmiş gibi görünür.

Bunu şu şekilde düzenlemek daha uygun olur:


Oğuz Yabgu Devleti’nin Sonu

Oğuz Yabgu Devleti’nin ne zaman ve hangi sebeple ortadan kalktığı konusunda kaynaklarda kesin bilgiler bulunmamaktadır. Reşîdüddin’in Câmiʿü’t-Tevârîh adlı eserinde yer alan destanî anlatıda, Oğuz hükümdarı Ali Han’ın oğlu Şah Melik ile Tuğrul arasındaki mücadele sonucunda devletin dağıldığı aktarılır. Ancak bu anlatı tarihî olaylarla tam olarak örtüşmemektedir.

Tarihî kaynaklarda adı geçen Şah Melik, Selçuklular ve Tuğrul Bey ile mücadele eden bir hükümdardır. Ancak çağdaş kaynaklarda kendisi Oğuz yabgusu olarak gösterilmez; Cend hâkimi olarak anılır ve Oğuz kökenli olduğu kesin değildir. Bu sebeple destanî tarihteki Şah Melik ile tarihî kaynaklardaki Şah Melik’in aynı kişi olup olmadığı tartışmalıdır.

Oğuz Yabgu Devleti’nin sona ermesi hakkında iki temel görüş ileri sürülmektedir.

İç Çekişmeler ve Selçukluların Ortaya Çıkışı

Bunlardan ilki, devletin iç mücadeleler sonucunda zayıfladığı görüşüdür. Oğuz toplulukları arasında daha önce de siyasi anlaşmazlıklar yaşandığı ve bazı grupların ayrılarak başka bölgelere göç ettiği bilinmektedir.

Selçukluların ortaya çıkışı da bu iç mücadelelerle bağlantılıdır. Destanî kaynaklara göre Kınık boyundan Dukak (Tokak), Oğuz Yabgu Devleti’nde sü başı görevindeydi. Ölümünden sonra yerine oğlu Selçuk geçti. Yabgunun çevresinden gelen tehditler üzerine Selçuk, bağlı olduğu toplulukla birlikte Cend bölgesine göç etti.

Selçuk Bey’in Cend’e gelişi, Oğuz siyasi birliğinin parçalanma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak kabul edilir. 1003 yılında Sâmânî hanedanını yeniden canlandırmaya çalışan Ebû İbrahim el-Muntasır’ın Oğuzlardan yardım istemesi sırasında Selçuk’un oğlu Arslan’ın yabgu unvanını taşıdığı görülmektedir. Bu durum, Oğuz Yabgu Devleti’nin XI. yüzyıl başlarından önce siyasi gücünü kaybetmiş olabileceğini göstermektedir.

Kıpçak Baskısı

Oğuz devletinin sona ermesinde etkili olduğu ileri sürülen ikinci ihtimal ise Kıpçakların batıya doğru yayılmasıdır. XI. yüzyılın başlarından itibaren Kıpçakların Oğuzların yaşadığı bölgelerde görülmeye başlaması, bölgedeki siyasi dengeleri değiştirmiştir.

Bununla birlikte Kıpçakların doğrudan Oğuz Yabgu Devleti’ni yıktıklarını kesin olarak gösteren bilgiler bulunmamaktadır. Kıpçakların bölgedeki hâkimiyetleri daha çok Oğuz siyasi birliğinin dağılmasından sonra güçlenmiş görünmektedir.

Oğuzların Dağılması

Oğuz Yabgu Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte Oğuz toplulukları farklı bölgelere yayıldılar. Selçukluların yükselişiyle birlikte büyük Oğuz kitleleri Horasan, İran ve Anadolu’ya yöneldi.

Bunun yanında Karadeniz’in kuzeyine giden Oğuz grupları da bulunuyordu. Seyhun çevresindeki Oğuz topluluklarının önemli bir bölümü ise Kıpçakların hâkimiyet alanına girdi.

XI. yüzyılın ortalarında Seyhun boylarındaki Yeni Kent ve Cend çevresinde Kıpçak etkisi görülmeye başlamıştı. Buna rağmen Karaçuk dağları çevresindeki Oğuz toplulukları varlıklarını sürdürmüş, göçebe ve yerleşik Oğuz grupları bölgede yaşamaya devam etmiştir.

Oğuz Yabgu Devleti’nin ortadan kalkmasıyla siyasi birlikleri sona erse de Oğuz toplulukları Selçuklular aracılığıyla Orta Doğu ve Anadolu tarihinin en önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir.

Uzlar (Batı Oğuzları)

XI. yüzyılın ortalarında Oğuzlardan bir topluluk Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda görülmeye başladı. Rus kaynakları bu Oğuz topluluğunu Torki veya Torklar adıyla kaydetmiştir. Rusların aynı bölgede yaşayan diğer Türk toplulukları olan Peçenek ve Kıpçaklar için bu adı kullanmayıp özellikle Oğuzlar için kullanmaları dikkat çekicidir.

Uzların Karadeniz’in kuzeyine gelişleri, Oğuz-Kıpçak mücadeleleriyle bağlantılıdır. Yayık (Ural) ve İtil nehirleri arasındaki bölgede yaşayan bir Oğuz grubu, Kıpçakların baskısı sonucunda İtil Nehri’ni aşarak batıya doğru göç etmek zorunda kaldı. Ancak kısa süre sonra Kıpçaklar da aynı bölgeye ilerledi.

Rus yıllıkları Uzlardan ilk defa 1054 yılı olayları sırasında bahseder. Uzlar 1055 yılında Dinyeper (Özü) Nehri çevresine ulaştılar. 1060 yılında Rus prensleriyle yaptıkları mücadelede yenilince Aşağı Tuna bölgesine çekildiler.

Bizans kaynakları bu topluluğu Uz adıyla anmıştır. Uzlar Aşağı Tuna çevresinde de uzun süre kalmayarak 1065 yılında Tuna Nehri’ni geçip Balkanlara girdiler. Ancak bu hareket onlar için büyük kayıplara yol açtı. Eski düşmanları Peçeneklerin saldırıları, sert kış şartları, salgın hastalıklar ve özellikle kıtlık sebebiyle büyük bir bölümü hayatını kaybetti. Bu felaketlerin ardından Uzlar siyasi birliklerini koruyamadılar.

Hayatta kalan Uz gruplarının bir kısmı Bizans’a sığındı, diğer bir kısmı ise kuzeye dönerek Rus prenslerinin hizmetine girdi.

Bizans, kendisine sığınan Uz topluluklarını özellikle Makedonya başta olmak üzere Balkanların çeşitli bölgelerine yerleştirdi. Bu Uz birlikleri 1071 Malazgirt Savaşı’nda Bizans ordusunda yer aldı. İbnü’l-Cevzî, Bizans ordusundaki Oğuz ve Peçeneklerin sayısının yaklaşık 15.000 olduğunu belirtmektedir.

Bizans kaynaklarına göre Malazgirt Savaşı sırasında Uz ve Peçeneklerden bazı gruplar, Selçuklu tarafına geçti. Bu geçişte aynı Türk kökenine sahip olmalarının etkili olduğu kabul edilmektedir.

Rus hizmetine giren Uz toplulukları ise Rus prensliklerinin güney ve doğu sınırlarında yaşamaya devam ettiler ve XII. yüzyıl boyunca varlıklarını sürdürdüler.

Selçuklular Devrinde Oğuzlar

Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda ve gelişmesinde Oğuz toplulukları temel askerî gücü oluşturmuştur. Dandanakan Savaşı’ndan (1040) sonra Selçuklular Horasan’da hâkimiyet kurarken, Oğuz boyları da yeni devletin sınırlarını genişleten başlıca unsur hâline gelmiştir. Selçuklu hanedanının önde gelenleri Çağrı Bey ve Tuğrul Bey, Oğuz kitlelerinin askerî desteği sayesinde kısa sürede İran ve Irak bölgelerinde güçlü bir devlet kurmayı başarmıştır.

Dandanakan sonrasında Çağrı Bey Merv’de, Tuğrul Bey ise Nişabur’da faaliyet gösterdi. Çağrı Bey Horasan’da Gaznelilerle mücadele ederek bölgedeki Selçuklu hâkimiyetini sağlamlaştırdı. Tuğrul Bey ise batıya yönelerek Rey, Irak ve Bağdat çevresinde Selçuklu hâkimiyetini kurdu. Bu dönemde Anadolu ve İran coğrafyasına yönelen Oğuz hareketleri, Selçuklu siyasi genişlemesinin önemli bir unsuru oldu.

Selçuklu Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Türkistan’dan gelen Oğuz topluluklarının sayısı arttı. Horasan ve çevresi bu kalabalık kitleleri beslemekte zorlanmaya başlayınca birçok Oğuz grubu batıya yönlendirildi. Selçuklu yönetimi, Türkmenlerin hem yeni otlak alanları bulması hem de sınır bölgelerinde askerî görev üstlenmesi amacıyla onları özellikle Bizans sınırlarına sevk etti. 1048 Pasinler Savaşı ve 1071 Malazgirt Zaferi sonrasında Anadolu’ya yönelik Türkmen göçleri hızlandı ve bu süreç Anadolu’nun Türkleşmesinde belirleyici rol oynadı.

Ancak devletleşme süreci, Selçuklu hükümdarları ile Türkmen toplulukları arasında bazı sorunların ortaya çıkmasına da yol açtı. Bozkır hayatına alışmış olan Oğuzlar, eski gelenekleri doğrultusunda ganimet elde etmeyi ve bağımsız hareket etmeyi sürdürmek istiyordu. Buna karşılık Tuğrul Bey ve Alp Arslan, İran coğrafyasında kurulan büyük devletin ihtiyaçlarına uygun olarak daha düzenli bir yönetim sistemi oluşturmaya çalıştı. Bu durum zaman zaman Türkmen beyleriyle merkezî yönetim arasında anlaşmazlıklara neden oldu.

Tuğrul Bey döneminde İbrahim Yınal’ın isyanında önemli sayıda Türkmen onun yanında yer aldı. Daha sonra Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış da Türkmen desteğiyle Selçuklu tahtında hak iddia etti. Bu olaylar, Selçuklu hanedanının kuruluşunda büyük rol oynayan Türkmen kitlelerinin devlet yönetimindeki beklentilerini göstermektedir.

Selçuklu hükümdarları zamanla düzenli ordu teşkilatı oluştururken gulâm (memlük) sistemine de önem verdiler. Bu sistem sayesinde hükümdara doğrudan bağlı, disiplinli askerî birlikler oluşturuldu. Ancak bu durum, devletin kuruluşunda etkili olan Türkmen beylerinin merkezî yönetimdeki ağırlığının azalmasına yol açtı. Nizâmülmülk, Türkmenlerin devlet hizmetine alınması ve onların tecrübelerinden yararlanılması gerektiğini savunarak bu soruna dikkat çekmiştir.

Bununla birlikte Türkmenler Selçuklu döneminde tamamen devlet dışında kalmadılar. Özellikle uç bölgelerinde önemli askerî ve sosyal görevler üstlendiler. Bizans sınırlarında yaşayan Türkmenler akınlarda bulunarak yeni toprakların ele geçirilmesine katkı sağladılar. Anadolu’da kurulan Türk beyliklerinin ve yerleşimlerinin temel insan kaynağını da bu Türkmen toplulukları oluşturdu.

Selçuklu döneminde Oğuz adı zamanla yerini büyük ölçüde “Türkmen” adına bıraktı. Gazneli ve bazı doğulu kaynaklarda Selçuklu Oğuzları için Türkmen adı kullanılırken, Arap ve Bizans kaynaklarında uzun süre Oğuz (Guzz, Uz) adı tercih edildi. XIII. yüzyıldan itibaren ise Oğuz toplulukları genel olarak Türkmen adıyla anılmaya başladı.

Selçuklular döneminde Oğuzlar, bir yandan büyük bir imparatorluğun kuruluşunu sağlayan askerî güç olurken, diğer yandan Anadolu’nun Türkleşmesini gerçekleştiren ana topluluk hâline geldiler. Selçuklu siyasi tarihi ile Türkmen hareketleri birbirinden ayrılmaz şekilde gelişmiş ve Oğuzlar Orta Doğu tarihinin en önemli unsurlarından biri olmuştur.

Selçuklular Devrinde Oğuzların Yayılışı

Mâverâünnehir

Selçuklu döneminde önemli Oğuz topluluklarından biri Mâverâünnehir bölgesinde yaşamaktaydı. Bu Oğuzlar, Karahanlı hâkimiyeti altında bulunuyor ve devletin askerî gücü içinde yer alıyordu. Mâverâünnehir’de ayrıca Karluklar gibi diğer Türk toplulukları da bulunmaktaydı.

XII. yüzyılın başlarında Mâverâünnehir’de yaşayan Oğuzların, Kıpçak baskıları sonucunda bu bölgeye geldikleri anlaşılmaktadır. Bu topluluklar Boz Ok ve Üç Ok olmak üzere iki ana kola ayrılıyordu. Karahanlı hükümdarlarıyla ilişkileri genellikle iyi olan Oğuzlar, özellikle Buhara’nın kuzey ve kuzeydoğusundaki sahalarda yaşamaktaydı.

1141 yılında Katvan Savaşı’nda Selçuklu Sultanı Sencer’in Kara Hıtaylar karşısında yenilmesinden sonra bölgedeki dengeler değişti. Kara Hıtayların desteğini alan Karluklar, Mâverâünnehir’deki Oğuzları bölgeden uzaklaştırdı. Bunun üzerine Oğuzların büyük bir bölümü Horasan’a göç etti.

Horasan’a gelen bu Oğuz toplulukları Belh ve Toharistan çevresine yerleşti. Sultan Sencer tarafından devlet hizmetine alınmayan Oğuzlar, vergi veren topluluk statüsünde kabul edildi. Bu durum zamanla Selçuklu yönetimi ile Oğuzlar arasında gerilime yol açtı.

1153 yılında Belh valisi Kımac ile Oğuzlar arasında çıkan anlaşmazlık savaşa dönüştü. Oğuzlar Kımac’ın ordusunu yenilgiye uğrattıktan sonra Sultan Sencer üzerlerine yürüdü. Yapılan savaşta Oğuzlar Selçuklu ordusunu mağlup ederek Sultan Sencer’i esir aldılar.

Oğuzlar, Sultan Sencer’i hükümdar olarak göstermeye devam etseler de Horasan’da fiilî hâkimiyeti ele geçirdiler. Belh, Merv ve Serahs bölgelerinde etkili olan Oğuz beyleri kendi bölgelerinde yönetim kurdular. Ancak ortak bir siyasi merkez oluşturamamaları ve güçlü bir lider çıkaramamaları nedeniyle uzun süreli bir devlet kuramadılar.

XII. yüzyılın sonlarına doğru Harizmşahların güçlenmesi ve bölgedeki siyasi mücadeleler sonucunda Horasan Oğuzlarının hâkimiyeti sona erdi. Dağılan Oğuz topluluklarının önemli bir kısmı Kirman, Fars, Azerbaycan, Suriye ve Anadolu’ya göç etti. Bu göçler, Orta Doğu’daki Türkmen varlığının güçlenmesinde önemli rol oynadı.

Mangışlak

Hazar Denizi’nin doğusunda bulunan Mangışlak yarımadası, X. yüzyıldan itibaren Oğuz topluluklarının yerleştiği önemli bölgelerden biri hâline geldi. Oğuzlar arasındaki siyasi mücadeleler sonucunda bazı toplulukların bu bölgeye gelerek yerleştiği anlaşılmaktadır. Seyhun boylarından Mangışlak’a yönelik göçler sonraki dönemlerde de devam etti.

Selçuklu döneminde Mangışlak Türkmenleri kendi siyasi yapılarına sahipti. XI. yüzyılın sonlarında bölgede Kafşut adlı bir Türkmen beyi hâkim bulunuyordu ve Mangışlak yöneticileri kaynaklarda melik unvanıyla anılıyordu.

Harizmşah Atsız, XII. yüzyılın başlarında Mangışlak’ı ele geçirdi. Türkmenler bölgeyi savunmalarına rağmen Atsız tarafından yenilgiye uğratıldı. Bu olaydan sonra Mangışlak Türkmenleri bağımsız siyasi güçlerini kaybederek Harizmşahların hâkimiyeti altına girdiler.

Balhan

Hazar Denizi’nin güneydoğusunda bulunan Balhan bölgesi, Türkmenlerin uzun süre yaşadığı önemli merkezlerden biriydi. Coğrafi şartları sebebiyle göçebe hayat için elverişli olan bu bölge, Selçuklu döneminde Türkmen topluluklarının güvenli yerleşim alanlarından biri olarak kaldı.

Kaynaklarda Balhan bölgesi “Türk dağı” olarak anılmıştır. Mangışlak’a göre daha küçük bir Türkmen nüfusuna sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte bölge, sonraki dönemlerde de Türkmenlerin önemli yurtlarından biri olmayı sürdürmüştür.

Horasan

Horasan, Selçuklu Devleti’nin kuruluş merkezi olmasına rağmen ilk dönemlerde büyük bir Türkmen nüfusuna sahip değildi. XI. ve XII. yüzyıllarda Türkistan ve Mâverâünnehir’den gelen Oğuz toplulukları bölgedeki Türk nüfusunu önemli ölçüde artırdı.

1141 Katvan Savaşı sonrasında Mâverâünnehir’den çıkarılan Oğuzlar, Belh ve Toharistan çevresine yerleşti. Sultan Sencer tarafından devlet hizmetine alınmayan bu topluluklar vergiye bağlandı. Bu durum Oğuz beyleri ile Selçuklu yönetimi arasında gerginliğe yol açtı.

1153 yılında Oğuzlar ile Belh valisi Kımac arasında başlayan anlaşmazlık savaşa dönüştü. Oğuzlar Kımac’ın ordusunu yenerek güç kazandı. Ardından Sultan Sencer’in ordusunu da mağlup ederek onu esir aldılar.

Sultan Sencer’in esir alınmasından sonra Oğuzlar Horasan’da fiilî hâkimiyet kurdu. Belh, Merv ve Serahs gibi önemli merkezlerde etkili oldular. Ancak ortak bir yönetim oluşturamamaları ve güçlü bir siyasi lider çıkaramamaları nedeniyle uzun süreli bir devlet kuramadılar.

XII. yüzyılın sonlarında Harizmşahların güçlenmesiyle Horasan’daki Oğuz hâkimiyeti sona erdi. Bölgeden dağılan Oğuz topluluklarının önemli bir kısmı Kirman, Fars, Azerbaycan ve Anadolu’ya göç etti.

