Budizm
Daha fazla eylem
Buda Öncesi Hindistan
Buda'nın yaşadığı dönemde Kuzey Hindistan'ın hâkim dinî geleneği, Arî topluluklarının inancı olan Brahmanizm'di. Vedalara dayanan bu din, kurban törenleri ve dinî ritüellere büyük önem veriyor, toplumsal düzeni ise rahip sınıfının otoritesi altında şekillendiriyordu. Budizm, bu dinî anlayışın biçimsel ve ritüel yönlerine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bazı araştırmacılar Buda'nın Türk kökenli bir prens olduğunu ileri sürmekle birlikte, onun Kuzey Hindistan'da doğduğu konusunda görüş birliği bulunmaktadır.
Hint uygarlığının en eski merkezlerinden biri İndus (Sind) Havzası'dır. Günümüzde Pakistan sınırları içinde yer alan Harappa ve Mohenco-daro şehirlerinde gelişen İndus uygarlığının başlangıcı MÖ IV. binyıla kadar uzanmaktadır. En parlak dönemini MÖ 3000-2000 yılları arasında yaşayan bu uygarlık, gelişmiş şehir planlaması, su dağıtım sistemleri, genel hamamları ve düzenli yerleşim yapısıyla dönemin en ileri medeniyetleri arasında yer almıştır. MÖ II. binyılda tarımsal üretimin gelişmesiyle birlikte uygarlık Gang Havzası'na ve Hindistan'ın güney kesimlerine doğru yayılmış, aynı dönemde Tunç Çağı'nın yerini Demir Çağı almaya başlamıştır.
Araştırmacılar, İndus uygarlığının büyük ölçüde günümüz Güney Hindistan'ında yaşayan Dravid topluluklarının ataları tarafından kurulduğunu kabul etmektedir. Hinduizm'in bazı inanç ve uygulamalarının kökeni de bu uygarlığa dayandırılmaktadır. Şehirlerde bulunan havuzların sonraki Hindu tapınaklarındaki su yapılarıyla benzerlik göstermesi, tanrı ve tanrıçaları tasvir eden kabartma ve heykellerin daha sonraki dönem sanatını andırması bu görüşü destekleyen unsurlar arasında gösterilmektedir. Bereket kültü, Tanrıça Kali ve Tanrı Şiva ile ilişkilendirilen bazı dinî unsurların da bu uygarlıkta izlerinin bulunduğu ileri sürülmektedir.
İndus uygarlığının MÖ 1500 yılları dolaylarında sona ermesi, kuzeybatıdan Hindistan'a gelen Arî topluluklarının istilası veya doğal afetlerle açıklanmaktadır. Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki Kafkasya bölgesinden geldikleri kabul edilen Arîler, Farsça, Grekçe, Latince, Germen ve Slav dilleriyle aynı dil ailesine mensup bir dil konuşuyorlardı. Kutsal metinlerin dili olan Sanskritçenin de bu dil geleneğinden türediği kabul edilmektedir.
Arî toplumunda sosyal yapı varna adı verilen kast sistemine dayanıyordu. Ritüel saflık esasına göre belirlenen bu hiyerarşide en üstte Brahmanlar (rahipler ve din adamları), ardından Kşatriyalar (hükümdarlar, savaşçılar ve soylular), Vaişyalar (ticaret ve zanaatla uğraşanlar) ile Şudralar (köylüler, işçiler ve hizmetkârlar) yer alıyordu. Bu dört sınıfın dışında kalan paryalar ise kast sistemine dâhil edilmiyordu.
Hintçede hem "kast" hem de "renk" anlamına gelen varna kavramı, toplumsal sınıfların ten rengiyle de ilişkilendirilmiştir. Mahabharata'da Brahmanların beyaz, Kşatriyaların kırmızımsı, Vaişyaların sarımsı ve Şudraların koyu esmer tenli olduğu belirtilmektedir.
Arîler ayrıca soma adı verilen keyif verici bir maddeyi, kurban ve diğer dinî törenlerde yüksek bilinç hâline ulaşmak amacıyla kullanıyorlardı.
Arîler'in Dini
Göçebe bir hayat süren ve geçimlerini büyük ölçüde hayvancılıkla sağlayan Arîler, Hindistan'a göç ettiklerinde kendi dillerini, kültürlerini ve dinî inançlarını da beraberlerinde getirdiler. İnanç sistemlerinin temelini, tanrılar tarafından vahyedildiğine inanılan Vedalar oluşturuyordu. İlâhiler, dualar ve dinî metinlerden meydana gelen bu eserler uzun süre sözlü gelenek yoluyla kuşaktan kuşağa aktarıldı; daha sonra Rigveda, Yacurveda, Samaveda ve Atharvaveda adıyla dört kutsal kitap hâlinde derlendi.
İlk Arî yerleşimcilerle birlikte Brahman inancı da Kuzey Hindistan'da yaygınlık kazandı. Bu inançta Brahman, evrenin özünü oluşturan, kişisel nitelikler taşımayan, mutlak ve değişmez bir gerçeklik olarak kabul ediliyordu. Her şeyi kuşatan bu ilke, evrenden ayrı düşünülemeyen ve bütün varlıkların temelini oluşturan kozmik bir güç niteliğindeydi. Brahman'ın sayısız biçimde tezahür ettiği anlayışı ise, bütün varlığın tek bir mutlak hakikatin farklı görünümlerinden meydana geldiğini savunan birlikçi (monist) düşüncenin temelini oluşturmuştur.
Upanişadlar'ın Öğretisi
Arîler ile Hindistan'ın yerli toplulukları arasındaki kültürel etkileşim sonucunda MÖ I. binyılın başlarında yeni bir düşünce geleneği ortaya çıktı. Bu geleneğin en önemli ürünleri, Vedalar üzerine geliştirilen mistik yorumları içeren Upanişadlar'dır. Bilgeler tarafından kaleme alınan bu eserlerin MÖ VIII. yüzyılda büyük ölçüde tamamlandığı kabul edilmektedir.
"Upanişad" kelimesi "gizli öğreti" anlamına gelir. Dönemin dinî bilgisi, dışa kapalı ezoterik topluluklar tarafından korunuyor ve ancak yeterliliği ile güvenilirliği kanıtlanan kişilere inisiyasyon yoluyla aktarılıyordu. Upanişadlar'ın bir bölümü Vedik geleneğin devamı niteliğinde kabul edilirken, sonraki dönemlerde kaleme alınan metinler aynı değerde görülmemektedir. Buda'nın öğretisinde yer alan birçok düşüncenin temelinin de Upanişadlar'da bulunduğu kabul edilmektedir.
Upanişad öğretisinde insanın öz varlığı Atman, evrenin mutlak hakikati ise Brahman olarak tanımlanır. Atman, insandaki Brahman'ın tezahürü olup ölümden sonra yeniden doğuşlar yoluyla varlığını sürdürür. Daha sonraki Hindu düşüncesinde Atman ile Brahman'ın özdeş olduğu, bireysellik duygusunun ise bir yanılgıdan ibaret bulunduğu görüşü benimsenmiştir.
Upanişadlar'ın temel öğretisine göre varlık âlemindeki bütün farklılıklar görünüşten ibarettir. Gerçekte bütün varlıklar değişmeyen tek bir özü paylaşmaktadır. Bu nedenle evrende gözlenen çokluk ve çeşitlilik, hakikatin değil insan algısının meydana getirdiği bir yanılsamadır.
Vedik dönemde dinî bilgi büyük ölçüde Brahman kastının tekelindeyken, Upanişadlar'ın önemli bilginlerinin çoğu Kşatriya sınıfından çıkmıştır. Ayrıca kadınlar da bu dönemde dinî bilgiye ulaşma bakımından erkeklerle aynı haklara sahip kabul edilmiştir.
Vedalar'a Karşı Gelişen Akımlar
Buda'nın yaşadığı Kuzeydoğu Hindistan, Arî hâkimiyetine ve Brahmanizme yönelik eleştirilerin yoğunlaştığı bir bölgeydi. Caynizm ve Budizm gibi Vedik geleneğe karşı gelişen dinî akımlar bu coğrafyada ortaya çıkmış, her iki dinin kurucusu da Kşatriya sınıfına mensup olmuştur.
MÖ VI. yüzyılda bölge, dervişler, orman bilgeleri, filozoflar ve guruların faaliyet gösterdiği önemli bir düşünce merkezi hâline gelmişti. Himalayaların eteklerinde gelişen bu ortamda farklı dinî ve felsefî görüşler bir arada bulunuyor; ritüelciler ile mistikler, materyalistler ile idealistler, akılcılar ile kuşkucular, Brahmanlar ile Kşatriyalar ve Arîlerle Arî olmayan topluluklar arasında yoğun tartışmalar yaşanıyordu.
Bu dönemde ortaya çıkan başlıca dinî hareketlerden biri Caynizm'dir. Günümüzde de özellikle Hindistan'ın batı kıyılarındaki tüccar toplulukları arasında varlığını sürdüren bu dinin kurucusu, Mahavira unvanıyla tanınan Vardhamana'dır. Buda'nın çağdaşı olan Mahavira, MÖ 599 yılında Kuzey Bihar'da doğmuş, otuz yaşına kadar aile hayatını sürdürdükten sonra dünyadan uzaklaşarak on üç yıl boyunca meditasyon yapmıştır. Bu dönemin sonunda "ruhsal dünyayı fetheden" anlamındaki Mahavira unvanını almış, daha sonraki yaşamını öğretisini yaymaya adamış ve MÖ 527 yılında yetmiş iki yaşında ölmüştür.
Caynizm, yaratıcı bir tanrının varlığını kabul etmez. Öğretinin temel amacı, sıkı bir disiplin aracılığıyla ruhu maddî varlığın ve karmanın etkisinden kurtararak ebedî bilgeliğe ulaştırmaktır. Bu anlayışta özgürlük, dünyevî varlığa bağımlılığın aşılmasıyla mümkündür.
Mahavira, Vedalar'ın otoritesini, hayvan kurbanını ve kast sistemini reddetmiştir. Ona göre evren canlı (civa) ve cansız (aciva) varlıklardan oluşmaktadır. Her bireyin kendine özgü bir ruhu vardır; ancak bu ruhların üzerinde bulunan evrensel bir ruh veya yaratıcı tanrı kabul edilmez. Yeniden doğuş öğretisi benimsenmekle birlikte, kişinin sonraki hayatını belirleyen unsur ilahî bir yargı değil, neden-sonuç ilişkisine dayanan karma yasasıdır. Nihai amaç, ruhu maddenin etkisinden kurtararak asli saflığına yeniden kavuşturmaktır. Caynizm'in temel ilkeleri ise doğru iman, doğru bilgi ve doğru davranış olarak özetlenmektedir.
Buda
Buda, Budizm'in kurucusu kabul edilen Hint filozofudur. "Buda" kelimesi, "uyanmış" ve "aydınlanmış" anlamına gelen bir unvandır. Bazı araştırmacılar onun Saka Türklerinden geldiğini ileri sürerken, bu görüş bütün araştırmacılar tarafından kabul edilmemektedir.
Kaynaklara göre Buda, MÖ 563 yılında Benares'in kuzeyindeki Kapilavastu'da, Sakya kabilesinin hükümdarının oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Asıl adı Siddhartha olup, ailesine nispetle Gotama adıyla da tanınmıştır.
Budist geleneğinde Buda'nın takipçileri, uyanıklık ve sürekli farkındalık içinde yaşamayı amaçlayan kimseler olarak tanımlanmaktadır. Dhammapada'da onların gece gündüz tefekkür ve derin düşünceden sevinç duydukları ifade edilmektedir.
Buda'nın babası, onu geleceğin hükümdarı olarak yetiştirmeye çalışmış ve hayatın acı yönlerini kendisinden uzak tutmuştur. Sarayda refah içinde büyüyen Siddhartha, genç yaşta evlenmiş ve uzun süre ayrıcalıklı bir yaşam sürmüştür. Ancak bir gezisi sırasında yaşlı bir adam, hasta bir kişi ve bir cenaze ile karşılaşması, hayatın geçiciliği ve insanın karşı karşıya bulunduğu acılar üzerine düşünmesine yol açmıştır.
Otuz yaşlarına geldiğinde saray hayatını, ailesini ve sahip olduğu bütün dünyevî imkânları geride bırakarak zahit bir yaşamı tercih etti. Uzun yıllar süren sade hayatın ardından, Bo ağacının altında meditasyon ve tefekkür sırasında aydınlanmaya ulaştığına inanıldı. Bundan sonra yaklaşık kırk yıl boyunca ulaştığı hakikati insanlara anlattı ve çok sayıda öğrenci yetiştirdi.
