Menüyü aç / kapat
Tercihler menüsünü aç / kapat
Kişisel menüyü aç / kapat
Oturum açık değil
Herhangi bir düzenleme yaparsanız IP adresiniz herkese açık olarak görünecektir.

Babürlüler

Ansiklo sitesinden

Bâbürlüler, 1526 yılında Babür tarafından Hindistan’da kurulan ve 1857 yılına kadar varlığını sürdüren Timurî kökenli bir imparatorluktur. Modern dönem öncesinin en büyük merkezî devletlerinden biri olan Bâbürlü İmparatorluğu, XVII. yüzyılın sonlarında Hindistan alt kıtasının büyük bölümüne hâkim olmuş, nüfusu ve ekonomik kaynakları bakımından Osmanlı ve Safevî imparatorluklarıyla karşılaştırılabilecek bir güç hâline gelmiştir.

Orta Asya’daki Timurî miras üzerine kurulan Bâbürlü Devleti, zamanla Hindistan merkezli bir siyasî yapıya dönüşmüş; güçlü merkezî yönetimi, askerî teşkilatı, ekonomik kapasitesi ve gelişmiş saray kültürüyle erken modern dünyanın en önemli imparatorluklarından biri olmuştur. Bâbürlü hâkimiyeti, Hindistan’daki önceki Müslüman devlet gelenekleriyle yerel siyasî ve kültürel unsurların birleşimi sonucunda şekillenmiştir.

Kuruluş: Bâbür Dönemi (1526–1530)

Bâbürlü İmparatorluğu, Çağatay Türklerinden Zahîrüddin Muhammed Bâbür tarafından Kuzey Hindistan’da kuruldu. İmparatorluğun ortaya çıkışı, Hindistan’daki Müslüman yönetim geleneği, Afgan soylularının hâkimiyeti ve yerel Racpût güçleri arasındaki uzun süreli mücadelelerin sonucunda gerçekleşti. Bâbür ve halefi Hümâyun, Kuzey Hindistan’da hâkimiyet kurmak için özellikle Afganlarla zorlu bir mücadele yürüttüler.

Bâbür, daha önce birkaç kez sefer düzenlediği Pencap bölgesi üzerinden Hindistan siyasetinde etkin hâle geldi. 1526 yılında Delhi Sultanı İbrahim Lûdî ile yapılan Pânîpet Savaşı’nda Bâbür’ün ordusu, sayıca üstün olan Lûdî kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Ateşli silahlar, sahra topları ve Orta Asya savaş taktikleri bu zaferde önemli rol oynadı. Savaşın ardından Delhi ele geçirildi ve Bâbür, Agra’da tahta çıkarak yeni devletin temelini attı.

Bâbür, 1527 yılında Kânvâ Savaşı’nda Racastan’daki Racpût güçlerinin oluşturduğu ittifakı mağlup ederek hâkimiyetini daha da güçlendirdi. Bu zafer, Kuzey Hindistan’da Bâbürlü yönetimine karşı en güçlü yerel direnişlerden birinin sona ermesini sağladı. 1528’de Çanderî Kalesi’nin ele geçirilmesiyle Bâbür, Hindistan’daki konumunu büyük ölçüde sağlamlaştırdı.

Bâbür, fetihlerden sonra Orta Asya’ya dönmek yerine Hindistan’da kalmayı tercih etti ve yeni devletin yönetimini burada kurmaya yöneldi. 1530 yılında öldüğünde Bâbürlü hâkimiyeti Kâbil, Pencap, Delhi, Bihâr’ın bazı bölgeleri ve Gevaliyâr çevresine kadar uzanıyordu. Bununla birlikte devlet henüz yeni kurulmuş bir fetih imparatorluğu niteliğindeydi ve ele geçirilen bölgelerdeki hâkimiyet tam anlamıyla sağlamlaştırılmamıştı.

Bâbür, ardında yalnızca siyasî bir miras değil, aynı zamanda Timur ve Çağatay hanedanlarına dayanan güçlü bir meşruiyet anlayışı bıraktı. Timurî soy bağlantısı, Orta Asya askerî gelenekleri, Sünnî İslam anlayışı ve Nakşibendî çevrelerle ilişkiler, erken dönem Bâbürlü kimliğinin temel unsurlarını oluşturdu. Ayrıca Türkçe kaleme aldığı Bâbürnâme adlı hatıratı, dönemin siyasî ve kültürel hayatına ışık tutan en önemli eserlerden biri hâline geldi.

Hümâyun Dönemi (1530–1556)

Bâbür’ün 1530 yılında ölümünden sonra tahta geçen oğlu Hümâyun, Bâbürlü hâkimiyetini korumak ve genişletmek için hem iç mücadelelerle hem de güçlü rakiplerle karşı karşıya kaldı. Timurî veraset geleneği gereği kardeşlerine çeşitli bölgelerin yönetimini vermesi, devlet içinde merkezî otoritenin zayıflamasına yol açtı. Özellikle kardeşi Kâmrân’ın Kâbil, Kandehar ve Pencap üzerindeki hâkimiyeti, Hümâyun’un askerî ve ekonomik kaynaklarını sınırladı.

Hümâyun’un en önemli rakipleri, Kuzey Hindistan’da yeniden güç kazanan Afgan soylularıydı. Bunun yanında Gucerât Sultanı Bahadır Şah da Bâbürlü hâkimiyetini tehdit eden önemli bir güç hâline geldi. Hümâyun 1535 yılında Gucerât üzerine sefer düzenleyerek başarı kazandı ve Çampânîr Kalesi’ni ele geçirdi. Ancak kararsız yönetimi nedeniyle bölgedeki hâkimiyetini kalıcı hâle getiremedi.

Bu sırada Afgan lideri Şîr Han Sur, Bâbürlü karşıtı mücadelenin başlıca gücü olarak yükseldi. Şîr Han, 1537’de Bengal’i ele geçirerek etkisini genişletti. Hümâyun’un doğu seferleri sırasında iki taraf 1539’da Çavsa’da karşılaştı ve Bâbürlü ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Şîr Han, bu zaferin ardından Şîr Şah unvanını alarak Kuzey Hindistan’ın hâkimi oldu. 1540 yılında Kannauç Savaşı’nda ikinci kez yenilen Hümâyun, Hindistan’dan çekilmek zorunda kaldı.

Hümâyun, yaklaşık on beş yıl süren sürgün hayatı boyunca yeniden iktidara dönmenin yollarını aradı. 1544 yılında Safevî hükümdarı Şah I. Tahmasb’a sığındı ve onun desteğiyle askerî güç kazandı. Safevî yardımıyla Kandehar ve Kâbil’i ele geçiren Hümâyun, daha sonra kardeşi Kâmrân ile mücadele ederek Afganistan’daki hâkimiyetini yeniden kurdu.

Bu dönemde Hindistan’da Şîr Şah Sur’un kurduğu Sur Devleti kısa süreli ancak etkili bir yönetim oluşturdu. Şîr Şah’ın vergi sistemi ve askerî düzenlemeleri, daha sonra Bâbürlüler tarafından geliştirilerek kullanıldı. Ancak 1553’ten sonra Sur hanedanı iç mücadeleler nedeniyle zayıfladı ve devlet parçalandı.

Hümâyun, bu fırsattan yararlanarak 1555 yılında Kuzey Hindistan’a sefer düzenledi. Pencap bölgesinde Sur hükümdarı Sikender Şah Sur’u yenerek Delhi’ye girdi ve Bâbürlü hâkimiyetini yeniden tesis etti. Ancak yeniden tahta çıkmasından kısa süre sonra, 1556 yılında Delhi’deki saray kütüphanesinin merdivenlerinden düşerek hayatını kaybetti. Yerine on iki yaşındaki oğlu Celâleddîn Muhammed Ekber geçti ve Bâbürlü İmparatorluğu’nun en önemli dönemlerinden biri başladı.

Ekber Dönemi (1556–1605)

Bâbürlü tahtına 1556 yılında çıkan Celâleddîn Muhammed Ekber, uzun hükümdarlığı boyunca imparatorluğu siyasî ve askerî bakımdan güçlendirerek Bâbürlülerin en kudretli dönemini başlattı. Ekber, seleflerinden farklı olarak sabit bir başkent anlayışına bağlı kalmadı. Agra, Fetihpûr Sikri, Lahor ve yeniden Agra gibi şehirleri dönem dönem merkez olarak kullandı. Bu durum, imparatorluğun değişen siyasî ve askerî ihtiyaçlara göre hareket eden yapısını yansıtmaktaydı. Bâbürlü yönetiminde asıl merkez, belirli bir şehirden ziyade hükümdarın şahsı ve sarayıydı.

Ekber’in çocuk yaşta tahta çıkması nedeniyle ilk yıllarda devlet yönetimi, Hümâyun’un nüfuzlu soylularından Bayram Han’ın naibliği altında yürütüldü. Bu dönemde Sur hanedanının mirasçılarından Hemû, Delhi üzerine yürüyerek Bâbürlü hâkimiyetini sona erdirmeye çalıştı. Bayram Han ve Ekber’in kuvvetleri, 1556 yılında gerçekleşen İkinci Pânîpet Savaşı’nda Hemû’nun ordusuyla karşılaştı. Savaş sırasında Hemû’nun yaralanarak esir düşmesi, Sur kuvvetlerinin dağılmasına ve Bâbürlülerin zafer kazanmasına yol açtı.

Bu zaferin ardından Bâbürlüler, Kuzey Hindistan’daki hâkimiyetlerini yeniden genişletmeye başladılar. Bayram Han yönetimindeki ordular Lahor, Mültan ve Pencap’ı ele geçirdi. 1558 yılında Ecmîr’in alınmasıyla Racastan yönünde ilerleme imkânı sağlandı. Aynı dönemde Cavnpûr bölgesi imparatorluk topraklarına katıldı ve Gevâliyâr Kalesi’nin ele geçirilmesiyle önemli bir askerî merkez Bâbürlü denetimine girdi.

Bu fetihler sonucunda Delhi, Agra, Lahor ve Cavnpûr arasındaki Kuzey Hindistan’ın verimli bölgeleri Bâbürlü hâkimiyetine bağlandı. Böylece imparatorluk, Hindistan-Ganj ovasının zengin tarım kaynaklarından ve yoğun ticaret ağlarından yararlanabilecek güçlü bir konuma ulaştı.

Ancak Bayram Han’ın artan gücü, genç Ekber ile arasında siyasî bir gerilime yol açtı. Ekber, hükümdarlığının ilerleyen yıllarında naibinin otoritesinden rahatsız olmaya başladı ve kendisine karşı oluşan soylu muhalefetinden destek aldı. Bayram Han’ın İran kökenli ve Şiî olması, özellikle Orta Asyalı (Turanî) Sünnî soylular arasında hoşnutsuzluk oluşturdu. Bu siyasî ve askerî gerilim sonucunda Ekber, 1560 yılında Bayram Han’ın görevden ayrılmasını istedi.

Bayram Han görevden ayrılmayı kabul ederek hac yolculuğuna çıkmaya karar verdi; ancak yolculuğu sırasında eski bir düşmanı olan Afgan tarafından düzenlenen suikast sonucunda öldürüldü. Böylece Ekber, imparatorluk yönetiminde doğrudan hâkimiyet kurarak Bâbürlü Devleti’nin merkezîleşme sürecini başlattı.

Bağımsızlığa Doğru ve Yeni Fetihler (1560–1571)

Bayram Han’ın görevden uzaklaştırılmasının ardından Ekber, imparatorluk yönetimini doğrudan kendi eline almaya başladı. 1560–1571 yılları arasında Agra’da bulunan hükümdar, başlangıçta üvey annesi Mahım Enege, akrabası Edhem Han ve Şihabüddin gibi saray çevresindeki güçlü isimlerin etkisi altında kaldı. Bu dönemde Bâbürlü orduları genişleme siyasetini sürdürdü ve yeni fetihler gerçekleştirdi.

1561 yılında Edhem Han ve Pir Muhammed Han komutasındaki Bâbürlü ordusu Mâlvâ Krallığı üzerine yürüdü. Sarangpur Savaşı’nda Mâlvâ hükümdarı Baz Bahadur yenilgiye uğratıldı ve bölge Bâbürlü hâkimiyetine girdi. Ancak Edhem Han’ın savaş sonrasında aşırı yağma faaliyetlerine girişmesi ve teslim olan askerlerle sivillere yönelik sert uygulamaları Ekber’in tepkisine yol açtı. Bunun üzerine Ekber, komutanını görevden almak için bizzat müdahale etti.

Baz Bahadur daha sonra yeniden Mâlvâ’da hâkimiyet kurmaya çalışsa da gönderilen ikinci Bâbürlü ordusu bölgeyi tekrar ele geçirdi. Mâlvâ, Bâbürlü idarî sistemine bağlanarak imparatorluğun eyaletlerinden biri hâline getirildi.

Bu dönemde Edhem Han ile Ekber arasındaki gerilim daha da arttı. Edhem Han, baş vezirlik makamına yapılan atamaya tepki göstererek yeni veziri sarayda öldürdü. Bunun üzerine Ekber, Edhem Han’ı bizzat cezalandırarak saray içindeki bağımsız güç odaklarına karşı kesin bir mesaj verdi. Bu olayın ardından Ekber, bütün yürütme yetkilerini kendi elinde toplamaya başladı.

Ekber, merkezî yönetimi güçlendirmek amacıyla baş vezirlik makamını kaldırarak maliye, ordu, saray işleri ve dinî işlerden sorumlu ayrı vekâletler oluşturdu. Böylece tek bir soylunun devlet yönetiminde aşırı güç kazanmasının önüne geçmeyi amaçladı. Hükümdarın otoritesi, Bâbürlü devlet yapısının temel unsuru hâline getirildi.

Ekber aynı zamanda imparatorluğun siyasî meşruiyetini güçlendirmeye çalıştı. Timurî hanedan geleneği, Delhi Sultanlığı’nın merkezî yönetim mirası ve İslâmî hükümdarlık anlayışını birleştirerek farklı toplulukları kapsayan bir yönetim modeli oluşturmayı hedefledi.

Bu süreçte Bâbürlü fetihleri devam etti. 1561 yılında Adil Şah Sur’un oğlu Şîr Han Sur’un Çunâr’dan başlattığı hareket, Bâbürlü kumandanları tarafından bastırıldı. Çunâr Kalesi’nin ele geçirilmesiyle doğudaki genişleme sürecinin ilk aşaması tamamlandı.

Ekber, genç yaşına rağmen askerî ve idarî yeteneğini göstererek soylular ve komutanlar üzerinde kesin bir hâkimiyet kurdu. Kendisini yalnızca sembolik bir hükümdar olarak değil, aynı zamanda ordunun başkomutanı ve devlet politikasının belirleyicisi olarak konumlandırdı.

Ekber dönemindeki fetihler yalnızca siyasî ve askerî alanla sınırlı kalmadı. Hükümdar, kültür ve sanat alanında da himayeci bir rol üstlendi. Kalincar’daki Racpût yöneticisinden ünlü müzisyen Tansen’i sarayına getirmesi, Bâbürlü sarayında Kuzey Hindistan müziğinin gelişimine katkı sağlayan önemli olaylardan biri oldu.

1564 yılında Ekber’in orduları Gondvana olarak da bilinen Garha-Katanga Krallığı üzerine sefer düzenledi. Âsaf Han komutasındaki Bâbürlü kuvvetleri bölgeyi ele geçirdi. Racpût hükümdarı Rânî Durgavati savaş sırasında hayatını kaybetti ve bölge Bâbürlü yönetimine bağlanarak yeni oluşturulan idarî yapıya dâhil edildi.

Bu fetihlerle birlikte Ekber, genç yaşta devraldığı istikrarsız fetih devletini giderek daha merkezî, düzenli ve genişleyen bir imparatorluğa dönüştürmeye başladı.

Özbek İsyanı (1564–1567)

Ekber’in bağımsız yönetimini güçlendirmeye çalıştığı dönemde karşılaştığı en önemli iç sorunlardan biri, Bâbürlü hizmetindeki Özbek soylularının isyanı oldu. Bu soyluların bir kısmı Hümâyun ile birlikte Hindistan’a dönmüş olsa da Timurî hanedanına bağlılıkları güçlü değildi. Şecerelerini, Bâbür’ün Orta Asya’daki rakibi Şeybân Han’a dayandıran Özbek emirleri, Ekber’in merkezî ve otoriter yönetim anlayışından rahatsız oldular. Ayrıca Sünnî Özbek emirleri ile Bâbürlü hizmetindeki Şiî İranlı soylular arasındaki rekabet de siyasî gerilimi artırdı.

1564 yılında Mâlvâ valisi Abdullah Han Özbek isyan etti. Ekber, Mandu üzerine gönderdiği orduyla isyancıları yenilgiye uğrattı ve onları Gucerât Sultanlığı’na sığınmak zorunda bıraktı. Ancak 1565 yılında Ekber’in Avad bölgesindeki güçlü bir Özbek yöneticisini görevden alma girişimi, Özbek muhalefetinin daha geniş bir isyana dönüşmesine yol açtı.

Bu süreçte Ekber, yalnızca Özbek isyanıyla değil, Kâbil’i yöneten üvey kardeşi Mirza Muhammed Hâkim’in tehdidiyle de karşı karşıya kaldı. Kâbil üzerindeki hâkimiyet tartışmaları ve Bedahşan’dan gelen askerî baskılar nedeniyle Muhammed Hâkim Hindistan sınırlarına yöneldi. Özbek emirleri onu meşru Bâbürlü hükümdarı olarak ilan ederek destekledi ve adına hutbe okuttu. Bunun ardından Muhammed Hâkim Pencap’a ilerleyerek Lahor’u kuşattı.

Aynı dönemde bazı Timurî şehzadeler de Ekber’e karşı ayaklandı. Muhammed Sultan liderliğindeki bu mirzalar, hanedan içindeki soy bağlarına dayanarak taht üzerinde hak iddia ettiler ve Delhi’yi ele geçirmeye çalıştılar. Ancak Ekber’in sadık kumandanları bu girişimi bastırdı. Hayatta kalan mirzalar, Racpût hükümdarlarına ve Gucerât Sultanlığı’na sığınmak zorunda kaldı.

Ekber, bu gelişmeler üzerine Muhammed Hâkim’in ilerleyişini durdurmak amacıyla Lahor’a hareket etti. Muhammed Hâkim, Kâbil’e çekilmek zorunda kaldı. Ekber onu takip etmeyerek Kâbil’in bir süre bağımsız bir güç olarak kalmasına izin verdi. Ancak Muhammed Hâkim, sonraki yıllarda da Bâbürlü yönetimi için bir tehdit unsuru olmaya devam etti.

Ekber daha sonra ordusunu doğuya çevirerek Özbek isyancılar üzerine yürüdü. 1567 yılında Ganj Nehri kıyısındaki Manikpûr’da Özbek kuvvetlerine karşı sürpriz bir saldırı düzenledi. Nehri gece geçerek gerçekleştirilen bu harekât sonucunda isyancı emirler yenilgiye uğratıldı; bazıları öldürüldü, bazıları ise esir alındı. İsyanın son aşamasında Timurî şehzadeler ve destekçileri Gucerât’a sığınmak zorunda kaldı.

Özbek İsyanı, Ekber’in hükümdarlığının en ciddi sınavlarından biri oldu. Bu süreçte imparator, askerî güç kadar diplomasi ve uzlaşma yöntemlerini de kullandı. İsyanın bastırılmasıyla birlikte Ekber, soylular üzerindeki hâkimiyetini güçlendirdi ve merkezî otoritesini daha sağlam temeller üzerine kurdu.

Yeni Soylu Sınıfı

Özbek İsyanı, Ekber’e Bâbürlü soylularının siyasî gücünü ve merkezî otorite karşısındaki etkisini açık biçimde gösterdi. Soylular, atalarından gelen nüfuzlarını, askerî güçlerini ve bağımsız hareket etme eğilimlerini koruyorlardı. Çoğu emir, savaşçı bir aristokrat geleneğin temsilcisiydi; kendi maiyetlerine, kölelerine ve silahlı adamlarına sahipti.

Hümâyun ile birlikte Hindistan’a dönen ilk Bâbürlü soylularının büyük bölümü Orta Asya kökenli Müslümanlardan oluşuyordu. Bunların önemli bir kısmı Çağatay Türkleri ve Özbek hanedanlarına mensup Turanî emirlerdi. Bu grup, Timurî hanedanıyla akrabalık bağlarını ve Orta Asya’daki siyasî geleneklerini korumaya devam ediyordu. Buna karşılık Bayram Han gibi İran kökenli Şiî Acem soyluları, hükümdarın daha merkezî ve mutlak otoritesine dayanan yönetim anlayışına daha yakın duruyordu.

Ekber, bu güçlü soylu gruplarını dengelemek ve imparatorluk yönetimini kendi kontrolünde tutmak amacıyla yeni bir aristokrasi oluşturdu. Yirmi beş yıl içinde imparatorluk seçkinlerinin sayısı büyük ölçüde arttı ve emirlerin sayısı 222’ye ulaştı. Bu süreçte İranlı soyluların yanı sıra Hindistan kökenli Müslümanlar ve yerel Hindu savaşçı gruplar da devlet hizmetine alındı. Böylece eski Orta Asyalı aristokrasinin ağırlığı azaltıldı.

Ekber’in en önemli siyasî adımlarından biri, Racpût ileri gelenlerini Bâbürlü soylu sınıfına dâhil etmesi oldu. Daha önce bazı Müslüman-Hint devletlerinde Hindu yöneticiler devlet hizmetinde görev almış olsa da, Racpût hanedanlarının imparatorluk aristokrasisine bu ölçüde katılması yeni bir gelişmeydi.

1561 yılında Amber’deki Kaçhvâha (Kaçvâha) Racpût klanının yöneticisi Bihârâ Mel, Ekber ile ittifak kurdu. Ekber, onun kızıyla evlendi ve Bihârâ Mel ile ailesini imparatorluk hizmetine aldı. Bu evlilik, Bâbürlüler ile önemli Racpût hanedanları arasında siyasî bağların kurulmasına zemin hazırladı.

Sonraki yıllarda birçok Racpût hükümdarı, imparatorluk hizmetine girerek yüksek askerî ve idarî görevler aldı. Ekber, Racpût yöneticilerine mansablar, maaşlar ve yetkiler verirken karşılığında onların imparatorluk ordusuna asker sağlamasını ve Bâbürlü hâkimiyetini kabul etmesini sağladı. Racpût soyluları, geleneklerini korumaya devam ederken Farsça ve Bâbürlü saray kültürüne de uyum sağladılar.

Ekber, Racastan’daki yerel hanedanları bağımsız güç merkezleri hâline getirmek yerine onları imparatorluk sistemine bağladı. Racpût bölgelerinde doğrudan Bâbürlü idarî uygulamaları yürürlüğe konuldu; vergi sistemi, askerî düzen ve eyalet yönetimi diğer bölgelerdeki uygulamalarla uyumlu hâle getirildi. Böylece Racpût aristokrasisi, bağımsız krallıklar yerine imparatorluk içinde görev yapan soylu bir sınıfa dönüştü.

Racpûtlarla kurulan bu ittifak, her iki taraf için de faydalı oldu. Bâbürlüler, sadık ve güçlü savaşçı grupların desteğini kazanırken Racpût hanedanları da imparatorluk içinde yüksek mevkiler ve geniş imkânlar elde etti. Ekber’in bu politikası, Kuzey Hindistan’da yeni bir siyasî denge oluşturdu ve Bâbürlü İmparatorluğu’nun sonraki yüzyıllardaki gücünün temel unsurlarından biri hâline geldi.

Rütbelendirme Sistemi ve Racpûtların Entegrasyonu

Ekber, farklı kökenlere, siyasî geleneklere ve kültürel geçmişlere sahip geniş bir soylu sınıfını yönetebilmek için merkezî bir rütbe sistemi oluşturdu. Moğol ve Timurî geleneklerinden gelen askerî derecelendirme anlayışını geliştirerek mansab sistemi adı verilen idarî ve askerî bir düzen kurdu.

Bu sisteme göre imparatorluk hizmetindeki her memura sayısal bir rütbe veriliyor, kişinin statüsü, maaşı, görevleri ve saraydaki konumu bu rütbeye göre belirleniyordu. Mansabdâr adı verilen rütbe sahipleri üzerindeki son karar yetkisi doğrudan imparatora aitti. Böylece terfi, ödüllendirme veya görevden alma işlemleri hükümdarın kontrolünde tutuldu.

Mansab sistemi, Moğolların ondalık askerî teşkilat anlayışına dayanıyordu. Subaylar on, yüz, bin ve on bin kişilik birlikler üzerinden derecelendiriliyor; Timurîler ve Surîler de benzer askerî rütbe uygulamalarını kullanıyordu. Ekber bu geleneği genişleterek yalnızca askerî görevlileri değil, sivil memurları da kapsayan kapsamlı bir idarî sisteme dönüştürdü.

Mansab rütbeleri teorik olarak yirmi ile beş bin arasında değişen çeşitli derecelerden oluşuyordu. Hanedan mensupları için daha yüksek rütbeler verilebiliyordu. Uygulamada ise sınırlı sayıda rütbe kullanıldı. Terfi ve görev değişiklikleri belirli kurallara bağlı değildi; büyük ölçüde imparatorun takdirine dayanıyordu. Savaşta gösterilen başarılar, sadakat ve devlet hizmetleri yüksek rütbelerle ödüllendiriliyordu.

Mansabdârların rütbeleri kalıtsal değildi. Bir soylunun oğulları babalarının görevlerinden doğrudan yararlanamıyor, imparatorluk hizmetine girdiklerinde genellikle daha düşük rütbelerle başlıyorlardı. Böylece soylu ailelerin bağımsız güç merkezlerine dönüşmesinin önüne geçilmeye çalışıldı.

Ekber döneminin sonlarına doğru mansab sistemine sûvar adı verilen ikinci bir derecelendirme eklendi. Bu sistem, bir mansabdârın bulundurması gereken atlı asker sayısını gösteriyordu. Böylece imparatorluk, bütün askerleri doğrudan merkezden besleyen sürekli bir ordu kurmadan, geniş bir askerî gücü mansabdârlar aracılığıyla örgütleyebildi.

Çitor ve Ranthambore Fetihleri

Ekber’in Racpûtlarla kurduğu siyasî ilişkiler, tüm yerel hanedanların kolayca teslim olması anlamına gelmedi. Özellikle Mevâr Racpûtları, Bâbürlü hâkimiyetine uzun süre direndi. Mevâr hükümdarı Uday Singh, 1527’de Bâbür’e karşı savaşan Râna Sanga’nın soyundan geliyor ve Racpût dünyasında yüksek bir itibara sahip bulunuyordu.

Uday Singh’in oğlu Pratap’ın Ekber’in sarayından ayrılarak Mevâr’a dönmesi üzerine imparator harekete geçti. 1567 yılında Ekber, Racastan’daki Sisodiyâ hanedanının merkezi olan Çitor Kalesi üzerine yürüdü. Uday Singh kaleyi savunmak yerine geri çekilirken, yaklaşık beş bin kişilik bir garnizon uzun süreli kuşatma için içeride bırakıldı.

Bâbürlü ordusu gelişmiş kuşatma teknikleri kullanarak kaleyi ele geçirmeye çalıştı. Surların altına tüneller kazıldı, büyük kuşatma topları yerleştirildi ve yoğun bombardıman uygulandı. Kuşatmanın son aşamasında Ekber’in bir tüfek atışıyla Racpût kumandanı Jayamal’ın öldürülmesi savunmanın çözülmesine yol açtı. Ardından şehir düştü ve yoğun çatışmalar yaşandı.

Çitor’un ele geçirilmesi, Ekber’in Racpût direnişine karşı en önemli askerî başarılarından biri oldu. Kale daha sonra eski önemini kaybetse de zafer, Bâbürlü askerî gücünün Kuzey Hindistan’daki tüm rakiplere gösterilmesi bakımından büyük sembolik değer taşıdı.

1569 yılında Ekber bu kez Ranthambore Kalesi üzerine yürüdü. Hada Racpûtlarından Rây Surajan’ın kontrolündeki kale, güçlü savunmasına rağmen Bâbürlü kuşatma araçları karşısında uzun süre dayanamadı. Kuşatmanın ardından Surajan, ata topraklarını koruması karşılığında imparatorluk hizmetine girmeyi kabul etti.

Çitor ve Ranthambore’un ele geçirilmesiyle Ekber, Racastan’daki en önemli askerî merkezleri kontrol altına aldı. Bu zaferler, Bâbürlü İmparatorluğu’nun bölgedeki üstünlüğünü kesinleştirdi ve Racpût hanedanlarının büyük bölümünün imparatorluk düzenine katılmasını sağladı.

İmparatorluk Kaleleri

Ekber, güçlü kalelerin dahi imparatorluk ordularının karşısında uzun süre dayanamayacağını gösterirken, aynı zamanda Bâbürlü hâkimiyetini güvence altına almak amacıyla geniş bir kale ağı kurmaya yöneldi. Bu stratejinin ilk adımı, imparatorluğun merkezlerinden biri olan Agra’nın tahkim edilmesi oldu.

1565 yılında yapımına başlanan Agra Kalesi, Yamuna Nehri kıyısında inşa edilen büyük bir saray ve askerî kompleks hâline geldi. Kırmızı kumtaşından yapılan devasa surları, burçları ve hendekleriyle kale, Bâbürlü gücünün önemli sembollerinden biri oldu. Yaklaşık sekiz yılda tamamlanan yapı, içinde çok sayıda saray ve idarî binayı barındıran geniş bir merkez hâline geldi.

Ekber, sonraki yıllarda imparatorluğun stratejik noktalarında yeni kale-saraylar inşa ettirdi. Ganj ve Yamuna nehirlerinin birleşim noktasındaki Allahâbâd Kalesi, doğu bölgelerinin kontrolü için önemli bir askerî üs olarak kullanıldı. Pencap’ın merkezi Lahor ise Afganistan ve Orta Asya’dan gelebilecek saldırılara karşı kuzeybatı savunmasının temel noktalarından biri hâline getirildi.

Racastan yolunu kontrol eden Ecmîr’de 1570 yılında yeni bir kale inşa edilerek imparatorluğun batı savunma hattı güçlendirildi. Bunun yanında kuzeybatıda Attak ve İndus üzerindeki Rohtas gibi sınır kaleleri tahkim edilirken, doğuda Bihâr’daki Rohtas Kalesi bölgesel güvenliğin sağlanmasında rol oynadı.

Lahor, Agra, Allahâbâd ve Ecmîr kaleleri, Bâbürlü İmparatorluğu’nun askerî ve idarî merkezlerini koruyan temel savunma ağı oluşturdu. Bu kaleler yalnızca askerî üsler değil, aynı zamanda imparatorluk hazinesinin, cephaneliklerin ve saray teşkilatının güvenli merkezleriydi. Kale komutanları doğrudan imparatora karşı sorumlu tutuluyor, kalelerin ihtiyaçları çevredeki topraklardan sağlanan kaynaklarla karşılanıyordu.

Bâbürlülerin genişlemesi sırasında Gevâliyâr, Çitor, Ranthambore, Mîrta, Asîrgarh ve Dekken’deki büyük tepe kaleleri gibi birçok stratejik merkez ele geçirilerek imparatorluk garnizonları yerleştirildi. Ancak bütün bu kalelere rağmen Bâbürlü hâkimiyetinin güvenliği, imparatorluğun merkezini oluşturan Kuzey Hindistan’daki büyük kale sisteminin korunmasına bağlı olmaya devam etti.

Yeni İmparatorluk

Ekber, 1571 yılında Agra yakınlarında kurulan Fetihpûr Sîkrî’ye taşınarak burayı 1585 yılına kadar Bâbürlü İmparatorluğu’nun yönetim merkezi hâline getirdi. Yeni başkent, yalnızca imparatorluk sarayının bulunduğu bir şehir değil, aynı zamanda Ekber’in idarî ve siyasî reformlarının uygulandığı önemli bir merkez oldu. Toprak vergisi düzenlemeleri, para politikaları, askerî teşkilatlanma ve eyalet yönetimiyle ilgili başlıca yenilikler bu dönemde gerçekleştirildi.

Fetihpûr Sîkrî, Agra’nın yerini tamamen alan bir başkentten ziyade onunla birlikte kullanılan ikinci bir yönetim merkeziydi. Hazineler, cephanelikler ve önemli rezervler Agra Kalesi’nde korunmaya devam etti. Şehir, Ekber’in hareketli imparatorluk ordugâhının kalıcı bir mimari karşılığı olarak tasarlandı ve Bâbürlü hükümdarlık anlayışının sembollerinden biri hâline geldi.

Şehir aynı zamanda kültürel ve entelektüel faaliyetlerin merkeziydi. Müzik, resim, hat sanatı, şiir, tarih çalışmaları ve dinî tartışmalar burada gelişti. Ekber’in himayesinde oluşan saray çevresi, Bâbürlü kültürünün özgün karakterinin şekillenmesinde önemli rol oynadı.

İslâmî Meşruiyet ve Fetihpûr Sîkrî

Fetihpûr Sîkrî’nin mimari düzeni, Ekber dönemindeki İslâmî meşruiyet anlayışının önemli bir göstergesiydi. Şehirdeki en dikkat çekici yapılar, Büyük Cuma Camii ile Ekber’in manevi bağ kurduğu Çiştî tarikatının önemli temsilcilerinden Şeyh Selîm Çiştî’nin türbesiydi. Şeyh Selîm’in, Ekber’in uzun süre beklediği erkek varisi müjdelediğine inanılması, şehrin kurulmasında etkili oldu.

Ekber, Çiştî ailesini yalnızca dinî bir çevre olarak bırakmayarak bazı mensuplarını imparatorluk hizmetine dahil etti. Böylece tasavvufî otorite ile hükümdarlık gücü arasında yeni bir bağ kurmaya çalıştı. Bunun yanında cami faaliyetlerine katılması, hac organizasyonlarını desteklemesi ve Ecmîr’deki Hâce Muînüddîn Çiştî türbesini ziyaret etmesi, hükümdarlığının ilk dönemlerinde İslâmî kimliğini vurgulayan uygulamalar arasında yer aldı.

Gucerât’ın Fethi

Fetihpûr Sîkrî, Ekber’in batıya yönelik genişleme siyasetinin de merkezi oldu. Zengin tarım alanları, gelişmiş ticareti ve önemli limanları nedeniyle Gucerât Sultanlığı, Bâbürlüler için stratejik bir hedef hâline geldi.

Gucerât’taki siyasî karışıklıklardan yararlanan Ekber, 1572 yılında bölgeye sefer düzenledi. Ahmedâbâd ve diğer önemli şehirlerin ele geçirilmesiyle Gucerât Bâbürlü topraklarına katıldı. Ancak bölgedeki bazı emirlerin ayaklanması üzerine Ekber yeniden harekete geçmek zorunda kaldı. Küçük bir kuvvetle hızlı bir yürüyüş gerçekleştirerek Ahmedâbâd’a ulaşan imparator, isyancıları yenilgiye uğrattı ve bölgedeki hâkimiyetini kesinleştirdi.

Bihâr ve Bengal’in Katılması

Ekber’in doğudaki en önemli hedeflerinden biri, Afgan emirlerinin hâkimiyetindeki Bihâr ve Bengal bölgeleriydi. Bengal Sultanı Davud Karrânî’nin Bâbürlü üstünlüğünü reddetmesi üzerine Ekber, 1574 yılında sefere çıktı ve Patna Kalesi’ni ele geçirdi.

Bölgedeki harekâtın devamını veziri Todar Mal yönetti. Afgan kuvvetlerinin yenilgiye uğratılmasının ardından Bengal, Bihâr ve Orissa resmen Bâbürlü hâkimiyetine girdi. Davud Karrânî’nin 1576 yılında yenilip öldürülmesiyle Afgan direnişinin önemli bir bölümü sona erdi. Bununla birlikte bölgede tam bir imparatorluk düzeninin kurulması birkaç yıl daha sürdü. 1580’lerin sonlarına doğru direnişlerin büyük ölçüde bastırılmasının ardından Ekber, Bengal ve Orissa’nın yönetimini düzenlemek üzere Racpût soylularından Raca Mân Singh’i görevlendirdi.

Hanedanın Tutumda Değişikliği

On altıncı yüzyıl Hindistan’ında dinî ve kültürel ortam, farklı geleneklerin bir arada var olduğu ve yeni sentezlerin ortaya çıktığı bir dönemdi. Bâbürlü hâkimiyetinin yerleştiği bu süreçte Müslüman ve Hindu toplulukları arasındaki etkileşim arttı; tasavvuf çevreleri, bhakti hareketleri ve yeni dinî arayışlar ortak bir kültürel zemin oluşturdu. Ekber’in hükümdarlığı da bu ortam içinde şekillendi ve imparator, farklı inanç gelenekleriyle yakından ilgilenmeye başladı.

Ekber, Fetihpûr Sîkrî’de karşılaştırmalı din araştırmaları ve tartışmalar için bir merkez oluşturdu. Başlangıçta İslâmî meselelerle sınırlı olan bu toplantılara zamanla Cayn bilginleri, Hindu din adamları, Zerdüşt rahipleri ve 1580’den itibaren Goa’dan gelen Cizvit misyonerleri de katıldı. Okuma yazma bilmemesine rağmen güçlü hafızası ve bilginlerle yaptığı görüşmeler sayesinde farklı dinî öğretiler hakkında kapsamlı bilgi edinmeye çalıştı.

Bu süreçte Ekber’in geleneksel İslâmî anlayışla ilişkisi değişmeye başladı. Din adamlarının otoritesini sorgulayan imparator, devlet yönetiminde yalnızca dinî kimliğe dayalı bir meşruiyet yerine farklı toplulukları kapsayan daha geniş bir siyasî anlayış geliştirmeye yöneldi. Bu yaklaşım, onu saraydaki geleneksel ulema çevreleriyle karşı karşıya getirdi.

Hükümdar ve Ulema Arasındaki Çatışma

Ekber’in en önemli sorunlarından biri, çoğunluğu Hindu olan bir toplumda Müslüman hükümdarlığını sürdürürken farklı toplulukların desteğini sağlamaktı. Ulema, hükümdarın İslâmî kurallara bağlı kalmasını ve devletin dinî kurumları desteklemesini beklerken Ekber, imparatorluk yönetiminin daha kapsayıcı olması gerektiğini savundu.

Ekber’in ulema ile yaşadığı çatışmaların önemli nedenlerinden biri, dinî vakıflar ve devlet destekleri üzerindeki denetim meselesiydi. İmparator, bazı dinî görevlilerin vergi muafiyetlerinden ve vakıf gelirlerinden usulsüz şekilde yararlandığını tespit ederek 1578 yılında geniş kapsamlı düzenlemeler başlattı. Vakıf arazileri yeniden incelendi, miras yoluyla aktarılan bazı ayrıcalıklar sınırlandırıldı ve devletin dinî bağışlar üzerindeki kontrolü artırıldı.

Bu dönemde Ekber, yalnızca Müslüman din adamlarına değil, Hindu rahiplere, Zerdüşt din adamlarına ve diğer inanç mensuplarına da destek sağlamaya başladı. Böylece imparatorluk himayesi, belirli bir dinî grubun ayrıcalığı olmaktan çıkarılarak daha geniş bir anlayışa dayandırıldı.

Gayrimüslimlere Yönelik Politikalar

Ekber’in yönetim anlayışındaki değişim, gayrimüslimlere yönelik uygulamalarda da görüldü. 1563 yılında Hindu hacılardan alınan vergiyi kaldırdı; zorla Müslümanlaştırılan kişilerin eski dinlerine dönmelerine izin verdi ve savaş esirlerinin köleleştirilmesi uygulamasını yasakladı.

En önemli düzenlemelerden biri 1579 yılında cizyenin kaldırılması oldu. İslâm devletlerinde gayrimüslimlerden alınan bu verginin kaldırılması, Müslüman ve gayrimüslim tebaa arasındaki geleneksel hukukî ayrımın zayıflatılması anlamına geliyordu. Bu karar, özellikle muhafazakâr Müslüman çevrelerin tepkisini çekti.

Ekber ayrıca Hindu bayramlarına katıldı, Hindu geleneklerinden bazılarını saray törenlerine dahil etti ve Racpûtlar başta olmak üzere Hindu soyluların devlet yönetimindeki rolünü artırdı. Bu uygulamalar, Bâbürlü İmparatorluğu’nun askerî ve idarî yapısının daha geniş bir toplumsal tabana dayanmasını sağladı.

1579 Fermanı

Ekber ile ulema arasındaki mücadele, 1579 yılında yayımlanan fermanla yeni bir aşamaya ulaştı. Bu düzenlemeyle imparator, İslâm hukukuna ilişkin görüş ayrılıklarında son karar makamının kendisi olduğunu ilan etti. Böylece dinî otoritenin yalnızca ulemanın elinde bulunmasına son vererek hükümdarın dinî konulardaki yetkisini güçlendirdi.

Bu gelişme, Bâbürlü yönetiminde hükümdarlık anlayışının dönüşümünü gösteren önemli bir dönüm noktası oldu. Ekber, devlet otoritesini yalnızca dinî meşruiyete değil, imparatorun şahsında birleşen siyasî, askerî ve kültürel birliğe dayandıran yeni bir yönetim modeli geliştirdi.

1579–1580 İsyanı

1579 yılında yayımlanan ve Ekber’in dinî konulardaki yetkisini genişleten ferman, bazı ulema çevreleri ve muhafazakâr soylular arasında büyük tepki oluşturdu. Aşağılanan kadı ve sadr, bir camiye sığınarak fermanı baskı altında imzalamaya zorlandıklarını ileri sürdüler. Aynı dönemde Bihar ve Bengal’de bulunan, aralarında çok sayıda Afgan’ın da yer aldığı bazı Bâbürlü emirleri isyan etti.

İsyanın nedenleri yalnızca dinî gelişmelerle sınırlı değildi. Ekber’in askerî düzenlemeleri kapsamında süvari birliklerinin atlarının imparatorluk standartlarına uygun hâle getirilmesi ve denetimden geçirilen hayvanların devlet damgasıyla işaretlenmesi, bazı kumandanlar için önemli bir mali yük oluşturdu. Bu düzenlemeler, merkezî kontrolün güçlendirilmesine karşı çıkan soyluların hoşnutsuzluğunu artırdı.

Bengal’deki isyancıların başında Orta Asya kökenli Kakşal boyuna mensup Bâbürlü emirleri bulunuyordu. Ganj’ı geçerek Bihar’daki emirlerle birleşen isyancılar, imparatorluk kuvvetlerini yenilgiye uğrattı ve Bengal sûbedârı Muzaffer Şah’ı öldürdü. İsyancılar, Ekber’in üvey kardeşi Kâbil hâkimi Mirza Muhammed Hâkim adına hutbe okutarak onu meşru hükümdar ilan ettiler.

Bu gelişmeler üzerine Cavnpûr kadısı, Ekber’e karşı ayaklanan emirlerin desteklenmesi gerektiğine dair bir fetva yayımladı. Fetvada Ekber, geleneksel İslâm anlayışına karşı çıkan bir hükümdar olarak gösteriliyor ve yerine Mirza Muhammed Hâkim’in geçirilmesi savunuluyordu. Böylece Bengal’deki Afgan direnişi ile Bâbürlü hanedanı içindeki taht mücadelesi birleşti.

Ekber, isyanı bastırmak için maliye vekili Raca Todar Mal komutasında Bihar’a bir ordu gönderdi. İmparatorluk kuvvetleri önemli kaleleri ve şehirleri yeniden ele geçirdi. Ardından Ekber bizzat büyük bir orduyla Kâbil üzerine yürüyerek Mirza Muhammed Hâkim’i tahtından uzaklaştırdı. Böylece üvey kardeşinin hükümdarlık iddiasından kaynaklanan tehdit ortadan kaldırıldı.

İsyanı destekleyen bazı kadılar ve din adamları cezalandırıldı. Ancak Bengal ve Bihar’daki Bâbürlü hâkimiyetinin tamamen yeniden kurulması daha uzun sürdü. Afgan emirleri ve isyancıların kalan unsurları birkaç yıl boyunca bölgede direnmeye devam etti.

Ekber, Agra’ya döndükten sonra kendisine karşı çıkan önde gelen dinî otoriteleri etkisiz hâle getirdi. Şeyh Abdül Nâbî ile Mevlâna Abdullah’ı 1579 hac kafilesinin sorumluları olarak Mekke’ye gönderdi ve onları Hindistan siyasetinden uzaklaştırdı. 1580’de yeni bir hac kafilesi daha gönderilmesine rağmen, Ekber’in geleneksel İslâmî uygulamalara yönelik ilgisi zamanla azalmaya başladı.

Askerî Lider Olarak Ekber

Ekber’in 1581’de Kâbil seferi sırasında yanında bulunan Cizvit papazı Antonio Monserrate, imparatorun askerî liderliğine dair ayrıntılı gözlemler aktardı. Bu dönemde Ekber, hem doğudaki isyanlarla hem de üvey kardeşi Mirza Muhammed Hâkim’in tehdidiyle karşı karşıyaydı.

İmparator, önce annesini Fetihpûr Sîkrî’deki büyük süvari kuvvetlerinin başına getirdi ve Bihar ile Bengal’deki isyanı bastırmak üzere Raca Todar Mal komutasında bir ordu gönderdi. Ardından kendisi büyük bir sefer hazırlığına girişti. Altın, gümüş ve diğer hazineler develer ve fillere yüklenerek büyük bir ordugâh kuruldu.

Bâbürlü ordugâhı, hareket hâlindeki bir başkent niteliğindeydi. Hükümdarın otağı merkezde bulunuyor, prensler, soylular, generaller ve askerî birlikler belirli bir düzen içinde yerleşiyordu. Ordugâhta hükümdar ve soylular için ayrı pazarlar kuruluyor, ihtiyaç duyulan her türlü malzeme sağlanıyordu. Bu düzen, Türk-Moğol askerî geleneğinin Bâbürlü dönemindeki devamını gösteriyordu.

Monserrate’ye göre bu büyük seferde Ekber yaklaşık 50.000 süvari, 500 savaş fili ve çok sayıda piyade toplamıştı. Ordunun yapısı farklı kökenlerden gelen savaşçılardan oluşuyordu. Racpûtlar, Orta Asya Türkleri ve İranlı askerler Bâbürlü ordusunda birlikte görev yapıyordu.

Ekber’in askerî başarısının temel unsurlarından biri disiplin ve lojistik yönetimdi. Ordu ilerlerken su kaynaklarına yakın güzergâhlar seçiliyor, istihkâmcılar yolları düzenliyor ve nehir geçişleri için geçici köprüler hazırlıyordu. İmparatorluk görevlileri erzak temin ediyor, yerel yöneticiler ise itaat etmeleri hâlinde korunuyor, karşı koymaları durumunda ağır şekilde cezalandırılıyordu.

Monserrate’nin aktardığı bir olay, Ekber’in askerî disipline verdiği önemi göstermektedir. İndus Nehri üzerinde keşif yapmakla görevlendirilen bir subay, emredilen noktaya ulaşmadan geri dönünce ağır şekilde cezalandırıldı. Daha sonra affedilen subayın başına gelenler, orduda itaati sağlamaya yönelik güçlü bir uyarı olarak kullanıldı.

Ekber’in askerî yönetimi, yalnızca büyük ordular kurmaya değil, bu orduları düzenli, hareketli ve merkezi otoriteye bağlı tutmaya dayanıyordu. Bu özellikler, Bâbürlü İmparatorluğu’nun genişleme dönemindeki askerî gücünün temel unsurlarından biri hâline geldi.

Hanedan İdeolojisi

Ekber Şah, gençlik yıllarından itibaren savaşçı hükümdar idealinin bütün özelliklerini taşıyan etkileyici bir kişilik olarak öne çıktı. Cesareti, fiziksel gücü, cömertliği ve insanlarla kolay ilişki kurabilmesi; güçlü teşkilatçılık ve stratejik yetenekleriyle birleşerek onu yalnızca başarılı bir hükümdar değil, aynı zamanda etrafında güçlü bir siyasî kimlik oluşturulan karizmatik bir lider hâline getirdi.

Oğlu Selim, babasını orta boylu fakat güçlü yapılı, geniş göğüslü, uzun kollu ve etkileyici bakışlara sahip bir hükümdar olarak tasvir eder. Aynı dönemde saraya gelen Cizvit papaz Antonio Monserrate de Ekber’in parlak yüzü, güçlü bakışları ve etkileyici kişiliğinden söz eder. Ekber’in halkla doğrudan iletişim kurmaya önem vermesi, sıradan insanların ve soyluların kendisine kolayca ulaşabilmesi, hükümdarlık anlayışının önemli unsurlarından biri oldu.

Saltanatının ikinci yarısından itibaren Ekber’in kişisel otoritesi etrafında daha kapsamlı bir hanedan ideolojisi oluşturulmaya başlandı. Bu süreçte sarayın önde gelen düşünürlerinden Ebu’l Fazl, Timurlu hanedanının yeni meşruiyet anlayışının başlıca mimarı hâline geldi. Ebu’l Fazl, Ekber’i yalnızca askerî başarılarıyla değil, ilahî bir nura sahip, insanları yönlendirme yetkisi verilmiş üstün bir hükümdar olarak tanımlayan bir siyasal söylem geliştirdi.

Bu anlayışın en sistemli ifadesi, Ebu’l Fazl tarafından kaleme alınan Ekbernâme adlı eserde ortaya konuldu. Eserde Ekber’in hükümdarlığı, yalnızca fetihler ve askerî başarılarla değil, daha yüksek bir manevî ve kozmik düzenin gerçekleşmesi olarak sunuldu.