Kirman

Horasan’daki siyasi güçlerini kaybeden Oğuz topluluklarının bir bölümü XII. yüzyılın sonlarında Kirman bölgesine göç etti. Yaklaşık 5.000 atlıdan oluşan bu topluluk, aileleri ve sürüleriyle birlikte bölgeye geldi.

Başlangıçta Kirman yönetimiyle anlaşmaya çalışsalar da kısa süre içinde çatışmalar başladı. Oğuzlar 1179 yılında Kirman kuvvetlerini yenerek bölgede etkili hâle geldiler. Daha sonra Kirman Selçuklu hükümdarı Turan Şah ile anlaşarak onun hâkimiyetini kabul ettiler.

Oğuzlar başlangıçta yağma hareketlerinde bulunmuş olsalar da zamanla yerleşik düzene geçerek bölgenin ekonomik hayatına katkı sağladılar. Melik Dinar döneminde Kirman’da istikrarlı bir yönetim kuruldu.

Melik Dinar’ın ölümünden sonra Kirman Oğuzlarının gücü azaldı. Harizmşahlar ve Salgurluların baskısı sonucunda siyasi hâkimiyetlerini kaybettiler. Bir kısmı Sistan ve Horasan taraflarına çekilirken, diğerleri zamanla bölgedeki Türkmen toplulukları içinde eridi.

Fars ve Huzistan

Selçuklu döneminde Fars ve Huzistan bölgelerinde çeşitli Oğuz boyları yaşamaktaydı. Bu topluluklar genellikle uç bölgelerinde ve siyasi hâkimiyetin zayıf olduğu alanlarda yerleşmişti.

Fars bölgesinde Salur boyuna mensup Türkmenler etkili oldu. Bu topluluk daha sonra Salgurlular adıyla bilinen siyasi yapının temelini oluşturdu.

Huzistan’da ise Avşar boyuna mensup Türkmenler bulunuyordu. Avşarlar bölgedeki siyasi mücadelelerde etkin rol oynadılar ve bir süre Huzistan çevresinde hâkimiyet kurdular.Devam ediyorum. Aynı üslup ve yoğunlukta sürdürüyorum:

Azerbaycan ve Arran

Selçuklu fetihlerinden sonra Azerbaycan ve Arran bölgeleri çok sayıda Oğuz topluluğunun yerleştiği önemli merkezlerden biri oldu. Bu bölgelerde yaşayan Türkmenler, özellikle Anadolu’nun fethinde ve Türk nüfusunun batıya doğru yayılmasında önemli rol oynadı.

Alp Arslan döneminde Azerbaycan çevresinde Nâvekiyye adı verilen önemli bir Türkmen topluluğu bulunuyordu. Bu topluluk Bizans topraklarına düzenlenen akınlarda etkin görev aldı. Nâvekiyyelerin bir bölümü Suriye ve Anadolu’ya yönelirken, bölgede kalan gruplar akın faaliyetlerini sürdürdü.

Azerbaycan ve Arran’daki Türkmen beyleri genellikle bölge yöneticilerine bağlı olarak hareket ediyor, Gürcülerle yapılan savaşlara katılıyorlardı. Erdebil, Hoy, Urmiye ve Nahçıvan çevresi Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı yerler arasındaydı.

XII. yüzyılda Azerbaycan’daki Türkmen beyleri Irak Selçuklu siyasetinde de etkili oldu. Bazı Türkmen emirleri yüksek askerî görevlere yükselerek devlet yönetiminde önemli roller üstlendiler.

Celâleddin Harizmşah döneminde Arran bölgesinde Türkmen nüfusu oldukça fazlaydı. Ancak Moğol istilaları sırasında bölgedeki Türkmenlerin önemli bir kısmı yerlerini terk ederek Anadolu’ya göç etti.

Irak ve el-Cezîre

Irak ve el-Cezîre bölgelerinde Selçuklu döneminden itibaren çeşitli Türkmen toplulukları yaşamaktaydı. Özellikle Musul çevresi Türkmen beylerinin etkili olduğu alanlardan biriydi.

Bu bölgede Türkmen emirleri askerî güçleriyle siyasi mücadelelerde rol oynadılar. Zengiler döneminde de Türkmen beyleri önemli görevler üstlendi. Musul Atabegliği’nin askerî yapısında Türkmen unsurlar önemli bir yer tuttu.

Bölgedeki Türkmen beylerinden bazıları kendilerine bağlı dirliklere sahipti ve yerel yönetimde etkiliydi. Türkmenlerin askerî yetenekleri, özellikle Haçlılara karşı yürütülen mücadelelerde önemli katkı sağladı.

Musul çevresindeki Türkmen toplulukları sonraki dönemlerde de varlıklarını sürdürerek Irak’ın kuzeyindeki Türk nüfusunun temel unsurlarından biri hâline geldi.

Suriye

Suriye’ye ilk büyük Türkmen hareketlerinden biri XI. yüzyılın sonlarında gerçekleşti. Alp Arslan döneminde Anadolu’ya yönelen Nâvekiyye Türkmenlerinden bazı gruplar Suriye’ye indi.

Bu Türkmenler kısa sürede bölgede etkili oldular. Atsız gibi Türkmen beyleri Şam ve Kudüs çevresinde hâkimiyet kurarak önemli siyasi faaliyetlerde bulundu. Ancak XII. yüzyılın başlarından itibaren Nâvekiyye topluluklarının siyasi etkisi azaldı.

XII. yüzyılda Zengiler döneminde yeni Türkmen grupları Suriye’ye yerleştirildi. Özellikle Yıva boyuna mensup Türkmenlerin bir bölümü Musul ve Halep çevresinden Suriye’ye getirildi. Yaruklu adıyla bilinen bu topluluk, Haçlı sınırlarında askerî görevler üstlendi.

Yaruklular, Halep bölgesinde önemli bir Türkmen beyliği oluşturdu. Bölgedeki Türkmenler hem askerî faaliyetlerde bulunmuş hem de şehirlerde sosyal ve ekonomik yapının gelişmesine katkı sağlamıştır.

Moğol istilası sonrasında Anadolu’dan ve doğu bölgelerinden yeni Türkmen göçleri gerçekleşti. Bu göçler Suriye’deki Türkmen nüfusunun artmasına yol açtı.

Anadolu

Oğuzların en önemli yerleşim alanlarından biri Anadolu oldu. Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra başlayan Türkmen göçleri sonucunda Anadolu’nun büyük bölümü kısa sürede Türk hâkimiyetine girdi.

Türkiye Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda Oğuzlar temel askerî gücü oluşturdu. Selçuklu hanedanının atası Arslan Yabgu’nun soyundan gelen Kutalmışoğulları, Anadolu’daki hâkimiyetlerini Türkmen desteğiyle kurdu.

Anadolu’daki Türkmenler özellikle uç bölgelerinde yoğunlaştı. Bizans sınırlarında yaşayan bu topluluklar akıncı ve sınır muhafızı olarak görev yaptı. Yeni fethedilen bölgelerde yerleşerek Anadolu’nun Türkleşmesinde temel rol oynadılar.

Selçuklu yönetimi zamanla daha düzenli bir devlet yapısı kurarken gulâm sisteminden de yararlandı. Ancak ordunun ve toplumun önemli bir bölümü Türkmenlerden oluşmaya devam etti.

Anadolu’ya yönelik göçler XII. ve XIII. yüzyıllarda da sürdü. Azerbaycan, Arran, Horasan ve Türkistan’dan gelen yeni Türkmen kitleleri özellikle Moğol istilaları sonrasında Anadolu’daki Türk nüfusunu daha da artırdı.

Uç bölgelerinde yaşayan Türkmenler, Selçuklu sınırlarının genişlemesinde etkili oldu. Batı Anadolu’da Bizans’a karşı yürütülen mücadelelerde önemli rol oynayan bu topluluklar, daha sonra Anadolu beyliklerinin ve Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda temel insan kaynağını oluşturdu.

Mısır, Kuzey Afrika ve Yemen

Selçuklu döneminde bazı Türkmen grupları Orta Doğu’nun batı bölgelerine kadar ulaştı. Zengiler döneminde Suriye üzerinden Mısır’a gönderilen ordularda önemli sayıda Türkmen asker bulunuyordu.

Mısırlılar, bu dönemde bölgeye gelen Türk askerlerini genel olarak “Guzz” (Oğuz) adıyla anıyordu. Bu kullanım zamanla bütün Türk askerî unsurları için kullanılan genel bir ifadeye dönüştü.

Yemen’de ise Resûlîler hanedanının kuruluşunda Türkmen unsurların etkisi görüldü. Selahaddin Eyyûbî döneminde Yemen’e gönderilen Türkmen emirleri burada güç kazandı ve daha sonra Resûlî hanedanının temelini oluşturdu.

Boy Teşkilâtı ve Boylar

Oğuzlar siyasî ve toplumsal bir teşekkülü ifade etmek için el (il) kelimesini kullanmışlardır. Oğuz eli, Ak-Koyunlu eli ve Dulkadır eli gibi kullanımlar bu anlayışı göstermektedir. Diğer Türk topluluklarında aynı anlamda kullanılan budunkelimesinin ise Oğuzlarda zamanla unutulduğu anlaşılmaktadır. Moğolca karşılığı olan ulus kelimesi de İlhanlıların etkisiyle özellikle Doğu Anadolu Türkmenleri arasında el kelimesiyle birlikte kullanılmıştır. Kara-Koyunlu ulusu, Boz-Ulus ve Kam-Ulus gibi adlandırmalar bu kullanıma örnektir.

Oğuz elinin başında yabgu unvanını taşıyan hükümdarlar bulunuyordu. XII. yüzyıldan sonra yabgu kelimesi bu anlamıyla kullanılmamış ve zamanla unutulmuştur. Türkmen ellerinin başındaki hükümdarlar ise Türkçe beğ unvanını taşımışlardır. El kelimesi zamanla ülke anlamını da kazanmıştır. Yurt, elin, boyun, obanın ve ailenin sahibi olarak üzerinde yaşadığı yeri ifade eder.

Oğuz elini meydana getiren teşekküllerin her birine boy adı verilir. Kâşgarlı Mahmud, boy kelimesinin Oğuzca olduğunu belirtir. Orhun kitabelerinde geçen bod kelimesinin de bu sözün eski şekli olduğu kabul edilmektedir. Boy kelimesi Türkiye’de bu anlamıyla uzun süre kullanılmıştır.

Boyların başında bulunan yöneticilere boy beği denilirdi. Arapçadan alınan kabile kelimesi de Türkçede özellikle boy anlamında kullanılmıştır. Boyları yöneten beyler, Oğuz ve Türkmen soylularını meydana getiriyordu. Yabgular ve sultanlar da bu beyler arasından çıkmıştır.

Boylar daha küçük teşekküller olan obalara ayrılıyordu. Kâşgarlı Mahmud, oba kelimesinin de Oğuzca olduğunu bildirir. Obalardan sonra aileler gelmekteydi; ancak Oğuzların aile için kullandıkları kelime bilinmemektedir. Böylece ailelerden obalar, obalardan boylar, boylardan da Oğuz eli meydana gelmiştir.

Oğuz elindeki temel oymak birliği boy idi. Oymak kelimesi bu eserde boyları, obaları ve bunların kollarını ifade eden genel bir anlamda kullanılmaktadır. Daha önce bu anlamda aşiret kelimesi kullanılmıştır. Günümüzde Güney Anadolu’da aşiret kelimesi yörük anlamında hem tekil hem çoğul olarak kullanılmaktadır.

Oğuz boyları genellikle tek başına hareket eden topluluklar değildi. Arap ve bazı diğer kavimlerde görülen münferit yaşama biçiminden farklı olarak, Oğuz boyları çoğunlukla el hâlinde, yani birkaç oymağın bir arada bulunduğu bir yapı içinde yaşamışlardır. Bu durum siyasî başarılarında önemli bir unsur olmuştur.

Oğuz Elinin Dağılması ve Boyların Tarihi

X. yüzyılın başlarından itibaren Oğuz eli içinden çeşitli kümeler hâlinde ayrılmalar başlamıştır. Bu topluluklardan biri Hazar Denizi kıyısındaki yarımadaya giderek yerleşmiş ve buraya Mangışlak adını vermiştir. İkinci büyük grup Selçukluların yönetiminde Yakın Doğu ülkelerine gelmiştir. Üçüncü bir grup ise XI. yüzyılda Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a inmiştir.

Bunların yanında Oğuzlardan önemli bir nüfus da Seyhun’un orta yatağındaki şehirlerde yerleşmiştir. Göçebe Oğuzlar, şehirlerde yaşayan bu topluluklara küçümseyici anlamda yatuk yani tembel adını vermişlerdir.

Bütün bu ayrılmalara rağmen Oğuz eli eski yurdunun bir bölümünde el teşkilâtını koruyarak yaşamaya devam etmiştir. Sultan Sencer’i yenen Oğuz topluluğu Boz-Ok ve Üç-Ok adlarıyla iki kola ayrılmıştır. Ancak bu topluluk, Oğuz teşkilâtını sürdüren son ana kol değildir.

Boz-Ok ve Üç-Ok şeklindeki ikili teşkilâtı en son taşıyan Oğuz-Türkmen topluluğu, Moğol baskısı sonucunda XIII. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’dan Suriye’ye göç eden kalabalık Türkmen grubudur.

Oğuz boylarının tarihi de Oğuz elinin tarihi gibi gelişmiştir. Herhangi bir siyasî harekete bir boya mensup bütün obaların katıldığı görülmez. XII. yüzyılda İran’ın Fars bölgesinde siyasî hâkimiyet kuran Salgurlar, Salur boyunun tamamı değil, bu boya bağlı bir oba veya koldu. Aynı şekilde Ak-Koyunlu ailesinin yanında bulunan topluluk da Bayındır boyunun bir obasıydı.

Selçuklu fetihlerine de Kınık boyunun bütün obaları katılmamıştır. Anadolu’da Oğuz boylarına ait farklı yer adlarının ve teşekküllerin görülmesi de bu durumla ilgilidir. Oğuz boylarının çeşitli obaları ve kolları Anadolu’ya farklı zamanlarda gelmiş, daha sonra siyasî ve ekonomik sebeplerle yeni ayrılıklar meydana gelmiştir.

XVI. yüzyılda Osmanlı ailesinin yurdu olan Sultan-Önü sancağındaki Karacaşehir kazasına bağlı bir köyün Tokuz-Oğuz adını taşıdığı bilinmektedir. Ancak bu köyün bu adı hangi sebeple aldığı bilinmemektedir.

Oğuz Boylarının Sayısı ve Listeleri

Seyhun Oğuzları XI. yüzyılda 24 boydan meydana geliyordu. Bu bilgiyi veren Kâşgarlı Mahmud, aynı zamanda bu boylardan 22’sinin listesini de vermiştir. Selçuklu fetihlerinden söz eden Ermeni tarihçi Urfalı Vahram da fetheden topluluğun 24 boydan oluştuğunu kaydetmiştir.

Oğuz boylarının tam listesi XIV. yüzyılın başlarında Reşîdüddin tarafından verilmiştir. Bu listeler, Oğuz boylarının tamamını belirlemek açısından büyük önem taşımaktadır. Kâşgarlı Mahmud’un listesinden Memlûk dönemi tarihçilerinden Aynî yararlanmıştır. Diğer eserlerde yer alan listeler ise doğrudan veya dolaylı olarak Reşîdüddin’in listesine dayanmaktadır.

Kâşgarlı Mahmud, bazı özellikleri sebebiyle diğerlerinden ayrılan ve Oğuzlardan sayılmadığını belirttiği iki boyu listesine almamıştır. Ayrıca sayısı az ve damgası bilinmeyen Çarukluğ boyunun adı da Reşîdüddin’in listesinde bulunmaz.

Reşîdüddin’in listesinde Kâşgarlı’da yer almayan Yaparlı, Kızık ve Karkın adları bulunmaktadır. Yaparlı boyunun tarihî kayıtlarına ve yer adlarına rastlanmadığı belirtilmektedir. Buna karşılık Kızık ve Karkın boylarının Anadolu’daki yer adları ve teşekküllerle bilindiği ifade edilmektedir. Bu sebeple Reşîdüddin’in listesinin bu bakımdan tarihî durumla uyumlu olduğu düşünülmektedir.

Kâşgarlı Mahmud’un listesinin boyların kendi dönemlerindeki siyasî şöhretlerine göre düzenlendiği anlaşılmaktadır. Nitekim Selçuklu hanedanının mensup olduğu Kınık boyu onun listesinde ilk sırada yer alırken, Reşîdüddin’in listesinde sonlarda bulunmaktadır. Reşîdüddin’in listesi ise Oğuz boylarının eski siyasî ve toplumsal durumlarına göre hazırlanmıştır.

Reşîdüddin’e göre 24 Oğuz boyu, Oğuz Han’ın altı oğlundan türemiştir. Her boyun kendine ait bir damgası, her dört boyun ise ortak bir ongunu bulunmaktadır. 24 boy ayrıca iki büyük kola ayrılmıştır: Boz-Ok ve Üç-Ok. Bu ayrım Kâşgarlı Mahmud’un listesinde bulunmamakla birlikte tarihî bir teşkilâtlanma olarak kabul edilmektedir.

Boz-Ok ve Üç-Ok Teşkilâtı

Oğuz boylarının Boz-Ok ve Üç-Ok şeklindeki iki kola ayrılması, Reşîdüddin’in eserinde görülmektedir. Bu iki kola ait adlandırmalar Kâşgarlı Mahmud’un listesinde bulunmaz. Ancak bu ayrımın tarihî bir gerçek olduğu bilinmektedir. Sultan Sencer’i yenen Oğuzlar bu adlarla iki kola ayrılmış, XIV. yüzyılda Kuzey Suriye’deki Türkmenler de aynı teşkilâtı sürdürmüştür.

Kuzey Suriye Türkmenlerinden Boz-Ok koluna mensup olanlar Yozgat bölgesinde yerleşmiş ve bölge Cumhuriyet dönemine kadar Boz-Ok adıyla anılmıştır. Ayrıca XVI. yüzyılda Konya’nın kuzeyinde, İstanbul-Halep yolu üzerinde Boz-Ok adlı büyük bir köy bulunmaktaydı. Günümüzde de Urfa’nın Birecik kazasında aynı adı taşıyan bir yerleşim bulunmaktadır.