Buda, MÖ 483 yılında Kuşinagara'da öldü. Öğrencilerinin onun sözlerini ve öğretilerini kayda geçirmesiyle Budizm'in temel öğretisi şekillenmiştir.
Siddhartha Gotama'nın Hayatı
Budist kaynaklara göre Siddhartha Gotama, Nepal yaylalarının eteklerinde, Rapti Irmağı çevresinde yaşayan Sakya topluluğunun hükümdarı Raja Śuddhodana ile Mahāmāyā'nın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Sakya topluluğu Kapilavastu merkezli bir yönetim yapısına sahipti ve tarıma dayalı bir yaşam sürdürüyordu. Kaynaklarda Sakyaların, İskit kökenli Saka Türkleriyle akraba olduklarına inanıldığı da belirtilmektedir.
Budist geleneğine göre Mahāmāyā, doğumdan önce beyaz bir filin rahmine girdiğini gördüğü kutsal bir rüya görmüş, bu rüya Brahmanlar tarafından doğacak çocuğun ya cihan hâkimi bir hükümdar ya da insanlığı cehalet ve acıdan kurtaracak bir Buda olacağı şeklinde yorumlanmıştır. Doğum zamanı geldiğinde Devadaha'ya giderken Lumbinî Koruluğu'nda doğum yapmış, doğumun ardından çeşitli olağanüstü olayların meydana geldiği rivayet edilmiştir. Aynı geleneğe göre Mahāmāyā doğumdan yedi gün sonra ölmüş, Siddhartha'nın bakımı teyzesi Mahāpajāpatī tarafından üstlenilmiştir.
Çocuğun ünü kısa sürede yayılmış ve münzevi Asita onu görmek üzere saraya gelmiştir. Budist kaynaklarda Asita'nın Siddhartha'nın bedenindeki otuz iki kutlu işareti gördüğü, onun ileride ya bütün dünyaya hükmedecek bir hükümdar ya da en yüksek aydınlanmaya ulaşmış bir Buda olacağını söylediği aktarılır. Bunun üzerine çocuğa "amacına ulaşan" anlamındaki Siddhartha adı verilmiştir.
Budist geleneğinde Siddhartha'nın çocukluğunun olağanüstü olaylarla geçtiği anlatılır. Küçük yaşlardan itibaren meditasyona ilgi gösterdiği, öğrenim hayatında üstün başarı sergilediği ve babası tarafından her mevsim için yaptırılan saraylarda yetiştirildiği belirtilmektedir. On altı yaşında düzenlenen savaş sanatları yarışmalarında bütün rakiplerini geride bırakarak Yaśodharā ile evlenmeye hak kazanmış, bu evlilikten Rāhula adında bir oğlu olmuştur. Yaklaşık on üç yıl boyunca saray hayatını sürdürmüştür.
Yirmi dokuz yaşında yaptığı geziler sırasında sırasıyla yaşlı bir adam, hasta bir kişi, bir cenaze ve gezgin bir dervişle karşılaşması hayatını değiştiren dönüm noktası olmuştur. İnsan hayatındaki yaşlılık, hastalık ve ölüm gerçeğiyle yüzleşen Siddhartha, dervişin anlattığı sade ve erdemli yaşamdan etkilenerek saray hayatını terk etmiş, saçlarını kesip keşiş giysisi giyerek hakikati aramaya başlamıştır.
Bu süreçte çeşitli bilgelerden eğitim görmüş, özellikle Alara Kalama'dan meditasyon yöntemlerini ve Atman öğretisini öğrenmiştir. Ancak bunların aradığı kesin kurtuluşu sağlamadığı kanaatine vararak öğretmeninden ayrılmıştır. Budist geleneğine göre Mara'nın dünyevî iktidar teklifini de reddeden Siddhartha, altı yıl boyunca ağır çile ve meditasyon uygulamalarıyla meşgul olmuş, sonunda aşırı çileciliğin aydınlanmaya ulaştırmadığını anlamıştır.
Daha sonra Bilgelik Ağacı olarak kabul edilen büyük bir incir ağacının altına oturarak tam aydınlanmaya erişmeden bulunduğu yerden kalkmayacağına dair kendisine söz vermiştir. Aynı gece Mara'nın bütün engellemelerine rağmen meditasyonunu sürdürmüş; önceki hayatlarını, varlıkların yeniden doğuşunu, acının mahiyetini ve kurtuluş yolunu kavrayarak tam aydınlanmaya ulaştığına inanılmıştır. Böylece "Buda" unvanını almıştır.
Budist kaynaklara göre aydınlanmanın ardından kırk dokuz gün boyunca çeşitli ağaçların altında tefekkür etmiş, daha sonra öğretisini açıklamak üzere Benares'e gitmiştir. İlk takipçilerinin etrafında toplanmasıyla Budist dinî topluluğu oluşmaya başlamış, zamanla manastırlar kurulmuş ve öğretileri yayılmıştır. Buda, yaklaşık kırk yıl boyunca Hindistan'ın çeşitli bölgelerini dolaşarak öğretisini yaymış ve seksen yaşında ölmüştür.
Buda İmgesi
Budizmin ilk dönemlerinde Buda, insan biçiminde tasvir edilmemiştir. Bu dönemde ibadet ve saygının odağını, Buda'nın küllerinin ve diğer kutsal emanetlerinin muhafaza edildiği stupalar ile aydınlanmaya ulaştığı Aydınlanma Ağacıoluşturuyordu. Ayrıca Buda'nın öğretisini ve manevî otoritesini simgeleyen Dharma Çarkı başta olmak üzere çeşitli semboller de erken Budist ikonografisinin temel unsurları arasında yer almıştır.
Buda'nın insan biçimindeki ilk tasvirleri, MS II. yüzyılda Kuşan Kralı Kanişka döneminde ortaya çıkmıştır. Mahayana Budizmi'nin gelişmesiyle birlikte sevgi ve bağlılık duygularını güçlendirmek amacıyla Buda heykelleri ve tasvirleri yaygınlaşmış, farklı sanat merkezlerinde çok sayıda eser üretilmiştir.
Kaynaklarda iki temel Buda tasvir geleneğinden söz edilmektedir. Bunlardan ilki, Mathura'da gelişen Hint üslubundaki figürler; ikincisi ise Kuzeybatı Hindistan'daki Gandhara'da ortaya çıkan Helenistik etkili Buda tasvirleridir.
Buda imgelerini yapan sanatçılar, "Büyük İnsan"ın otuz iki alametini yansıtmaya özen göstermişlerdir. Bu tasvirlerde baş üzerinde topuz veya türban biçimindeki saç düzeni, uzun kulaklar ve alındaki ayırt edici işaret en belirgin özellikler arasında yer alır. El ve parmakların aldığı mudra adı verilen duruşlar ise Buda'nın hayatındaki önemli olayları ve öğretilerini sembolik olarak ifade etmektedir.
Budizmin yayılmasıyla birlikte Buda tasvirleri Asya'nın çeşitli bölgelerinde farklı boyut ve üsluplarda üretilmiştir. Kaynağa göre Çin'de Loyang yakınlarındaki Lung Men Mağaraları'nda, birkaç santimetreden on sekiz metreye kadar değişen ölçülerde yaklaşık yüz bin Buda imgesi bulunmaktadır.
Buda Doğası
Budist düşüncede Buda doğası, bütün canlı varlıkların özünde bulunan aydınlanma potansiyelini ifade eden bir kavramdır. Bu anlayışa göre insanlar, içlerinde taşıdıkları bu potansiyelin çoğu zaman farkında değildir. Ancak kişi hakikati kavrayıp bu içsel imkânı açığa çıkardığında manevî gelişim süreci başlar. Buda doğası, bütün canlılarda mevcut olan ve her varlığın Budalığa ulaşabilmesini mümkün kılan bir potansiyel olarak kabul edilir.
Bu düşünce özellikle Mahayana Budizmi'nde geliştirilmiş olup Tathāgata-garbha veya "Buda potansiyeli" öğretisiyle ilişkilendirilmektedir. Mahayana geleneğine göre her canlı, özünde Budalığa ulaşma imkânına sahiptir. Bu nedenle Buda doğası öğretisi, bütün varlıkların aydınlanabileceği düşüncesini esas alır.
Buda doğası kavramı, Zen Budizmi'nin temel öğretilerinden biridir. Zen anlayışında meditasyonun amacı, insanın kendi içinde var olan Buda doğasını ortaya çıkarmasıdır. Günlük hayatın sıradan işleri de bu manevî gelişimin bir parçası kabul edilir. Yemek yapmak, bahçe düzenlemek veya temizlik gibi faaliyetler, içsel dinginlik ve farkındalıkla gerçekleştirildiğinde aydınlanma yolunun uygulamaları olarak değerlendirilir.
Kaynakta, Buda doğasının bütün insanlara evrensel bir imkân sunması bakımından Hristiyanlıkta insanın Tanrı'nın suretinde yaratıldığı ve Hinduizm'de her insanda Atman'ın bulunduğu anlayışlarıyla benzerlik taşıdığı, ancak kavramsal bakımdan bu öğretilerden farklı olduğu belirtilmektedir.
Budist geleneğe göre Buda, aydınlanmaya ulaştığında bütün varlıklarda Buda doğasının bulunduğunu ifade etmiştir. Zen öğretisinde bu anlayış, yalnızca meditasyon sırasında değil, dağlar, ağaçlar, akarsular ve bütün tabiat dâhil olmak üzere varlığın tamamının Buda'nın yolu ve faaliyetinin bir yansıması olarak görülmesi şeklinde yorumlanmaktadır.
Buda Disiplini
Buda Sasana (Buda Disiplini), Asya'da Budizm ile eş anlamlı olarak kullanılan bir terimdir. Kavram, yalnızca Buda'nın öğretilerini değil; Budist cemaati, dinî ritüeller, ahlâk ilkeleri, toplumsal gelişim ve Buda'dan kaynaklanan manevî geleneğin bütününü ifade etmektedir.
Budist geleneğin etkili olduğu bazı ülkelerde bu kavram kurumsal bir nitelik de kazanmıştır. Kaynağa göre Burma, Sri Lanka ve Tayland'da kurulan Buda Sasana konseyleri, Budizm ile ilgili faaliyetleri yürütmek üzere oluşturulmuş resmî kurumlar olarak görev yapmaktadır.
Budist disiplin anlayışı, insanı aydınlanmadan alıkoyan zihinsel ve ahlâkî engellerden kurtulmayı amaçlar. Bu çerçevede bencillik, kuşku, yanlış inançlar, şehvet ve nefret gibi bağlardan uzaklaşılması; iman, farkındalık, gayret, tefekkür ve doğru görüşün geliştirilmesi öğütlenir. Şehvet, nefret, aldanma, gurur ve yanlış görüş gibi engellerin aşılması ise kurtuluşa ulaşmanın temel şartları arasında kabul edilir.
Theravada Budizmi'nde Buda Sasana, Buda'nın öğretilerini dokuz temel grupta toplayan özel bir anlam taşımaktadır. Bunlar; çözümlemeler, söylevler, yorumlar, mucizeler, önceki yaşam hikâyeleri, resmî açıklamalar, düzyazılar, atasözleri ve mısralardan oluşmaktadır.
Budizm
Budizm, yaklaşık 2500 yıl önce Hindistan'da ortaya çıkan ve günümüzde dünya genelinde beş yüz milyondan fazla mensubu bulunan bir dinî ve düşünsel gelenektir. Öğretisinin temelini Siddhartha Gotama'nın (Buda) ortaya koyduğu esaslar oluşturur. Budist anlayışta "Buda", dünyevî arzulardan kurtularak aydınlanmaya ulaşmış kimseyi ifade eder ve Gotama, aydınlanmış varlıklar silsilesinin bir üyesi olarak kabul edilir. Budizm, kimi araştırmacılar tarafından din, kimilerince ise felsefî bir sistem olarak değerlendirilmekte olup, öğretisinde Tanrı kavramına belirleyici bir yer verilmez.
Buda'nın öğretisi, Dört Soylu Hakikat etrafında şekillenmiştir. Bu öğretiye göre insanı kuşatan acıdan kurtuluş mümkündür ve bunun yolu Buda'nın gösterdiği uygulamaları takip etmektir. Budizmin temel kavramlarından biri olan karma, iyi ve kötü davranışların sonuçlarını belirleyen ahlâkî bir ilke olarak kabul edilir. İnsan, doğru yaşayış sayesinde karma zincirini kırabilir ve kurtuluşa ulaşabilir. Bu süreç, Sekiz Katlı Yol kapsamında ahlâkî disiplin (sila), meditasyon (samadhi) ve hikmet (panna) uygulamalarıyla gerçekleştirilir.