Ebu’l Fazl’ın geliştirdiği öğretiye göre Ekber, sıradan insanlardan farklı olarak ilahî nurla aydınlanmış bir hükümdardı. Onun yüzünden yayılan kutsal parlaklığı ancak seçkin kişiler algılayabilirdi. Bu düşünce, İran kökenli nur felsefesi ve özellikle Şihâbüddîn Sühreverdî tarafından geliştirilen İşrâkî düşünceyle ilişkilendirildi. Bu anlayışta bütün varlıkların kaynağı ilahî nurdu ve bazı üstün kişiler bu nuru diğer insanlardan daha yüksek derecede taşıyordu.

Ebu’l Fazl, Ekber’in soyunu da bu kutsal nur anlayışıyla ilişkilendirdi. Ona göre ilahî nur, Âdem’den başlayarak peygamberler ve eski hükümdarlar aracılığıyla Türk-Moğol hanedanına ulaşmıştı. Bu soy zinciri Yâfes’e, oradan Türk hükümdarlarına, Cengiz Han’a, Timur’a, Bâbür’e ve nihayet Ekber’e kadar uzanıyordu. Böylece Timurlu hanedanının hükümdarlık hakkı yalnızca siyasî başarıya değil, kutsal bir mirasa dayandırılıyordu.

Müridler ve Mansabdârlar

Ekber ve danışmanları, bu yeni hanedan ideolojisini yalnızca düşünsel bir söylem olarak bırakmadı; imparatorluk soylularını hükümdara doğrudan bağlayan bir bağlılık sistemi de geliştirdi. Bu sistem, Ekber’in kişisel otoritesi etrafında şekillenen müridlik anlayışıyla mansab düzenini tamamlıyordu.

1580’li yıllarda Ekber, güneş ve ışık sembolizmine dayanan bazı kişisel ritüeller uygulamaya başladı. Günde dört kez doğuya dönerek kutsal ateşe yöneliyor, aşırı et tüketiminden, cinsel ilişkiden ve alkolden uzak duruyordu. Bu uygulamalar, Kuzey Hindistan’daki bazı Hindu gelenekleriyle ve ışık sembolizmine dayalı inançlarla uyumluydu.

Ekber daha sonra kendisine bağlı soylular arasından seçtiği kişileri mürid olarak kabul etmeye başladı. Müridliğe giriş törenleri hükümdarın huzurunda gerçekleştiriliyor, kabul edilen kişiler canlarını, mallarını, dinlerini ve onurlarını hükümdarın hizmetine adayacaklarına dair bağlılık yemini ediyordu. Yeni müridler, Ekber’in üstünlüğünü sembolik olarak kabul eden törenlere katılıyor ve kendilerine hükümdarın portresinin bulunduğu özel hediyeler veriliyordu.

Müridlik sistemi, farklı kökenlerden gelen Bâbürlü soylularını ortak bir siyasî kimlik altında birleştirmeyi amaçlıyordu. Racpûtlar, İranlılar, Türk-Moğollar ve diğer unsurlar arasındaki etnik ve dinî farklılıkların yerine doğrudan hükümdara bağlılık esas alındı.

Bu anlayışın arka planında birkaç farklı gelenek bulunuyordu. Bunlardan biri, İslâm dünyasında ve Orta Asya’da görülen askerî kölelik kurumundaki efendi-hizmetkâr ilişkileriydi. Diğeri ise sûfî tarikatlarında şeyh ile mürid arasındaki manevî bağlılıktı. Ekber, hükümdarlık otoritesini bu geleneklerin unsurlarından yararlanarak yeniden şekillendirdi.

Bunun yanında Bâbürlü saray törenleri de bu bağlılık anlayışının önemli bir parçasıydı. Katı saray protokolü, hükümdarın üstünlüğünü ve soyluların ona bağlılığını görünür hâle getiriyordu. Huzura kabul, hediyeler sunma, hükümdarın verdiği hil‘atları giyme ve diğer törensel uygulamalar, hükümdarla hizmetkârları arasında sembolik bir birlik oluşturuyordu.

Lahor Dönemi

Ekber, 1585 yılında üvey kardeşi Mirza Muhammed Hâkim’in ölümünden sonra başkentini Pencap’taki Lahor’a taşıdı. Bu kararın temel nedenlerinden biri, kuzeybatı sınırlarının güvenliği ve Özbek hükümdarı Abdullah Han’ın oluşturduğu tehditti.

1584’te Bedahşan’ı ele geçiren Abdullah Han, Kâbil bölgesi için önemli bir tehdit oluşturuyordu. Özbeklerin Afgan kabilelerine destek vermesi, Bâbürlülerin kuzeybatı sınırlarında sürekli bir güvenlik sorunu yaşamasına neden olmuştu. Ekber, Kâbil’i doğrudan imparatorluk yönetimine almak için Raca Mân Singh komutasında bir ordu gönderdi.

Ekber yaklaşık on üç yıl boyunca Lahor’da kalarak kuzeybatı sınırlarını kontrol altında tutmaya çalıştı. Bu dönemde Özbeklerle ilişkilerde dikkatli bir denge siyaseti izledi ve Afgan kabilelerine yönelik askerî operasyonlar yürüttü.

Lahor aynı zamanda önemli bir ticaret merkeziydi. Kâbil, Hayber Geçidi ve Peşâver üzerinden Orta Asya ile bağlantılı olan şehir; at, ipek, porselen, değerli metaller ve çeşitli ticaret mallarının dolaşımında önemli rol oynuyordu. Pencap bölgesi ise özellikle pamuklu tekstil üretimiyle büyük bir ekonomik merkez durumundaydı.

Ekber döneminde Yûsufzây kabileleriyle yapılan mücadeleler bu bölgedeki en önemli askerî sorunlardan biri oldu. Hayber ve çevresindeki yolları kontrol eden bu kabileler, kervan güvenliği açısından ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Bâbürlü orduları çeşitli seferlerle bölgeyi kontrol altına almaya çalıştı ve sınır bölgelerinde kaleler kurdu.

Aynı dönemde Keşmir ve Sind bölgeleri de imparatorluğa bağlandı. Keşmir’in alınmasının ardından Ekber bölgeyi ziyaret ederek burada Timurlu saray kültürüne uygun bahçeler ve yapılar oluşturulmasını destekledi. Sind hükümdarı Cani Beg ise 1593 yılında teslim olarak Ekber’in müridi ve mansabdârı oldu.

1595 yılında Kandehar’ın yeniden Bâbürlü hâkimiyetine girmesiyle imparatorluğun batı sınırlarında önemli bir başarı sağlandı. Özbek hükümdarı Abdullah Han’ın 1598’de ölmesiyle kuzeybatıdan gelen tehdit azaldı ve Ekber başkentini yeniden Agra’ya taşıdı.

Ekber’in Agra’ya dönüşü yalnızca askerî ve güvenlik nedenleriyle açıklanamaz. Bu değişim aynı zamanda hükümdarın ideolojik dönüşümünü de yansıtıyordu. Fetihpûr Sîkrî döneminde Çiştî şeyhleri ve geleneksel İslâmî kurumlarla kurulan sembolik bağlar zamanla önemini kaybetmişti. 1585 sonrasında Ekber, halka açık dinî törenlere ve sûfî ziyaretlerine eskisi kadar katılmadı.

Böylece Fetihpûr Sîkrî, Ekber’in erken dönemindeki dinî ve siyasî meşruiyet anlayışının merkezi olurken, Agra yeni imparatorluk düzeninin ve daha geniş siyasî hedeflerin merkezi hâline geldi.

Agra’ya Dönüş ve Dekken Seferleri

Ekber’in hükümdarlığının son dönemlerinde Bâbürlü İmparatorluğu’nun sınırları, Müslümanların yüzyıllardır mücadele alanı olan Dekken bölgesine ulaştı. Bölgenin coğrafyası, Hint-Ganj ovasına göre daha zorlu olsa da kuzeybatıdaki dağlık bölgeler veya Assam’ın ormanlık alanları kadar aşılması güç değildi. Ayrıca Dekken’de güçlü Müslüman sultanlıkların bulunması, Ekber için yeni fetih hedefleri oluşturuyordu.

Dekken’de Bâbürlü hâkimiyetine karşı duran beş büyük Müslüman sultanlık bulunuyordu. Bunlar Farukî hanedanının yönettiği Handeş, Nizam Şahîlerin hâkimiyetindeki Ahmednagar, İmad Şahîlerin yönettiği Berar, Adil Şahîlerin kontrolündeki Bîcâpûr ve Kutb Şahîlerin yönetimindeki Gûlkünde idi. Bunlardan yalnızca Handeş Sultanlığı zaman zaman Bâbürlü İmparatorluğu’na haraç ödüyordu.

Bununla birlikte Dekken, yalnızca Müslüman hanedanların bulunduğu bir bölge değildi. Delhi Sultanlığı’nın zayıflamasından sonraki iki yüzyıl boyunca burada kendine özgü bir siyasî kültür oluşmuştu. Dekken sultanlıklarının yönetici elitleri arasında Şiî İranlı soylular, Sünnî Afganlar ve yerli Müslümanlaşmış gruplar bulunuyordu. Bu kesimlerin önemli bir bölümü Timurlu hâkimiyetine karşı mesafeliydi.

Bölgedeki yerel aristokrasi de siyasetin önemli unsurlarından biriydi. Batı Dekken’de Marata savaşçı grupları, doğuda ise Telugu savaşçı aristokrasisi güçlü konumdaydı. Dekken sultanlıkları, sınırlı sayıdaki şehirli Müslüman yönetici sınıfın geniş kırsal bölgeleri kontrol edebilmesi için bu yerel güçlerle ittifak kurmak zorundaydı.

Dekken sultanlıkları, yerel dinî ve kültürel yapılara büyük ölçüde hoşgörülü davranmış, devlet görevlerine yükselmek için Müslüman olmayı zorunlu kılmamıştı. Gûlkünde Sultanı İbrahim Kutb Şahî ve Bîcâpûr Sultanı II. İbrahim Adil Şah, Hindu ve İslâmî gelenekler arasındaki sınırları yumuşatmaya yönelik politikalar izlemişti. Bu nedenle Ekber’in yeni imparatorluk anlayışı bölgedeki bazı aristokratlar için cazip görünse de Bâbürlü hâkimiyetinin kurulması kolay olmadı.

Ekber, 1591 yılında Dekken sultanlıklarına elçiler göndererek Bâbürlü üstünlüğünü kabul etmelerini istedi. Bîcâpûr ve Gûlkünde hükümdarları hediyeler gönderirken, Handeş Sultanı kızını Ekber’in oğlu Mirza Selim ile evlendirmek üzere saraya gönderdi. Ancak sultanlıklar imparatorun resmî bağlılık talebini kabul etmedi. Ahmednagar hükümdarı II. Burhan Nizam Şah ise Bâbürlü elçilerine açıkça karşı çıktı.

1595 yılında II. Burhan Nizam Şah’ın ölümünden sonra başlayan taht mücadeleleri, Ekber’e Ahmednagar’a müdahale fırsatı verdi. Mirza Murad ve Han Hânân komutasındaki Bâbürlü ordusu Ahmednagar’ı kuşattı. Şehrin savunmasını, veliaht durumundaki küçük hükümdarın koruyucusu Çend Sultan üstlendi. Uzun süre direnen Çend Sultan, ancak Bîcâpûr ve Gûlkünde’den gelen destek kuvvetlerinin tehdidi üzerine müzakereye razı oldu.

Yapılan anlaşmayla Berar bölgesi Bâbürlü hâkimiyetine bırakıldı ve Ahmednagar’dan geçici olarak çekinildi. Böylece Berar, 1596’da doğrudan imparatorluk yönetimine bağlanan ilk Dekken eyaleti oldu.

Sonraki yıllarda Bâbürlüler ile Dekken sultanlıkları arasındaki çatışmalar devam etti. 1599’da Dekken’deki Bâbürlü kuvvetlerinin komutanı Mirza Murad’ın ölümü üzerine Ekber, seferlerin yönetimini oğlu Danyal’a verdi. Aynı yılın Eylül ayında 80.000 kişilik bir orduyla Dekken’e bizzat hareket etti.

Ekber’in komutasındaki Bâbürlü ordusu Ağustos 1600’de Ahmednagar Kalesi’ne saldırdı. Kale düşmeden önce Çend Sultan öldürüldü ve Ahmednagar Bâbürlülerin eline geçti. Ardından Ekber, Handeş üzerine yöneldi. Handeş Sultanı Bahadur, Bâbürlü hâkimiyetini reddederek Asîrgarh Kalesi’ne çekildi.

Ekber, hayatının son büyük askerî seferini Asîrgarh kuşatması sırasında yönetti. Uzun süren baskı sonucunda Bahadur, Ekber ile görüşmek zorunda kaldı ancak kaleye dönmesine izin verilmedi. Dış kalelerin Bâbürlüler tarafından ele geçirilmesinden sonra Asîrgarh müdafileri 1601 yılının Ocak ayında teslim oldu.

Böylece Handeş ve Ahmednagar’ın büyük bölümü, Berar ile birlikte yeni Bâbürlü eyaletleri hâline getirildi. Ekber, oğlu Danyal’ı Dekken eyaletlerinin yönetiminden sorumlu sûbedâr olarak atadı ve 2 Nisan 1601’de Agra’ya döndü.

Selim’in İsyanı

Ekber Dekken seferine çıkarken başkentte yönetimi en büyük oğlu Selim’e bırakmıştı. Ancak Selim kısa süre içinde babasının otoritesine meydan okumaya başladı. 1600 yılında Agra Kalesi’ni ele geçirmeye çalışan Selim başarısız olsa da kendi adamlarını idarî görevlere atadı ve babasının emirlerini dikkate almadı.

Ekber, Agra’ya döndüğünde Selim 30.000 kişilik bir süvari kuvvetiyle başkente yürüdü. İmparator oğluna sert bir mektup göndererek geri çekilmesini ve kendisine verilen Bengal ve Orissa valiliği görevini yerine getirmesini istedi. Selim bu çağrıyı reddederek Allahâbâd’a döndü ve 1602 yılında kendi adına sikke bastırıp cuma hutbesini kendi adına okuttu.

Ekber, bu krizi çözmek için güvendiği danışmanı Ebu’l Fazl’ı yanına çağırdı. Ancak Selim, Ebu’l Fazl’ın kendisine karşı sert davranacağından çekinerek Orçha hükümdarı Bir Singh Bundela’yı onun yolunu kesmekle görevlendirdi. Bir Singh, Ebu’l Fazl’ı öldürerek başını Allahâbâd’a gönderdi.

Bu olay Ekber’i derinden etkiledi. Ancak Selime Sultan Begüm ve saraydaki diğer kadınların arabuluculuğu sonucunda baba-oğul arasında uzlaşma sağlandı. Selim, babasının huzuruna çıkarak bağlılığını gösterdi ve Ekber tarafından veliaht olarak ilan edildi.

Buna rağmen Selim kısa süre sonra yeniden Allahâbâd’a döndü ve düzensiz bir yaşam sürmeye başladı. Aşırı afyon ve şarap kullanımı, ayrıca sert yönetimi nedeniyle eleştirildi. Ekber’in üçüncü oğlu Danyal’ın 1604 yılında ölmesiyle Selim yeniden saraya döndü.

Son yıllarında Ekber’in veliahtlık konusunda tereddüt yaşadığı görüldü. Bazı soylular, Selim’in yerine oğlu Mirza Hüsrev’in geçirilmesini destekledi. Ancak Selim’in imparatora bağlılığını göstermesinden sonra bu girişimler sonuçsuz kaldı.

1605 yılında Ekber ağır şekilde hastalandı. Ölümünden kısa süre önce Selim’i kesin veliaht olarak ilan ederek ona saltanat sembollerinden biri olan hükümdarlık sarığını ve Hümâyun’un kılıcını verdi. Ekber, 25 Ekim 1605 gecesi hayatını kaybetti ve Agra yakınlarındaki Sikandra’da kendisi için yaptırdığı türbeye defnedildi.

Ekber'in Mirası

Ekber Şah, 1605 yılında öldüğünde Bâbürlü İmparatorluğu’nu Hindistan alt kıtasının en güçlü siyasî yapılarından biri hâline getirmişti. Askerî başarıları sayesinde geniş toprakları hâkimiyeti altına alan Ekber, fetihleri yalnızca sınır genişlemesi olarak bırakmayıp merkezî bir idarî sistem kurarak kalıcı bir imparatorluk düzeni oluşturdu.

Ekber’in en önemli mirası, farklı bölgeleri ve toplulukları tek bir siyasî yapı içinde birleştiren yönetim anlayışı oldu. Yerel hükümdarlar ve soylular, imparatorluk hizmetine dâhil edilerek merkezî otoriteye bağlandı. Bu sistem, Bâbürlü hâkimiyetinin yalnızca askerî güce değil, idarî örgütlenmeye ve hükümdarın kişisel otoritesine dayanmasını sağladı.

Askerî alanda ise Ekber’in başarısı yalnızca silah üstünlüğünden değil, disiplinli ve iyi örgütlenmiş bir ordu kurmasından kaynaklanıyordu. Süvari birlikleri, savaş filleri, topçu ve tüfekçi birlikleri etkili bir askerî yapı içinde kullanıldı. Ancak onun asıl gücü, farklı unsurlardan oluşan imparatorluk kaynaklarını etkin biçimde yönetebilmesiydi.

Ekber, hükümdarlık anlayışında da önemli değişiklikler gerçekleştirdi. Farklı dinî ve etnik grupları imparatorluk düzenine dâhil etmeye yönelik politikaları, Bâbürlü yönetiminin toplumsal tabanını genişletti. Böylece hanedan, yalnızca Müslüman bir yönetici çevrenin değil, Hindistan’ın çok çeşitli unsurlarının bağlı olduğu daha geniş bir imparatorluk yapısına dönüştü.

Bu nedenle Ekber’in mirası, yalnızca kazandığı savaşlarla değil; merkezî yönetim, askerî teşkilat ve çok unsurlu imparatorluk anlayışıyla şekillendi. Kurduğu düzen, sonraki Bâbürlü hükümdarlarının yönetiminin temelini oluşturdu ve imparatorluğun uzun süre Hindistan siyasetinde belirleyici bir güç olarak kalmasını sağladı.

Otokratik Merkezîyetçilik

Ekber Şah döneminde Bâbürlü İmparatorluğu, fetihlerle genişleyen ancak merkezî otorite tarafından sıkı biçimde denetlenen bir yönetim yapısına kavuştu. İmparator; mali kaynakların, askerî gücün ve idarî bilginin imparatorluk içinde dolaşımını sağlayan sistemin merkezinde yer alıyordu. Kurulan yapı, Türk-Moğol hükümdarlık geleneği ile Hindistan’daki Fars kökenli bürokratik yönetim anlayışının birleşimine dayanıyordu.

Ekber, yürütme gücünü doğrudan hükümdarın elinde toplamak amacıyla eski başvezirlik makamının yetkilerini sınırlandırdı ve idarî işleri farklı alanlardan sorumlu yüksek görevliler arasında paylaştırdı. Maliye, ordu, istihbarat, adalet, dinî işler ve imparatorluk inşaatları gibi alanlar ayrı makamlar tarafından yönetildi. Merkezdeki bu görev dağılımı eyaletlerde de uygulanarak sûbedâr, dîvân, bahşî ve sadr gibi görevliler arasında yetki dengesi oluşturuldu.

Bâbürlü yönetiminin temel unsurlarından biri, imparatora doğrudan bağlı askerî-idarî seçkinler sınıfıydı. Mansabdâr adı verilen bu görevliler hem askerî birlikleri yönetiyor hem de kendilerine tahsis edilen gelirlerle bu birliklerin masraflarını karşılıyordu. Ekber, soylu sınıfını farklı etnik ve dinî gruplardan seçerek tek bir grubun aşırı güç kazanmasını önlemeye çalıştı. Racpûtlar, Afganlar, İranlılar, Orta Asyalılar ve Hintli Müslümanlar bu yönetici sınıf içinde yer aldı.

Mansab Teşkilatı

Mansab sistemi, Bâbürlü askerî ve idarî düzeninin temelini oluşturuyordu. Mansabdârların rütbeleri, sahip oldukları asker sayısı ve imparatorluk içindeki konumları belirlenerek düzenleniyordu. Bu görevliler, belirli sayıda süvari ve asker bulundurmakla yükümlüydü. Askerlerin denetimi, atların ve silahların kontrolü gibi işlemler merkezî görevliler tarafından yürütülüyordu.

Ekber döneminde mansabdârlar sık sık görev değişikliğine tabi tutuldu. Böylece yerel güç merkezleri oluşturmalarının önüne geçilerek doğrudan imparatora bağlı kalmaları sağlandı. Rütbe ve tayinlerin son kararı hükümdarın elindeydi; bu durum Bâbürlü devlet yapısındaki güçlü merkezîyetçi anlayışı yansıtıyordu.

Câgîr Sistemi

Mansabdârların gelirleri büyük ölçüde câgîr adı verilen vergi tahsislerinden sağlanıyordu. Ancak câgîr, bir toprak mülkiyeti değil, belirli bölgelerden vergi toplama hakkıydı. Bu sistem sayesinde askerî ve idarî görevler gelir kaynaklarıyla ilişkilendirilirken, toprakların kalıcı biçimde yerel soyluların eline geçmesi engellenmeye çalışıldı.

Câgîrlerin sık sık değiştirilmesi, mansabdârların kendi bölgelerinde bağımsız güç merkezleri kurmasını önleyen önemli bir mekanizmaydı. Maliye görevlileri ve istihbarat ağı aracılığıyla vergi toplama süreçleri denetleniyor, aşırı uygulamaların önüne geçilmeye çalışılıyordu.

Ekber’in kurduğu merkezî yönetim sistemi, güçlü bir hükümdar otoritesi ile askerî-idarî seçkinlerin iş birliğine dayanıyordu. Bu yapı, Bâbürlü İmparatorluğu’nun XVII. yüzyılda da geniş ve etkili bir devlet olarak varlığını sürdürmesinin temel dayanaklarından biri oldu.

Merkezî Ordu

Bâbürlü merkezî ordusu, doğrudan imparatora bağlı ve hazineden maaş alan askerî birliklerden oluşuyordu. Ordunun yönetiminden sorumlu olan mîr bahşî, yalnızca askerî teşkilatın değil, aynı zamanda imparatorun şahsının, sarayının ve hane halkının güvenliğinin düzenlenmesinden de sorumluydu.

Ekber döneminde saray muhafızları önemli bir askerî güç oluşturuyordu. Tüfekçiler, kılıçlı askerler, okçular ve imparatorun özel korumasını sağlayan seçkin süvari birlikleri bu yapının temel unsurlarıydı. Sarayda ve seyyar ordugâhlarda görev yapan birliklerin düzeni, nöbet sistemi ve askerî organizasyonu mîr bahşî tarafından yürütülüyordu.

Merkezî ordunun doğrudan imparatorluk hizmetindeki birlikleri arasında topçu kuvvetleri, piyadeler, istihkâm birlikleri, okçular, savaş filleriyle görev yapan askerler ve çeşitli lojistik destek birlikleri bulunuyordu. Bu birliklerin stratejik kalelere yerleştirilmesi, donatılması ve ihtiyaçlarının karşılanması da merkezî yönetimin sorumluluğundaydı.

Merkez ordusundaki askerler câgîr sistemiyle değil, doğrudan imparatorluk hazinesinden aldıkları maaşlarla görev yapıyordu. Seferlere çıkan orduların masrafları için gerekli kaynaklar mîr bahşî ile maliye teşkilatı tarafından sağlanıyor, saha kumandanlarına ihtiyaçlarına göre ödenek aktarılıyordu.

Eyaletlerde görev yapan bahşîler ise mansabdârların askerî yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini denetliyordu. Asker sayısındaki eksiklikler, maaş sorunları veya câgîr tahsisleriyle ilgili aksaklıklar doğrudan mali denetim altına alınıyordu. Böylece merkezî yönetim, geniş imparatorluk coğrafyasındaki askerî gücü kontrol altında tutmaya çalışıyordu.

Mîr bahşî aynı zamanda Bâbürlü istihbarat ve haberleşme ağının yöneticisiydi. Eyaletlerden gelen raporlar gizli görevliler ve düzenli posta sistemi aracılığıyla merkeze ulaştırılıyordu. İmparatorluk yolları boyunca kurulan haberleşme ağı sayesinde uzak bölgelerdeki gelişmeler kısa sürede saraya bildiriliyor, önemli bilgiler imparatorun huzurunda değerlendiriliyordu.

Bu sistem, Ekber’in askerî gücünü yalnızca büyük ordulara değil, aynı zamanda hızlı bilgi akışı, düzenli denetim ve merkezî kontrol mekanizmalarına dayandırmasını sağladı.

Maliye Teşkilatı

Bâbürlü İmparatorluğu’nun genişlemesiyle birlikte fetihlerden, vergilerden ve çeşitli gelir kaynaklarından elde edilen kaynakların düzenli biçimde yönetilmesi ihtiyacı ortaya çıktı. Ekber döneminde maliye teşkilatı, imparatorluk yönetiminin en önemli unsurlarından biri hâline getirildi. Mali işlerden sorumlu başlıca görevli, dîvân-ı kül veya vezir olarak adlandırılan maliye vekiliydi. Bu makam, devlet gelirleri, hazine düzeni, darphaneler ve kamu harcamalarının denetiminden sorumluydu.

Ekber döneminde Muzaffer Han, Hâce Şah Mansur, Mîr Fethullah Şîrâzî ve Raca Todar Mal gibi yetenekli yöneticiler mali yapının geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Bu görevliler, mevcut Hint-İslâmî mali gelenekleri yeniden düzenleyerek daha merkezî ve denetlenebilir bir sistem oluşturdular. Özellikle Fetihpur Sikri döneminde gerçekleştirilen idarî düzenlemeler, Bâbürlü maliyesinin kurumsallaşmasında belirleyici oldu.

Maliye teşkilatı zamanla uzmanlaşmış bir yapıya dönüştü. Merkezî maliye makamının yanında imparatorluk hazinesi, darphaneler ve gelir kaynaklarıyla ilgilenen farklı görevliler bulunuyordu. Dîvân-ı hâlisa, doğrudan imparatorluk hazinesine aktarılan gelirleri yönetirken, dîvân-ı ten maaş ödemeleri ve câgîr tahsislerinin düzenlenmesinden sorumluydu. Mali işlemler ayrıca denetçiler tarafından sürekli kontrol ediliyordu.

Bâbürlü mali sisteminin temelini merkezden taşraya uzanan hazine ağı oluşturuyordu. Büyük yerleşim merkezlerinde bulunan yerel hazineler, eyalet merkezlerindeki hazinelerle ve nihayet merkezî hazineyle bağlantılıydı. Hazinedarlar, muhasebeciler ve kâtiplerden oluşan uzman kadrolar aracılığıyla gelirlerin toplanması, kaydedilmesi ve dağıtılması sağlanıyordu.

Devlet, mali işlemlerde sıkı bir hesap verme düzeni uyguladı. Hazinedarlar belirli aralıklarla gelir ve gider kayıtlarını bildirmek zorundaydı. Görevlilerin kişisel tahsisleri ile devlet kaynakları birbirinden ayrılıyor, izinsiz harcamalara izin verilmiyordu. Mansabdârlar ihtiyaç hâlinde hazineden avans alabilse de hesaplarını dengelemekle yükümlüydü.

Maliye teşkilatının işleyişinde yerli uzman kadrolar da önemli bir yere sahipti. Farsça bilen Hintli kâtipler, muhasebeciler ve yazmanlar devlet bürokrasisinin vazgeçilmez unsurları hâline geldi. Özellikle Kâyesth, Khatri ve Brahman kökenli memurlar, kayıt düzeni ve mali işlemlerde uzmanlaşarak imparatorluk yönetiminin sürekliliğine katkıda bulundu.

Ekber döneminde oluşturulan bu mali yapı, yalnızca gelirlerin toplanmasını değil, aynı zamanda büyük orduların beslenmesini, fetihlerin finanse edilmesini ve geniş imparatorluk coğrafyasının merkezî denetim altında tutulmasını mümkün kıldı.

Para Sistemi

Ekber döneminde Bâbürlü maliyesinin önemli unsurlarından biri, merkezî denetim altında geliştirilen para sistemiydi. Genç imparatorun naibi Bayram Han döneminde başlayan düzenlemeler, Sur Hanedanı’nın uygulamalarından yararlanılarak şekillendirildi. 1560’lı yıllara gelindiğinde Bâbürlü Devleti, altın, gümüş ve bakırdan oluşan üçlü bir sikke sistemine sahipti.

Ekber’in ilk gümüş rupileri, Lahor, Delhi ve Agra darphanelerinde basıldı. Bu sikkeler önceki Surî rupilerinin ağırlık ve ölçülerinden yararlanırken üzerinde imparatorun adı ve unvanları yer aldı. Altın sikke olarak muhr, bakır para olarak ise dâm kullanıldı. Böylece farklı değerlerdeki ödemeler için düzenli bir para dolaşımı oluşturuldu.

Ekber, hükümdarlığının ilerleyen dönemlerinde para basımı üzerindeki merkezî kontrolü güçlendirdi. 1570’lerin sonlarında gerçekleştirilen mali reformlarla darphaneler yeniden düzenlendi ve üretim standartları belirginleştirildi. Darphanelerin yönetimi doğrudan merkezî idarenin denetimine alındı; altın, gümüş ve bakır sikkelerin ağırlık, biçim ve metal kalitesi konusunda ortak standartlar uygulandı.

1584 yılında Ekber’in değişen hükümdarlık anlayışını yansıtan yeni bir sikke düzenlemesi yapıldı. Yeni sikkelerde önceki İslâmî ifadeler yerine daha farklı bir hükümdarlık anlayışını yansıtan ibareler kullanıldı. Sikke üzerindeki yazılar, takvim sistemi ve süslemeler yeniden düzenlendi. Bununla birlikte sikkelerin ağırlık ve teknik özellikleri korunarak para sisteminde istikrar sağlandı.

Bâbürlü darphaneleri metal kalitesine büyük önem verdi. Altın, gümüş ve bakır sikkelerin saflık oranları yüksek tutuldu. Eski veya yabancı sikkeler de belirli kesintiler uygulanarak yeniden darp edilmek üzere kabul ediliyordu. Bu uygulama, imparatorluk içine değerli maden akışını artırdı ve para arzının genişlemesine katkı sağladı.

Ekber döneminde bakır dâm, günlük ekonomik hayatın temel para birimi hâline geldi. Vergiler, ücretler ve küçük ölçekli ticari işlemler büyük ölçüde bu para üzerinden yürütüldü. Genişleyen imparatorlukla birlikte standart Bâbürlü sikkeleri ülkenin farklı bölgelerinde yaygın biçimde kullanılmaya başladı.

Bâbürlü para sisteminin gücü yalnızca darphanelerin düzeninden değil, aynı zamanda Hindistan ekonomisinin uluslararası ticaret yoluyla değerli maden çekebilmesinden kaynaklanıyordu. Avrupa ve diğer bölgelerden gelen gümüş, imparatorluk darphanelerinde yeni sikkelerin basımında kullanıldı. Böylece Bâbürlü ekonomisi, erken modern dönemin en güçlü para dolaşım sistemlerinden birine sahip oldu.

Ekber’in oluşturduğu para düzeni, imparatorluğun farklı bölgelerini ortak bir ekonomik çerçevede birleştirdi. Sikkelerin standartlaştırılması, vergi toplama sistemini kolaylaştırdı ve merkezî yönetimin ekonomik kontrolünü güçlendirdi.

İmparatorluk Bütçesi

Ekber döneminde Bâbürlü maliyesi, sürekli fetihler, düzenli vergi sistemi ve merkezî idarenin etkinliği sayesinde güçlü bir ekonomik yapıya kavuştu. İmparatorluk hazinesi, yalnızca yıllık gelirleri değil, savaşlardan elde edilen ganimetleri, değerli madenleri ve biriktirilen rezervleri de bünyesinde topluyordu. 1605 yılında hazinede büyük miktarda altın, gümüş ve bakır sikke ile ham külçe bulunuyordu.

Mali yapının temelini tarımsal vergiler oluşturuyordu. Fethedilen bölgelerin sisteme dâhil edilmesiyle birlikte vergi gelirleri düzenli biçimde arttı. Askerî başarılar sonucunda elde edilen ganimetler de hazine kaynaklarını genişletti. Bu gelir artışı, imparatorluğun büyük ordusunu ve geniş idarî teşkilatını finanse etmesine imkân sağladı.

Ekber döneminin sonlarına doğru imparatorluk gelirleri önemli bir seviyeye ulaştı. 1595-1596 yıllarına ait değerlendirmelere göre yıllık toplam gelir yaklaşık 99 milyon gümüş rupiye denk geliyordu. Bu gelirlerin önemli bölümü askerî harcamalar ve mansabdârların tahsisatları için kullanılıyordu.

Bütçenin en büyük gider kalemini mansabdârlar ve onların emrindeki askerî birlikler oluşturuyordu. Mansabdârların maaşları ile besledikleri süvari ve tüfekçi birliklerinin masrafları, toplam harcamaların büyük kısmını kapsıyordu. Merkezî ordunun ehadî birlikleri, topçu birlikleri, tüfekçiler ve saray muhafızları için yapılan harcamalar ise daha sınırlı bir paya sahipti.

Buna karşılık hanedan ailesinin ve saray teşkilatının giderleri, imparatorluğun toplam bütçesi içinde görece düşük bir oranda kalıyordu. Ekber’in gösterişli saray hayatına rağmen mali kaynakların büyük bölümü devletin askerî ve idarî kapasitesini sürdürmek için kullanıldı.

Bâbürlü mali sistemi, yüksek gelir kapasitesi ile büyük askerî yükümlülükleri arasında kurulan dengeye dayanıyordu. Düzenli vergi tahsilatı, gelişmiş hazine teşkilatı ve merkezî denetim sayesinde Ekber, yalnızca geniş topraklara sahip bir imparatorluk değil, aynı zamanda güçlü finansal temellere dayanan bir devlet yapısı oluşturdu.

İmparatorluğun Hâlisa Arazileri

Bâbürlü mali sisteminde hâlisa arazileri, doğrudan hanedanın kontrolünde bulunan ve gelirleri merkezî hazineye aktarılan topraklardı. Bu arazilerden elde edilen gelirler, geçici olarak tahsis edilmemiş câgîr arazilerinin gelirleriyle birlikte imparatorluğun temel nakit kaynaklarını oluşturuyordu. İmparator bu gelirleri saray giderleri, hanehalkının ihtiyaçları, ordunun masrafları, diplomatik harcamalar ve düşük rütbeli mansabdârların maaşları için kullanıyordu.

Hâlisa gelirleri, merkezî hazinenin en önemli düzenli kaynaklarından biriydi. Ekber döneminin sonlarına ilişkin değerlendirmelere göre toplam vergi gelirlerinin yaklaşık dörtte biri ile üçte biri arasında bir bölümü hâlisa arazilerinden sağlanıyordu. Bunun dışındaki gelirlerin büyük kısmı ise mansabdârların ve diğer tahsis sahiplerinin kullanımına ayrılıyordu.

Hanedan arazilerinin yönetiminden sorumlu dîvân-ı hâlisa, karmaşık bir tahsilat ve denetim sistemi yürütüyordu. Hâlisa arazileri yalnızca başkent çevresindeki topraklardan oluşmuyordu; imparatorluğun farklı bölgelerindeki verimli köy ve vergi birimlerinden seçilen araziler bu sisteme dâhil ediliyordu. Gelirler, merkez tarafından görevlendirilen maaşlı vergi memurları aracılığıyla doğrudan toplanıyor ve imparatorluk hazinesine aktarılıyordu.

Hâlisa sistemi, imparatorun mali bağımsızlığını ve merkezî otoritesini güçlendiren önemli araçlardan biriydi. İmparator da câgîrdârlar gibi kendi görevlileri aracılığıyla bu topraklardan gelir sağlıyor, ancak elde edilen kaynakları doğrudan devlet yönetiminin ihtiyaçları için kullanıyordu.

Merkezî ve Patrimonyal Yönetim

Ekber’in saltanatının sonunda Bâbürlü Devleti, güçlü bir merkezî yönetim yapısına ulaşmıştı. Yarım yüzyıllık fetihler sonucunda elde edilen kaynaklar, herhangi bir yerel yöneticinin tek başına sağlayabileceğinden çok daha büyük bir ekonomik ve askerî kapasite oluşturdu. İmparator, geniş topraklardan elde edilen gelirleri, insan gücünü ve malî kaynakları imparatorluğun farklı bölgelerine dağıtan temel otorite konumundaydı.

Merkezden taşraya doğru sürekli bir emir ve kaynak akışı bulunurken, eyaletlerden başkente düzenli raporlar ulaşıyordu. Ekber, bu haberleşme ağı sayesinde devlet işlerini yakından takip ediyor ve idarî kararları doğrudan yönlendiriyordu. Hızlı ve düzenli iletişim, geniş coğrafyaya yayılmış imparatorluk düzeninin devamı açısından temel bir unsurdu.

Bununla birlikte Bâbürlü yönetimi yalnızca modern anlamda merkezîleştirilmiş bir bürokrasi değildi. Devlet yapısı, bir yandan ayrıntılı kayıt sistemleri, uzman memurlar ve düzenli idarî kurumlar üzerine kurulurken diğer yandan hükümdarın şahsî otoritesine, hanedan ilişkilerine ve patrimonyal bağlara dayanıyordu.

İmparatorluk gelirlerinin önemli bir kısmı merkezî denetim altında tutulsa da büyük emirler ve mansabdârlar da geniş tahsisatlardan yararlanıyordu. Bu nedenle Bâbürlü sistemi aynı anda hem merkezî hem de ademimerkezî özellikler taşıyan; hem bürokratik hem de patrimonyal unsurları bir araya getiren karma bir yönetim yapısı oluşturuyordu.

Ekber’in kurduğu düzenin başarısı, yalnızca güçlü kurumlara değil, aynı zamanda imparatorun ve seçkin yöneticilerinin örgütleme kabiliyeti, siyasî esnekliği ve geniş imparatorluğu yönetme becerisine dayanıyordu.

Toprak Vergileri ve Kırsal Toplum

Ekber döneminde Bâbürlü Devleti’nin karşılaştığı en önemli sorunlardan biri, geniş kırsal alanlarda merkezî otoriteyi güçlendirmekti. Her ne kadar Hindistan’ın kuzeyindeki bölgelerde yüzyıllardır Müslüman yönetimler hüküm sürmüş olsa da kırsal toplum büyük ölçüde yerel aristokratların, kabile reislerinin ve savaşçı seçkinlerin etkisi altında kalmaya devam ediyordu.

Bâbürlü hâkimiyeti altındaki birçok bölgede yerel güçler, köy toplulukları üzerinde siyasî ve ekonomik kontrol sahibiydi. Racpûtlar, Catlar ve diğer yerel seçkin gruplar, fetih, göç veya iskân yoluyla belirli bölgelerde hâkimiyet kurmuşlardı. Kuzey Hindistan’daki birçok pergene, birbirine bağlı köylerden oluşan küçük siyasî birimler niteliğindeydi. Bu yerel yapılar, kırsal toplum üzerindeki yönetimin temel unsurlarını oluşturuyordu.

Yerel aristokratlar, ormanlık alanların tarıma açılması ve yeni yerleşimlerin kurulmasında önemli rol oynadılar. Köylüleri örgütleyen, üretimi destekleyen ve bölgesel güvenliği sağlayan bu gruplar aynı zamanda kendi askerî güçlerini de oluşturmuşlardı. Bu nedenle Bâbürlü yönetimi, kırsal gelirleri artırabilmek için yalnızca askerî baskıya değil, yerel liderlerle kurulan siyasî ilişkilere de dayanmak zorundaydı.

Bu yerel yöneticiler, Bâbürlülerin verdiği adla zemindârlar, kendi bölgelerinde önemli ekonomik ve askerî haklara sahipti. Genellikle piyade ağırlıklı küçük askerî birlikleri bulunur, gerektiğinde bağlı oldukları topluluklardan savaşçı toplayabilirlerdi. Buna karşılık ağır silahlara ve düzenli merkezî orduların imkânlarına sahip değillerdi.

Zemindârlar, miras yoluyla aktarılan hakları sayesinde üretimden pay alıyor ve köylülerden çeşitli vergiler topluyordu. Tarımsal gelirlerin yanı sıra pazarlardan, zanaatkârlardan ve ticari faaliyetlerden de pay elde edebiliyorlardı. Böylece kırsal bölgelerde hem ekonomik hem de siyasî bir ara tabaka oluşturmuşlardı.

On altıncı yüzyıl ortalarında Bâbürlü yönetimi ile yerel güçler arasındaki ilişki çoğunlukla doğrudan vergilendirmeden ziyade haraç ve bağlılık esasına dayanıyordu. Yerel yöneticiler, belirli ödemeler karşılığında geleneksel yetkilerinin önemli bir bölümünü koruyabiliyorlardı. Çavdrî ve kânûngo gibi görevliler, devlet ile pergene arasındaki bağlantıyı sağlayarak vergi, bilgi ve askerî kaynak aktarımında rol oynuyordu.

Ancak bu sistem, imparatorluğun kırsal kaynaklar üzerindeki kontrolünü sınırlıyordu. Vergiler çoğu yerde ayrıntılı ölçümlere değil, yerel güçlerle yapılan pazarlıklara dayanıyordu. Bu nedenle Ekber döneminin temel hedeflerinden biri, haraç düzeninden daha düzenli ve doğrudan bir vergi sistemine geçmek oldu.

Yeni Vergi Sistemi

Ekber’in tarımsal gelir düzenlemeleri, daha önce Şîr Şah Sûrî döneminde başlayan reform girişimlerinden yararlanıyordu. Bu sistemin temel amacı, tarımsal üretimi daha doğru ölçmek, vergileri standartlaştırmak ve devlet gelirlerini düzenli hâle getirmekti.

Şîr Şah’ın geliştirdiği yaklaşım; arazilerin ölçülmesi, ürünlerin kaydedilmesi, piyasa fiyatlarının belirlenmesi ve vergilerin nakit olarak tahsil edilmesi esaslarına dayanıyordu. Ancak tek tip uygulamalar farklı bölgelerin üretim şartlarını dikkate almadığı için çeşitli sorunlar ortaya çıkardı.

Ekber döneminde bu sorunları gidermek amacıyla maliye görevlisi Todar Mal tarafından daha kapsamlı bir düzenleme gerçekleştirildi. İlk aşamada arazi, ürün ve fiyat bilgileri sistematik biçimde toplanmaya başlandı. Geleneksel ölçüler standartlaştırıldı; uzunluk, alan ve ağırlık birimleri belirli esaslara bağlandı.

Todar Mal, benzer iklim ve üretim özelliklerine sahip bölgeleri gelir daireleri hâlinde düzenledi ve her bölgeye sorumlu maliye görevlileri atadı. Kadastro ekipleri köyleri ve tarım arazilerini ölçerek üretim kapasitesine ilişkin ayrıntılı kayıtlar hazırladı. Ayrıca geçmiş yıllara ait hasat miktarları ve ürün fiyatları toplanarak ortalama gelir hesaplamaları yapıldı.

Bu çalışmalar sonucunda vergiler, bölgesel üretim kapasitesine göre belirlenmeye başladı. Pirinç, buğday ve darı gibi temel ürünlerde farklı oranlar uygulanırken daha değerli ürünlerde daha düşük oranlı vergiler kullanıldı. Vergiler büyük ölçüde nakit olarak tahsil edildiği için köylüler ürünlerini pazarlarda satmak zorunda kaldı ve bu durum kırsal ekonominin şehirlerle daha güçlü bağ kurmasına yol açtı.

Yeni sistem, zabt adı verilen düzenli bir vergi uygulamasıyla hayata geçirildi. Köy yöneticileri ve köylüler belirlenen vergileri ödemeyi kabul eden yazılı taahhütler verdiler. Vergiler genellikle yıl içinde taksitler hâlinde tahsil edildi. Köy ve bölge kayıtları düzenli olarak yenilenerek sistemin sürekliliği sağlandı.

Todar Mal’ın reformları, Bâbürlü Devleti’nin tarımsal gelirleri üzerindeki kontrolünü büyük ölçüde artırdı. Devlet, artık kırsal üretimden daha düzenli ve hesaplanabilir gelir elde edebiliyordu. Bu gelir artışı, mansabdâr sisteminin ve büyük ordunun finansmanını kolaylaştırdı.

Yeni vergi sistemi aynı zamanda kırsal ekonomiyi daha fazla pazara bağladı. Köylüler vergilerini ödeyebilmek için ürünlerini satarken, tüccarlar ve sarraflar kırsal bölgelerde daha etkin hâle geldi. Böylece tarımsal üretim, şehir ekonomileri ve devlet maliyesi arasında daha güçlü bir bağlantı kuruldu.

Ekber dönemindeki toprak reformları sonucunda Bâbürlü Devleti, Hindistan’daki tarımsal üretimden daha önceki yönetimlere kıyasla çok daha büyük bir pay elde etmeyi başardı. Ancak bu durum, yerel zemindârların geleneksel haklarının önemli ölçüde sınırlandırılması anlamına da geliyordu. Böylece kırsal toplum, merkezî devletin mali ve idarî yapısına daha güçlü biçimde bağlandı.

Yeni Bir Sosyal Sınıf

Bâbürlü toprak vergisi sisteminin merkezileştirilmesi, kırsal bölgelerde doğrudan ve tam kapsamlı bir vergi idaresi oluşturmadı. İmparatorluk, üretici köylülerle doğrudan ilişki kurabilmek için yerel savaşçı aristokrasileri tamamen ortadan kaldırmak yerine onları yeniden düzenleyen bir politika izledi. Racpûtlar, Catlar, Müslüman Hint toplulukları ve Afgan kökenli yerel liderler, sahip oldukları askerî güç ve geleneksel otoriteleri nedeniyle kırsal toplum üzerindeki etkilerini uzun süre korudular.

Bâbürlü yönetimi, bu yerel güçleri ortadan kaldırmak yerine zamanla onları devlet hizmetine bağlamaya yöneldi. Zabt sistemiyle birlikte pergene adı verilen yerel idarî birimler, eski küçük krallık niteliğinden çıkarılarak imparatorluk vergi düzeninin parçaları hâline getirildi. Devletin vergi tahsildarları ve mansabdârların görevlileri artık yalnızca yerel yöneticilerle değil, doğrudan köylerle de ilişki kurmaya başladı.

Bu süreç, zemindârların konumunu değiştirdi. Önceden yerel hâkimiyet ve haraç toplama hakkına dayanan güçleri, devlet tarafından tanınan ve sınırları belirlenen idarî haklara dönüştürüldü. Zemindârlar, köylülerin üretiminden pay alma hakkını korurken, karşılığında belirlenen vergileri düzenli biçimde devlete aktarmak zorunda kaldılar. Devlet tarafından tanınan bu haklar miras yoluyla aktarılabilir veya devredilebilir hâle geldi ve zamanla sınırlı bir özel mülkiyet biçimine dönüştü.

Zabt sisteminin uygulanması yerel aristokratların direnciyle karşılaştı. Silahlı güçlere sahip olan zemindârlar, vergi memurlarının faaliyetlerine zaman zaman karşı koydular. Bu nedenle Bâbürlü yönetimi gerektiğinde askerî güç kullanarak vergi tahsilatını güvence altına aldı. Ancak yalnızca zor kullanmanın yeterli olmadığı görüldüğünden Ekber, yerel liderlerle uzlaşmaya dayalı bir siyaset izledi.

Özellikle Kuzey Hindistan’daki Cat ve Gucer topluluklarıyla yapılan düzenlemeler bu politikanın örneklerindendir. Yerel klan meclislerinin geleneksel yetkileri belirli ölçülerde korunurken, bu topluluklar yeni vergi sistemine dâhil edildi. Böylece Bâbürlü yönetimi, yerel güçleri tamamen ortadan kaldırmak yerine onları imparatorluk düzeninin bir parçası hâline getirdi.

Bu süreç sonucunda ortaya çıkan yeni aristokrat sınıf, eski yerel hâkimiyetlerini korurken giderek devlete bağımlı hâle geldi. Zemindârlar artık yalnızca bölgesel güç sahipleri değil, aynı zamanda Bâbürlü idarî yapısının kırsaldaki temsilcileri durumundaydı.

Âyanlar ve Vergiden Muaf Arazi İmtiyazları

Bâbürlülerin kırsal yönetimdeki başarısı, yerel toplumda ekonomik ve idarî işlevler üstlenen âyanların desteğine de dayanıyordu. Âyanlar, şehir ve taşra ekonomilerinde aracılık yapan, ticaret, kredi ve vergi yönetimi alanlarında faaliyet gösteren yerel seçkinlerdi.

Bu grubun önemli bir kısmını Hindu tüccar kastlarına mensup kişiler oluştururken Müslüman tüccarlar da ekonomik hayatta etkiliydi. Âyanlar köylerden tarım ürünleri satın alıyor, bunları pazarlara taşıyor ve çiftçilere üretim kredisi sağlıyorlardı. Büyük kasabalarda tüccar grupları, fiyat ve piyasa bilgilerini takip eden yerel örgütlenmeler aracılığıyla faaliyet gösteriyordu.

Kırsal ekonomide sarraflar ve tefeciler de önemli bir yere sahipti. Bu gruplar borç verme, para değişimi ve ticaret kredisi sağlama gibi faaliyetlerin yanı sıra devletin çeşitli kademelerinde kâtip, tahsildar ve muhasebe görevlisi olarak da görev yaptılar.

Bâbürlü vergi sisteminin genişlemesiyle âyanların ekonomik gücü arttı. Devletin himaye sistemi, bu yerel seçkinlerin yükselmesini ve kent ekonomilerinin gelişmesini destekledi.

Bâbürlü yönetiminde devlet hizmetleri karşılığında gelir tahsis edilen araziler önemli bir yere sahipti. Meded-i ma‘âş adı verilen bu tahsisler, genellikle din adamları, sûfî şeyhler, âlimler ve saygın kişiler gibi gruplara verilirdi. Bu uygulama, hükümdarın siyasî destek ağının önemli unsurlarından birini oluşturuyordu.