Reşîdüddin, Boz-Ok kelimesini “parçalamak” anlamındaki boz fiiliyle açıklamıştır. Ancak bu açıklamanın kabul edilmesi mümkün değildir. Eski Türklerde ok kelimesinin boy anlamında kullanıldığı bilinmektedir. Buna göre Üç-Ok, üç boy anlamına gelir. Boz-Ok kelimesindeki boz unsurunun da bir sayı ifade etmiş olması muhtemeldir.

Reşîdüddin’in verdiği bilgilere göre Oğuz elinde hâkim kolu Boz-Oklar oluşturuyordu. Boz-Okların sembolü yay, Üç-Okların sembolü ise oktu. Tuğrul Bey’in 1038 yılında Nişabur’a girerken kolunda gerilmiş bir yay ve belinde üç ok bulunması, onun Boz-Ok ve Üç-Okların yani bütün Oğuz elinin hükümdarı olduğunu göstermeye yönelik bir sembol olarak değerlendirilmiştir.

Yüreğir boyunun damgasının da yay ve üç ok şeklinde olduğu belirtilmektedir. Yay ve üç okun, Oğuz yabgularının hükümdarlık alâmeti olması muhtemeldir.

Eski Türk teşkilâtında olduğu gibi Oğuz elinde ve ordusunda da ikili düzen önemli bir yere sahipti. El ve ordu iki kola ayrılır, bu kollar sağ ve sol olarak adlandırılırdı. Osmanlı Devleti’nde de askerî ve idarî teşkilâtta sağ kol ve sol kol ayrımı kullanılmıştır.

Türklerde sağ kol, Moğollardaki uygulamanın aksine daha üstün kabul edilmiştir. Boz-Oklar hâkim kol sayıldıkları için sağ kol olarak değerlendirilmişlerdir. Bu anlayış, Boz-Ok ve Üç-Ok kollarının varlığını sürdürdüğü dönemlerde devam etmiştir.

Boz-Okların üstün kabul edilmesinin sebeplerinden biri, İslâmiyet öncesinde siyasî hâkimiyetin uzun süre bu kola bağlı boylarda bulunması ve Oğuz yabgularının çoğunlukla bu boylardan çıkmasıdır. Oğuz yabgularının çıktığı başlıca boylar arasında Kayı, Yazır, Avşar, Beğdili ve Eymür gösterilir. Bunlardan yalnız Eymür boyu Üç-Ok kolundandır.

Buna karşılık Dede Korkut anlatmalarında siyasî üstünlüğün Üç-Oklar tarafında olduğu görülmektedir. İslâm dünyasında da Üç-Ok koluna mensup önemli siyasî teşekküller ortaya çıkmıştır. Selçuklu hanedanı (Kınık), Salgurlular (Salur), Börçemoğulları (Yıva), Ak-Koyunlular (Bayındır), Ramazanoğulları (Yüreğir) ve Kadı Burhaneddin bu koldan gelmiştir.

Boz-Ok kolundan ise Artukluların (Döğer), Şumlaoğullarının (Avşar) ve Nadir Şah’ın (Avşar) bu boya mensup oldukları belirtilmektedir.

Oğuz Boylarında Damga ve Ongunlar

Kâşgarlı Mahmud ve Reşîdüddin’in listelerinde Oğuz boylarının adları, kendi dönemlerindeki söyleyiş biçimleriyle verilmiştir. Fahreddin Mübarek Şah’ın listesindeki Oğuz boyu adları da Kâşgarlı Mahmud’un listesindeki şekillere yakındır.

Kâşgarlı Mahmud ve Reşîdüddin’in eserlerinde Oğuz boylarının damgaları da gösterilmiştir. Bu durum, damgalara verilen önemi göstermektedir. Kâşgarlı, bu damgaların hayvanlara ve yılkılara vurulduğunu belirtir. Reşîdüddin ise bunları damga kelimesiyle ifade eder.

Oğuzların damga için hangi kelimeyi kullandıkları kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Anadolu’da kullanılan im (en)kelimesinin bu anlamla ilişkili olduğu kabul edilmektedir.

Bazı Türk hanedanları, bağlı oldukları boyların damgalarını aile işareti olarak kullanmıştır. Salgurluların paralarında Salur damgası, Ak-Koyunlu paralarında Bayındır damgası ve Osmanlı hükümdarı II. Murad’ın bazı sikkelerinde Kayı damgası görülmektedir.

Ak-Koyunlular damgalarını yalnızca paralarında değil, yaptırdıkları eserlerde, resmî belgelerde ve bayraklarında da kullanmışlardır. II. Murad’ın haleflerinin paralarında Kayı damgası görülmemekle birlikte hükümdarlara ait bazı eşyalarda ve silahlarda bu damgaya rastlanmaktadır.

Oğuz boylarının damgaları Anadolu’da hayvanlara vurulmasının yanında halı ve kilim motiflerinde, evlerin duvarlarında, çeşitli eşyalarda, giysi süslemelerinde ve mezar taşlarında da kullanılmıştır. Bazı damgaların yapılar, anıtlar ve kayalar üzerinde bulunduğu da belirtilmektedir.

Reşîdüddin’in listesinde damgaların yanında ongunlar da yer almaktadır. Bunların tamamı eti yenmeyen avcı kuşlardan oluşmaktadır. Reşîdüddin, ongun olarak kabul edilen hayvan veya kuşun kutsal sayıldığını, incitilmediğini ve etinin yenmediğini belirtir.

Abdülkadir İnan’a göre ongun kelimesi Moğolca, Türkçedeki karşılığı ise tözdür. Ancak Oğuzların tarihinde bir totem döneminin bulunduğuna dair kesin bir bilgi yoktur. Ayrıca Oğuzların ongun kuşları bulunduğuna ilişkin başka kaynaklarda bilgi verilmemektedir. Bu sebeple Oğuz boylarının ongunlarına dair verilen bilgilerin doğruluğu tartışmalıdır.

Reşîdüddin’de ongun olarak gösterilen kuşlar arasında şahin, kartal, tavşancıl, sunkur, uç ve çakır bulunmaktadır. Şahin kelimesinin Farsça olduğu belirtilmektedir. Kartal için kullanılan kelimenin ise yeni bir kullanım olduğu, Anadolu’da karakuş kelimesinin de kullanıldığı ifade edilir. Tavşancıl, kartala benzeyen fakat daha küçük bir kuştur. Sunkur ise tuğruldan küçük, doğandan büyük bir kuş olarak tarif edilmektedir. Uç hakkında ise yeterli bilgi bulunmadığı belirtilmektedir. Çakır da doğan türünden bir kuştur.

Boylarda Orun ve Ülüş Geleneği

Reşîdüddin’in listesinden anlaşıldığına göre, eski dönemlerde Oğuz boylarının toylarındaki yiyecek düzeni de belirli kurallara bağlıydı. Reşîdüddin bu kısımları endâm-i goşt (et parçası), Yazıcıoğlu ise sünük (kemik) olarak adlandırmıştır.

Oğuz boylarında her dört boyun ortak bir sünüğü bulunuyordu. Buna göre:

  • Kayı, Bayat, Alka-Evli ve Kara-Evli boylarının sünüğü, koyundan yiyecekleri kısım olan sağ karı yağrın yani sağ kürek kemiği tarafıdır.
  • Yazır, Döğer, Dodurga ve Yaparlı boylarının sünüğü sağ aşığlu yani aşığın bulunduğu et parçasıdır.
  • Avşar, Kızık, Beğdili ve Karkın boylarının sünüğü sağ umaca yani kalça kemiği kısmıdır.
  • Bayındır, Peçenek, Çavuldur ve Çepni boylarının sünüğü sol karı yağrın kısmıdır.
  • Salur, Eymür, Ala-Yuntlu ve Yüreğir boylarının sünüğü ucayla olarak belirtilen kısımdır.
  • İğdir, Bügdüz, Yıva ve Kınık boylarının sünüğü ise sol aşığlu kısmıdır.

Bir boyun toplantılarda ve toylarda oturacağı yer (orun) ile yiyeceği et parçası (ülüş) yalnız Oğuzlarda değil, diğer Türk topluluklarında da kurallara bağlanmıştır. Bu geleneklerin önemi, boyların kendi toplulukları içindeki siyasî ve sosyal konumlarını belirleyen kurumlar olmalarıdır.

Oğuz Boylarının Kökenleri ve 24’lü Teşkilât

Reşîdüddin’in listesinde Oğuz boyları, Oğuz Han’ın 24 torunundan türetilmiştir. Kâşgarlı Mahmud da 24 Oğuz boyunun adlarını ilk atalarından aldığını belirtir ve bu boyların eski dönemlerde meydana geldiğine dair bir anlatı aktarır.

Kâşgarlı Mahmud, bu boyların oba ve oba kollarının bulunduğunu da belirtmektedir. Ancak Oğuz boylarına ait obaların kesin olarak tespit edilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte Kara-Koyunlu teşekkülünün (Yıva?) ve Ak-Koyunlu teşekkülünün (Bayındır) bu obalardan meydana gelmiş olabileceği düşünülmektedir.

Ayrıca Yemen’deki Resul-oğulları’nın mensup olduğu Biçenek boyu ile XIII. yüzyılda Şehrizor-Erbil arasında faaliyet gösteren Sevinç’in Koş-Yaylı (Çift Yaylı) adlı oymağının da bu eski obalardan gelmiş olabileceği tahmin edilmektedir.

XV. ve XVI. yüzyıllarda Anadolu’da görülen Ağça-Koyunlu, Kara-Keçili gibi oymaklar ile aynı dönemlerde Harezm Türkmenleri arasında görülen Teke ve Ersarı gibi teşekküller için de benzer bir ihtimalden söz edilmektedir.

Oğuz boy teşkilâtında görülen 24’lü düzen, daha sonraki bazı Türk topluluklarında da izlerini göstermiştir. Osmanlı Devleti’nde sağ kol ve sol kol şeklindeki ikili düzen önemli bir teşkilât ilkesi olmakla birlikte, 24’lü düzenle ilgili örneklere de rastlanmaktadır.

Rumeli eyaleti 24 sancağa ayrılmış, Diyarbekir eyaleti de 24 sancaktan meydana gelmiştir. Otlukbeli Savaşı’nda (1473) Anadolu beylerbeyi Dâvud Paşa’nın kumandasında 24 sancak beyi bulunmuştur. Dede Korkut destanlarında geçen 24 sancak beyi ifadesinin de bu gelenekle ilişkili olduğu belirtilmektedir.

Evliya Çelebi’ye göre Kütahya sancağı 24 kadılıktan oluşuyordu. Rumeli’de devlet hizmetinde bulunan yörükler de 24 kişilik takımlar hâlinde teşkilâtlandırılmıştı.

Bazı Türkmen topluluklarında da 24’lü bölünme görülmektedir. Merv bölgesindeki Teke Türkmenleri 24 obaya ayrılmıştı. Safevî döneminde Karabağ’da yaşayan ve 24 obadan oluşan bir topluluk da Yirmi Dört adını taşıyordu. Bu örneklerin, Oğuz boy teşkilâtının etkisini gösterdiği belirtilmektedir.

Oğuz Boy Teşkilâtının Sonraki Dönemlerdeki İzleri

24 sayısının Türk teşkilât geleneğinde başka alanlarda da kullanıldığı görülmektedir. Osmanlı oklarında da bu sayı ile ilgili düzenlemeler bulunuyordu. Osmanlı okları 4 dirhemden 24 dirheme kadar farklı ağırlıklarda yapılırdı. Ayrıca ok, boğaz, göbek, şalvar ve ayak bölümleriyle birlikte 24 derece olarak değerlendirilirdi.

Hammer, 24’lü Oğuz boy teşkilâtının Mısır Memlüklerinde 24 bey şeklinde devam ettiğini ileri sürmüştür. Ancak bu uygulamanın yalnızca XVI. yüzyıl başlarında görüldüğü belirtilmektedir. Nitekim Kansu Gavri döneminde mukaddem beylerinin sayısı 24 idi; fakat daha önceki Memlük sultanları zamanında aynı sayının bulunup bulunmadığı kesin değildir.

Şikârî’nin Karaman-oğulları tarihindeki 24 vezir ve 24 bin er ifadeleri ile Evliya Çelebi’de görülen benzer anlatımlar da bu sayı geleneğiyle ilişkilendirilmiştir. II. Murad’ın 1444 yılındaki Varna Zaferi sonrasında esir alınan Hristiyan beylerinden 24 kişiyi Memlüklere göndermesi de bu çerçevede zikredilen örneklerdendir.

Bu örneklerin bir kısmı tesadüflerle açıklanabilse de, önemli bir bölümünün 24 Oğuz boyundan gelen gelenek ve hatıralarla ilişkili olduğu kabul edilmektedir.

Oğuz boylarıyla ilgili bu bilgilerden sonra, Oğuz boyları hakkında araştırma yapanlara kolaylık sağlamak amacıyla Kâşgarlı Mahmud ve Reşîdüddin’de yer alan boy listeleri verilmektedir. Yazıcıoğlu Ali ve Ebû’l-Gazi’nin listeleri de esas olarak Reşîdüddin’in listesine dayanmaktadır.

Yazıcıoğlu Ali, Reşîdüddin’in eserinin güvenilir bir nüshasını görmüş ve konuya özel ilgi göstermiştir. Bu sebeple onun listesi, Reşîdüddin’in listesine en yakın listelerden biri kabul edilmektedir.

Kâşgarlı Mahmud’a Göre Oğuz Boyları

Kâşgarlı Mahmud’un listesinde yer alan Oğuz boyları şunlardır:

Sıra Boy adı
1 Kınık
2 Kayığ (Kayı)
3 Bayundur (Bayındır)
4 İwa / Yıva
5 Salğur (Salur)
6 Afşar
7 Beg-Tili (Beğdili)
8 Bügdüz
9 Bayat
10 Yazğır (Yazır)
11 Eymür
12 Kara-Bölük
13 Alka-Bölük
14 İğdir
15 Üregir / Yüregir
16 Totırka (Dodurga)
17 Ala-Yundluğ
18 Töker (Döğer)
19 Beçenek
20 Çovalduz (Çavuldur)
21 Çepni
22 Çarukluğ

Reşîdüddin’e Göre Oğuz Boyları

Reşîdüddin’in listesinde 24 Oğuz boyu yer almaktadır. Bu listede boyların anlamları, et payları (ülüş) ve ongunları da belirtilmiştir.

Boz-Ok Boyları

Boy Anlamı Et payı Ongun
Kayı Sağlam Sağ karı yağrın Şahin
Bayat Mutlu, yiyeceği bol Sağ karı yağrın Şahin
Alkaravlı Nereye varsa başarı gösterir Sağ karı yağrın Şahin
Kara-İvli Kara otağlı Sağ karı yağrın Şahin
Yazır Çok ülkeye sahip Aşığlu Kartal
Döğer Toplanmak için Aşığlu Kartal
Dodurga Ülke almak ve yönetmek Aşığlu Kartal
Yaparlı Aşığlu Kartal
Avşar Çevik ve avı seven Sağ umaca Tavşancıl
Kızık Güçlü, düzen kurmada ciddi Sağ umaca Tavşancıl
Beğdili Uluların sözleri gibi değerli Sağ umaca Tavşancıl
Karkın Çok ve doyuran aş Sağ umaca Tavşancıl

Üç-Ok Boyları

Boy Anlamı Et payı Ongun
Bayındır Daima yiyecekle dolu olan yer Sol karı yağrın Sunkur
Beçene (Peçenek) İyi çalışır Sol karı yağrın Sunkur
Çavuldur Şerefli, ünü yaygın Sol karı yağrın Sunkur
Çepni Düşman gördüğünde hemen savaşır Sol karı yağrın Sunkur
Salur Nereye varsa kılıç ve çomağı iş görür Ucuyla
Eymür Son derece iyi ve zengin Ucuyla
Ala-Yuntlu Hayvanları iyi Ucuyla
Üregir / Yüregir Daima iyi ve düzen kurucu Ucuyla
İğdir İyilik, büyüklük, yiğitlik Aşığlu Çakır
Bügdüz Herkese tevazu gösterir ve hizmet eder Aşığlu Çakır
Yıva Derecesi hepsinden üstün Aşığlu Çakır
Kınık Nerede olsa değerlidir Aşığlu Çakır

Reşîdüddin’in listesinde Oğuz boyları iki ana kola ayrılmıştır. Boz-Ok ve Üç-Ok ayrımı, Oğuzların siyasî ve sosyal teşkilâtında önemli bir yere sahiptir.

Yazıcıoğlu Ali’ye Göre Oğuz Boyları

Yazıcıoğlu Ali’nin verdiği Oğuz boyları listesi esas olarak Reşîdüddin’in listesine dayanmaktadır. Ancak Yazıcıoğlu Ali, Reşîdüddin’in eserinin güvenilir bir nüshasını gördüğü ve konuya özel ilgi duyduğu için onun listesi kaynağa en yakın listelerden biri kabul edilmektedir.

Yazıcıoğlu Ali’nin listesinde boyların anlamları, sünüğleri (et payları) ve kuşları da gösterilmiştir.

Boz-Ok Boyları

Sıra Boy Anlamı Sünüğ Kuş
1 Kayı Muhkem, sağlam Sağ karı yağrın Şahin
2 Bayat Devletli ve nimetli Sağ karı yağrın Şahin
3 Alka-Evli Her yere yürürler, uygunluk gösterirler Sağ karı yağrın Şahin
4 Kara-Evli Evleri kara Sağ karı yağrın Şahin
5 Yazır Çok vilâyete sahip olan Aşuklu Kartal
6 Döğer Bir yere derilmek, toplanmak için gelen Aşuklu Kartal
7 Dodurga Mülk tutmak ve yerleşmek Aşuklu Kartal
8 Yaparlı Aşuklu Kartal
9 Avşar Çevik, canlı; ava ve hayvana hevesli Sağ umaca Tavşancıl
10 Kızık Güçlü, düzende ciddi ve gayretli Sağ umaca Tavşancıl
11 Beğdili Beylerin sözü değerli olan Sağ umaca Tavşancıl
12 Karkın Büyük aş ve doyurucu Sağ umaca Tavşancıl

Üç-Ok Boyları

Sıra Boy Anlamı Sünüğ Kuş
13 Bayındır Daima zengin ve nimetli olan Sol karı yağrın Sunkur
14 Beçene (Peçenek) İyi çalışan Sol karı yağrın Sunkur
15 Çavuldur Şerefli, ünü yaygın Sol karı yağrın Sunkur
16 Çepni Nerede düşman görürse hemen savaşan Sol karı yağrın Sunkur
17 Salur Nerede bulunursa kılıcı ve çomağı iş gören Ucayla Uç kuşu
18 Eymür Son derece iyi bir boy Ucayla Uç kuşu
19 Ala-Yundlu Kısrakları alaca ve atları iyi olan Ucayla Uç kuşu
20 Üregir / Yüregir Daima iyilik ve ihsan eden Ucayla Uç kuşu
21 İğdir İyilik, ululuk ve yiğitlik sahibi Aşuklu ve kıç Çakır
22 Bügdüz Tevazu gösteren, hizmet eden Aşuklu ve kıç Çakır
23 Yıva Derecesi hepsinden üstün olan Aşuklu ve kıç Çakır
24 Kınık Her yerde değerli ve aziz olan Aşuklu ve kıç Çakır

Yazıcıoğlu Ali’nin listesi, Reşîdüddin’in listesindeki boy sıralamasını büyük ölçüde korumaktadır. Bu listelerde boyların yalnızca adları değil, Oğuz teşkilâtındaki yerlerini gösteren damga, ongun ve ülüş bilgileri de bulunmaktadır. Bu unsurlar, boyların kendi içindeki siyasî ve sosyal düzenini göstermektedir.