Budizm'de adam öldürmek, hırsızlık, iffetsizlik, yalan söylemek, iftira etmek, kötü söz söylemek, dedikodu yapmak, kıskançlık, kötülük ve imansızlık başlıca ahlâkî yanlışlar arasında sayılmaktadır.
Budist uygulamanın nihai hedefi Nirvana'ya ulaşmaktır. Nirvana, arzu, öfke ve benlikten kaynaklanan bağların sona ermesi ve insanın tam anlamıyla özgürlüğe kavuşması şeklinde açıklanmaktadır. Bu nedenle bütün dinî ve ahlâkî uygulamalar, Nirvana'ya ulaşmayı amaçlamaktadır.
Budizm tarihinde düşünce ve uygulama farklılıkları sonucunda çeşitli gelenekler ortaya çıkmıştır. Başlıca üç büyük gelenek; Hinayana, Mahayana ve Vajrayana Budizmidir. Erken Budist geleneğini günümüzde Theravada Budizmitemsil etmektedir. Hindistan, Sri Lanka ve Güneydoğu Asya'da yaygın olan bu anlayışta bireysel çaba ve sıkı disiplin yoluyla Nirvana'ya ulaşmak ve Arhat olmak esas kabul edilir. Mahayana Budizmi ise özellikle Uzak Doğu'da gelişmiş olup bütün canlıların aydınlanmasını hedefleyen Bodhisattva idealini ve evrensel Budalık anlayışını ön plana çıkarmaktadır. Vajrayana ise özellikle Tibet ve Tibet Budist topluluklarında yaygınlık kazanmıştır.
Budizm zamanla farklı mezhep ve okullara ayrılmıştır. Bunlar arasında Chan (Zen), Lamacılık, Tendai, Nichiren, Pure Land ve Soka Gakkai gibi gelenekler bulunmaktadır. Son dönemlerde Budizm, Batı dünyasında da ilgi gören dinlerden biri hâline gelmiştir.
Buda öğretilerini kendisi yazıya geçirmemiş, bunlar ölümünden sonra öğrencileri tarafından derlenmiştir. Budist kutsal metinleri, konularına göre tasnif edilerek Tripitaka (Üç Sepet) adı verilen külliyatta toplanmıştır. Bu külliyat üç ana bölümden oluşmaktadır: Vinaya Pitaka, ahlâk ve manastır kurallarını; Sutta Pitaka, Buda'nın söylevlerini ve Dhammapada'yı; Abhidhamma Pitaka ise felsefî ve psikolojik öğretileri içermektedir. Theravada geleneği Tripitaka'yı temel otorite kabul ederken, Mahayana Budizmi bunun yanında başka kutsal metinleri de benimsemektedir.
Budizmin temel amacı, insanın manevî gelişimini sağlayacak şartları oluşturarak onu acıya yol açan bağlardan kurtarmak ve özgürlüğe ulaştırmaktır. Bu hedef doğrultusunda meditasyon, kişisel disiplin ve çeşitli manevî uygulamalar temel yöntemler olarak kullanılmaktadır. Budist geleneğinde Buda'nın öğretileri değişmez dogmalar olarak değil, kişinin kendi çabasıyla doğrulaması gereken bir uygulama ve tecrübe yolu olarak görülmektedir. Bu anlayış, Budalığa giden yolun bütün insanlara açık olduğu düşüncesini esas almaktadır.
Dört Soylu Hakikat (Ariya Sacca)
Dört Soylu Hakikat (Ariya Sacca), Buda'nın öğretisinin temelini oluşturan ve özellikle Theravada Budizmi'nin merkezinde yer alan öğretidir. Budist geleneğinde bu hakikatler, hem gerçeği ifade etmeleri hem de Buda tarafından öğretilmeleri nedeniyle "soylu" olarak nitelendirilmektedir.
Dört Soylu Hakikat'in ilki olan Dukkha, insan hayatı başta olmak üzere bütün varoluşun acı, tatminsizlik ve sıkıntılarla iç içe olduğunu ifade eder. Dukkha yalnızca fiziksel veya ruhsal acıyı değil, geçici mutlulukların ve hazların da kalıcı olmamaları sebebiyle tatminsizlik doğurduğu anlayışını kapsamaktadır.
İkinci hakikat Samudaya, acının temel nedeninin arzu ve tutkular (tanha) olduğunu belirtir. Üçüncü hakikat olan Nirodha, bu arzu ve tutkuların ortadan kaldırılmasıyla acının sona erdirilebileceğini ifade eder. Dördüncü hakikat ise Magga olup, acının sona ermesini sağlayacak yöntemin Sekiz Katlı Soylu Yolun uygulanması olduğunu öğretir.
Buda'nın öğretisinde temel amaç, acının mahiyetini kavramak ve onu ortadan kaldırmaktır. Kişi önce kendi hayatında bunu gerçekleştirdiğinde başkalarına da yol gösterebilir.
Kaynakta Buda'nın yaklaşımı bir hekimin tedavi yöntemine benzetilmektedir. Buna göre önce insanın temel sorunu olan acı tespit edilmekte, ardından bunun sebebi olarak arzu ve tutkular gösterilmekte, daha sonra bunların ortadan kaldırılması hedeflenmekte ve son aşamada iyileşmeyi sağlayacak uygulama yöntemi olarak Sekiz Katlı Soylu Yol önerilmektedir.
Acı Çekme ve Kendiliği Oluşturan Beşli Demet
Budist öğretiye göre şartlara bağlı olarak ortaya çıkan bütün varlıklar ve olaylar geçicidir. Bu nedenle hiçbir koşullu varlık kalıcı mutluluk sağlayamaz ve sonuçta acıya yol açar. Kişi bu gerçeği kavradığında geçici olana bağlanmaktan kurtulur ve arınma yoluna girer.
Budizm'de dukkha (acı) üç farklı boyutta ele alınmaktadır. Birincisi doğrudan yaşanan fiziksel ve ruhsal acıdır (dukkha-dukkha). İkincisi, değişimin kaçınılmaz olmasından kaynaklanan acıdır (viparinama-dukkha). Üçüncüsü ise bütün varlıkların şartlara bağlı ve geçici olmasından doğan acıdır (samkhara-dukkha). Kaynağa göre bunlar arasında en temel olanı, koşullanmış varoluştan kaynaklanan üçüncü tür acıdır.
Budist psikolojisi, insanın değişmez bir benliğe sahip olduğu anlayışını kabul etmez. Kişi, sürekli değişim hâlindeki beş unsurun bir araya gelmesiyle oluşur. Bunlar beşli demet (skandha) olarak adlandırılır.
İlk demet rupa olup fiziksel beden ile duyu organlarını kapsar. Beden ve duyular sürekli değişmekte ve çevresel şartlara bağlı olarak varlığını sürdürmektedir.
İkinci demet vedanadır. Bu kavram, beş duyu aracılığıyla elde edilen duyusal verilerle zihinde oluşan düşünceleri ifade eder. Budist öğretide zihin, dış dünyayı algılayan duyulara ek olarak altıncı duyu organı kabul edilir.
Üçüncü demet sanna (algı)dır. Algı sayesinde duyusal deneyimler anlamlandırılır, kavramlara dönüştürülür ve diğer nesnelerle ilişkilendirilir. İnsan çevresini bu algılama süreci aracılığıyla tanır ve değerlendirir.
Dördüncü demet zihinsel oluşumlar veya koşullanmalardır (sanskar). İnsan, algıladığı olaylara karşı haz veya acı duyar; haz veren deneyimleri tekrar etmek, acı verenlerden ise kaçınmak ister. Böylece alışkanlıklar ve şartlanmalar meydana gelir ve bunlar kişinin davranışlarını yönlendirir.
Beşinci demet ise bilinçtir (vinnanakhandha). Bilinç, diğer demetleri bir arada tutan unsur olarak kabul edilir ve her duyu alanına özgü bilinç biçimlerinin bulunduğu ifade edilir. Kaynağa göre Nirvana'ya ulaşılmadığı sürece bilinç yeniden doğuş sürecinin devam etmesine yol açar. Ölümle birlikte beden, duyular ve algılar ortadan kalksa da fiillerin izlerini taşıyan zihinsel oluşumlar ile bilinç varlığını sürdürür. Bu döngüden kurtuluş ise ancak Sekiz Katlı Soylu Yolun uygulanmasıyla mümkündür.
Budist psikolojisine göre değişmeyen ve kalıcı bir benlik, ruh veya öz bulunmamaktadır. İnsanı meydana getiren bütün unsurlar sürekli değişim içindedir.
Karma Zinciri
Budist öğretide karma (kamma), insanın yaptığı fiillerin sonuç doğurduğunu ifade eden temel ilkelerden biridir. Antik Hint düşüncesinde karma, fiillerin etkilerinin birikerek yeniden doğuşlara yol açtığı anlayışıyla ilişkilendirilmiş, daha sonra Atman inancıyla birlikte ele alınmıştır. Buda ise değişmez ve kalıcı bir Atman anlayışını reddetmiş; kişiliğin, sürekli değişen unsurların meydana getirdiği geçici bir oluşum olduğunu savunmuştur. Bu nedenle kurtuluş, cehaletin ortadan kaldırılması ve varlığı oluşturan unsurlara bağlılığın aşılmasıyla mümkün görülmektedir.
Budist karma anlayışına göre fiiller sonuç doğurmakla birlikte, insanın bugünkü durumunu yalnızca geçmişteki davranışları belirlemez. Böyle bir yorum değişim imkânını ortadan kaldıracağından Budist öğretiyle bağdaşmaz. Karma sürecinde eğilimler (klesha) davranışları doğurur, davranışlar ise sonuçlara (vipaka) yol açar. Geçmiş fiiller bugünkü hayat üzerinde etkili olmakla birlikte, mevcut durumun yalnızca belirleyici unsurlarından biridir.
Bu anlayışta geçmişte yapılan fiiller, insanın olayları nasıl deneyimlediğini etkiler; ancak kişi şimdiki tercihleriyle yeni davranışlar geliştirebilir ve geleceğini değiştirebilir. Böylece karma, değişime açık dinamik bir süreç olarak değerlendirilmektedir.
Kaynağa göre Buda, mutluluk ve acının kaynağı konusunda üç yanlış anlayış bulunduğunu belirtmiştir. Bunlardan ilki, bütün mutluluk ve acıların yalnızca geçmiş karmanın sonucu olduğuna inanılmasıdır. İkincisi, bunların tanrıların iradesiyle belirlendiğinin düşünülmesidir. Üçüncüsü ise mutluluk ve acının tamamen şans veya kader tarafından tayin edildiğinin kabul edilmesidir.
Buda, geçmiş fiillerin etkisini açıklamak için bir benzetme kullanmaktadır. Bir tutam tuz küçük bir bardak suya atıldığında suyu tamamen etkilerken, aynı miktar tuz büyük bir nehre atıldığında etkisi çok daha az hissedilir. Buna göre aynı fiil, insanların manevî durumlarına göre farklı sonuçlar doğurabilir. Geçmiş deneyimler bugünkü yaşantıyı etkilese de varlık sürekli değişim hâlindedir ve hiçbir durum değiştirilemez değildir.
Budist öğretide karma anlayışı kadercilik olarak yorumlanmaz. Aksine insanın geçmiş davranışlarının sorumluluğunu üstlenmesini, bunların bugünkü hayat üzerindeki etkisini kavramasını ve mevcut iradesini kullanarak olumsuz etkileri aşmasını öngören bir ilke olarak kabul edilir.
Sekiz Katlı Soylu Yol (Ariya Atthangika Magga)
Sekiz Katlı Soylu Yol (Ariya Atthangika Magga), Buda'nın Dört Soylu Hakikat öğretisinin dördüncü unsurunu oluşturur. Budist gelenekte kurtuluşa ulaştıran uygulama yolu olarak kabul edilir ve aşırı haz düşkünlüğü ile katı çilecilik arasında yer alan Orta Yol anlayışını temsil eder.
Sekiz Katlı Soylu Yol'un ilk basamağı Doğru Görüş (Samyag Drişti) olup, gerçekliğin Budist öğretisine uygun biçimde kavranmasını ifade eder. İkinci basamak Doğru Niyet (Samyag Samkalpa), bilgi ile niyetin doğru bir anlayış temelinde birleşmesini öngörür. Üçüncü basamak Doğru Konuşma (Samyag Vak), gerçeğe uygun ve doğru söz söylemeyi esas alır.