Ekber döneminde yapılan mali reformlarla bazı eski imtiyazlar yeniden düzenlendi. Özellikle Pencap bölgesinde kötüye kullanılan bazı vergi muafiyetleri kaldırıldı. Bununla birlikte dinî ve sosyal kurumlara verilen bazı tahsisler korunmaya devam etti.

Ekber, Müslüman olmayan grupları da devlet himayesi kapsamına aldı. Hindu dinî kurumlarına verilen meded-i ma‘âş tahsisleri, önceki Müslüman-Hint hükümdarlarına kıyasla daha geniş bir uygulama alanına sahipti. Bu durum, Ekber’in farklı toplulukları imparatorluk düzenine dâhil etme siyasetinin bir parçasıydı.

Meded-i ma‘âş tahsisleri imparatorluk gelirleri içinde sınırlı bir yer tutuyordu. Bununla birlikte bu uygulamalar, Bâbürlü yönetiminin dinî ve toplumsal gruplarla kurduğu ilişkiler açısından önemliydi.

Ekber döneminde oluşturulan vergi ve câgîr sistemi, XVIII. yüzyılın başlarına kadar büyük ölçüde varlığını sürdürdü. Bu kurumlar, Kuzey Hindistan kırsal toplumunun ekonomik ve sosyal yapısını yeniden şekillendirerek Bâbürlü İmparatorluğu’nun idarî düzeninin temel unsurlarından biri hâline geldi.

Cihângîr (1605-1627)

Ekber’in 1605 yılında ölümünden sonra yerine oğlu Mirza Selîm geçti. Selîm, Nûrüddîn Cihângîr Padişah-ı Gaziunvanıyla Agra Kalesi’nde tahta çıktı. Tahta geçiş sürecinde veliahtlık konusunda Hüsrev’in desteklenmesiyle bir taht mücadelesi ihtimali ortaya çıkmışsa da Ekber’in son anda Selîm’i veliaht olarak ilan etmesiyle büyük bir iç savaşa dönüşmedi.

Yeni hükümdar döneminin ilk önemli problemi, oğlu Hüsrev’in isyanı oldu. Ekber döneminin güçlü soylularından bazıları Hüsrev’i desteklemeye çalıştıysa da bu girişim başarısız kaldı. Hüsrev, 1606 yılında birkaç yüz taraftarıyla birlikte Pencap’a kaçtı ve imparatorluk hazinesine ait bir kervanı ele geçirerek yaklaşık 100.000 rupi elde etti. Ardından 12.000 kişilik bir kuvvet toplayarak Lahor’u kuşattı. Ancak Cihângîr’in gönderdiği kuvvetler karşısında yenildi ve kaçarken yakalandı.

İsyanın bastırılmasından sonra Cihângîr, Hüsrev’in birçok taraftarını ağır şekilde cezalandırdı. Sadakat gösteren emirlerin rütbeleri yükseltilirken bazı bölge yöneticilerine vergi muafiyetleri verildi. Daha sonra Hüsrev’in yeni bir suikast girişimine katıldığı ortaya çıkınca gözlerine mil çekilmesi emredildi ve uzun süre gözetim altında tutuldu. Böylece hanedan içindeki ilk taht mücadelesi sona erdi.

İdarî Birliğin Güçlendirilmesi

Cihângîr döneminde Ekber’in başlattığı merkezîleşme politikaları devam etti. İmparatorluğun otoritesini kabul etmeyen yerel hanedanların ve Racpût beylerinin merkeze bağlanması önemli bir hedef olarak sürdürüldü.

Bu dönemde en önemli sorunlardan biri, Racastan’daki Mevâd (Mewar) bölgesinde hüküm süren Sisodiyalarla ilişkilerdi. Mevâd râanası Amar Singh ve ataları uzun süre Bâbürlü hâkimiyetine karşı direnmişti. Cihângîr’in ilk seferleri sonuç vermeyince 1613 yılında bizzat harekete geçti ve oğlu Mirza Hürrem’i (geleceğin Şah Cihan’ı) bölgeye gönderdi. Hürrem, dağlık bölgelerde askerî karakollar kurarak Sisodiyaların hareket alanını daralttı ve önde gelen aile üyelerini ele geçirdi. Bunun sonucunda Amar Singh teslim olmak zorunda kaldı.

Cihângîr, teslim olan râanaya karşı uzlaşmacı bir politika izledi. Amar Singh’in oğlu Karan Singh sarayda yetiştirilmek üzere kabul edildi, kendisine yüksek bir mansab verildi ve hediyelerle onurlandırıldı. Böylece Mevâd, doğrudan yok edilmek yerine Bâbürlü siyasî düzenine dahil edildi.

Mevâd’ın teslim olması, diğer yerel hükümdarlar üzerinde de etkili oldu. Gucerât’taki bazı yerel hanedanlar ve daha önce bağımsız hareket eden birçok raca, Cihângîr’in hâkimiyetini tanımak zorunda kaldı. Yerel yöneticiler artık eski haklarını sürdürebilmek için imparatorluk tarafından verilen berat ve belgeleri almak durumundaydı.

Bu süreçte yüzlerce yerel raca ve klan lideri imparatorluğa bağlılık yemini ederek yıllık haraç ödemeye başladı. Direniş gösteren yöneticilere karşı ise imparatorluk ordusu kullanıldı; bazı bölgeler doğrudan ilhak edilirken bazı yerel hükümdarlar eski topraklarında zemindâr statüsüne indirildi.

Sihlerle İlişkiler

Cihângîr döneminde Bâbürlüler ile Sih topluluğu arasındaki ilişkiler ilk defa açık bir çatışmaya dönüştü. Bunun temel sebebi siyasî rekabet ve Sih liderlerinin artan etkisiydi.

Beşinci Sih gurusu Arcun, Hüsrev’in 1605 yılındaki isyanı sırasında ona destek vermekle suçlandı. Cihângîr, Arcun’u siyasî bir tehdit olarak değerlendirdi ve mallarına el konulmasını, ardından idam edilmesini emretti. Arcun, Bâbürlüler tarafından öldürülen ilk Sih gurusu oldu.

Arcun’un yerine geçen oğlu Hargobind, Sih topluluğunu daha askerî bir yapıya dönüştürmeye başladı. Saray kurması, silah taşıması ve bağımsız bir hükümdar gibi davranması üzerine Cihângîr tarafından tutuklandı ve 1609-1611 yılları arasında Gwalior Kalesi’nde hapsedildi.

Serbest bırakıldıktan sonra Hargobind, Sih kurumlarını Himalaya eteklerine taşıdı. Bu dönemde Sih topluluğu Bâbürlü sınırları içinde yerel bir güç olarak varlığını sürdürmeye devam etti.

Din ve Siyaset

Cihângîr’in din politikası Ekber’in hoşgörü anlayışını tamamen terk etmese de siyasî tehdit olarak gördüğü dinî hareketlere karşı daha sert bir tutum içeriyordu. Büyük kitleleri etkileyen dinî liderler yakından takip edilirken siyasetten uzak duran din adamlarına karşı daha ılımlı davranıldı.

Cihângîr, farklı dinî çevrelerle ilişkiler kurmaya devam etti. Hindu mistiklerinden Uccenî Gosain Jadrup gibi kişilerle görüşmeler yaptı ve onların manevî otoritelerine saygı gösterdi. Saray ressamları da imparator ile mistiklerin buluşmalarını konu alan eserler hazırladı.

Buna karşılık Nakşibendî şeyhi Ahmed Sirhindî, Cihângîr döneminde imparatorluk politikalarına yönelik eleştirileriyle öne çıktı. Sirhindî, Ekber dönemindeki dinî uygulamaları eleştiriyor ve devlet yönetiminde İslâmî esasların daha belirleyici olması gerektiğini savunuyordu. Ayrıca Hindu grupların yönetimdeki etkisine karşı çıkıyordu.

Sirhindî’nin etkisi giderek artınca Cihângîr onu huzuruna çağırdı. İmparator, onun görüşlerini siyasî ve dinî açıdan sakıncalı bularak Gwalior Kalesi’nde hapsettirdi. Bir süre sonra serbest bırakılan Sirhindî, etkili bir dinî şahsiyet olarak faaliyetlerini sürdürdü ve 1624 yılında öldü.

Sirhindî’nin yazıları ve takipçileri aracılığıyla yayılan görüşleri, XVII. yüzyılda Hindistan’daki Müslüman kimliği tartışmalarında önemli bir yer edindi. Onun dinî yenilenme çağrısı ve Hindu karşıtı söylemleri, sonraki dönemlerde Müslüman-Hindu ilişkilerindeki ayrışmanın düşünsel kaynaklarından biri olarak değerlendirildi.

Cihângîr dönemi, Ekber’in kurduğu merkezî idari yapının sürdürüldüğü, yerel güçlerin imparatorluk sistemine daha fazla bağlandığı ve Bâbürlü hâkimiyetinin siyasî açıdan sağlamlaştırıldığı bir dönem oldu. Bununla birlikte Sih hareketi ve dinî çevrelerle ilişkiler, sonraki yüzyıllardaki siyasî gelişmelerin temelini oluşturacak yeni sorun alanları meydana getirdi.

İmparatorluk Kültürünün Zenginleşmesi

Cihângîr, babası Ekber gibi büyük bir askerî lider veya kapsamlı idarî reformcu olmaktan ziyade Bâbürlü saray kültürünün gelişimine önem veren bir hükümdardı. Döneminde saray hayatı, törenler ve imparatorluk ihtişamı daha da belirginleşti. Hükümdara bağlılığı göstermek ve Timurlu hanedanının üstünlüğünü vurgulamak amacıyla düzenlenen saray merasimleri, Bâbürlü siyasal kültürünün temel unsurlarından biri hâline geldi.

Bununla birlikte, zamanla aşırı biçimselleşen saray teşrifatı imparatorun hareket alanını sınırlandırdı. Günlük törenlerle çevrili olan Cihângîr, aktif askerî ve idarî faaliyetlerden uzaklaştı. Buna karşılık hükümdarın kutsal ve erişilmez bir şahsiyet olarak algılanması güçlendi. Timurlu hükümdarlık anlayışında önemli bir yere sahip olan hanedan meşruiyeti ve hükümdarın olağanüstü niteliği, Cihângîr döneminde daha belirgin bir görünüm kazandı.

Cihângîr yeni bir başkent kurmadı ve Agra’yı imparatorluğun temel merkezi olarak kullanmaya devam etti. Ancak askerî ve siyasî ihtiyaçlara bağlı olarak Kâbil, Ecmîr ve Mandu gibi merkezlere sık sık seyahat etti. İmparatorluk ordugâhları da geçici yönetim merkezleri hâline geldi. Hastalığı sebebiyle tamamlanamayan yeni şehir kurma girişimlerine rağmen Cihângîr, özellikle mimari ve estetik projelere büyük önem verdi.

Bu dönemin en önemli eserleri arasında Kuzey Hindistan ve Keşmir’deki imparatorluk bahçeleri bulunuyordu. Keşmir’in doğal güzelliklerinden etkilenen Cihângîr, burada çeşitli bahçelerin düzenlenmesini sağladı. Su kanalları, havuzlar, köşkler, ağaçlık alanlar ve çiçek düzenlemeleriyle oluşturulan bu bahçeler, Bâbürlü estetik anlayışının önemli örnekleri hâline geldi.

Cihângîr döneminde minyatür resim sanatı da büyük gelişme gösterdi. İmparator, sanatçıların teknik yeteneklerini geliştirmelerini teşvik eden dikkatli bir hami olarak öne çıktı. Özellikle hayvanlar, bitkiler ve doğal unsurların ayrıntılı biçimde işlendiği natüralist resimler bu dönemde zirveye ulaştı. Bunun yanında resim, hükümdarın siyasî gücünü ve üstünlüğünü göstermek için kullanılan bir araç olmaya devam etti. Cihângîr’i diğer hükümdarlarla karşılaştıran ve onu dünya düzeninin merkezinde gösteren minyatürler bu anlayışın örnekleridir.

Cihângîr’in özel hayatına çekilmesinde sağlık sorunlarının yanı sıra yoğun biçimde kullandığı afyon ve şarabın da etkili olduğu belirtilir. Ancak bu durum, hükümdarın Timurlu hanedanından gelen kutsal ve üstün hükümdar anlayışını daha da güçlendiren bir etki oluşturdu.

Nurcîhan’ın Yükselişi

Cihângîr döneminin en dikkat çekici gelişmelerinden biri, Nurcîhan’ın siyasî etkisinin artması oldu. 1611 yılında Cihângîr, Bengal’de hayatını kaybeden bir Bâbürlü câgîrdârının dul eşi Mihrünnisâ ile evlendi. İran kökenli soylu bir aileden gelen Mihrünnisâ, evlilikten sonra Nur-ı Cihan (“Dünyanın Işığı”) unvanını aldı ve kısa sürede imparator üzerindeki güçlü etkisiyle öne çıktı.

Nurcîhan’ın babası İ’timâdüddevle vezirliğe yükseltilirken kardeşi Âsaf Han da sarayın en önemli emirlerinden biri oldu. Nurcîhan, Âsaf Han’ın kızı Ercümend Bânû’nun (Mümtaz Mahal) Cihângîr’in oğlu Hürrem Mirza ile evlenmesini sağlayarak güçlü bir siyasî ittifak oluşturdu.

Nurcîhan, babası, kardeşi ve Hürrem Mirza ile birlikte saray siyasetinde belirleyici bir konuma geldi. Bazı imparatorluk emirlerinin onun adıyla yayımlanması ve üzerinde “Sultan Begüm Nurcîhan adına darbedilmiştir” ibaresi bulunan gümüş rupilerin bastırılması, sahip olduğu nüfuzu göstermektedir.

1611-1622 yılları arasında Cihângîr, Nurcîhan ve çevresinin tavsiyelerine büyük ölçüde güvendi. Ancak bu durum saray içinde rakip bir hizbin ortaya çıkmasına yol açtı. İranlı emir Mehâbet Han’ın öncülük ettiği muhalif grup, gözden düşmüş Hüsrev Mirza’yı Nurcîhan çevresine karşı sembolik bir figür olarak kullanmaya çalıştı.

Hanedan Müridliği ve Hükümdarlık Kültü

Cihângîr, Ekber dönemindeki hükümdar merkezli bağlılık anlayışını sürdürdü ve emirlerle kurulan kişisel ilişkileri daha belirgin hâle getirdi. Hükümdarın yalnızca siyasî bir otorite değil, manevî bir merkez olarak görülmesi Timurlu hükümdarlık anlayışının önemli unsurlarından biri oldu.

Cihângîr, kendisini “Nûrüddîn” unvanıyla ilahî nurla ilişkilendiren bir hükümdar imajı oluşturdu. Ekber döneminde başlayan imparatorluk müridliği uygulamasını devam ettirdi ve kendisine bağlılık gösteren seçkin emirleri özel bir çevre içine aldı.

Bu anlayışın önemli tanıklarından biri İngiliz elçisi Sir Thomas Roe’dur. 1615-1618 yılları arasında Bâbürlü sarayında bulunan Roe, Cihângîr’in kendisine özel kabul törenleri düzenlediğini ve imparatorun resmini taşıyan madalyonların seçkin hizmetkârlara verildiğini aktardı. Bu tür hediyeler, hükümdarla kişisel bağın ve özel himayenin sembolü olarak kabul ediliyordu.

Cihângîr, Hâce Muînüddîn Çiştî’ye duyduğu saygıyla da dikkat çekti. 1614 yılında Ecmîr’deki türbeyi ziyaret etti ve hastalığı sırasında şeyhin manevi desteğine başvurdu. Şifa bulduğuna inanan hükümdar, kendisini Çiştî şeyhinin bağlısı olarak gördü ve bu bağlılığını sembolik biçimlerle gösterdi. Böylece Bâbürlü hanedanı ile Çiştî tarikatı arasındaki bağ güçlendi.

Kuzeydoğu Sınırındaki Çatışmalar

Cihângîr döneminde Bâbürlüler kuzeydoğuda Ahom Krallığı ile uzun süren mücadelelere girişti. Assam bölgesinde yaşayan Ahomlar, Güneydoğu Asya kökenli savaşçı bir topluluktu ve Brahmaputra vadisinde güçlü bir siyasî yapı oluşturmuşlardı.

Ahomların askerî sistemi, Bâbürlülerden farklı olarak geniş halk kitlelerinin askerî ve zorunlu çalışma hizmetlerine dayanan bir yapıya sahipti. Yol, bent ve sulama sistemleri inşa ederek bölgedeki hâkimiyetlerini güçlendirmişlerdi. Ormanlık ve nehirlerle kaplı arazi şartları, Bâbürlü ordularının hareketini zorlaştırıyordu.

Bâbürlüler bu bölgede süvari ve fil birliklerinin yanı sıra nehir savaşlarına uygun gemiler ve ateşli silahlar kullanmak zorunda kaldılar. Ahomlar ise bambu savunmaları, tuzaklar ve ani baskınlarla karşılık verdi. Böylece kuzeydoğu sınırları Bâbürlüler için sürekli askerî mücadele alanlarından biri oldu.

Kuzey Tepelerinin Fethi

Cihângîr döneminde Himalaya eteklerindeki küçük krallıkların Bâbürlü hâkimiyetine bağlanması sürdü. Ekber döneminde başlayan süreç devam ettirilerek bölgedeki Racpût yöneticileri imparatorluk düzenine dahil edildi. Bu yöneticiler iç işlerinde belirli ölçüde serbest bırakılırken haraç ödeme, asker gönderme ve sarayla ilişkilerini sürdürme yükümlülüğü taşıyorlardı.

Cihângîr’in en önemli hedeflerinden biri Kangra Racası’nın hâkimiyetindeki güçlü kaleydi. Kangra Kalesi uzun süre bölgesel bağımsızlığın sembolü olmuştu. 1615 yılında başlayan seferler ilk aşamada sonuç vermese de Hürrem Mirza’nın yürüttüğü harekât sonunda 1618 yılında kale ele geçirildi.

Cihângîr bu zaferi büyük önem taşıyan bir siyasî başarı olarak gördü ve ertesi yıl bizzat Kangra’ya giderek kale avlusunda bir cami inşa ettirdi. Böylece Himalaya bölgesindeki Bâbürlü hâkimiyetinin sembolik olarak güçlendirilmesi amaçlandı.

İran ve Orta Asya ile İlişkiler

Bâbürlü Hindistanı’nın kuzeybatısındaki İran ve Orta Asya bölgeleri, Ekber’in halefleri için hem askerî hem de siyasî açıdan önemli sorun alanlarıydı. Kuzeybatı sınırı, geçmişte Gazneli Mahmud’dan Bâbür’e kadar birçok istilacı ve fatihin Hindistan’a ulaştığı güzergâh olmuştu. Bu nedenle Bâbürlü siyaseti, iyi örgütlenmiş atlı bozkır topluluklarının olası saldırılarını önlemeyi temel hedeflerden biri olarak gördü.

Kâbil ve Peşâver’in korunması büyük önem taşırken, mümkün olduğu ölçüde Kandehar ve Gazne’nin de kontrol altında tutulması amaçlandı. Bununla birlikte sınır bölgeleri yalnızca askerî rekabet alanları değildi. Bölgenin iki tarafındaki hükümdarlar da yoğun kervan ticaretinden ekonomik fayda sağladığından, ilişkiler çoğu zaman açık savaştan ziyade diplomatik baskı ve sınırlı çatışmalar şeklinde gelişti.

Orta Asya, Bâbürlü hanedanı için ayrıca güçlü bir sembolik anlam taşıyordu. Semerkant, Timur’un Özbekler tarafından kaybedilen eski başkentiydi ve Timurlu mirasının önemli bir parçası kabul ediliyordu. Buhara, Belh ve Bedahşan gibi bölgeler de hanedanın tarihî mirası içinde değerlendiriliyordu. Bu topraklar aynı zamanda Nakşibendiyye tarikatının ve Sünnî İslâm geleneğinin güçlü merkezleri arasında yer alıyordu. Cihângîr’in hedeflerinden biri, atalarından kalan Mâverâünnehir topraklarının yeniden ele geçirilmesiydi.

Ancak Orta Asya’nın fethi hiçbir zaman yalnızca askerî bir hedef olmadı; aynı zamanda Timurlu kimliğinin ve hanedan meşruiyetinin bir parçasıydı. Bâbürlüler ile Özbekler arasındaki rekabet, Timurlu mirası üzerindeki hak iddialarıyla yakından bağlantılıydı.

Safevî İranı ile İlişkiler

XVII. yüzyılın başlarında Safevî İranı ile Bâbürlüler arasındaki ilişkiler karmaşık bir yapıya sahipti. İki devlet arasında özellikle Kandehar meselesi önemli bir rekabet alanı oluşturdu. Ancak bu gerilim hiçbir zaman tam ölçekli ve sürekli bir savaşa dönüşmedi.

Şah Abbas döneminde Safevî Devleti, Bâbürlülerden daha küçük bir coğrafyaya ve nüfusa sahip olmasına rağmen güçlü bir askerî ve diplomatik aktör olarak kaldı. Safevîler, Bâbürlülerin kuzeybatı sınırlarını tehdit ederken, Bâbürlüler de Safevîlerin Orta Asya’daki çıkarlarını zorlayabilecek bir konuma sahipti.

İki devlet arasındaki rekabetin önemli boyutlarından biri mezhep ve kültür farklılıklarıydı. Safevîler Şiî İslâm’ın savunuculuğunu öne çıkarırken, Bâbürlüler Timurlu geleneğine bağlı Sünnî bir hükümdarlık anlayışını sürdürüyordu. Bununla birlikte Bâbürlü hanedanının geçmişinde Safevîlerle yakın ilişkiler de bulunuyordu. Şah İsmail ve Şah Tahmasb dönemlerinde Bâbür ve Hümâyun’un Safevîlerden destek görmüş olması, iki hanedan arasındaki ilişkileri daha karmaşık hâle getirdi.

Safevî ve Timurlu hükümdarları birbirlerini hem rakip hem de denk hükümdarlar olarak görüyorlardı. Karşılıklı elçiler, mektuplar, hediyeler ve hükümdar portreleri aracılığıyla sürdürülen ilişkiler, iki saray arasında kişisel bir rekabet ve saygı anlayışının bulunduğunu gösteriyordu.

Kandehar Meselesi

Kandehar, Safevî-Bâbürlü rekabetinin merkezindeki bölgeydi. Şehir, hem askerî konumu hem de tarihî önemi nedeniyle iki hanedan için büyük değer taşıyordu. Ekber, 1595 yılında Safevîlerin iç karışıklıklarından yararlanarak Kandehar’ı yeniden ele geçirmişti.

Cihângîr’in tahta çıkmasından kısa süre sonra Herat’taki Safevî yöneticileri Kandehar’a bir saldırı düzenledi ancak bu girişim başarısız oldu. Şah Abbas, Cihângîr ile ilişkilerini korumak amacıyla bu gelişmeye doğrudan büyük bir karşılık vermedi.

Ancak 1620’de Cihângîr’in hastalanması ve saray içindeki mücadelelerin yoğunlaşması Safevîlere fırsat verdi. Şah Abbas, 1622 kışında bizzat yönettiği bir seferle Kandehar üzerine yürüdü. Hazırlıksız yakalanan yaklaşık 300 kişilik Bâbürlü garnizonu destek alamadan yenildi ve Kandehar yeniden Safevî hâkimiyetine geçti.

Dekken Seferleri ve Saray Entrikaları

Ekber’in ölümünden sonra Bâbürlüler, Dekken’de kalan Müslüman sultanlıklar üzerine genişleme politikalarını sürdürdüler. Ancak Ahmednagar Sultanlığı, Habeşî kökenli kumandan Melik Anber’in liderliği altında güçlü bir direniş göstermeye devam etti.

Melik Anber, Sultan Murtaza Nizam Şah adına Devletâbâd yakınlarında yeni bir merkez kurarak Bâbürlü ilerleyişine karşı etkili bir mücadele yürüttü. Cihângîr’in tahta çıkmasından sonra Ahmednagar üzerine yapılan seferler uzun süre sonuç vermedi. Melik Anber, Cadavlar ve Marata kökenli yerel aristokratların desteğiyle direnişini sürdürdü.

1616 yılında Mirza Pervîz’in komutasındaki güçlü Bâbürlü ordusu Calna yakınlarında Ahmednagar kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Kadkî şehri ele geçirilerek yağmalandı. Ancak Melik Anber Devletâbâd Kalesi’ne çekildi ve Bâbürlü ordularının geri dönmesinden sonra gerilla mücadelesine devam etti.

Dekken savaşları kısa sürede saray içindeki taht mücadeleleriyle bağlantılı hâle geldi. Cihângîr’in oğlu Hürrem Mirza (geleceğin Şah Cihan), Dekken’de kazandığı başarılarla büyük bir siyasî güç kazandı. Nurcîhan hizbi başlangıçta Hürrem’i desteklese de zamanla aralarındaki çıkar çatışması büyüdü.

1619’dan sonra Cihângîr’in sağlık durumunun kötüleşmesiyle Nurcîhan, devlet işlerinde daha etkin rol almaya başladı. Hürrem ise gelecekteki taht mücadelesini düşünerek bağımsız hareket etmeye yöneldi. Nurcîhan’ın kızı Ladilî Begüm’ü Cihângîr’in küçük oğlu Şehryâr ile evlendirme planı, iki taraf arasındaki kopuşu kesinleştirdi.

Böylece taht için Hürrem, Hüsrev ve Şehryâr çevresinde farklı soylu gruplar oluştu.

Mirza Hürrem (Şah Cihan) İsyanı

1622 yılında Kandehar’ın Safevîler tarafından ele geçirilmesi, Hürrem ile saray arasındaki gerilimi artırdı. Kendisine verilen görevleri yerine getirmeyen Hürrem, Dekken ordusuyla isyan etti ve kuzeye doğru ilerledi.

Dekken, Malva ve Gucerât’taki birçok emir Hürrem’i destekledi. Ancak Mehâbet Han komutasındaki imparatorluk ordusu onu yenilgiye uğrattı. Hürrem daha sonra farklı bölgelere çekilerek yeni destek aradı. Gucerât hazinesinden elde ettiği kaynaklarla ordusunu güçlendirdi ancak imparatorluk kuvvetleri karşısında kalıcı başarı sağlayamadı.

Hürrem, daha sonra Gûlkünde’ye sığındı ve ardından Bengal yönüne ilerledi. Bengal ve Bihar’da kısa süreli hâkimiyet kurmasına rağmen Allahâbâd civarında yenildi. Sonunda Dekken’e dönerek Melik Anber ile geçici bir ittifak kurdu.

Uzun süren mücadelelerin ardından Hürrem, Nurcîhan’ın şartlarını kabul ederek Dekken’de görev yapmayı ve oğulları Evrengzîb ile Dârâ Şükûh’u saraya göndermeyi kabul etti. İsyanın bastırılması Bâbürlü askerî gücünü gösterse de Timurlu veraset sisteminin temel sorununu ortaya çıkardı: Yetişkin ve güçlü prensler, hem birbirleriyle hem de hükümdarla sürekli bir tehdit ilişkisi içinde bulunuyordu.

Mehâbet Han’ın Darbesi

Hürrem isyanının ardından Mehâbet Han, Mirza Pervîz’i taht için desteklemeye başladı. Nurcîhan’ın Şehryâr’ı öne çıkarma girişimleri, Mehâbet Han ile arasındaki çatışmayı artırdı.

1626 yılında Mehâbet Han, Racpût askerlerinden oluşan bir kuvvetle imparatorluk ordugâhına yürüdü ve Cihângîr’i ele geçirdi. Nurcîhan kısa süreliğine Mehâbet Han’a boyun eğmek zorunda kaldı. Ancak Mehâbet Han’ın amacı imparatorluğu ele geçirmek değil, hükümdarı kontrol ederek siyasî nüfuz kazanmaktı.

Nurcîhan ve Âsaf Han, saray çevresindeki destekleri kullanarak Mehâbet Han’ın gücünü zayıflattılar. Cihângîr’in de desteğiyle Mehâbet Han’ın ordusu dağıldı ve kendisi Dekken’deki Mirza Hürrem’e sığındı.

Bu olay, Cihângîr’in sembolik hükümdarlık otoritesinin ne kadar güçlü kaldığını gösterdi. İmparator esir alınmış olsa bile meşruiyet kaynağı olmayı sürdürdü.

Cihângîr Saltanatının Sonu

1626 yılında Mirza Pervîz’in ölümüyle taht için yalnızca Hürrem ve Şehryâr kaldı. Cihângîr, 1627 yılında Keşmir yolculuğu sırasında hastalandı ve 28 Ekim 1627’de Lahor’a ulaşamadan hayatını kaybetti.

Ölümünün ardından taht mücadelesi hemen başladı. Nurcîhan, Şehryâr’ı desteklemeye çalışırken Âsaf Han gizlice Hürrem’in tarafını tuttu. Âsaf Han, Hürrem’in gelişine kadar zaman kazanmak amacıyla Hüsrev’in oğlu Dâver Bahş’ı geçici olarak tahta çıkardı.

Şehryâr Lahor’daki hazineyi kullanarak büyük bir ordu toplamaya çalıştı ancak Âsaf Han tarafından yenildi. Hürrem kuzeye ulaştığında rakiplerini ortadan kaldırmak için harekete geçti. Dâver Bahş ve Şehryâr’ın yanı sıra diğer Timurlu prensler de öldürüldü.

24 Ocak 1628’de Agra’ya giren Mirza Hürrem, Şah Cihan unvanıyla Bâbürlü tahtına çıktı. Böylece Cihângîr dönemi sona ererken Bâbürlü İmparatorluğu yeni bir hükümdarlık dönemine girdi.

Şah Cihan (1628-1658)

Mirza Hürrem adıyla bilinen Şah Cihan, 1628 yılında babası Cihângîr’in ölümünün ardından Bâbürlü tahtına çıktı. Tahta geçtiğinde Hindistan alt kıtasının en güçlü hükümdarı konumundaydı. Geniş topraklara, güçlü bir orduya ve büyük bir hazineye sahip olan Şah Cihan, kendisini eski ve meşru bir hanedanın mirasçısı olarak görüyordu. Uzun yıllar süren askerî seferler, diplomatik mücadeleler ve saray siyaseti içinde yetişmiş olması, hükümdarlığının ilk yıllarında kendine güvenli ve kararlı bir yönetim anlayışı sergilemesini sağladı.

Şah Cihan döneminde Bâbürlü İmparatorluğu hem siyasî hem de kültürel açıdan önemli bir güç olmaya devam etti. İmparator, yönetim merkezi olarak Ekber tarafından inşa ettirilen Agra Kalesi’ni kullandı. Agra, 1648 yılında saray, ordu ve imparatorluk maiyetinin Delhi’de kurulan yeni merkez Şahcihanâbâd’a taşınmasına kadar başkent olarak kaldı. Yeni başkent, Şah Cihan’ın hükümdarlık anlayışına uygun biçimde daha resmî, görkemli ve merkeziyetçi bir imparatorluk sembolü olarak tasarlandı.

Han Cihan Lûdî İsyanı

Şah Cihan’ın tahta çıkmasından kısa süre sonra karşılaştığı en önemli sorunlardan biri, yüksek rütbeli Afgan emiri Han Cihan Lûdî’nin isyanı oldu. 6.000 zât ve 6.000 süvarilik yüksek bir rütbeye sahip olan Han Cihan, 1629 yılında Agra’dan kaçarak Dekken’deki Ahmednagar Nizam Şahî hükümdarına sığındı.

Asıl adı Pir Han olan Han Cihan, daha önce Cihângîr’in yakın çevresinde yer alan güvenilir emirlerden biriydi. Cihângîr döneminde çeşitli görevlerde bulunmuş, ancak Dekken yönetimindeki faaliyetleri ve Ahmednagar ile yaptığı gizli anlaşmalar nedeniyle şüphe altına girmişti. Cihângîr’in ölümünden sonra Şah Cihan’ın kendisini destekleme teklifini reddetmesi de yeni hükümdarla arasındaki güvensizliği artırdı.

Han Cihan’ın kaçışı, yalnızca kişisel bir isyan değil, aynı zamanda yüksek rütbeli emirlerin sadakati açısından da ciddi bir sorun olarak değerlendirildi. Şah Cihan, kendisine karşı harekete geçerek Dekken’e seferler düzenledi. Han Cihan, Ahmednagar ordularının başına geçti ancak Bâbürlü kuvvetleri karşısında kalıcı başarı sağlayamadı.

1630 yılında ağır bir yenilgiye uğrayan Han Cihan, kuzeye kaçmaya çalışırken yakalandı ve öldürüldü. İsyanın bastırılması, Şah Cihan’ın merkezî otoritesini güçlendirdi ve yüksek soylular üzerindeki hâkimiyetini pekiştirdi.

Dekken Politikası

Han Cihan Lûdî isyanının ardından Şah Cihan, Dekken bölgesine yönelik askerî faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Üç ayrı ordu bölgeye gönderildi ve imparatorluk merkezi geçici olarak Burhanpûr’a taşındı. Ancak 1630’ların başındaki savaşlar hem Bâbürlüler hem de Ahmednagar kuvvetleri açısından büyük yıkıma yol açtı.

Bu dönemde Dekken ve Gucerât’ta yaşanan büyük kıtlık, bölgedeki toplumsal ve ekonomik sıkıntıları artırdı. Savaşların yol açtığı tahribat, zaten zor durumda olan halkın yaşam koşullarını daha da ağırlaştırdı.

Şah Cihan’ın Dekken siyaseti, doğrudan ilhak yerine bölgedeki devletleri baskı altında tutmaya dayanan bir anlayış üzerine kuruluydu. Ahmednagar, Bîcâpûr ve Gûlkünde gibi devletler Bâbürlü hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalsalar da tamamen ortadan kaldırılmadılar. Bölgedeki yerel güçler, özellikle Marata şefleri, bu siyasî ortamdan yararlanarak özerk hareket alanlarını korudular.

İslâmî Siyaset Kültürüne Dönüş

Şah Cihan’ın yönetimi, Ekber ve Cihângîr dönemlerindeki daha kapsayıcı siyasî söylemden farklı olarak geleneksel Sünnî İslâm anlayışına daha fazla vurgu yaptı. Bu değişimde Nakşibendiyye tarikatı çevresindeki dinî hareketlerin etkisi önemliydi.

Nakşibendî şeyhleri, şeriata bağlılığın güçlendirilmesini savunuyor ve dinî uygulamalarda daha katı bir anlayışı öne çıkarıyordu. Şeyh Ahmed Sirhindî’nin takipçileri, özellikle Şiîlik ve Hinduizm karşıtı söylemleriyle dikkat çekti.

Şah Cihan’ın İslâmîleşen yönetim anlayışı, devlet politikalarında da etkisini gösterdi. 1633 yılında şeriat hükümlerine dayanarak yeni Hindu tapınaklarının inşası ve mevcut bazı yapıların onarımı konusunda kısıtlamalar getirildi. Benares’te yapımı devam eden bazı tapınakların tamamlanmasına izin verilmedi ve şehirdeki yeni tapınakların yıkılması emredildi. Daha sonraki süreçte ise özellikle askerî sefer güzergâhları üzerindeki önemli tapınaklar hedef alındı.

Bunun yanında Şah Cihan, İslâmî bayramlara ve dinî törenlere seleflerinden daha fazla önem verdi. 1633 yılında Hz. Muhammed’in doğum günü olan Mevlid için büyük bir dinî merasim düzenledi ve ulema ile sûfilere çeşitli ihsanlarda bulundu.

Hac Politikası ve İslâm Dünyasıyla İlişkiler

Şah Cihan döneminde Bâbürlülerin kutsal şehirlerle ilişkileri yeniden önem kazandı. İmparator, Hicaz’a giden hac kervanlarını desteklemek amacıyla Mir-i Hac görevlendirdi ve Gucerât limanlarından hareket eden hac gemilerinin masraflarını devlet tarafından karşıladı.

Tahta çıkışı sırasında verdiği adağı yerine getirmek amacıyla Mekke ve Medine’deki yoksullar için kullanılmak üzere mallarla birlikte âlimleri hacca gönderdi. Hükümdarlığı boyunca bu tür hac kafilelerinin gönderilmesine devam edildi.

1643 yılında Mekke Şerifi Zeyd b. Muhsin tarafından gönderilen heyet Bâbürlü sarayında kabul edildi. 1650 yılında gelen başka bir heyetin başkanı olan Şeyh Abdüssamed ise Bâbürlü sarayının ihtişamından etkilenerek Hindistan’da kaldı ve daha sonra imparatorluk hizmetine girdi.

Mimari Faaliyetler

Şah Cihan’ın hükümdarlık anlayışının en belirgin unsurlarından biri, Bâbürlü ihtişamını yansıtan anıtsal mimari projelerdi. İmparator, askerî ve siyasî gücünü yalnızca fetihlerle değil, saraylar, anıt mezarlar ve şehir düzenlemeleriyle de görünür hâle getirmeyi amaçladı. Bu dönemde inşa edilen yapılar, Bâbürlü mimarisinin en görkemli örnekleri arasında yer aldı.

Taht-ı Tâvûs

Şah Cihan’ın hükümdarlık ihtişamını simgeleyen ilk büyük projelerinden biri Taht-ı Tâvûs oldu. İmparator, cülus merasiminde kullanacağı bu taht için elmas ve yaklaşık 10 milyon rupilik değerli taş ayırdı. Bâbürlü sarayının en yetenekli zanaatkârları yedi yıl boyunca tahtın yapımı üzerinde çalıştı.

Tahtın yüzeyi yakut, zümrüt, elmas ve incilerle işlenmiş karmaşık motiflerle süslendi. Üzerindeki en dikkat çekici unsur, değerli taşlarla süslenmiş tavus kuşu biçimindeki sayvandı. Şah Cihan, 1625 yılında Agra Kalesi’nde geniş bir topluluğun huzurunda bu yeni tahtına oturdu.

Tac Mahal

Şah Cihan’ın en büyük mimari projesi, eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı Tac Mahal oldu. Mümtaz Mahal, 17 Haziran 1631 tarihinde Dekken’deki Burhanpûr’da on dördüncü çocuğunu doğururken hayatını kaybetti. Şah Cihan, eşinin ölümü üzerine uzun süre yas tuttu ve naaşının Agra’ya getirilmesinin ardından Yamuna Nehri kıyısında büyük bir anıt mezarın inşasını başlattı.

Beyaz mermerden inşa edilen Tac Mahal, dört ince minareyle çevrili büyük kubbeli türbesiyle geniş bir yapı kompleksinin merkezini oluşturuyordu. Yaklaşık kırk iki dönümlük alanı kaplayan kompleks; anıtsal giriş kapısı, bahçeler, su kanalları ve çeşitli yapılarla birlikte tasarlandı. İnşası on yedi yıl sürdü.

Tac Mahal yalnızca bir anıt mezar değil, aynı zamanda Şah Cihan’ın hükümdarlık anlayışının ve İslâmî sembolizminin bir ifadesiydi. Yapının bahçeleri, geçitleri ve süslemeleri cennet tasavvuruyla ilişkilendirildi. Dört su kanalı cennetteki dört nehri, merkezdeki mermer havuz Havz-ı Kevser’i, kubbeli mezar ise ilahî divanın sembolik bir yansımasını temsil edecek şekilde tasarlandı.

Yapının kitabelerinde Kur’an ayetleri kullanıldı. Özellikle giriş kapısında yer alan Fecr sûresi, kıyamet ve cennet temalarını vurgulayan bir anlam dünyası oluşturdu. Tac Mahal böylece hem Mümtaz Mahal’in hatırasını yaşatan bir mezar hem de Şah Cihan’ın İslâmî hükümdarlık anlayışını simgeleyen bir yapı hâline geldi.

Şahcihanâbâd ve Yeni Başkent Delhi

Şah Cihan’ın en iddialı şehircilik projesi, 1639 yılında başlayan yeni başkent Şahcihanâbâd’ın inşasıydı. Agra’nın kalabalıklaşması ve saray hayatının ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalması üzerine imparator, Delhi yakınlarında Yamuna Nehri kıyısında yeni bir merkez kurmaya karar verdi.

Delhi, geçmiş Müslüman hükümdarların merkezi olması ve çok sayıda dinî yapıya sahip bulunması nedeniyle sembolik açıdan önemli bir yerdi. Yeni başkent, Bâbürlü iktidarının İslâmî ve hanedanî mirasını yeniden vurgulayan bir şehir olarak tasarlandı.

İnşaat 29 Nisan 1639’da başladı ve dokuz yıl sürdü. Kale ve çevresindeki yapıların yapımı için yaklaşık 6 milyon rupi harcandı. Şah Cihan, 19 Nisan 1648’de tamamlanan Şahcihanâbâd’a resmen yerleşti.

Şehrin merkezinde yer alan Kale-i Mübarek, kırmızı kumtaşından yapılmış büyük bir saray-kale kompleksiydi. Kale içinde imparatorun, ailesinin ve hareminin kullandığı yapılar bulunuyordu. Yamuna Nehri kıyısındaki konumu, bahçeleri, su yolları ve saray bölümleriyle şehir, imparatorluk ihtişamının merkezlerinden biri hâline geldi.

Kalenin karşısında yer alan Cuma Mescidi, Hindistan’daki en büyük camilerden biri olarak tasarlandı. Bunun yanında medrese, dârüşşifâ, hanlar, hamamlar ve çarşılar şehrin kamusal hayatını tamamlayan unsurlardı.

Şahcihanâbâd, yalnızca bir yönetim merkezi değil, aynı zamanda Bâbürlü siyasî kültürünün günlük olarak sergilendiği bir imparatorluk şehriydi. Saray törenleri, çarşıları, bahçeleri, camileri ve kamu yapılarıyla şehir, Şah Cihan döneminin siyasî ve kültürel gücünü yansıtan bir merkez oldu.

Diğer Mimari Faaliyetler

Şah Cihan’ın mimari faaliyetleri Tac Mahal ve Şahcihanâbâd ile sınırlı kalmadı. 1637’de tamamlanan Cihângîr’in anıt mezarı, Lahor Kalesi’ndeki genişletme ve yenileme çalışmaları ile 1641-1642 yıllarında Keşmir’de düzenlenen Şalimar Bağları bu dönemin önemli projeleri arasında yer aldı.

Şah Cihan’ın yaklaşık otuz yıllık hükümdarlığı boyunca mimari faaliyetlere büyük kaynak ayırdığı, ancak bu harcamaların askerî seferler ve fetih giderleriyle karşılaştırıldığında sınırlı kaldığı belirtilmektedir.

İdarî Birliğin Güçlendirilmesi

Şah Cihan döneminde Bâbürlü İmparatorluğu, merkezî otoritenin güçlendirilmesi ve uzak bölgelerde imparatorluk yönetiminin daha etkin hâle getirilmesi yönünde genişleme siyaseti izledi. Şah Cihan, önceki dönemlerde gevşek bağlarla bağlı olan bazı bölgelerde doğrudan idareyi güçlendirmeye çalıştı.

Baglâna’nın İlhakı

Bâbürlü toprakları ile Dekken arasındaki önemli güzergâhlardan biri üzerinde bulunan Baglâna, uzun süre Müslüman hükümdarlara haraç ödeyen küçük bir Racpût krallığı olarak varlığını sürdürmüştü. Şah Cihan, 1637 yılında bölgenin tamamen imparatorluğa katılmasına karar verdi.

Mîrza Evrengzîb komutasındaki Bâbürlü kuvvetleri Baglâna’yı kısa sürede ele geçirdi. Bölgenin hükümdarı Raca Baharci, 3.000 zât rütbesiyle Bâbürlü hizmetine alındı ancak eski krallığı üzerinde vatan statüsünde yönetici olarak bırakılmadı. Bunun yerine Baglâna, Handeş eyaletine bağlandı ve merkezî yönetimin görevlendirdiği memurlar tarafından idare edilmeye başlandı.

Yerel yöneticilerin desteğiyle Bâbürlü vergi sistemi uygulanmaya başlanırken, Baharci’nin ölümünden sonra oğlu Müslüman olarak Devletmend Han unvanını aldı ve daha düşük bir rütbeyle bölgedeki câgîr sahiplerinden biri hâline getirildi.

Sind Bölgesinde Merkezîleşme

İndus Nehri’nin aşağı kesimlerini kapsayan Sind bölgesi, küçük kabile devletleri ve gevşek siyasî yapısı nedeniyle Bâbürlü yönetimi açısından sorunlu bölgelerden biriydi. Şah Cihan döneminde imparatorluk idarecileri, burada daha güçlü bir merkezî denetim kurmaya yöneldi.

Bâbürlü sûbedârları ve fevcdârları, kabilelerin kontrolündeki alanlara askerî seferler düzenledi. Bu seferler sonucunda çok sayıda kabile mensubu öldürüldü veya esir alındı. Bölgede süvari ve tüfekli birliklerin bulunduğu küçük askerî merkezlerden oluşan bir ağ kuruldu.

Bu uygulamalar, şehir çevrelerindeki tarım alanlarının korunmasını ve ticaret yollarının daha güvenli hâle gelmesini sağladı. Kervan ve nehir ticaretinin kabile saldırılarından korunması, Sind’in imparatorluk ekonomisi içindeki önemini artırdı.

Bâbürlü yönetimi, yalnızca askerî baskıya değil, yerel unsurlarla uzlaşmaya da başvurdu. Kabile liderlerine vergi toplama görevleri, unvanlar ve câgîrler verilerek imparatorluk sistemine dâhil edilmeye çalışıldılar. Bazı sûfîler de kabileler arasındaki anlaşmazlıklarda arabulucu olarak kullanıldı ve kendilerine vergiden muaf araziler ile tahsisatlar sağlandı.

Bundelâlar ile Mücadele

Şah Cihan döneminde merkezî otoritenin güçlendirilmesi amacıyla mücadele edilen önemli yerel güçlerden biri Bundelâ Racpûtları oldu. Bundelâlar, Orta Hindistan’daki Bundelkand bölgesinde güçlü bir yerel hanedan oluşturmuşlardı.

Ekber döneminde Bâbürlü hâkimiyetini kabul eden Bundelâlar, Cihângîr döneminde Bîr Singh Dev’in yükselişiyle daha bağımsız bir konuma gelmişti. Bîr Singh Dev, 1595 yılında Ekber’in yakın adamlarından Ebu’l Fazl’ın öldürülmesinde rol oynamış ve daha sonra Cihângîr tarafından desteklenerek Bundelâ tahtına geçirilmişti.

Bîr Singh Dev’in ölümünden sonra oğlu Cuchâr Singh, Şah Cihan’ın huzuruna çıktı. Ancak imparator, babasının serveti ve toprakları hakkında soruşturma başlattı. Bunun üzerine endişeye kapılan Cuchâr Singh, izin almadan Urçha’ya döndü.

Şah Cihan, bu hareketi merkezî otoriteye karşı bir meydan okuma olarak değerlendirdi ve 34.000 kişilik bir ordu gönderdi. Bâbürlü kuvvetleri Urçha’yı ele geçirdi, bölgeyi yağmaladı ve Bundelâ ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Cuchâr Singh, yüksek miktarda savaş tazminatı ödemeyi, savaş filleri teslim etmeyi ve bazı toprakların ilhakını kabul etmek zorunda kaldı.

Ancak Cuchâr Singh’in daha sonra Gond bölgesine düzenlediği izinsiz sefer, yeniden Bâbürlü müdahalesine yol açtı. Bundelâlar, Gondların Çovragarh kalesini ele geçirerek büyük bir hazineyi yağmalamışlardı. Şah Cihan bunun üzerine Mîrza Evrengzîb’in sembolik komutasında yeni bir ordu gönderdi.

Bâbürlü ordusu Urçha’yı ele geçirerek daha itaatkâr bir Bundelâ yöneticisini iktidara getirdi. Cuchâr Singh ve ailesi takip edildi; bazı aile üyeleri öldürüldü, bazıları saraya gönderildi, oğullarından bazıları ise İslâmiyet’i kabul etti.

Çanda’daki Gond hükümdarı da Bâbürlü üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı ve düzenli haraç ödemeyi kabul etti. Urçha’daki Bundelâ hazinesinden büyük miktarda değerli eşya ve sikke ele geçirildi.

Bu seferler sonucunda Bundelkand ve Gondvana bölgelerinde Bâbürlü hâkimiyeti yeniden güçlendirildi. Şah Cihan’ın yerel hanedanlara yönelik politikası, önceki dönemlerdeki gevşek bağlılık ilişkilerinden daha sıkı bir merkezî kontrol anlayışına dayanıyordu.

Kuzeybatı Sınırındaki Yenilgi: Belh

Şah Cihan, 1640’lı yıllarda Bâbürlü hanedanının tarihî mirası olarak gördüğü Orta Asya topraklarını yeniden ele geçirme girişiminde bulundu. Özbeklerin hâkimiyetindeki Buhara, Semerkant, Belh ve Bedahşan bölgeleri, Timurlu geçmişi nedeniyle Bâbürlü hükümdarları için yalnızca stratejik değil, aynı zamanda sembolik bir öneme sahipti.

Kâbil ve Peşâver’in kontrol altına alınması kuzeybatı sınırının güvenliğini artırmış olsa da Özbekler, bozkır askerî gücüne sahip önemli bir tehdit olmaya devam ediyordu. Şah Cihan, Buhara Hanlığı ile diplomatik ilişkileri sürdürerek bölgedeki siyasî gelişmeler hakkında bilgi edinmeye çalıştı. Bu ilişkilerde Nakşibendiyye tarikatına mensup kişiler önemli aracılar olarak kullanıldı.

1640’lı yılların ortalarında Buhara Hanı Nazar Muhammed Han, oğlu Abdülaziz ile yaptığı mücadeleyi kaybedince Bâbürlü sarayından yardım istedi. Şah Cihan, Sünnî hükümdarlar arasındaki dostluk ve dinî yakınlığı gerekçe göstererek bu talebe olumlu karşılık verdi.