Oğuz Boylarına Ait Anadolu’daki Yer Adları

Oğuz boylarının Anadolu’daki izlerini takip etmek için XVI. yüzyıla ait Osmanlı tahrir defterleri önemli kaynaklardır. Başbakanlık Arşivi ile Tapu ve Kadastro Umum Müdürlüğü Arşivi’nde bulunan mufassal tahrir defterleri incelenerek Oğuz boylarına ait yer adları tespit edilmiştir. Bu çalışmalar bütün yer adlarını kapsamakla birlikte, defterlerde yer adlarının tesadüfen kaydedilmesi sebebiyle tam bir liste oluşturduğu söylenemez.

Tahrir defterlerinde görülen Oğuz adının önemli bir kısmının şahıs adlarından geldiği anlaşılmaktadır. XV. ve XVI. yüzyıllarda Oğuz kelimesinin kişi adı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Buna karşılık Kıpçak, Karluk, Çiğil ve Uygur gibi diğer Türk kavimlerinin adlarına daha az rastlanmaktadır.

XVI. yüzyıl tahrir kayıtları, 24 Oğuz boyundan 23’ünün Anadolu’ya geldiğini göstermektedir. Kâşgarlı Mahmud’un Alka-Bölük, Reşîdüddin’in ise Alka-Evli (Alkaravlı) şeklinde kaydettiği boy hakkında da bazı yer adlarının bu boya ait olması mümkündür. Zonguldak-Safranbolu’daki Halka Evli, Samsun-Vezirköprü’deki Halka Avlu ve Manisa-Kırkağaç’taki Halka Havlu adlarının Alka-Evli boyuyla ilişkili olabileceği düşünülmektedir.

Hazar ötesi Türkmenlerinin oluşumunda önemli rol oynayan Salur, Çavuldur, Karkın, Eymür, İğdir ve Yazır boyları Anadolu’da da güçlü bir varlık göstermiştir. Özellikle Salur, Eymür ve Karkın boylarının Anadolu’nun iskânında önemli roller oynadığı görülmektedir. Kayı boyu ise Anadolu’nun fethi ve yerleşmesinde en önemli boylardan biri olmuştur. Bayındır boyunun da Anadolu’daki yerleşmede önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır.

Buna karşılık Peçenek, Yıva, Büğdüz, Dodurga, Kızık ve Ala-Yundlu boylarına ait teşekküller Anadolu’da daha sınırlı görünmektedir. Bu durum, eski dönemlerden itibaren Oğuz boyları arasında nüfus bakımından farklılıklar bulunmasıyla ilgilidir.

XVI. yüzyıldaki yer adları bakımından en fazla iz bırakan boy Kayı boyudur. Kayı’yı Avşar ve Kınık boyları takip etmektedir. Selçuklu hanedanını çıkaran Kınık boyunun Anadolu’da geniş bir alana yayılması sebebiyle çok sayıda yer adına rastlanmaktadır. Bunlardan sonra Eymür, Karkın, Bayındır ve Salur boyları gelmektedir.

Anadolu’daki Oğuz boylarına ait yer adları özellikle Fırat ile Adalar Denizi arasındaki sahada yoğunlaşmaktadır. Bu bölge eski Selçuklu yurdu, Danişmendli sahası ve Batı Anadolu’daki Türkmen yerleşimlerini içine almaktadır. Boylara ait yer adlarının aynı bölgede toplu şekilde bulunmaması, boylara bağlı obaların farklı zamanlarda Anadolu’ya gelmesi ve zaman içinde yeni ayrılıklara uğramasıyla açıklanmaktadır.

Bazı boyların belirli bölgelerde daha yoğun yerleştiği görülmektedir:

  • Kayı: Sivas, Kütahya, Çankırı, Konya, Muğla, Kastamonu, Isparta-Burdur çevrelerinde yoğunlaşmıştır.
  • Bayat: Konya, Bursa, Afyon ve Balıkesir çevresinde görülür.
  • Dodurga: Bolu ve Kastamonu’da yoğundur.
  • Avşar: Bolu, Kastamonu, Konya, Kütahya, Ankara ve Kayseri çevresinde önemli bir varlık göstermiştir.
  • Karkın: Sivas, Afyon ve Manisa çevresinde yaygındır.
  • Bayındır: Bolu, Isparta-Burdur ve Bursa çevresinde görülmektedir.
  • Çepni: Özellikle Trabzon çevresi, Kastamonu, Bolu ve Dulkadır bölgesinde bulunur.
  • Kınık: Anadolu’nun birçok bölgesinde yer adlarıyla temsil edilmektedir.

XVI. yüzyıldaki yer adlarının bir kısmı günümüze ulaşmamıştır. Bazı boyların yer adlarında büyük azalmalar görülür. Örneğin Kayı boyuna ait XVI. yüzyılda tespit edilen 94 yer adından günümüzde yaklaşık 25’i kalmıştır. Kınık boyunun 81 yer adından 35’i kaybolmuştur. Avşar boyunda ise XVI. yüzyılda belirlenen 86 yer adına karşılık günümüzde Avşar ve Afşar şekilleriyle 53 yer adı bulunmaktadır.

Oğuz boy adları XV-XVII. yüzyıllarda Anadolu ve İran’da bazen şahıs adı olarak da kullanılmıştır. Bu durum, bazı toplulukların gerçekten o boya mensup olup olmadığının belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Bir kişinin taşıdığı boy adının her zaman onun mensubiyetini göstermediği anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte Osmanlı döneminde Anadolu’daki yerleşik Türk halkı ve Oğuz boy adı taşımayan Türkmen toplulukları da bu 24 Oğuz boyunun devamı kabul edilmektedir. Boy adlarını taşıyan teşekküller ise eski Oğuz boylarının isimlerini koruyan kalıntılar olarak görülmektedir.

Bir oymağın yerleştiği yere mutlaka kendi adını vermesi zorunlu değildir. Büyük Türkmen topluluklarının yerleştikleri bölgelerde her zaman kendi adlarını taşıyan yer adları bırakmadıkları görülmektedir. Örneğin XIX. yüzyılın ikinci yarısında yerleştirilen son Avşar ve Beğdili topluluklarının köyleri Avşar veya Beğdili adını taşımamaktadır.

Kayı Boyu

Kayı boyu, Reşîdüddin’in Oğuz boyları listesinde ilk sırada yer almaktadır. Bu sıralama, Oğuz boylarının İslâmiyet öncesindeki siyasî ve içtimaî durumları esas alınarak yapılmıştır. Bu sebeple Kayıların listenin başında bulunması, onların Oğuz topluluğu içindeki önemli ve itibarlı konumunu göstermektedir.

Reşîdüddin, Oğuz hükümdarlarını çıkaran beş boy arasında Kayıları da zikretmekte ve Oğuz yabgularından bir hanedanı bu boya bağlamaktadır. Bu sebeple Kayı boyu, Oğuzların eski ve köklü boylarından biri olarak kabul edilmiştir.

Reşîdüddin’in Oğuzların tarihine dair bölümünde, Müslüman Oğuz hükümdarı Ali Han zamanında Amu nehri kıyısında oturan ve 40.000 atlı çıkaran Oğuz topluluğunun başında Korkut Beğ adlı bir Kayı beyinin bulunduğu belirtilmektedir. Aynı kaynakta Selçuklu ailesinin de bu topluluktan çıktığı ifade edilir.

Kayı boyundan eski kaynaklarda fazla söz edilmemesine rağmen, XVI. yüzyıl Osmanlı tahrir defterlerinde Kayı boyuna ait çok sayıda yer adı ve teşekkül görülmektedir. Yapılan araştırmalara göre Kayı boyu, XVI. yüzyılda Oğuz boyları arasında en fazla yer adına sahip boydur. Kayı adını taşıyan yerleşimler Şebinkarahisar ve Kemah çevresinden başlayarak Muğla ve Manisa’ya kadar uzanan geniş bir sahaya yayılmıştır.

Kayılar, oymak teşekkülleri bakımından da en fazla iz bırakan boylardan biridir. Anadolu’daki Kayı toplulukları özellikle Orta ve Batı Anadolu’da görülmektedir.

Anadolu’daki Kayı Oymakları

Konya Kayıları:

Konya bölgesindeki Kayı oymağı, At-Çeken topluluğu içinde yer almaktadır. Karaman’ın doğusu ve Ereğli’nin güneyindeki Bayburd kazasında yaşayan bu topluluk, XVI. yüzyılda önemli bir nüfusa sahipti. Mensuplarının büyük bölümü sipahi oğulları olarak kaydedilmiştir. Bu Kayı oymağının Kapanlar, Gök-Köy, İbrahim, Divâneler ve Gebeciler gibi yerleşimlerde bulunduğu görülmektedir.

Ankara Kayıları:

Ankara sancağında Kayı adını taşıyan yer adları bulunmasına rağmen büyük bir Kayı oymağı tespit edilmemektedir. Ankara Yörükleri arasında Kayıcık adlı bir köyde yaşayan küçük bir Kayı topluluğu bulunmaktadır.

Hamid (Isparta) Kayıları:

XVI. yüzyılda Hamid sancağının Eğirdir kazasında bir Kayı oymağı yaşamaktadır. Bu topluluk Kanûnî döneminde vergi nüfusuna sahipti. Aynı bölgede Kayı adlı köyler de bulunmaktaydı.

Denizli Kayıları:

Anadolu’daki en büyük Kayı teşekküllerinden biri Denizli’nin kuzeyinde yaşamaktaydı. Kaş-Yenicesi, Aydos ve Şeyhlü kazalarında bulunan bu Kayı oymağı, XVI. yüzyılda birçok köyde yerleşmişti. Büyük bir nüfusa sahip olan bu topluluk devlet hazinesine önemli miktarda vergi vermekteydi.

Menteşe Kayıları:

Menteşe bölgesindeki Kayılar, Köyceğiz ile Ayasuluğ arasındaki sahada yaşamaktaydı. Yavuz Sultan Selim döneminde çeşitli kollara ayrılan bu topluluğun kalabalık bir nüfusa sahip olduğu görülmektedir. Menteşe Kayılarının Denizli bölgesindeki Kayıların devamı olması muhtemeldir.

Saruhan ve Karahisar Kayıları:

Saruhan bölgesinde Kayı adlı bir oymağın bulunduğuna dair XVI. yüzyıl belgelerinde kayıt vardır. Karahisar-ı Sahib (Afyon) sancağında da Kayı adlı bir topluluğun yaşadığı bilinmektedir.

Sis (Kozan) Kayıları:

Sis sancağında küçük bir Kayı oymağı bulunmaktadır. Bu topluluk Kutlu Beğ-Hacılı teşekkülüne bağlı olarak kaydedilmiştir.

XVI. yüzyıldaki kayıtlar, Kayıların Anadolu’da en fazla yer adına sahip Oğuz boylarından biri olduğunu göstermektedir. Bu durum, Kayıların hem Oğuzların eski siyasî yapısındaki önemini hem de Anadolu’nun fetih ve iskânındaki rollerini ortaya koymaktadır.

XVI. yüzyılda tespit edilen 94 Kayı yer adından günümüzde yaklaşık 25’i varlığını sürdürmektedir.


Hazar Ötesi Türkmenleri Arasında Kayılar

Kayıların bir kolu batıya göç etmeyerek Hazar ötesindeki Türkmen toplulukları arasında kalmıştır. Bu Kayılar, Etrek ve Gürgen nehirleri çevresinde yaşayan Göklen topluluğu içinde bulunmaktaydı. XIX. yüzyılın sonlarında bu topluluk içinde Kayıların çeşitli obalara ayrıldığı görülmektedir.


Kayı Boyu ve Osmanlı Hanedanı

Osmanlı hanedanının Kayı boyundan geldiğini ilk ileri süren müellif, II. Murad döneminde eserini yazan Yazıcıoğlu Ali’dir. Yazıcıoğlu, Osmanlı hanedanını Oğuzların Kayı boyuna bağlamıştır.

Bununla birlikte Kayı boyu ile Osmanlı hanedanı arasındaki ilişki tarihçiler arasında tartışılmıştır. Kayı boyu Oğuz geleneğinde itibarlı ve önemli bir boy olarak kabul edilmekle birlikte, Osmanlı hanedanının Kayı mensubiyeti kesin olarak ortaya konmuş değildir.

Ertuğrul Bey’in bir Türkmen oymağının beyi olduğu ve bu topluluğun Moğol baskısı sonucunda Anadolu’ya gelmiş olabileceği kabul edilmektedir. Osmanlı kaynaklarında Ertuğrul’un Horasan’dan geldiğine dair rivayetler bulunmakla birlikte, bu konuda kesin bilgiler sınırlıdır.

Osmanlı hanedanının Kayı boyuna bağlılığı özellikle II. Murad döneminde önem kazanmıştır. Kayı damgası II. Murad’ın bazı sikkelerinde görülmekte, sonraki dönemlerde ise bazı silah ve eşyalarda kullanılmaya devam etmektedir.

Bununla birlikte Osmanlı hanedanının, kendisini bağlı gördüğü Kayı boyunun Anadolu’daki göçebe topluluklarına özel bir ayrıcalık tanıdığına dair kesin bir kanıt bulunmamaktadır.

II. Bayat (Bayad) Boyu

Bayat boyu, Oğuzların tarih boyunca önemli şahsiyetler yetiştirmiş boylarından biridir. Oğuz geleneğinin önemli temsilcilerinden Dede Korkut’un Bayat boyundan olduğu kabul edilir. Türk edebiyatının büyük şairlerinden Fuzûlî ile Osmanlı hanedanının Oğuz Han’a kadar uzanan efsanevî soyunu konu alan Câm-ı Cem-âyîn adlı eserin müellifi Mahmud oğlu Hasan’ın da Bayat boyuna mensup olduğu belirtilmektedir.

Selçuklu dönemi kaynaklarında Oğuz boyları hakkında sınırlı bilgi bulunmaktadır. Bu döneme ait kayıtlardan birinde Selçuklu emirlerinden Aksungur el-Buhârî’nin Basra’daki nâibi Sunkur’un el-Bayâtî nisbesini taşıdığı görülmektedir. Ancak bu nisbenin doğrudan Bayat boyuyla bağlantısı kesin değildir.

İran’ın Luristan bölgesindeki Bayat Kalesi’nin adının da Bayat boyuyla ilişkili olması muhtemeldir. XII. yüzyıl sonlarında adı geçen kalenin hâkiminin Türk olduğu bilinmektedir.


Anadolu Bayatları

Bayatların Anadolu’ya gelişleri, XVI. yüzyıl Osmanlı tahrir defterlerindeki kayıtlarla takip edilebilmektedir. Bu defterlerde Bayat boyuna ait 42 yer adı tespit edilmiştir. Bu yer adlarının büyük bölümü Anadolu’nun orta ve batı bölgelerinde bulunmaktadır.

Bayat yer adları, boyun Anadolu’nun fethine ve iskânına katıldığını göstermektedir. Bunun yanında XIV. yüzyıldan itibaren Kuzey Suriye’de önemli bir Bayat topluluğunun yaşadığı bilinmektedir. XVI. yüzyılda Batı ve Güneybatı Anadolu’da yerleşik olmayan küçük Bayat oymakları da bulunmaktaydı.

XIV. yüzyılda Kuzey Suriye Türkmenleri içinde yer alan Boz-Ok topluluğunun başlıca unsurlarından biri Bayatlar idi. Bu toplulukta Bayatların yanı sıra Avşar ve Beğdili boyları da önemli bir yere sahipti.

Kuzey Suriye’de ortaya çıkan bazı hanedan ve ailelerin Bayatlarla ilişkisi bulunmaktadır. Özellikle Dulkadırlı hanedanının hizmetinde Bayatların önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Dulkadırlıların Boz-Ok topluluğundan olduğu kesin olmakla birlikte Bayat boyundan geldikleri kuvvetli bir ihtimal olarak değerlendirilmiştir. Bayat boyundan geldiği kesin olarak bilinen aile ise Bozca-oğullarıdır.


Halep Türkmenleri Bayatları

XIV-XVI. yüzyıllarda Kuzey Suriye’de yaşayan Bayatlar, Halep Türkmenleri arasında önemli bir topluluk oluşturuyordu. 1520 tarihli Halep sancağı tahrir defterinde Bayatlar, Halep Türkmenlerinin üçüncü büyük boyu olarak kaydedilmiş ve 20 obadan meydana geldikleri görülmüştür.

Bu topluluk içinde Bozca ailesi boy beyliği görevini yürütmekteydi. Daha sonraki dönemlerde bu aile önemini kaybetmiş, Bayat topluluğunun başında büyük obalar öne çıkmıştır.

Pehlivanlı Oymağı

Bayat boyunun en büyük kollarından biri Pehlivanlı oymağıdır. XVI. yüzyılda Halep Türkmenleri arasında bulunan bu topluluk zamanla büyüyerek önemli bir teşekkül haline gelmiştir.

Pehlivanlılar, XVII. yüzyılda Halep bölgesinden ayrılarak Sivas’ın güney ve güneybatı çevrelerinde yaşamaya başlamıştır. Osmanlı döneminde bazı askerî faaliyetlere katılmış ve devlet tarafından çeşitli görevlerde kullanılmıştır.

XVIII. yüzyılda Pehlivanlıların Boz-Ok bölgesinde yaşadığı görülmektedir. Boy beyliği yapan Pehlivan-oğulları ailesi günümüze kadar ulaşmıştır.