Dördüncü basamak Doğru Davranış (Samyag Karmanta) olup beş temel ahlâk ilkesine dayanır. Bunlar; canlı öldürmemek, verilmeyeni almamak, cinsel davranışlarda yanlış yola sapmamak, yalan ve yanlış söz söylememek, alkollü içecekler ile uyuşturucu maddelerden uzak durmaktır.
Beşinci basamak Doğru Geçim (Samyag Ajiva), hayatı ahlâkî ilkelere uygun yollarla kazanmayı ifade eder. Altıncı basamak Doğru Çaba (Samyag Uyayama), zihinsel disiplin, öz denetim ve yoğunlaşmanın geliştirilmesini amaçlar.
Yedinci basamak Doğru Farkındalık (Samyag Smriti), Budist zihinsel eğitimin temel unsurlarından biridir. Buna göre kişi düşünürken, konuşurken ve davranırken sürekli bilinçli ve zihinsel açıklık içinde olmalıdır.
Sekiz Katlı Soylu Yol'un son basamağı **Doğru Yoğunlaşma (Samyag Samadhi)**dır. Kaynağa göre bu aşama iki unsurdan meydana gelir. Samadhi, zihnin yoğunlaşma yoluyla bölünmüşlükten kurtularak birlik hâline ulaşmasını; Vipassana ise sezginin gelişmesiyle bilgeliğin (prajna) ortaya çıkmasını ifade eder. Zen geleneğinde ise yalnızca samadhi hâline ulaşmanın yeterli olmadığı, bunun ardından hakikatin doğrudan idrak edilmesi anlamına gelen satoritecrübesinin gerçekleşmesi gerektiği kabul edilmektedir.
Nirvana
Nirvana (Pali: Nibbana), Hint dinlerinde, özellikle Budizm'de kullanılan temel kavramlardan biridir. Budist öğretide derin bir içsel özgürlük ve kurtuluş hâlini ifade eder. Kaynakta, Batı'da uzun süre "yok oluş" şeklinde yorumlanmasının doğru olmadığı belirtilmektedir.
Budist anlayışta Nirvana, samsara döngüsünün, kuşku ve geçici arzuların aşılmasıyla ulaşılan bir durumdur. Nibbanakelimesi, "üfleyerek serinletmek" anlamına gelen bir kökten türetilmiştir. Bu kavram, Buda'nın hırs, nefret ve aldanış gibi zihinsel tutkuları söndürerek bağlardan kurtulmasını, saflığa ve iç huzura ulaşmasını ifade etmektedir. Budist geleneğinde Nirvana, rahiplerin ve öğretiyi izleyenlerin erişmeyi amaçladıkları en yüksek manevî hedef olarak kabul edilir.
Kaynağa göre Buda, aydınlanmasının ardından yaşarken geçici Nirvanaya ulaşmış, buna rağmen hayatının geri kalan bölümünü insanlara öğretisini anlatarak ve hizmet ederek geçirmiştir. Ölümüyle birlikte ise Parinirvana adı verilen son Nirvana'ya eriştiğine inanılmıştır.
Erken Budizm, ölümden sonraki Nirvana'nın mahiyeti üzerinde ayrıntılı açıklamalar yapmaktan kaçınmıştır. Bu nedenle ölüm sonrası Nirvana ne cennet ne de yok oluş olarak tanımlanmıştır.
Mahayana Budizmi'nde Nirvana anlayışı zamanla şunyata (boşluk) ve dharmakaya (Buda'nın kozmik bedeni) gibi kavramlarla ilişkilendirilmiştir. Bu gelenekte öne çıkan Bodhisattva ideali, kişinin son Nirvana'ya ulaşabilecek durumda olmasına rağmen diğer canlıların kurtuluşuna yardımcı olmak amacıyla dünyaya dönmeye devam etmesini öngörmektedir. Bu anlayışta Nirvana, yokluk değil, yaratıcı ve olumlu bir manevî hâl olarak değerlendirilmektedir.
Aydınlanma
Aydınlanma (Bodhi), Budizm'in temel kavramlarından biri olup cehaletin ortadan kalkması, hakikatin kavranması ve tam farkındalık hâline ulaşılması anlamına gelir. Sanskritçedeki budh kökünden türeyen kavram, "uyanmak" anlamını taşımaktadır.
Budist geleneğinde aydınlanma anlayışının modeli, Buda'nın MÖ VI. yüzyılda Bodhgaya'da Bodhi Ağacı'nın altında yaşadığı aydınlanma tecrübesidir. Kaynağa göre Buda, derin meditasyon sırasında geçmiş hayatlarını hatırlamış, varoluşun temel niteliğinin acı olduğunu kavramış, yeniden doğuşun sebeplerini anlamış ve Dört Soylu Hakikat'i idrak etmiştir. Bu tecrübeyle "Aydınlanmış Olan" anlamındaki Buda unvanını kazanmış; yaşarken geçici Nirvana'ya, ölümünden sonra ise Parinirvana'ya ulaşmıştır.
Erken Budizm'de Buda'nın izinden gidenler arhat olarak adlandırılmıştır. Mahayana Budizmi ise aydınlanmayı farklı biçimde yorumlamış; bu gelenekte prajna (hikmet), Dört Soylu Hakikat ve arhat idealinden daha belirleyici bir kavram olarak değerlendirilmiştir. Mahayana anlayışına göre aydınlanma, kişinin kendi Buda doğasının farkına varmasıyla gerçekleşebilir ve bu süreç yavaş yavaş ya da ani bir uyanış şeklinde ortaya çıkabilir. Bodhisattva ise aydınlanmaya erişmeyi hedeflemekle birlikte, diğer canlıların kurtuluşuna yardımcı olmak amacıyla son Nirvana'yı erteleyerek dünyaya yeniden dönmeyi kabul eder.
Kaynağa göre Budist gelenekte üç tür aydınlanmadan söz edilmektedir. Bunlar, Buda'nın öğrencisinin ulaştığı aydınlanma, bağımsız olarak aydınlanan kişinin ulaştığı aydınlanma ve evrensel bir Buda'nın kendi çabasıyla aydınlanıp bunu başkalarına öğretmesi şeklinde sınıflandırılmaktadır.
Theravada Budizmi'nde Gotama Buda'nın aydınlanması temel örnek kabul edilir. Bu gelenekte aydınlanma, yalnızca belirli doktrinlerin benimsenmesi değil, doğrudan yaşanan bir tecrübe olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle Budizm'de kişisel araştırma, meditasyon ve deneyim önemli bir yer tutmaktadır.
Buda'nın aydınlanmaya ulaştığı ağaca Aydınlanma Ağacı (Bodhi Ağacı), bu olayın gerçekleştiği yere ise Bodhgayaadı verilmiştir.
Kaynağa göre aydınlanmaya ulaşmada yedi temel unsur (bojjhanga) bulunmaktadır. Bunlar; farkındalık (sati), Dharma üzerinde tefekkür (dharmavicaya), manevî enerji (viriya), sevinç (piti), sakinleşme (passadhi), yoğunlaşma (samadhi) ve **hayatı bütünüyle kabul etme (upekkha)**dir. Bu unsurlar, meditasyon uygulamalarında geliştirilen zihinsel ve ahlâkî nitelikler olarak kabul edilmektedir.
Meditasyon
Meditasyon, Budizm'in temel uygulamalarından biri olup zihnin eğitilmesi, cehaletin ortadan kaldırılması ve bilgeliğe ulaşılması amacıyla gerçekleştirilen manevî bir uygulamadır. Kaynağa göre Budist anlayışta, derin tefekkür ve meditasyonla geçirilen kısa bir hayat, cehalet içinde yaşanan uzun bir ömürden daha değerli kabul edilmektedir.
Budist meditasyonunda önemli bir yere sahip olan samadhi süreci dört aşamada açıklanmaktadır. İlk aşamada doğru düşünce, anımsama ve meditasyon yer alır. İkinci aşamada düşünceler durdurularak derin tefekkür hâline geçilir. Üçüncü aşama sessizlik ve iç huzurun tecrübe edilmesini ifade ederken, dördüncü aşamada kişinin benlik duygusundan ve ego yükünden kurtulduğu kabul edilir.
Kaynağa göre meditasyon, belirli bir dinî konu üzerinde sürekli ve derin tefekkürde bulunma uygulamasıdır. Çeşitli dinlerde farklı amaçlarla uygulanmakla birlikte, manevî sezginin geliştirilmesi ve hakikate ulaşılması temel hedefler arasında yer almaktadır. Bazı geleneklerde nefesin düzenlenmesi, beden duruşunun kontrolü ve düşüncelerin disiplin altına alınması meditasyonun önemli unsurları olarak görülmektedir.
Budist meditasyonunda üzerinde yoğunlaşılan konulardan biri Brahma Vihara adı verilen Dört Yüce Hâldir. Bunlar; bütün canlılara karşı sınırsız sevgi ve iyi niyet beslemeyi ifade eden Metta, acı çeken bütün varlıklara merhamet göstermeyi öngören Karuna, başkalarının mutluluk ve başarılarından içten sevinç duymayı ifade eden Mudita ve hayatın her durumunu sükûnetle karşılamayı amaçlayan Upekkhadır.
Zen geleneğinde ise meditasyon, kişinin yaptığı işe bütünüyle yönelmesini esas alır. Kaynağa göre bu anlayışta ibadetin merkezinde belirli bir nesneye yönelmekten çok, yapılan eyleme tam dikkatle odaklanmak bulunmaktadır. Otururken yalnızca oturmak, yürürken yalnızca yürümek veya yemek yerken yalnızca yemek yemek, zihnin tek bir eylem üzerinde yoğunlaşmasını ifade eden "tek eylemli samadhi" (ichigyo-sammai) anlayışının temelini oluşturmaktadır.
Dharma
Dharma (Pali: Dhamma), Budizm'de Buda'nın öğretilerini ifade eden temel kavramlardan biridir. Bununla birlikte kaynakta, dharmanın yalnızca belirli bir doktrin değil, Buda'dan önce de var olan hakikatin ifadesi olduğu belirtilmektedir. Bu hakikatin Buda tarafından yeniden ortaya konulduğu, önceki çağlarda da başka Budalar tarafından insanlara açıklandığı kabul edilmektedir.
Kaynağa göre Buda'nın açıkladığı dharmanın ilk yönünü Dört Soylu Hakikat oluşturur. Bunlar; hayatın acıyla karakterize olduğu (dukkha), acının kaynağının arzu ve tutkular olduğu (tanha), bu tutkuların ortadan kaldırılmasıyla acının sona erebileceği ve bunun Sekiz Katlı Soylu Yolun uygulanmasıyla mümkün olduğu öğretisidir.
Dharmanın ikinci yönü ise varoluşun üç temel özelliğini ifade eder. Bunlar; dukkha (acı), anicca (her şeyin geçici olması) ve anatman (değişmez bir benliğin bulunmaması) ilkeleridir.
Budist gelenekte Buda'nın vaazlarını anlatmak için kullanılan "Dharma Çarkı'nı döndürmek" ifadesi, yalnızca öğretinin aktarılmasını değil, aynı zamanda ona uygun bir hayat sürdürülmesini de ifade etmektedir.
Dharma, Budizm'in Üç Mücevheri (Triratna) arasında yer alır. Diğer iki mücevher Buda ve Sangha (Budist cemaati) olarak kabul edilmektedir.
Kaynağa göre Theravada Budizmi'nde dharma kavramı, insan varoluşunu düzenleyen en temel maddî ve manevî yasaları da ifade etmektedir. Bu yaklaşımın, Mahayana Budizmi'nin dharma anlayışından farklı olduğu belirtilmektedir.
Daha geniş anlamıyla dharma, Hinduizm, Budizm ve Caynizm'in dünya görüşünü şekillendiren temel ilke olarak değerlendirilmektedir. Bu anlayışta dharma, evreni yöneten kozmik düzeni, ahlâkî kuralları ve bireyin görevlerini kapsayan evrensel bir yasa niteliği taşır. Şehirlerin, tapınakların ve stupaların bu kozmik düzenin sembolik yansımaları olduğu; bunların etrafında gerçekleştirilen dinî törenlerin ise evrenin döngüsel düzenini temsil ettiği kabul edilmektedir.
Kaynağa göre bu dünya görüşünde zaman doğrusal değil, döngüsel olarak kavranmaktadır. Evren belirli dönemlerden (kalpa) geçerek sürekli yenilenir; her döngü başlangıçta kusursuz bir düzenle ortaya çıkar, zamanla bozulur ve sonunda yeniden doğar. İnsan ise dharmaya uygun yaşayarak ve Buda'nın gösterdiği yolu izleyerek yeniden doğuş döngüsünü aşabilir.