İmparator, Mîrza Murâd komutasında 60.000 asker ve güçlü sahra topçularından oluşan bir ordu gönderdi. Seferin amacı Nazar Muhammed Han’ı yeniden tahtına yerleştirmek, bu mümkün olmadığı takdirde bölgeyi Bâbürlü hâkimiyetine almaktı.

1646 yılının Temmuz ayında Mîrza Murâd ve Ali Merdan Han, ciddi bir direnişle karşılaşmadan Belh’i ele geçirdi. Bâbürlü kuvvetleri Nazar Muhammed Han’ın 12 milyon rupilik hazinesini ele geçirdi ancak kaçan hükümdarı yakalayamadı.

Ancak Belh’in sert coğrafyası ve düşmanca tutumu kısa sürede Bâbürlü ordusunu zor durumda bıraktı. Bölgeden yeterli ikmal sağlanamaması, savaş nedeniyle tarım alanlarının zarar görmesi ve yerel direniş, ordunun konumunu zayıflattı. Bunun üzerine Şah Cihan, veziri Sa‘dullah Han’ı yeni bir düzenleme yapmak üzere görevlendirdi.

Şah Cihan, ikinci oğlu Evrengzîb’i Belh sûbedârı olarak tayin etti. Evrengzîb, bölgeye ulaştığında Özbek kuvvetlerinin sürekli saldırılarıyla karşılaştı. Bâbürlü topçu ve tüfekli birlikleri etkili olsa da hareketli Özbek birlikleri uzun süren akınlarla imparatorluk ordusunu zor durumda bıraktı.

1647 yılı boyunca Belh’te kalan Bâbürlüler, Buhara hükümdarı Abdülaziz ile uzun müzakereler yürüttüler. Ancak ordunun ikmal sorunları çözülemedi. Belh’in bağ ve tarım alanlarının savaş nedeniyle zarar görmesi, askerî birliklerin ihtiyaçlarını karşılamasını güçleştirdi.

Sonunda Evrengzîb, 1647 yılının Ekim ayında Belh yönetimini kâğıt üzerinde Bâbürlü hâkimiyetini kabul eden Nazar Muhammed Han’a bıraktı. Bâbürlü ordusu Kâbil’e geri çekilirken karla kaplı geçitlerde Özbek saldırıları ve Türkmen akınları nedeniyle ağır kayıplar verdi.

1647 tarihli Bâbürlü-Özbek anlaşması sonucunda imparatorluk kuzey sınırlarını Kâbil’in ötesine kadar genişletmiş olsa da Belh ve çevresinde kalıcı bir hâkimiyet kuramadı. Şah Cihan’ın Orta Asya’daki Timurlu mirasını yeniden canlandırma girişimi, uzaklık, lojistik sorunlar ve güçlü yerel direniş nedeniyle başarısız oldu.

Belh seferi, Bâbürlülerin Orta Asya’ya yönelik genişleme siyasetinin sınırlarını gösterdi. İmparatorluk, zengin Hindistan topraklarından çok daha düşük ekonomik getirisi olan bu bölgelerde büyük askerî ve mali kaynaklar harcadı.

Kuzeybatı: Kandehar

Şah Cihan’ın kuzeybatıdaki bir diğer önemli hedefi, Safevîlerin elinde bulunan Kandehar Kalesi’ni yeniden ele geçirmekti. Kandehar, hem Hindistan’a açılan stratejik bir geçit hem de Timurlu ve Safevî hanedanları arasındaki rekabetin sembollerinden biri olarak görülüyordu.

1638 yılında Safevî hükümdarı Şah Safî’nin baskısından çekinen Safevî kumandanı Ali Merdan Han, kuşatma altındaki Kandehar’ı Bâbürlülere teslim etti. Şah Cihan, önemli bir Safevî emiri olan Ali Merdan Han’ı büyük bir törenle kabul ederek kendisine yüksek mansab verdi ve Keşmir sûbedârlığına atadı.

Ancak Kandehar’ın kaybı Safevîler tarafından unutulmadı. II. Şah Abbas döneminde Safevîler kaleyi geri almak için harekete geçti. 1648 kışında başlayan Safevî seferi sırasında Şah Cihan, Belh seferinin yarattığı sıkıntılar ve kış şartları nedeniyle zamanında destek kuvvet gönderemedi. İki ay süren kuşatmanın ardından Kandehar Safevîlerin eline geçti.

Bu yenilgi üzerine Şah Cihan, sonraki dört yıl içinde kaleyi geri almak için üç büyük sefer düzenledi. Ancak bu girişimlerin tamamı başarısızlıkla sonuçlandı.

1649 yılında Kâbil’e geçen Şah Cihan, Sa‘dullah Han ve Evrengzîb komutasında 50.000 kişilik bir ordu gönderdi. Bâbürlü kuvvetleri Kandehar’a ulaşmasına rağmen kalenin güçlü savunmasını aşamadı ve geri çekildi. 1652 yılında Evrengzîb’in yönettiği ikinci büyük sefer de aynı şekilde sonuçlandı.

Bâbürlülerin başarısızlığında uzun ikmal hatları, Safevîlerin kararlı savunması ve özellikle kuşatma topçularındaki yetersizlik etkili oldu. Safevî topları kuşatma kuvvetlerine önemli zarar verirken Bâbürlü topları yeterli etkinliği gösteremedi.

1653 yılında Şah Cihan son bir girişimde bulunarak oğlu Dârâ Şükûh’u büyük bir orduyla Kandehar üzerine gönderdi. Yeni kuşatma topları hazırlanmasına rağmen kale alınamadı ve ordu geri çekilmek zorunda kaldı.

Böylece Belh ve Kandehar seferleri, Şah Cihan’ın kuzeybatı siyasetinin en büyük başarısızlıkları hâline geldi. Bâbürlüler Semerkant’a ulaşamadıkları gibi Kandehar’ı da yeniden ele geçiremediler. Bu seferler imparatorluğun büyük miktarda kaynak tüketmesine rağmen kalıcı bir kazanım sağlamadı.

Himalaya Etekleri ve Küçük Tibet

Şah Cihan döneminde Bâbürlüler, kuzeydeki dağlık bölgelerde de hâkimiyetlerini genişletmeye çalıştılar. Himalaya eteklerindeki Garhval Racput devleti, 1635 yılında Bâbürlü hâkimiyetini kabul ettirmeye yönelik girişime başarıyla karşı koydu.

Yaklaşık yirmi yıl sonra Bâbürlüler yeniden harekete geçti. Ancak Srinagar’a yönelik sefer de sonuç vermedi. Bunun üzerine Şah Cihan, topçu desteğine sahip bir kuvvet göndererek Garhval racasını 1656 yılında teslim olmaya ve haraç ödemeye zorladı.

Bâbürlüler ayrıca Keşmir’in kuzeyindeki Baltistan veya Küçük Tibet bölgesiyle de ilgilendi. Bölgenin Müslüman hükümdarı Abdal, 1634 yılında cuma hutbelerinde Şah Cihan’ın adını okutmak suretiyle bağlılığını ilan etti.

Ancak sınırdaki gelişmeler üzerine Keşmir sûbedârı Zafer Han, 1637 yılında bölgeye askerî sefer düzenledi. Zorlu dağ geçitlerinden ilerleyen Bâbürlü ordusu sert bir direnişle karşılaşmasına rağmen sonunda kaleleri ele geçirdi. Abdal teslim oldu ve Bâbürlü hâkimiyetini kabul etti.

Kuzeydoğu

Şah Cihan döneminde Bâbürlüler, Brahmaputra vadisindeki sınır bölgelerinde de hâkimiyetlerini genişletmeye çalıştı. Kûç Bihâr ve Kâmrûp bölgelerinin imparatorluk sınırları içine alınması, doğu sınırlarının güvenliği açısından önemli görülüyordu.

Brahmaputra vadisinin stratejik geçitleri, Kâmrûp’un merkezi Hâco’da bulunan bir Bâbürlü fevcdârı tarafından korunuyordu. Bölgenin ötesinde ise Ahom Krallığı’nın himayesinde bulunan Darâng gibi tampon siyasî oluşumlar yer alıyordu. Bu sınır bölgesindeki ticaret ilişkileri iki taraf için de ekonomik önem taşıyordu. Fil, altın, biber ve değerli kereste gibi ürünler Hindistan pazarlarında rağbet görürken, Hint tekstil ürünleri de Brahmaputra’nın yukarı kesimlerindeki pazarlarda alıcı buluyordu.

Ancak 1636 yılının başlarında ilişkiler bozulmaya başladı. Assamlı Müslüman bir tüccarın Ahom topraklarında öldürülmesi, iki taraf arasındaki gerilimi savaşa dönüştürdü. Ahomlar Kâmrûp’a saldırarak Hâco’daki Bâbürlü garnizonunu teslim olmaya zorladılar.

Bunun üzerine Bengal’den gönderilen Bâbürlü kuvvetleri harekete geçti. 1637 yılında gerçekleşen Burpeta Savaşı’nda Bâbürlü ordusu süvari birlikleri, topçuları, tüfekçileri ve savaş gemileriyle Ahom kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Bâbürlüler Brahmaputra üzerindeki Kâclik nehri kalesini de ele geçirerek ilerlemelerini sürdürdüler.

Ahom kuvvetleri 1638 yılında yeniden harekete geçti. Ahom ordusu ve nehir filosu Kâclik yakınlarında Bâbürlü birliklerini ağır kayıplara uğratarak geri püskürttü. Bunun ardından iki taraf arasında anlaşma yapıldı.

Anlaşmaya göre Ahomlar Kâmrûp üzerindeki Bâbürlü hâkimiyetini kabul ederken, Bâbürlüler de Ahom hükümdarının bağımsız statüsünü tanıdı. Böylece bölge yaklaşık yirmi yıl sürecek bir istikrara kavuştu.

Şah Cihan’ın bu anlaşmayı kabul etmesi, doğudaki Ahom Krallığı’nın Safevîler gibi Bâbürlü idarî sisteminin dışında kalan bağımsız bir güç olarak varlığını sürdürmesine izin verdi.

Dekken

Şah Cihan’ın hükümdarlığının en önemli askerî hedeflerinden biri Dekken bölgesindeki Müslüman devletlerin tamamen Bâbürlü hâkimiyetine alınmasıydı. Cihangir’in ölümünden önce Dekken siyasetinde önemli bir rol oynayan Şah Cihan, tahta çıktıktan sonra bu bölgedeki üstünlüğünü kesinleştirmek için harekete geçti.

Han Cihan Lûdî’nin yenilgisinin ardından imparator, Ahmednagar üzerine büyük bir sefer düzenledi. 1632 yılında Mehâbet Han komutasındaki Bâbürlü ordusu Devletâbâd Kalesi’ni ele geçirdi. Bu olay Ahmednagar Sultanlığı’nın bağımsızlığının sona ermesi anlamına geliyordu.

Ahmednagar’daki genç Nizamşahî hükümdarı yakalanarak Gevâliyâr Kalesi’ne gönderildi. Bölgedeki birçok Müslüman emir ve bazı Marata liderleri Bâbürlü hizmetine girdi. Fethedilen topraklarda Bâbürlü eyalet sistemi uygulanmaya başlandı ve yeni memurlar görevlendirildi.

Ahmednagar’ın ortadan kaldırılmasının ardından Şah Cihan dikkatini Dekken’de kalan iki büyük devlete çevirdi: Batı Dekken’deki Bîcâpûr Adilşâhîleri ve Doğu Dekken’deki Gûlkünde Kutubşâhîleri.

1635 yılında Şah Cihan, bu devletlerden Bâbürlü üstünlüğünü açıkça kabul etmelerini istedi. Talepler arasında Timurlu hükümdarının adına sikke bastırılması, cuma hutbelerinde onun adının okutulması, yıllık haraç ödenmesi ve saraylarda Bâbürlü temsilcilerinin bulundurulması vardı.

Gûlkünde hükümdarı bu talepleri kabul ederken, Bîcâpûr hükümdarı Adil Şah reddetti. Bunun üzerine Şah Cihan üç ayrı Bâbürlü ordusunu bölgeye gönderdi. Bîcâpûr ağır bir yenilgi aldı ve sonunda Bâbürlü şartlarını kabul etmek zorunda kaldı.

Bu gelişmeler sonucunda hem Bîcâpûr hem de Gûlkünde, Bâbürlü nüfuz alanı içine girdi. Böylece Şah Cihan döneminde Dekken’deki siyasî denge Bâbürlü üstünlüğü lehine yeniden düzenlendi.

İmparatorluğun Genel Durumu

Şah Cihan dönemi, Bâbürlü İmparatorluğu’nun siyasî gücünün, ekonomik kaynaklarının ve askerî kapasitesinin zirveye ulaştığı dönemlerden biri olarak kabul edildi. İmparatorun büyük mimarî projeleri, genişleyen sınırlar ve artan devlet gelirleri, hanedanın ihtişamını göstermenin araçlarıydı.

Saray tarihçisi Abdülhamid Lahurî, Şah Cihan’ın hükümdarlığının ilk yirmi yılını anlattığı eserinde imparatorluğun temel özelliklerini sınırları, gelirleri, zenginliği ve askerî gücü üzerinden değerlendirdi.

Lahurî’ye göre Bâbürlü egemenliği kuzeybatıda Sind’den doğuda Brahmaputra’daki Silhat’a, kuzeyde Belh’ten güneyde Dekken sınırlarına kadar uzanıyordu. İmparatorluk yirmi iki eyalete ayrılmış ve bu eyaletlerde 4.350 pergene bulunuyordu.

Devlet gelirleri de Şah Cihan döneminde önemli ölçüde arttı. Lahurî’nin verdiği bilgilere göre yıllık gelirler 8.800 milyon dâma ulaşmıştı. Bu artışta yeni fethedilen bölgelerin yanı sıra tarımsal üretimdeki yükseliş ve eski eyaletlerin ekonomik toparlanması etkili oldu.

Şah Cihan, büyük askerî harcamalara ve kapsamlı imar faaliyetlerine rağmen önemli miktarda hazine biriktirmeyi başardı. İmparatorluk rezervleri yaklaşık 95 milyon rupiye ulaşırken saraylar, camiler, kaleler, bahçeler ve diğer yapılar için milyonlarca rupi harcandı.

Bâbürlü ordusu da döneminin en büyük askerî güçlerinden biriydi. Lahurî’nin verdiği rakamlara göre ücretli süvarilerin sayısı yaklaşık 200.000’di. Bunun yanında saray birlikleri, tüfekçiler, topçular ve eyaletlerde görev yapan askerî kuvvetler bulunuyordu.

Şah Cihan döneminde mansabdâr sistemi ve câgîr düzeni devlet askerî yapısının temelini oluşturmaya devam etti. Ancak artan askerî harcamalar ve genişleyen imparatorluk, bu sistemin yönetiminde bazı teknik sorunlar ortaya çıkardı.

Câgîr gelirleri ile mansabdârların askerî yükümlülükleri arasında zamanla uyumsuzluklar oluştu. Devlet, bu sorunları çözmek için gelir kayıtlarını düzenlemeye ve arazilerin verimlilik durumuna göre yeni sınıflandırmalar yapmaya başladı.

Dekken’de uygulanan yeni gelir düzenlemeleri, özellikle Mürşid Kulı Han’ın çalışmalarıyla daha sistemli hâle getirildi. Terk edilmiş köylerin yeniden iskân edilmesi, sulama faaliyetlerinin desteklenmesi ve arazi ölçümlerinin yapılmasıyla bölgenin ekonomik kapasitesi artırılmaya çalışıldı.

Bununla birlikte Bâbürlü askerî sistemi teknolojik açıdan bazı sorunlar yaşamaya başladı. Ateşli silahlar ve top teknolojisi alanında önemli gelişmeler yaşansa da Şah Cihan döneminde bu alanlarda kapsamlı bir yenilik politikası uygulanmadı.

Bâbürlü ordusu hâlen geleneksel süvari gücüne dayanıyor, yay ve ok kullanımını sürdürüyordu. Tüfekli birlikler ve toplar bulunmasına rağmen bunların kullanımı Safevîler ve Avrupa güçleriyle karşılaştırıldığında sınırlı kalıyordu.

Kandehar kuşatmaları sırasında ortaya çıkan topçu yetersizlikleri, Bâbürlü askerî teknolojisinin sınırlarını açık biçimde gösterdi. Buna rağmen Şah Cihan döneminde imparatorluk, geniş toprakları, yüksek gelirleri ve güçlü merkezî yönetimiyle alt kıtanın en büyük siyasî gücü olmayı sürdürdü.

Bu seferler, Şah Cihan dönemindeki Bâbürlü askerî gücünün alt kıtanın çevresindeki dağlık bölgelerde de etkili olabildiğini gösterdi. Ancak Belh ve Kandehar örneklerinin aksine Himalaya bölgelerindeki başarılar daha sınırlı hedeflere dayanıyordu.

Bâbürlü Soylu Sınıfının Değişimi

Saray tarihçisi Abdülhamid Lahurî, eserinin sonunda Şah Cihan dönemindeki imparatorluk ileri gelenlerinin bir listesini vermiştir. Bu listede çoğunlukla 500 zât ve üzerindeki rütbeye sahip emirler ve mansabdârlar yer almakta, ayrıca bazı şeyh, ulemâ, hekim ve şairlerden de söz edilmektedir. Lahurî’nin hazırladığı kayıt, XVII. yüzyıl ortalarındaki Bâbürlü soylu sınıfını incelemek için önemli kaynaklardan biridir.

Lahurî, 1647/48 yılı itibarıyla 133’ü vefat etmiş, 445’i görevde bulunan toplam 578 kişinin adını kaydetmiştir. İsimler, saray protokolündeki öncelik ve rütbe sıralamasına göre düzenlenmiştir. Zât rütbeleri yüksek mansabdârlarda binerli, daha düşük rütbelerde ise beş yüzlü ve yüzlü artışlarla belirtilmiştir. Sûvar rütbesine sahip olanların ayrıca beslemekle yükümlü oldukları asker sayıları da kaydedilmiştir.

Şah Cihan döneminde imparatorluğun genişlemesine bağlı olarak mansabdârların ve emirlerin sayısı arttı. Ekber döneminin sonunda 283 olan emir sayısı, 1647 yılında 443’e yükseldi. Bununla birlikte siyasî güç, askerî yönetim ve servet büyük ölçüde yüksek rütbeli sınırlı bir emir grubunun elinde bulunmaya devam etti. Mirzalar ve 2.500 zât üzerindeki rütbeye sahip büyük emirlerden oluşan yaklaşık yetmiş üç kişilik grup, imparatorluk yönetiminde önemli bir konuma sahipti.

Bu grubun başında Şah Cihan’ın oğulları bulunuyordu. Veliaht Dârâ Şükûh, 20.000 zât ve 20.000 sûvarlık rütbesiyle en yüksek konumdaydı. Onu Şah Şücâ, Evrengzîb ve Murâd Bahş takip ediyordu. Dört şehzadenin şahsî tahsisatları ve askerî birlikleri için ayrılan miktar toplam 724 milyon dâma ulaşıyordu.

2.500 zât ve üzerindeki yüksek rütbeli emirlerden oluşan seçkin grup, imparatorluk gelirlerinin önemli bir bölümünü kontrol etmekteydi. Bu emirler, kendilerine tahsis edilen gelirler karşılığında askerî birlikler beslemekle yükümlüydü. Ayrıca kendi çevrelerinde daha düşük rütbeli mansabdârlar, akrabalar ve hizmet gruplarından oluşan bağlı yapılar bulunuyordu.

Yüksek rütbeli mansabdârların çoğunluğu Müslüman emirlerden oluşmaktaydı. İranî ve Turanî kökenli emirler yönetici kadrolarda önemli bir ağırlığa sahipti. Bununla birlikte imparatorluğun genişlemesiyle soylu sınıfı daha çeşitli hâle geldi. Afgan emirlerin sayısı ve rütbeleri arttı; yerli Müslümanlar, Racpûtlar ve diğer bölgesel aristokrat gruplar da Bâbürlü hizmetine dâhil edildi.

Racpûtlar, Şah Cihan döneminde önemli bir unsur olmaya devam etti. Yüksek rütbeli Racpût liderleri kendi hanedan bölgeleriyle bağlantılarını koruyarak mansabdâr sistemi içinde yer aldılar. Ancak Racpûtlar genellikle askerî görevlerde kullanıldı; idarî görevlerde ve sûbedârlık makamlarında daha sınırlı bir rol üstlendiler.

Dekken fetihleriyle birlikte Bâbürlü soylu sınıfına yeni gruplar katıldı. Daha önce Dekken sultanlıklarının hizmetinde bulunan bazı Müslüman emirler ile Marata kumandanları imparatorluk hizmetine alındı. Malucî Bhonslâ ve Pârsucî gibi Marata liderleri Dekken seferlerinde görev aldı. Bununla birlikte Marata soyluları, Racpûtlar kadar geniş bir şekilde imparatorluk aristokrasisine dâhil edilmedi.

Şah Cihan döneminde soylu sınıfın yapısındaki değişim, saray kültüründeki dönüşümle birlikte gerçekleşti. Ekber ve Cihangir dönemlerinde görülen hükümdara bağlılık anlayışı, Şah Cihan döneminde daha çok hânezâdlık kavramı etrafında şekillendi. Hânezâd olarak tanımlanan emirler, ailelerinin nesiller boyunca Bâbürlü hizmetinde bulunmasını bir ayrıcalık ve bağlılık unsuru olarak görmekteydi.

Hânezâdlık anlayışı, soyluların askerî ve saray kültürü içinde yetişmesini, hükümdara hizmeti bir görev ve itibar kaynağı olarak görmesini ifade ediyordu. Soyluların eğitiminde savaşçılık, nezaket, edebiyat, sanat ve saray adabı önemli unsurlar arasında yer alıyordu.

Şah Cihan döneminin ortalarına gelindiğinde Bâbürlü soylu sınıfı, İranî, Turanî, Hintli Müslüman, Racpût, Afgan ve Dekkenli unsurları içeren geniş bir yapıya dönüşmüştü. Ancak bu dönemin sonunda hanedan içindeki veraset meselesi imparatorluğun karşı karşıya kalacağı büyük siyasî krizin başlangıcını oluşturdu.

Veraset Savaşı (1657–1659)

Şah Cihan’ın saltanatının son yıllarında Babürlü İmparatorluğu’nda taht meselesi, yalnızca hanedan içi bir mücadele olmaktan çıkarak siyasî ve düşünsel bir ayrışmaya dönüştü. İmparatorun en büyük oğlu Dârâ Şükûh, Ekber döneminden miras kalan dinî hoşgörü ve eklektik anlayışın temsilcisi olarak görülürken, üçüncü oğlu Evrengzîb daha muhafazakâr ve şeriata dayalı bir devlet anlayışını savunan çevrelerin desteğini kazandı.

Dârâ Şükûh’un çevresinde Ekber’in politikalarını benimseyen emirler, askerî ve sivil görevliler, âlimler ve entelektüeller toplandı. Evrengzîb ise imparatorluğu daha belirgin bir İslâmî kimliğe kavuşturmayı amaçlayan Müslüman emirler, yöneticiler ve ulemâ tarafından desteklendi. 1640’lı ve 1650’li yıllarda Dekken siyaseti, özellikle Bîcâpûr ve Gûlkünde sultanlıklarıyla ilişkiler, iki prens arasındaki rekabetin önemli alanlarından biri hâline geldi.

Şah Cihan’ın dört oğlu arasında taht mücadelesine en güçlü adaylar Dârâ Şükûh ile Evrengzîb’di. Bengal, Bihar ve Orissa valisi Muhammed Şüca ile Gucerât ve Mâlvâ valisi Murâd Bahş da önemli askerî ve idarî tecrübeye sahip olmalarına rağmen diğer iki kardeş kadar güçlü adaylar olarak görülmüyordu.

Dârâ Şükûh ve Evrengzîb

Dârâ Şükûh, veliaht olarak sarayda bulunuyor ve babası Şah Cihan’ın güvenini taşıyordu. Hanedan içindeki en önemli destekçisi, Mümtaz Mahal’in ölümünden sonra saray ailesinin önde gelen isimlerinden biri hâline gelen ablası Cihanârâ Begüm’dü.

Dârâ, entelektüel ilgileri ve tasavvufa duyduğu yakınlıkla büyük dedesi Ekber’in düşünce dünyasına benzer bir çizgiye sahipti. Kadiriye tarikatına bağlı şeyhler Molla Mîr ve Molla Şah Bedahşî’nin müridi oldu. Hindu ve İslâmî düşünce gelenekleri arasında ortak noktalar kurmaya çalışan Dârâ, 1641 yılında Vedalar ve Upanişadlar üzerine çalışmalar yaptı.

Brahman âlimlerinin yardımıyla Upanişadların elli iki bölümünü Sırr-ı Ekber adıyla Farsçaya çevirtti. Daha sonra kaleme aldığı Mecmaü’l-Bahreyn (İki Denizin Birleşmesi) adlı eserinde Hinduizm ile İslâm tasavvufu arasında benzerlikler bulunduğunu savundu. Bu yaklaşımı, bazı Müslüman çevrelerde onun dinî açıdan şüpheli görülmesine yol açtı. Cizvit rahipleri ve Hindu mistiklerle yaptığı görüşmeler de bu algıyı güçlendirdi.

Dârâ Şükûh entelektüel yeteneklerine rağmen askerî ve siyasî açıdan zayıf bir lider olarak değerlendirildi. Soyluların desteğini kazanmakta zorlandı ve sert kişiliği nedeniyle bazı güçlü emirlerle ilişkileri bozuldu.

Evrengzîb ise daha farklı bir karaktere sahipti. Dindar, disiplinli ve siyasî açıdan ihtiyatlı bir prens olarak tanınıyordu. İslâmî ilimlerle yakından ilgilendi; Kur’an, fıkıh eserleri ve klasik İslâm âlimlerinin çalışmalarını inceledi. Nakşibendiyye çevreleriyle ilişkileri bulunuyordu.

Bununla birlikte Evrengzîb’in dindarlığı siyasî hedeflerinin önüne geçmedi. Deneyimli bir kumandan ve yönetici olarak Dekken’de, Gucerât’ta, Belh seferlerinde ve Kandehar kuşatmalarında görev aldı. Şah Cihan ile ilişkileri ise genellikle mesafeliydi. Saraydaki en önemli destekçilerinden biri kız kardeşi Rûşenârâ Begüm’dü.

Dekken Meselesi

1652 yılında Dârâ Şükûh’un başarısız Kandehar seferinden sonra Şah Cihan, Evrengzîb’i yeniden Dekken valiliğine gönderdi. Evrengzîb burada idarî düzeni yeniden kurmaya çalıştı. Daha önceki kötü yönetimler, başarısız askerî faaliyetler ve ekonomik sorunlar nedeniyle bölgenin üretim kapasitesi azalmıştı.

Evrengzîb’in yönetimi sırasında mali düzenlemeler yapıldı, sulama sistemleri onarıldı, terk edilen köylerin yeniden iskânı teşvik edildi ve tarımsal gelirlerde artış sağlandı. Ancak Dekken’in masrafları hâlâ yüksek olduğundan Evrengzîb ile Şah Cihan arasında bölgenin finansmanı konusunda anlaşmazlıklar çıktı.

Evrengzîb, zenginliği ve özellikle elmas madenleriyle tanınan Gûlkünde Sultanlığı üzerine baskı kurulmasını istedi. Ancak Şah Cihan, geçmişte kendisine destek veren Gûlkünde hükümdarı Abdullah Kutubşah’a karşı daha temkinli davranarak bu girişime izin vermedi.

Bu süreçte Evrengzîb, Gûlkünde’nin güçlü devlet adamlarından Mîr Cümle Muhammed Said ile ittifak kurdu. Mîr Cümle, tüccarlık geçmişinden gelen, elmas ticareti ve deniz ticareti sayesinde büyük servet elde etmiş etkili bir yönetici ve kumandandı.

Mîr Cümle ve Evrengzîb’in Güçlenmesi

Mîr Cümle Muhammed Said, Gûlkünde Sultanlığı’nın yükselen en önemli isimlerinden biriydi. İran’da bir yağ tüccarının oğlu olarak dünyaya gelen Muhammed Said, daha sonra Gûlkünde’ye göç ederek ticaret alanında büyük bir servet kazandı. Özellikle elmas madenciliği ve deniz ticareti sayesinde etkili bir konuma yükseldi. Gûlkünde’nin İranlı tüccar ve armatör çevreleriyle yakın ilişkiler kurarak devlet yönetimi içinde önemli bir nüfuz elde etti.

1638 yılında sultanlığın başveziri olan Muhammed Said, Mîr Cümle unvanını aldı. Kendisini yalnızca bir yönetici olarak değil, aynı zamanda güçlü bir askerî lider olarak da gösterdi. 1640’lı yıllarda Kārnâtak bölgesindeki fetihleri yönetti ve Gûlkünde’nin güneydeki hâkimiyet alanını genişletti.

Mîr Cümle’nin yönetimindeki Kārnâtak bölgesi kısa sürede zengin bir eyalet hâline geldi. Koromandel Sahili’ndeki tekstil üretimi, denizaşırı ticaret ve elmas gelirleri sayesinde büyük ekonomik kaynaklar oluşturuldu. Ancak zamanla Abdullah Kutubşah ile ilişkileri bozuldu. Kendisine karşı düzenlenen bir suikast girişiminden kurtulan Mîr Cümle, yeni bir siyasî destek arayışına girdi.

Bu durum Evrengzîb için önemli bir fırsat oluşturdu. İki isim arasında kurulan ittifak, Evrengzîb’in Dekken’deki gücünü artırdı. Mîr Cümle, sahip olduğu askerî ve ekonomik kaynaklarla Evrengzîb’in Gûlkünde üzerindeki planlarının en önemli destekçisi hâline geldi.

Gûlkünde Seferi

1655 yılında Mîr Cümle’nin oğlu Muhammed Emin’in Gûlkünde sarayında yaşadığı anlaşmazlık sonucunda tutuklanması, Evrengzîb’e müdahale için gerekli fırsatı sağladı. Evrengzîb, Şah Cihan’dan destek alarak Gûlkünde üzerine harekete geçti.

Babürlü ordusu Haydarâbâd’ı ele geçirdi ve Abdullah Kutubşah Gûlkünde Kalesi’ne çekildi. Ancak Dârâ Şükûh ve Cihanârâ Begüm’ün girişimleri sonucunda Şah Cihan, Evrengzîb’in ilerleyişini durdurmasını istedi. Gûlkünde hükümdarı ağır bir savaş tazminatı ödemeyi, bazı toprakları bırakmayı ve hanedanlar arası evlilik yoluyla barış sağlamayı kabul etti.

Evrengzîb bu sonuçtan memnun olmasa da imparatorun emrine uymak zorunda kaldı. Bununla birlikte Mîr Cümle’nin Babürlü hizmetine geçmesi, Evrengzîb’in siyasî konumunu büyük ölçüde güçlendirdi. Şah Cihan’ın vezirliğine getirilen Mîr Cümle, Evrengzîb’in saraydaki en önemli destekçilerinden biri oldu.

Bîcâpûr Meselesi

1656 yılında Bîcâpûr Sultanı Muhammed Adil Şah’ın ölümü üzerine Evrengzîb ve Mîr Cümle, sultanlığın zayıflayan durumundan yararlanarak bölgeyi ele geçirmek istedi. Şah Cihan başlangıçta bu girişimi destekledi ve Mîr Cümle’yi Dekken’e gönderdi.

Babürlü orduları Bîcâpûr üzerine ilerledi ve başkenti tehdit edecek seviyeye ulaştı. Ancak Dârâ Şükûh’un etkisiyle Şah Cihan, Evrengzîb’e tam fetih gerçekleştirmemesi yönünde emir verdi. Bunun üzerine Evrengzîb, ele geçirdiği bazı bölgelerden çekilmeyi ve savaş tazminatı karşılığında anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı.

Bu gelişmeler Evrengzîb’in Şah Cihan ile ilişkilerini daha da gerginleştirdi. Dekken’de güçlü bir askerî ve siyasî konuma ulaşan Evrengzîb, artık yalnızca bir vali değil, imparatorluk tahtı için en güçlü adaylardan biri hâline gelmişti.

Veraset Savaşının Başlaması (1657)

Şah Cihan’ın 1657 yılında hastalanması, uzun süredir devam eden hanedan rekabetini açık bir taht mücadelesine dönüştürdü. Babürlü veraset anlayışında kesin bir büyük oğul hakkı bulunmadığından, imparatorun dört oğlu arasında savaş başladı.

Taht mücadelesine katılan prensler şunlardı:

  • Dârâ Şükûh: Veliaht ilan edilmişti ve sarayın desteğine sahipti.
  • Muhammed Şüca: Bengal, Bihar ve Orissa valisiydi.
  • Evrengzîb: Dekken’in dört vilayetini yönetiyordu.
  • Murâd Bahş: Gucerât ve Mâlvâ valisiydi.

Dört kardeşin de güçlü askerî ve idarî kaynakları bulunuyordu. Timurî hanedanına mensup olmaları, büyük ordular toplamalarına ve soyluların desteğini kazanmalarına imkân sağladı. Ancak mücadele sonunda yalnızca biri tahta çıkacak, diğerleri ölüm veya sürgünle karşı karşıya kalacaktı.

Şah Cihan’ın hastalığı sırasında Dârâ Şükûh yönetimi fiilen ele aldı. Kardeşlerinin adamlarını kontrol altına almaya çalıştı ve imparatorun durumuyla ilgili haber akışını sınırladı. Ancak bu durum, diğer prenslerde Şah Cihan’ın öldüğü veya artık yönetemeyecek durumda olduğu düşüncesini güçlendirdi.

Bengal valisi Muhammed Şüca kısa süre içinde kendisini imparator ilan etti ve Agra üzerine yürüdü. Ancak Dârâ’nın oğlu Süleyman Şükûh ve Raca Cay Singh tarafından gönderilen kuvvetler tarafından yenilgiye uğratıldı.

Gucerât’ta bulunan Murâd Bahş da babasının hastalığını fırsat bilerek kendisini hükümdar ilan etti ve kuzeye doğru ilerlemeye başladı.

Evrengzîb ise diğer kardeşlerinden farklı olarak hemen hükümdarlığını ilan etmedi. Bunun yerine siyasî ittifaklar kurarak ilerledi. Murâd Bahş ile gizli görüşmeler yaptı ve Dârâ’ya karşı ortak hareket etmeye karar verdi.

Darmât ve Sâmûgarh Savaşları

Evrengzîb, Murâd Bahş ile yaptığı ittifaktan sonra ordusunu kuzeye sevk etti. 1658 yılının başlarında iki kardeş güçlerini birleştirerek Şah Cihan’ın gönderdiği imparatorluk ordusuyla karşılaştı. Bu ordu, Racpût kumandanı Cesvent Singh Râthor’un komutasındaydı.

Darmât Savaşı’nda (1658) Evrengzîb, süvari birliklerini ve ateşli silah kullanan kuvvetlerini etkili biçimde kullanarak üstünlük sağladı. İmparatorluk ordusu ağır bir yenilgiye uğradı ve geride kalan birlikler Delhi’ye doğru çekildi.

Bu zafer Evrengzîb’in önündeki en önemli engeli ortadan kaldırdı. Ancak taht mücadelesinin kesin sonucu henüz belli değildi. Dârâ Şükûh, Delhi’de yaklaşık 50.000 kişilik bir ordu topladı ve Evrengzîb’in ilerleyişini durdurmak için hazırlık yaptı.

Evrengzîb, Dârâ’nın Çambal Nehri üzerindeki savunma hattını aşarak Agra yönünde ilerledi. İki ordu, Agra yakınlarındaki Yamuna Nehri kıyısında bulunan Sâmûgarh’da karşı karşıya geldi.

Sâmûgarh Savaşı (29 Mayıs 1658), veraset savaşının dönüm noktası oldu. Evrengzîb daha disiplinli birlikleri, etkili topçusu ve süvari düzeni sayesinde üstünlük sağladı. Dârâ Şükûh savaş sırasında ordusunu terk etmek zorunda kaldı ve savaş alanından kaçtı. Ordusu kısa sürede dağıldı.

Dârâ, Agra Kalesi’ndeki babasının yanına ulaştı ancak burada kalmak yerine Delhi’ye çekildi. Evrengzîb Agra’yı ele geçirdi ve ardından Şah Cihan’ın bulunduğu Agra Kalesi’ni kuşattı. Nehirden su ulaşımının kesilmesi üzerine Şah Cihan 8 Haziran 1658’de teslim oldu. Böylece imparatorun hazinesi ve askerî kaynakları Evrengzîb’in kontrolüne geçti.

Murâd Bahş’ın Tasfiyesi

Dârâ Şükûh’un takip edilmesi sırasında Evrengzîb ile Murâd Bahş arasındaki ittifak sona ermeye başladı. Murâd, Evrengzîb’in uyarılarına rağmen 25 Haziran 1658’de kardeşinin ordugâhına gitti. Burada silahlarına el konularak tutuklandı ve hapse gönderildi.

Evrengzîb daha sonra Murâd’ın askerlerini kendi hizmetine aldı. Böylece veraset mücadelesindeki rakiplerinden birini etkisiz hâle getirdi.

21 Temmuz 1658’de Delhi’de düzenlenen törende Evrengzîb, Âlemgîr unvanıyla hükümdarlığını ilan etti. Ancak taht üzerindeki hâkimiyeti henüz kesinleşmemişti; Dârâ Şükûh ve Muhammed Şüca mücadeleye devam ediyordu.

Dârâ Şükûh’un Sonu

Evrengzîb’in tahta çıkmasının ardından Dârâ Şükûh kuzeye çekildi. Satlûc Nehri’ni geçerek Sind bölgesine yöneldi ve daha sonra Gucerât’a sığındı. Burada yeniden destek toplamayı başardı ve yaklaşık 20.000 kişilik bir kuvvet oluşturdu.

Dârâ, babası Şah Cihan’ı kurtarmak amacıyla yeniden harekete geçti. Ancak Racastan’daki müttefiklerinden beklediği desteği alamadı. Evrengzîb’in ordusuyla 1659 yılının Mart ayında Ecmîr yakınlarında karşılaştı.

Üç gün süren savaş sonunda Evrengzîb’in ordusu kesin bir zafer kazandı. Dârâ yeniden kaçmayı başardı ancak artık güçlü bir destek ağı kurabilecek durumda değildi.

Dârâ, sonunda daha önce yardım ettiği Afgan liderlerinden Melik Civan’a sığındı. Ancak Melik Civan tarafından ihanete uğrayarak tutuklandı ve Evrengzîb’e teslim edildi.

Delhi’ye getirilen Dârâ Şükûh, halkın önünde küçük düşürüldü. Evrengzîb’in oluşturduğu heyet ve resmî ulema tarafından İslâm’dan sapmak ve dinî suçlarla itham edildi. 30 Ağustos 1659 gecesi Dârâ Şükûh ve küçük oğlu Sipihir Şükûh idam edildi.

Muhammed Şüca’nın Yenilgisi

Dârâ’nın ortadan kaldırılmasından sonra Evrengzîb’in karşısındaki son büyük rakip Muhammed Şüca oldu. Mîr Cümle komutasındaki Babürlü ordusu Şüca’ya karşı uzun süren bir sefer yürüttü.

Şüca doğuya çekilerek mücadele etmeye devam etti. Ancak Tanda’da kesin bir yenilgi aldı. 1660 yılında ailesi ve birkaç destekçisiyle birlikte Arakan’a sığındı. Burada siyasi bir komplo suçlamasıyla öldürüldü.

Murâd Bahş’ın İdamı

Veraset savaşlarının sonunda hayatta kalan son rakip Murâd Bahş’tı. Gevâliyâr Kalesi’nde tutulan Murâd, Evrengzîb açısından hâlâ potansiyel bir tehdit oluşturuyordu.

Evrengzîb, Murâd’ın geçmişte Gucerât divanını öldürmesi olayını yeniden gündeme getirerek hakkında hukukî süreç başlattı. Kadı tarafından suçlu bulunan Murâd Bahş, kan davası kapsamında idama mahkûm edildi ve 4 Aralık 1661’de infaz edildi.

Veraset Savaşının Sonuçları

1657–1659 arasındaki veraset savaşı, Babürlü İmparatorluğu’nun parçalanmasına yol açmadı. Timurî hanedanının prensleri mücadeleyi imparatorluğu bölmek için değil, tamamına hâkim olmak için yürüttüler. Tahta çıkan hükümdarın bütün imparatorluğu yeniden birleştireceği anlayışı hâkimdi.

Savaş, imparatorluk toplumunun geniş kesimlerinde büyük ilgi uyandırdı. Şehirlerde söylentiler yayıldı; tüccarlar, sarraflar, sûfî çevreleri ve Hindu kurumları gelişmeleri takip eden haber ağları oluşturdu. Avrupalı tüccarlar da yaşananları kendi ülkelerine aktardı.

Ancak savaş, devletin ekonomik kaynaklarını ciddi biçimde tüketti. Hazineler, emirlerin servetleri ve askerî kaynaklar büyük ölçüde harcandı. Vergi gelirlerinin merkezî yönetime ulaşması aksadı ve câgîr sistemi zarar gördü.

Köylüler ve yerel toprak sahipleri büyük çaplı ayaklanmalara girişmedi; ancak savaşların yol açtığı tahribat, tarımsal üretimde düşüşe neden oldu. 1658 sonrasında musonların yetersiz kalmasıyla birlikte Kuzey ve Orta Hindistan’da kıtlık koşulları ortaya çıktı. Şehirlerde fiyatlar yükseldi ve devlet tarafından yardım merkezleri oluşturuldu.

Veraset savaşı aynı zamanda Babürlü siyasî kültüründeki dinî yönelimlerin belirginleşmesine yol açtı. Evrengzîb, Dârâ Şükûh’u dinî açıdan eleştirerek kendi mücadelesini İslâm’ın korunması söylemiyle meşrulaştırdı. Tahtı kazanmasıyla birlikte Babürlü İmparatorluğu’nun siyasî anlayışı daha muhafazakâr ve İslâmî bir çizgiye yöneldi.

Bu gelişmeler, Evrengzîb’in uzun sürecek saltanatının temelini oluşturdu.

Evrengzîb Dönemi Fetihleri (1658–1689)

Evrengzîb, 1658’de tahta çıkışından 1707’de ölümüne kadar yaklaşık yarım yüzyıl boyunca Babürlü İmparatorluğu’nu yönetti. Hükümdarlığının ilk yirmi yılında başkent olarak Delhi’deki Şahcihanâbâd’ı kullandı. Daha sonraki yıllarda Racastan ve Dekken’de yürüttüğü seferler sırasında büyük askerî ordugâhlar imparatorluğun hareketli yönetim merkezleri hâline geldi.

Âlemgîr unvanını alan Evrengzîb, saltanatının ilk döneminde hem İslâmî esaslara dayalı bir yönetim anlayışı kurmaya hem de imparatorluğun sınırlarını genişletmeye yöneldi. Ancak 1660’lı ve 1670’li yıllarda kuzey sınırlarının ötesine yönelik bazı seferlerin başarısızlığı, bu bölgelerde genişlemenin yüksek maliyetlerini ortaya koydu. Bunun sonucunda imparatorluk genişlemesinin ağırlık merkezi güneye ve doğuya kaydı.

Kuzeydoğu Seferleri

Evrengzîb döneminde kuzeydoğudaki en önemli hedeflerden biri Bengal bölgesiydi. Bölge, Müslüman nüfusu, gelişen ihracat ekonomisi ve stratejik konumu nedeniyle önem taşıyordu. Ancak veraset savaşı sırasında Bengal sûbedârı Muhammed Şüca’nın konumunun zayıflaması, bölgedeki Babürlü hâkimiyetini sarstı. Kuçbihâr hükümdarı Prem Nârâyan gibi yerel zemin­dârlar bağımsız hareket etmeye başladı. Aynı dönemde Ahom Kralı Cayadhvac Singh, Brahmaputra üzerindeki Babürlü sınır bölgesi Kâmrûp’a karşı harekete geçti.

Evrengzîb, 1660 yılında kuzeydoğudaki otoriteyi yeniden kurmak amacıyla Mîr Cümle Muhammed Said’i Bengal, Bihar ve Orissa sûbedârlığına getirdi. Daha önce Dekken’de önemli bir müttefik olan Mîr Cümle, bölge yönetimini yeniden düzenledi, gelir sistemini işler hâle getirdi ve Babürlü hâkimiyetini büyük ölçüde yeniden kurdu.

Bengal ekonomisinin doğuya doğru kaymasını önlemek amacıyla eyalet merkezi Râcmahal’dan Dakka’ya taşındı. Mîr Cümle ayrıca ticaret faaliyetlerine yatırım yaptı ve Avrupa ticaret şirketleriyle ilişkileri geliştirdi.

Kuçbihâr ve Kâmrûp Seferleri

Mîr Cümle, 1661 yılında Ahomlara karşı sefere çıkmak üzere büyük bir ordu hazırladı. Bu kuvvetler yaklaşık 12.000 süvari, 30.000 piyade ve çok sayıda silahlı nehir teknesinden oluşan güçlü bir askerî güce sahipti.

İlk olarak Kuçbihâr üzerine yürüyen Babürlü ordusu, başkent Kathalbârî’yi ele geçirdi. Kuçbihâr hükümdarının kaçması üzerine bölge imparatorluk topraklarına katıldı. Şehir yeniden düzenlendi, Âlemgîrnâgar adı verildi ve burada bir Babürlü darphanesi kuruldu.

Ardından Babürlü kuvvetleri Kâmrûp’a yöneldi. Ahom direnişini kıran Mîr Cümle, Guvâhâtî’yi yeniden ele geçirdi. Brahmaputra boyunca ilerleyen Babürlü donanması, Ahom nehir kuvvetlerini yenilgiye uğrattı.

1662 yılında Babürlü ordusu Ahom başkenti Gargâvn üzerine yürüdü ve şehri ele geçirdi. Sefer sırasında büyük miktarda hazine, pirinç stokları, silahlar, mühimmat ve çok sayıda nehir teknesi ele geçirildi.

Ancak yağmur mevsiminin başlamasıyla Babürlü ordusu zor durumda kaldı. Ahomlar nehir üzerindeki Babürlü karakollarına saldırılar düzenledi; askerler açlık, salgın hastalıklar ve firarlarla mücadele etmek zorunda kaldı.

1663 yılının başlarında Ahom hükümdarı barış talebinde bulundu. Yapılan anlaşmaya göre Ahom hükümdarı Babürlü hâkimiyetini kabul etti, saraya bir prenses gönderdi, hazine ve filler verdi, ayrıca Darrang ve batı bölgelerindeki bazı topraklardan vazgeçti.

Mîr Cümle, yeni kazanılan bölgelerin idaresini düzenlemeye çalışırken 1665 yılında hayatını kaybetti. Evrengzîb onun yerine aynı ölçüde etkili bir kumandan bulamadı. Zamanla Babürlü hâkimiyeti zayıfladı ve 1680’lerde Guvâhâtî yeniden Ahom kontrolüne geçti. Kâmrûp bölgesi de kalıcı olarak kaybedildi.

Çatgâvn’ın Fethi

Evrengzîb döneminde Bengal’in kıyı bölgelerinde önemli bir başarı Çatgâvn’ın ele geçirilmesi oldu. Bengal Körfezi’nin doğu kıyısındaki bu müstahkem liman, uzun süre Arakanlı Mâghlar ve bölgede yaşayan Portekizlilerin faaliyet alanı olmuştu.

Bu grupların düzenlediği korsanlık ve köle baskınları, Bengal kıyılarındaki yerleşimleri olumsuz etkiledi. Köylülerin bölgeden kaçması nedeniyle özellikle delta alanlarında ekonomik gerileme yaşandı.

1664 yılında Bengal sûbedârı Şâyeste Han, Çatgâvn üzerine bir sefer düzenledi. Babürlü kuvvetleri kıyı filosunun desteğiyle bölgeyi ele geçirdi. Mâghların merkezi ilhak edildi ve bölgeye İslâmâbâd adı verilerek Bengal’e bağlı bir idarî birim hâline getirildi.

Şâyeste Han, fetih sonrasında çok sayıda Bengalli köleyi serbest bırakarak yerlerine dönmelerini sağladı. Bu gelişmeyle birlikte kıyı bölgelerinde güvenliğin artacağı ve tarımsal üretimin yeniden gelişeceği değerlendirildi.

Çatgâvn’ın alınması, Evrengzîb döneminde Bengal’deki Babürlü hâkimiyetinin güçlenmesini sağlayan önemli gelişmelerden biri oldu.

İç Sınırlar: Palâmû’nun İlhakı

Palâmû Şefliği, Bihar’ın güneyinde, Çota Nagpûr ile Orta Hindistan dağlık bölgeleri arasında yer alan ormanlık ve engebeli bir sahadaydı. Seyrek nüfuslu bu bölgede yaşayan topluluklar, vadiler arasındaki tarım alanları ve göçebe faaliyetlerle geçimlerini sağlıyordu. Bir kabile toplumu olan Çerolar, XVII. yüzyılın başlarında Racpûtların yükselen gücü karşısında Palâmû bölgesine çekilmişti.

1620’li yılların ortalarında Raca Medinî Rây, Çero topraklarını genişleterek Çota Nagpûr ve Bihar’ın güney kesimlerine kadar hâkimiyet kurdu. Ancak Çeroların Babürlü sınır bölgelerine yönelik sığır baskınları iki taraf arasındaki ilişkileri bozdu.

1641 yılında Bihar sûbedârı, Şah Cihan’ın emriyle Palâmû üzerine cezalandırma seferi düzenledi. Babürlü baskısı karşısında geri adım atan Pratâp Râv, 80.000 gümüş rupilik tazminat ödemeyi kabul etti. Babürlüler ayrıca Palâmû’nun üç önemli kalesinden biri olan Devgâvn Kalesi ve çevresini ele geçirdi.