Reyhanlı Oymağı

Bayat boyunun diğer büyük teşekkülü Reyhanlı oymağıdır. XVI. yüzyılda küçük bir oba durumunda olan Reyhanlılar zamanla büyüyerek büyük bir Türkmen topluluğu haline gelmiştir.

XVIII. yüzyılda Reyhanlılar Sivas’ın güney taraflarında yaylamakta, Halep çevresinde kışlamaktaydı. XIX. yüzyılda Fırka-i Islâhiyye hareketleri sırasında Amik ovasına yerleştirilmiş ve burada Reyhanlı yerleşimi ortaya çıkmıştır.


Diğer Anadolu Bayatları

Bayat boyuna bağlı başka küçük teşekküller de bulunmaktaydı. Bunlar arasında:

  • Kuzu Güdenlü,
  • İl-Dileklü,
  • Beçilü,
  • Yabanlu,
  • Melek-Hacılı,
  • Gözüceklü

obaları yer almaktadır.

XVI. yüzyılda Bayat adlı oymaklara ayrıca Şam ve Trablus çevresindeki Türkmenler arasında, Boz-Ulus içinde, Dulkadırlı toplulukları arasında ve Kütahya ile Teke bölgelerinde rastlanmaktadır.


Irak ve el-Cezîre Bayatları

Irak ve el-Cezîre bölgesinde Bayatların varlığına dair erken dönemlerde sınırlı bilgi bulunmaktadır. XVI. yüzyıl Osmanlı kayıtlarında Kerkük çevresinde Karaca-Bayat adlı küçük bir topluluk görülmektedir.

XIX. yüzyılda Irak Bayatlarının önemli bir bölümü Kerkük çevresinde yerleşik hayata geçmişti. Göçebe yaşamını sürdüren Bayatlar ise çeşitli obalara ayrılmış durumdaydı. Irak Bayatlarının Türkçeyi korudukları ve bazı grupların Arap topluluklarıyla karıştıkları belirtilmektedir.

Türk edebiyatının büyük şairlerinden Fuzûlî’nin Bayat boyuna mensubiyeti konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Irak Bayatları onun kendi hemşehrileri olarak kabul edilmekle birlikte, bazı kaynaklar Fuzûlî’nin İran Bayatlarından geldiğini ileri sürmektedir.


İran Bayatları

Safevî döneminde İran’da yaşayan Bayatlar üç ana kola ayrılmaktadır.

Öz Bayatlar (Ak-Bayatlar)

Öz Bayatlar, Hemedan’ın güneydoğusundaki bölgelerde yaşamaktaydı. Safevî hükümdarı Şah Tahmasb döneminde önemli bir askerî güç oluşturan Bayatlar, çeşitli beyler tarafından yönetilmiştir.

Şah Abbas döneminde Bayat beyleri Safevî hizmetinde görev almış, bazıları Azerbaycan bölgesindeki kalelerde yöneticilik yapmıştır. Bu topluluk daha sonra Ak-Bayat adıyla diğer Bayat gruplarından ayrılmıştır.

Kara-Bayatlar

Horasan’da yaşayan Bayat koluna Kara-Bayat adı verilmiştir. Bu grubun Oğuz Bayatlarından değil, Çağatay ve Moğol kökenli Baya’ut topluluğundan geldiği belirtilmektedir.

Kara-Bayatlar Safevîlerin Horasan hâkimiyeti sırasında onların hizmetine girmiş ve Nişabur çevresinde önemli bir güç oluşturmuştur. Şah Abbas döneminde Kara-Bayat beyleri bölgenin yönetiminde etkili olmuşlardır.

Şam Bayadı (Kaçar Boyu Bayatları)

İran’daki üçüncü Bayat topluluğu, Kuzey Suriye’deki Şam-Bayadı kolundan gelmektedir. Bu grup, Yıva, Ağçalı ve Ağça-Koyunlu kollarıyla birlikte Kaçar boyunun oluşumunda rol oynamıştır.

Kaçarların XVI. yüzyılda Azerbaycan’ın Gence ve Berdea bölgelerinde yaşadığı görülmektedir. Daha sonraki dönemlerde Kaçar hanedanının bazı önemli emirleri bu topluluktan çıkmıştır.


Bayat boyu, Anadolu’dan Suriye’ye, Irak’tan İran’a kadar geniş bir coğrafyada iz bırakmış Oğuz boylarından biridir. Tarih boyunca yetiştirdiği şahsiyetler, kurduğu büyük Türkmen teşekkülleri ve siyasî faaliyetleriyle Oğuz toplulukları arasında önemli bir yere sahiptir.

III. Alka-Evli Boyu

Alka-Evli boyunun adı, Kâşgarlı Mahmud’da Alka-Bölük, Reşîdüddin’in eserinde ise Alkarâvlı şeklinde geçmektedir. Ancak bu adın Alka-Evli olduğu kabul edilmektedir. Bunun en önemli delili, Reşîdüddin’in listesine dayanan Yazıcıoğlu Ali ve Ebü’l-Gazi’nin eserlerinde boy adının Alka Evli olarak verilmesidir.

Ayrıca Reşîdüddin’de bu boyun kardeş boylarından biri Kara-Evli şeklinde gösterilmiştir. Kâşgarlı’daki adın ilk kısmının da Alka olması, bu okuyuşu desteklemektedir. Alkarâvlı şeklindeki yazılışın ise anlamlı bir karşılığı bulunmamaktadır.

Alka-Evli adına doğrudan bağlı bir oymak veya teşekküle rastlanmamaktadır. Aynı şekilde bu isimle anılan yer adları da sınırlıdır. Ancak bazı yer adlarının bu boyla ilişkili olması muhtemeldir.

Bunlardan en dikkat çekeni Zonguldak’ın Safranbolu kazasına bağlı Halka-Evli köyüdür. Bu adın Alka-Evli boyundan geldiği düşünülmektedir. Samsun’un Vezirköprü kazasındaki Halka Avlu ve Manisa’nın Kırkağaç bölgesindeki Halka Havlu adlarının da Alka-Evli adının değişmiş şekilleri olması muhtemeldir. Ayrıca Halkalı adını taşıyan bazı yerlerin de bu boyla ilişkili olabileceği belirtilmektedir.

IV. Kara-Evli Boyu

Kara-Evli boyuna ait Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde önemli bir oymağa rastlanmamaktadır. Aynı şekilde Suriye, Irak ve İran’da da bu adla bilinen büyük bir teşekkül görülmez. Ancak Harizm Türkmenleri arasında XVI. ve XVII. yüzyıllarda Kara-Evli adlı bir oymağın bulunduğu bilinmektedir.

Anadolu’daki bazı Kara-Evli adları ise doğrudan bu boyla bağlantılı olmayabilir. XVI. yüzyılda Dulkadırlı topluluğuna bağlı büyük Ağça-Koyunlu boyunun önemli kollarından biri Musa-Hacılu idi. Bu topluluğun Yeni-İl’de yaşayan kolu zamanla çeşitli kollara ayrılmış ve bunlardan biri Kara-Evlu adıyla kaydedilmiştir.

Ancak bu Kara-Evlu adının Kara-Evli boyuyla kesin bir bağlantısı kurulamaz. Çünkü Kara-Evli kelimesi, herhangi bir boya bağlı olmaksızın bir oymağın adı olarak da kullanılabilecek bir isimdir. Harizm Türkmenleri arasındaki Kara-Evli topluluğu ve günümüzde İçel bölgesindeki bazı Kara-Evli oymakları için de aynı durum söz konusudur.

XVI. yüzyıl Osmanlı kayıtlarında Türkiye’de Kara-Evli şeklinde bazı yer adlarına rastlanmaktadır. Bu yer adlarının sayısı sekizi geçmemektedir. Bunlar daha çok Bolu, Tokat ve Kastamonu çevresindedir.

Daha sonraki kayıtlarda Türkiye’de Kara-Evli adını taşıyan çeşitli yerleşimlere rastlanır. Bunların önemli bir kısmının boy adıyla ilişkili olduğu düşünülmektedir.

Kara-Evli yer adları şu bölgelerde görülmektedir:

  • Burdur,
  • Kastamonu,
  • Sinop,
  • Tekirdağ,
  • Zonguldak-Safranbolu,
  • Zonguldak-Çaycuma,
  • Antalya-Serik.

Ebü’l-Gazi’nin bahsettiği Kara-Evliler ise Amu Derya kıyılarında ve Hazar Denizi çevresinde yaşamaktaydı. Ona göre bu topluluk Kaşga-Çura adlı bir kişinin soyundan gelmektedir. Kaşga-Çura’nın dışarıdan getirilmiş bir kölenin oğlu olduğu rivayet edildiğinden, bu topluluğun Oğuzların Kara-Evli boyuyla bağlantısı kesin değildir.

Toroslar’daki Yörükler arasında da Kara-Evli adlı bazı küçük oymaklar bulunmaktadır. Ancak bunların taşıdıkları adı daha sonraki dönemlerde aldıkları anlaşılmaktadır.

V. Yazır Boyu

Reşîdüddin’in Oğuzların destanî tarihinde, Dib Yavku’nun beyleri arasında Alay, oğlu Bulan, ayrıca Dib Cenkşü ve oğlu Dürkeş’in Yazır boyundan oldukları bildirilmektedir. Aynı eserde Oğuzların dağılışı ve Şah-Melik’in yenilgisi sırasında Yazır’dan bir beyin Ali Han oğullarıyla birlikte Yazır yöresine gittiği, Hisar-Tak’ta yurt tuttuğu ve onun soyunun burada yaşamaya devam ettiği belirtilmektedir.

Yazırlar, tarihî kaynaklarda ilk defa Horasan’da görülmektedir. 555 (1160) yılında Harizm-Şah İl-Arslan’ın askerleri Yazırlar üzerine yürümüş ve başlarında bulunan Ödek Han oğlu Yağmur Han’ı yenilgiye uğratmıştır. Yağmur Han, Harizm-Şah’ın kendisine karşı harekete geçmesini Dihistan hâkimi İhtiyared-din Aytak’ın teşvikiyle açıklamış ve Sencer’in emirlerinden olan Oğuzlardan yardım istemiştir.

Oğuzların desteğiyle Yağmur Han, Aytak ve müttefiki Mâzenderan hükümdarına karşı yapılan savaşta başarı kazanmıştır.

Yazırların kendi adlarıyla anılan yurtları, Nesâ şehrinin batısında bulunuyordu. Buradaki Yazır adlı yerleşim XIV. yüzyılın ilk yarısında orta büyüklükte bir şehir durumundaydı. Yazırlar, Büyük Selçuklu Devleti’ne son veren Oğuz topluluğundan değildi. Bunların önce Mangışlak’tan Balhan’a, ardından Horasan’daki yurtlarına geldikleri anlaşılmaktadır.

Harizm-Şah Sultan Muhammed döneminde bazı Türkmenlerin Yazırlar arasına sığınma girişimleri olmuş, ancak Yazırlar tarafından yakalanarak Harizm-Şah’a teslim edilmişlerdir. Bu dönemde Yazırların başında Hindu Han adlı bir bey bulunuyordu. Hindu Han’ın ölümünden sonra Yazır yurdu Harizm-Şahların hâkimiyetine girmiştir.

Hindu Han’ın kardeşi Ömer Han, Harizm-Şahlar’ın başkenti Ürgenç’te Yazır beyliğinin kendisine verilmesi için uğraşmış ancak bu isteği gerçekleşmemiştir. Daha sonra Sabûr Han adıyla tanınan Ömer Han, Harizm-Şah Sultan Muhammed’in annesi Terken Hatun’un Moğol istilası sırasında yaptığı yolculuğa katılmış, fakat Yazır yurduna döneceği şüphesiyle Terken Hatun tarafından öldürtülmüştür.

Moğol döneminden sonra bu Yazırlara Kara-Daşlı (Kara-Taşlı) adı verilmiştir. Safevî döneminde diğer bazı Türkmen toplulukları gibi Safevî hâkimiyetini kabul etmişlerdir. 1038 (1628-1629) yılında Kara-Daşlıların başında Rahman Kulu Sultan bulunuyordu. Ancak aynı yıl Harizm hükümdarı İsfendiyar Han ve Ebü’l-Gazi ile birleşerek Safevîlere karşı hareket etmişler, fakat başarı sağlayamamışlardır.

Yazırlar, XII. yüzyıldan XVII. yüzyıla kadar Horasan’da varlıklarını koruyan önemli bir Türkmen topluluğu olarak görülmektedir. Bunun yanında Anadolu’nun fetih ve iskânında da rol oynamışlardır. XVI. yüzyıl Osmanlı kayıtlarında Anadolu’da 24 adet Yazır adlı köy bulunmaktadır. Ayrıca Dulkadırlı eli ile Hamid, Teke ve Ankara sancaklarında Yazır oymakları görülmektedir.

1. Dulkadırlı Yazırları

Dulkadırlı topluluğu içinde bulunan Yazırlar, Karacalu (Arımaslu) boyuna bağlı obalar arasında görülmektedir. Bu durum Yazırlar ile Karacalu boyu arasında bir akrabalık ilişkisi olabileceğini göstermektedir.

Bağras kazasında kışlayan iki Yazır obasının biri 46, diğeri 49 vergi nüfusuna sahipti. Ayrıca Birecik çevresinde kışlayıp Elbistan’da yaylayan, 99 vergi nüfusundan oluşan başka bir Yazır obası da bulunuyordu.

2. Boz-Ok Yazırları

Boz-Ok sancağındaki Yazır obaları küçük topluluklardan oluşuyordu. Bunlardan biri 29, diğeri 51 vergi nüfusuna sahipti.

3. Hamid Sancağı Yazırları

Hamid sancağında XVI. yüzyılda Yazır adlı üç köy bulunmaktaydı. Aynı dönemde burada yaşayan Yazır topluluğu 95 vergi evinden meydana geliyor ve Ali Fahreddin adlı bir oymağa bağlı bulunuyordu.

4. Teke Sancağı Yazırları

Teke sancağındaki Yazır obası Ak Yazır ve Kara Yazır olmak üzere iki kola ayrılmıştı. Ayrıca Öz-Kent adlı bir köyde de bu oymağa bağlı bir kol yaşamaktaydı. Bölgede bulunan Yazır adlı iki köy ile birlikte değerlendirildiğinde, Teke ve Hamid sancaklarında önemli bir Yazır yerleşiminin bulunduğu anlaşılmaktadır.

5. Ankara Yazırları

Ankara Yörükleri arasında bulunan Yazır oymağı küçük bir teşekküldü. 42 vergi evinden oluşan bu topluluk Çukurcak adlı köyde yaşamaktaydı.


VI. Döğer Boyu

Reşîdüddin’in Oğuzların tarihi bölümüne göre Dib Yavku’nun beylerinden Taş Beğ ve oğlu Yalgu Beğ Döğer boyundan idi. Ayrıca Ala Atlı Kişi Dönlü Kayı İnal’ın veziri Ayıldur’un da Döğerlerden olduğu belirtilmektedir.

Bu rivayetlere dayanılarak Döğerlerin İslâmiyet öncesi Oğuz tarihinde önemli bir yere sahip oldukları anlaşılmaktadır. Döğerlerin Selçuklu fetihlerinde de etkili oldukları görülür. Cizreli tarihçi Şemseddin Muhammed b. İbrahim, Artuklu hanedanının bu boya mensup olduğunu bildirmektedir. Artuk Beğ ve oğulları XI-XII. yüzyıllarda Türkmenler arasında önemli bir nüfuza sahipti.

Osmanlı tahrir defterlerinde Döğer boyuna ait 19 yer adına rastlanmaktadır. Bu yer adları diğer Oğuz boylarında olduğu gibi Orta ve Batı Anadolu’da bulunmaktadır.

Döğer Salim Beğ ve Ailesi

Döğerler XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kaynaklarda daha sık görülmeye başlar. Moğol hâkimiyetinin sona ermesi ve bölgedeki siyasî karışıklıklar, Türkmen boylarının güç kazanmasına imkân sağlamıştır.

Bu dönemde Döğerlerin başında Salim Beğ bulunuyordu. Döğerler, Ca’ber çevresinde yaşamaktaydı. Bunların Suriye Türkmenlerinden mi, yoksa Ak-Koyunlu ve Kara-Koyunluları içine alan Doğu Türkmenleri topluluğundan mı oldukları kesin değildir.

773 (1371) yılında Salim Beğ, Memlük baskısı nedeniyle Hısn Keyfa Eyyûbî hükümdarından yardım istemiş ve bölgeye sığınmıştır. Daha sonra Memlüklerle ilişkilerini düzeltmiş, çeşitli siyasî mücadelelerde önemli rol oynamıştır.

Salim Beğ, 1383 yılında Kara-Koyunlu beyi Kara Mehmed’in saldırısına uğramış, ancak daha sonra Memlükler tarafından desteklenmiştir. 1390’lı yıllarda Memlük sultanlığı ile ilişkileri devam etmiş ve Timur’un bölgedeki faaliyetleri sırasında da önemli bir bey olarak görülmüştür.

Salim Beğ’in ölümünden sonra Döğerlerin başına oğlu Dimaşk Hoca geçmiştir. Dimaşk Hoca, Ca’ber, Urfa, Harran ve çevresinde etkili olmuş, ancak 1404 yılında Arap emiri Nuayr b. Hayyar ile yaptığı savaşta öldürülmüştür.

Daha sonra Döğerlerin başında Gökçe Musa bulunmuştur. Gökçe Musa, Kara-Koyunlu hükümdarı Kara Yusuf’un seferlerine katılmış, Musul ve Ca’ber çevresinde hâkimiyet kurmuştur.

Döğer beyleri arasında Salim Beğ ailesinden gelen diğer önemli kişiler arasında Yağmur Beğ, Hasan Beğ ve Emirzebulunmaktadır.

Osmanlı Devrinde Döğerler

Osmanlıların Suriye’yi ele geçirmesinden sonra bölgedeki Türkmen ve Arap emirleri yerlerinde bırakılmıştır. Ancak Döğer beyliğinin nasıl sona erdiği kesin olarak bilinmemektedir.

XVI. yüzyılda Döğer oymakları Halep Türkmenleri, Boz-Ulus, Kerkük ve Sis (Kozan) bölgelerinde görülmektedir.

1. Halep Türkmenleri Döğerleri

Halep Türkmenleri arasında bulunan Döğer oymağı, Kanuni döneminin ilk yıllarında Halep Döğeri ve Hama Döğeriolmak üzere iki kola ayrılmıştı.