Buda'dan Sonra
Budizm Bir Din midir?
Budizm'in din olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusu, öğreti içerisinde farklı yaklaşımlarla ele alınmaktadır. Kaynağa göre Budist anlayışta insan, sessizlik, iç huzur ve dharmanın sağladığı manevî sevinç sayesinde korku ve kötülüklerden arınabilir. Bu süreçte Sekiz Katlı Soylu Yolun son aşaması olan samadhi, manevî yolculuğun tamamlanmasını ve Nirvana ile birlik hâline ulaşılmasını ifade etmektedir.
Kaynakta din kavramının tek bir tanımla açıklanamayacağı belirtilmektedir. Buna göre din, farklı inanç ve uygulama biçimlerini kapsayan geniş bir olgudur ve bütün dinleri açıklayabilecek ortak bir tanım yapmak güçtür. Bazı dinler tanrı inancını merkeze alırken, bazıları böyle bir anlayışa sahip değildir.
Bu çerçevede Budizm, genel olarak tanrı inancını merkeze almayan bir din olarak değerlendirilmektedir. Kaynağa göre Hristiyanlık, İslâm ve Yahudilik teistik dinler arasında yer alırken, Budizm'de tanrılara inanmak zorunlu bir unsur değildir ve bazı ekollerde bulunsa da öğretinin merkezinde yer almaz.
Bununla birlikte kaynakta özellikle Adhi-Buda (Mutlak Buda) kavramına da değinilmektedir. Ezelî ve kendiliğinden var olan bu ilke, bütün âlemlerin kaynağı olarak tanımlanmakta ve özellikle Nepal'de sembolik biçimde saygı gördüğü belirtilmektedir. Ayrıca Sanskrit geleneğinde yer alan Adhi-Buda anlayışının tek tanrı düşüncesine yaklaştığı, Nirvana kavramının ise tasavvuftaki Tanrı'da fânî olma anlayışını hatırlattığı ifade edilmektedir.
Kaynağa göre Budizm'i yalnızca inanç sistemi veya felsefe olarak değerlendirmek yeterli değildir. Özellikle Zen geleneğinde Budist öğretinin özünün teorik bilgilerden çok meditasyon uygulaması ve doğrudan tecrübeye dayandığı kabul edilmektedir. Bu anlayışta kitap okumak ve öğretiyi öğrenmek önemli görülmekle birlikte, gerçek doğanın kavranmasına ulaşmada meditasyonun daha belirleyici olduğu vurgulanmaktadır.
Sangha (Budist Cemaati)
Sangha, Buda'nın öğretilerini benimseyen topluluğu ifade eden temel Budist kavramlarından biridir. Geleneksel olarak sangha dört gruptan oluşmaktadır: Budist rahipler (bhikkhu), Budist rahibeler (bhikkhuni), erkek laik takipçiler (upasaka) ve kadın laik takipçiler (upasika).
Kaynağa göre Buda döneminde takipçilerin bir bölümü evlerini terk ederek onunla birlikte yaşamış ve vihara adı verilen yerlerde topluluk hâlinde bulunmuştur. Bu uygulama daha sonra Budist manastır teşkilatının temelini oluşturmuştur. Buna karşılık diğer takipçiler aile hayatlarını sürdürerek Budist öğretiyi günlük yaşam içinde uygulamaya devam etmişlerdir.
Sangha kavramı bazı kullanımlarda yalnızca Budist rahipleri ifade etse de, kaynakta bunun bütün Budist topluluğunu kapsadığı belirtilmektedir. Buda'nın anlayışına göre evini terk edenler ile aile hayatını sürdürenler, bekâr yaşamayı seçenlerle evlenenler aynı manevî hedefe yönelen topluluğun üyeleridir.
Kaynakta ayrıca Soylu Sangha (Arya Sangha) adı verilen özel bir gruptan söz edilmektedir. Bunlar, başkalarına da Budist yolu gösteren ve örnek kabul edilen ileri düzey manevî kişilerdir. Theravada Budizmi'nde bu konum arhatlar, Mahayana Budizmi'nde ise bodhisattvalar tarafından temsil edilmektedir.
Budizm'de Buda, Dharma ve Sangha, birlikte Üç Mücevheri oluşturmaktadır. Kaynağa göre Budistler bu üç unsura sığınmayı dinî hayatlarının temeli kabul ederler. Bu anlayışta sangha, Budist yolunda ilerleyen kişiye manevî destek sağlayan topluluk ve dostluk çevresini ifade etmektedir.
Budist Konsüller
Budist geleneğine göre Buda'nın ölümünden sonra öğretiyi korumak, manastır disiplinini düzenlemek ve ortaya çıkan görüş ayrılıklarını gidermek amacıyla çeşitli konsüller toplanmıştır.
Kaynağa göre ilk dört önemli konsül şunlardır: Buda'nın ölümünün ardından MÖ 483 yılında Rajagriha'da, MÖ 383 yılında Vaisali'de, MÖ 240 yılında İmparator Aşoka döneminde Pataliputra'da ve MS 100 yılında Kanişka döneminde Gandhara'da gerçekleştirilen toplantılardır.
İlk konsül, Tripitaka (Pali Kanonu)'nun önemli bir bölümünün düzenlenmesi bakımından özel bir öneme sahiptir. Kaynağa göre bu toplantıda Sutta Pitaka (Buda'nın söylevleri) ile Vinaya Pitaka (manastır disiplini) tespit edilmiştir.
İkinci konsülde ağırlıklı olarak manastır disiplinine ilişkin görüş ayrılıkları ele alınmıştır. Üçüncü konsül ise Sarvastivada anlayışının yayılmasıyla ortaya çıkan anlaşmazlıkları gidermeyi ve Budist cemaat içinde birlik sağlamayı amaçlamıştır.
Dördüncü konsülün ardından da çeşitli dönemlerde yeni konsüller düzenlenmiştir. Kaynağa göre bunların sonuncusu 1956 yılında Rangoon'da toplanmış; bu toplantıda Budizm'in evrensel bir din olarak değerlendirilmesi ve Pali dilindeki Tripitaka metninin yetkin Budist rahipler tarafından yeniden gözden geçirilerek yayımlanması amaçlanmıştır.
Budizm'in Yayılışı
Budizm'in Hindistan dışına yayılmasında en önemli dönüm noktalarından biri, Maurya Hükümdarı Aşoka dönemidir. Kaynağa göre Aşoka, tahta çıktıktan sonra imparatorluğunu genişletmek amacıyla Bengal Körfezi'ne düzenlediği sefer sırasında savaşın yol açtığı yıkımdan etkilenmiş, bunun ardından Budizm'i benimsemiştir. Buda'nın öğretisini (dharma) yaymayı devlet politikası hâline getiren Aşoka, Sri Lanka, Suriye, Mısır, Batı Afrika, Makedonya, Epir ve Türkistan'a görevliler göndermiştir. Ayrıca Hindistan'da et yememe geleneğinin ve canlılara zarar vermeme (ahimsa) ilkesinin güçlenmesinde de önemli rol oynadığı belirtilmektedir.
Kaynağa göre MÖ II. yüzyıldan itibaren Kuzey Hindistan'a önce Sakalar, ardından Yüeçiler gelmiştir. Yüeçiler, Baktriya ve Kuzey Türkistan'ı kapsayan Kuşan Krallığını kurmuş, daha sonra Pencap ve Benares'i hâkimiyetleri altına almışlardır. Kuşan Hükümdarı Kanişka'nın Budizm'i benimsemesi ve Budist topluluğunu desteklemesi, dinin gelişiminde önemli bir aşama oluşturmuştur.
Kuşan Devleti'nin geniş coğrafyasında Budizm'in Hindu, Zerdüşt, Hristiyan, Yunan, Roma ve Şaman gelenekleriyle etkileşime girdiği, bunun sonucunda Mahayana akımının ortaya çıktığı belirtilmektedir. Kaynağa göre Mahayana'nın kurucuları kabul edilen Aşvaghoşa ve Nagarjuna, Kanişka'nın çağdaşlarıdır. Yine bu dönemde toplanan dördüncü Budist Konsülü'nün ardından Mahayana'nın ayrılmasıyla Budizm iki ana kola ayrılmıştır. Kaynak ayrıca, Kanişka'nın bastırdığı altın sikkelerde Buda tasvirlerine yer verildiğini, buna karşılık Miladî I. yüzyıldan önce Buda'nın resim ve heykellerinin yapılmasına izin verilmediğini belirtmektedir.
Kuşan Devleti'nin yıkılmasının ardından kurulan Gupta Devleti döneminde (330–455) Brahmanizm yeniden güç kazanırken Budizm de düşünce ve sanat alanında gelişimini sürdürmüştür. Hun akınlarından sonra zayıflayan Gupta Devleti parçalanmış, daha sonra Budist hükümdar Harşa, Magadha bölgesindeki Gupta hâkimiyetine son vermiştir. Ancak onun ölümünün ardından ülke yeniden küçük prensliklere ayrılmıştır.
Kaynağa göre XII-XIII. yüzyıllarda İslâm ordularının Hindistan'a girmesiyle Budizm ülkedeki gücünü büyük ölçüde kaybetmiştir. O dönemde Budistlerin önemli merkezlerinden biri olan Behar ele geçirilmiş; tapınaklar ve manastırlar yıkılmış, Budist din adamlarının bir kısmı Nepal'e sığınmıştır.
Budizm'in Hindistan dışındaki en kalıcı yayılışı ise Aşoka'nın gönderdiği din görevlileri aracılığıyla Sri Lanka'da gerçekleşmiştir. Kaynağa göre burada gelişen Theravada geleneği günümüze kadar varlığını sürdürmüş; Burma, Tayland, Laos ve Kamboçya gibi ülkelerde hâkim Budist ekolü olmuştur. Bununla birlikte, bu bölgelerde Budizm'in yerel Hindu ve animistik inançlarla etkileşim içinde geliştiği de belirtilmektedir.
Türklerde Budizm
Kaynağa göre Budizm, MS I. yüzyıldan itibaren Kuşan Krallığı sınırları içinde yer alan Batı Türkistan'da yayılmaya başlamıştır. Bu süreçte bazı Göktürk yabguları ve kağanları Budizm'i benimsemiş, dönemin önemli Budist merkezlerinden biri Afganistan bölgesi olmuştur. Budizm'in Doğu Türkistan ve Uzak Doğu'ya ulaşması ise Afganistan, Mâverâünnehir ve Kaşgar üzerinden geçen İpek Yolu sayesinde gerçekleşmiştir. Bu ticaret yolu, aynı zamanda farklı kültürlerin ve dinlerin yayılmasında önemli rol oynamıştır.
Kaynakta, Orhun bölgesinde devlet kuran Uygurların 840 yılında Kırgızlar tarafından yenilerek Turfan'a göç etmelerinden önce de Budizm ile temas kurdukları belirtilmektedir. Uygurlardan günümüze ulaşan yazılı eserlerin büyük bölümünü Budist metinler oluşturmaktadır. Bununla birlikte Uygurların Budizm'i benimsemelerine rağmen Şamanist inanç unsurlarını da yaşatmayı sürdürdükleri ifade edilmektedir.
Budist kültürün Uygur dili üzerindeki etkisine de değinilen kaynakta, "sakınç" kelimesinin dhyana (meditasyon), "bilig"kelimesinin prajna (bilgelik) ve "bilig köngül" ifadesinin ise vijnana (bilinç) karşılığında kullanıldığı belirtilmektedir.
İpek Yolu'nun sağladığı ticaret sayesinde Uygurlar önemli bir ticaret toplumu hâline gelmiş, bu güzergâh üzerindeki Budist manastırları da ekonomik bakımdan güçlenerek toprak sahibi olmuş ve para bastırmıştır. Kaynağa göre Uygur Devleti'nin yıkılmasının ardından Çin'de Budizm karşıtı hareketler ortaya çıkmış; özellikle ekonomik bakımdan güçlü Budist manastırlarına yönelik saldırılar düzenlenmiştir. Turfan'daki bir manastırın bodrumunda Budist rahiplerin cesetlerinin bulunduğu da belirtilmektedir.
Kaynakta ayrıca, Türk topluluklarından Tobalar (Topa)'ın Kuzey Çin'de 380-553 yılları arasında Wei Hanedanı adıyla bir devlet kurdukları ifade edilmektedir. Tobaların Şamanist geleneklerini sürdürmelerine rağmen Budizm'i de benimsedikleri belirtilmektedir.