İki yıl sonra Pratâp Râv’a karşı gerçekleştirilen bir taht değişikliği girişiminin ardından Babürlüler yeniden bölgeye müdahale etti. Bölge kumandanı Zeberdest Han, ormanlık arazide yollar açarak Devgâvn’dan Palâmû Kalesi’ne ilerledi. Pratâp Râv teslim olarak Babürlü hâkimiyetini kabul etti.

Yapılan anlaşmaya göre Pratâp Râv, Patna’da 1.000 zâtlık bir mansab ile imparatorluk hizmetine girdi. Krallığını ise yıllık 100.000 rupilik haraç karşılığında câgîr statüsüyle yönetmeye devam etti.

Ancak Palâmû’nun gelirleri bu yükümlülüğü karşılamaya yetmedi. Babürlü kayıtlarına göre bölgenin yıllık nakdî geliri yaklaşık 250.000 rupiydi ve kısa süre sonra ödemelerde sorunlar ortaya çıktı. Çero baskınlarının devam etmesi üzerine Evrengzîb, Bihar sûbedarı Dâvud Han Panî’ye bölgenin tamamen ele geçirilmesi emrini verdi.

1661 yılının başlarında Dâvud Han, bazı fevcdâr ve zemin­dârların desteğiyle Palâmû’nun kuzey kalelerini ele geçirdi. Yağmur mevsiminin ardından 6.400 kişilik kuvvetle ormanlık bölgeyi aşarak şefliğin merkezine ulaştı. Babürlü ordusu, kale surlarına ulaşmadan önce yapılan iki büyük çatışmada savunmacıları mağlup etti.

Pratâp Râv kaçmayı başardı ve krallığının uzak bir bölgesinde yaşamaya devam etti. Dâvud Han Panî ise Babürlü idaresine bağlanan Palâmû’nun yönetimine getirildi.

Yirmi yıldan fazla süren askerî müdahaleler sonucunda Palâmû gibi küçük ve dağlık bir şeflik Babürlü idarî sistemine dâhil edildi. Evrengzîb döneminde yerel uzlaşma yerine doğrudan merkezî hâkimiyetin kurulması tercih edildi ve bölge sonunda imparatorluğa katıldı.

Kuzeybatı Sınırları

Babürlü İmparatorluğu için kuzeybatı sınırı, özellikle Kâbil bölgesi, stratejik açıdan büyük önem taşıyordu. Bölge; Hayber ve Bolan gibi önemli geçitleri, ticaret yollarını ve Orta Asya ile Hindistan arasındaki insan, mal ve fikir dolaşımını kontrol eden bir konuma sahipti.

Kâbil ve çevresindeki dağlık bölgeler, sınırlı tarım alanlarına sahip vadilerden oluşan karmaşık bir aşiret yapısına sahipti. Nüfusun büyük bölümü Müslüman olmakla birlikte iki temel kültürel grup bulunuyordu. Bunların başında, çadırlarda yaşayan, göçebe hayvancılık ve ticaretle uğraşan Peştunlar geliyordu. Dağ köylerinde yaşayan ve tarımla uğraşan Farsça konuşan Tacikler ise ikinci önemli grubu oluşturuyordu.

Peştunlar, reisler veya hanların yönettiği aşiret meclisleri (cirge) aracılığıyla örgütlenmişti. Yûsufzâyî, Afrîdî ve Vezîrî gibi büyük kabileler babasoylu yapılar hâlinde varlık gösteriyordu.

Bazı Peştun grupları Hindistan ile Orta Asya arasındaki ticarette rol oynarken, bazıları kervanlara koruma sağlıyor veya askerî hizmetlerde bulunuyordu. Çok sayıda Afgan, Babürlü yönetiminde asker, tüccar ve idareci olarak görev yaptı.

Peştun Ayaklanmaları

Kuzeybatı sınırının kontrolü, Evrengzîb döneminde önemli bir mesele hâline geldi. 1667 yılında Svat Vadisi’nde bir Yûsufzây reisi bağımsızlığını ilan ederek diğer Yûsufzây gruplarıyla birleşti ve Babürlü kuvvetlerine karşı harekete geçti.

Ayaklanmaların bastırılması için Delhi’den 9.000 asker gönderildi ve uzun süren çatışmalar sonucunda isyan kontrol altına alındı.

1672 yılında başlayan Afrîdî ayaklanması ise daha büyük bir tehdit oluşturdu. Afrîdî reisi Ekmel Han bağımsızlığını ilan ederek kendi adına sikke bastırdı ve Hayber Geçidi’ni kervan trafiğine kapattı.

Afrîdîler, Babürlü ordusunu Peşâver ile Kâbil arasındaki bölgede pusuya düşürdü. Hataklar da dâhil olmak üzere birçok Peştun kabilesi ayaklanmaya katıldı. Babürlüler takip eden yıllarda dağ geçitlerinde ağır kayıplar verdi.

1674 yılında Evrengzîb, yeni bir imparatorluk ordusuyla bölgeye bizzat geldi. İyi donatılmış birlikler Hayber ve diğer geçitleri yeniden açmayı başardı. Aynı dönemde imparator, kabile liderlerine bağlılık karşılığında altın, unvan ve çeşitli ayrıcalıklar teklif ederek diplomatik yolları da kullandı.

1675 yılı sonunda Evrengzîb Delhi’ye döndü. Yeni Kâbil sûbedarı Emir Han ise kabileler arasındaki dengeleri kullanarak Babürlü yanlısı grupları destekledi. Geçitlerin açık tutulması için bazı kabilelere devlet bütçesinden ödemeler yapıldı, bazı Peştun liderleri ise imparatorluk hizmetine alındı.

Emir Han’ın yaklaşık yirmi yıl süren yönetimi boyunca büyük çaplı yeni bir Peştun ayaklanması yaşanmadı. Bununla birlikte Evrengzîb, kuzeybatı sınırındaki askerî mücadelelerin yüksek maliyetini görerek Orta Asya’ya yönelik genişleme siyasetinden uzak durdu.

İslâmî İdare ve İmparatorluk Kültürü

Ekber Şah döneminde oluşturulan kapsayıcı siyasî kültürün dönüşümü Şah Cihan devrinde başlamış, Evrengzîb döneminde ise belirgin bir biçimde tamamlanmıştır. Yeni siyasî anlayışa göre Babürlü İmparatorluğu, Hintli Müslüman toplumunun selameti için şeriat hükümlerine göre yönetilen bir İslâm devleti hâline getirilmeliydi. Bu anlayış, gayrimüslim nüfusun İslâm’a yönelmesini teşvik etmeyi, bunun gerçekleşmemesi durumunda ise onları İslâmî esaslara göre yönetmeyi öngörüyordu.

Hanefî mezhebine bağlı olan Evrengzîb’in siyasî hedefleri, kişisel dindarlığıyla uyum içerisindeydi. Son dönemlerinde dinî hassasiyetleri daha da arttı ve yedi yılını Kur’an’ı tamamen ezberlemeye ayırdı. Bununla birlikte babası Şah Cihan’ı tahttan indirerek hapsetmesinin meşruiyet sorununu da aşmaya çalıştı. 1659 yılında Hicaz’daki kutsal şehirlerin yöneticisi Şerif Zeyd’e değerli hediyeler gönderen bir elçilik heyeti yolladı. Ardından gönderilen ikinci heyet, Evrengzîb’in Timurlu tahtına çıkışını kutlayan kutsal emanetlerle geri döndü.

Bu faaliyetler sayesinde Evrengzîb, İslâm dünyasında kutsal şehirlerin koruyucusu ve destekçisi olarak tanınmaya çalıştı. Mekke ve Medine’de yaşayan din adamları ve dindar kişiler için düzenli yardımlar gönderdi; kendi eliyle istinsah ettiği Kur’an nüshalarını Medine’ye hediye etti.

Bununla birlikte Evrengzîb, aşırı dindarlığını siyasî hedeflerinden ayrı tutarak daha pragmatik bir yönetim anlayışı benimsedi. Timurlu soyundan gelen bir hükümdar olarak hanedan mirasına vurgu yapmaya devam etti ancak bunu ilahî bir hükümdarlık anlayışıyla değil, Müslüman fatihlerin mirası olarak sundu.

Saltanatının on birinci yılında, Ekber Şah döneminden beri sürdürülen hükümdarın doğum gününde halkın huzuruna çıkması ve ona tâzimde bulunulması uygulamasını İslâm’a aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırdı. Ayrıca üst düzey yöneticilerle ilişkilerini kişisel bağlılık ve mistik bağlılık yerine hanedan mensubiyeti ve idarî hizmet anlayışı üzerine kurmayı tercih etti.

Saray Kültüründeki Değişim

Evrengzîb’in şeriata bağlı yönetim anlayışı, Babürlü saray kültüründe önemli değişikliklere yol açtı. Daha önce hükümdarlığın görkemini yansıtan tarih yazıcılığı, resimli vakayinameler ve saray sanatlarına verilen destek sınırlandırıldı.

Evrengzîb, saltanatının onuncu yılından sonra hükümdarlığının ayrıntılı resmî tarihini anlatan Âlemgîrnâme’nin yazımını durdurdu. Saray atölyeleri kapatıldı ve çok sayıda ressam ile sanatçı himayeden çıkarıldı. Büyük anıtsal yapıların inşası da önceki dönemlere kıyasla büyük ölçüde azaldı.

İmparatorluk yönetimi, özellikle İslâmî sanatlar ve ilimlere destek verdi. Ancak saray kültürünün önceki dönemlerdeki eklektik ve kapsayıcı niteliği giderek zayıfladı. İranî ve Hint gelenekleriyle birleşen eski saray törenleri yerini daha katı dinî kurallara dayanan bir anlayışa bıraktı.

Bu kapsamda Evrengzîb, ikinci taç giyme töreninin ardından Nevruz kutlamalarını kaldırdı. Daha sonra saray müzisyenlerinin himayesine son verdi. Şarap ve afyon kullanımı yasaklandı; bu alışkanlıklara sahip emirlerin hükümdarla yakın ilişkileri sınırlandırıldı.

Bu uygulamalar hükümdarın dinî çevrelerle ilişkisini güçlendirirken, soylularla hükümdar arasındaki geleneksel yakınlığı zayıflattı. Babürlü idarî yapısında hükümdar ile emirler arasındaki kişisel bağların önemli olması nedeniyle bu durum siyasî açıdan yeni sorunlar ortaya çıkardı.

Fetâvâ-i Âlemgîrî

Evrengzîb döneminin en önemli ilmî girişimlerinden biri Fetâvâ-i Âlemgîrî adlı fıkıh eserinin hazırlanmasıydı. İmparator, Hanefî hukuk geleneğine dayanan ve Müslüman toplum için ortak bir hukuk kaynağı oluşturacak kapsamlı bir eser hazırlanmasını istedi.

Bu amaçla görevlendirilen âlimler, Hanefî fıkhının hükümlerini ve önceki hukukî görüşleri bir araya getirerek eseri hazırladılar. Fetâvâ-i Âlemgîrî kısa sürede Hindistan’daki ve İslâm dünyasının çeşitli bölgelerindeki Sünnî Müslümanlar arasında önemli bir hukuk kitabı hâline geldi.

Evrengzîb, bu süreçte ulemanın siyasî ve ekonomik konumunu da güçlendirdi. Ekber döneminde sınırlandırılan dinî kurumların nüfuzu yeniden arttı. Kadılar, kâdılkudât ve dinî kurumlarla ilgilenen sadr makamları imparatorluk yönetiminde daha etkili hâle geldi.

Ulema, vakıf denetimi, kadılık, vaizlik ve diğer dinî görevlerde önemli yetkiler elde etti. Evrengzîb camilerin onarılması, dinî kurumların korunması ve hayır faaliyetleri için önemli kaynaklar ayırdı. Müslüman âlimlere ve ileri gelenlere verilen vergiden muaf arazi hibeleri genişletildi.

Ancak ulemanın yükselen nüfuzu bazı yüksek rütbeli emirler tarafından eleştirildi. Bazı yöneticiler, sınırlı idarî ve askerî tecrübeye sahip din adamlarının devlet işlerinde fazla etkili olmasından rahatsızlık duydu.

Muhtesiblik Kurumu

Evrengzîb, 1659’daki ikinci taç giyme töreninden sonra muhtesiblik makamını yeniden düzenledi. Bu görevlilerin temel sorumluluğu şehir pazarlarında düzeni sağlamak, ticari sahtekârlıkları önlemek ve şeriata aykırı görülen uygulamaları denetlemekti.

Muhtesibler ayrıca açıkça görülen küfür, kumar, şarap tüketimi ve putperestlikle ilişkilendirilen uygulamalara karşı hareket etmekle görevliydi. Evrengzîb, Delhi’nin baş muhtesibliğine Şah Cihan döneminin müftülerinden Molla Auz Vâcih’i tayin etti.

Daha sonra imparatorluğun büyük şehirlerinde askerî destekle çalışan muhtesibler görevlendirildi. Bu kurum, Babürlü yönetiminde daha önce görülmemiş ölçüde dinî denetim mekanizması oluşturdu.

Gayrimüslimlere Yönelik Politikalar

Evrengzîb’in İslâmî yönetim anlayışı, gayrimüslimlerle ilgili politikalarda da değişikliklere yol açtı. 1669 yılında yayımlanan bir fermanla, şeriata aykırı kabul edilen veya yakın dönemde inşa edilmiş ya da onarılmış tapınakların yıkılması emredildi.

Bu karar özellikle Mathura ve Varanasi gibi kutsal şehirlerde etkili oldu. Mathura’daki Kesev Rây tapınağı yıkıldı ve yerine cami inşa edildi. Bu uygulamalar, Evrengzîb’in dinî anlayışının yanı sıra siyasî mesajlarını da yansıtıyordu.

Evrengzîb döneminde çeşitli ayrımcı düzenlemeler de yürürlüğe konuldu. Hindu hacılardan alınan vergiler yeniden uygulamaya sokuldu. 1665 yılında iç gümrük vergilerinde Müslümanlar için yüzde 2,5 oranı belirlenirken Hindular için yüzde 5 oranı uygulandı. Ayrıca bazı bölgelerde Hindu memurların görevlerinden alınarak yerlerine Müslümanların getirilmesi emredildi.

Bu fermanların tamamı her yerde aynı şekilde uygulanmasa da toplum üzerindeki etkileri belirgin oldu. Bazı yerel yöneticiler, merkezî siyasetin aksine daha pragmatik davranarak ekonomik ve idarî dengeleri korumaya çalıştı.

Surat’ta 1669 yılında bir kadının Hindu ticaret loncası mensuplarına baskı uygulaması büyük bir tepkiye yol açtı. Bazı tüccarlar din değiştirmeye zorlanınca şehirden ayrılmaya karar verdi. Ticaretin durma noktasına gelmesi üzerine yerel yöneticiler müdahale etti ve tüccarlar güvenlik garantileri aldıktan sonra geri döndü. Evrengzîb de olayın ardından sert davranan kadıyı görevden aldı.

Cizye Vergisinin Yeniden Getirilmesi

Evrengzîb’in gayrimüslimlere yönelik en tartışmalı uygulamalarından biri, 1679 yılında cizye vergisini yeniden yürürlüğe koymasıydı. Bu karar, saray ulemasının desteğini alırken birçok soylu tarafından eleştirildi.

Cizye tahsili için özel görevliler tayin edildi. Delhî’de vergiye karşı büyük protestolar düzenlendi. Çok sayıda Hindu, imparatorluk kalesinin karşısında toplanarak uygulamanın kaldırılmasını istedi.

Evrengzîb protestoları bastırdı ancak cizye uygulamasından vazgeçmedi. Bununla birlikte yerel yöneticilerin bazıları daha uzlaşmacı yöntemler kullanarak ekonomik düzenin korunmasına dikkat etti.

Evrengzîb’in temel hedeflerinden biri gayrimüslimlerin İslâm’a yönelmesini teşvik etmekti. İslâmiyet’i kabul edenlere çeşitli hediyeler, rütbeler ve maddî destekler verildi. Yerel yöneticiler ve memurlar arasında din değiştirenlere bazı avantajlar sağlandı.

Bu politika, imparatorluk yönetiminde dinî kimliğin daha belirleyici hâle gelmesine yol açtı. Ancak uygulamalar bölgeden bölgeye farklılık gösterdi ve idarî ihtiyaçlar çoğu zaman dinî hedeflerle dengelenmeye çalışıldı.

Sih Şehitliği

Evrengzîb’in dinî politikaları, Pencap bölgesinde güç kazanmaya devam eden Sih cemaatiyle ilişkilerin gerilmesine yol açtı. Sihlerin lideri Guru Har Gobind, yaşayan oğullarının yerine vefat eden büyük oğlunun oğlu Hari Rây’ı halefi olarak seçmişti. Hari Rây, Babürlü veraset savaşı sırasında Dârâ Şükûh’u desteklemişti.

Evrengzîb, taht mücadelesini kazanmasının ardından Hari Rây’dan oğlu Râm Rây’ı Babürlü sarayına göndermesini istedi. Bu uygulama, yerel hanedanların ve topluluk liderlerinin çocuklarını saray çevresinde yetiştirerek imparatorluk düzenine bağlama politikasının bir örneğiydi. Ancak Sih topluluğu içinde Râm Rây’ın adaylığını destekleyenlerle karşı çıkanlar arasında ayrılık oluştu.

Hari Rây, teamüle göre büyük oğlunu seçmesi gerekirken küçük oğlu Hari Krishan’ı halefi ilan etti. 1664 yılında Hari Rây’ın ölümünden sonra Evrengzîb, yeni Guru ve varisi Delhi’ye çağırdı. Ancak Sih topluluğundaki bir grup, Guru Har Gobind’in küçük oğlu Tegh Bahadur’u yeni guru olarak seçti.

Tegh Bahadur, Sihlerin lideri olarak Pencap’ın yanı sıra Kuzey Hindistan’ın doğu bölgelerinde de faaliyet gösterdi. Bengal ve Assam’a kadar uzanan bölgelerde Sih inancını yaymaya çalıştı. Bu dönemde özellikle Hindistan-Ganj ovasındaki Cat toplulukları arasında Sihizm yaygınlaştı.

1670’li yılların başlarında Sihler ile Babürlü yönetimi arasındaki gerilim arttı. Evrengzîb’in put karşıtı politikaları kapsamında Sih ibadet merkezlerine yönelik baskılar başladı. Bazı kişilerin Guru Tegh Bahadur’un etkisiyle İslâm’dan Sihizme geçtiği yönündeki haberler üzerine Evrengzîb, Guru’nun tutuklanmasını emretti.

Tegh Bahadur ve beraberindeki kişiler Agra’da yakalanarak Delhi’ye gönderildi. Delhi kadısının yürüttüğü yargılama sonucunda Guru, dinî sapkınlıkla suçlandı ve idamına karar verildi. Tegh Bahadur’un infazı 1675 yılının Kasım ayında gerçekleştirildi.

Bunun ardından küçük oğlu Gobind Singh, Sihlerin yeni gurusu olarak kabul edildi. Bu gelişme, Evrengzîb yönetimi ile Sih topluluğu arasındaki ilişkilerin daha da bozulmasına ve Kuzey Hindistan’daki birçok Sih’in imparatorluğa karşı güçlü bir tepki geliştirmesine yol açtı.

Racpût Ayaklanması

Evrengzîb’in Racpût soylularıyla ilişkileri, imparatorun dinî ve idarî politikalarının en önemli sınavlarından biri hâline geldi. Başlangıçta Racpûtlar, Babürlü soylu sınıfı içindeki güçlü konumlarını korumaya devam ediyorlardı. Özellikle Caypur Kaçvâha hanedanından Mirza Raca Jay Singh, Evrengzîb’in taht mücadelesi sırasında en önemli destekçilerinden biri olmuş ve imparatorluğun en yüksek rütbeli soyluları arasında yer almıştı.

1665 yılında Jay Singh, geleneksel olarak Timurlu prenslerine verilen Dekken valiliğine getirildi. Ayrıca 1679 yılında cizye vergisi yeniden uygulanmaya başlandığında, Babürlü hizmetindeki Racpût soyluları bu vergiden muaf tutuldu. Buna rağmen Racpûtların imparatorluk içindeki ağırlığı zamanla azalmaya başladı. Racpût soylularının sayısal oranı ve sahip oldukları rütbeler düşürüldü; Racastan dışından tahsis edilen câgîrlere getirilen sınırlamalar, savaşçı aristokrasinin ekonomik gücünü zayıflattı.

Babürlü sistemi içinde Racpût hükümdarları, kendi bölgelerinde güçlü yerel yönetimler oluşturmuşlardı. Racalar, hanedan topraklarını hâlisalar olarak yönetirken diğer bölgeleri akrabalarına veya hizmetkârlarına câgîr olarak dağıtıyorlardı. Hükümdarın ölümü ise veraset meselesini imparatorun müdahalesine açık hâle getiriyordu. Babürlü imparatoru, ölen racanın oğulları veya yakın erkek akrabaları arasından yeni hükümdarı seçme yetkisine sahipti.

Bu düzen, uzun süre Racpût hanedanları ile Babürlü yönetimi arasında uyum içinde yürütüldü. Ancak 1678 yılında Mârvâr racası Cesvent Singh Râthor’un ölümüyle önemli bir kriz ortaya çıktı. Cesvent Singh’in hayatta kalan bir erkek varisi bulunmuyordu. Bunun üzerine Evrengzîb, Mârvâr’ı doğrudan hanedan toprağı (hâlisa) statüsüne geçirmek için gerekli işlemleri başlattı.

İmparatorun amacı bölgeyi tamamen ilhak etmekten ziyade câgîrlerin yeniden düzenlenmesini sağlamaktı. Ancak bu karar, Râthorların yönetim haklarını tehdit eden bir gelişme olarak görüldü. Babürlü birlikleri Mârvâr’ın başkenti Codpûr’u ele geçirirken bölgede bazı tapınaklar ve kutsal yapılar tahrip edildi. Evrengzîb daha sonra Cesvent Singh’in yeğeni İndra Singh Râthor’u Mârvâr hükümdarı olarak atadı.

Ancak Râthorlar bu kararı kabul etmedi. Cesvent Singh’in eşlerinden doğan erkek çocukların hâlâ hayatta olduğu ortaya çıkınca, Râthor kumandanı Durgâdâs Râthor bu çocuklardan Acit Singh’in hükümdarlık hakkını savundu. 1679 yılında Durgâdâs ve diğer Râthor ileri gelenleri Delhi’de imparatorun huzuruna çıkarak Acit Singh’in Mârvâr tahtına geçirilmesini talep ettiler.

Evrengzîb bu talebi reddetti. Acit Singh’e raca unvanı ve soyluluk verilmesini, ancak bunun için önce Müslüman olmasını ve imparatorluk sarayında yetiştirilmesini şart koştu. Râthorlar bu teklifi kabul etmedi.

Bunun üzerine Evrengzîb, Acit Singh ve annesinin ele geçirilmesi için Delhi kûtvâlinin komutasında bir birlik gönderdi. Ancak Durgâdâs Râthor, Racpût kuvvetleriyle birlikte çocuk varisi ve annesini koruyarak Delhi’den kaçırmayı başardı. Râthor süvarileri takip kuvvetlerini oyalamak için kendilerini feda ederken Acit Singh güvenli bir bölgeye ulaştırıldı.

Evrengzîb, ele geçirilen bebeğin gerçek Acit Singh olduğunu ileri sürerek onu sarayına aldı ve Müslüman bir Racpût prensi olarak yetiştirmeyi planladı. Ardından Mârvâr’ın kontrolünü sağlamak üzere oğlu Mirza Muhammed Ekber komutasında bir ordu gönderdi.

Râthorların direnişine rağmen Babürlüler Codpûr’u ele geçirdi. Ancak bu gelişme komşu Mevâr racasını da harekete geçirdi. Acit Singh’in annesinin mensup olduğu Sisodia hanedanıyla bağlantılı olan Mevâr hükümdarı, Râthorlarla ittifak kurarak Babürlü yönetimine karşı çıktı.

Babürlü ordusu Mevâr’ın başkenti Udaipur’u ele geçirdi. Şehirdeki birçok tapınak ve kutsal yapı tahrip edildi. Bununla birlikte Mevâr hükümdarı ve birlikleri dağlık bölgelere çekilerek gerilla savaşı yürütmeye başladı.

1680 yılında Evrengzîb, Racpût direnişini bastırma görevini oğulları ve diğer komutanlarına bırakarak Ecmîr’e döndü. Ancak Babürlü orduları uzun süre kesin bir sonuç elde edemedi. Mevâr’daki direniş devam ederken Evrengzîb, destek kuvvetleri göndermek zorunda kaldı.

Racpût çatışmaları kısa sürede yalnızca siyasi bir anlaşmazlık olmaktan çıktı ve dinî söylemlerin de etkili olduğu bir mücadeleye dönüştü. Evrengzîb’in Mârvâr yönetimine müdahalesi ve Acit Singh’i Müslümanlaştırma girişimi, Râthor ve Sisodia hanedanlarının imparatorlukla olan geleneksel bağlarını zayıflattı. Bu süreç, Babürlü-Racpût ilişkilerinde kalıcı bir kırılmaya yol açtı.

II. Ekber’in İsyanı

Racpût ayaklanması devam ederken bazı Racpût ileri gelenleri, Evrengzîb’in politikalarına karşı onun oğlu Mirza Ekber’i desteklemeye başladılar. Racpût elçileri, imparatorun dinî politikalarının ve Racpûtlar üzerindeki baskısının imparatorluğu zayıflattığını ileri sürerek Mirza Ekber’i babasına karşı isyana teşvik ettiler.

Mirza Ekber’in kız kardeşi Babürlü prensesi Zebunnisâ da kardeşiyle yaptığı gizli yazışmalarda bu düşünceyi destekledi. Sonunda Mirza Ekber, Racpûtların desteğiyle harekete geçmeye karar verdi. 1 Ocak 1681 tarihinde kendisini imparator ilan ederek çevresindeki emirlere yeni unvanlar dağıttı.

Ancak Mirza Ekber’in isyanı başlangıçtan itibaren zayıf kaldı. Ekber’in terk ettiği orduyu Evrengzîb’in bulunduğu Ecmîr’e göndermesi iki hafta sürdü. İsyancı şehzade, babasının güçlü otoritesi karşısında harekete geçmenin zorluğunu fark etti ve kararlı bir şekilde ilerleyemedi.

15 Ocak’ta Mirza Ekber, Ecmîr yakınlarında Evrengzîb’in karşısına çıktı. Aynı gün Mirza Muazzam, zorlu bir yürüyüşün ardından yanında getirdiği kuvvetlerle babasının ordusuna katıldı ve Evrengzîb’in askerî gücünü artırdı.

Evrengzîb bu süreçte doğrudan savaşmak yerine psikolojik bir yöntem kullandı. Mirza Ekber ile birlikte hareket eden Racpûtlara karşı kendisinin zafer kazandığını bildiren sahte bir mektup hazırlattı. Bu mektupta, imparatorluk ordusunun Ekber’in yanında bulunan Racpût kuvvetlerini yok etmek üzere olduğu izlenimi veriliyordu.

Sahte mektup, Râthor kumandanı Durgâdâs’ın eline ulaştı. Durgâdâs, olası bir ihanetten şüphelenerek Racpût birliklerini geceleyin geri çekti. Bunun üzerine Ekber’in ordusundaki birçok emir ve asker de imparator tarafına geçti. Mirza Ekber, yanında yalnızca küçük bir birlikle kaçmak zorunda kaldı.

Evrengzîb, isyan eden oğlunun peşinden Mirza Muazzam’ı gönderdi. Ancak Racpûtlar Ekber’in dağlık bölgelerde saklanmasına yardım etti. Daha sonra Durgâdâs Râthor, onu gizli yollar kullanarak Marataların lideri Sambhâcî’nin sarayına ulaştırdı.

Bazı kaynaklarda Mirza Muazzam ve Dekken valisi Han Cihan Bahadır’ın Ekber’e sempati duydukları ve onu yakalama fırsatlarını kullanmadıkları belirtilir. Böylece başlangıçta sınırlı görünen isyan, Ekber’in ele geçirilememesi nedeniyle daha büyük bir siyasî krize dönüştü.

Mirza Ekber’in kaçışı, Evrengzîb’in Racpûtlar üzerindeki baskısını azaltmasına neden oldu. Birkaç ay süren mücadeleden sonra Mevâr racası, bazı bölgeleri Babürlü yönetimine bırakmayı ve Mevâr’da cizye vergisinin uygulanmasını kabul eden bir anlaşma yaptı. Evrengzîb de Racpût hükümdarının meşruiyetini tanıdığını göstermek amacıyla Raca Cay Singh’e hilat gönderdi.

Buna karşılık Mârvâr’daki direniş uzun süre devam etti. Evrengzîb, Râthorlara karşı doğrudan büyük seferler düzenlemek yerine mücadeleyi Codpûr’daki görevlilere bıraktı. Acit Singh, Râthor direnişinin sembolik lideri olarak kaldı ve Babürlülerle anlaşması ancak yaklaşık yirmi yıl sonra gerçekleşti.

Râthor ve Sisodia hanedanlarının imparatorlukla bağlarının kopması, Babürlü-Racpût ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası oldu. Evrengzîb’in siyasî ilişkilerde İslâmî kimliği daha belirgin hâle getirmesi, geleneksel Timurlu-Racpût ittifakını zayıflattı. Racpûtların önemli bir bölümü, imparatorun yeni politikalarını kendi çıkarları ve statüleri için bir tehdit olarak gördü.

Bu dönemde dinî söylem, daha önce büyük ölçüde siyasî ve hanedan ilişkileri üzerinden yürüyen çatışmaların önemli bir parçası hâline geldi. Böylece Evrengzîb dönemindeki Racpût ayaklanmaları, Babürlü İmparatorluğu’nun yerel savaşçı aristokrasilerle kurduğu geleneksel uzlaşma düzeninin zayıflamasını gösteren önemli gelişmelerden biri oldu.

Ekonomi, Toplumsal Değişim ve Uluslararası Ticaret

Evrengzîb dönemindeki Dekken fetihleri yalnızca askerî başarıların değil, aynı zamanda Bâbürlü İmparatorluğu’nun birikmiş ekonomik gücünün sonucuydu. Ekber döneminden itibaren gerçekleşen fetihler ve bölgesel genişleme, imparatorluğa büyük mali kaynaklar sağladı. 1561’de Mâlvâ’nın ilhakından 1687’de Gülkûnde’nin ele geçirilmesine kadar süren fetihler sırasında mağlup hükümdarların hazinelerinin ele geçirilmesi, imparatorluk servetinin artmasına katkıda bulundu.

Tarımsal üretimden ve ticaretten alınan vergiler, Bâbürlü maliyesinin temel gelir kaynaklarını oluşturdu. 1689 yılına gelindiğinde Evrengzîb, savaş ve idarî harcamalarını kendi kaynaklarıyla karşılayabilecek güçlü bir mali yapıya sahipti. Merkez hazinesinde sikke ve külçe hâlinde önemli miktarda altın ve gümüş rezervi bulunuyor, ayrıca yüksek rütbeli mansabdârların büyük nakit servetleri gerektiğinde ek kaynak olarak değerlendirilebiliyordu.

Erken modern Avrupa hükümdarlarının aksine Bâbürlü imparatorları, düzenli harcamalar veya büyük askerî seferler için sürekli olarak özel finansörlerden borç almak zorunda değildi. Seferlere çıkan kumandanlara gerektiğinde eyalet hazinelerindeki rezervlerden büyük miktarlarda kaynak kullanma yetkisi verilebiliyordu.

Gelir Sistemi

Bâbürlü mali sisteminin temelini tarımsal üretim ve ticaretten alınan vergiler oluşturuyordu. Devletin vergilerin nakit olarak ödenmesinde ısrar etmesi, kırsal nüfusu ürettikleri ürünleri genişleyen pazar ağları içinde satmaya yöneltti.

Hâlisa topraklarındaki devlet görevlileri ile câgîrdarların temsilcileri, yıllık vergi ödemelerini gümüş ve bakır sikkelerle tahsil ediyordu. Ekber döneminin son yılları ile Evrengzîb dönemi arasında devlet gelirleri iki kattan fazla arttı. Ekber’in saltanatının son döneminde toplam tahsil edilen vergi miktarı 5.834,6 milyon dâm iken, Evrengzîb’in ölümünden kısa süre önce 1709 yılında bu rakam 13.339,9 milyon dâma yükseldi.

Gelirlerdeki artışın bir bölümü yeni fethedilen topraklardan, bir bölümü ise vergi oranlarındaki yükselişlerden kaynaklandı. Bununla birlikte uzun vadeli fiyat artışları nedeniyle bu rakamların gerçek ekonomik büyümeyi tam olarak yansıtması güçtür. XVII. yüzyılda gümüş fiyatlarına bağlı olarak fiyatların önemli ölçüde arttığı, ancak bu artışın bölgeler ve mallar arasında farklılık gösterdiği belirtilmektedir.

Hindistan’a artan miktarda gümüş girişinin genişleyen para sistemi ve ekonomik faaliyetler tarafından dengelenmiş olması mümkündür. Bu nedenle gümüş miktarındaki artışın doğrudan yüksek enflasyona yol açmadığı, üretim ve nakit ihtiyacındaki artışla karşılanmış olabileceği değerlendirilmektedir.

Bununla birlikte vergi gelirlerinin onlarca yıl boyunca düzenli biçimde artırılması, Bâbürlü mali yönetiminin güçlü ve uyum sağlayabilen yapısını göstermektedir. Devlet, değişen ekonomik şartlara rağmen gelirlerini artırmayı başarmıştır.

Zabt Sistemi ve Tarımsal Denetim

Bâbürlü maliyesinde önemli bir yere sahip olan zabt sistemi, tarımsal üretimin düzenli biçimde ölçülmesine ve vergilendirilmesine dayanıyordu. Sistem, ekili alanlar, ürün miktarları, fiyatlar ve tahsilat verileri üzerine kurulmuştu.

Bu uygulama sayesinde devlet, yerel beylerden alınan geleneksel haraç sistemi yerine doğrudan ölçüm ve kayıt esasına dayanan bir vergi düzeni oluşturdu. Zemindârlar, köylüler ve çiftçiler önceden belirlenmiş vergileri imparatorluk görevlilerine ödemekle yükümlü hâle getirildi.

Bununla birlikte bazı bölgelerde devlet görevlileri, zemindârları aradan çıkararak köylerin ileri gelenleriyle doğrudan anlaşmalar yapabiliyordu. Böylece imparatorluk yönetimi kırsal toplum üzerindeki denetimini artırdı.

Ekber döneminde kurulan bu sistem Evrengzîb döneminde genişlemeye devam etti. 1595’ten XVII. yüzyılın sonlarına kadar ölçülen ve kayıt altına alınan arazi miktarı 201,6 milyon bîgadan 284,8 milyon bîgaya yükseldi.

Bu artışın önemli bir kısmı yeni bölgelerin sisteme dahil edilmesinden kaynaklandı. Ancak bütün eyaletlerde aynı ilerleme görülmedi. Keşmir, Kâbil, Tatta, Bengal ve Orissa gibi bazı bölgelerde sistem tam anlamıyla uygulanamadı.

Buna karşılık Hindustan’ın merkezî bölgelerinde ve Dekken’in bazı kesimlerinde zabt sistemi geniş ölçüde uygulandı. Delhi, Bihar, Allahâbâd ve Avad bölgelerinde ölçülen araziler önemli ölçüde arttı. 1700 yılına gelindiğinde yaklaşık 181.300 köyün arazileri ölçülmüş durumdaydı.

Dekken’de ise Evrengzîb daha önce şehzadelik döneminde görev yaptığı sırada zabt sisteminin uygulanmasını başlatmıştı. 1652-1656 yılları arasında büyük çaplı ölçüm çalışmaları gerçekleştirildi. Ancak Bîcâpûr ve Gülkûnde’nin fethinden sonra bu bölgelerdeki uygulamalar yeni idarî şartlar nedeniyle tamamen yerleşmedi.

Zemindârların Dönüşümü ve Kırsal Toplumdaki Değişim

Zabt sisteminin yaygınlaşması, yerel aristokratların geleneksel güçlerini sınırlandırarak Bâbürlü merkezî yönetiminin kırsal alanlar üzerindeki kontrolünü artırdı. Devletin ölçüm ve kayıt sistemi köy köy ilerledikçe Racpût, Afgan ve diğer yerel soyluların sahip olduğu idarî özerklik azaldı.

Daha önce bağlı oldukları bölgelerden haraç veya pîşkeş alan büyük zemindârlar, zamanla devlet tarafından belirlenen vergileri toplamakla görevli yerel aracılara dönüştüler. Bu kişiler eski nüfuzlarını tamamen kaybetmemek için vergi tahsilatında taallukdâr adı verilen aracılarla çalışmaya başladılar. Bu aracılar çoğunlukla zemindârların akrabaları veya daha önce kendilerine bağlı hizmetkârlar arasından seçiliyordu.

Bâbürlü maliye görevlileri, ayrıntılı kayıtlar sayesinde zemindârların kontrolündeki gelir kaynaklarını daha yakından takip edebildi. Eyalet divanları, arazi ölçümleri ve gelir hesaplamaları yoluyla tahsil edilecek vergi miktarını belirliyordu.

Zabt sisteminin yayılması, devletin köylerin ileri gelenleriyle doğrudan ilişki kurmasını kolaylaştırdı. Divanlar, vergi yükümlülüklerini belirleme konusunda çoğu zaman zemindârlardan daha etkili hâle geldi. Böylece köylüler ve üreticiler ile merkezî yönetim arasındaki bağ güçlendi.

Raiyyetî statüsündeki arazilerin artması, küçük mansabdârlara maaş karşılığı tahsis edilebilecek alanların genişlemesine de katkıda bulundu. Köy temelli vergi anlaşmaları sayesinde devlet görevlileri, yerel beylerin itaatsiz davranışlarından daha az etkilenmeye başladı.

Zabt sistemi, uygulandığı bölgelerde üretim kapasitesini sınırlandırmadı. Aksine bazı durumlarda daha yüksek nakit gelir sağlayan ürünlerin yetiştirilmesini teşvik etmiş olabilir. Şeker kamışı ve pamuk gibi ticari değeri yüksek ürünlere yöneliş, hem üreticilerin hem de devletin gelirlerini artırdı.

Bâbürlü yönetiminin sağladığı güvenlik, yeni pazar fırsatları ve devlet teşvikleri; çiftçilerin, tüccarların, bankerlerin, komisyoncuların ve zemindârların ekonomik faaliyetlerini genişletmelerine imkân verdi. Bunun sonucunda XVII. yüzyılın sonlarına doğru kırsal toplum önemli bir değişim sürecine girdi.

Ekonomik Büyüme ve Toplumsal Dönüşüm

Bâbürlü mali sisteminin genişlemesi yalnızca devlet gelirlerini artırmadı, aynı zamanda kırsal toplumdaki ekonomik ilişkileri de değiştirdi. Tarımsal üretimin artması, yeni arazilerin iskâna açılması ve pazara yönelik üretimin yaygınlaşması, köy ekonomilerinin daha büyük ticaret ağlarına bağlanmasını sağladı.

Devletin ölçüm ve vergilendirme kapasitesinin artması, yerel güç sahiplerinin geleneksel ayrıcalıklarını azaltırken üretim yapan kesimlerin ekonomik faaliyetlerini genişletebilecekleri yeni imkânlar oluşturdu. Tarımsal üretimden elde edilen gelirlerin düzenli biçimde kayda geçirilmesi, imparatorluk yönetimine daha istikrarlı bir mali temel sağladı.

XVII. yüzyılın sonlarında Bâbürlü İmparatorluğu, genişleyen idarî yapısı ve artan gelirleri sayesinde askerî faaliyetlerini ve büyük ölçekli fetihlerini sürdürebilecek durumdaydı. Ancak bu büyüme, aynı zamanda kırsal toplumun daha yoğun bir şekilde devlet kontrolüne girmesi anlamına geliyordu.

Uluslararası Ticaret

Bâbürlü İmparatorluğu’nun ekonomik gücü yalnızca tarımsal üretime dayanmıyordu. XVII. yüzyılda Hindistan, Asya ve Avrupa arasındaki geniş ticaret ağlarının önemli merkezlerinden biri hâline gelmişti. Ülkenin zengin tarımsal üretimi, gelişmiş zanaatları ve büyük iç pazarı, uluslararası ticaretin büyümesini destekledi.

Bâbürlü ekonomisinin önemli özelliklerinden biri, kırsal üretimin giderek daha fazla pazara yönelmesiydi. Çiftçiler yalnızca yerel tüketim için değil, ticari değeri yüksek ürünler üretmek amacıyla da faaliyet göstermeye başladılar. Pamuk, şeker kamışı ve diğer tarım ürünleri genişleyen ticaret ağları içinde dolaşıma girdi.

İmparatorluk sınırları içinde gelişen büyük şehirler, ticaret yollarının önemli merkezleri hâline geldi. Şehirlerde tüccarlar, bankerler, komisyoncular ve zanaatkârlar ekonomik faaliyetlerin temel unsurlarını oluşturuyordu. Tarımsal üretim ile şehir ekonomileri arasındaki bağlantı, Bâbürlü mali yapısının güçlenmesine katkı sağladı.

Hindistan’ın uluslararası ticaretindeki en önemli unsurlardan biri deniz yollarıydı. Bengal Körfezi, Arap Denizi ve Hint Okyanusu üzerinden yürütülen ticaret, Hindistan’ı Batı Asya, Güneydoğu Asya ve Avrupa pazarlarına bağladı.

Avrupalı ticaret şirketleri, özellikle kıyı bölgelerinde kurdukları merkezler aracılığıyla Hint mallarının uluslararası dolaşımında önemli rol oynadı. Avrupa şirketleri baharat, tekstil ürünleri, değerli mallar ve çeşitli ticari ürünlerin alım satımıyla ilgilenirken, Hindistan’a gümüş akışı sağlandı.

Bâbürlü ekonomisinin genişlemesinde bu gümüş akışı önemli bir yere sahipti. Avrupa’dan gelen değerli madenler, imparatorluğun para sistemine dahil edildi ve artan ekonomik faaliyetlerin finansmanında kullanıldı.

Bununla birlikte uluslararası ticaretin büyümesi yalnızca dış bağlantılarla sınırlı değildi. Hindistan’ın geniş iç pazarı, farklı bölgeler arasında yoğun bir mal dolaşımı oluşturuyordu. Nehirler, kara yolları ve kervan güzergâhları aracılığıyla tarım ürünleri, tekstil ve diğer mallar imparatorluğun farklı bölgelerine taşınıyordu.

Bâbürlü yönetimi ticari faaliyetlerin devamlılığı için güvenlik ve idarî düzen sağlamaya çalıştı. Vergi sistemi ve idarî kurumlar, ticaret yollarının işlerliğini destekleyen unsurlar arasında yer aldı.

XVII. yüzyılın sonunda Bâbürlü İmparatorluğu, geniş toprakları, yüksek tarımsal üretimi ve uluslararası ticaret bağlantıları sayesinde dünyanın en zengin siyasî yapılarından biri durumundaydı. Ancak bu ekonomik büyüklük, imparatorluğun artan askerî harcamaları ve uzun süren Dekken seferleri nedeniyle büyük kaynakların sürekli kullanılmasını da beraberinde getirdi.

Kırsal Ekonominin Genişlemesi

Bâbürlü vergi sistemi zaman zaman ağır bir yük oluştursa da tarımsal sermayeyi yok etmemiş ve nüfus artışını engellememiştir. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Hindistan nüfusu genel olarak artış göstermiş, tarımsal üretimin yoğunlaşması özellikle kırsal bölgelerde önemli değişimlere yol açmıştır. Muson yağmurlarının yetersiz kalmasıyla ortaya çıkan kıtlıklar ve salgın hastalıklar dönemsel olarak nüfus kayıplarına neden olsa da uzun vadeli eğilim büyüme yönünde olmuştur.

Bu dönemde Bâbürlü Hindistanı’nın kırsal ekonomisi genişlemiş, köylüler tarımsal üretimden gelir elde etmeye devam etmiştir. Devletin ticari tarımı desteklemesiyle çivit, pamuk, şeker kamışı, afyon ve çeşitli endüstriyel ürünlerin üretimi yaygınlaşmıştır. Artan talep ve pazar imkânları, çiftçileri daha yüksek gelir getiren ürünlere yöneltmiştir.

Amerika kıtasından gelen yeni ürünlerden mısır ve tütün, XVII. yüzyılın ilk yarısında Bâbürlü topraklarında hızla yayılmıştır. Bengal’de dut yetiştiriciliği ve ipek böcekçiliğinin gelişmesiyle bölge önemli bir ipek üretim merkezi hâline gelmiştir. Patna çevresinde gelişen Avrupa ticaret merkezlerinin etkisiyle Ganj ovasının doğusunda afyon, şeker ve pamuk üretimi artmıştır.

İmparatorluğun birçok bölgesinde daha önce hayvancılık veya orman ekonomisiyle yaşayan toplulukların yerini yerleşik tarım yapan nüfus almaya başlamıştır. Himalaya etekleri, Doğu Bengal ve Assam gibi bölgelerde ormanlık alanlar tarıma açılmış, özellikle pirinç üretimine yönelik yeni tarım alanları oluşturulmuştur.

Pencap’ta tarımsal faaliyetler önemli ölçüde genişlemiştir. Bölgedeki Cât köylüleri, nehir havzalarının verimli topraklarından yararlanarak buğday, pamuk ve yağlı tohumlar gibi ürünlerin üretimini artırmıştır. Sulama yatırımları ve gelişen pazar kasabaları, ticari tarımın büyümesine katkı sağlamıştır.

Doğu Ganj ovasında verimli topraklar ve sulama imkânları yeni yerleşimleri teşvik etmiştir. Racpûtlar, zemindâr statüsünü kullanarak Avad bölgesindeki yeni tarım alanlarına yerleşmişlerdir. Gorahpûr bölgesinde daha önce ormanlık olan alanlar zamanla tarıma açılmış ve imparatorluk yönetimi bu süreci destekleyen düzenlemeler yapmıştır.

Bihar bölgesinde de tarımsal genişleme yerel yönetim politikalarıyla desteklenmiştir. Şah Cihan döneminde gerçekleştirilen idarî düzenlemeler, hem yerel güçlerin kontrol altına alınmasını hem de sınır bölgelerindeki tarımsal faaliyetlerin artırılmasını amaçlamıştır. Ormanlık alanları tarıma açan kişiler zamanla zemindâr statüsü kazanarak vergi gelirlerinden pay alma hakkı elde etmişlerdir.

Zemindârların Yükselişi

Ekber döneminde kurulan vergi düzeni ile Evrengzîb dönemindeki yayılma süreci arasında geçen yaklaşık bir asır boyunca kırsal bölgelerde yeni bir yerel seçkinler tabakası ortaya çıktı. Zabt sisteminin genişlemesiyle birlikte daha önce küçük savaşçı grupların kontrolünde bulunan birçok bölge imparatorluk idaresine bağlandı. Yerel şefler ve kabile liderleri, eski özerk güçlerini büyük ölçüde kaybetmelerine rağmen zemindâr olarak imparatorluk sistemi içinde varlıklarını sürdürdüler.

Bâbürlü yönetimiyle yapılan anlaşmalar zemindârların yükümlülüklerini belirledi. Vergi ödemelerini yerine getirenler sahip oldukları hakları koruyabilirken yükümlülüklerini yerine getirmeyenlerin hakları yenilenmedi. Bu süreçte gelişen bölgesel pazarlar ve yükselen fiyatlar, yerel şefler ve toprak sahipleri için yeni gelir kaynakları oluşturdu.

Zemindârlık hakları zamanla ekonomik bir değer kazandı. Yıllık arazi vergisinden alınan paylar satılabilir, miras bırakılabilir ve ipotek edilebilir mülkler hâline geldi. Bu durum, kırsal ekonomide belirli bir istikrarın oluştuğunu ve zemindârlık hakları için bir pazarın geliştiğini göstermektedir.

Bazı zemindârlar kendi topraklarının dışında kalan bölgelerde vergi toplama görevleri de üstlendiler. Bu kişiler hizmetleri karşılığında belirli gelirler elde etseler de gerçek anlamda toprak sahipliği hakkına sahip değillerdi.

Köy düzeyindeki zemindârlar ise kırsal toplumun önemli unsurlarından biriydi. Bu kişiler köy toprakları üzerinde miras bırakma, satma ve devretme gibi haklara sahip yerel seçkinlerdi. Köyün ortak kaynakları olan meralar, ormanlar ve su kaynakları üzerinde de önemli bir etkiye sahiptiler. Köy kethüdâlarıyla birlikte vergi ödemelerinin düzenlenmesinde rol oynuyorlardı.

Köy toplumu içinde ekonomik farklılaşma belirginleşmişti. Bazı varlıklı köylüler birden fazla saban ve tarım aracına sahipti ve bunları daha yoksul çiftçilerle mahsul karşılığında kullanıma açıyordu. Bu köylü seçkinleri ticari ürünlerin üretimine yatırım yapıyor, ekilebilir alanları genişletiyor ve zaman zaman borç verme faaliyetleriyle de uğraşıyordu.

XVII. yüzyılın sonlarına doğru Bâbürlü yönetimi yerel aristokrasilere karşı doğrudan mücadele politikasından daha kontrollü bir vergi yönetimine yönelmeye başladı. Racpûtlar, Câtlar ve diğer savaşçı toplulukların tamamen devlet kontrolüne alınması mümkün olmadı. Ancak büyüyen nakit ekonomisi, bu gruplara ticaret ve kredi faaliyetleri yoluyla yeni zenginleşme imkânları sağladı.

Bâbürlülerin vergi talepleri yüksek olsa da kırsal bölgelerde önemli miktarda servetin zemindârlar ve köylü seçkinler arasında birikmesine izin verdi. Bu ekonomik güçlenme, yerel grupların zenginleşmesini sağlarken ilerleyen dönemlerde imparatorluk otoritesine karşı ortaya çıkabilecek yerel direnişlerin de temelini oluşturdu.