Halep Döğeri 230 vergi evinden oluşurken, Hama Döğeri iki kola ayrılmış ve biri 163, diğeri 36 vergi evine sahipti. XVII. yüzyılın sonlarında Hama-Humus çevresine iskân edilmeye çalışılmışlardır.

2. Dimaşk Döğerleri

Dimaşk çevresindeki Türkmen topluluğu içinde bulunan Döğerler küçük bir oymağı oluşturuyordu. Kanuni döneminde yaklaşık 50 vergi nüfusuna sahiptiler.

3. Ruha (Urfa) Döğerleri

XVI. yüzyılda Urfa bölgesinde yaşayan büyük oymaklardan biri Döğerlü adını taşıyordu. Bazı kayıtlarda Kürt olarak gösterilmesine rağmen, topluluk içinde Türkçe isimlerin yaygın olması Türk kökenli olduklarını göstermektedir.

Bu Döğerler Urfa’nın kuzeydoğusunda yaşamış ve bulundukları yer zamanla kendi adlarıyla anılmıştır.

4. Boz-Ulus Döğerleri

Boz-Ulus içindeki Döğer topluluğu Kanuni döneminde 195 vergi nüfusuna sahipti. Bu topluluğun Ak-Koyunlular dönemindeki Döğer varlığının devamı olması mümkündür.

5. Kerkük Döğerleri

Kerkük çevresindeki Döğer oymağı küçük bir teşekkül olup 45 evden oluşuyordu. Bu topluluk, Kara-Koyunlular dönemindeki Döğer varlığının kalıntısı olarak değerlendirilebilir.

6. Sis (Kozan) Döğerleri

Sis sancağında Savcı-Hacılı obaları arasında Döğerlü adlı bir topluluk bulunuyor ve 64 vergi nüfusuna sahipti.

7. İran Döğerleri

Safevî döneminde İran’da da bazı Döğer topluluklarının bulunduğu anlaşılmaktadır. Şah Abbas’ın kitapçısı Afşar Sâdıkî, Döğerlerden Pîr Beğ adlı bir şairden söz etmektedir. Bu bilgi, İran’da küçük bir Döğer topluluğunun yaşamış olabileceğini göstermektedir.

Dodurga

Dodurga boyunun adı tahrir defterlerinde Dodurga, Doturga, Todurga ve Toturga gibi farklı şekillerde geçmektedir. Anadolu’da bu boya ait birçok yer adı bulunmaktadır. XIII. yüzyılın ikinci yarısında Sivas üzerinden Tebriz’e giden İtalyan seyyahı Pegolotti’nin bahsettiği Dudriaga adlı yerin Dodurga olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca Bezm u Rezmadlı eserde Zara ile birlikte Dodurga adlı bir bölgeden söz edilir.

XVI. yüzyılda Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Dodurga toplulukları görülmektedir. Bunların başlıcaları şunlardır:

  • Ulu-Yörük Dodurgaları: II. Bayezid devrinin ilk yıllarında 202 vergi nüfusuna sahip olup yedi kola ayrılmışlardı. Turhal Türkleri olarak da anılan bu topluluk XVI. yüzyılın ikinci yarısında çeşitli kışlaklara sahipti.
  • Tarsus Dodurgaları: Varsak Türkmenleri arasında önemli bir Dodurga oymağı bulunuyordu. Esenlü adıyla da bilinen bu topluluk Bozca-Dodurga ve Ertene Beğ Dodurgası adlı iki kola ayrılmıştı.
  • Boz-Ulus Dodurgaları: II. Selim devrine ait kayıtlarda altı küçük kola ayrılmış bir oymak olarak görülür. Dulkadırlı eline bağlı oldukları anlaşılmaktadır.
  • Ankara ve Aksaray Dodurgaları: Ankara sancağındaki Haymana topluluğu içinde ve Aksaray çevresinde küçük Dodurga teşekkülleri bulunuyordu.

XIX. yüzyıl başlarında İran’da yazılmış bir risalede Türkmen çölünde yaşayan Dodurgalardan da bahsedilir. Göklen topluluğunun kollarından birinin Dodurga adını taşıdığı belirtilmektedir.


Çarukluğ (Yaparlu)

Çarukluğ veya Yaparlu adı Reşîdüddin’in listelerinde Yaparlu, Kâşgarlı Mahmud’un listesinde ise Çarukluğ şeklinde geçmektedir. Boyun adı ve anlamı hakkında kaynaklarda açıklama bulunmamaktadır.

Tahrir defterlerinde Yaparlu adına ait belirgin bir teşekkül görülmemektedir. Bununla birlikte Anadolu’da Çarıklı, Çarık ve Çarıklar adlarını taşıyan yerleşim yerleri bulunmaktadır.

XVI. yüzyılda bazı küçük topluluklarda Çarıklı adına rastlanmaktadır. Bunlardan biri Niğde çevresindeki Dündarlı oymağı içinde, diğeri Kütahya’daki Şeyhlü kazasında görülmektedir. XIX. yüzyılda Aydın sancağında da Çarık adlı bir oymağın bulunduğu bilinmektedir.


Avşar (Afşar)

Avşarlar, Oğuz boyları arasında tarih boyunca en fazla rol oynayan topluluklardan biridir. Reşîdüddin’in Oğuz boyları listesinde hükümdar çıkaran boylar arasında gösterilirler. Bu durum Avşarların erken dönemlerden itibaren önemli bir konuma sahip olduğunu göstermektedir.

Selçuklu Döneminde Avşarlar

XII. yüzyılda Huzistan bölgesinde önemli bir Avşar topluluğu bulunuyordu. Arslan oğlu Yakub’un ardından Şumla (Ay-Doğdu) adlı Avşar beyi Huzistan ve çevresinde etkili oldu. Şumla, bağımsız bir hâkimiyet kurarak bölgedeki siyasi mücadelelere katıldı. Onun ölümünden sonra oğulları bir süre daha bölgede varlıklarını sürdürdüler.

Anadolu Avşarları

XVI. yüzyıl tahrir defterlerinde Avşarlara ait çok sayıda yer adı bulunmaktadır. Bu durum Avşarların Anadolu’nun fetih ve iskânında önemli rol oynadığını göstermektedir.

Anadolu’daki başlıca Avşar toplulukları şunlardır:

  • Halep Türkmenleri Avşarları: Kuzey Suriye’de yaşayan büyük Avşar toplulukları arasında yer alıyorlardı. Köpek-oğulları, Gündüz-oğulları ve Kut-Beği oğulları gibi aileler tarafından yönetiliyorlardı.
  • Boz-Ulus Avşarları: Boz-Ulus topluluğu içinde çeşitli Avşar obaları bulunuyordu.
  • Dulkadırlı Avşarları: Dulkadırlı eli içinde önemli bir yere sahip olan İmanlu Avşarı bunların başında geliyordu.
  • Yeni-İl Avşarları: Köpekli ve İmanlu Avşar kollarına bağlı obalar burada bulunuyordu.
  • Sis (Kozan) Avşarları: XVI. yüzyılda Sis bölgesinde kalabalık bir Avşar topluluğu yaşamaktaydı.

XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Halep Türkmenlerine bağlı Avşarlar özellikle Çukurova ve Kayseri çevresinde etkili oldular. Receblü Afşar, Bahrili Afşar ve Kara-Gündüzlü Afşar gibi kollar bu dönemde bilinmektedir.

İran Avşarları

XV. yüzyılın sonlarından itibaren Anadolu’dan İran’a giden Avşar toplulukları burada önemli bir güç hâline geldiler. Safevî döneminde çeşitli bölgelerde görev alan Avşar beyleri bulunuyordu.

İran’daki önemli Avşar kolları arasında:

  • Mansur Beğ Avşarları
  • İmanlu Afşarları
  • Alplu
  • Usalu
  • Eberlü

sayılabilir.

XVIII. yüzyılda Avşarlar arasından çıkan Nâdir Şah, İran’da önemli bir siyasi güç kurdu. Avşarlar, siyasi hâkimiyetlerini kaybettikten sonra da İran’daki büyük Türk topluluklarından biri olarak varlıklarını sürdürdüler.


Kızık

Kızık boyunun adı tarihî kaynaklarda fazla geçmemekle birlikte tahrir defterleri ve arşiv kayıtlarında görülmektedir. XVI. yüzyıl tahrirlerinde Kızıklara ait çok sayıda yer adı bulunmaktadır. Özellikle Ankara’nın Çubuk ve Ayaş bölgelerindeki yer adları bu boyun burada yerleştiğini göstermektedir.

XVI. yüzyılda bilinen en önemli Kızık topluluğu Halep Türkmenleri arasında yaşayan Kızık oymağıdır. Bu topluluk iki kola ayrılmıştı. Nüfusu zamanla artan Kızıkların önemli bir bölümü XVII. yüzyılda Antep çevresine yerleşti ve Oturak-Kızık adıyla anıldı.

Yerleşmeyen Kızık topluluğu ise Göçer-Kızık adıyla bilinmekteydi. Bu topluluk XVIII. yüzyılda bazı aşiret teşekkülleri içinde zikredilmiştir.

Kızık boyunun ayrıca XVII. yüzyıl başlarında Orta Anadolu’ya gelen bir kolunun bulunduğu anlaşılmaktadır. XVI. yüzyılda Şam bölgesinde de küçük bir Kızık topluluğu yaşamaktaydı.

XI. Beğ-Dili

Beğ-Dili boyu, Reşîdüddin'in Oğuznâmesi'nde hükümdar çıkaran beş boydan biri olarak gösterilir. Aynı kaynakta Hârizmşahlar hanedanının da bu boya bağlandığı belirtilirse de bu görüş kabul edilmemektedir. XVI. yüzyılda Beğ-Dili boyuna ait 23 yer adına rastlanmış, bu adların yaklaşık yarısı günümüze ulaşmıştır.

Beğ-Dililer, Kuzey Suriye Türkmenleri arasında Boz-Ok kolunu meydana getiren boylardan biriydi. XIV. yüzyılın ikinci yarısına ait bir kaynakta Türkmen boyları arasında adları geçen Beğ-Dililerin, Taşgun oğulları gibi bazı ailelerle de bağlantılı olduğu görülmektedir. Boyun önemli bir kısmı XVI. yüzyılda Kuzey Suriye'de yaşamış, ayrıca Safevî Devleti'nin kuruluşuna katılan önemli bir kolu İran'a gitmiştir.

Halep Türkmenleri

Kanûnî devrinin ilk yıllarında Halep Türkmenleri arasında bulunan Beğ-Dili kolu, bu topluluğun en büyük teşekküllerinden biriydi. Boy bu dönemde 40 obadan meydana gelmekteydi. Obalar arasında Boz-Koyunlu, Kuzucaklu, Balabanlu, Taş-Baş, Dimlekli, Ulaşlu ve Talaklı gibi önemli kollar bulunuyordu.

Boz-Koyunlu obası Beğ-Dili boyunun beğ ailesini temsil eden önemli bir koldu. XVI. yüzyıl kayıtlarında bu obanın başında beğ unvanlı kişiler görülmektedir. Daha sonraki dönemde Rakka iskânı sırasında boyun başında bulunan Şahin Beğ de Boz-Koyunlu obasına mensuptu.

Beğ-Dili boyu XVI. yüzyıl boyunca nüfus bakımından büyümüştür. Ancak bazı obaların yol kesme ve yağmacılık faaliyetleri sebebiyle Osmanlı idaresiyle sorunlar yaşadığı görülmektedir. XVII. yüzyılda Halep ile Diyarbakır arasındaki yaylaklarda yaşayan Beğ-Dililer, Hüsrev Paşa tarafından kontrol altına alınmıştır.

Yeni-İl Beğ-Dilileri

Halep Türkmenleri arasındaki ana koldan ayrılan bir Beğ-Dili kolu Yeni-İl bölgesinde yaşamaktaydı. Bu kol Kanûnî döneminde üç obadan oluşurken, III. Murad döneminde daha geniş bir teşekkül hâline gelmiştir. Emtileklü, Bekmişlü, Arablu, Fakihlu, Sincan, Güneş, Kara-Hasanlu, Karacalu, Kara-Şeyhlü, Çoban-Beğlü ve Boz-Koyunlu gibi obalar bu kola bağlıydı.

Yeni-İl Beğ-Dilileri kış aylarında Halep bölgesine inerlerdi. XVII. yüzyıl sonunda bazı obalar Osmanlı seferlerine çağrılmış, daha sonra Rakka'ya iskân edilmeleri kararlaştırılmıştır.

Rakka İskânı

1690-1691 yıllarında Beğ-Dili boyunun önemli bir kısmı Rakka bölgesine iskân edildi. Halep Türkmenleri arasındaki bazı obalar ile Yeni-İl koluna bağlı topluluklar Belih Çayı çevresine yerleştirildi. İskân sırasında boyun başında Boz-Koyunlu obasından Firuz Beğ oğlu Şahin Beğ bulunuyordu.

Rakka'ya yerleştirilen Beğ-Dililer yeni bölgede Arap kabileleriyle mücadele etmek zorunda kaldılar. Özellikle Tayy ve Aneze Araplarıyla yapılan mücadeleler, Türkmenler arasında söylenen şiirlerde ve halk hatıralarında yer aldı. Daha sonra Abbas Paşa dönemindeki olaylar sonucunda Beğ-Dili ve diğer bazı Türkmen toplulukları Rakka'dan dağıldı. Beğ-Dililerin önemli bir kısmı Gaziantep çevresine yerleşti.

Boz-Ulus ve Diğer Kollar

Beğ-Dili boyunun bir kolu Boz-Ulus içinde bulunuyordu. Kanûnî döneminde yaklaşık 200 vergi evi olan bu kol, II. Selim zamanında 615 vergi evine ulaşmıştır.

Tarsus bölgesindeki Varsak topluluğu içinde de Beğ-Dili adlı küçük bir oymak bulunmaktaydı. İç-İl bölgesinde ise Beğ-Dili adına bağlı köyler ve yerleşmemiş bir kol görülmektedir.

İran Beğ-Dilileri

Beğ-Dililerin önemli bir kolu Safevî Devleti'nin kuruluşuna katıldı. Kuzey Suriye Türkmenlerinden gelen Şamlu boyunun temel unsurlarından biri Beğ-Dili idi. Şamlu boyu içinde Beğ-Dililerin etkili bir konuma sahip olduğu görülmektedir.

Safevî döneminde Beğ-Dili mensubu birçok kişi devlet hizmetinde yükselmiştir. Abdi Beğ, Durmuş Han, Ahmed Beğ, Muhammed Beğ, Haydar Beğ, Saru Beğ, Kapan Sultan ve Zeynel Beğ bunlar arasında yer alır. Şah Abbas döneminde Şamlu boyu Safevî Devleti içinde önemli bir mevkiye sahip olmuş, Beğ-Dili mensupları çeşitli askerî ve idarî görevler üstlenmiştir.

XVIII. yüzyılda Şamlu boyunun eski gücünü kaybetmesiyle Beğ-Dililerin siyasî etkisi azalmıştır. İran'da bugün doğrudan Beğ-Dili adıyla büyük bir topluluğa rastlanmamakla birlikte, bazı toplulukların Beğ-Dili kökenli olabileceği ileri sürülmüştür.

Etrek ve Gürgen çevresindeki Türkmen Göklen topluluğu içinde de Beğ-Dili adlı küçük bir oymak bulunmaktaydı. 1863 yılında bu topluluk Pank, Aman-Hoca, Boran ve Karışmaz kollarına ayrılmıştı.

XII. Karkın

Karkın boyu, Oğuzların tarihinde önemli rol oynayan boylardan biridir. Kâşgarlı Mahmud’un listesinde yer almayan iki boydan biri olarak görülür. Bununla birlikte XVI. yüzyılda Anadolu’da Karkın boyuna ait 62 yer adı tespit edilmiş ve boy, Oğuz boyları arasında beşinci sırada yer almıştır. Osmanlı kayıtlarında Karkın adı Garkın, Korkun ve Kargun gibi farklı şekillerde de yazılmıştır.

XVI. yüzyılda Anadolu’daki Karkın toplulukları başlıca Halep Türkmenleri, Boz-Ulus, Dulkadırlı ulusu, Hamid ve Teke sancakları çevresinde yaşamaktaydı.

Halep Türkmenleri

Halep Türkmenleri arasındaki Karkın oymağı üç kola ayrılmıştı. XVI. yüzyılın ikinci yarısında büyük kolunun Ayıntab ve Rumkale çevresinde yaşadığı görülmektedir. XVII. yüzyıl ortalarında Karkınlar yaşam tarzlarına göre Oturak-Karkın ve Göçer-Karkın olmak üzere iki gruba ayrılmıştı. Göçer-Karkınlar daha kalabalık bir topluluktu.

Boz-Ulus ve Dulkadırlı Karkınları

Boz-Ulus içinde bulunan Karkın oymağı üç kola ayrılmıştı. Bunların ikisi asıl Boz-Ulus topluluğu içinde, biri ise Dulkadırlı teşkilatı içinde yer alıyordu.

Dulkadırlı ulusundaki Karkın oymağı dağınık halde bulunmaktaydı. Bu kolların en büyüğü, Dulkadırlıların büyük teşekküllerinden Dokuz veya Bişanlu boyunun bir obasını meydana getiriyordu. Dulkadırlı sahasında ayrıca Dede Karkın adına bağlı bir zaviye bulunmaktaydı. Dede Karkın'ın XIII. yüzyılda yaşamış olması muhtemeldir.

Diğer Kollar

Karkın adına Tarsus bölgesindeki Türkmen toplulukları arasında da rastlanmaktadır. Kusun boyu içinde ve Dündarlı boyu arasında Karkın adlı obalar bulunuyordu. İç-İl bölgesinde Boz-Doğan boyuna bağlı Karkın adlı bir oba yaşamaktaydı.

Hamid sancağında Eğirdir yöresi Yörükleri arasında da Karkın oymağı bulunuyordu. Teke bölgesinde ise aynı adlı küçük bir topluluk görülmektedir.

1691 yılında Rakka’ya iskân edilen Türkmen toplulukları arasında Karkın adlı bir obanın da adı geçmektedir. XVIII. yüzyılda Ayıntab çevresinde Dede Karkın adıyla anılan bir Türkmen topluluğundan da bahsedilmiştir.

XIII. Bayındır

Bayındır boyu, Oğuzların en önemli boylarından biridir. Reşîdüddin’in Oğuznâmesi’nde Üç-Okların önemli boylarından biri olarak gösterilir. Eserde Bayındır boyundan bazı beylerin Oğuz hükümdarları döneminde önemli görevler üstlendiği anlatılır.