Uzak Doğu'da Budizm
Kaynağa göre Budizm, 69 yılında kral ve çevresinin Budizm'i benimsemesiyle Çin'e girmiştir. Bunun ardından Budist kutsal metinlerini ve öğretisini ülkeye kazandırmak amacıyla Hindistan'a görevliler gönderilmiş, Sanskritçe eserler ile bunları çevirecek din adamları Çin'e davet edilmiştir. İlk olarak Hinayana geleneği yayılmış, daha sonra Kuşan ülkesinden gelen Yüeçi Lokarakşa tarafından Mahayana metinlerinin Çinceye çevrilmesine başlanmıştır.
IV. yüzyıldan itibaren Çinli Budistler Türkistan üzerinden Hindistan'a giderek Budist eğitimi almış ve ülkelerine çok sayıda dinî metin getirmişlerdir. Çinli ve Hintli rahiplerin çalışmaları sonucunda yüzlerce Budist eser Çinceye çevrilmiş, bu alandaki en tanınmış isimlerden biri Kumaraciva olmuştur. Kaynağa göre Budizm'in Çin halkı arasında yayılmasında, Saf Ülke (Sukhavati) Budizminin kolay ulaşılabilir bir cennet anlayışı sunmasının önemli etkisi olmuştur.
Budizm'in Taoizm ile etkileşimi sonucunda Chan (Zen) Budizmi ortaya çıkmıştır. Kaynağa göre 620-1126 yılları arasında Zen Budizmi Çin kültürünün en önemli unsurlarından biri hâline gelmiş; Taoizm ve Konfüçyüsçülük ile birlikte daha erdemli, bilinçli ve mutlu bir yaşam anlayışının gelişmesinde etkili olmuştur.
Budizm, VI. yüzyılda Kore'ye ulaşmış ve burada mevcut animistik Şamanist inançlarla birlikte varlığını sürdürmüştür. Kaynakta günümüzde Güney Kore'de en yaygın din olduğu belirtilmektedir.
Japonya'da ise Budizm'in resmî kabulü 552 yılında, Kore Kralı Kudara'nın Japon imparatoruna bronz bir Buda heykeli, sutralar ve dinî törenlerde kullanılan eşyalar göndermesiyle gerçekleşmiştir. Daha sonra başkent Nara'da Budist tapınakları ve manastırları inşa edilmiştir. Kaynağa göre XII. yüzyılda Kamakura Dönemi'nde Zen Budizmi Japonya'da yaygınlaşmış; savaş sanatları başta olmak üzere çay töreni (Chanoyu) ve çiçek düzenleme sanatı (İkebana) gibi kültürel alanlarda etkili olmuştur. Aynı dönemde Saf Ülke ve Nişiren Budist ekolleri de gelişme göstermiştir.
Kaynağa göre Budizm, XII. yüzyılda Kral Srogtsen Kampa'nın desteğiyle Tibet'e yerleşmiş ve burada yerel Boninancıyla etkileşime girmiştir. Batılı araştırmacılar bu Budist geleneğini Lamaizm olarak adlandırmışlardır.
Kaynakta ayrıca Kubilay Han döneminde Budizm'in Moğolistan'da devlet desteği gördüğü belirtilmektedir. Kubilay Han'ın Budizm'i benimseyerek devlet dini hâline getirdiği, başkentini Hanbalık'a (bugünkü Pekin) taşıdığı ve yönetimde Budist devlet adamlarına görev verdiği ifade edilmektedir. 1960 yılında Çin Halk Cumhuriyeti'nin Tibet'te Lama yönetimine son verdiği, buna karşılık Lamaizm'in Moğolistan'da günümüze kadar en yaygın din olma özelliğini koruduğu belirtilmektedir.
Hinayana Budizmi
Kaynağa göre Hinayana geleneği, Budist manastır yaşamını ve bireysel dinî disiplini ön plana çıkarmaktadır. Buna karşılık Mahayana geleneğinde manastır hayatını sürdürenlerle aile yaşamını devam ettiren Budistler arasında belirgin bir ayrım yapılmamaktadır.
Kaynakta Hinayana'nın bencil veya dar görüşlü bir anlayış olarak nitelendirilmesinin doğru olmadığı belirtilmektedir. Budizm'in ilk dönemlerinde temel amaç, ayrı bir benlik düşüncesinden kurtulmaktır. Bu nedenle manastır yaşamında kişisel çabanın yanı sıra bütün canlılara karşı sevgi (metta) ve merhamet (karuna) geliştirmek de temel ilkeler arasında yer almaktadır.
Kaynağa göre Budist terminolojisinde yol ve yolculuk kavramları önemli bir yer tutmaktadır. Budizm'in çeşitli geleneklerinde kullanılan yana ("araç") kavramı, Dharma'nın "orta yol" olarak tanımlanması ve Sekiz Katlı Soylu Yolöğretisi bu anlayışı yansıtmaktadır. Öğreti ayrıca "Dharma çarkını döndürmek" sembolüyle ifade edilmekte; acı (dukkha) ve mutluluk (sukha) da yaşam yolculuğunu simgeleyen benzetmelerle açıklanmaktadır.
Theravada Budizmi
Theravada, kaynağa göre günümüzde özellikle Sri Lanka, Myanmar (Burma), Tayland, Kamboçya ve Laos'ta yaygın olan Budist geleneğidir. Öğretisinin, MÖ III. yüzyıldaki şekliyle korunduğu belirtilmekte; temel yazılı kaynakları ise Tripitaka (Pali Kanonu) olarak gösterilmektedir.
Kaynağa göre Theravada geleneği, Buda'nın öğretilerini muhafazakâr bir yaklaşımla yorumlamakta ve yalnızca Buda'yı merkeze almaktadır. Bu geleneğin nihai hedefi arhat mertebesine ulaşmaktır. Bununla birlikte, bütün inananların gerçek aydınlanmaya erişemeyeceği; bunun ancak dinî topluluklara katılmakla mümkün olabileceği ve bu yolu izleyenlerin tamamının Buda olamayacağı anlayışı benimsenmektedir.
Mahayana Budizmi
Mahayana geleneği, Hinayana'nın benimsediği arhat idealine karşı bodhisattva anlayışını geliştirmiştir. Kaynağa göre Mahayana, arhat idealini kişinin yalnızca kendi kurtuluşunu hedeflediği gerekçesiyle eleştirmekte; buna karşılık bodhisattvanın bütün canlıların kurtuluşunu amaçladığını savunmaktadır.
Kaynakta Mahayana hareketinin, MÖ II. yüzyılda Hindistan'da skolastik geleneklere tepki olarak ortaya çıktığı belirtilmektedir. Bu harekete göre önceki anlayışın kutsal metinler ve felsefî tartışmalar üzerinde aşırı yoğunlaşması, meditasyon ile başkalarına yardım etme anlayışının geri planda kalmasına yol açmıştır.
Mahayana geleneği, özellikle karuna (merhamet) ve prajna (hikmet) erdemlerini öne çıkarmaktadır. Bodhisattvanın amacı, Budalığa giden yolda bu iki niteliği geliştirmektir. Kaynağa göre Hindistan'da Mahayana'nın başlıca felsefî ekolleri Madhyamaka ve Yogacara olup, MS VII. yüzyılda bunlara Vajrayana (Tantrik gelenek) de eklenmiştir.
Chan Yolu
Chan, Çin Budizmi'nde meditasyonu ifade eden genel bir terimdir. Kaynağa göre aynı ad, MS VII. yüzyıldan itibaren gelişen bir Budist okulunu da ifade etmektedir. Bu gelenek, Mahayana Budizmi'nin öğretilerini Taoizm ile birleştirerek entelektüel açıklamalardan ziyade doğrudan meditasyon deneyimini ön plana çıkarmıştır. Chan, Japonya'da Zen, Kore'de Son ve Vietnam'da Thien adıyla bilinmektedir.
Kaynağa göre Chan'ın amacı, gerçekliğin kavramsal düşünceye başvurmadan doğrudan kavranmasıdır. Adının Sanskritçe dhyana (meditasyon) kelimesinden türediği kabul edilmektedir. Budist geleneğine göre Hintli rahip Bodhidharma, Hint Chan geleneğinin yirmi sekizinci, Çin Chan geleneğinin ise ilk patriği olarak kabul edilmektedir.
Chan uygulamalarında meditasyonun yanı sıra kung-an (Japonca koan) adı verilen yöntem de önemli bir yer tutmaktadır. Kaynağa göre bunlar, kavramsal düşünmeyle çözülemeyen; ancak hakikatin doğrudan kavranmasıyla anlam kazanabilen soru ve ifadelerden oluşmaktadır.
Chanoyu (Çay Töreni)
Kaynağa göre Taoist gelenekte çayın ölümsüzlük iksirinin temel unsurlarından biri olduğuna inanılırken, Budistler uzun meditasyonlar sırasında uyanık kalabilmek amacıyla çay tüketmişlerdir.
Japon düşünürü Okakura Kakuzō, 1906 yılında kaleme aldığı Çay Kitabı adlı eserinde çay kültürünü Uzak Doğu'nun manevî ve kültürel değerlerini yansıtan bir yaşam anlayışı olarak ele almıştır. Kaynağa göre Okakura, Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük hakkındaki birikiminden yararlanarak chado (çay yolu) ve chanoyu (çay töreni) geleneğini açıklamıştır.
Kaynakta çay yolunun, XV. yüzyılda gelişen çiçek düzenleme sanatıyla birlikte şekillendiği belirtilmektedir. Efsaneye göre ilk çiçek düzenlemeleri, fırtınada kopan çiçekleri toplayarak su dolu vazolara yerleştiren Budist din adamları tarafından gerçekleştirilmiş, ressam Soami de bu sanatın ilk temsilcileri arasında gösterilmiştir.
Kaynağa göre Okakura, çay yolunu Asya kültürünün manevî değerlerini Batı dünyasına tanıtmanın bir aracı olarak değerlendirmiştir. Çay yolu, yalnızca bir içecek hazırlama geleneği değil, aynı zamanda yaşamı estetik ve manevî bir disiplin hâline getiren bir anlayış olarak görülmektedir. Asya toplumlarında ortak bir kültürel unsur kabul edilen çay geleneği, ruhsal olgunlaşmanın yollarından biri olarak değerlendirilmiş; bu anlayışta merhamet, sadelik ve tevazutemel erdemler arasında sayılmıştır.
Kaynağa göre çay yolunun en önemli temsilcilerinden Sen Rikyu, bu geleneğin özünü uyum, saygı, saflık ve dinginlik ilkeleriyle açıklamıştır. Bu ilkelerden uyum ve saygı toplumsal ilişkileri, saflık ve dinginlik ise bireyin iç dünyasını ifade etmektedir.
Taoculuk
Taoculuk, kaynağa göre Budizm ve Konfüçyüsçülük ile birlikte Çin'in başlıca dinî ve felsefî geleneklerinden biridir. Öğretinin temel metni kabul edilen Tao Te Ching, geleneksel olarak MÖ VI. yüzyılda yaşamış Lao Tzu'ya atfedilmektedir. Kaynakta, savaşların yaşandığı bir dönemde kaleme alınan bu eserin, saldırgan eylemler yerine wu-wei(yaratıcı eylemsizlik) ilkesini, doğallığı ve kendiliğindenliği savunduğu belirtilmektedir. Taoculuğun temel kavramı olan Tao, evrenin değişmeyen ilkesi ve bütün varlığı düzenleyen yol olarak tanımlanmaktadır.
Kaynağa göre Tao ile uyum içinde yaşamak, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve doğayla dengeli bir ilişki kurmasını ifade etmektedir. Tao, zorlamadan ve kendiliğinden izlenen; hem bireyin kendisini hem de başkalarını yönetirken rehber kabul edilen yaşam yoludur.
Taoculuğun önemli düşünürlerinden Chuang Tzu (MÖ 369-286), aynı adı taşıyan eserinde Tao öğretisini geliştirmiştir. Kaynağa göre Chuang Tzu, Tao Te Ching ile birlikte felsefî Taoculuğun temel eserlerinden biri kabul edilmektedir. Budist gelenekten de etkilendiği belirtilen Chuang Tzu, eserinde Tao'yu bütün varlığı kuşatan, her şeyi meydana getiren, besleyen ve dönüştüren ilke olarak açıklamaktadır. Ayrıca biçimsel kurallar ve ahlâkî kalıplardan çok doğallığı, kendiliğindenliği ve entelektüel eğitim yerine içsel mistik tecrübeyi öne çıkarmaktadır. Bu anlayışın daha sonra Chan ve Zen geleneklerini etkilediği de ifade edilmektedir.