Âyanlar ve Kasabaların Gelişimi

XVII. yüzyılın sonlarına doğru Kuzey Hindistan’da çok sayıda gelişmiş pazar kasabası ortaya çıktı. Bu kasabalar, hem imparatorluk vergilerinin ödenmesinde kullanılan tarımsal ürünlerin ticaret merkezleri hem de tüccarlar, sarraflar ve borç verenler için önemli ekonomik noktalar hâline geldi.

Pergenelerin büyük kasabaları zamanla yeni bir yerel seçkinler grubunun oluşmasına zemin hazırladı. Câgîrdâr temsilcileri, hububat tüccarları, sarraflar, zemindârlar, emekli askerî ve sivil görevliler ile dinî şahsiyetler bu merkezlerde yerleşerek ekonomik ve toplumsal etkilerini artırdılar. Vergiden muaf arazi sahipleri de zamanla çevredeki zemindârlık haklarını satın alarak servetlerini genişlettiler.

Kasabaların büyümesi çoğu zaman bireysel girişimler yoluyla gerçekleşti. Bâbürlü câgîrdârları, zemindârlar, dinî kişiler ve saray görevlileri yeni yerleşimler kurarak ekonomik faaliyetleri teşvik ettiler. Bir kale, saray, kuyu veya pazar alanı oluşturmak, yeni bir kasabanın gelişmesi için yeterli olabiliyordu.

Şahcîhanpûr bunun örneklerinden biriydi. Şah Cihan döneminde iki Afgan emire yerleşim kurmaları ve kale inşa etmeleri şartıyla bazı köyler bağışlandı. Bu emirler, İndus ötesinden getirdikleri akrabaları ve bağlı oldukları kabile mensuplarıyla bölgede yeni bir yerleşim oluşturdu.

Kasaba hayatı özellikle Müslüman yerel seçkinler için cazip hâle geldi. Evrengzîb döneminde Müslümanlara verilen vergi muafiyetleri ve arazi hibeleri, taşradaki Müslüman eşrafın ekonomik gücünü artırdı. Kadılar, dinî görevliler ve diğer yerel yöneticiler bu süreçte önemli servetler edindiler.

Pencap’taki Batâla kasabası, bu gelişimin tipik örneklerinden biriydi. Lahor’un kuzeydoğusunda bulunan Batâla, XV. yüzyılda eski bir köy yerleşimi üzerine kurulmuş, zamanla bölgesel bir idarî ve ticari merkez hâline gelmişti. Bâbürlü hâkimiyetinden sonra çeşitli memurlar tarafından yönetilen kasaba, uzun süre istikrarlı bir ekonomik gelişme yaşadı.

Batâla’nın çevresindeki tarım alanları kuyular ve sulama kanallarıyla desteklenmekteydi. Bölgede buğday, şeker ve çeşitli bahçe ürünleri yetiştiriliyor; fazla ürünler Lahor pazarlarına gönderiliyordu. Kasabada dokumacılık, boyacılık, demircilik, deri işçiliği ve marangozluk gibi zanaatlar gelişmişti.

Ticari faaliyetlerde özellikle Hindu Khatri topluluğu etkiliydi. Tüccarlar, esnaf ve bankerler olarak faaliyet gösteren bu grup, kasabanın ekonomik hayatında önemli bir rol oynuyordu. Sarraflık ve kuyumculuk da gelişmiş ticaret alanları arasındaydı.

Batâla aynı zamanda önemli bir İslâmî merkezdi. Yerel yöneticiler ve imparatorluk görevlileri tarafından camiler, bahçeler, sarnıçlar ve dinî yapılar inşa edildi. Ekber, kasaba halkı ve yolcular için kullanılmak üzere dinî bir kuruma gelir sağlayan arazi bağışında bulunmuştu. Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzîb dönemlerinde de dinî kurumlara yönelik destekler devam etti.

Bu dönemde pazar kasabalarının gelişmesi, tarımsal üretim ile ticari ağların birbirine bağlanmasını sağladı. Kırsal üreticiler, tüccarlar ve yerel seçkinler arasındaki ilişkiler güçlenirken Bâbürlü ekonomisi giderek daha fazla nakit dolaşımına dayanan bir yapıya dönüştü.

Uluslararası Ticaretin Büyümesi

XVII. yüzyılda Bâbürlü Hindistanı’nın ekonomik büyümesi, Avrupa ile kurulan yeni ticari bağlantılarla daha da hızlandı. Hollandalılar, İngilizler, Fransızlar ve Ostendeli tüccarlar tarafından kurulan Doğu Hindistan şirketleri, Hint Okyanusu ticaretinde giderek daha etkili hâle gelerek Portekizlilerin eski üstünlüğünü büyük ölçüde sona erdirdi.

Bu şirketler, kendi hükümdarlarından aldıkları imtiyazlarla Hindistan’daki ticari faaliyetlerini yürüttüler. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (1602) ve İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası (1600), uzun mesafeli ticarette en güçlü kuruluşlar hâline geldi. Fransız Doğu Hindistan Kumpanyası ise daha sonraki dönemde bu rekabete katıldı.

Avrupalı şirketler Hindistan’dan aldıkları sanayi ürünleri ve işlenmiş malları Avrupa pazarlarına taşıyor, karşılığında değerli madenler getiriyordu. Bu ticaret ilişkisi, Hindistan’ın Avrupa ile ekonomik bağlarının güçlenmesini sağladı. Doğu Hindistan şirketlerinin faaliyetleri yalnızca ticari değil, aynı zamanda siyasî ve kültürel ilişkilerin gelişmesine de katkıda bulundu.

Hollanda ve İngiliz şirketleri, Hindistan’dan Avrupa’ya yapılan ihracatta özellikle baharat, çivit, ipek, pamuklu kumaş ve güherçile gibi ürünlere yöneldi. Portekizlilerin hâkim olduğu karabiber ticaretinde de zamanla önemli pay elde ettiler.

Karabiber ihracatı XVII. yüzyılda büyük ölçüde arttı. 1621 yılında Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin Avrupa’ya yönelik yıllık biber ithalatı milyonlarca libreye ulaşmıştı. 1670 yılına gelindiğinde Hollanda ve İngiliz şirketlerinin toplam ithalatı daha da yükselmişti.

Hindistan’ın önemli ihracat ürünlerinden biri de çivitti. Agra yakınlarındaki Bayâna ve Gucerât bölgelerinde üretilen çivit, Avrupa’da uzun süre önemli bir pazar buldu. Bengal’de üretilen ham ipek ise XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İtalya ve Fransa’daki ipek dokuma merkezleri için önemli bir hammadde kaynağı hâline geldi. Güherçile de Avrupa silah sanayisi için değerli bir ihracat ürünüydü.

Ancak en büyük gelişme pamuklu Hint kumaşlarının uluslararası ticarette önem kazanmasıyla yaşandı. Doğu Hindistan şirketleri, daha önce Hindistan ile Güneydoğu Asya arasında var olan pamuklu kumaş ticaret ağlarına katıldılar. Özellikle Gucerât ve Koromandel kıyılarında üretilen pamuklu kumaşlar, Avrupa ve Asya pazarlarında büyük talep gördü.

Ucuz, dayanıklı ve kolay temizlenebilir Hint pamukluları Avrupa’da hızla yayıldı. XVII. yüzyılın ortalarından itibaren desenli patiska ve basma gibi daha kaliteli kumaşlar da Avrupa pazarlarının lüks kesimlerinde yer almaya başladı. İngiliz ve Hollanda şirketlerinin Hindistan’dan yaptıkları kumaş ithalatı yüzyıl boyunca büyük artış gösterdi.

Avrupa’dan Hindistan’a yapılan ticaret ise büyük ölçüde değerli madenlerin gönderilmesine dayanıyordu. İngiliz ve Hollandalı şirketler, Hint mallarını satın almak için Yeni Dünya’dan ve diğer bölgelerden elde edilen gümüş ve altını Hindistan’a taşıdılar. Bu değerli metaller Bâbürlü darphanelerinde sikkeye dönüştürülerek tüccarlara ödeme yapmak için kullanıldı.

Böylece XVII. yüzyıl boyunca Bâbürlü ekonomisi, iç tarımsal genişleme ve yerel pazarların gelişmesinin yanı sıra Hint Okyanusu üzerinden yürütülen uluslararası ticaret ağlarına da daha güçlü biçimde bağlandı.

Yeni Ticaret Merkezlerinin Kuruluşu

XVII. yüzyılın başlarından itibaren Hollanda ve İngiliz Doğu Hindistan şirketleri, Hindistan ile Avrupa arasındaki ticaret ağlarını genişletmek amacıyla kıyı bölgelerinde ticaret merkezleri kurmaya başladılar. Hollandalılar, Hindistan’ın güneyi ve Güneydoğu Asya’da Portekiz örneğine benzer şekilde müstahkem ticaret üsleri oluşturdular. Koromandel Sahili’nin güneyindeki Nayak devletleriyle yapılan anlaşmalar sayesinde Pulikat’ta yerleşim kurmaları başlangıçta kolay oldu.

Daha büyük siyasî güçlerin hâkim olduğu bölgelerde ise yerel hükümdarlardan ticaret izinleri almak zorunda kaldılar. Hollandalıların başlıca hedefleri, Gülkûnde Sultanlığı sınırları içindeki Maçîlipatnam limanı ile Bâbürlü hâkimiyetindeki Gucerât’ın batı kıyısında bulunan Sûrat limanıydı. 1605 ve 1606 yıllarında Hollandalı temsilciler, Güneydoğu Asya pazarlarında büyük talep gören basma kumaşların üretim merkezi olan Maçîlipatnam’da ticaret izni elde etmek için girişimlerde bulundular. Kutubşahî hükümdarından alınan berat sayesinde burada bir ticaret istasyonu kurma ve ihracat vergilerinde indirim elde etme hakkı kazandılar. Yaklaşık on yıl sonra Sûrat’ta da kalıcı bir ticaret merkezi açtılar.

İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası ise ilk faaliyetlerini Hindistan’da bağımsız yerleşimler kurmak yerine ticaret merkezleri aracılığıyla yürüttü. İlk İngiliz fabrikası 1611’de Maçîlipatnam’da kuruldu, 1613’te Sûrat’ta kalıcı bir ticaret istasyonu oluşturuldu. Şirketin 1615 yılında I. James tarafından Thomas Roe’yu Cihângîr’in sarayına elçi olarak göndermesi, İngilizlerin Bâbürlü topraklarındaki konumlarını güçlendirdi. Bunun ardından Agra, Burhanpûr ve Patna gibi merkezlerde ticari faaliyet yürütme izni aldılar.

Hollandalı ve İngiliz temsilciler bu merkezlerde Avrupa mallarını satarken Hindistan’ın başlıca ihracat ürünlerini satın aldılar. “Fabrika” olarak adlandırılan bu ticaret merkezleri, Avrupalı tüccarların birlikte yaşadığı, malların depolandığı ve ticari faaliyetlerin yürütüldüğü kapalı yerleşimlerdi. Duvarlarla çevrili bu alanlar hem ikamet hem de depo işlevi görmekteydi. Doğu Hindistan şirketleri ayrıca Avrupalı ve Hintli silahlı muhafızlar kullanıyordu. Güney Hindistan’daki Fort St. George gibi bazı büyük tesisler zamanla geniş yetkilere sahip ticaret merkezlerine dönüştü.

Hindistan’daki ticaret merkezleri, Londra ve Amsterdam’dan yönetilen daha geniş bir ticaret sisteminin parçalarıydı. Bu sistem iki temel pazara dayanıyordu: Hindistan’daki bölgesel üretim ve tedarik merkezleri ile Avrupa’daki tüketim pazarları. Şirketler üretim, satın alma, depolama ve deniz taşımacılığı süreçlerini doğrudan kontrol ederek ticaret faaliyetlerini kendi örgütlenmeleri içinde yürüttüler.

Doğu Hindistan şirketleri, gelişmiş idarî yapıları sayesinde geniş ölçekli ticareti sürdürebilecek bir sistem kurdular. Muhasebe, satın alma, depolama, nakliye ve külçe temini gibi alanlarda uzmanlaşmış birimler oluşturuldu. Sermaye ihtiyacı hisse senetleri, krediler ve tahviller yoluyla karşılanırken ticaret merkezleri, gemi seferleri ve mal hareketleri ayrıntılı hesap kayıtlarıyla takip edildi.

Hindistan ile Avrupa arasındaki ticaret seferlerinin yaklaşık iki yıl sürmesi, şirketlerin ayrıntılı sevkiyat programları hazırlamasını gerektiriyordu. Şirketlere ait veya kiralanan gemiler silahlı olarak donatılıyor ve ticaret yollarının güvenliği sağlanmaya çalışılıyordu. Avrupa’daki şirketler Hindistan’dan getirilen malları depolayarak fiyat ve kâr dalgalanmalarını kontrol etmeye çalıştı.

Özellikle tekstil ürünlerinin ihracatı, şirketlerin en önemli faaliyet alanlarından biri hâline geldi. İplikçiler, dokumacılar, boyacılar ve diğer zanaatkârlar tarafından aşamalı olarak üretilen kumaşların standartlaştırılması için özel düzenlemeler geliştirildi. Şirket temsilcileri Hintli aracılar ve tüccarlarla anlaşmalar yaparak belirli kalitede ve miktarda kumaş temin etmeye çalıştı. Üreticilere verilen nakit avanslar, hem siparişlerin zamanında hazırlanmasını sağlıyor hem de üretim sürecini destekliyordu.

XVII. yüzyılın ortalarından itibaren bu ticaret ağlarının etkisi Bâbürlü ekonomisinde daha belirgin hâle geldi. Avrupa’ya ihraç edilen tekstil ürünlerinin başlıca üretim merkezleri Gucerât’taki Sûrat çevresi, Kuzey Koromandel’de Krishna ve Godâvarî nehirleri arasındaki bölge, Pulikat–Madrâs hattı ve Bengal’de Ganj deltasıydı.

Avrupalı şirketlerin faaliyetleri kırsal üretim alanlarına kadar yayıldı. Kuzey Koromandel’de Hollandalılar, özellikle patiska olarak bilinen düz beyaz pamuklu kumaşların üretimini destekledi. Bu üretim ağı, yerel tüccarlar, dokumacılar ve aracılar arasında geniş bir ekonomik bağlantı oluşturdu. Maçîlipatnam çevresindeki Hollanda ticaret merkezleri, Telugu tüccarları ve Komati kastına mensup aracılar üzerinden üreticilerle bağlantı kurdu.

Hollandalılar siparişlerini çoğunlukla nakit avans yoluyla veriyor, yerel toptancılar ise dokumacılarla anlaşarak üretimi organize ediyordu. Dokumacılar genellikle kıyı bölgelerindeki köylerde dağınık şekilde bulunuyordu. Doğu Godâvarî deltasındaki bazı köylerde binlerce dokuma tezgâhı faaliyet göstermekteydi. Bu üretim ağı yalnızca dokumacıları değil, pamuk ipliği sağlayan kadınları, taşıyıcıları ve diğer zanaatkârları da kapsıyordu.

Doğu Hindistan şirketlerinin faaliyetlerinden en fazla yararlanan bölgelerden biri Bengal oldu. Şah Cihân’ın 1631 yılında Portekizlileri Huglî’deki ticaret merkezinden çıkarmasının ardından Hollandalı, İngiliz ve Fransız tüccarların bölgedeki faaliyetleri arttı. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin Bengal’e yaptığı yatırımlar zaman içinde büyük ölçüde genişledi.

Bengal’den Avrupa’ya güherçile, ham ipek, pamuklu kumaşlar ve diğer ticari ürünler gönderildi. Hollandalılar ayrıca Endonezya’ya afyon, Japonya ve Avrupa’ya ipek ve tekstil ürünleri taşıdılar. Avrupa talebinin artması, Bengal’de üretim kapasitesinin genişlemesine katkı sağladı. XVII. yüzyılın sonunda Bengal tekstil sektöründeki işçilerin önemli bir bölümü Avrupa şirketleri için üretim yapıyordu.

Avrupalı şirketlerin Bengal’deki faaliyetleri Bâbürlü maliyesini de etkiledi. Ticaret yoluyla ülkeye giren değerli madenler, imparatorluk darphanelerinde kullanıldı. Dut yetiştiriciliği, ipek üretimi ve güherçile üretimi gibi ticari faaliyetler genişledi. Bâbürlü yönetimi, Avrupalı şirketlerin faaliyetlerini çoğunlukla destekledi ve onlara belirli ticari ayrıcalıklar sağladı.

XVII. yüzyıl boyunca Bâbürlü Hindistan’ında ekonomik hareketlilik ve ticari genişleme devam etti. İmparatorluk yönetimi iç ticareti destekleyen uygulamalar geliştirdi ve Avrupalı ticaret şirketlerinin faaliyetlerine geniş ölçüde izin verdi. Tarımsal üretim, ihracat ve vergi gelirleri artarken bu ekonomik büyümeden hangi toplumsal grupların ne ölçüde yararlandığı konusu tartışmalı kalmaya devam etti.

Marata İsyanı ve Bâbürlülerin Dekken’i Fethi

Evrengzîb’in tahta çıkışından sonra Bâbürlü hâkimiyetine karşı ortaya çıkan en önemli meydan okumalardan biri Marataların yükselişi oldu. Marata lideri Şivâcî Bhonsla (1627-1680), Batı Dekken’in dağlık bölgelerinde, özellikle Puna çevresinde Bîcâpûr Sultanlığı’nın zayıflayan otoritesi üzerine bağımsız bir güç oluşturmaya başladı. Şivâcî’nin yönetimi, Marata savaşçı sınıfının askerî yetenekleri ile Marata Brahmanlarının idarî becerilerini birleştiren yeni bir siyasî yapı meydana getirdi. 1660’lı yıllara gelindiğinde Şivâcî, hem Bîcâpûr hem de Bâbürlü hâkimiyetini tehdit edecek ölçüde güçlenmişti.

Şivâcî, Bîcâpûr hizmetindeki Marata kumandanı Şâhcî Bhonsla ile Ahmednagar Sultanlığı’ndaki önemli Marata soylularından Jîca Baî’nin oğluydu. Babası Şâhcî, Ahmednagar Sultanlığı’nın Timurîler tarafından ortadan kaldırılmasından sonra Bîcâpûr Sultanlığı hizmetine girmiş ve Kârnatak seferlerine katılmıştı. Bu süreçte Batı Gâtlar bölgesinde geniş iktâ topraklarının kontrolünü ele geçirmişti. Bölgenin uzak ve dağlık yapısı sebebiyle Bîcâpûr yönetimi, yerel Marata şefleri ve deşmuklar aracılığıyla hâkimiyet kurabiliyordu.

Şivâcî, babasının inzivaya çekilen eşi Jîca Baî tarafından Puna’da yetiştirildi. Bu nedenle Bîcâpûr sarayının Farsça siyasî kültüründen uzak kaldı. On sekiz yaşına geldiğinde babasının bölgedeki mülklerinin kontrolünü ele geçirdi ve çevredeki Marata şeflerini kendi hizmetine aldı. Bîcâpûr Sultanlığı’nın zayıflamasından yararlanarak Batı Gâtlar’daki hâkimiyet alanını genişletti.

1646 yılında Bîcâpûr Sultanı Muhammed Âdil Şah’ın hastalığı sebebiyle yönetimde zayıflık yaşanması, Şivâcî’ye yeni fırsatlar sağladı. 1650’lerin sonlarına gelindiğinde Şivâcî artık Bîcâpûr’dan bağımsız hareket eden bir lider hâline gelmişti. Böylece yerel bir Marata deşmukundan, kendi siyasî kimliğini oluşturan bağımsız bir hükümdara dönüştü.

Şivâcî’nin yükselişinde kaleler ve askerî teşkilat önemli rol oynadı. Müzakereler, tehditler ve gerektiğinde askerî güç kullanarak birçok Marata şefini kendisine bağladı. Yaklaşık kırk tepe kalesini Bîcâpûr kumandanlarının elinden alarak kendi askerlerini yerleştirdi. Genç Marata savaşçılarından ve Brahman yöneticilerinden oluşan kadro, yeni devletin askerî ve idarî yapısını oluşturdu. 1660’lı yıllara gelindiğinde ordusunda yaklaşık 10.000 maaşlı atlı ve 50.000 piyade bulunuyordu.

Şivâcî, yağma seferleri, alınan vergiler ve haraç gelirleri sayesinde güçlü bir mali kaynak oluşturdu. Mahârâştra bölgesinde savunması kolay kaleler ağı kurdu ve başkent olarak Râjgarh’ı kullandı. Pratâpgarh Kalesi’nde koruyucu tanrıçası Bhavânî’ye adanmış bir tapınak inşa ettirdi. Kuzey Konkan’ın kıyı bölgelerine kadar ilerleyerek önemli ticaret merkezi Kalyan’ı ele geçirdi. Deniz gücü oluşturarak Kızıldeniz ve Basra Körfezi ticaret yollarına yönelik faaliyetlerde bulundu; kıyı kalelerinde askerî birlikler konuşlandırdı.

Bîcâpûr yönetimi başlangıçta Şivâcî’ye karşı kesin bir müdahalede bulunamadı. Babası Şâhcî’nin saraydaki nüfuzu, ona yönelik cezalandırma girişimlerini sınırladı. Ancak 1657 yılında yeni Bîcâpûr Sultanı Ali Âdil Şah, kumandan Afzal Han’ı 10.000 kişilik bir orduyla Şivâcî üzerine gönderdi. Afzal Han’ın ordusu ilerlerken bazı Hindu tapınaklarına yönelik saldırılar gerçekleştirdi.

Taraflar arasındaki görüşmeler sırasında Afzal Han ile Şivâcî Pratâpgarh yakınlarında bir araya geldi. Görüşme sırasında çıkan çatışmada Afzal Han öldürüldü ve çevrede gizlenen Marata birlikleri Bîcâpûr ordusuna saldırarak büyük bir zafer kazandı. Bu olay, Şivâcî’nin bağımsızlığını güçlendiren önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Bâbürlülerle İlk Çatışmalar

Şivâcî’nin Bîcâpûr üzerindeki etkisini artırması, onu Bâbürlülerle doğrudan karşı karşıya getirdi. 1660 yılında Dekken sûbedârı Şayeste Han, Marata direnişini bastırmak amacıyla Puna’yı ele geçirdi ve Çâkan Kalesi’ni uzun süren bir kuşatma sonunda aldı. Ancak Şivâcî, 5 Nisan 1663 gecesi küçük bir birlikle Puna’daki Bâbürlü karargâhına baskın düzenleyerek Şayeste Han’ı yaraladı ve büyük bir prestij kazandı.

1664 yılının Ocak ayında Şivâcî, 4.000 kişilik süvari kuvvetiyle Bâbürlülerin en önemli ticaret limanlarından biri olan Sûrat’a saldırdı. Şehir altı gün boyunca yağmalandı ve büyük miktarda para ile değerli eşya ele geçirildi. Hollandalı ve İngiliz tüccarlar ise tahkim edilmiş binalarında direnerek saldırıdan kurtuldu. Bu olay, Bâbürlülerin Dekken’deki otoritesinin zayıflığını gösteren önemli bir gelişme oldu.

Evrengzîb bunun üzerine en yetenekli kumandanlarından Mirza Raca Cay Singh’i Şivâcî’yi etkisiz hâle getirmekle görevlendirdi. Cay Singh, askerî harekâtın yanı sıra diplomatik girişimlere de başvurdu. Bîcâpûr ile Şivâcî arasında ittifak kurulmasını engellemeye çalıştı, bazı Marata ileri gelenlerini Bâbürlü hizmetine aldı ve Şivâcî’nin destekçilerini yanına çekmeye çalıştı.

1665 yılında Cay Singh’in Purandar Kalesi kuşatması sonucunda Şivâcî teslim olmak zorunda kaldı. Purandar Antlaşması ile yirmi üç kale Bâbürlü yönetimine bırakıldı, on iki kale ise Şivâcî’nin elinde kaldı. Şivâcî, Bâbürlü İmparatorluğu’na bağlı bir hükümdar konumuna geldi ve Bîcâpûr’a karşı düzenlenecek seferlerde imparatorluk ordusuna katılmayı kabul etti.

Şivâcî, 1666 yılında Cay Singh ile birlikte Agra’ya giderek Evrengzîb’in huzuruna çıktı. Ancak burada kendisine verilen düşük mevki sebebiyle hakarete uğradığını düşünerek büyük tepki gösterdi. Bunun üzerine ev hapsine alınan Şivâcî, kısa süre sonra bir kaçış planıyla Agra’dan ayrıldı ve 1666 sonunda Râygarh’a dönmeyi başardı.

1668’de Evrengzîb, Şivâcî’yi affetti ve ona Raca unvanını geri verdi. Ancak eski kalelerinin büyük bölümünü iade etmedi. Kısa süre sonra yeniden başlayan anlaşmazlıklar sonucunda Şivâcî Bâbürlü hâkimiyetindeki bölgelere karşı saldırılarını sürdürdü. 1670 yılında ikinci kez Sûrat’a saldırarak şehri yağmaladı.

Marata Krallığının Kuruluşu

Şivâcî, artan gelirleri ve askerî başarıları sayesinde bağımsız hükümdarlık iddiasında bulundu. Haziran 1674’te Hindu hükümdarı olarak tahta çıktı. Taç giyme töreni için hazırlıklar aylar sürdü. Brahman danışmanları, onun soyunu Kşatriya ve Racpût kökenlerine dayandırarak meşruiyetini güçlendirmeye çalıştı.

6 Haziran 1674’te gerçekleştirilen Sanskritçe kutsama töreniyle Şivâcî, “Siva Çatrapati” unvanını aldı. Tören, Marata hükümdarlığının bağımsızlığını simgeleyen önemli bir siyasî gösteri oldu. Şivâcî artık Bâbürlü imparatoruna bağlı bir yerel şef değil, kendi meşruiyetini dinî ve siyasî temellere dayandıran bağımsız bir hükümdar olarak ortaya çıktı.

Kutubşahî–Bhonsla İttifakı

Şivâcî, tahta çıkışından kısa süre sonra Bâbürlülere karşı yeni bir strateji geliştirdi. Gûlkünde Sultanlığı’nın güçlü vezirleri Madanna Pandit ve Akkanna’nın desteğiyle Kutubşahî yönetimiyle ittifak kurdu. Bu anlaşmaya göre Gûlkünde yönetimi, Şivâcî’nin Bâbürlülere karşı yürüttüğü mücadeleyi mali olarak destekleyecekti.

1677 yılında Şivâcî, 60.000 kişilik ordusuyla Gûlkünde topraklarına ilerledi. Kutubşahî Sultanlığı ile birlikte Bîcâpûr’un Kârnatak bölgelerini ele geçirmek amacıyla ortak harekât planlandı. Bu sefer sırasında Jinci ve Vellûr kaleleri ele geçirildi. Şivâcî, ele geçirilen toprakları Gûlkünde ile paylaşmak istemese de iki taraf arasındaki ittifak sona ermedi.

Şivâcî’nin kurduğu devlet, Dekken’de Bâbürlü hâkimiyetine karşı en güçlü bölgesel direniş merkezi hâline geldi. Onun ölümünden sonra da Maratalar, XVIII. yüzyılda Bâbürlü İmparatorluğu’nun zayıflamasında belirleyici rol oynayacak siyasî güçlerden biri oldu.

Hanedanın Veraset Sistemi ve Sambhâcî Dönemi

Şivâcî, 1678 yılı başlarında Râygarh’a döndüğünde Bhonsla hanedanının gelecekteki veraset düzeniyle ilgilenmeye başladı. Şivâcî ve mantri heyeti, hükümdarın ölümünden sonra krallığın iki oğlu arasında paylaşılmasına karar verdi. Buna göre asıl topraklar küçük oğlu Racaram’a bırakılacak, on dokuz yaşındaki Sambhâcî ise Maysôr ve Jinci’de yeni kazanılan bölgeleri yönetecekti.

Sambhâcî bu düzenlemeye karşı çıktı. Dekken sûbedârı Dilir Han, genç prense gizlice mektuplar göndererek kendisini destekleme ve babasının mirasını ele geçirmesine yardım etme teklifinde bulundu. Sambhâcî, 1678 yılının Aralık ayında babasının denetiminden ayrılarak Bâbürlü tarafına geçti. Eşi Yesu Baî ile birlikte Dilir Han’ın Bîcâpûr sınırındaki ordugâhına gitti. Bu gelişmeden memnun olan Evrengzîb, Sambhâcî’ye yüksek bir mansab verdi ve onu Bâbürlü soyluları arasına kabul etti.

Sambhâcî yaklaşık bir yıl boyunca Dilir Han ile birlikte Bîcâpûr ve Şivâcî kuvvetlerine karşı düzenlenen seferlere katıldı. Ancak Bâbürlü müttefiklerinin politikalarından zamanla rahatsız oldu ve 1679 Kasımında eşiyle birlikte Marata sarayına geri döndü.

Bu dönemde Şivâcî, Evrengzîb’in cizye vergisini yeniden yürürlüğe koymasını eleştiren uzun bir mektup gönderdi. Şivâcî, daha önceki Timurlu hükümdarları Ekber ve Cihângîr’in daha uzlaşmacı siyasetlerini hatırlatarak farklı din mensuplarının aynı devlet içinde yaşayabileceğini savundu.

Şivâcî, oğlunun dönüşünden kısa süre sonra hastalandı. Mart 1680’de dizanteri ve sıtma nedeniyle henüz elli üç yaşındayken öldü. Ölümünün ardından büyük eşi Sorya Baî, oğlu Racaram’ı Râygarh’da tahta çıkardı. Ancak Sambhâcî bu kararı kabul etmedi. Kısa sürede Marata kumandanlarının desteğini kazanarak başkenti ele geçirdi. Racaram görevden uzaklaştırıldı; annesi ve bazı destekçileri öldürüldü. Sambhâcî, 1681 Şubatında düzenlenen törenle Şivâcî’nin meşru halefi olarak tahta çıktı.

Şivâcî’nin Mirası

Şivâcî, ardında güçlü bir merkezî yönetim ve gelişmiş askerî altyapıya sahip bir devlet bıraktı. Konkan kıyıları ile Batı Gâtlar arasında uzanan topraklarda çok sayıda tepe kalesi ve kıyı istihkâmından oluşan savunma ağı kurdu. Düzenli idarî teşkilatı, disiplinli ordusu ve nakdî vergi sistemine dayanan mali yapısıyla çağdaşları üzerinde önemli bir etki bıraktı.

Şivâcî, kara savaşlarının yanı sıra deniz gücünü de etkili biçimde kullandı. Kıyı limanları, adalar ve deniz ticaret yolları üzerinden hem ticari faaliyetleri hem de askerî operasyonları destekledi. Bilgi toplama, hızlı karar alma ve diplomatik manevralar konusundaki yeteneği onu Evrengzîb’in en önemli rakiplerinden biri hâline getirdi.

Marata devletinin yükselişi, Dekken Sultanlıklarının Bâbürlü hâkimiyeti altına alınmasıyla oluşan siyasî boşluktan yararlandı. 1660’lı yıllardan itibaren Maratalar, Bâbürlü ve Bîcâpûr topraklarına yönelik hızlı yağma akınları düzenlemeye başladı. 1670’lerde Baglana bölgesindeki Marata kuvvetleri, Sûrat ile Handeş arasındaki ticaret yollarını ciddi biçimde tehdit etti.

Bu seferlerden elde edilen ganimetler ve çauth adı verilen haraç gelirleri Marata hazinesini güçlendirdi. Böylece Şivâcî, askerlerine ve yöneticilerine düzenli ödeme yapabilen güçlü bir savaş devleti oluşturdu.

Şivâcî’nin ölümünden sonra merkezî yapı zayıflasa da Marata askerî teşkilatı varlığını sürdürdü. Marata kumandanları, Bhonsla hanedanı adına Bâbürlü topraklarına yönelik daha geniş çaplı seferlere girişti. Böylece yerel bir direniş hareketi, Dekken’de imparatorluk ölçeğinde bir rakibe dönüştü.

Evrengzîb’in Dekken’e Yönelmesi

Şivâcî’nin ölümünden sonra Evrengzîb için en önemli tehditlerden biri oğlu Mirza Muhammed Ekber’in muhalefeti oldu. Evrengzîb’in oğlu olan Muhammed Ekber, babasının özellikle cizye politikası ve sert dinî uygulamalarına karşı çıkan bazı soyluların desteğini kazandı. Sambhâcî, Gûlkünde Sultanlığı ve Bîcâpûr yönetimiyle birlikte hareket ederek Bâbürlü hâkimiyetine karşı geniş bir ittifak oluşturabilirdi.

Sambhâcî, Muhammed Ekber’in kendisini imparator ilan ettiğini öğrenince 1681 başlarında 20.000 kişilik Marata süvarisiyle Handeş bölgesine girdi. Burhanpûr yakınlarındaki Bahadurpur’u yağmalayan Marata birlikleri büyük miktarda ganimet ele geçirdi. Bu saldırı, Bâbürlü yönetiminin bölgedeki otoritesini sarstı.

Bunun üzerine Evrengzîb güneye hareket etti. Kuzey Hindistan’daki merkez ordunun büyük bölümünü, idarî teşkilatı ve saray halkını da yanına alarak Dekken’e geçti. Böylece imparatorluğun siyasî merkezi fiilen güneye taşındı.

Ancak Muhammed Ekber ile Sambhâcî arasında ortak bir harekât gerçekleştirilemedi. Sambhâcî daha çok kıyı bölgelerindeki mücadelelere yöneldi; Câncîra Siddîleri, İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası ve Portekizlilerle yapılan savaşlar kesin sonuç vermedi.

Evrengzîb ise Marata akınlarını sınırlamak amacıyla Dekken’de sürekli askerî birlikler bulundurdu. Ancak Marata kalelerinin yapısı ve hareketli savaş yöntemleri sebebiyle kesin sonuç almakta zorlandı.

Dekken Sultanlıklarının İlhakı

Maratalara karşı mücadelede başarı sağlayamayan Evrengzîb, Dekken’deki iki büyük Müslüman sultanlığı olan Bîcâpûr ve Gûlkünde’yi doğrudan imparatorluğa katmaya karar verdi.

İlk hedef Bîcâpûr Sultanlığı oldu. 1685 yılında Mirza Âzam ve Mirza Şah Âlem komutasındaki yaklaşık 80.000 kişilik Bâbürlü ordusu Bîcâpûr’u kuşattı. Sultan Sikender Âdil Şah, yaklaşık 30.000 kişilik kuvvetiyle on beş ay boyunca direnmesine rağmen sonunda teslim olmak zorunda kaldı. Bîcâpûr ilhak edilerek Bâbürlü eyaleti hâline getirildi.

Bundan sonra Evrengzîb Gûlkünde Sultanlığı üzerine yöneldi. Kutubşahî yönetimindeki iç çekişmeler ve kumandan Mir Muhammed İbrahim’in Bâbürlü tarafına geçmesi savunmayı zayıflattı. Sultan Ebu’l Hasan Kutb Şah, Haydarâbâd çevresindeki Gûlkünde Kalesi’ne çekildi ve müzakerelere başladı.

1687 yılında Evrengzîb bizzat Gûlkünde üzerine yürüdü. Uzun süren kuşatma sonunda kaleye girildi ve Sultan Ebu’l Hasan esir alındı. Kutubşahî hazinesi Bâbürlülerin eline geçti; Gûlkünde Sultanlığı da imparatorluğa bağlandı.

Evrengzîb, her iki Dekken sultanlığını Sambhâcî ile ittifak kurdukları gerekçesiyle suçladı. Gûlkünde’de Hindu Brahman vezirlerin etkisini de eleştirerek yönetimde değişikliklere gitti. Ancak imparatorun sert politikaları, bazı Bâbürlü ileri gelenleri arasında da tepki oluşturdu.

Dekken’in fethiyle Evrengzîb, uzun süredir hedeflediği siyasî başarıya ulaşmış görünüyordu. Fakat bu genişleme aynı zamanda imparatorluğu daha uzun ve maliyetli bir savaşa sürükledi. Maratalar, Bâbürlü hâkimiyetine karşı direnişlerini sürdürerek XVIII. yüzyılda imparatorluğun zayıflamasında belirleyici bir güç hâline gelecekti.

Dekken’de İsyan ve Fetih

Evrengzîb, iki Dekken sultanlığının fethedilmesinden sonra yeniden Maratalar üzerine yoğunlaştı. Bu sırada oğlu Muhammed Ekber artık önemli bir tehdit olmaktan çıkmıştı. Sambhâcî’nin desteğini kaybeden asi şehzade ve yanındaki taraftarları, kiraladıkları bir gemiyle Safevî sarayına sığınmak üzere İran’a gitti.

Bu dönemde Sambhâcî, dış seferlerden çok Marata Krallığı’nın iç sorunlarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Sert yönetimi, istikrarsız idaresi ve kişisel yaşamı sebebiyle Marata deşmuklarının önemli bir kısmının desteğini kaybetti. Dönemin anlatılarında Sambhâcî’nin devlet işlerinden uzaklaştığı ve zamanının büyük bölümünü eğlenceyle geçirdiği ileri sürülmektedir.

Evrengzîb, Gûlkünde Kalesi’nin ele geçirilmesinin ardından Marata yönetimine karşı özel bir harekât başlattı. Daha önce Bâbürlü tarafına geçen Gûlkünde emiri Mukarrab Han, 25.000 kişilik süvari kuvvetiyle Marata topraklarına gönderildi. Görünürdeki hedef Panhala Kalesi olsa da asıl amaç Sambhâcî’yi ele geçirmekti.

1688 yılının sonlarında Bâbürlü casusları, Sambhâcî’nin Ratnâgîrî’nin kuzeydoğusundaki Sangameşvar’daki yazlık sarayında bulunduğunu bildirdi. Mukarrab Han, Batı Ghatlar üzerinden zorlu bir yürüyüş gerçekleştirerek Sambhâcî’yi ve yakın danışmanı Brahman rahibi yakalamayı başardı.

İki esir, Bhîmâ Nehri kıyısındaki Bâbürlü ordugâhına getirildi. Sambhâcî, Bîcâpûr ve Gûlkünde hükümdarlarının aksine bir hükümdara gösterilen saygıyla karşılanmadı. Aşağılayıcı bir biçimde giydirilerek Evrengzîb’in huzuruna çıkarıldı. Sorgulama sırasında imparatora ve Hz. Muhammed’e yönelik hakaretlerde bulunduğu aktarılan Sambhâcî, bir ulema heyeti tarafından Müslümanlara karşı işlediği suçlar gerekçesiyle ölüme mahkûm edildi. Yaklaşık iki hafta süren işkencelerin ardından Sambhâcî ve yoldaşı öldürüldü.

1689 yılına gelindiğinde Evrengzîb, Muhammed Ekber’in isyanıyla başlayan uzun süreli krizi büyük ölçüde sona erdirmişti. Muhammed Ekber Safevî sarayına sığınmış, Gûlkünde ve Bîcâpûr sultanlıkları ile Marata topraklarının önemli bir bölümü Bâbürlü hâkimiyetine alınmıştı.

Dekken fetihleri sonucunda Bâbürlü İmparatorluğu’na 221.107 mil karelik yeni toprak eklendi. Bu genişleme mevcut imparatorluk topraklarının dörtte birinden daha büyük bir artış anlamına geliyordu. Fethedilen bölgelerde dört yeni eyalet oluşturuldu:

  • Bîcâpûr,
  • Bîcâpûr Kārnâtak,
  • Haydarâbâd,
  • Haydarâbâd Kārnâtak.

Marata toprakları ise kuzeyde Evrengzîb eyaleti, güneyde Bîcâpûr bölgesi arasında paylaştırıldı. Böylece Bâbürlü İmparatorluğu’nun güney sınırı, Hint alt kıtasındaki Müslüman-Hint siyasal hâkimiyetinin en geniş sınırına ulaştı. Ancak bu fetihler, Marata direnişinin tamamen sona ermesi anlamına gelmedi; aksine imparatorluğu uzun ve yıpratıcı bir mücadele dönemine sürükledi.

Dekken Savaşları (1689–1707)

Evrengzîb’in Gûlkünde ve Bîcâpûr sultanlıklarını fethetmesi, başlangıçta Dekken’de yeni bir istikrar döneminin başlangıcı olarak görülüyordu. Ancak Marata direnişinin devam etmesi, imparatorun bölgeden ayrılmasını engelledi. Evrengzîb, imparatorluk otoritesini yeniden kurmak amacıyla hayatının son yıllarını Dekken’de geçirdi ve kuzeye dönmedi.

Sambhâcî’nin ölümünden sonra Marata Krallığı sona ermedi. Küçük kardeşi Racaram tahta çıktı ve Bâbürlü baskısından kaçmak için güneydoğudaki güçlü Jincî Kalesi’ne çekildi. Batı Dekken’de kalan Marata kumandanları ise Bâbürlü topraklarına yönelik yağma akınlarını artırdı. Bu durum, yeni fethedilen bölgelerde Bâbürlü yönetiminin yerleşmesini zorlaştırdı.

Evrengzîb, büyük imparatorluk ordugâhını uzun süre Dekken’de tuttu. 1695 yılında Bhîma Nehri yakınındaki Brahmapûrî’yi (daha sonra İslâmpûrî) sürekli merkez hâline getirdi ve burada yaklaşık beş yıl kaldı. 1699’da ordugâhın çevresinin surlarla güçlendirilmesini emretti. Ardından Maharaştra’daki Marata kalelerine yönelik uzun süren seferleri bizzat yönetti.

Bâbürlü Hâkimiyetinde Doğu Dekken

Gûlkünde’nin Bâbürlüler tarafından ilhakından sonra bölgenin yönetimi büyük ölçüde eski idarî yapının devamı üzerine kuruldu. Ebu’l Hasan Kutb Şah öldürülmedi ancak hayatının geri kalanını hapiste geçirdi. Hanedan üyelerinin bazıları Bâbürlü soyluları arasına alınırken, birçok Müslüman memur, sanatçı, zanaatkâr ve asker eski görevlerine benzer konumlarda istihdam edildi.

Buna karşılık Gûlkünde’nin Hindu memurları aynı şekilde korunmadı. Brahman valilerin bir kısmı görevlerinden uzaklaştırıldı. Kutbşâhî ordusunda görev yapan bazı Telugu savaşçı grupları ve nayaklar eski konumlarını kaybetti.

Gûlkünde toprakları Haydarâbâd eyaletine bağlandı; güney bölgesi ise Haydarâbâd Kārnâtak adıyla ayrı bir idarî birim hâline getirildi. Bâbürlüler yeni eyaletlere deneyimli memurlar ve mansabdârlar göndererek kaleleri ve idarî merkezleri kontrol altına aldı.

Ancak Marata saldırıları kısa sürede yeni düzeni tehdit etti. 1688–1692 yılları arasında Marata birlikleri Doğu Dekken’e büyük çaplı akınlar düzenledi. Bâbürlü garnizonları bu saldırıları tamamen engelleyemedi. Maratalar ticaret yollarını ve pazarları hedef aldı; fakat Haydarâbâd veya Maçîlîpatnam gibi büyük merkezlere karşı kapsamlı bir kuşatma gerçekleştirmediler.

Bâbürlü yönetimi buna rağmen vergi sistemini hızla uygulamaya koydu. Muhammed Şâfî ilk Haydarâbâd dîvânı olarak atandı ve eski Kutbşâhî vergi düzeni büyük ölçüde korunarak imparatorluk bütçesine aktarılmaya başlandı. Bölgedeki elmas madenleri ve darphaneler de Bâbürlü kontrolüne geçti.

Jincî Savaşı (1689–1698)

Sambhâcî’nin yakalanmasından sonra Racaram, Şubat 1689’da Marata hükümdarı ilan edildi. Ancak kısa süre içinde Râygarh Kalesi Bâbürlüler tarafından kuşatılınca kaçtı. Sambhâcî’nin eşi Yesu Bay ve oğlu Şâhucî Bhosla ise esir alındı. Evrengzîb, genç Şâhucî’ye iyi davranılmasını ve bir Marata prensi olarak yetiştirilmesini emretti.

Racaram, yaklaşık 800 kilometrelik zorlu bir yolculuğun ardından Jincî Kalesi’ne ulaştı. Bu kale, Marata direnişinin yeni merkezi hâline geldi. Evrengzîb, Racaram’ı etkisiz hâle getirmek amacıyla başvekîlin oğlu Zülfikâr Han’ı büyük bir orduyla güneye gönderdi.

Jincî kuşatması 1698 yılına kadar sürdü. Bâbürlüler kaleyi kuşatmalarına rağmen Marata birliklerinin düzenlediği saldırılar nedeniyle büyük zorluk yaşadı. Marata kumandanları kuşatma ordusunun ikmal yollarını keserek Bâbürlü ordusunu zor durumda bıraktı.

1698 Şubatında kale sonunda ele geçirildi. Racaram daha önce kaçmayı başardı; ailesinin bazı üyeleri ise yakalanarak Evrengzîb’in ordugâhına gönderildi.

Marata Direnişinin Yayılması

Jincî kuşatması sırasında Marata direnişi merkezi bir yapıdan uzak, geniş bir askerî harekete dönüştü. Racaram, farklı Marata kumandanlarına mektuplar göndererek Bâbürlü hâkimiyetini kabul etmemelerini ve imparatorluk topraklarına saldırmalarını istedi.

Marata kumandanları büyük süvari birlikleri kurarak Bâbürlü topraklarına sürekli akınlar düzenledi. Bu birlikler açık savaşlarda Bâbürlü ordularına karşı üstünlük sağlayamasa da hareket kabiliyetleri ve yerel destekleri sayesinde imparatorluk güçlerini yıprattı.

Maratalar, yağma gelirlerinin yanı sıra chauth (sauth) adı verilen koruma vergisini toplamaya başladı. Bu sistem zamanla Marata askerî ve siyasî yapısının temel gelir kaynaklarından biri hâline geldi.

Nihai Dekken Seferi (1698–1707)

Racaram, Jincî’den kaçtıktan sonra Marata merkezlerinden Satara Kalesi’ne yerleşti. Evrengzîb, Marataların yeniden güç kazanması üzerine bizzat harekete geçmeye karar verdi. 81 yaşında olmasına rağmen Maharaştra’nın tepe kalelerine yönelik seferleri yönetti.

1699’dan itibaren Satara başta olmak üzere birçok kale kuşatıldı. Racaram 1700 yılında öldü. Bunun ardından dul eşi Tara Bay, dört yaşındaki oğlu II. Sambhâcî’yi tahta çıkararak yönetimi üstlendi.

Tara Bay, Bâbürlülerle anlaşma teklif etti. Marata hâkimiyetinin tanınması karşılığında bazı kalelerin bırakılması ve Bâbürlü hizmetine asker gönderilmesi önerildi. Ancak Evrengzîb bu teklifi kabul etmeyerek askerî harekâta devam etti.

1700–1705 yılları arasında birçok Marata kalesi Bâbürlülerin eline geçti. Buna rağmen Marata birlikleri hareketli saldırılarını sürdürdü. Evrengzîb’in ordusu büyük kaynaklara sahip olmasına rağmen uzun süren savaşlar, hastalıklar ve ikmal sorunları nedeniyle ağır kayıplar verdi.

Son yıllarda Bâbürlü orduları Zülfikâr Han ve Gaziüddin Han Firuz Ceng gibi kumandanların yönetiminde Maratalara karşı seferlerini sürdürdü. Evrengzîb ayrıca esir tuttuğu Şâhucî Bhosla’yı kullanarak Maratalarla uzlaşmaya çalıştıysa da bu girişimler sonuç vermedi.

Evrengzîb’in 1707’deki ölümüne kadar Dekken savaşları kesin bir sonuçla sona ermedi. Bâbürlüler birçok kale ve bölgeyi ele geçirmiş olsa da Marata direnişi tamamen ortadan kaldırılamadı. Uzun süren Dekken savaşları, imparatorluğun insan ve mali kaynaklarını büyük ölçüde tüketen en önemli mücadelelerden biri hâline geldi.

Dekken’in Batısında Paralel Devlet

Evrengzîb’in son Dekken seferleri, imparatorluk yönetiminin bölgedeki askerî ve idarî kapasitesini daha da zayıflattı. Uzun süren savaşlar nedeniyle güvenlik düzeni bozulurken insan gücünün sürekli askerî faaliyetlere yönlendirilmesi tarımsal üretimi ve ticareti olumsuz etkiledi. 1702–1704 yıllarında yaşanan kuraklık, kıtlık ve salgın hastalıklar bölgedeki krizi ağırlaştırdı.

Racaram’ın ölümünden sonra Marata direnişinin başına geçen Tara Bay, Bâbürlülerle anlaşma girişimlerinin sonuçsuz kalmasının ardından saldırı politikasını sürdürdü. Marata birlikleri Dekken eyaletlerine ve kuzeydeki Mâlvâ bölgesine yönelik geniş çaplı seferler düzenlemeye başladı.

1702 yılında büyük bir Marata ordusu Haydarâbâd üzerine yürüyerek şehri yağmaladı. 1704 yılında devam eden kıtlık ortamında Marata kuvvetleri bölgeye yeniden saldırdı. Bazı yerel zemîndârlar ve fırsatçı gruplar da bu karışıklıktan yararlanarak yağma faaliyetlerine katıldı. Bu süreçte Haydarâbâd’dan Gucerât ve Kuzey Hindistan’a uzanan kervan ticareti büyük ölçüde kesildi; birçok köylü ve yerel yönetici vergi ödemelerini durdurdu.

Marata Vergi Düzeni ve İkili Yönetim

Batı Dekken’de Marata hareketi basit bir yağma hareketinden çıkarak alternatif bir yönetim yapısına dönüşmeye başladı. Racaram döneminden itibaren Maratalar, Bâbürlülerden chauth (sauth) adı verilen ve imparatorluk gelirlerinin dörtte birine karşılık gelen bir ödeme talep etmeye başladılar. Bunun yanında Marata hükümdarının bölgedeki geleneksel vergi haklarına dayandığı ileri sürülen serdeşmuk vergisini de uygulamaya koydular.