Dede Korkut destanlarında Oğuzların başında bulunan Kamgan oğlu Bayındır Han’ın da bu boyla bağlantılı olduğu kabul edilir. Bayındır boyu, Anadolu’daki fetih ve iskân hareketlerine katılmış, daha sonra Ak-Koyunlu Devleti’ni kuran hanedan bu boya dayandırılmıştır. Bu sebeple Türk kaynaklarında Ak-Koyunlu hanedanına “Bayındırlu”, Farsça kaynaklarda ise “Bayındıriyye” adı verilmiştir.

XVI. yüzyıl Osmanlı kayıtlarında Anadolu’da Bayındır adına bağlı 52 köy ve ekinlik tespit edilmiştir. Ayrıca çeşitli bölgelerde Bayındır adlı Türkmen toplulukları yaşamaktaydı.

Halep Türkmenleri ve Yeni-İl Bayındırları

Halep Türkmenleri arasındaki Bayındırlar XVI. yüzyılda önemli bir topluluktu. Yeni-İl’de yaşayan Bayındır kolu da Halep Türkmenlerindeki bu ana koldan ayrılmıştı. Bu topluluklar XVII. yüzyıl sonunda bazı olaylar sebebiyle Rakka’ya iskân edilmişlerdir.

Rakka’ya yerleştirilen Bayındırlar daha sonra bölgedeki diğer Türkmen topluluklarıyla birlikte Arap aşiretleriyle mücadele etmiş, XIX. yüzyılda bir kısmı Antep çevresine yerleşmiştir.

Tarsus ve Diğer Bölgeler

Tarsus bölgesindeki Varsak topluluğu içinde Bayındır adlı önemli bir oba bulunuyordu. Bu topluluk XVI. yüzyıl başlarında çok sayıda küçük kola ayrılmıştı.

İç-İl bölgesinde, Teke, Hamid ve Menteşe sancaklarında da Bayındır adlı küçük Türkmen topluluklarına rastlanmaktadır. Hazar ötesindeki Türkmen toplulukları arasında da Bayındır adlı bir oymak bulunmaktaydı.

Ak-Koyunlu Hanedanı

Bayındır boyunun Türk tarihindeki en önemli rolü Ak-Koyunlu Devleti’nin kuruluşuyla ilgilidir. Ak-Koyunlu hükümdarları kendilerini Bayındır Han’ın soyundan kabul etmiş ve hanedanlarını Bayındır boyuna dayandırmışlardır. Ak-Koyunlu hanedanı devletin son dönemlerinde kalabalık bir topluluk hâline gelmiş, üyelerinin bir kısmı taht mücadelelerinde hayatını kaybetmiştir. Hanedan mensuplarından bazı aileler günümüze kadar ulaşmıştır.

Peçenek

Peçenekler, X-XI. yüzyıllarda Karadeniz’in kuzeyi ve Balkanlarda önemli siyasî roller oynayan Türk topluluklarından biridir. Bunun yanında XI. yüzyılda Oğuzlar arasında Peçenek adlı bir boy da bulunmaktaydı. Kâşgarlı Mahmud, Türk Peçenek eli ile Oğuz Peçenek boyunu ayrı olarak zikretmiştir. Oğuz Peçeneklerinin, eski Peçenek topluluğunun bir parçası olduğu ve zamanla Oğuz teşkilâtına dahil edildiği anlaşılmaktadır. Peçenekler, Oğuz Han’ın oğullarından Gök Han’a bağlanan boylar arasında gösterilmiştir.

Anadolu’da Peçenek adına ait birçok yer adı bulunmaktadır. Özellikle Ankara çevresinde yoğun bir Peçenek yerleşimi görülür. Ankara sancağında Yaban-Ova, Murtaza-Ova ve Kasaba kazalarında Peçenek adını taşıyan köyler bulunmaktaydı. Bunun yanında Bolu, Adana, Maraş, Konya ve diğer bazı bölgelerde de Peçenek adını taşıyan yerleşimlere rastlanmaktadır.

XVI. yüzyılda Peçenek adı taşıyan topluluklar arasında Halep Türkmenleri, Tarsus ve At-Çekenler içinde bulunan oymaklar dikkat çekmektedir. Halep Türkmenleri arasındaki Peçenekler çeşitli kollara ayrılmış, Maraş çevresi ile günümüzde Adana sınırları içinde bulunan bölgelerde kışlak ve yaylaklara sahip olmuşlardır. Bu toplulukların zamanla önemli bir kısmı yerleşik hayata geçmiştir.


Çavuldur (Çavundur)

Çavuldur, Oğuzların önemli boylarından biridir. XVI. yüzyılda Anadolu’da genellikle Çavundur adıyla anılmıştır. Anadolu’da Çavuldur, Çavundur ve Çavdur şekillerinde birçok yer adına rastlanmaktadır.

Çavuldurların Anadolu’nun fethi sırasında da rol oynadığı anlaşılmaktadır. Danişmendnâme’de Anadolu’nun fethine katılan beylerden Çavuldur adlı bir beyden söz edilir. Zahirî Nişaburî’nin Selçuklu tarihinde de Sultan Alp Arslan’ın Anadolu seferlerine katılan emirler arasında Çavuldur adı geçmektedir.

Bununla birlikte Çavuldurların Anadolu’daki varlığı bazı diğer Oğuz boylarına göre daha sınırlı görünmektedir. Bunun başlıca sebeplerinden biri, büyük bir Çavuldur kitlesinin Mangışlak yarımadasında kalmış olmasıdır. XVI. yüzyılda Anadolu’da Boz-Ulus içinde bir Çavundur oymağı ile Çorum bölgesinde küçük bir Çavundur topluluğu bulunmaktaydı.

Mangışlak’ta kalan Çavuldurlar zamanla çeşitli baskılarla karşılaşmışlardır. Mangıtların ve daha sonra Kalmukların saldırıları sonucunda bazı kollar Kuzey Kafkasya’ya göç etmiş, Mangışlak’ta kalan diğer kollar ise XIX. yüzyılda bölgeden ayrılmıştır. XIX. yüzyıl ortalarında Çavdurlar Aral gölü çevresi ile Kara-Boğaz arasındaki bölgelerde yaşamaktaydılar.


Çepni

Çepniler, Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli rol oynayan Oğuz boylarından biridir. Anadolu’da geniş bir yayılma gösteren Çepniler, Sivas, Amasya, Çorum, Kastamonu, Bolu, Bursa ve Kocaeli gibi birçok bölgede yerleşmişlerdir.

Çepnilerin Anadolu’daki erken faaliyetlerine XIII. yüzyılda rastlanmaktadır. Hacı Bektaş Velî’nin Suluca Kara Höyük’e gelişinde çevrede bulunan halkın önemli bir kısmının Çepnilerden olduğu belirtilmektedir. 1279 yılında Sinop çevresinde yaşayan Çepniler, Trabzon Rum İmparatorluğu’nun Sinop üzerine yaptığı sefer sırasında Rum kuvvetlerini yenilgiye uğratmışlardır.

XIV. yüzyılda Çepniler özellikle Doğu Karadeniz bölgesinde etkili olmuşlardır. Bayram Bey tarafından kurulan Bayramlı Beyliği’nin (Ordu yöresi) oluşumunda Çepnilerin önemli rol oynadığı kabul edilmektedir. Bu dönemde Ordu ve Giresun çevresinde yoğun bir Türk yerleşiminin meydana gelmesinde Çepnilerin katkısı olmuştur.

XVI. yüzyılda Anadolu’da çeşitli Çepni toplulukları bulunmaktaydı. Bunlar arasında Halep Türkmenleri, Ulu-Yörük, Trabzon bölgesi Çepnileri, Dulkadırlı, Boz-Ok, Adana, At-Çeken, Koçhisar, Hamid ve Çorum çevresindeki topluluklar yer almaktadır.

Trabzon bölgesi Çepnileri özellikle önemli bir yer tutmaktadır. XVI. yüzyılda Trabzon sancağında “Vilâyet-i Çepni” adı verilen bölgede yoğun olarak yaşamaktaydılar. Bu saha Giresun, Torul ve Görele arasındaki bölgeyi kapsamaktaydı. Kürtün yöresi büyük ölçüde Çepnilerle meskûndu. Daha sonraki dönemlerde Çepniler Trabzon’un doğusuna ve Rize çevresine doğru yayılarak bölgede güçlü bir Türk varlığı oluşturmuşlardır.

Çepniler İran’da da görülmektedir. Ak-Koyunlu ve Safevî dönemlerinde bazı Çepni beyleri ve askerî toplulukları kaynaklarda geçmektedir. Bu Çepnilerin Trabzon ve Canik bölgesi Çepnileriyle bağlantılı olduğu belirtilmektedir.


Salur

Salurlar, Oğuz tarihinin önemli boylarından biridir. Reşîdüddin’in Oğuz geleneğine dair eserlerinde Salurlar, Oğuz hükümdarlarının önemli beyleri arasında gösterilir. Dede Korkut anlatılarında da Salurlar yüksek bir konuma sahiptir. Oğuzların büyük beylerinden Salur Kazan bu boya mensuptur.

Salurların bir kısmı Selçuklu döneminde İran sahasına yönelmiş ve burada siyasî faaliyetlerde bulunmuştur. XII. yüzyılda Fars bölgesinde ortaya çıkan Salgurlu Atabegliği, Salur boyunun kurduğu önemli siyasî teşekküllerden biridir. Mevdud, Sungur, Zengî, Sa‘d ve Ebû Bekir gibi hükümdarlar tarafından yönetilen bu devlet Fars bölgesinde uzun süre hâkimiyet kurmuştur.

Salgurlular döneminde Fars bölgesinde imar faaliyetleri gerçekleştirilmiş, ilim ve sanat adamları desteklenmiştir. Şair Sa‘dî, eserlerini bu hanedanın himayesi döneminde meydana getirmiştir. Salgurlular mensup oldukları boyun damgasını paralarında kullanarak Oğuz kökenlerini korumuşlardır.

Salurlar Anadolu’nun fetih ve iskânında da rol oynamışlardır. Anadolu’da Salur adına bağlı çeşitli yerleşim ve oymaklar bulunmaktadır. Kadı Burhaneddin’in Salur boyuna mensup olduğu kabul edilmektedir. XVI. yüzyılda Anadolu’da Trablusşam, Tarsus, Kars, Konya, Niğde, Hamid, Boz-Ok ve Ulu-Yörük çevrelerinde Salur toplulukları yaşamaktaydı.

Salurların önemli bir kısmı Hazar ötesinde kalmıştır. Mangışlak ve Horasan bölgelerinde güçlü bir varlık gösteren Salurlar, Türkmen topluluklarının oluşumunda önemli rol oynamışlardır. Er Sarı, Yomut, Teke ve Sarık gibi bazı Türkmen topluluklarının Salur boyuyla bağlantılı olduğu belirtilmektedir. XIX. yüzyılda doğrudan Salur adını taşıyan Türkmen toplulukları Merv ile Herat arasındaki bölgede yaşamaktaydı.

XVIII. Eymür (Eymir)

Eymürler, Oğuzların Üç-Ok koluna mensup boylarından biridir. XVI. yüzyılda Anadolu’da bu boya ait 71 yer adına rastlanmaktadır. Bu sayı ile Eymürler, Anadolu’daki Oğuz boyları arasında dördüncü sırada yer almaktadır. Eymür adına ait yerleşimlerin önemli bir kısmı Sivas-Tokat bölgesinde bulunmaktadır. Boy adı Anadolu’da daha çok Eymir, İran ve Hazar ötesi Türkmenleri arasında ise Eymür şeklinde kullanılmıştır.

Anadolu Eymürleri

Halep Türkmenleri:

Halep Türkmenleri arasında bulunan Eymür oymağı Kanunî devrinin ilk yıllarında dört kola ayrılmıştı. Affan Kethüda idaresindeki kol 177 vergi nüfusuna, Kara-Gözlü kolu 55 vergi nüfusuna, Çarık-oğlu Ahmed Kethüda yönetimindeki kol 86 vergi nüfusuna, İlyas adlı kol ise 19 vergi nüfusuna sahipti. 1570-1571 yılında bu topluluğun vergi nüfusu 453’e yükselmiştir.

XVII. yüzyılda da göçebe hayatlarını sürdüren Halep Türkmenleri Eymürleri, 1690 yılında Avusturya seferine çağrılmış ve 100 atlı ile katılmaları istenmiştir. Bu dönemde Eymürler; Bunsuzlu, Dündarlı, Tosun, Kara-Gözlü, Çarık, Affan, Sancaklu, Yusuf, Hacı Bayram ve Afşartı Eymürü gibi kollara ayrılmıştı.

1692-1693 yılında Humus sancağına yerleştirilen Eymürlerin daha sonra Amik gölü yakınındaki Murad Paşa Köprüsü derbendine nakledilmeleri düşünülmüş, ancak bu iskân gerçekleştirilemeyerek eski yerlerine dönmelerine karar verilmiştir. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında da varlıklarını sürdüren bu Eymürlerin XIX. yüzyıldaki durumları hakkında bilgi bulunmamaktadır.

Dulkadırlı Ulusu:

Maraş-Dulkadırlı ulusu içinde bulunan Eymür oymağı büyük bir teşekküldü. 1525 yıllarında bu topluluk 48 obadan oluşuyordu. Obaların çoğu Maraş, Pazarcık, Kum-Pınar ve Haruniye çevresinde kışlamakta; Ahır ve Sandık dağlarında yaylamaktaydı. Bazı kolların kışlaklarda çiftçilik yaptığı, hatta çeltik ektiği görülmektedir.

Dulkadırlı Eymürleri XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Maraş ve Antep köylerine yerleşmeye başlamıştır. Kadirli bölgesindeki Eymürler ise 1563-1564 yılında on üç kola ayrılmıştı. Bu topluluk da kışlaklarda tarım, yaylaklarda hayvancılık yapan iki yönlü bir hayat sürdürmekteydi.

Yeni-İl ve Boz-Ulus:

Yeni-İl’deki Eymürler, Halep Türkmenleri arasındaki Eymürlerin bir kolundan meydana gelmiştir. XVI. yüzyılda Ahmed Kethüda, Avşarlı, Sancarlı, Polat Kethüda ve Mehmed Kethüda Eymürü gibi kollara ayrılmışlardı.

Boz-Ulus içinde de XVI. yüzyılda Hacı Süleyman Kethüda yönetiminde 148 vergi nüfuslu bir Eymür oymağı bulunmaktaydı.

İran Eymürleri:

Safevî döneminde Dulkadır boyunun Kızılbaş teşkilâtı içinde yer alan obalarından biri Eymür idi. Bu topluluğun Dulkadırlı ulusundan İran’a giden bir kol olduğu anlaşılmaktadır. Safevî emirlerinden Şir Hüseyin Bey ve Kelb-i Ali Sultan’ın Eymürlerden olduğu bilinmektedir.

Hazar Ötesi Türkmenleri:

Eymürlerin önemli bir kolu Mangışlak’ta kalmıştır. Daha sonra Mangıt baskısı sebebiyle güneye inerek Gürgen ve Etrek bölgelerinde yaşayan Yaka Türkmenleri arasına katılmışlardır. Bu bölgede Eymürler, Göklen ve Oklu Türkmenleriyle birlikte yaşamışlardır.

Safevî hükümdarı Şah Abbas döneminde Eymür Ali Yar Bey, Esterâbâd valiliğine getirilmiş ve han unvanı almıştır. XIX. yüzyılda Gürgen kıyısında Eymür adıyla yaklaşık 200 hanelik bir topluluğun yaşadığı belirtilmektedir.

XIX. Ala Yuntlu

Ala Yuntlu, Oğuzların Üç-Ok koluna mensup boylardan biridir. XVI. yüzyılda Anadolu’da bu boya ait 44 yer adına rastlanmaktadır. Aynı dönemde Orta ve Batı Anadolu’da Ala Yuntlu adını taşıyan çeşitli oymaklar da bulunmaktaydı.

Anadolu Ala Yuntluları

At-Çekenler:

At-Çekenler arasındaki Ala Yuntlular Turgut kazasında yaşamaktaydı. II. Bayezid ve I. Selim dönemlerinde iki kol hâlinde bulunan topluluklardan biri 228 vergi nüfusuna sahipti ve çeşitli ekinliklerde çiftçilik yapıyordu. Diğer kol ise 41 vergi nüfusundan oluşmaktaydı.

Aksaray çevresinde de küçük bir Ala Yuntlu oymağı bulunmaktaydı. Bu topluluğun XVI. yüzyılın sonlarına doğru yerleşik hayata geçerek köyler oluşturduğu görülmektedir.

Ankara:

Ankara sancağında Ala Yuntlu adını taşıyan üç köy bulunmaktaydı. Ayrıca 19 vergi evinden oluşan küçük bir Ala Yuntlu oymağı da bölgede yaşamaktaydı.

Kastamonu:

Kastamonu sancağının Boy-Ovası kazasında küçük bir Ala Yuntlu oymağı bulunuyordu. Bu topluluk 20 vergi nüfusundan oluşmaktaydı.

Uşak ve Menteşe:

Uşak yöresindeki Ala Yuntlular 169 vergi nüfuslu bir topluluktu. Menteşe bölgesinde ise biri Balat kazasında, diğeri Muğla kazasında olmak üzere iki Ala Yuntlu oymağı bulunmaktaydı.

Halep Türkmenleri:

Halep Türkmenlerinin İnallu boyu içinde de Ala Yuntlu adlı bir oba vardı. Bu topluluğun bir kolu Kilis çevresindeki bazı köylere yerleşmişti.


XX. Yüreğir (Yüreğil)

Yüreğirler, Oğuzların Üç-Ok koluna mensup önemli boylardan biridir. XVI. yüzyıl tahrir defterlerinde boy adı Yûragir ve Uragir şekillerinde geçmektedir. Anadolu’da bu boya ait 44 yer adı tespit edilmiştir. Günümüzde Yüreğir ve Üreğir şekillerinde kullanılan yer adları bu boyun izlerini taşımaktadır.

Yüreğir boyunun en önemli yerleşim alanı Çukurova idi. Seyhan ve Ceyhan ırmakları arasındaki verimli bölge, Yüreğirlerin kışlağı durumundaydı.

Ramazanoğulları ve Yüreğirler

XIV. yüzyılın ortalarında Kilikya’nın Memlükler tarafından fethi sırasında birçok Türkmen topluluğu bölgeye yerleşmiştir. Üç-Ok kolunun hâkim boyu Yüreğirlerdi. Bu dönemde Yüreğirlerle birlikte Kınık, Bayındır ve Salurlar da Çukurova’da bulunuyordu.