Kaynakta, Chuang Tzu'nun eserindeki mesellerin öğretinin aktarılmasında önemli bir yöntem olduğu belirtilmektedir. Bu anlatılar, doğrudan kuramsal açıklamalar yerine sembolik hikâyeler aracılığıyla düşünceleri ifade etmeyi amaçlamaktadır. Aynı eserde hakikatin yalnızca sözlerle tam olarak açıklanamayacağı, gerçek kavrayışın ise doğrudan tecrübeye dayandığı vurgulanmaktadır.
Konfüçyüsçülük
Kaynağa göre Budizm, Çin'deki gelişim sürecinde Konfüçyüsçülük ile yakın etkileşim içinde olmuştur. Konfüçyüs (Latince adıyla Confucius, Çince Kung Fu Tzu), MÖ 551-479 yılları arasında yaşamış bir Çin filozofudur. Öğretisinde eski dinî kuralların yerine toplumsal ve siyasal düzeni esas alan ahlâk ilkelerini yerleştirmeye çalışmıştır. Kendi öğretisinde (Tao) yardımseverlik, karşılıklı sorumluluk, saygı ve bireysel çabayı temel değerler olarak öne çıkarmıştır.
Kaynakta Konfüçyüsçülüğün Çin'in en eski düşünce geleneklerinden biri olduğu ve iki temel ahlâk anlayışına dayandığı belirtilmektedir. Bunlardan ilki, geleneksel davranış kurallarının uygulanmasını esas alırken; ikincisi, bireyin kendi ahlâkî doğasının sesini dinlemesini öngören sezgisel bir yaklaşımı ifade etmektedir.
Konfüçyüs'e atfedilen sözlerde, erdem sahibi insanın huzur ve iç sükûnet içinde yaşadığı, buna karşılık erdemden uzak kimselerin sürekli kaygı ve telaş içinde bulunduğu vurgulanmaktadır.
Zen Budizmi
Kaynağa göre Zen, Japoncada "meditasyon" anlamına gelmektedir. Zen Budizmi, bütün insanların potansiyel olarak aydınlanmış olduğunu, ancak bunu fark edemediklerini kabul eder. Bu nedenle meditasyon ve diğer uygulamalar aracılığıyla kişinin kendi aydınlanmasını keşfetmesi ve varlığın gerçek doğasını doğrudan kavraması amaçlanmaktadır. Zen öğretisinde bilgiye, kavramsal açıklamalardan çok doğrudan deneyim yoluyla ulaşılabileceği vurgulanmaktadır.
Kaynakta Zen'in temel anlayışının, öğretilerin harflerine ve sözcüklerine bağlı kalmaksızın insan zihninin doğrudan hakikate yöneltilmesi olduğu belirtilmektedir. Bu nedenle aydınlanma, uzak gelecekte gerçekleşecek bir hedef değil, meditasyon yoluyla "şimdi" deneyimlenebilecek sezgisel bir kavrayış (satori) olarak görülmektedir.
Zen Budizmi'nin başlıca iki ekolü Rinzai ve Soto'dur. Rinzai ekolü, ani aydınlanma anlayışını benimsemekte; bu amaçla koan adı verilen paradoksal sorular ve mondo adı verilen öğretici diyaloglardan yararlanmaktadır. Soto ekolü ise zazen oturuşunda gerçekleştirilen meditasyon yoluyla daha düzenli ve aşamalı bir gelişimi esas almakta, gerektiğinde koanlardan da faydalanmaktadır.
Kaynağa göre Zen geleneğinde çay töreni, çiçek düzenleme ve bahçe düzenleme gibi sanatlar da manevî gelişimin araçları olarak kabul edilmektedir. Bu uygulamaların ortak amacı, kişinin içinde bulunduğu ana tam anlamıyla yönelmesi ve zihnini sınırlayan engellerden arınmasıdır. Aynı anlayış doğrultusunda haiku adı verilen on yedi heceli kısa şiirlerin de sezgiyi ve farkındalığı geliştiren bir anlatım biçimi olduğu belirtilmektedir.
Zen geleneğinin önemli isimlerinden Shunryu Suzuki'ye atfedilen değerlendirmelerde, kişinin yalnızca kendi gerçek doğasıyla bütünleştiğinde Buda ve bütün varlıklarla birlik hâline ulaşabileceği ifade edilmektedir. Kaynakta ayrıca Japon çay töreninin öncülerinden Sen Rikyu'nun ölümü öncesinde dile getirdiği sözlerin, Zen'in ikilikten uzak birlik anlayışını yansıttığı belirtilmektedir.
Zen Budizmi ve Haikular
Kaynağa göre Zen Budizmi ile Japon edebiyatının kısa şiir türü olan haiku arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Her iki geleneğin de Taoizm'den etkilendiği ifade edilmektedir. Haikular, aydınlanma ve bilgelik anlayışını kısa, sembolik ve sezgiye dayalı anlatımlarla dile getirmeyi amaçlamaktadır. Kaynakta Basho'nun öğrencisine veda ederken söylediği haiku da bu anlayışın örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Zen Budizmi ve Psikanaliz
Kaynağa göre Zen Budizmi ile psikanaliz arasında çeşitli karşılaştırmalar yapılmıştır. Her iki sistemin de insan doğasına ilişkin bir anlayış geliştirdiği ve insanın iç dünyasını dönüştürmeye yönelik uygulamalar içerdiği belirtilmektedir. Bununla birlikte Zen Budizmi Doğu düşüncesinin, psikanaliz ise Batı düşüncesinin karakteristik bir ürünü olarak değerlendirilmektedir.
Kaynakta aktarılan görüşe göre Zen Budizmi, Hint düşüncesinin soyutlama gücü ile Çin düşüncesinin somut ve gerçekçi yönlerini birleştirirken; psikanaliz Batı hümanizmi, akılcılığı ve bilimsel yaklaşımı temel alan bir gelenek içinde gelişmiştir.
Nichiren Budizmi
Nichiren Budizmi, kaynağa göre Japon rahip Nichiren Daishonin (1222-1282) tarafından kurulmuştur. Hükûmeti eleştirdiği için tutuklandığı, hapsedildiği ve sürgüne gönderildiği belirtilmektedir.
Kaynağa göre Nichiren Budizmi, Saf Ülke geleneğini takip etmekte ve meditasyondan ziyade kutsal sözlerin tekrar edilmesini temel dinî uygulama olarak benimsemektedir. Öğretisinin merkezinde Lotus Sutra yer almakta; takipçileri "Nam myoho renge kyo" ifadesini sürekli tekrar etmektedir. Kaynakta bu sözün, kişinin kendisini Lotus Sutra'nın mistik yasasına adamasını ifade ettiği belirtilmektedir.
Nichiren Budizmi, günlük yaşamda başarı ve mutluluğa önem vermekte; inananları bu öğretiyi günlük hayatlarında uygulamaya teşvik etmektedir. Kaynağa göre, kutsal sözün tekrar edilmesiyle ortaya çıkan manevî etkinin bütün dünyaya yarar sağladığına inanılmaktadır.
Kaynakta, XX. yüzyılın ikinci yarısında faaliyet gösteren Soka Gakkai (Değer Yaratan Toplum) adlı uluslararası kuruluşun Nichiren Budizmi'nin temel anlayışını yansıttığı belirtilmektedir. Bu anlayış; pratik sorunlara çözüm üretmeyi, yaratıcı olmayı, yaşamın sunduğu imkânları değerlendirmeyi ve bireysel olduğu kadar toplumsal sorumluluğu da önemsemektedir.
Saf Ülke Budizmi
Saf Ülke (Pure Land) Budizmi, kaynağa göre öğretisini Amida Buda'ya bağlılık üzerine kurmaktadır. Amida Buda, ebedî yaşam ve sonsuz nurun simgesi olarak kabul edilmekte; onun adının içtenlikle anılması hâlinde, manevî gelişimin önünde hiçbir engelin bulunmadığı Saf Ülke'nin gerçekleşeceğine inanılmaktadır.
Kaynakta Amida Buda'nın anılmasının, gerçekliğin ve evrensel merhametin bir ifadesi olarak görüldüğü belirtilmektedir. Bu yönüyle Saf Ülke Budizmi'nin, aydınlanmaya akıl yürütme ve yoğun meditasyon yoluyla ulaşmayı amaçlayan diğer Budist geleneklerinden ayrıldığı ifade edilmektedir. Ayrıca Amida'nın lütfunun belirleyici kabul edilmesi nedeniyle manastır yaşamına özel bir önem verilmediği belirtilmektedir.
Vajrayana Budizmi
Vajrayana ya da "Elmas Aracı", kaynağa göre Tantrik Budizm'in kullandığı adlardan biridir. Öğretisinin temeli, MS 600-1000 yılları arasında Hindistan'da oluşturulan ve Tantralar olarak adlandırılan metinlere dayanmaktadır. Gelenekte bu metinlerin Buda tarafından açıklandığı kabul edilmektedir.
Kaynağa göre Vajrayana, Mahayana'nın bodhisattva yolunu benimsemekle birlikte, Budalığa ulaşma süresini kısaltmayı amaçlayan yeni uygulamalar geliştirmiştir. Bunlar arasında ritüeller, mudra adı verilen el ve parmak hareketleri, mandalalar ve görselleştirme teknikleri bulunmaktadır.
Vajrayana'nın temel uygulaması deity yoga (devata yoga) olarak tanımlanmaktadır. Bu uygulamada meditasyon yapan kişi, kendisini bir Buda'nın bütün yetkin niteliklerine sahip olarak tasavvur etmektedir. Kaynağa göre bu geleneğin uygulanabilmesi için, gerekli niteliklere sahip bir guruya bağlı olunması önem taşımaktadır.
Vajrayana Budizmi'nin özellikle Tibet ve Moğolistan'da yaygın olduğu, ayrıca Çin'deki Chen-yen ve Japonya'daki Shingon ezoterik Budist geleneklerinde de uygulandığı belirtilmektedir.
Tibet Budizmi
Kaynağa göre Budizm, Çin ve diğer Uzak Doğu ülkelerine yayıldıktan sonra, yaklaşık VIII. yüzyılda Tibet'e ulaşmıştır. Tibet'te gelişen Budist gelenek, Hindistan'da ortaya çıkan Vajrayana anlayışından etkilenmiştir. Mantralar, mudralar, mandalalar ve kutsal tasvirlerin sistemli biçimde kullanılmasıyla şekillenen bu gelenek, Tibet Budizmi'nin temelini oluşturmuştur.
Budist geleneğe göre Tibetli Budistler, aydınlanmaya ulaşanların ölümden sonra yeniden doğuşun bulunmadığı Altın Işık Ülkesine gideceklerine inanmaktadır.
Kaynakta XII. yüzyıldan itibaren Budizm'in Hindistan'da büyük ölçüde gerilemesi üzerine Vajrayana geleneğinin özellikle Tibet'te korunduğu belirtilmektedir. Tibet Budizmi'nin önemli ekollerinden biri Kagyu, diğeri ise başında Dalay Lama'nın bulunduğu Gelugpa geleneğidir. Ayrıca Çin'in Tibet'i hâkimiyeti altına almasından önce ülkenin yönetiminin Dalay Lama tarafından yürütüldüğü ifade edilmektedir.
Dalay Lama
Kaynağa göre Tibet Budizmi'nin en geniş ekolü Gelugpa olup, adı "erdemli gelenek" anlamına gelmektedir. Sarı başlıklar kullanmaları nedeniyle mensupları genel olarak "Sarı Şapkalılar" olarak da bilinmektedir. Bu ekol, XV. yüzyılda Tsong Kapa tarafından Theravada manastır geleneğinde uygulanan kurallar ve manastır düzenini yeniden düzenlemek amacıyla kurulmuştur.
Geleneksel olarak Lhasa'nın Büyük Lama'sı aynı zamanda Gelugpa ekolünün de başıdır. Kaynağa göre XVI. yüzyıldan itibaren bu makama Dalay Lama unvanı verilmiştir. "Dalay" kelimesinin "deniz" anlamına geldiği, bu nedenle Dalay Lama unvanının "deniz gibi öğretmen" anlamını taşıdığı belirtilmektedir.
XVII. yüzyılda Beşinci Dalay Lama, Tibet'in hem dinî hem de siyasî lideri olmuş ve Lhasa'daki Potala Sarayını inşa ettirmiştir.
Budist geleneğine göre Dalay Lamalar, Avalokiteşvara'nın (Tibetçede Chenrezig) bedenlenmesi kabul edilen ilk Dalay Lama'nın yeniden doğmuş şekilleri (tulku) olarak görülmektedir. Bu nedenle merhametin yeryüzündeki temsilcileri sayılmaktadır.