Tara Bay bu sistemi daha düzenli hâle getirerek çeşitli bölgelere Marata kumandanlarını vali olarak atadı. Bu valiler kendi askerî birlikleriyle hareket ediyor, küçük kaleler kuruyor ve vergi toplamak için görevliler tayin ediyordu. Sauth veya serdeşmuk ödemeyi reddeden yerleşimler kuşatma ve yağma tehdidiyle karşı karşıya kalıyordu.

Maratalar ayrıca ticaret yolları üzerinde kontrol kurarak yol vergileri toplamaya başladı. Güvenli seyahat etmek isteyen tüccarlar belirli ödemeler yapmak zorundaydı. Böylece Marata yönetimi, Bâbürlü idaresine paralel işleyen bir vergi ve güvenlik sistemi oluşturdu.

Bâbürlü valileri, fevcdârları ve bazı zemîndârlar Maratalara karşı direnmeye devam etse de giderek artan sayıda yerel yönetici kendi çıkarları doğrultusunda Maratalarla iş birliği yapmaya başladı. 1700 yılında Marataların Narmada Nehri’ni geçerek Gucerât ve Mâlvâ’ya kadar ulaşmaları, hareketin Dekken sınırlarını aşan bir güç hâline geldiğini gösterdi.

Marata Gücünün Yayılması

Marata direnişi, merkezi bir devlet yapısından ziyade farklı kumandanların yönettiği hareketli askerî birliklere dayanıyordu. Bu yapı, Bâbürlülerin büyük ordularına karşı doğrudan üstünlük sağlamasa da sürekli saldırılar yoluyla imparatorluk kaynaklarını tüketti.

Marata kumandanları, Bâbürlü yönetiminin zayıfladığı bölgelerde kendi idare ağlarını kurarak vergi toplama, güvenlik sağlama ve yerel güçlerle ittifak kurma imkânı elde etti. Böylece Dekken’in batısında Bâbürlü hâkimiyetiyle yan yana var olan bir Marata yönetim sistemi ortaya çıktı.

Sonuçları

Dekken savaşlarının uzaması, Bâbürlü İmparatorluğu’nun bölgedeki askerî ve idarî yapısını büyük ölçüde yıprattı. Sürekli seferler, ekonomik kaynakların tükenmesine ve yerel düzenin bozulmasına yol açtı. Marataların oluşturduğu paralel yönetim ağı, Evrengzîb’in ölümüne kadar tamamen ortadan kaldırılamadı.

Bu süreçte Bâbürlüler, yalnızca askerî bir isyanla değil, vergi toplama, güvenlik sağlama ve yerel yönetim alanlarında kendilerine rakip bir siyasî yapı ile karşı karşıya kaldılar. Dekken’in batısında ortaya çıkan bu durum, imparatorluk otoritesinin bölgedeki çözülmesinin en önemli göstergelerinden biri oldu.

Avrupalı Siyasî Güçlerin Yükselişi

Dekken Savaşları sırasında Bâbürlü İmparatorluğu güneydeki askerî mücadelelerle meşgul olurken, Avrupalı Doğu Hindistan şirketleri Hindistan kıyılarındaki konumlarını güçlendirmeye başladı. İngiliz, Hollandalı ve Fransız şirketleri, uzun süren ticari faaliyetleri sayesinde bölgenin siyasî yapısını ve idarî işleyişini yakından tanıyor, aynı zamanda yerel yöneticilerle kurdukları ilişkiler aracılığıyla nüfuz alanlarını genişletiyordu.

Avrupalı şirketlerin gücünün temel kaynaklarından biri denizlerdeki üstünlükleriydi. Güçlü silahlarla donatılmış ticaret filoları sayesinde Hint Okyanusu’ndaki deniz yollarını kontrol edebiliyor, gerektiğinde limanları ablukaya alma veya ticaret gemilerine müdahale etme kapasitesine sahip bulunuyorlardı. Bu durum, kara merkezli büyük imparatorlukların kıyı bölgelerindeki otoritesini sınırlayan önemli bir unsur hâline geldi.

Portekizlilerin Goa’da kurduğu örneğe benzer şekilde İngiliz, Hollandalı ve Fransız şirketleri de kıyı bölgelerinde askerî olarak korunmuş ticaret merkezleri oluşturdular. İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, Bombay Adası’nı elde ettikten sonra burayı önemli bir ticaret ve savunma merkezi hâline getirdi. Şehir, güvenli limanı, düşük vergileri ve ticareti teşvik eden yönetimi sayesinde hızla gelişti.

1689–1690 yıllarında Bombay, İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası ile Bâbürlüler arasında yaşanan kısa süreli savaş nedeniyle ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldı. İngilizlerin Sûrat’taki Bâbürlü yetkilileriyle yaşadığı anlaşmazlıklar sonucunda Evrengzîb, İngiliz ticaretini durdurdu ve İngiliz tüccarlarının tutuklanmasını emretti. Ancak Bombay’a yönelik Bâbürlü saldırıları şehrin güçlü tahkimatları nedeniyle başarısız oldu. Görüşmeler sonunda İngilizler tazminat ödemeyi kabul ederek yeniden ticaret faaliyetlerine devam etti.

Bombay’ın gelişimi, Sûrat’ın geleneksel üstünlüğünü tehdit etmeye başladı. Şehrin güvenli yapısı, dinî hoşgörüsü ve ticari teşvikleri çok sayıda tüccar ve göçmeni buraya çekti. XVIII. yüzyılın başlarında Bombay, Hindistan’ın en önemli ticaret merkezlerinden biri olma yolunda ilerliyordu.

Güneydoğu Kıyılarında Avrupa Yerleşimleri

Doğu Hindistan şirketleri, Dekken’in doğu kıyılarında da kalıcı ticaret merkezleri kurdu. Hollandalılar Pulikât Limanı’nda Fort Geldria’yı kullanırken, İngilizler Madrâs’ta Fort St. George çevresinde güçlü bir ticaret merkezi oluşturdu. Fransızlar ise Pondicherry’de tahkim edilmiş bir yerleşim kurdu.

Bâbürlülerin Gûlkünde Sultanlığı’nı fethetmesinden sonra Avrupalı şirketler yeni yönetimle anlaşarak ticari ayrıcalıklarını korumayı başardılar. Ancak 1689–1690 yıllarında Bâbürlüler Madrâs’ı ele geçirmeyi planladıysa da Marata savaşlarının yoğunluğu nedeniyle bu girişim sonuçsuz kaldı.

Savaş ortamı, Avrupa yerleşimlerinin gelişmesine katkı sağladı. Bölgedeki güvensizlik nedeniyle birçok tüccar ve zanaatkâr güvenli limanlara yöneldi. Bu süreçte Pondicherry ve Madrâs’ın nüfusu hızla arttı; Madrâs önemli bir ticaret merkezi hâline gelirken Pondicherry de Fransızların bölgedeki temel üssü oldu.

Korsanlık Krizi ve Bâbürlüler ile Avrupa Şirketleri Arasındaki Gerilim

1690’lı yıllarda Bâbürlülerle Avrupa şirketleri arasındaki ilişkiler, Hint Okyanusu’ndaki korsanlık faaliyetleri nedeniyle daha da gerildi. Özellikle Sûrat ticaret filosunun önemli gemilerinden Ganj-i Savaî adlı geminin korsanlar tarafından ele geçirilmesi büyük tepki yarattı.

1695 yılında hacıları ve değerli malları taşıyan Ganj-i Savaî, korsan saldırısına uğrayarak yağmalandı. Olayın ardından İngilizler sorumlu tutuldu ve Sûrat’taki İngiliz ticaret merkezi Bâbürlü yetkilileri tarafından işgal edildi. Evrengzîb, İngiliz tüccarlarının faaliyetlerini durdurdu ve kıyıdaki Bâbürlü güçlerinden Bombay’a karşı harekete geçmelerini istedi.

Ancak Bombay’ın güçlü savunması nedeniyle saldırılar sonuç vermedi. Avrupa şirketlerinin korsanlık faaliyetleriyle bağlantıları olmadığını açıklaması ve diplomatik girişimler sonucunda kriz sona erdi.

Evrengzîb, 1702 yılında korsanlık faaliyetlerine tepki olarak İngiliz, Hollanda ve Fransız şirketlerinin imparatorluk topraklarındaki ticaretini yasakladı. Bununla birlikte Avrupa şirketleriyle yapılan görüşmeler sonucunda ticaret merkezleri varlığını korudu. Madrâs ve Pondicherry gibi şehirler, Bâbürlü otoritesinin zayıfladığı bölgelerde giderek daha bağımsız hareket eden merkezler hâline geldi.

Dekken Savaşlarının Bâbürlü Seçkinleri Üzerindeki Etkisi

Uzun süren Dekken Savaşları, Bâbürlü askerî ve idarî seçkinleri üzerinde büyük bir yıpranmaya yol açtı. Yıllarca süren seferler, imparatorluk soylularının sadakatini ve savaşma isteğini zayıflattı. Dekken’de görev yapan mansabdârlar sürekli savaş koşulları altında askerî yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlanmaya başladılar.

Evrengzîb’in yıllarca kuzeyden uzak kalarak Dekken’deki ordugâhta yaşaması, imparatorluk yönetiminin geleneksel merkezlerinden kopmasına neden oldu. Kuzey Hindistan’daki önemli yöneticiler imparatorluk sarayındaki törenlerden ve siyasî ilişkilerden uzak kaldılar.

Bâbürlü komutanlarının bir kısmı Marata saldırılarına karşı aktif mücadele etmek yerine savunmada kalmayı tercih etti. Bazı yerel yöneticiler ise kendi topraklarını ve gelir kaynaklarını koruyabilmek için Maratalarla gizli anlaşmalar yapmaya başladı.

Dekken’deki uzun savaş ortamı, Bâbürlü ve Marata askerî çevreleri arasında karmaşık ilişkiler doğurdu. Esir düşen komutanlar, fidye görüşmeleri ve gizli pazarlıklar yoluyla karşı tarafla temas kurdu. Bazı Bâbürlü görevlileri ilerleyen dönemde Maratalarla anlaşma yolları aramaya başladı.

Yeni Askerî ve Siyasî Dengeler

Evrengzîb, Dekken’deki mücadele sırasında imparatorluk hizmetine çok sayıda Dekkenli Müslüman ve Marata kökenli komutan aldı. Ancak bu politika eski Bâbürlü soyluları arasında hoşnutsuzluk yarattı. Özellikle Marata kökenli emirlerin yükselişi, geleneksel askerî elit tarafından tepkiyle karşılandı.

Bununla birlikte Evrengzîb, Ekber dönemindeki Racpût politikası gibi Marataları uzun vadeli bir uzlaşma sistemiyle imparatorluğa bağlayacak kapsamlı bir siyaset geliştiremedi. Marata liderleriyle ilişkiler sınırlı kaldı ve hanedan ile imparatorluk arasında kalıcı bir bütünleşme sağlanamadı.

Dekken savaşları sırasında artan savaş masrafları ve yeni toprakların yönetimi, câgîr sistemi üzerinde de baskı oluşturdu. Yeni fethedilen bölgelerden elde edilen gelirlerin önemli bir kısmı doğrudan merkezî hazineye aktarılırken, mansabdârlara dağıtılacak gelir kaynakları yetersiz kaldı. Bu durum eski soylular arasında hoşnutsuzluğu artırdı.

Sonuç olarak Dekken savaşları yalnızca askerî bir mücadele değil, Bâbürlü İmparatorluğu’nun idarî, ekonomik ve siyasî yapısını dönüştüren uzun süreli bir kriz hâline geldi. Evrengzîb’in hayatının son yıllarında imparatorluğun ağırlık merkezi kuzeyden Dekken’e kayarken, merkezî otoritenin zayıflaması ve Marata gücünün yükselişi XVIII. yüzyıldaki siyasî dengelerin temelini oluşturdu.

Kuzey Eyaletleri

Evrengzîb’in 1680’den itibaren Dekken’de bulunması, imparatorluğun kuzey eyaletlerinin yönetimini doğrudan etkiledi. Kuzeydeki idareciler ve kumandanlarla imparator arasındaki emir ve rapor alışverişi devam etse de hükümdarın uzun süre merkezden uzak kalması, daha dikkatli bir idare anlayışını zorunlu hâle getirdi. Evrengzîb; oğulları, torunları ve yetenekli emirleri aracılığıyla Kuzey Hindistan’daki imparatorluk otoritesini ve kurumlarını büyük ölçüde korumayı başardı. Bununla birlikte imparatorluk ordusunun büyük bölümünün Dekken’e yönlendirilmesi, sınır güvenliği, gelir kaynakları ve ikmal yolları açısından yeni riskler ortaya çıkardı.

Kuzeybatı Sınırı ve Afgan Aşiretleri

1670’lerde yaşanan Afgan isyanları, kuzeybatı sınırında esnek ve bölgesel şartlara göre şekillenen politikaların önemini göstermişti. Afgan seferlerinin ardından Kâbil sûbedârlığına yetenekli İranlı Şiî kumandan Emir Han getirildi. Emir Han, Yûsufzay, Afrîdî ve diğer Afgan aşiretleri arasındaki rekabetleri ve iç mücadeleleri kullanarak yaklaşık yirmi yıl boyunca bölgede göreli bir istikrar sağlamayı başardı.

Bu istikrar, aşiret reislerine ve farklı gruplara Kâbil hazinesinden düzenli olarak yapılan yüksek miktardaki ödemelerle desteklendi. Böylece kervan ticareti, dağ geçitleri üzerinden büyük ölçüde kesintisiz şekilde devam etti.

Emir Han’ın 1698’de ölümünden sonra bölgenin yönetimini danışmanı olan eşi Sahibcî üstlendi. Evrengzîb’in yeni sûbedâr olarak görevlendirdiği oğlu Mirza Şah Âlem’in Kâbil’e ulaşmasına kadar sınır yönetimini sürdürdü. Mirza Şah Âlem, babasının 1707’deki ölümüne kadar kuzeybatı sınırındaki imparatorluk hâkimiyetini korudu.

Kuzeydoğu Sınırı ve Ahom Krallığı

Brahmaputra vadisinde hâkimiyet kuran Hindu Ahom Krallığı’nda Gadâdhar Sing’in 1681’de tahta çıkmasıyla birlikte Bâbürlü hâkimiyetine karşı daha saldırgan bir siyaset izlenmeye başlandı. Ahom hükümdarı, 1682 yılında Guvâhâtî’nin yeniden ele geçirilmesi ve Bâbürlülerin nehrin doğusuna itilmesi amacıyla harekete geçti.

Ahom nehri kuvvetleri Bâbürlü sınır karakollarını geri çekilmeye zorladı. Eylül 1682’de İtkulî Muharebesi’nde Ahom ordusu Bâbürlü kuvvetlerini yenilgiye uğrattı ve onları Manas Nehri’ne kadar geri çekilmeye zorladı. Bu nehir, daha sonraki dönemde Ahom ve Bâbürlü toprakları arasındaki sınır hâline geldi.

İtkulî Muharebesi, iki güç arasındaki son büyük çatışma oldu. Bundan sonra Ahom hükümdarları hanedanlarının meşruiyetini güçlendirmeye yöneldi ve kuzeydoğudaki Bâbürlü genişlemesi sona erdi.

Bengal’de İsyan ve Mali Düzenlemeler

Evrengzîb’in Dekken savaşlarını finanse etmek için kuzey eyaletlerinden gelen gelir kaynaklarına büyük ölçüde ihtiyaç duyması, özellikle Bengal’in durumunu önemli hâle getirdi. Ancak 1696-1697 yıllarında Bengal’de çıkan isyan, Dekken nedeniyle bölgede askerî ve idarî kapasitenin zayıfladığını gösterdi.

Mednipur bölgesindeki zemîndarlardan Sova Singh, Orissa’daki Afgan zemîndar Rahim Han ile ittifak kurarak Bâbürlü yönetimine karşı ayaklandı. İsyancılar yerel yöneticileri öldürdü, Bardavân’ı ele geçirdi ve Bengal’in batı bölgelerinde geniş çaplı yağma hareketlerine girişti.

İsyanın liderlerinden Rahim Han, Rahim Şah unvanını kullanarak bağımsız bir yönetim kurma iddiasında bulundu. Ordusu 10.000 süvari ve çok daha büyük bir piyade gücünden oluşuyordu. Evrengzîb, Bengal sûbedârı İbrahim Han’ı görevden alarak yerine torunu Mirza Azim’üd-din’i atadı. Zeberdest Han’ın askerî harekâtıyla isyancılar geri püskürtüldü. 1698’de Mirza Azim’üd-din, Rahim Şah’ın kuvvetlerini yenerek isyanı sona erdirdi.

Ancak Evrengzîb’in temel amacı Bengal gelirlerinin yeniden düzenlenmesiydi. Bu amaçla maliye konusunda yetenekli Kartalab Han’ı Bengal divanı olarak görevlendirdi.

Kartalab Han, Bengal’de gelir sistemini yeniden inceleyerek imparatorluk hazinesine aktarılan gelirleri artırmaya çalıştı. Bazı câgîrleri kaldırdı, hâlisa arazilerini genişletti ve vergi tahsilatını sıkılaştırdı. Başarılı mali politikaları sonucunda eyalet bütçesi önemli ölçüde arttı.

1703 yılında Evrengzîb tarafından Mürşid Kulı Han unvanıyla ödüllendirilen Kartalab Han, Bengal’de giderek daha güçlü bir konuma geldi. Daha sonra idarî merkezini Maksudâbâd’a taşıdı ve bu şehir ilerleyen dönemde Mürşidâbâd adıyla Bengal yönetiminin merkezi hâline geldi. Mürşid Kulı Han, uzun süre Bengal’in fiilî yöneticisi konumunda kaldı.

Agra Havalisinde Cat İsyanı

Evrengzîb’in Dekken’de bulunması, Delhi-Agra-Burhanpur arasındaki önemli ulaşım hattının güvenliğini de zorlaştırdı. Yamuna çevresindeki Kol, Agra ve Sahâr bölgelerinde yaşayan Cat köylüleri ve zemîndarları, bu güzergâhta giderek daha büyük bir tehdit oluşturmaya başladı.

1685 yılında Sinsinî’deki Cat zemîndarı Racaram, güçlü bir kale inşa ederek çevredeki Catları örgütledi. Vergi ödemeyi reddeden Racaram, saltanat yolundaki ticaret ve askerî sevkiyatları hedef aldı. Catlar Ekber’in Sikandra’daki mezarına saldırarak burayı yağmalamaya çalıştı.

Evrengzîb, isyanı bastırmak için torunu Bîdrî Baht’ı görevlendirdi. Ancak ilk askerî girişimler başarısız oldu. Daha sonra Amber Racputlarından Bişun Singh, Catların üzerine gönderildi. Dört aylık kuşatmanın ardından Sinsinî Kalesi ele geçirildi ve isyan geçici olarak bastırıldı.

Bununla birlikte Cat direnişi sona ermedi. Racaram’ın ölümünden sonra yeğeni Çuraman Cat liderliği ele aldı. Çuraman, çevredeki Cat köylüleri ve bazı Racput gruplarıyla ittifak kurarak Bâbürlü yönetimine karşı direnişi sürdürdü. Bu hareket, Evrengzîb döneminin sonuna kadar Agra çevresinde önemli bir sorun olarak kaldı.

Evrengzîb Döneminin Sonu

Evrengzîb, ileri yaşına rağmen saltanatının son yıllarında imparatorluk ordularını yönetmeye devam etti. Merkezî kurumlar hâlen işlevini sürdürmekteydi; ancak imparatorun Kuzey Hindistan’ın siyasî merkezlerinden uzun süre uzak kalması ve Dekken savaşlarına aşırı kaynak aktarılması devlet yapısını zayıflattı.

Dekken seferleri, Marata direnişini sona erdirmek yerine daha da uzattı. Yeni fethedilen bölgelerde kamu düzeni bozulurken tarım, ticaret ve üretim faaliyetleri gerilemeye başladı. İmparatorluk kaynaklarının sürekli olarak güneye aktarılması, hem mali yapıyı hem de idarî dengeyi olumsuz etkiledi. Evrengzîb’in 1707’deki ölümüne gelindiğinde Bâbürlü İmparatorluğu hâlâ geniş topraklara sahip olsa da uzun savaşların ve merkezî otoritenin zayıflamasının oluşturduğu sorunlarla karşı karşıyaydı.

İmparatorluğun Gerileyişi ve Çöküşü (1707–1720)

Evrengzîb, 3 Mart 1707 tarihinde Dekken’deki Ahmednagar ordugâhında hayatını kaybetti. Ölümünden önce hazırladığı vasiyetnamede imparatorluğu üç oğlu arasında paylaştırmayı önerse de bu girişim sonuçsuz kaldı. Bâbürlü geleneğinde olduğu üzere veraset mücadelesi kısa süre içinde başladı.

Vezir Esed Han’ın desteklediği Mirza Âzam Şah, Ahmednagar’daki ordugâhta hükümdarlığını ilan ederek kendi adına sikke kestirdi ve Agra’ya doğru harekete geçti. Evrengzîb’in diğer oğlu Mirza Muazzam ise babasının ölüm haberini Hindukuş’taki Camrud Hisarı’nda aldı. Uzun süredir taht mücadelesine hazırlanan Muazzam, ordusuyla birlikte güneye ilerledi.

Muazzam, Lahor’un kuzeyine ulaştığında hükümdarlığını ilan ederek Bahadur Şah unvanını aldı. 1 Haziran’da Delhi’ye giren yeni hükümdar, daha sonra Bengal’den gelen oğlu Mirza Muhammed Azim ile Agra’da birleşti. Burada imparatorluk hazinesinin büyük ölçüde korunmuş olduğu görüldü. Bahadur Şah’ın kuvvetleri Agra Kalesi’nde yaklaşık 240 milyon rupi değerinde altın ve gümüş ele geçirdi.

1707 yılının Haziran ayında Bahadur Şah ile Âzam Şah, Agra yakınlarındaki Câcau-Samugarh bölgesinde karşı karşıya geldi. Âzam Şah ve iki oğlu savaşta öldü, ordusu yenildi. Böylece Bahadur Şah, Bâbürlü tahtının hâkimi oldu.

Kâm Bahş İsyanı

Bahadur Şah’ın hükümdarlığı kısa süre sonra yeni bir taht mücadelesiyle karşılaştı. Evrengzîb’in en küçük oğlu Muhammed Kâm Bahş, 1707 yılında Bîcâpûr’da bağımsızlığını ilan ederek hükümdarlığını duyurdu.

Bahadur Şah, Mayıs 1708’de büyük bir orduyla Dekken’e hareket etti. Uzun süren görüşmeler sonuç vermeyince Bâbürlü ordusu Ocak 1709’da Haydarâbâd yakınlarında Kâm Bahş’ın kuvvetlerini kuşattı. Küçük bir birlikle kaçmaya çalışan Kâm Bahş yakalandı ve çıkan çatışmada iki oğluyla birlikte öldürüldü.

Bahadur Şah, rakiplerinin destekçilerine karşı sert bir tasfiye politikası izlemedi. Evrengzîb dönemindeki mücadelelere rağmen birçok emiri affederek yeniden hizmetine aldı. Böylece imparatorluk görünüşte bölünmeden yeni hükümdara geçmiş oldu.

Bununla birlikte Evrengzîb döneminden kalan sorunlar Bahadur Şah’ın önünde durmaya devam etti. Cizye vergisi resmî olarak kaldırılmasa da uygulanması büyük ölçüde sona erdi. Dekken savaşlarının yol açtığı gelir kayıpları, câgîr sistemindeki sorunlar ve kırsal bölgelerde bozulan kamu düzeni imparatorluğun temel problemleri hâline geldi.

Bahadur Şah döneminde üç önemli kriz öne çıktı:

  • Racputların yeniden güç kazanma girişimleri,
  • Pencap bölgesinde Sih hareketinin yükselişi,
  • Dekken’de devam eden Marata direnişi.

Racputlar ve Catlar

Mârvâd’ın Râthor hükümdarı Ajît Singh, Evrengzîb döneminde yaşadığı baskıların ardından imparatorun ölümünden yararlanarak Codpûr’daki Bâbürlü hâkimiyetini sona erdirdi. Şehirdeki imparatorluk kuvvetlerini uzaklaştırdı ve yönetimi yeniden ele geçirdi.

Ajît Singh, Câcau Savaşı’ndan sonra Bahadur Şah’ın otoritesini kabul etmeyerek bağımsız hareket etmeye başladı. Amber Racası Cay Singh ve Mevâr hükümdarı Rana Amar Singh tarafından da desteklendi.

Bahadur Şah, Ocak 1708’de büyük bir orduyla Amber üzerine yürüdü. Kaçvâha yönetiminde değişikliğe giderek Cay Singh’in yerine kardeşi Vicay Singh’i getirdi. Daha sonra Codpûr üzerine yürüyen Bâbürlü kuvvetleri Ajît Singh’i teslim olmaya zorladı.

Ajît Singh yeniden imparatorluk hizmetine alındı; kendisine maharaca unvanı verildi ve oğullarına mansıplar bağlandı. Ancak Codpûr’da imparatorluk kadısı ve müftüsünün görevlendirilmesi, Racput hükümdarları açısından eski bağımsızlıklarının sınırlandırılması anlamına geliyordu.

Racputlarla ilişkiler yeniden düzenlenmeye çalışılırken 1709 yılında başlayan Sih isyanı, imparatorluğun dikkatini başka bir bölgeye yöneltti. Bahadur Şah, Racputlarla uzlaşmacı bir yol izlemek zorunda kaldı ve Ajît Singh ile Cay Singh’in kendi bölgelerine dönmesine izin verdi.

Sih İsyanı

Bahadur Şah’ın taht mücadelesinde destek aldığı Sih gurusu Govind Singh, Dekken seferi sırasında imparatorun yanına katılmıştı. Govind Singh’in temel amacı, oğullarını öldürten Sirhind fevcdârı Vezir Han’dan intikam almaktı.

Ancak bu süreçte Govind Singh öldürüldü. Ölümünden önce takipçilerine kendisinden sonra gerçek rehberliğin kutsal kitap Granth Sahib’de devam edeceğini bildirdi.

Govind Singh’in takipçilerinden Banda Singh Bahadur, Pencap’a giderek Sihleri örgütledi. Kısa sürede geniş bir halk hareketine dönüşen bu oluşum, özellikle köylüler, alt kastlar ve daha önce dışlanan topluluklar arasında destek buldu.

Banda Singh, kendisine katılanlara eşitlikçi bir düzen vadetti. Bu çağrı özellikle Pencap’ın kırsal bölgelerinde yaşayan Cat köylüleri arasında karşılık buldu.

1709’da Sih kuvvetleri Samana şehrine saldırarak büyük bir katliam gerçekleştirdi. Ardından Sirhind üzerine yürüyen Banda Singh, 1710 yılında Vezir Han’ın ordusunu yenilgiye uğrattı. Sirhind ele geçirildi ve Banda Singh hükümdarlık iddiasında bulunarak kendi adına sikke bastırdı.

Sih hareketi kısa sürede Pencap’ın geniş bölgelerine yayıldı. Bahadur Şah, isyanı bastırmak için bizzat harekete geçti. 1710 sonunda Bâbürlü kuvvetleri Sihleri tepelerdeki kalelere çekilmeye zorladı ancak hareket tamamen ortadan kaldırılamadı.

Bahadur Şah’ın 1712’de ölümüyle başlayan yeni veraset mücadelesi, Sih isyanının devam etmesine imkân verdi. Daha sonraki yıllarda Bâbürlü kuvvetleri Banda Singh’i kuşatarak 1715’te ele geçirdi. Banda Singh ve birçok takipçisi idam edildi.

Dekken Marataları

Evrengzîb’in ölümünden sonra Marata siyasetinde yeni bir dönem başladı. 1707 yılında Mirza Âzam Şah, Sambhâcî’nin oğlu Şâhûcî’nin imparatorluk ordugâhından ayrılmasına izin verdi. Böylece Şâhûcî, Marata liderliği için Tara Bay ile mücadele etmeye başladı.

Evrengzîb döneminde iyi muamele gören Şâhûcî, Bâbürlülerle daha uzlaşmacı ilişkiler kurmaya hazırdı. Bahadur Şah da ona yüksek bir mansıp verdi ve Kâm Bahş seferinde kendisinden yararlandı.

Ancak Dekken gelirlerinin paylaşılması meselesi kısa sürede yeni bir sorun oluşturdu. Şâhûcî, Dekken eyaletlerinde serdeşmuk olarak tanınmayı ve imparatorluk gelirlerinden pay almayı talep etti. Buna karşılık Marata akınlarını sona erdirerek bölgede düzen sağlamayı vaat etti.

Tara Bay da benzer bir anlaşma önerdi. Her iki tarafın amacı, Marata dünyasındaki rakiplerine karşı Bâbürlü desteğini kullanmaktı.

Bahadur Şah, iki tarafa da serdeşmukluk hakkı veren belgeler vermekle birlikte çauth adı verilen vergi payını tanımadı. Bu kararsız politika, Marata grupları arasındaki mücadeleyi sona erdirmek yerine artırdı.

Şâhûcî ve Tara Bay’a bağlı Marata kuvvetleri sonraki yıllarda Bâbürlü topraklarına akınlar düzenledi. Dekken’deki imparatorluk otoritesi giderek zayıfladı. Zülfikâr Han’ın vekili Davud Han Pennî, düzeni sağlamak amacıyla Şâhûcî ile gizli bir anlaşma yapmak zorunda kaldı.

Böylece Bahadur Şah döneminde Dekken’deki Bâbürlü hâkimiyeti, Evrengzîb’in son yıllarındaki zayıf durumundan daha da geriledi. Maratalar artık yalnızca askerî bir tehdit değil, bölgedeki idarî yapıya alternatif oluşturan bir güç hâline gelmişti.

Veraset Savaşı (1712)

Bahadur Şah, 1712 yılının Ocak ayında yetmiş yaşındayken Lahor’da hayatını kaybetti. Ömrünün büyük bölümünde olduğu gibi Lahor Kalesi’ndeki hanedan daireleri yerine otağ-ı hümayun çadırlarında yaşamayı tercih etmişti. Babası Evrengzîb’in aksine oğullarını uzak eyaletlere göndererek bölgesel güç merkezleri oluşturmalarına izin vermemiş, dört oğlunu da sürekli gözetim altında tutmuştu. Mirzalar, şehir çevresindeki ordugâhlarda askerleriyle birlikte beklemekteydi.

Taht için en güçlü aday, 1695-1706 yılları arasında Bihar ve Bengal sûbedârlığı yapmış, bu dönemde büyük bir servet ve askerî güç elde etmiş olan Bahadur Şah’ın ikinci oğlu Mirza Azîm’üş-Şan’dı. Ancak Azîm’üş-Şan’ın rakipleri, imparatorluğun mîr bahşîsi ve Dekken umumî sûbedârı olan güçlü emir Zülfikâr Han’ın çevresinde toplandı.

Zülfikâr Han, Bahadur Şah’ın ölümünden önce diğer üç mirzaya alışılmadık bir teklif sundu. Buna göre veraset savaşını kazanmaları hâlinde imparatorluk üç bölgeye ayrılacaktı. Cihândâr Şah Hindustan imparatoru olacak, Refî’üş-Şan Kâbil merkezli kuzeybatı bölgelerini yönetecek, Cihan Şah ise Dekken’in hâkimi olacaktı. Zülfikâr Han da vekîl-i mutlak olarak Delhi sarayında bulunacaktı. Kur’an üzerine edilen yeminle güvence altına alınan bu anlaşmaya göre kardeşler, sembolik olarak imparatorluk unvanlarını taşıyacak ve en büyük kardeş Cihândâr Şah’ın etrafında birleşecekti.

İktidar mücadelesi, Bahadur Şah henüz hayattayken 12 Ocak 1712’de başladı. Lahor’da üç ay süren mücadele sonunda Zülfikâr Han, imparatorluğun en güçlü mirzası Azîm’üş-Şan’ı yenilgiye uğrattı. Azîm’üş-Şan savaş meydanından kaçarken Ravi Nehri yakınlarındaki bataklıklarda hayatını kaybetti.

Bu gelişmenin ardından Zülfikâr Han desteğini Cihândâr Şah’a verdi. Kısa süre içinde Refî’üş-Şan ve Cihan Şah da yenilerek öldürüldü. 29 Mart 1712’de Lahor yakınlarında yapılan savaşın ardından Cihândâr Şah imparatorluğunu ilan ederek tahta çıktı.

Yeni imparator, kendisine uzun süre hizmet etmiş olan Kokaltaş Han’ı önemli bir göreve getiremeyince Zülfikâr Han’ı daha önce görülmemiş 10.000/10.000 rütbesiyle vezîr-i âzam makamına yükseltti. Zülfikâr Han’ın vekili Davud Han Pennî Dekken umumî sûbedârlığı görevinde kaldı. Zülfikâr Han’ın maliye görevlisi Sabha Çand ise hâlisa dîvânlığına getirildi.

Zülfikâr Han, tahta çıkışın ardından rakip mirzaları destekleyen birçok emiri cezalandırdı. Bazıları Delhi zindanlarına gönderildi, mallarına el konuldu ve bazı emirler idam edildi. Bu uygulama, daha önce yalnızca taht iddiasında bulunan hanedan mensuplarına uygulanan bir yöntemin emirler arasına da yayılması anlamına geliyordu. Veraset mücadelesi sonrasında ortaya çıkan bu yeni uygulamalar, ilerleyen yıllarda ikinci bir taht mücadelesinin zeminini hazırladı.

Cihândâr Şah Dönemi (1712-1713)

Cihândâr Şah, başkenti Lahor’dan Şahcihanâbâd Delhi’ye taşıdı ve burada sarayına yerleşti. Ancak bu değişiklik imparatorluk otoritesini güçlendirmedi. Taht değişiminin ardından merkezî yönetimin temel unsurları zayıflamaya başladı.

Veraset savaşındaki rolü sayesinde büyük nüfuz kazanan Zülfikâr Han, askerî ve siyasî gücüyle imparatorluk yönetiminde belirleyici konuma geldi. Devlet politikaları ve atamalar büyük ölçüde vezir tarafından belirlenmeye başladı. Böylece Ekber Şah döneminden beri ilk defa bir Timurlu hükümdarı, imparatorluk otoritesinin güçlü bir vezirin elinde toplanmasına izin vermiş oldu.

Zülfikâr Han, uzlaşmacı siyasetini sürdürerek Cihândâr Şah’ı geniş kapsamlı bir barış politikası izlemeye yönlendirdi. Tahta çıkışından dokuz gün sonra cizye vergisi kaldırıldı. Ardından Racputlara çeşitli imtiyazlar tanındı. Ajît Singh Râthor Gucerât sûbedârlığına, Cay Singh Kaçvâha ise Mâlvâ sûbedârlığına getirildi ve her iki yöneticiye de yüksek rütbeler verildi.

Marata sorununa çözüm bulmak amacıyla Tara Bay ile Racaram’ın oğlu II. Şivâcî’ye Haydarâbâd bölgesinde deşmukluk ve çeşitli unvanlar verildi. Bu uygulama, Marata topraklarını Şâhûcî ile rakipleri arasında bölerek onları Bâbürlü idarî sistemine dâhil etme girişimiydi.

Ancak Cihândâr Şah, Zülfikâr Han’ın artan gücünden rahatsız oldu ve Kokaltaş Han’ın desteğiyle veziri etkisiz hâle getirmek amacıyla girişimlerde bulundu. Bu mücadele, saray içindeki hizipleşmeleri artırdı ve imparatorun itibarını zayıflattı.

Cihândâr Şah ayrıca gözdesi Lâl Kunvar’ı kraliçe statüsüne yükseltti. Lâl Kunvar’ın ailesine verilen yüksek makamlar ve saray eğlencelerine yapılan büyük harcamalar, imparatorluk soyluları arasında tepkiye yol açtı.

Bu dönemde idarî ve mali sorunlar da derinleşti. Evrengzîb döneminde başlayan câgîr arazilerinin yetersizliği sorunu devam etti. Tahakkuk eden vergilerle gerçek gelirler arasındaki fark büyüdü. Taht mücadeleleri sırasında dağıtılan yeni rütbeler ve görevler, sınırlı kaynaklar üzerindeki baskıyı artırdı.

Vergi sistemi eski düzenini kaybetmeye başladı. İltizam uygulaması yaygınlaşırken memurların rüşvet ve yolsuzlukları arttı. Mültezimler ve bankerler, düşük hesaplanan vergiler karşılığında peşin ödemeler yaparak sistem üzerinde etkili hâle geldiler.

Cihândâr Şah döneminde imparatorluğun mali sıkıntıları belirginleşti. Askerlerin maaşları ödenemedi, Delhi ve Agra pazarlarında fiyatlar yükseldi ve Bengal’den gelen hazine sevkiyatları temel gelir kaynağı hâline geldi.

Başarılı Bir Darbe (1713)

Bahadur Şah’ın ölümünden sonra başlayan veraset mücadelesinde hayatını kaybeden Mirza Azîm’üş-Şan’ın oğlu Ferruhsiyer, Bengal’deki sûbedârlığı sırasında babasının yenilgisi ve ölümü haberini aldı. Kısa bir tereddüdün ardından Patna’da imparatorluk iddiasını ilan etti ve Bengal’deki ordusuyla harekete geçti.

Ferruhsiyer’in en önemli destekçileri, Bihar sûbedârlığını Azîm’üş-Şan’ın himayesiyle elde etmiş olan Seyyid Hüseyin Ali Bâre ile Allahâbâd sûbedârlığına aynı yolla ulaşan kardeşi Seyyid Abdullah Han Bâre idi.

Seyyid kardeşler, Ganj ile Yamuna nehirleri arasındaki Yukarı Doab bölgesinde yaşayan Bâre klanına mensuptu. Bâreliler, akrabalık bağları ve askerî dayanışmaları sayesinde Timurlu hanedanına bağlı önemli bir savaş gücü oluşturuyordu. Ferruhsiyer, iktidar mücadelesinde onların desteğini kazanmak amacıyla Seyyid kardeşlere vezirlik ve mîr bahşîlik makamlarını vermeyi vaat etti.

1712 yılının Kasım ayında Cihândâr Şah’ın oğlu Mirza Aziz’üd-din ile iki deneyimsiz kumandanın yönettiği büyük bir imparatorluk ordusu, doğudan ilerleyen Ferruhsiyer kuvvetlerini durdurmaya çalıştı. Ancak Allahâbâd yakınlarında ordunun güvenilirliğinden şüphe eden Mirza ve danışmanları savaş başlamadan geri çekildi. Bu başarısızlık, birçok emir ve zemîndârın askerleriyle birlikte Ferruhsiyer tarafına geçmesine yol açtı.

Delhi’de bulunan Cihândâr Şah ve Zülfikâr Han, yaklaşan isyancı orduya karşı yeni bir kuvvet hazırlamaya çalıştı. Ancak en büyük sorun mali kaynak eksikliğiydi. Önceki mücadelelerde imparatorluk hazinesinin önemli bölümü kullanılmıştı. Maaş alamayan askerler harekete geçmeyi reddetti. Bunun üzerine saray hazinesindeki altın ve gümüş eşyalar, mücevherler ve hatta sarayın bazı süslemeleri sökülerek askerlerin ödemelerinde kullanıldı. Bu durum Timurlu yönetiminin içinde bulunduğu mali krizin açık bir göstergesi hâline geldi.

Aralık ayının başlarında Cihândâr Şah ve Zülfikâr Han, yaklaşık 40.000 süvari ile tüfekçi, topçu ve okçulardan oluşan kuvvetleriyle Agra’ya doğru ilerledi. Ancak imparatorluk ordusunun ileri gelen kumandanları arasındaki hizipleşmeler ve güvensizlik savaşı etkiledi.

1713 yılının Ocak ayında iki ordu Agra’da karşı karşıya geldi. Çîn Kılıç Han’ın komutasındaki Turanî birlikler savaş sırasında Cihândâr Şah’a bağlı kalmadı ve çatışmaya katılmadı. Bunun sonucunda Cihândâr Şah yenilgi kesinleşmeden savaş alanından ayrıldı ve Lâl Kunvar ile birlikte Agra’ya kaçtı. Zülfikâr Han da kalan kuvvetleriyle Delhi’ye çekildi.

Ferruhsiyer, zaferin ardından Agra’ya yerleşti ve cuma hutbelerinde kendi adına imparatorluk unvanlarıyla anılmaya başladı. Daha sonra Delhi’ye ilerleyerek yönetimi ele aldı. Seyyid Abdullah Han’ı vezir, kardeşi Seyyid Hüseyin Ali Han’ı ise mîr bahşî makamına getirdi.

Cihândâr Şah, Delhi’de Zülfikâr Han’a sığınmıştı. Zülfikâr Han eski hükümdarı koruma altına aldı ve Ferruhsiyer’e teslim edebileceğini bildirdi. Ancak Ferruhsiyer Delhi’ye geldiğinde Zülfikâr Han’ı yakalatarak öldürttü. Aynı gün Delhi Kalesi’nde tutulan Cihândâr Şah’ın da idam edilmesini emretti. Lâl Kunvar ise sarayın eski hükümdar ailesine ayrılan bölümüne gönderildi.

Ferruhsiyer, böylece rakiplerini ortadan kaldırarak iktidarını güvence altına almaya çalıştı. Gözleri kör edilmiş küçük kardeşi de dâhil olmak üzere Timurlu hanedanının önemli bazı mensuplarının öldürülmesiyle yeni bir tasfiye dönemi başladı.

Seyyid Kardeşler ve İmparator-Fakih Mücadelesi (1713-1715)

Ferruhsiyer kısa süre sonra kendisini tahta çıkaran Seyyid kardeşlerin gücünden rahatsız olmaya başladı. Temel mesele, imparatorluğu fiilen kimin yöneteceğiydi: Timurlu hükümdarı mı, yoksa büyük nüfuz kazanan vezir ve onun çevresindeki emirler mi?

1713-1719 yılları arasında saray siyasetinin temel belirleyicisi hâline gelen bu mücadele, imparatorluk içindeki birçok politikayı etkiledi. Tarafların hiçbiri diğerini tamamen ortadan kaldıracak askerî güce sahip değildi; ancak karşılıklı güvensizlik, imparator ile soylular arasındaki geleneksel ilişkiyi zayıflattı.

Bu gerilim özellikle Racput ve Marata politikalarını etkiledi. Racput yöneticileri Ferruhsiyer’e bağlılık bildirse de Delhi sarayına gelmekten kaçındılar. Ferruhsiyer, Racputlar arasındaki rekabetten yararlanmak amacıyla Cay Singh Kaçvâha’ya Mâlvâ sûbedârlığını teklif etti. Ajît Singh Râthor ise uzak bir bölge olan Thatta sûbedârlığına atanmayı reddetti.

Bunun üzerine Ferruhsiyer, Ajît Singh’i itaat altına almak için Seyyid Hüseyin Ali Han komutasında büyük bir ordu gönderdi. Ancak imparator, ordu Delhi’den ayrıldıktan sonra Ajît Singh’e gizli bir mektup göndererek Hüseyin Ali Han’ı yenmesi hâlinde kendisini destekleyeceğini bildirdi.

Ajît Singh, imparatorla değil Seyyidlerle anlaşmayı tercih etti. Uzun süren görüşmeler sonucunda yapılan anlaşmaya göre Ajît Singh, kızını Ferruhsiyer ile evlendirmeyi, oğlu Abhay Singh’i imparatorluk hizmetine göndermeyi ve gerektiğinde kendisinin de hizmete katılmasını kabul etti. Buna karşılık haraç ödemeyecek ve Thatta sûbedârlığını kabul edecekti.

Hüseyin Ali Han ayrıca gizli bir maddeyle Ajît Singh’in ileride Gucerât sûbedârlığına atanmasını garanti etti. Bu anlaşma, Râthor hükümdarı ile Seyyid kardeşler arasında gelişen ittifakın başlangıcı oldu.

1714 yılında Hüseyin Ali Han’ın Delhi’ye dönmesiyle saraydaki gerilim yeniden arttı. Ferruhsiyer, Seyyidleri dengelemek için kendi çevresindeki emirleri güçlendirmeye çalıştı. Ancak Seyyid kardeşler Bâre klanından topladıkları askerlerle güçlü bir konuma sahipti.

1714 yılının ortalarında Seyyid kardeşler Delhi’deki konaklarına çekilerek imparatorluk hizmetinden ayrılmak istediklerini bildirdiler. Ferruhsiyer yeni bir vezir atamaya çalışsa da çevresindeki emirler Seyyidlerle açık çatışmaya girmek istemedi.

Uzun süren görüşmeler sonunda uzlaşmaya varıldı. Hüseyin Ali Han, mîr bahşîlik görevinden ayrılarak Dekken sûbedârlığını üstlenecek; Abdullah Han ise vezir olarak Delhi’de kalacaktı.

1715 yılında Hüseyin Ali Han Dekken’e hareket etti. Kendisine daha önce görülmemiş geniş yetkiler verildi. Dekken’deki câgîrdârların ve görevlilerin atanması, görevden alınması ve büyük kalelerin kumandanlarının belirlenmesi konusunda önemli bir yetkiye sahip oldu.

Ancak Ferruhsiyer, kısa süre sonra Hüseyin Ali Han’a karşı yeni bir plan hazırladı. Gucerât sûbedârı Davud Han Pennî’yi Handeş sûbedârı olarak atadı ve gizlice Hüseyin Ali Han’a saldırmasını emretti. Fakat Burhanpûr yakınlarında gerçekleşen savaşta Hüseyin Ali Han, Davud Han Pennî’yi yenerek öldürdü. Ele geçirilen belgeler, Ferruhsiyer’in gizli yazışmalarını ortaya çıkardı.

Bu olay, imparator ile Seyyid kardeşler arasındaki güven krizini daha da derinleştirdi.

Siyasî Mücadelenin İkinci Safhası (1715-1718)

Davud Han Pennî’nin öldürülmesinden sonra Delhi’de kısa süreli bir sakinlik dönemi yaşandı. Ferruhsiyer, Racputlarla devam eden bağlılık sorununu çözmek amacıyla daha önce verdiği sözü yerine getirerek Aralık 1715’te Ajît Singh Râthor’un kızıyla evlendi. Seyyid Abdullah Han da halkın katıldığı büyük törenlere iştirak etti.

Ancak Ferruhsiyer’in Hüseyin Ali Han’a karşı kurduğu gizli planın ortaya çıkması, imparator ile vezir arasındaki düşmanlığı yeniden artırdı. İki taraf yaklaşık iki yıl boyunca süren bir siyasî çıkmaza girdi. Ferruhsiyer, Abdullah Han’ı etkisiz hâle getirmek için çeşitli girişimlerde bulundu; ancak hiçbir emir, güçlü Bâre desteğine sahip olan vezire karşı açık bir mücadeleye girmeye yanaşmadı.

Abdullah Han, güvenliğini sağlamak amacıyla Bâre klanından binlerce silahlı adamı yanında tutuyordu. Öyle ki günlük görüşmelerine bile Delhi sokaklarında birkaç bin kişilik süvari birliği eşlik ediyordu.

Bu dönemde mali kriz daha da derinleşti. Abdullah Han’ın divanı Ratan Chand, devlet gelirlerini en yüksek teklifi veren mültezimlere bırakmaya başladı. Hâlisa toprakları dahi iltizam usulüyle kiraya verildi. Mültezimler, gelecekte elde edecekleri gelir karşılığında peşin ödeme yaparak yönetim üzerinde etkili hâle geldiler.

Bu uygulamalar, özellikle küçük ve orta rütbeli mansabdârları zor durumda bıraktı. Kendilerine tahsis edilen câgîrlerden düzenli gelir elde edemeyen birçok görevliye hazine tarafından düşük miktarda nakit ödeme yapılmaya başlandı. Daha yüksek rütbeli câgîrdârlar ise gelirlerini ancak büyük indirimler yoluyla toplayabiliyordu.

Mali sıkıntılar nedeniyle Ferruhsiyer kısa süreliğine cizye vergisini yeniden uygulamaya çalıştı. Ancak Ratan Chand ve diğer Hindu emirler bu girişime sert biçimde karşı çıktı.

İmparatorun otoritesi giderek zayıfladı. Delhi’de günlük idarî düzen bozulmaya başladı, haklarını alamayan silahlı gruplar arasında çatışmalar arttı. Bâbürlü emirleri artık güçlerini imparatorun lütfunu kazanmak için değil, kendi varlıklarını korumak amacıyla kullanmaya başladı.

Bu sırada Sih isyanının bastırılmasına rağmen yeni yerel direnç hareketleri ortaya çıktı. Agra ve Delhi çevresindeki Catlar, Evrengzîb’in son yıllarından beri silahlı faaliyetlerde bulunuyordu. Liderleri Çuraman Cat, 1708-1709 veraset savaşları sırasında rakip prenslerden destek sağlayarak kendi gücünü artırmıştı.

Bahadur Şah döneminde affedilen ve imparatorluk hizmetine alınan Çuraman, sonraki yıllarda yeniden yağma hareketlerine girişti. Seyyid Abdullah Han, Agra-Delhi yolundaki güvenliği sağlamak amacıyla Çuraman’ı görevlendirdi. Ancak bu görev, fiilen devlet koruması altında hareket etmesine imkân verdi.

Ferruhsiyer daha sonra Cay Singh Kaçvâha’yı Catlara karşı sefere çıkmaya zorladı. Büyük bir imparatorluk ordusu, Catların Thun kalesine ilerledi. Kaliteli savunmaya sahip olan kale yirmi ay boyunca kuşatma altında kaldı.