Yüreğirlerin başında Ramazan Bey bulunmaktaydı. 1354 yılında Ramazan Bey’in oğlunun Memlük sultanına bağlılığını bildirdiği görülmektedir. 1360 yılında Adana ve Tarsus Memlükler tarafından ele geçirilmiş, daha sonra Ramazanoğulları Beyliği ortaya çıkmıştır.

Ramazanoğulları Beyliği’nin temelini oluşturan Yüreğirler, Çukurova’da uzun süre siyasî varlık göstermiştir. İbrahim Bey döneminde Memlüklerle mücadele edilmiş, Yüreğirler bölgede güçlü bir konuma sahip olmuştur.

Osmanlı hâkimiyetinin başlaması sırasında Yüreğirler büyük ölçüde yerleşik hayata geçmişti. Boy adı, özellikle Çukurova’daki Yüreğir yöresinde günümüze kadar ulaşmıştır.

XVI. yüzyılda küçük Yüreğir toplulukları Halep Türkmenleri ve Dulkadırlı ulusu arasında görülmektedir. Halep Türkmenleri arasındaki Yüreğir oymağı 29 vergi nüfusuna sahipti. Dulkadırlı ulusundaki Yüreğir oymağı ise kışın Suriye çölünde, yazın Binboğa’da yaşamaktaydı.

XXI. İğdir (İğdir)

İğdirler, Oğuzların Üç-Ok koluna mensup boylarından biridir. XVI. yüzyılda bu boya ait 43 köy ve ekinlik tespit edilmiştir. Bunun yanında çeşitli bölgelerde İğdir adını taşıyan oymaklar bulunmaktaydı.

Anadolu İğdirleri

Tarsus ve Adana:

Tarsus bölgesinde Gökçelü boyu arasında İğdir obası bulunmaktaydı. Adana çevresinde de küçük İğdir toplulukları yaşamaktaydı.

İç-İl:

İç-İl bölgesindeki İğdirler önemli bir topluluktu. Mut, Gülnar ve Karataş çevresinde yaşayan bu topluluklar çeşitli köylere yerleşmişti. Biçer İğdiri ve Oturak İğdirleri başlıca kolları oluşturuyordu.

Koçhisar:

Koçhisar bölgesinde yaşayan Bozdoğan topluluğu arasında 93 vergi nüfuslu bir İğdir teşekkülü bulunuyordu.

Teke Sancağı:

Teke bölgesinde İğdirler kalabalık bir şekilde yaşamaktaydı. XVI. yüzyılda Kara-Hisar kazasında 272 vergi nüfuslu bir İğdir oymağı bulunuyordu. Yazıcıoğlu Ali, Antalya’nın fethi sırasında bölgenin İğdir yörükleriyle dolu olduğunu belirtmektedir.

Diğer bölgeler:

Hamid, Menteşe ve At-Çeken bölgelerinde de küçük İğdir toplulukları bulunmaktaydı. İran’da Kaşgay topluluğu içinde 500 evlik bir İğdir oymağı vardı.

Hazar Ötesi Türkmenleri:

Mangışlak’ta yaşayan İğdirler, Çavuldur ve diğer bazı küçük oymaklarla birlikte Esenli topluluğunu meydana getiriyordu. XIX. yüzyılda bu İğdirlerin bir kısmı Çavdurlara bağlı olarak Aral gölü ile Hazar denizi arasındaki bölgede yaşamaktaydı.Metni Ansiklo yazım ilkelerine göre düzenledim: kaynağa sadık kaldım, tekrarları azalttım, ansiklopedi üslubuna çevirdim, kişisel yorum ve kaynak dışı ekleme yapmadım. Üç boyu (Büğdüz, Yıva, Kınık) ayrı alt başlıklarla verdim.


Büğdüz Boyu

Büğdüz boyu, Reşîdüddin’in Oğuz boyları listesinde yer alan boylardan biridir. Reşîdüddin’in eserinde bu boya mensup Kuzucu adlı bir beyden bahsedilir. Kuzucu, son Oğuz yabgusu Ali Han’ın oğlu Şah Melik’in atabeyi olarak gösterilir.

Dede Korkut destanlarında geçen ve “bıyığı kanlı” şeklinde nitelenen Emen Bey de Büğdüz boyuna mensup kabul edilir. Bu bilgiler, Büğdüzlerin İslâmiyet öncesi Oğuz tarihi ile İslâmiyet’in kabul edildiği ilk dönemlerde destanlara yansıyacak ölçüde önemli bir konuma sahip olduğunu göstermektedir.

Büğdüzlere ait Anadolu’da 22 yer adı tespit edilmiştir. Bu yer adları, Büğdüzlerin Anadolu’nun fetih ve iskân sürecinde diğer Oğuz boylarıyla birlikte rol aldığını göstermektedir.

XVI. yüzyılda Büğdüz adına rastlanan en önemli teşekkül, Halep Türkmenleri arasındaki Büğdüz oymağıdır. Bu küçük oymak yaklaşık 65 vergi evinden oluşmakta ve Hama çevresinde yaşamaktaydı.

XVI. yüzyılda tespit edilen 22 Büğdüz yer adından günümüze yalnızca üçü ulaşmıştır.


Yıva Boyu

Yıva boyu, Selçuklu döneminde adı sıkça geçen Oğuz boylarından biridir. Boyun adı kaynaklarda İva, Yıva, Yava ve Yuva gibi farklı şekillerde kaydedilmiştir. Kâşgarlı Mahmud da boy adının çeşitli söyleniş biçimlerini belirtmiştir.

Selçuklular Döneminde Yıvalar

Perçem Oğulları

Yıvaların önemli bir kolu XII. yüzyılda İran’ın batısındaki Hemedan çevresinde yaşamaktaydı. Bu bölge Dinever, Kirmanşah, Hulvan ve Şehrezor şehirlerini içine alan Kürdistan bölgesiydi.

Yıvaların, Seyhun boylarından İran’a Avşar ve Salgur boylarıyla birlikte 1130 yılları civarında geldikleri belirtilmektedir.

1158 yılında İva Perçem’e bağlı Türkmenlerin Cebel bölgesindeki faaliyetleri üzerine Bağdat halifeliği tarafından üzerlerine asker gönderildi. Daha sonra Perçem, Hemedan’ın batısındaki bölgelere akınlarda bulundu.

1187 yılında son Irak Selçuklu sultanı Tuğrul ile halifenin veziri Celâleddin b. Yunus arasındaki savaşta Yıvalar halife ordusu içinde yer aldı. Bu sırada Yıvaların başında Perçem’in oğlu Mahmud bulunuyordu.

Mahmud’dan sonra Yıvaların başına Fahreddin İbrahim geçti. 1208 yılında öldürülen Fahreddin İbrahim’den sonra yerine Perçem geçti.

Yıvaların en tanınmış beylerinden biri Süleyman Şah idi. Süleyman Şah, Hemedan yakınındaki Bahar Kalesi’nde hüküm sürmüş ve Bağdat halifesine bağlılığını sürdürmüştür. 1224 yılında Celâleddin Harizmşah onun yanına uğramış ve kız kardeşiyle evlenmiştir.

Süleyman Şah, 1258 yılında Moğolların Bağdat’ı ele geçirmesi sırasında şehri savunanlar arasında yer almış ve Bağdat’ın düşmesi üzerine halife ve diğer Türk kumandanlarıyla birlikte öldürülmüştür.

Urmiye Yıvaları

XIII. yüzyılın başlarında Urmiye çevresinde de kalabalık bir Yıva topluluğu bulunuyordu. Bu grubun Moğol istilası sonucunda Türkistan’dan gelen ve Süleyman Şah Yıvalarından ayrı bir kol olduğu düşünülmektedir.

Bu Yıvalar yaklaşık 10.000 atlı çıkarabilecek güçteydi. Sultan Celâleddin Harizmşah döneminde çevrede etkili olmuş, yollar üzerinde faaliyet göstermiş ve ticaret kervanlarına saldırılarda bulunmuşlardır.

1226 yılında Celâleddin Harizmşah Yıvalar üzerine yürümüş, önemli kayıplar verdirmiş ve büyük miktarda hayvan ele geçirmiştir. Moğol istilasından sonra bu Yıvaların diğer Azerbaycan Türkmenleri gibi batıya yöneldiği belirtilmektedir.

Yaruklular

Musul ve Halep hâkimi İmadeddin Zengî, Haçlılarla mücadele amacıyla Şehrizor bölgesindeki Yıvalardan bir grubu Halep çevresine yerleştirmiştir. Bu grubun başında Arslan oğlu Yaruk bulunuyordu.

Yaruk’un kurduğu yerleşim Yarukiyye (Yaruklu) adıyla anılmıştır. Yaruklular Halep çevresinde önemli bir güç olmuş, çeşitli sosyal yapılar meydana getirmişlerdir.

Yaruk’un oğullarından Bedreddin Doldurum, Selahaddin Eyyubî döneminin önemli emirlerinden biri olarak bilinmektedir. Tel Bâşir ve Tel Hâlid kaleleri onun yönetimindeydi.


Osmanlı Döneminde Yıvalar

Selçuklu döneminde Anadolu’da Yıvaların bulunduğuna dair İbn Bîbî’de kayıtlar vardır. Bu kayıtlarda Yıvaların Anadolu’daki askerî teşekküller içinde yer aldığı görülmektedir.

XVI. yüzyılda Yıvalara ait 20 yer adı tespit edilmiştir. Osmanlı döneminde Yıva adıyla veya Yıvalu şeklinde kaydedilen çeşitli oymaklar bulunuyordu.

Halep Türkmenleri

Halep Türkmenleri arasında Hayl-Yıva adlı bir oymak bulunuyordu. Kanûnî döneminin başlarında bu topluluk 200 çadırdan oluşuyordu. II. Selim döneminde nüfusu artarak beş kola ayrılmıştır.

XVII. yüzyılın ortalarına doğru yaklaşık 150 çadırlık bir kol eski konargöçer hayatını sürdürmekteydi.

Dulkadırlı

Dulkadırlı topluluğu içinde Yıvalu (Yuvalu) adlı bir oymak vardı. Bu oymak Durmuş Hacılu, Dergeç, Esencelu, Yahşı Hanlu, Sufyanlu ve Yıvalu adlı obalara ayrılmıştı.

Yeni-İl

Yeni-İl’de 156 vergi nüfuslu bir Yıva oymağı bulunuyordu.

Kayseri

Kayseri çevresinde 183 vergi nüfuslu Yıvalu adlı bir teşekkül yaşamaktaydı. Ürgüp çevresindeki Yıva oymağı ise üç kola ayrılmıştı.

Tarsus

Tarsus bölgesinde II. Selim döneminde iki kola ayrılmış bir Yıva oymağı bulunuyordu.

İç-İl

İç-İl bölgesinde Yıvalar önemli bir Türkmen teşekkülü oluşturuyordu. Bu topluluk:

  • Büyük-Yıva,
  • Küçük-Yıva

olmak üzere iki kola ayrılmıştı.

Büyük-Yıva kolu Gülnar ile Anamur arasındaki Ak-Saz yöresinde, Küçük-Yıva kolu ise Anamur çevresinde yerleşmişti.

İç-İl Yıvaları arasında Hüseyin Bey, Ali Bey, Mehmed Bey, Alâeddin Bey ve Paşa Bey gibi beyler bilinmektedir.

İran Yıvaları

Moğol döneminden sonra İran’da büyük bir Yıva topluluğuna rastlanmaz. Ancak Safevî döneminde Kaçar boyunun obaları arasında Yıva adlı bir oba bulunmaktaydı.


Kınık Boyu

Kınıklar, Selçuklu hanedanını çıkaran Oğuz boyudur. Buna rağmen Reşîdüddin’in Oğuz boyları listesinde İslâmiyet öncesindeki siyasî ve sosyal durumlarına göre yapılan sıralamada son sırada yer almaktadır.

Anadolu’daki yer adları bakımından Kınıklar, Kayı ve Afşarlardan sonra üçüncü sıradadır. Anadolu’nun fethi ve iskânında önemli rol oynayan Kınıklara ait 81 yer adı tespit edilmiştir.

XIII. yüzyılda Suriye’deki Türkmen toplulukları arasında da Kınıkların önemli bir kolu bulunuyordu. Üç-Ok grubunun başlıca boyları arasında Yüreğir, Kınık, Bayındır ve Salur yer almaktaydı.

Bu topluluklar Memlük ordusunun yanında Çukurova’nın fethine katılmış ve bölgeye yerleşmiştir. Kınıklar Çukurova’da Ceyhan Nehri ile Gavur Dağları arasındaki bölgede yurt tutmuşlardır.

1375 yılında Sis’i kuşatan Türkmen beylerinden Ebû Bekir’in Kınık beyi olması muhtemeldir.

XIV. yüzyılın sonlarında Memlük hâkimiyetine karşı hareket eden Üç-Ok Türkmenleri arasında Kınıklar da bulunuyordu. Ancak XVI. yüzyıldan sonra bu Kınık topluluğundan söz edilmemektedir.

Osmanlı hâkimiyetinin ilk dönemlerinde Kınıklar büyük ölçüde yerleşik hayata geçmişti. Çukurova’da Kınık adıyla anılan kaza, kale ve kasaba bulunuyordu. XVI. yüzyılda Kınık kazası 75 köy ve ekinliğiyle gelişmiş bir bölgeydi; ancak XVII. yüzyılda ortadan kalkmıştır.

XVI. Yüzyılda Kınık Oymakları

Halep Türkmenleri

Halep Türkmenleri arasındaki Kınık oymağı, Kuzey Suriye’de kalan Kınık koluydu. Kanûnî döneminin başlarında üç kola ayrılmıştı. II. Selim döneminde nüfusu artarak 254 vergi nüfusuna ulaşmıştır.

Ankara

Ankara Yörükleri arasında 123 vergi nüfuslu bir Kınık oymağı bulunuyordu. Bu topluluk Sivrihisar çevresinde yaşamaktaydı.

Karaca-Koyunlu (Aydın)

Aydın’daki Karaca-Koyunlu topluluğu arasında 37 vergi evinden oluşan Kınık oymağı bulunuyordu. Bu topluluğun Alalar adlı küçük bir obası da vardı.

Fatih döneminde Kınıklar iki kol halinde yaşamaktaydı. XVI. yüzyılda ise çeşitli kollara ayrılarak Tire ve Ayasuluğ çevresindeki köylere yerleşmişlerdir.

Destanlar

Oğuzların sözlü kültürünün en önemli ürünleri arasında Dede Korkut Destanları yer almaktadır. Oğuzların kendi dillerinde meydana getirdikleri bu destanlar, yüzyıllar boyunca Anadolu Türkleri arasında anlatılmış ve Oğuz geçmişine yönelik tarihî bilincin oluşmasında etkili olmuştur. XV. yüzyılda Anadolu’da görülen Oğuzculuk anlayışının önemli unsurlarından biri de bu destan geleneğidir.

XVII. yüzyıldan itibaren Dede Korkut anlatılarının halk üzerindeki etkisi azalmaya başlamış, ozanların yerini âşıklar almıştır. Bu dönemde yaygınlaşan Köroğlu anlatıları yeni sosyal şartların etkisiyle ortaya çıkan farklı bir destan geleneğini temsil etmiştir. Köroğlu Destanı Anadolu, İran Türkleri ve Türkmenler arasında yayılmış, Batı Türklerinin ortak halk anlatılarından biri hâline gelmiştir.

Oğuznâmeler

Oğuzların tarihî geçmişini anlatan eserler arasında Oğuznâmeler önemli bir yere sahiptir. İlhanlı döneminde İran’daki Türk çevrelerinde gelişen Türk tarih şuuru, Oğuz Han merkezli eserlerin meydana getirilmesinde etkili olmuştur.

Uygur harfleriyle yazılmış Oğuz Kağan Destanı ile Reşîdüddin’in Câmiü’t-Tevârîh adlı eserindeki “Türklerin tarihi ve Oğuz’un cihangirliği” bölümü bu geleneğin başlıca örnekleridir.

Bu eserlerde Oğuz Han, Türklerin eski dönemlerde yaşamış büyük hükümdarı olarak gösterilir. Türk boylarının yayılışı Oğuz Han’ın fetihleriyle açıklanır; Oğuz, Uygur, Kıpçak, Karluk, Kalaç ve Kanlı gibi topluluklar Oğuz Han ile ilişkilendirilir.

Oğuznâmeler, Türklerin geçmişine yönelik ortak bir tarih anlayışının oluşmasında etkili olmuş ve Oğuzculuk düşüncesinin gelişmesine katkı sağlamıştır.

Oğuzculuk Anlayışı ve Osmanlılar

Oğuz Han soyuna dayanan tarih anlayışı Anadolu’da uzun süre varlığını sürdürmüştür. Osmanlı hanedanı kendisini Oğuz Han’ın soyundan ve Kayı boyundan kabul etmiş, Kayı damgasını hanedanın sembollerinden biri olarak kullanmıştır.

Osmanlıların Oğuz soyuna vurgu yapmaları, doğudaki Karakoyunlu ve Akkoyunlu hanedanlarıyla yaşanan siyasî rekabetle de bağlantılıdır. Bu hanedanlar da Oğuz Han soyundan geldiklerini ileri sürmüşlerdir.

Dede Korkut Destanları

Dede Korkut Destanları, Oğuzların en önemli destan geleneğidir. Bu destanlarla ilgili en eski bilgiler XIV. yüzyıl Memlük tarihçisi Ebû Bekr b. Abdullah ed-Devâdârî tarafından verilmiştir. Devâdârî, Oğuzların Oğuznâme adı verilen bir esere sahip olduklarını ve bu eserde Oğuz Han ile Tepegöz anlatısının bulunduğunu belirtmektedir.

Günümüzde bilinen Dede Korkut Kitabı’nın iki yazma nüshası bulunmaktadır. Bu nüshaların XVI. yüzyılın ikinci yarısında yazıya geçirildiği kabul edilmektedir. Metinde Osmanlı idarî ve askerî teşkilatına ait paşa, sancak beyi, alay ve ulûfeciler gibi terimlerin bulunması, eserin Osmanlı hâkimiyeti döneminde yazıya geçirildiğini göstermektedir.

Destanların Erzurum-Bayburt çevresinde yazıya geçirildiği düşünülmektedir. Bu görüşte Bayburt, Avnik ve Pasin gibi yer adları ile metnin Anadolu Türkçesi özellikleri etkili olmuştur.

İçindekiler