Kaynakta, Çin'in Tibet'i işgalinden dokuz yıl sonra, 1959 yılında Dalay Lama'nın Tibet'ten ayrılarak Kuzey Hindistan'daki Dharamsala'ya yerleştiği belirtilmektedir. Burada sürgündeki Tibet toplumunun ve dünya genelindeki Tibet Budist topluluğunun manevî önderi ve temsilcisi olarak faaliyetlerini sürdürdüğü ifade edilmektedir.
Budist Felsefe
Kaynağa göre Budist felsefede akıl ile sezgi birbirini tamamlayan iki temel kavramdır. Budist terminolojisinde prajna, sezgisel bilgiyi; vijnana ise akıl, duyular ve akıl yürütmeye dayalı bilgiyi ifade etmektedir.
Kaynakta vijnana, duyular, bilinç ve akıl yürütmenin alanı olarak tanımlanmaktadır. Bu alan, varlığı çözümleyen, ayıran ve çokluk içinde değerlendiren bir bilgi biçimini temsil etmektedir. Buna karşılık prajna, ayrım ve farklılaşmanın ortadan kalktığı, bilen ile bilinenin bir bütün olarak kavrandığı sezgisel bilgi alanını ifade etmektedir. Bu anlayışta prajna, bütünü kavrayan ve birleştirici nitelik taşıyan bilgi olarak görülmektedir.
Kaynakta prajna ile vijnana arasındaki başlıca karşıtlıklar şu şekilde sıralanmaktadır:
| Prajna (Sezgi) | Vijnana (Akıl / Çözümleyici Bilgi) |
|---|---|
| Sunyata (Boşluk) | Varlık ve yokluk dünyası |
| Tathata (Öylelik) | Tanımlamalar dünyası |
| Prajna (Sezgi) | Vijnana (Bölücü bilgi) |
| Nirvana | Samsara (Doğum ve ölüm döngüsü) |
| Bodhi (Aydınlanma) | Avidya (Cehalet) |
| Saflık | Kirlilik |
| Zihin (Citta) | Duyumlar |
| Dharma (En son gerçeklik) | Sarvadharma (Bireysel var olanlar) |
| Saf deneyim | Çokluğun deneyimi |
| Saf eylem (Akarma) | Neden-sonuç dünyası |
| Ayrımsızlık | Ayrım ve farklılık |
| Bölmemek | Bölmek |
| Zihinsizlik (No-mind), düşüncesizlik (No-thought) | Bireysel bilinç |
| Ebedî şimdi | Zamansal ilişkiler |
| İkiliğin bulunmaması | İkilik |
Kaynağa göre bu karşıtlıklar, Budist düşüncesinde sezgisel kavrayış ile çözümleyici akıl arasındaki farklı bilgi düzeylerini açıklamak için kullanılmaktadır.
Budist Psikoloji
Kaynağa göre klasik Budist metinlerinden Abhidhamma, geleneksel bilinç hâlleri psikolojisinin en kapsamlı örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu eser, Buda'nın öğretilerini sistematik ve mantıksal bir yapıya kavuşturmayı amaçlamakta; kuramsal açıklamalardan çok uygulamaya ağırlık vermektedir. Temel yöntemi meditasyondur ve amacı, insanın arzuların yol açtığı acılardan kurtulmasını sağlayacak sezgisel kavrayışı geliştirmektir. Bu anlayış çerçevesinde varlığın geçiciliği (anicca) ile benliğin kalıcı bir öz taşımadığı (anatman) meditasyon yoluyla kavranmaktadır.
Kaynakta, Buddhaghosa'nın MS 430 yılında bu öğretiyi Vishuddhimagga (Arınma Yolu) adlı eserinde üç aşamalı bir sistem hâline getirdiği belirtilmektedir. Bunlar Sila (ahlâkî uygulamalar), Samadhi (zihinsel disiplin ve meditasyon) ve Panna/Prajna (hikmet ve hakikatin doğrudan sezgisel kavranması) olarak sıralanmaktadır.
Transpersonel Psikoloji ve Budist Psikoloji
Kaynağa göre Transpersonel (Kişilik Ötesi) Psikoloji, insanı bilinç, koşullanma, kişilik ve kimlik olmak üzere dört temel boyutta ele almaktadır.
Bu yaklaşıma göre bilinç, çoğu zaman savunmacı alışkanlıklar ve algısal koşullanmalar tarafından sınırlandırılmaktadır. Kaynakta, zihnin sakinleştirilmesi, algıyı etkileyen filtrelerin azaltılması ve insanın doğuştan sahip olduğu potansiyellerin geliştirilmesiyle, tepkilere dayalı bir yaşamdan değerlere dayalı bir yaşama geçilebileceği belirtilmektedir.
Kaynakta ayrıca insanların gerçekliği, bellek, düşünce, inanç ve değerlerden oluşan algı kalıpları aracılığıyla değerlendirdiği ifade edilmektedir. Bu nedenle algılanan gerçekliğin bilinç durumuna bağlı olduğu, farklı bilinç hâllerinin farklı gerçeklik anlayışları oluşturduğu vurgulanmaktadır.
Doğu düşünce geleneklerinde, özellikle Budizm'de, üzerinde durulan temel koşullanmalardan biri **bağlanma (upadana)**dır. Kaynağa göre bağlanma arzuyla ilişkilidir ve arzuların karşılanamaması acıya yol açmaktadır. Buna karşılık bağlanmama (viraga), acının sona erdirilmesinde temel unsur olarak görülmektedir. Bağlanmanın yalnızca nesnelere veya kişilere değil; yaşam biçimlerine, benlik tasarımına, davranış kalıplarına ve psikolojik süreçlere de yöneltilebileceği belirtilmektedir.
Kaynağa göre birey, kimliğini sahip olduğu roller, ilişkiler ve kişilik özellikleriyle özdeşleştirdiği sürece bu yapılara bağımlı hâle gelmektedir. Transpersonel psikoloji ise kişiliği insan varlığının yalnızca bir yönü olarak değerlendirmekte; psikolojik sağlığın kişiliği değiştirmekten çok onunla özdeşleşmeyi bırakmakla mümkün olduğunu savunmaktadır.
Bu anlayışta ego, farkındalığın belirli zihinsel içeriklerle özdeşleşmesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Kaynağa göre bu özdeşleşmenin çözülmesi özgürleşmenin temel şartıdır.
Kaynakta meditasyon uygulamalarının daha başlangıç düzeyinde bile sakinlik, duyarlılık, empati, sezgi ve açıklık gibi nitelikleri geliştirdiği belirtilmektedir. İleri düzey uygulamalarda ise bireyin kendisini sürekli değişen bir süreç olarak algıladığı, bunun daha ileri aşamalarında ise Budist gelenekte aydınlanma veya özgürleşme (nissarana) olarak adlandırılan bilinç dönüşümünün gerçekleştiği ifade edilmektedir.
Budizm ve Jiddu Krishnamurti
Kaynağa göre Jiddu Krishnamurti, hakikatin doğrudan gözlemini bilgeliğin, bilgeliğin algılanmasını ise zekânın temeli olarak değerlendirmektedir. Ona göre gerçek dinî yaşam; hakikat, bilgelik ve zekânın bir arada bulunduğu yaşamdır. Krishnamurti, aydınlanmayı, benlikten bütünüyle özgürleşme; korku, kaygı, bağımlılık ve acının aşılması olarak tanımlamaktadır. Bu dönüşümün yalnızca kuramsal bilgiyi kabul etmekle değil, kişinin kendi üzerinde dikkatli ve sürekli bir araştırma yürütmesiyle mümkün olacağını savunmaktadır.
Kaynağa göre Krishnamurti, meditasyonu belirli bir öğretiye, inanca veya otoriteye bağlanmak olarak görmemektedir. Meditasyonu, insanın kendisini ve bilinç süreçlerini doğrudan gözlemleyerek tanıma yolu olarak tanımlamaktadır. Ona göre kişi yalnızca bilinçli yönlerini değil, bilinçaltında yer alan süreçleri de kavradığında zihinsel dinginliğe ulaşabilmektedir.
Krishnamurti'nin düşüncesinde sessizlik, dış baskılar veya ödül-ceza sistemiyle oluşturulan bir durum değil, zihnin koşullanmalardan doğal biçimde arınmasının sonucudur. Kaynağa göre hakikatin kavranabilmesi için bireyin dinî, kültürel ve toplumsal aidiyetlerinden kaynaklanan bütün koşullanmaları geride bırakması gerekmektedir.
Kaynakta, Krishnamurti'nin düşüncelerinin bir öğreti veya inanç sistemi oluşturma amacı taşımadığı belirtilmektedir. Bununla birlikte, herhangi bir dinî veya felsefî geleneği sistemli biçimde incelememiş olmasına rağmen görüşlerinin Laozi, Buda, İsa, Upanişadlar ve Zen geleneğinde yer alan bazı anlayışlarla benzerlik gösterdiği ifade edilmektedir.
Kaynağa göre Krishnamurti'nin meditasyon anlayışı, özellikle vipassana (sezgi) meditasyonuna benzemektedir. Seçimsiz farkındalık ve düşüncesiz farkındalık anlayışını ön plana çıkarırken, yoğun konsantrasyona dayanan samathameditasyonunu eleştirmektedir. Budizm'e yönelik eleştirilerine rağmen düşüncelerinin Buda'nın yaklaşımıyla önemli benzerlikler taşıdığı ve manevî açıdan yakınlık gösterdiği değerlendirilmektedir.
Kaynakta ayrıca Krishnamurti'nin 1922 yılında Kaliforniya'nın Ojai bölgesinde yoğun meditasyon sırasında derin bir mistik deneyim yaşadığı aktarılmaktadır. Kendi anlatımına göre bu deneyim sırasında bedeninden ayrıldığını hissetmiş ve başının üzerinde parlak bir yıldız gördüğünü ifade etmiştir. Aynı olaya tanıklık eden kardeşi Nityananda da yaşananları olağanüstü bir manevî tecrübe olarak yorumlamış; bu deneyimi daha önce Buda ile ilişkilendirdikleri manevî tecrübelerle benzer nitelikte değerlendirmiştir.
Budizm, tarih boyunca bazı devletlerde resmî din olarak da benimsenmiştir. Kaynakta MÖ 101 yılında Sri Lanka'da, 1360 yılında Tayland'da ve Japonya'da Tokugawa ile Meiji dönemlerinde Budizm'in devlet tarafından desteklenen dinlerden biri hâline geldiği belirtilmektedir.
Upanişadlar'da evrenin tek ve mutlak hakikatinin Brahman olduğu vurgulanır. Evrende var olan her şey Brahman'ın bir parçası olarak görülür ve bütün varlıkların ortak özü Atman ile açıklanır. Bu anlayış, "Brahman Atman'dır" düşüncesiyle özetlenmiş; "Ben Brahman'ım" (Aham Brahmasmi) ve "Sen de O'sun" (Tat tvam asi) ifadeleri bu öğretinin temel ilkeleri arasında yer almıştır.
İnsan, gerçekliği eksiksiz biçimde algılayamadığı için zihninde bir yanılsamalar dünyası oluşturur. Bu yanılsama Mayaolarak adlandırılır. Cehaletten (avidya) kurtulmanın yolu ise insanın kendi öz varlığını, yani Atman'ın Brahman ile birliğini kavramasından geçmektedir.
Upanişadlar'a göre aydınlanma, zihni bağlayan bütün engellerden kurtularak özgürlüğe (mokşa) ulaşmaktır. Bu hedefe erişebilmek için yoga ve meditasyon temel yöntemler olarak benimsenmiştir. Vedalar'da yer almayan bu uygulamalar Upanişadlar'da ayrıntılı biçimde ele alınmış, kökenlerinin Arîler öncesi şehir uygarlıklarına kadar uzandığı ileri sürülmüştür. Uzun süreli eğitim gerektiren bu süreçte bir öğreticinin (guru) rehberliği gerekli görülmüştür.
Hayattayken kurtuluşa ulaşan kimseler civanmukti olarak adlandırılır. Arzu, tutku, korku ve öfke gibi bağlardan kurtulan kişinin ölümsüzlüğe erişerek Brahman ile birleşeceği kabul edilir. Buna karşılık kurtuluşa ulaşamayanların yeniden doğuşlarında daha iyi bir konuma erişebilmeleri için iyi davranışlarda bulunmaları, görevlerini (dharma) yerine getirmeleri ve erdemli bir hayat sürmeleri gerektiği öğretilmiştir. Bu anlayış, yeniden doğuş ve karma öğretisinin temelini oluşturmaktadır.