Kuşatma sırasında Catlar çevrede gerilla faaliyetlerini sürdürdü. Sonunda Abdullah Han, Cay Singh aracılığıyla Çuraman ile anlaşmaya vardı. Buna göre Çuraman büyük bir tazminat ödedi, vezire ödeme yaptı, kontrolündeki kaleyi teslim etti ve imparatorluk hizmetinde bulunmayı kabul etti.

Bu gelişmeler yaşanırken Hüseyin Ali Han, Davud Han Pennî’nin daha önce Maratalarla yaptığı anlaşmayı uygulamaktan vazgeçti. Bunun üzerine Marata akınları yeniden başladı ve Dekken’de uzun sürecek bir mücadele başladı.

Ferruhsiyer’in Şâhûcî Bhonsla ve diğer Marata liderlerine Hüseyin Ali Han’a karşı direnme çağrısı yapan mektuplar göndermesi, Dekken sûbedârının durumunu daha da zorlaştırdı. Dekken’in kuzeyinde Marataların kontrol ettiği bölgeler genişledi. Hüseyin Ali Han, Bîcâpûr, Haydarâbâd ve Kārnâtaka bölgelerinde etkili bir yönetim kuramaz hâle geldi.

Bu şartlar altında Seyyid kardeşler siyaset değiştirerek Maratalarla ittifaka yöneldi. Hüseyin Ali Han ile Şâhûcî arasında başlayan görüşmeler Şubat 1718’de bir anlaşmayla sonuçlandı.

Bu anlaşmaya göre Seyyid kardeşler, merkezdeki mücadelelerinde Marata desteği karşılığında Şâhûcî’yi imparatorluğun güneyindeki önemli bir ortak olarak kabul etti. Şâhûcî, Şivâcî’ye ait Maharaştra ve Konkan kıyılarındaki svarāj topraklarında hâkimiyet kazandı. Maratalar ise Bîrar, Gondvâna ve Kārnâtaka’da ele geçirdikleri bazı bölgeleri imparatorluğa geri vermeyi kabul etti.

Anlaşmanın en önemli maddelerinden biri, Maratalara Dekken’in altı vilayetindeki imparatorluk gelirlerinin yüzde 35’ini çauth ve serdeşmukî adı altında toplama hakkı verilmesiydi. Buna karşılık Şâhûcî bir milyon rupi haraç ödemeyi, Hüseyin Ali Han’ın emrine 15.000 asker vermeyi ve bölgede kamu düzenini korumayı kabul etti.

Ferruhsiyer bu anlaşmayı onaylamayı reddetse de Şâhûcî uygulamaya geçti ve tahsildarlarını görevlendirdi. Ayrıca Hüseyin Ali Han’ın ordusuna 10.000 kişilik bir süvari kuvveti gönderdi.

Bu ittifak, Bâbürlü merkezî yönetiminin Dekken üzerindeki kontrolünün önemli ölçüde zayıfladığını gösteren gelişmelerden biri oldu. Seyyid kardeşler artık imparatorluk içindeki mücadelelerinde bölgesel güçlerle açık biçimde iş birliği yapmaya başlamıştı.

Nizâm Krizi ve Seyyidlerin İktidarı (1718–1720)

1718 yılının ortalarından itibaren Ferruhsiyer ile Seyyid kardeşler arasındaki gizli rekabet açık bir iktidar mücadelesine dönüştü. Daha önce saray gelenekleri ve Bâbürlü siyasî âdetleri sayesinde görünürde korunan denge, güç üstünlüğünün Seyyidlerin lehine değişmesiyle ortadan kalktı. Ferruhsiyer, Seyyidlerin daha önce Maratalarla yaptığı anlaşmayı ihlal ederek Dekken’e çeşitli atamalar yapmaya çalıştıysa da bu girişimler Hüseyin Ali Han tarafından kolayca engellendi.

İmparator, vezir Abdullah Han’ı ortadan kaldırmak amacıyla çeşitli suikast girişimlerinde bulundu ancak bunlar başarısız oldu. Bunun üzerine Ajît Singh Râthor, Nizâmülmülk ve Serbulend Han gibi güçlü emirlerden destek istedi. Yaklaşık 70.000 kişilik bir kuvvetle Delhi’ye gelen bu emirler, Ferruhsiyer’in kararlı bir tutum sergilememesi üzerine imparatora olan güvenlerini kaybettiler. Bir kısmı Seyyidlerle iş birliği yaparken bazıları da başkentten ayrıldı. 1718 yılı sonunda Ferruhsiyer’in yanında yalnızca Cay Singh ve ona bağlı Racpût birlikleri kalmıştı.

Bu sırada Abdullah Han, kardeşi Hüseyin Ali Han’dan ordusuyla birlikte Delhi’ye dönmesini istedi. Hüseyin Ali Han, 15.000 süvari, 10.000 tüfekli piyade ve topçu birliklerinden oluşan ordusuyla kuzeye hareket etti. Şâhûcî’nin başvekili Bâlâcî Vişvanâth’ın getirdiği 10.000 Marata atlısı da bu kuvvete katıldı.

Hüseyin Ali Han’ın Delhi’ye ilerleyişinin görünürdeki gerekçesi, Şâhûcî’nin yaptığı bir takas teklifiydi. Şâhûcî, 1689’dan beri Bâbürlü sarayında tutulan annesi Yesu Bay ile kardeşinin serbest bırakılmasını istiyor, karşılığında II. Ekber’in oğlu olduğu iddia edilen bir kişiyi teslim etmeyi teklif ediyordu. Ancak bu kişi gerçek bir Timurlu şehzadesi değil, taht üzerinde baskı oluşturmak amacıyla kullanılan sahte bir adaydı. Hüseyin Ali Han bu kişiye sembolik bir saltanat hazırlığı yaptırarak Ferruhsiyer’e karşı bir tehdit oluşturdu.

Şubat 1719’da Hüseyin Ali Han, Bâbürlü teşrifat kurallarına aykırı biçimde nevbetler çaldırarak ve sancaklar açtırarak Delhi’ye girdi. Ferruhsiyer, Seyyidlerle uzlaşabileceğini düşünerek Delhi Kalesi’ndeki bazı komutanları ve Cay Singh’i görevden almayı kabul etti. Ancak kaleyi teslim etmekte gecikince Abdullah Han ile arasında sert bir tartışma yaşandı. Görüşme sırasında taraflar arasındaki uzun süredir devam eden düşmanlık açık çatışmaya dönüştü.

Bunun ardından Abdullah Han, imparatorluk muhafızlarına saray ve kalenin kontrolünü ele geçirme emri verdi. Ferruhsiyer harem bölümüne çekilerek direnmeyi denedi. 28 Şubat’ta Ferruhsiyer’e bağlı birlikler kaleye doğru ilerledi ancak Hüseyin Ali Han’ın Marata birlikleriyle karşılaştı. Şehir içindeki çatışmalarda yaklaşık 2.000 Marata askeri öldürüldü.

Seyyid kardeşler, Timurlu hanedanına duyulan saygı nedeniyle Ferruhsiyer’i doğrudan ortadan kaldırıp yerine kendileri geçmediler. Bunun yerine daha kolay yönlendirebilecekleri genç bir Timurlu şehzadesi aradılar. İlk olarak Mirza Bidrî Dil’i tahta çıkarmaya çalıştılar ancak bu girişim başarısız oldu. Sonunda Bahadur Şah’ın torunu Refîüşşan’ın oğlu Refîüddercât üzerinde karar kıldılar. Genç şehzade Taht-ı Tâvus’a oturtularak imparator ilan edildi.

Ferruhsiyer saray muhafızları tarafından yakalanarak Abdullah Han’ın huzuruna getirildi. Abdullah Han’ın emriyle kör edilen eski hükümdar Delhi Kalesi zindanına gönderildi. İki ay sonra boğdurularak öldürüldü ve naaşı Hümâyun Türbesi yakınlarına defnedildi.

Seyyid Hükümdarlığı (1719–1720)

Seyyid kardeşler, Refîüddercât döneminde imparatorluk yönetimini fiilen ellerinde tuttular. Genç hükümdar sürekli Bâre askerleri tarafından korunuyor, devlet törenleri vezirin belirlediği biçimde yürütülüyordu. Ancak Refîüddercât kısa süre sonra tüberküloz nedeniyle öldü. Yerine geçen kardeşi Refîüddevle de aynı hastalığa yakalanınca Seyyidler, Cihan Şah’ın oğlu ve Bahadur Şah’ın torunu olan on sekiz yaşındaki Mirza Rûşen Aktar’ı tahta çıkardılar. Yeni hükümdar Muhammed Şah unvanını aldı.

Seyyidlerin yönetimi sırasında uzlaşmacı politikalar yeniden uygulanmaya başladı. Şâhûcî ile yapılan Marata anlaşması onaylandı ve Maratalar Dekken’e geri döndü. Ajît Singh Râthor ile anlaşma sağlandı; Ferruhsiyer döneminde Müslüman olan kızının eski dinine dönerek babasının yanına gitmesine izin verildi. Çuraman Cat’a da çeşitli ayrıcalıklar tanındı.

Ancak Seyyid kardeşler, Bâbürlü soylularının desteğini tamamen kazanamadılar. Muhalif emirler Malva’daki Turanî sûbedârı Nizâmülmülk çevresinde toplandı. Nizâmülmülk, Seyyidlerin Timurlu hanedanını zayıflattığını ve eski İranî-Turanî soyluların konumunu tehdit ettiğini ileri sürerek onlara karşı mücadele başlattı.

1720 yılında Nizâmülmülk, Dekken’de Şakarkheda’da Marata-Seyyid ortak kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Hüseyin Ali Han savaş sırasında öldürüldü. Muhammed Şah daha sonra Abdullah Han’a karşı yürütülen mücadelede Nizâmülmülk tarafına geçti. Abdullah Han Kasım 1720’de yenilerek esir alındı ve kısa süre sonra idam edildi.

Bu gelişmelerle Seyyidlerin hâkimiyeti sona erdi. Ancak 1707’den beri devam eden veraset mücadeleleri, Bâbürlü merkezî yönetiminin otoritesini büyük ölçüde zayıflatmış ve eyaletlerde bölgesel güçlerin yükselmesine zemin hazırlamıştı.

Kuzey Eyaletleri

1707’den Muhammed Şah’ın 1720’de tahta çıkışına kadar devam eden saray istikrarsızlığı, Bâbürlü İmparatorluğu’nun taşra yönetimini de doğrudan etkiledi. Sûbedârlar, dîvânlar, fevdârlar, bahşîler ve câgîrdarlar arasındaki görev ve yetki sınırları giderek belirsizleşti. Daha önce merkezî hükümetin emirleriyle yürütülen idarî düzen zayıflarken, eyaletlerden gönderilen raporların niteliği ve düzenliliği de azaldı.

Bu dönemde zabt sistemi büyük ölçüde uygulanamaz hâle geldi ve iltizam yöntemi yaygınlaştı. Câgîrdarlar, kendilerine tahsis edilen topraklardan vergi toplayabilmek için yerel güçlerle doğrudan ilişki kurmak ve kendi askerî kuvvetlerini kullanmak zorunda kaldılar. Yerel direnişler nedeniyle birçok bölgede vergi gelirleri azaldı ve düzensiz hâle geldi. Zemîndârların ve köylülerin çıkardığı isyanlar, eyaletlerdeki güvenlik sorunlarını daha da artırdı.

Merkezî otoritenin zayıflaması, güçlü eyalet yöneticilerinin ortaya çıkmasına imkân verdi. XVIII. yüzyılın ilk otuz yılında bazı sûbedârlar ve yerel yöneticiler, imparatorluk makamına bağlı görünmeye devam etmekle birlikte kendi bölgelerinde daha bağımsız hareket eden yönetimler kurmaya başladılar. Bu yöneticiler, vergi tahsilatını düzenleyerek, zemîndâr isyanlarını bastırarak ve idarî yapıyı yeniden örgütleyerek bölgelerinde istikrar sağlamaya çalıştılar.

Racastan

Racastan’daki Racpût yöneticileri, Bâbürlü idarî sistemi içindeki konumlarını daha özerk hâle getirmek için çalışmaya başladılar. Eyalet, geleneksel olarak Ecmîr’de bulunan sûbedârlığa bağlıydı ve gelir getiren topraklar genellikle câgîr veya hâlisa olarak düzenleniyordu. Ancak Racpût hükümdarları, özellikle 1708’deki ikinci Racpût savaşından sonra kendilerine verilen vatan câgîrleri yarı bağımsız bölgesel yönetimlere dönüştürmeye yöneldiler.

Amber’in Kaçvâha yöneticisi Cay Singh Savay, bu süreçte iki yöntem izledi. İlk olarak saraydaki etkisini kullanarak çevredeki câgîrleri kendi taleplerine uygun biçimde elde etmeye çalıştı. İkinci olarak, Racastan’ın doğusundaki Racpût olmayan câgîrdarlara ve küçük Racpût thâkurlarına düzenli gelir karşılığında anlaşmalar teklif etti.

Bâbürlü emirleri, merkezdeki siyasî mücadeleler nedeniyle bu bölgelerde vergi toplamaya çalışmanın getireceği yükten kaçınarak daha düşük fakat düzenli ödemeleri kabul etmeye başladılar. Böylece Cay Singh’in yerel etkisi giderek arttı.

Ferruhsiyer döneminde merkezî otoritenin zayıflamasıyla birlikte Cay Singh’in câgîrdarlar ve mültezimler üzerindeki etkisi kalıcı hâle geldi. 1726 yılına gelindiğinde Amber çevresindeki birçok bölge onun yönetimindeki çekirdek alana dâhil edilmişti. Bu gelişme, XVI. yüzyıldan beri ilk kez bir Bâbürlü hükümdarının Doğu Racastan’daki gelir ve denetimini kaybetmesi anlamına geliyordu.

Avadh

Ganj düzlüklerindeki Avadh bölgesi, bu dönemde idarî istikrarsızlıktan en fazla etkilenen eyaletlerden biri oldu. 1707 ile 1720 arasındaki on üç yıllık dönemde bölgede çok sayıda sûbedâr görev yaptı. Bazıları görev yerine ulaşmadan değiştirildi. Bu durum, sonraki yöneticilerin eyalet maliyesi ve gelir teşkilatı üzerinde daha geniş yetkiler kazanmasına yol açtı.

1714 yılında Emir Çabele Râm, akrabalarından birinin dîvân olarak atanması şartıyla Avadh sûbedârlığını kabul etti. 1719’da Seyyidlerin atadığı Girdhar Bahadur ise sûbedârlık görevine ek olarak dîvânlık ve fevcdârlık yetkilerini de elde etti.

1722 yılında Burhan el-Mülk adıyla bilinen güçlü bir yönetici ortaya çıktı. Avadh’daki mevcut idarî şartlar, onun eyaletteki askerî ve malî yetkileri kendi elinde toplamasına imkân verdi.

Bölgede Racpût ve Afgan zemîndârları Bâbürlü yönetimine ve vergi taleplerine karşı direniyordu. Beisvâra Racpûtları, Avadh sûbedârına karşı kalelerinde direniş gösterdiler. Laknaû çevresindeki Afgan zemîndârlarının isyanları da 1714 boyunca devam etti. Merkezden yeterli destek alamayan sûbedârlar, bu hareketleri tamamen bastırmakta zorlandılar.

Avadh’taki gelir getiren toprakların önemli bölümü eyalet dışındaki câgîrdarlara tahsis edilmişti. Yerel direnişler nedeniyle vergilerin toplanması zorlaşıyor, bazı bölgelerde neredeyse imkânsız hâle geliyordu. Seyyid kardeşler döneminde câgîrlerin bir kısmı Avadh’ın yerli Müslüman emirlerine verilmeye başlandı. Bu uygulama, bölgedeki yerel güçlerle uzun süreli bağlar kurmayı amaçlıyordu.

Bengal ve Orissa

Bengal ve Orissa’da ise durum diğer kuzey eyaletlerinden farklıydı. Evrengzîb döneminde bölgeye atanan yetenekli dîvân Mürşid Kulı Han’ın yönetimi altında düzen ve istikrar büyük ölçüde korunmuştu.

1712’de Ferruhsiyer taht mücadelesi sırasında Bengal ve Orissa’nın birikmiş gelirlerini talep etti. Ancak Mürşid Kulı Han, Ferruhsiyer’in henüz meşru bir hükümdar olmadığını ileri sürerek bu talebi reddetti. Ferruhsiyer’in gönderdiği kuvvetler başarısız oldu. Ferruhsiyer Delhi’de tahta çıktıktan sonra Mürşid Kulı Han onun otoritesini tanıdı ve bölgenin yönetimini sürdürdü.

Mürşid Kulı Han’ın idaresi boyunca Bengal gelirleri düzenli biçimde Delhi’ye gönderildi. 1712’den 1727’deki ölümüne kadar yıllık ortalama 10,5 milyon rupilik ödeme yaptı. Bu gelirler hâlisa toprakları, zemîndâr ödemeleri ve diğer kaynaklardan sağlanıyordu.

Bengal’de ekonomik faaliyetler ve ticaret gelişmeye devam etti. Tarımsal üretim ve iç barış sayesinde bölgenin ekonomik gücü arttı. Bununla birlikte merkeze yapılan yüksek miktardaki para transferlerinin eyalet ekonomisi üzerindeki etkisi kesin olarak belirlenemedi.

Mürşid Kulı Han, eyalet ordusunu küçülterek yaklaşık 2.000 süvari ve 4.000 piyadeye indirdi. Dış tehditlerin sınırlı olması nedeniyle büyük bir askerî yapıya ihtiyaç duymadı. Yönetimi boyunca gelirlerin önemli bölümünü merkeze aktardı ve harcamalarını sınırlı tuttu.

Ancak merkezî otoritenin zayıflaması Bengal’in giderek daha özerk bir yapıya dönüşmesine yol açtı. Mürşid Kulı Han döneminde yerel yöneticiler ve memurlar güç kazandı. 1727’den sonra Bengal ve Orissa, Delhi’deki Bâbürlü hükümdarına bağlılığını sürdüren ancak fiilen bölgesel bir devlet niteliği kazanan bir yapıya dönüştü.

Dekken

Delhi’de merkezî yönetimin zayıflaması, Dekken’deki eyalet yönetimlerini de doğrudan etkiledi. Ancak Batı Dekken’de Bengal örneğinde olduğu gibi güçlü ve istikrarlı bir sûbedâr ortaya çıkmadı. Bölgedeki temel sorun, Marata akınlarının Handeş, Evrengâbâd, Bîrar ve Bîcâpûr’daki Bâbürlü yönetimini sürekli olarak zayıflatmasıydı.

Merkezden yeterli destek alamayan eyalet yöneticileri ve idarî görevliler, Marata baskıları karşısında farklı yollar izlemek zorunda kaldılar. Bazıları Maratalarla uzlaşırken bazıları müstahkem merkezlere çekildi, bazıları ise görev bölgelerini terk etti. Marata akınları ve ardından gelen çauth adı verilen vergi talepleri, bölgenin idarî ve ekonomik düzenini ciddi biçimde bozdu.

Marata saldırıları nedeniyle topraklarını kaybeden köylüler ve dağılan askerî birliklerde görev yapmış eski askerler zamanla eşkıyalık faaliyetlerine yöneldi. Bâbürlü makamları ile Marata şefleri arasındaki karşılıklı hak iddiaları, daha önce zengin olan bölgelerde büyük bir istikrarsızlığa yol açtı. Handeş’te vergi toplama yetkisi konusunda Bâbürlü câgîrdarları ile Marata yöneticileri arasında ortaya çıkan ikili yapı uzun süre çözülemedi. Vergiler giderek aynî olarak alınmaya başladı ve 1720’li yıllarda birçok köy terk edildi.

Bu güvensizlik ortamı, uzun mesafeli kara ticaretine de zarar verdi. Batı kıyısındaki önemli ticaret merkezlerinden Sûrat, özellikle ağır darbeler aldı. 1716’da Hollanda Doğu Hindistan Şirketi, Agra’dan Sûrat’a güvenli biçimde mal taşınamadığı için Agra’daki ticaret merkezini kapatmak zorunda kaldı.

Tüccarlar, kervanlarını korumak için özel muhafızlar kiralamak zorunda kaldılar. Yerel zemîndârların silahlandırdığı gruplar, Bâbürlü birliklerine dahi saldırabilecek güce ulaştı. Marata süvarilerinin tehdidi de ticaret yollarındaki güvenliği daha da azalttı.

1707’den sonra Sûrat’taki Hintli ve Avrupalı tüccarlar, geleneksel üretim merkezlerinden yeterli miktarda tekstil ve diğer ihraç mallarını sağlayamaz hâle geldi. Agra ile Sûrat arasındaki kambiyo senetlerinin maliyeti büyük ölçüde arttı. Üretimdeki gerileme ve güvenlik sorunları nedeniyle ticaret hacmi daraldı.

Sûrat’ın ekonomik gerilemesiyle birlikte limanın para akışı azaldı, imparatorluk darphanesi dönemsel olarak kapandı ve birçok sarraf iflas etti. Dekken’deki Bâbürlü ordularına gönderilen gümüş sikkeler bölgeden çıkmaya devam ederken, batı kıyısındaki ticaret ağı giderek zayıfladı. Buna karşılık Bombay, daha güvenli konumu sayesinde Sûrat’ın rakibi hâline geldi.

Doğu Dekken’de de benzer sorunlar yaşandı. 1707 ile 1713 yılları arasında Marata yağmaları, eşkıyalık ve askerî kargaşa Haydarâbâd bölgesinde yaygın hâle geldi. 1708 yılında Haydarâbâd’ın başarılı sûbedârı Rüstem Dil Han, eyalet hazinesi üzerindeki anlaşmazlık sırasında Mirza Muhammed Kâm Bahş tarafından öldürüldü.

Sonraki yıllarda göreve gelen sûbedârlar, toplumsal kargaşa, mali sorunlar ve askerî isyanlarla mücadele etmekte zorlandılar. Bu durum 1713 yılında Ferruhsiyer tarafından atanan Mübâriz Han’ın bölgeye gelmesiyle değişmeye başladı.

Mübâriz Han, düzeni yeniden sağlamak amacıyla Marata güçlerine karşı harekete geçti. Marata yağmacılarını yenerek bölgeden uzaklaştırdı; Telugu zemîndârları, eşkıya liderleri ve imparatorluk otoritesini tanımayan yerel güçlere karşı askerî seferler düzenledi.

1715 yılında Mübâriz Han, Dekken sûbedârı olarak atanan Seyyid Hüseyin Ali Han ile anlaşmaya vardı. Evrengâbâd’daki görüşmeler sonucunda Hüseyin Ali Han, Mübâriz Han’ın sûbedârlığını yeniden tanıdı. Ayrıca onun oğluna Gûlkünde Kalesi kumandanlığı verildi.

Bu anlaşma, daha önce doğrudan imparator tarafından kontrol edilen bazı önemli makamların eyalet yöneticileri tarafından belirlenmeye başlaması açısından dikkat çekiciydi. Mübâriz Han ayrıca 1717 tarihli Marata anlaşmasının hükümlerini Doğu Dekken’de uygulamayarak Marataların bölgede ikili bir yönetim kurmasını engelledi.

Bununla birlikte Mübâriz Han zamanla merkezî hükümete karşı daha bağımsız hareket etmeye başladı. Haydarâbâd gelirlerinin yalnızca küçük bir bölümünü Delhi’ye gönderdi, hâlisa topraklarının yönetimini kendi memurlarına bıraktı ve eyalet teşkilatının önemli makamlarını kendi ailesi ve yakın çevresiyle doldurdu.

Ferruhsiyer’in saltanatının sona ermesiyle birlikte Mübâriz Han, Dekken’de fiilî olarak bağımsız bir yönetici konumuna ulaştı. Bölgedeki düzen ve vergi sisteminin yeniden kurulması, onu yerel halk nezdinde güçlü bir konuma getirdi. Ancak bu durum kalıcı olmadı. Dekken’de bağımsız bir yönetim kurmaya çalışan Nizâmülmülk, 1724 yılında Şakarkheda Muharebesi’nde Mübâriz Han’ı yenerek öldürdü.

1707’den sonra yaşanan uzun veraset mücadeleleri, Bâbürlü İmparatorluğu’nun idarî ve malî yapısını ciddi biçimde zayıflattı. Vergi gelirlerinin azalması, merkezî teşkilatın çözülmesi ve eyalet yöneticilerinin güç kazanması sonucunda imparatorluk giderek bölgesel güçlerin oluşturduğu gevşek bir yapıya dönüştü.

Bengal’de Mürşid Kulı Han ve Haydarâbâd’da Mübâriz Han örneklerinde görüldüğü üzere, Bâbürlü yönetici sınıfı başlangıçta imparatorluk hizmetine bağlılığını korudu. Ancak merkezî otoritenin yeniden güçlenmemesi, bu yöneticilerin kendi bölgelerinde kalıcı iktidar merkezleri oluşturmalarına yol açtı. Böylece Muhammed Şah döneminde Bâbürlü İmparatorluğu, birbirine gevşek bağlarla bağlı bölgesel devletlerden oluşan bir yapıya dönüşmeye başladı.

Bâbürlü İmparatorluğu’nun Genişlemesi ve İmparatorluk Yapısı

Ekber Şah Dönemi ve İmparatorluğun Genişlemesi

Ekber Şah’ın 1556-1605 yılları arasındaki yarım asırlık hükümdarlığı sırasında kazandığı askerî zaferler, Bâbürlü İmparatorluğu’nun çok bölgeli bir siyasî yapı hâline gelmesini sağladı. Ekber ve danışmanları, fethedilen bölgelerin yönetimini sürdürebilmek amacıyla güçlü merkezî kurumlar oluşturdu. İmparatorluğun genişleme süreci Ekber’in ölümüyle sona ermedi; Bâbürlü hâkimiyeti 1556-1689 yılları arasında yeni bölgelerin katılması ve idarî kontrolün derinleşmesiyle devam etti.

Bâbürlü dinamizminin temelinde askerî yapı bulunuyordu. İmparatorluk, hanedan ve soyluların savaşçı kültürü üzerine kurulu bir savaş devleti niteliğindeydi. Devlet kaynaklarının önemli bir bölümü askerî faaliyetlere ve savaş hazırlıklarına ayrılmıştı. Bâbürlü orduları her yıl dış rakiplere veya iç isyanlara karşı seferler düzenliyordu. İmparatorlar, komşu devletleri çoğunlukla ya kendilerine bağlı güçler ya da düşmanlar olarak değerlendiriyor, bağımsız bir üçüncü kategori kabul etmiyordu.

Kuzey ve Güneyde Yayılmanın Sınırları

Bâbürlü ordularının Hindistan alt kıtasının büyük bölümüne ulaşmasıyla kuzeydeki genişlemenin sınırları belirginleşti. Alt kıtanın ötesindeki dağlık bölgeler, askerî harekât açısından ciddi lojistik sorunlar oluşturuyordu. Bu bölgelerde ikmal hatlarını korumak zorlaşırken, yakacak, hayvan yemi ve temel ihtiyaçların karşılanması da güçleşiyordu. Ayrıca Bâbürlü siyasî düzenine tam olarak dâhil olmayan yerel hükümdarlar ve topluluklar güçlü direnişler gösteriyordu.

Güneyde ise imparatorluk daha yavaş ancak istikrarlı biçimde genişledi. Dekken ve daha güneydeki bölgelerde askerî başarılar elde edilmesine rağmen yerel siyasî yapılar ve aristokrat gruplarla uyum sağlamak kolay olmadı. Marata, Telugu, Kannada ve Tamil kökenli yerel güçlerin farklı sosyal ve kültürel yapıları, Bâbürlü yönetiminin bölgede kalıcı hâkimiyet kurmasını zorlaştırdı. Güneydeki genişleme süreci 1689’dan sonra yavaşladı ve sona erdi.

Bâbürlülerin yayılmasının bir diğer sınırı denizdi. Timurlu geleneğinden gelen imparatorluk, Osmanlılar gibi deniz aşırı genişleme siyaseti izlemedi. Bâbürlü askerî gücü kara temelliydi ve denizcilik, devlet seçkinleri arasında önemli bir siyasî araç hâline gelmedi. Deniz ticaretine ve gemilere ilgi duyulmasına rağmen deniz yoluyla askerî yayılma düşüncesi gelişmedi.

İç Düzen ve Yerel Güçlerle İlişkiler

Bâbürlü İmparatorluğu’nda merkezî hâkimiyetin dışında kalan çok sayıda yerel krallık ve şeflik bulunuyordu. Bu hükümdarlar imparatora bağlılık göstermek, yıllık haraç ödemek, asker veya savaş fili sağlamak karşılığında geleneksel konumlarını koruyabiliyordu. Ancak imparatorluğun fetih ve merkezîleştirme eğilimi, bu yerel güçlerle sürekli bir gerilim oluşturdu.

Yerel hükümdarlar için haraç ödemelerindeki gecikmeler veya itaatsizlikler, imparatorluk müdahalesine ve ilhak tehdidine yol açabiliyordu. Bu nedenle birçok bölgesel güç, Bâbürlü hâkimiyeti altında siyasî varlığını koruyabilmek için sürekli denge siyaseti izledi.

Bâbürlü Barışı ve İdarî Sistem

Fetih ve ilhak süreçlerine rağmen Bâbürlü yönetimi uzun süre geniş bir kamu düzeni sağlamayı başardı. Şehirler, kasabalar ve önemli ulaşım güzergâhları büyük ölçüde güvenlik altında tutuldu. Tüccarlar ve gezginler için ana yolların korunmasına önem verildi.

Askerî valiler (fevcdârlar), şehir kadıları ve yol güvenliğinden sorumlu görevliler (rahdârlar), eşkıyalık ve isyan girişimlerini takip ederek cezalandırıyordu. Bununla birlikte bazı dağlık bölgelerde ve ulaşımı zor alanlarda merkezî otoritenin etkisi sınırlı kalıyordu.

Bâbürlü yönetiminin kırsal alandaki en önemli mücadele alanlarından biri zemindârlarla ilişkilerdi. Büyük toprak sahipleri ve yerel savaşçı aristokratlar, vergi tahsilatında imparatorluk makamlarının temel aracıları hâline getirilmeye çalışıldı. Ödül, ayrıcalık ve gerektiğinde askerî baskı yoluyla bu gruplar devlet sistemine dâhil edildi.

Bâbürlü vergi sistemi, yerel savaşçı aristokrasileri yarı resmî görevlilere dönüştürmeyi amaçlayan uzun süreli bir siyasî bütünleşme süreciydi. Yerel aristokratların vergi düzenine katılması, onların imparatorluk kültürü içinde yer almalarını sağladı. Bu yöntem, bir yüzyıldan fazla süre boyunca önemli ölçüde başarı sağladı. Ancak 1689’dan sonra Dekken’de devam eden sorunlar ve yerel yöneticilerin imparatorluk sistemine olan güvenlerinin azalması bu süreci zayıflattı.

Ekber Şah’ın Kapsayıcı Yönetim Anlayışı

1689 öncesindeki Bâbürlü genişlemesinin önemli unsurlarından biri Ekber Şah’ın geliştirdiği siyasî anlayıştı. Ekber, hanedan ve imparatorluk çıkarlarını dar anlamdaki dinî çıkarların üzerinde gördü. Yönetim yapısını yalnızca Müslümanlara değil, farklı dinî topluluklara da açık hâle getirmeye çalıştı.

Hindistan’da İslâmiyet geniş bir yayılma göstermesine rağmen toplumun tamamında çoğunluk dini hâline gelmedi. Bu durum, Müslüman hükümdarları geniş toplumsal kesimleri yönetime dâhil etme zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktı. Ekber, bu soruna bütün dinlerden tebaayı kapsayan yeni bir hanedan ideolojisi geliştirerek cevap vermeye çalıştı.

Ekonomi ve Ticaret

Bâbürlü İmparatorluğu’nun yükselişi, erken modern Hindistan ekonomisinin büyümesiyle paralel ilerledi. Yeni Dünya’dan gelen altın ve gümüş akışı, imparatorluk ekonomisine önemli katkı sağladı. 1574 yılında Gucerât’ın fethiyle birlikte Bâbürlüler değerli maden akışlarının ulaştığı önemli bir kıyı bölgesine hâkim oldu.

Devletin vergi talepleri, şehirlerin ve bölgesel pazarların gelişmesini teşvik etti. Toprak vergilerinin devlet parasıyla ödenmesi, tarımsal ürünlerin pazarlara yönelmesini hızlandırdı. Saray, ordu ve devlet görevlilerinin tüketim ihtiyaçları da çeşitli üretim alanlarının büyümesine katkı sağladı.

Sürekli askerî hareketlilik, ordunun ihtiyaçlarını karşılayan taşınabilir ticaret ağlarının gelişmesine yol açtı. Büyük inşaat projeleri ve askerî faaliyetler, çok sayıda zanaatkâr ve işçiye olan talebi artırdı.

İmparatorluk çatısı altında bölgeler arası ticaret bağlantıları güçlendi. Bengal gibi tarımsal fazlaya sahip bölgelerden Gucerât gibi tüketim merkezlerine ürün aktarımı yapıldı. Devlet, ticaret yollarında güvenliği artırarak eşkıyalık ve keyfî müdahaleleri sınırlandırmaya çalıştı.

Dünya Bağlantıları ve Avrupa ile İlişkiler

Vasco da Gama’nın Hint Okyanusu’na ulaşmasından sonra Hindistan’ın baharatları ve pamuklu tekstilleri Avrupa tüccarlarının ilgisini çekti. Portekiz, Hollanda ve İngiliz ticaret şirketlerinin faaliyetleri sonucunda Avrupa ile Bâbürlü Hindistanı arasındaki ticaret hacmi arttı.

Avrupa’dan gelen altın ve gümüş karşılığında Hint malları ihraç edildi. Özellikle tekstil üretimi, Avrupa pazarlarının artan talebiyle büyüdü. Buna rağmen kültürel etkileşim sınırlı kaldı. Avrupalılar Hindistan hakkında çok sayıda seyahat anlatısı bırakırken, Hint toplumunun Avrupa hakkında oluşturduğu bilgi oldukça sınırlıydı.

Bâbürlü yönetimi Avrupalı tüccarların ve gezginlerin faaliyetlerine büyük ölçüde izin verdi. Gümrük vergilerini ödeyen yabancılar imparatorluk topraklarında serbestçe seyahat edebiliyor ve şehirlerde ticaret ağları oluşturabiliyordu.

Teknoloji ve Askerî Yenilikler

Avrupalılarla ilişkiler sonucunda bazı teknik araçlar Hindistan’da kullanılmaya başlandı. Bocurgat ve gemilerde kullanılan pompalar gibi bazı uygulamalar benimsendi. Ancak teleskop ve mekanik saatler gibi bazı teknolojiler yaygın kabul görmedi.

Ateşli silah teknolojilerinde ise durum daha karmaşıktı. Top dökümü ve tüfek üretimi bilinmesine rağmen teknik gelişmeler sınırlı kaldı. Hayvanlar tarafından taşınan döner toplar Bâbürlü ordusunun önemli unsurlarından biri hâline geldi. Ancak Avrupa’da gelişen çakmaklı tüfek ve sahra topçuluğu karşısında Bâbürlüler zamanla geri kaldı.

XVII. yüzyılın sonlarında Bâbürlü ordusunda Avrupalı topçular önemli bir yer edinmeye başladı. Bu durum, yerli top teknolojisinin geliştirilmesi yerine dışarıdan uzman kullanımına yönelindiğini gösteriyordu. XVIII. yüzyılın başlarında Avrupa sahra topçuluğu ile Bâbürlü topçuluğu arasındaki fark belirginleşmişti.

Matbaa ve Bilgi Kültürü

Bâbürlüler, erken modern İslâm dünyasının birçok bölgesinde olduğu gibi hareketli harf sistemiyle çalışan matbaayı yaygın biçimde benimsemedi. Goa’da Portekizliler tarafından kurulan matbaalar ve Cizvitlerin Ekber ile Cihangir dönemlerindeki girişimlerine rağmen matbaa devlet ve entelektüel çevrelerde kalıcı bir yer edinmedi.

Bâbürlü yönetimi büyük miktarda yazılı belge kullanmasına rağmen mekanik baskı teknolojisine ilgi göstermedi. Matbaanın yaygınlaşması ancak daha sonraki İngiliz sömürge döneminde gerçekleşti.

Bâbürlülerin Dünya Algısı

Bâbürlü medeniyeti dış dünyaya tamamen kapalı değildi. İmparatorluk seçkinleri komşu bölgeler ve özellikle İslâm dünyası hakkında bilgi sahibiydi. Safevîler ve Osmanlılar, Bâbürlülerin daha yakından takip ettiği devletler arasındaydı.

Buna karşılık Avrupa siyaseti ve kültürü Bâbürlü hükümdarlarının sınırlı ilgisini çekti. Ekber dönemindeki Cizvit temasları dışında sonraki hükümdarlar Avrupa’yı daha çok ticaret ve diplomatik ilişkiler çerçevesinde değerlendirdi.

Bozulma ve Çöküş

Evrengzîb’in Bîcâpûr ve Gûlkünde sultanlıklarını ilhak etmesinin ardından Bâbürlü İmparatorluğu’nun askerî başarılarla elde ettiği ivme ve siyasî otorite giderek zayıflamaya başladı. 1689’dan Ferruhsiyer’in saltanatının sona erdiği 1719 yılına kadar geçen otuz yıllık dönemde merkezî imparatorluk sistemi parçalandı ve sonunda çöktü. Sürekli fetihlere ve zaferlere alışmış olan devlet, yenilgiler ve toprak kayıpları karşısında gerekli uyum mekanizmalarını geliştiremedi. İmparator, mirzalar ve soylular; azalan kaynaklar, zayıflayan idarî kontrol ve artan düzensizliklerle mücadele etmek zorunda kaldılar. Özellikle Evrengzîb’in Dekken’de izlediği katı ve uzun süreli savaş politikaları, ortaya çıkan sorunları çözmekte başarısız oldu.

Evrengzîb döneminde Bâbürlü yönetimi, Müslüman-Hint savaşçı geleneğine dayalı fetihçi bir siyasete yeniden yöneldi. İmparatorluğa bağlılık giderek dinî bağlılıkla ilişkilendirilmeye başlandı ve devlet düzeninin dışında kalan topluluklarla ilişkiler daha fazla gerilim kazandı. Dini hassasiyetler, zamanla siyasî karşıtlıklar ve direniş hareketleri şeklinde ortaya çıktı.

Bâbürlü yönetiminde imparatorluk danışma mekanizması hiçbir zaman güçlü bir kurum hâline gelmemişti. Osmanlı Devleti’ndeki uygulamalardan farklı olarak, Evrengzîb’in Dekken savaşları için yaptığı harcamaları açık biçimde sorgulayan yüksek dereceli yöneticilerin imparatora sunduğu resmî itiraz örnekleri görülmez. Bîcâpûr, Gûlkünde ve Cincî kuşatmaları sırasında ortaya çıkan eleştiriler daha çok mirzaların özel girişimleriyle sınırlı kaldı. Ancak Evrengzîb, bu tür muhalefetleri sadık bir uyarı olarak görmek yerine tehdit olarak değerlendirdi ve yakın çevresine karşı güvensizliği arttı. İmparatorluk kararlarına karşı çıkmak veya düşmanlarla bağımsız görüşmeler yapmak ihanet olarak kabul edildi.

1707-1720 yılları arasında merkezî yapı hızla zayıfladı. Bu dönemde dört büyük veraset savaşı yaşandı. Daha önce liyakat esasına dayanan bürokratik yapı etkinliğini kaybetti ve yozlaşmaya başladı. Bâbürlü yönetiminin temel kurumlarından olan zabt sistemi ile câgîr tahsis sistemi işlevsiz hâle geldi. Vergi toplamada iltizam yöntemleri yaygınlaşırken câgîr sahipleri giderek iktâ sahipleri gibi hareket etmeye başladılar. Mansabdârların maaşlarını karşılayacak gelir kaynaklarıyla bu ihtiyaçlara cevap verecek araziler arasındaki dengesizlik, “câgîr krizi” olarak adlandırılan sorunu ortaya çıkardı.

Câgîr krizinin nedenleri konusunda tarihçiler farklı görüşler ileri sürmüştür. İrfan Habib’e göre sorun, sürekli artan imparatorluk harcamaları ve buna bağlı olarak ağırlaşan vergi yükünün köylü sınıfı üzerindeki baskısından kaynaklanıyordu. Câgîrdarların arazileri kısa süreli ellerinde tutmaları, uzun vadeli üretim kapasitesini önemsememelerine ve daha fazla gelir elde etmek için sert yöntemlere başvurmalarına yol açtı. Bu durum bazı bölgelerde köylülerin topraklarını terk etmesine, tarımsal üretimin azalmasına ve zemîndârların silahlı direnişlere yönelmesine neden oldu. Catlar, Sihler ve özellikle Dekken’deki Marata hareketi bu direnişlerin en önemli örnekleri arasında yer aldı.

Bununla birlikte câgîr krizini imparatorluğun çöküşünün tek nedeni olarak görmek mümkün değildir. Son araştırmalar, sistemde kötüye kullanımlara karşı denetim mekanizmalarının bulunduğunu ve tarımsal üretimin genel olarak azalmadığını göstermektedir. Bazı bölgelerde ekili alanlar genişlemeye devam etmiş, ticaret ve yerel zenginlik artmıştır. Câgîr sistemindeki bozulma önemli bir sorun olmakla birlikte, Bâbürlü çöküşünü açıklayan daha geniş siyasî ve idarî dönüşümlerin yalnızca bir parçasıydı.

Evrengzîb’in Dekken seferleri sırasında kuzey bölgelerine yeterli dikkat gösterilmemesi, burada yeni isyanların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Taht mücadeleleri, idarî düzenin bozulması ve maaş ile toprak tahsis sistemindeki aksaklıklar merkezî yapıyı daha da zayıflattı. Bâbürlü devletinin işleyişi, esas olarak iki temel ilişkiye dayanıyordu: soyluların imparatora bağlılığını sağlayan kişisel bağlar ve kırsal savaşçı aristokrasiyi imparatorluk düzenine bağlayan idarî ilişkiler. Fetihlerin durması, sınırların daralması ve merkezî otoriteye duyulan güvenin azalması bu bağların çözülmesine neden oldu.

1689-1720 yılları arasında hem soylularla hem de yerel güçlerle kurulan ilişkiler ciddi biçimde zarar gördü. Saraydaki hizip mücadeleleri emirlerin imparatora bağlılığını zayıflattı. Soylular ve mansabdârlar, sahip oldukları görevleri ve kaynakları artık imparatorluk hizmetinden çok kendi siyasî varlıklarını korumak için kullanmaya başladılar. Eyaletlerdeki bazı valiler ve yöneticiler de merkezden bağımsız hareket ederek bölgesel güç odaklarına dönüştüler. Bengal’de Mürşid Kulı Han’ın yönetimi bu dönüşümün örneklerinden biri oldu.

Bâbürlülerin Hindu soylu gruplarla ilişkileri de giderek bozuldu. Evrengzîb döneminde Racpûtlarla kurulan geleneksel ittifak zayıfladı. Racpût emirleri ile imparatorluk arasındaki güven ilişkisi yeniden kurulamadı ve bu durum önemli bir askerî-siyasî desteğin kaybedilmesine yol açtı. Benzer şekilde Marataların imparatorluk sistemine tam olarak dahil edilememesi de önemli sonuçlar doğurdu. Marata savaşçı aristokrasisinin büyük bölümü imparatorluk soylu sınıfına katılmak yerine bağımsız bir güç olarak kaldı.

Bâbürlü yönetiminin yerel zemîndârları imparatorluk düzenine dahil etme politikası da zamanla başarısızlığa uğradı. Ekber döneminde başlayan zabt sistemiyle yerel savaşçı aristokratları yarı-resmî devlet görevlilerine dönüştürme çabası, Dekken savaşları sırasında sekteye uğradı. Vergi sözleşmeleri ve merkezî otoritenin güvenceleri zayıflayınca birçok zemîndâr bağımsız hareket etmeye başladı. Sihler, Catlar ve bazı Racpût grupları kırsal bölgelerde etkili direniş hareketleri geliştirdi.

Bununla birlikte bu isyanlar yalnızca ekonomik baskının sonucu değildi. Bâbürlü tarım sistemi, özellikle Ekber döneminden itibaren birçok bölgede üretimin artmasına ve yerel zenginliğin oluşmasına katkı sağlamıştı. Ticaret kasabaları büyümüş, tüccar ve sarraf grupları güç kazanmıştı. Devletle iş birliği yapmak birçok yerel aktör için ekonomik avantaj sağlamaya devam ediyordu. Ancak ekonomik büyüme sonucunda güçlenen yeni yerel elitler, merkezî otoritenin zayıflamasıyla birlikte kendi askerî ve siyasî çıkarlarını korumaya yöneldiler.

Taşradaki ekonomik gelişmeler, savaşçı yerel ailelerin daha fazla kaynak biriktirmesine de imkân verdi. Bu gruplar ücretli askerler ve daha gelişmiş silahlar kullanarak güçlerini artırdılar. Ateşli silahların yaygınlaşması, yerel kuvvetlerin Bâbürlü ordularına karşı daha etkili direnç göstermesine yardımcı oldu. Böylece imparatorluğun başlangıç dönemlerinde yerel savaşçı aristokrasiyi sisteme dahil etmeye yarayan mekanizmalar, zamanla bu grupların bağımsız güçlere dönüşmesine neden oldu.

Bâbürlü İmparatorluğu’nun gerilemesi ekonomik alanda da etkilerini gösterdi. Özellikle Dekken’de uzun süren savaşlar ve yağmalar ekonomik faaliyetleri büyük ölçüde bozdu. Ancak birçok bölgede ekonomik büyüme devam etti. İmparatorluğun XVIII. yüzyılda parçalanması, daha önce oluşmuş bölgesel ticaret ağlarını tamamen ortadan kaldırmadı.

1720’den sonra Bâbürlü İmparatorluğu, merkezî bir devlet olmaktan çıkarak Delhi’de oturan imparatorun sembolik otoritesini kabul eden bölgesel güçler topluluğuna dönüştü. Maratalar, Dekken merkezli daha esnek bir siyasî yapı kurarak Bâbürlülerin karşısında güçlü bir rakip hâline geldiler. Buna rağmen Timurî hanedanının ihtişamı ve sembolleri XVIII. yüzyıl boyunca Hindistan’daki siyasetçiler ve askerî liderler üzerinde etkisini sürdürdü. Bâbürlü İmparatorluğu, eski kudretli yapısının giderek zayıflayan bir kalıntısı hâline geldi.

Kronoloji

Tarih Olay
1526 Bâbürlü Devleti, Bâbür’ün Panipat Savaşı’nda Delhi Sultanlığı kuvvetlerini yenmesiyle kuruldu.
1530 Bâbür’ün ölümü üzerine oğlu Hümâyun tahta çıktı.
1540 Şîr Şah Sûrî’nin yükselişiyle Hümâyun Hindistan’dan uzaklaştırıldı ve Sûrîler dönemi başladı.
1555 Hümâyun Delhi’yi yeniden ele geçirerek Bâbürlü hâkimiyetini yeniden kurdu.
1556 Hümâyun’un ölümü üzerine Ekber tahta çıktı. II. Panipat Savaşı kazanılarak Bâbürlü hâkimiyeti güçlendirildi.
1556–1605 Ekber Şah dönemi. Merkezî kurumlar güçlendirildi, askerî ve idarî reformlarla imparatorluk genişletildi.
1574 Gucerât’ın fethiyle Bâbürlüler Hint Okyanusu ticaretine daha güçlü biçimde bağlandı.
1580’ler Ekber’in idarî düzenlemeleri ve zabt sistemiyle yerel güçleri imparatorluk yapısına dahil etme süreci hızlandı.
1605 Ekber’in ölümü üzerine Cihangir tahta çıktı.
1605–1627 Cihangir dönemi. Saray kültürü gelişti, Avrupa ile diplomatik ve ticari ilişkiler arttı.
1628–1658 Şah Cihan dönemi. Bâbürlü mimarisi ve saray ihtişamı zirveye ulaştı.
1658 Evrengzîb taht mücadelesinden sonra iktidarı ele geçirdi.
1658–1707 Evrengzîb dönemi. İmparatorluk en geniş sınırlarına ulaştı; ancak uzun Dekken savaşları devlet kaynaklarını zorladı.
1681–1707 Evrengzîb’in Dekken seferleri yoğunlaştı. Maratalarla mücadele ve güney savaşları imparatorluğu yıprattı.
1689 Bîcâpûr ve Gûlkünde sultanlıklarının ilhakıyla Bâbürlü genişlemesi en ileri noktasına ulaştı.
1689 sonrası Askerî genişleme sona ererken idarî sorunlar, yerel direnişler ve kaynak sıkıntıları belirginleşti.
1707 Evrengzîb’in ölümü. Veraset mücadeleleri ve merkezî otoritenin zayıflaması başladı.
1707–1720 Dört büyük veraset savaşı yaşandı; bürokrasi, câgîr sistemi ve merkezî yönetim ciddi biçimde bozuldu.
1719 Ferruhsiyer’in saltanatının sona ermesiyle merkezî imparatorluk yapısının çözülmesi hızlandı.
1720 sonrası Bâbürlü İmparatorluğu, Delhi’deki imparatorun sembolik otoritesini koruduğu bölgesel devletler topluluğuna dönüştü.
1739 Nadir Şah’ın Delhi’yi yağmalaması, Bâbürlülerin askerî ve siyasî zayıflığını ortaya koydu.
1757 Plassey Savaşı sonrasında İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Bengal’de siyasî güç kazandı.
1803 İngilizler Delhi’yi ele geçirerek Bâbürlü imparatorunu himayeleri altına aldı.
1857 Hint Ayaklanması sonrasında son Bâbürlü hükümdarı II. Bahadır Şah sürgüne gönderildi.
1858 Bâbürlü Hanedanı sona erdi ve Hindistan doğrudan Britanya Kraliyeti yönetimine geçti.
İçindekiler